Karar Detayı
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
2. Ceza Dairesi
Yargıtay Kararı
2021/9114
2023/2412
3 Mayıs 2023
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ: Asliye Ceza Mahkemesi
SUÇ: Hırsızlık
HÜKÜM: Mahkûmiyet
Sanık hakkında kurulan hükmün; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanunu’nun 305. maddesi gereği temyiz edilebilir olduğu, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 260/1. maddesi gereği temyiz edenlerin hükmü temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310. maddesi gereği temyiz isteklerinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317. maddesi gereği temyiz isteklerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü:
I. HUKUKÎ SÜREÇ
1.Erdemli Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan 01.03.2016 tarihli ve 2016/1047 soruşturma numaralı iddianame ile, sanığın misafir olarak geldiği ve iki haftadır kaldığı mağdurlara ait ikametten olay günü saat 02.00'de üç adet cep telefonu ve mağdur ...'e ait 100,00 TL parayı çaldığı anlaşılmakla, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 142/2 h, 143 ve 53. maddelerinin bir kez uygulanması istemiyle dava açılmıştır.
2.Erdemli 1. Asliye Ceza Mahkemesinin, 13.06.2016 tarihli ve 2016/187 Esas, 2016/691 Karar sayılı ilâmı ile sanık hakkında hırsızlık suçundan, 5237 sayılı Kanun’un 142/2 h, 143, 168/1, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarına karar verilmiştir.
II. TEMYİZ SEBEPLERİ
A.Sanık Müdafiinin Temyizi
Sanık müdafiinin temyizi; somut delil olmamasına rağmen ceza verilmesi ve üst sınırdan hüküm kurulmasının hukuka aykırı olduğuna ilişkindir.
B.O Yer Cumhuriyet Savcısının Temyizi
O yer Cumhuriyet savcısının temyizi; üç farklı mağdura yönelik hırsızlık suçlarından ayrı ayrı hüküm kurulması gerekirken tek bir suçtan ceza verilmesinin hukuka aykırı olduğuna ve sanık hakkında 5237 sayılı Kanun'un 168. maddesinin şartlarının oluşmadığına yöneliktir.
III. OLAY VE OLGULAR
1.Suriye uyruklu sanığın mağdurların birlikte yaşadıkları yerde iki haftadır misafir olarak kaldığı, olay günü saat 02:00'de mağdurlara ait cep telefonlarının her birini kendi yataklarının yanından aldığı, aynı gün saat 11:30'da sanığın çalmış olduğu cep telefonlarını tanık ... isimli şahsa satmaya çalışırken tanığın mağdurlara haber vermesi üzerine yakalandığı tespit edilmiştir.
- Mağdur ...'nun dinlenilmesinde, sanığın evlerinde misafir olarak kaldığını, olay günü gece saat 02.00 sıralarında yattıklarını, sabahleyin kalktıklarında sanığın evde olmadığını, telefonlarının çalındığını fark edince Erdemli İlçesindeki telefoncuları dolaştıklarını ve benzer telefon geldiğinde haber vermelerini söylediklerini, aynı gün saat 11.30 sıralarında ...'ın kendilerini arayarak, "bir adam geldi, telefonlarınızı satıyor" dediğini; mağdur ..., sanık ile diğer mağdurlar ..., ... ve kendisinin birlikte kaldıklarını, gece yattıklarında üçünün de telefonlarının sanık tarafından çalındığını; mağdur ... ise sanığın kendileriyle birlikte kaldığını, olay günü gece telefonları alıp evden çıktığını, Suriyeli telefoncunun kendisini arayarak sanığın telefon satmak istediğini söylemesi üzerine hemen şahsın dükkanına gittiklerini, sanığın orada olduğunu beyan etmiştir.
3.Tanık ...; Erdemli ilçe merkezinde 2. el telefon alım satım işi ile ilgilendiğini, olay günü sabahleyin iş yerine mağdur ... ve arkadaşlarının gelerek, 3 adet telefon çalındığını, bu telefonların satılması için dükkana gelen olursa kendilerine haber verilmesini istediklerini söylediklerini, yaklaşık 1 saat sonra Suriye uyruklu sanığın dükkana gelerek, kendisine telefon satmak istediğini, sanığın gösterdiği telefonun mağdurların çalındığını söyledikleri telefonun birisinin tarifine uyduğunu, bunun üzerine hemen mağdurları çağırdığını, mağdurların da polisi çağırdığını söylediği tespit edilmiştir.
4.Değer tespit tutanağına göre, çalınan telefonlardan Sony Z2 marka olan mağdur ...'e ait cep telefonunun 800,00 TL, HTC 820 marka olan mağdur ...'a ait cep telefonunun 600,00 TL, Samsung Duos marka mağdur ...'ya ait cep telefonunun 350,00 TL değerinde olduğu tespit edilmiştir.
5.Dosya kapsamında yer alan 27.02.2016 tarihli tutanak içeriğine göre, telefoncu önünde Suriye uyruklu şahısların tartıştıkları görülerek yanlarına gidilmiş, hırsızlık eylemini gerçekleştiren sanık ekip otosuna alınmış, sanık pantolonunun ön ... kısmından 2 adet cep telefonunu çıkararak görevlilere teslim etmiş, diğer cep telefonunu ise mağdur ..., sanığın elinden aldığını beyan ederek ve polislere teslim etmiştir.
6.Yargılama sırasında dinlenen tutanak mümzii tanık ...; olay günü sabah Suriye uyruklu olduğunu anladıkları 3 tane genç şahsın karakola gelerek, yanlarında misafir olarak kalmakta olan bir kişinin geceleyin telefon ve paralarını çalarak evden gittiğini söylediklerini, şahısların çarşıyı dolaşıp geleceklerini söyleyerek Emniyet Müdürlüğünden ayrıldıklarını, rutin devriye görevi yaparken bir telefoncu dükkanı önünde sabah Emniyete gelen gençlerin sanık ile tartıştıklarını gördüklerini, diğer görevli polislerin şahısların yanına gittiklerini, sanığın pantolonunun ... kısmından 2 tane cep telefonunu kendi rızası ile görevli polislere verdiğini, telefonu çalınan şahıslardan bir tanesinin telefonunu kendileri gelmeden önce sanıktan aldığını, o alan şahsın da telefonu Emniyet'te iade ettiğini beyan etmiştir.
- Sanık savunmalarında, telefonlarını aldığı şahısların yanında misafir olarak kaldığını, gece 01.30 sıralarında evden ayrıldığını, Suriye'ye gittikten sonra telefonların parasını göndereceğini söyleyerek suçlamaları ikrar etmiştir.
IV. GEREKÇE
1.Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 21.04.2015 tarihli ve 2014/10 623 Esas, 2015/117 Karar sayılı kararında da yabancı uyruklu olup, yakalandığında üzerinde herhangi bir kimlik belgesi çıkmayan sanığın nüfus ve adlî sicil kayıtları ile ilgili hiçbir araştırma yapılmadan sadece beyan edilen kimlik bilgilerine dayanılarak hüküm kurulması usûl ve kanuna aykırıdır denilmiştir. 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun 91. maddesinde geçici koruma "Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara geçici koruma sağlanabilir." şeklinde hüküm altına alınmış, bu kişilerin Türkiye'ye kabulü, Türkiye'de kalışı, hak ve yükümlülüklerinin Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği belirtilmiştir. 6458 sayılı Kanun'un 91. maddesi uyarınca çıkartılan Geçici Koruma Yönetmeliği'nin (Bakanlar Kurulu Kararının Tarihi: 13/10/2014 No: 2014/6883 Dayandığı Kanunun Tarihi: 4/4/2013 No: 6458 Yayımlandığı Resmi Gazetenin Tarihi: 22/10/2014 No: 29153) 21. maddesinde; bu Yönetmelik kapsamındaki yabancıların kayıtları sırasında kimliğine ilişkin belge sunamayan yabancının, aksi ispat edilinceye kadar beyanının esas alınacağı, fotoğraf, parmak izi ya da kimlik tespitine elverişli diğer biometrik verilerin esas alınıp merkezi veri tabanına kaydedileceği, mevcut biometrik verilerle eşleştirileceği, kayıt altına alınan yabancıların bilgilerinin derhal Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne bildirileceği, yabancıların kayıt bilgilerinin doğum, ölüm, evlilik, boşanma, gönüllü geri dönüş gibi hallerde güncelleneceği, adres kayıt sistemine kaydedilecekleri düzenlemeleri getirilmiş, 22. maddesinde ise; kayıt işlemleri tamamlananlara, valilikler tarafından geçici koruma kimlik belgesi düzenleneceği, geçici koruma kimlik belgesi verilenlere, 25/04/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu kapsamında yabancı kimlik numarası verileceği belirtilmiştir. 6458 sayılı Kanun'un 121. maddesine dayanılarak çıkartılan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik 17 Mart 2016 tarihli ve 29656 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Somut olayımızda ise; sanığın Suriye vatandaşı olduğu, Suriye'ye yönelik adlî yardımlaşma taleplerine Dışişleri Bakanlığınca yapılacak bildirime kadar ara verilmesi karşısında, sanığın resmî kimlik bilgilerinin diplomatik yazışmalarla belirlenemeyeceğinin sabit olduğu; soruşturma makamınca sanığın beyanı üzerine tespit edilen kimlik bilgilerinin Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne gönderilerek Geçici Koruma Yönetmeliğinin 21 ve 22. maddeleri uyarınca sanığın nüfus ve adlî sicil kayıtlarının talep edildiği ancak olumsuz cevap alındığı anlaşılmakla; sanığın fotoğrafının karara yapıştırılması, parmak izlerinin ise usûlüne uygun şekilde alınarak karara eklenmesi gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırı bulunmuştur.
2.Sanığın iki haftadır birlikte kaldığı mağdurlara ait üç adet cep telefonunu mağdurların her birinin kendi yataklarının yanından çalarak satmaya çalıştığı eylemde, cep telefonlarının farklı mağdurlara ait olduğunu bilebilecek durumda olan sanığın eyleminin üç farklı hırsızlık suçunu oluşturduğu, sanığa üç farklı hırsızlık eylemi sebebiyle ek savunma hakkı verilerek mağdurlara yönelik hırsızlık eylemlerinden ayrı ayrı üç kez hırsızlık suçundan hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden hakkında tek bir hırsızlık suçundan mahkûmiyet hükmü kurulması hukuka aykırı bulunmuştur.
3.Sanığın çalmış olduğu cep telefonlarını satmak üzere getirdiği 2. El telefon alım satımı işi yapan tanık ...'in durumu mağdurlara haber vermesi üzerine sanığın yakalandığı, her ne kadar yakalama tutanağında ve tutanak mümzii tanık ...'ın beyanlarında cep telefonlarını sanığın iade ettiği belirtilmiş ise de, Ceza Genel Kurulunun 31.03.2015 tarihli ve 2014/13 653 Esas, 2015/86 Karar sayılı kararında da kabul edildiği üzere, ihbar, yakalama ve arama neticesi artık ele geçirilmesi kaçınılmaz bir eşyanın söz konusu olması hâlinde sanığın pişmanlığını ortaya koyacak fedakârlığın bulunmadığının kabulü gerektiğinden ve bu sebeple 5237 sayılı Kanun'un 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanma koşulları oluşmadığından sanık hakkında aynı Kanun'un 168/1. maddesinin uygulanması hukuka aykırı bulunmuştur.
V. KARAR
Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle, Erdemli 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 13.06.2016 tarihli ve 2016/187 Esas, 2016/691 Karar sayılı kararına yönelik sanık müdafiinin ve o yer Cumhuriyet savcısının temyiz sebepleri yerinde görüldüğünden hükmün 1412 sayılı Kanun’un 321. maddesi uyarınca Tebliğname'ye aykırı olarak BOZULMASINA, dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.05.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
(Karşı Oy)
KARŞI OY
Somut davada sayın çoğunluğun sanık ...'in eyleminin her bir şikayetçiye karşı ayrı ayrı hırsızlık suçunu oluşturacağına ilişkin kararından aşağıda belirteceğim nedenlerle saygılarımla ayrılıyorum.
Tüm dosya kapsamındaki delillerden; Suriye uyruklu müştekiler ..., ... ve ... 'un, Merkez mahallesi ... caddesi ... İşhanı Kat :2 No:37 sayılı evde birlikte yaşadıkları, Suriye uyruklu sanık ...'in de 2 haftadır müştekilerin evinde misafir olarak kaldığı, 27/02/2016 günü saat 02:00 sıralarında müştekilerin uyuması üzerine sanık ...'in, müşteki ...'e ait HTC marka cep telefonunu, müşteki ...'a ait Samsung Duos marka cep telefonunu ve müşteki ... 'ya ait Sony marka cep telefonunu, ayrıca müşteki ...'nın pantolonun cebinde bulunan 100 TL parayı çalarak evden ayrıldığı, müştekilerin sabah uyandıklarında cep telefonlarının ve sanık ...'in olmadığını farketmeleri üzerine şüphelendikleri ve ilçe merkezinde bulunan bazı telefonculara haber bırakarak, telefon satmaya gelen olması halinde kendilerine haber verilmesini istedikleri, saat 11:30 sıralarında sanık ...'in çaldığı cep telefonlarını tanık ...'in işyerine getirerek satmak istemesi üzerine tanık ...'ın müştekileri arayarak haber verdiği, olay yerine gelen müştekilerin de polisi arayarak ihbarda bulundukları, sanık ...'in yakalanarak çalınan cep telefonlarının ele geçirildiği anlaşılmakla, olayın oluşumunda ve sübutunda her hangi bir ihtilaf bulunmamaktadır.
Ceza hukukunun temel ilkelerinden biri de 'kaç tane fiil varsa o kadar suç, kaç tane suç varsa o kadar ceza vardır' şeklinde ifade edilen ilkedir. Bu ilkeye göre, ceza hukukunda cezaların içtimaı (gerçek içtima) kural olup; işlenen her bir suçtan ayrı cezaya hükmedilir ve her bir ceza bağımsızlığını korur. Buradan hareketle cezaların içtimaının kural, suçların içtimaının ise istisna olduğu görülmektedir.
İçtima öğretisinin özünde, bir taraftan failin gereksiz ve kusurunu aşan şekilde cezalandırılmaması; diğer taraftan haksız bir yarar sağlamaması esasına dayanan adil ve rasyonel bir ceza yaptırımının uygulanması düşüncesi yatar.
765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu'nda mağdurun aynı kişi olması şartı bulunmamakla birlikte, uygulamada bazen farklılıklar yaşanmıştır. İlk olarak 1929 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı ile kişilere karşı işlenen suçlarda zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağına karar verilmiştir. Sonra ise mağdurların farklı olmasının suç işleme kararındaki birliği ortadan kaldıracağına yönelik olarak içtihatlar ortaya çıkmıştır. Bu kararlar Türk hukuk doktrininde kabul görmemiş ve eleştirilmiştir.
Günümüzde bu hüküm tamamen değiştirilerek bir taraftan TCK'nın 43/1 maddesindeki zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun aynı kişi olması şartı getirilirken, diğer taraftan TCK'nın 43/2 maddesiyle tek fiille farklı mağdurlara karşı aynı suçun işlenmesi durumunda aynı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanacağı düzenleme altına alınarak aynı maddenin birinci fıkrasındaki artırım hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüştür. Diğer bir deyişle, kişi bakımından zincirleme suç 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu’na göre aşırı şekilde sınırlandırılmıştır. Suçun mağdurunun belli bir kişi değil, toplumu oluşturan herkesin olduğu hâllerde de zincirleme suç hükümleri uygulanacaktır.
Gerek 765 sayılı TCK'nın 79 ve 80. maddelerinde, gerekse 5237 sayılı TCK'nın 42, 43 ve 44. maddelerinde fiil terimi kullanılmış, ancak fiilin ne anlama geldiği kanunda net bir şekilde açıklanmadığı için, her iki kanun döneminde de fikri içtima ve zincirleme suç kurumlarında gerek öğretide gerek uygulamada görüş birliği sağlanamamıştır.
Uyuşmazlığın çözümü için, hareket ve fiil kavramlarından ne anlaşılması gerektiğinin teoride benimsenen görüşlerden yararlanılması suretiyle açıklanmasından sonra, 5237 TCK'nın 43/2. maddesinin, Türk Ceza Kanunu'nun 3. maddesinde düzenlenen hakkaniyet ilkesi ve ceza kanununun amacı ile birlikte değerlendirilerek benzer olaylardaki yargı kararlarından yararlanılması suretiyle somut olayımızda TCK'nın 43/2. maddesindeki koşulların oluşup oluşmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
Hareketle, fiilin tanımı konusunda çok farklı görüşler mevcut olmakla birlikte; Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer ve Prof. Dr. Sahir Erman;
'Ceza hukukunda hareketle neticeyi birlikte belirtmek üzere fiil terimi kullanılır. Şu hâlde, fiil dediğimiz zaman, sadece hareketi veya sadece neticeyi değil, fakat bunlardan her ikisini birlikte kastetmiş oluruz'. Fiilin iki unsuru olan hareketle, netice arasındaki bağlantıda fiilin varlığı için şarttır ve buna 'Nedensellik Bağı' denilir.
Hareket:
Hareket esas itibarıyla insan bedeninin bir işidir. İradenin sinir sistemi aracılığı ile adalelere ve organlara yaptırdığı işlerin bütünüdür. Bu işler, söz, yazı ve diğer adali hareketler, hatta vücudun yer değiştirmesi, bazen bir bakış şeklinde belirir. Bir sözcük ile dış alemde iradenin açığa vurulmasını sağlayan her şey bir harekettir.
Sonuç itibarıyla hareket; Kanunun suç saydığı neticeye sebep olan eylem olarak tanımlanmıştır.
Maddi unsuru teşkil eden fiilin ikinci kısmı neticeden ibarettir. Maddi unsurun ikinci kısmı olan netice ise; 'Kanuni tarifte yer alan dış alemdeki değişiklik olarak tanımlanmıştır'.
Prof. Dr. Türkan SANCAR;
'Kanun, birden fazla kişinin mağdur olması durumunda zincirleme suçtan söz edilebilmesi için, 'fiilin tekliği'ni aramaktadır. Yani birden fazla kişiye karşı işlenen suçlar sadece fiil tek ise zincirleme suç sayılabilecektir. Burada kullanılan fiilin tekliği ifadesi doğru değildir. Tek fiille, fikri içtimada olduğu gibi, kanunun farklı hükümleri ihlâl edilebilir, ancak tek fille kanunun aynı hükmünü birden fazla ihlâl etmek mümkün değildir. Çünkü ceza hukukunda fiil sayısını belirleyen netice sayısıdır ve kanunun aynı hükmünün ihlâlinin söz konusu olduğu zincirleme suçta, birden çok netice, birden çok fiil ve birden çok suç vardır. O nedenle burada 'fiilin tekliği'nden değil, 'hareketin tekliği'nden söz edilmeliydi. Birden çok mağdurun varlığı hâlinde de birden çok netice ve birden çok fiil vardır. Oysa hareketin tekliği fiil sayısından bağımsızdır, tek hareketle birden çok suçun işlenebilmesi mümkündür. Yani kanunun aynı hükmünün ihlâli biçiminde ortaya çıkan birden çok suçun tek fiille değil, tek hareketle işlenebilmesi mümkündür. Hareketin tek olması nedeniyle, birden fazla kişiye karşı işlenen suçların da kural olarak aynı anda gerçekleşmesi gerekecektir.'
Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları ile Prof. Dr. Muharrem Özen;
'Neticenin tabiatçı anlayışını göz önünde tutarak, neticeli suçlarda neticenin sayısının fiil sayısını, fiilin sayısının da suçun sayısını belirlediğini, buna karşılık neticesiz suçlarda; salt hareketin fiilin sayısını, filin sayısının da suçun sayısını belirlediğini, buna bağlı olarak da, bir tek fiille kanunun birden çok hükmünün ihlâli mümkündür. (Türk Ceza Hukuku, Genel Hükümler, Sayfa: 356.)
Türk doktrinindeki genel eğilim, fiilin hareket dışında neticeyi de kapsar şekilde anlaşılması yönündedir. Suç teorisinde neticeyi fiilin bir unsuru olarak kabul eden görüş, içtima öğretisi anlamında fiil sayısının tespitinde, suçun yasal tanımında neticeye yer verilen hâllerde tipik neticeyi esas alır ve dış alemde birden fazla tipe uygun neticenin gerçekleşmesi durumunda birden fazla fiilin bulunduğunu kabul eder. Bu görüş, fiil tekliği fiil çokluğu ayırımında tipik neticenin sayısını esas alır; gerçekleşen tipik neticenin sayısı kadar fiil ve dolayısıyla suç vardır.
765 sayılı Kanun müteselsil suçu tanımlarken mağdurun aynı olması şeklinde bir şart getirmemesine karşın, bazı yazarlar tarafından hayat, vücut bütünlüğü, hürriyet, cinsel özgürlük gibi münhasıran kişiye ait değerleri ihlâl eden suçların zorunlu olarak teselsül dışında kaldığı savunulmuş, ancak mala karşı işlenen suçlarda mağdurlar farklı olsa da, suç işleme kararının değişmeyebileceği kabul edilmiştir. Yargıtayın bu konudaki kararları aynı yönde olmamakla birlikte, kişilik haklarına karşı işlenen suçlarda müteselsil suçun kabul edilmediği, mala karşı işlenen suçlarda ise kabul edildiği görülmektedir.
Bu hususta en dikkat çekici yorumlardan birisi Manzini tarafından yapılmıştır. Manziniye göre; subjektif şartın ortadan kalkması için, farklı kişilerin menfaatlerinin zarara sokulmuş veya tehlikeye konulmuş olması yeterli değildir. Ayrıca söz konusu menfaatlerin kanun tarafından kollektif olarak değil, ferdi olarak göz önüne alınmış olması gerekir. Böyle olunca, birden çok kişinin yaralanmasında kural olarak müteselsil suç kabul edilemez. Oysa İ.C.K'nın 440. maddesinde öngörülen hâlde, birden çok kişinin sağlığının tehlikeye konulmuş olması, müteselsil suçun reddini gerektirmez. Çünkü bu hâlde sağlık, ferdi bir değer olarak değil, kollektif bir değer olarak dikkate alınmıştır. Farklı kişilerin yaralanmasında ise fail her bir yaralama fiilinde, yeni bir suç işleme kararı vermektedir. Çünkü bu fiillerin kimlere karşı işlendiği fail için önem taşımaktadır. Fakat, hırsızlık suçunun kimlere karşı işlendiği fail bakımından hiç bir önem taşımayabilir. Ayrıca, ceza kanunları hırsızlığı cezalandırırken A'nın veya B'nin malını himaye etmemekte, aksine genel olarak malı himaye etmektedir. Mal, kollektif bir değer olarak değil, ferdileştirilmeleri, belli kimselere ait olmaları önem taşımayan bir değer olarak göz önüne alınmaktadır.
Yasa koyucu tarafından 765 sayılı TCK’nın 80. madde uygulanmasından kaynaklanan sorunları çözmek amacıyla bir taraftan 5237 sayılı TCK'nın 43/1. maddesinin uygulanabilmesi için mağdurun aynı olması şartı getirilirken, diğer taraftan da farklı mağdurlara karşı aynı zaman dilimi içerisinde işlenen aynı suçlar açısından 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinin 2. fıkrasındaki düzenleme yapılarak işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmedilmesinin sağlanması istenmiştir
5237 sayılı TCK'nın 43. maddesinin 2. fıkrasında,
Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkranın uygulanacağı belirtilerek, aynı nevi fikri içtima olarak adlandırılan yeni bir düzenleme ihdas edilmiştir. Çünkü burada tek bir fiille birden çok kişiye karşı aynı suç işlenmektedir. Tek bir sözle birden çok kişiye hakaret edilmesinde olduğu gibi. Aslında 2. fıkradaki hâl, 1. fıkradaki gibi tipik bir zincirleme suç değildir. Bunun aslında aynı nedenden, fikri içtima olarak, fikri içtimaya ilişkin ikinci fıkrayı oluşturması gerekirdi. Ancak burada kalması önemli bir farklılığa yol açmamaktadır. Bu durumda da ceza, 43. maddenin 1. fıkrasındaki oranlarda arttırılacaktır.
765 sayılı Kanun döneminde çok tartışılan fiil kelimesine, 5237 sayılı Kanun'da da yer verildiği gibi bazı maddelerde fiil kelimesinin hareket anlamında kullanıldığı gerek maddenin anlam bütünlüğünden gerekse madde gerekçesinden anlaşılmasına karşın, bazı maddelerde ise farklı anlamlarda kullanılarak zaten tartışmalı olan bir konunun daha fazla tartışılmasına sebebiyet verildiği bazı yazarlar tarafından ileri sürülmüştür.
Gerek teoride, gerekse uygulamada görüş birliğine varılamayan fiil kelimesinin somut olayımızda TCK'nın 43/2. maddesinde kullanıldığı yer, anılan maddenin konuluş amacı, ceza hukukunun temel ilkelerinden olan hakkaniyet, adalet, kanun önünde eşitlik ve orantılılık ilkelerinin birlikte değerlendirilmesi suretiyle daha sağlıklı bir çözüme ulaşılacağı kanaatindeyiz.
Muhalefete konu uyuşmazlığa ışık tutmak amacıyla Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun benzer olaylardaki içtihatları incelendiğinde;
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 02.03.2010 tarihli ve 259 47 sayılı ilamında;
'5237 sayılı TCK’nın 'Zincirleme Suç' başlıklı 43. maddesinin 1. fıkrasında; 'Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır.' şeklinde zincirleme suç, ikinci fıkrasında ise; 'Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır.' denilmek suretiyle de zincirleme suçtan farklı bir müessese olan aynı nev’iden fikri içtima düzenlenmiştir
Aynı nev’iden fikri içtima hâlinde, fiil yani hareket tektir ve bu fiille aynı suç birden fazla kişiye karşı işlenmektedir. Burada, hareket tek olduğu için, fail hakkında bir cezaya hükmolunacak, ancak bu ceza TCK’nın 43/1. maddesine göre artırılacaktır.
Ancak burada kastedilen, fiil ya da hareketin, doğal anlamda değil hukuksal anlamda tekliğidir. Bazen suçların işlenmesi sırasında doğal olarak birden fazla hareket yapılmakta ise de, ortaya konulan bu davranışlar suçun yasal tanımında yer alan hukuksal anlamdaki 'tek bir fiili' oluşturmaktadır.
Somut olayda, sanığın suçun yasal tanımında yer alan ve hukuksal anlamda tek bir fiili oluşturan davranışları, görevini ifa eden altı kamu görevlisine karşı görevlerini yaptırmamak için gerçekleştirmiş olması nedeniyle aynı nev’iden fikri içtimaın koşulları gerçekleşmiş bulunduğundan, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 43/2. maddesinin uygulanması gerekmektedir.'
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 29.06.2010 tarihli ve 110 161 sayılı ilamında;
'Aynı mağdurun, değişik zamanlarda, aynı suç işleme kararıyla hürriyetinden yoksun bırakılması hâlinde 5237 sayılı TCK’nın 43. maddesinin 1. fıkrası, failin aynı suç işleme kararının icrası düşüncesiyle, tek bir fiille birden fazla kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakması hâlinde ise aynı maddenin 2. fıkrası uygulama olanağı bulunacaktır. Örneğin, bir odada bulunanların üzerine kapının kilitlenmesi suretiyle suçun işlenmesi, bir otobüsün hareket halinde iken durdurulması suretiyle yolcuların özgürlüğünün kısıtlanması, bir uçağın kaçırılması, hâllerinde somut olayın gerçekleşme biçimi de nazara alınarak, 43. maddenin 2. fıkrası uygulanabilecektir.
Gerek 765 sayılı Kanun döneminde, gerekse 5237 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra; fiil sayısının neticeye göre belirlenmesi gerektiği yönündeki görüşlerin çok büyük oranda benimsenmesine karşın, fiil sayısını hukuki anlamda hareket olarak kabul eden görüşlerin de azımsanamayacak oranda kabul gördüğü yukarıda ayrıntılı bir şekilde yer verilen görüşlerden açıkça anlaşılmıştır.'
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 03.12.2013 tarihli ve 575 karar sayılı; 10.12.2013 tarihli ve 600 karar sayılı ilamlarında;
'5237 sayılı TCK’nın 44. maddesinde yer alan 'bir fiil' ibaresi ve aynı Kanun'un 43. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen 'tek bir fiil' ifadesi ile kast edilen hususun ne olduğunun açıklanması gerekmektedir. Doğal anlamda gerçekleştirilen her bedeni hareket ayrı bir hareketi oluşturmakta ise de, hukuki anlamda hareketin tek olması ile ifade edilmek istenen husus, doğal anlamda birden fazla hareket bulunsa dahi, bu hareketlerin, hukuki nedenlerden dolayı değerlendirmede birlik oluşturması suretiyle tek hareket kabulüdür. Diğer bir anlatımla, doğal anlamda fiilin tek olduğu her hâlde hukuki anlamda da fiilin tek olduğu söylenebilirse de, doğal anlamda fiilin çok olduğu her hâlde hukuki anlamda da fiilin çok olduğu her zaman söylenemeyecektir. Bazen bir hareketler kümesi, hukuki açıdan tek bir fiil olarak kabul edilecektir. Bu hâlde suç tipinin birden fazla hareketle ihlâl edilebilir olması hareketin hukuken tekliğini etkilemeyecek, doğal hareketler hukuken tek kabul edilecektir. Fikri içtimada da, fiil ya da hareketin tekliği, doğal anlamda değil hukuki anlamda tek olmayı ifade etmektedir. Bir kısım suçların işlenmesi sırasında doğal olarak birden fazla hareket yapılmakta ise de, ortaya konulan bu davranışlar suçun kanuni tanımında yer alan hukuksal anlamdaki 'tek bir fiili' oluşturmaktadır. Nitekim öğretide de benzer nitelikte görüşler ileri sürülmüştür. (Mahmut Koca İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, ..., 2013, s.476 vd., Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 3. Bası, ..., 2013, s. 462 vd., ... Emin Artuk Ahmet Gökçen ... Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 7. Bası, ..., 2013, s.653 vb.)
Yukarıda öğretide ve uygulamada benimsenen ana ilkeleri açıkladıktan sonra; somut olayımıza baktığımızda; TCK'nın 43/2 maddesindeki 'tek fiil' kavramının hukuki anlamda hareket anlamında mı yoksa doğal hareket anlamında mı kullanıldığının belirlenmesi uyuşmazlığın temelini teşkil etmektedir.
765 sayılı Kanun döneminde; fiil kelimesi çok tartışılmasına rağmen, 5237 sayılı Kanun döneminde tekrar fiil tabirine yer verilmesi, kanun koyucunun bu tabiri bilinçli bir şekilde kullandığının göstergesidir. Zira 765 sayılı Kanun döneminde bu kadar tartışma yaratan bir kelime (fiil) yerine hareket kelimesini çok rahatlıkla kullanma seçeneği bulunun kanun koyucunun, madde metninde 'fiil' tabirine yanlışlıkla yer verdiğinin kabul edilmesinin ve TCK'nın 43/2. maddesinde aynı neviden fikri içtimada artırım hükümleri öngörülürken, farklı suçların oluşması durumunda TCK'nın 44. maddesinde artırım hükümlerinin unutulmasının, çağdaş anayasaların temel kurallarından birisi olan kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği kuralına aykırı olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Yasa koyucunun fiil tabirini bilinçli bir şekilde kullandığı ve tek fiil kelimesinden yukarıdaki içtihatlarda belirtildiği üzere hukuki anlamda tek hareketin anlaşılması gerektiğinin hakkaniyete, adalete ve suç işlenmesini önleyerek toplumsal barışı sağlamayı hedefleyen ceza kanununun amacına daha uygun olacağı açıktır. Zira, suça konu eşyaların farklı mağdurlara ait olduğunu bilen sanığın bu eşyaları doğal anlamda tek hareketle alması ile ardışık olarak birden fazla doğal hareketle alması arasında sonuç itibarıyla (farklı mağdurlara ait eşyaların alınması) hiç bir farkın bulunmamasına karşın, cezai açıdan bu kadar farklı sonuçlara ulaşılmasının profesyonel suçlulara prim tanıyacağı gibi somut olay adaletini de sağlayamayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne iştirak etmemekle birlikte bir an için sayın çoğunluğun görüşünün doğru olduğunun kabul edilmesi hâlinde, yasanın yorumundan kaynaklanan boşluğu çok iyi bilen profesyonel bir sanığın, bir dolap içerisinde bulunan 100 mağdura ait olduğunu bildiği çok pahalı eşyaları dolapla birlikte alması hâlinde doğal anlamda tek hareket kullanıldığından TCK'nın 43/2 maddesi uyarınca tek hırsızlık suçundan sorumlu tutularak aynı maddenin birinci fıkrasındaki artırım hükümlerinin uygulanması ile yetinilirken, 100 kişiyi mağdur etmek istemeyen daha iyiniyetli başka bir sanığın dolabın içerisinde bulunan 10 ayrı mağdura ait eşyayı seçerek alması hâlinde her bir mağdura ait eşyanın doğal anlamda ayrı bir hareketle alınmasından dolayı 10 ayrı hırsızlık suçundan sorumlu tutulacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Her iki olaydan dolayı cezanın belirlenmesi sırasında hâkimlik sanatı son derece isabetli kullanılsa dahi, sonuç cezalar arasında çok büyük bir uçurumun bulunacağı, bununda çağdaş ceza hukuklarının olmazsa olmazı olan ve TCK'nın 3. maddesinde yer verilen adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi ile suçun işlenmesini önleyerek toplumsal barışı sağlamayı en önemli görev olarak kabul eden TCK'nın 1. maddesinde düzenlenen amacına da aykırı olacağı ve böyle bir sonucun adalet duygusunu da zedeleyeceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Kaldı ki, aynı mağdura ait pek çok eşyayı, aynı zaman dilimi içerisinde ardışık çok sayıda doğal hareketle alan sanığın eyleminin hukuki anlamda tek hareket kabul edilerek tek hırsızlık suçundan sorumlu tutarken, sırf suça konu eşyaların farklı mağdurlara ait olduğundan bahisle farklı hareket olarak hele hele sanık aleyhine hüküm doğuracak şekilde yorumlanması, kanunda düzenlenmeyen bir hususun, yorum yolu ile kanuna dahil edilmesi anlamına gelir ki böyle bir yorumla ulaşılan sonucun ceza hukukunun 2. maddesinde düzenlenen ve ayrıca Anayasa'nın 38. maddesi ile güvence altına alınan 'kanunilik ilkesine' de aykırı olacağı açıktır. Bu tür sakıncaların önüne geçmek isteyen kanun koyucunun, tartışmalara rağmen tek fiil tabirini hukuki anlamda tek hareket anlamında bilinçli bir şekilde tercih etmesine karşın, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğun sırf farklı mağdurlara ait çantalar içerisindeki telefonların alınması sırasındaki doğal hareket sayısına bakarak fiil sayısını belirlemesinin, gerek Yargıtay Özel Dairelerinin gerekse Ceza Genel Kurulunun bu güne kadar çok nadir istisnalar dışında yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlarına aykırı olacağı ve buna bağlı olarak hukuki güvenlik ilkesini zedeleyeceği açıktır.
Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu da bu düşüncelerden hareketle, 02.10.2007 tarihli, 2007/6 195 esas ve 2007/197 karar sayılı kararında, 'fiilin tekliği' konusunda geniş yorumu benimsenmek suretiyle, 'yakınanın evinden para ve bir kısım eşya ile birlikte alınan otomobil anahtarıyla evin otoparkında bulunan aracın çalınmasının tek bir hırsızlık suçunu oluşturacağı'nı kabul etmiştir. YCGK, 21.05.2013 tarihli, 2012/1543 esas ve 2013/257 karar sayılı kararında; 'gündüzleyin bina içinden mağdura ait cep telefonu ve araç anahtarının çalınması, aynı günün gecesinde de; gündüz çalınan anahtarla mağdurun otomobilinin çalınmaya teşebbüs edilmesi suçlarını' fiiller arasında zaman bakımından aralık (fiili kesinti) bulunması nedeniyle zincirleme suçun varlığını kabul etmiştir.
YCGK, 08.06.2010 tarihli, 11/98–143 esas ve karar sayılı kararında ise; 'Kanunda 'aynı zaman' ve 'değişik zaman' kavramları konusunda açıklık bulunmadığından, bu hususun her somut olayın özelliği göz önüne alınarak değerlendirilmesi ve eylemin değişik zamanlarda işlenip işlenmediğinin belirlenmesi, bu bağlamda, aynı zaman kavramının dar yorumlanmayarak, çok kısa zaman aralıklarının da aynı zaman dilimi olarak kabul edilmesi' gerektiğini açıkça vurgulamıştır.
Tıpkı hırsızlık suçu gibi malvarlığına karşı işlenen suçlardan olan dolandırıcılık suçuna ilişkin olarak YCGK, 16.04.2013 tarihli, 2012/15 1407 esas ve 2013/140 karar sayılı kararında; 'sanığın eyleminin 12.000 Liralık bir araç satışına özgülenmesi nedeniyle, mağdura değişik tarihlerde birden fazla havale yaptırmak suretiyle' ve 13.03.2012 tarihli, 2012/15 488 esas ve 2012/97 karar sayılı kararında ise; 'sanığın, kendisinin olmayan arsayı hileyle satarak mağdurdan önce 5.000 Lira, birkaç gün sonra da kardeşi öldüğü için tapuda devri sonradan vermek bahanesiyle 20.000 Lira daha alması' eylemlerinin tek fiil ve tek suç olarak kabul edildiğini görüyoruz. Yargıtay 15. CD'nin de bu yönde çok sayıda kararı mevcuttur.
Aynı şekilde; yağma suçuna ilişkin olarak YCGK'nın 07.02.2012 tarihli, 2011/6 332 esas ve 2012/21 karar sayılı kararında; 'iş görüşmesi bahanesiyle iki mağduru ıssız bir yere götürüp darp ettikten sonra, önce kadın bulmalarını istediği, daha sonra mağdurlardan birini rehin tutup diğerini 1.000 Lira getirmesi için tehdit ettiği, köye giden mağdurun bir miktar nakit para ve çeyrek altın bulup sanığa verdiği, '500 Lirayı daha cuma gününe kadar getireceksin' diyerek rehin tuttuğu mağduru salıvermesi' eyleminde, sanığın iradesinin baştan itibaren mağdurdan belli bir miktar para almaya özgülenmiş olması gerekçesiyle, eylemde birden birden fazla mağdur ve fiil olmasına rağmen, tek bir fiil ve tek bir suçun varlığı kabul edilmiştir. Yargıtay 6. CD'nin de bu yönde çok sayıda kararı mevcuttur.
Sonuç olarak; Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 04.07.2022 tarihli ve 202 512 sayılı kararı ve bu konudaki karar gerekçesinin daha da zenginleştirildiği 29.11.2022 tarihli ve 110 741 sayılı kararı başta olmak üzere bir çok kararında da açıklandığı üzere, bir suç işleme kararının icrası kapsamında, başka bir ifadeyle, tek bir iradi karara dayalı olarak aynı yer ve zaman birliği içinde birbirleriyle bağlantılı bulunan ve kendi aralarında bir bütün olarak değerlendirilebilecek hareketlerin, birden fazla fiil ya da birden fazla suçun varlığına rağmen hukuki anlamda tek bir fiil oluşturduğu, sanığın, eşyanın farlı kişilere ait olduğunu bilmesinin ya da somut olayın özelliğine göre bilebilecek durumda olmasının fiilin tekliği üzerinde etkili olmadığı, bu durumun TCK'nın 43/2. maddesinin sanık aleyhine uygulanmasının koşulu olduğu, bu yöndeki kabulün ceza adalet sistemine de uygun bulunduğunu değerlendirdiğimden sanığın eylemleri tek bir fiil sayılacağından aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiil ile işlenmesi nedeniyle TCK'nın 43/2. maddesi yollamasıyla aynı Kanun'un 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması suretiyle uygulama yapılması gerekirken bir kez cezalandırılmasına karar verilmesi usul ve Yasaya aykırıdır.
Yukarıda izah ettiğim gerekçeler ile o yer Cumhuriyet savcısının aleyhe temyizinin kabulü ile yukarıda belirttiğim gerekçelere istinaden İlk Derece Mahkemesi hükmünün bozulmasına karar verilmesi gerekir görüşü ile sayın çoğunluk görüşüne muhalifim. 03/05/2023
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.
Anahtar Kelimeler
Kaynak: karar_yargitay
Taranan Tarih: 25.01.2026 17:11:26