Karar Detayı
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
11. Hukuk Dairesi
Yargıtay Kararı
2021/3933
2022/8994
13 Aralık 2022
MAHKEMESİ: BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 21. HUKUK DAİRESİ
Taraflar arasında görülen davada Yozgat 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 19.07.2018 tarih ve 2015/1036 E 2018/542 K. sayılı kararın davalılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin esastan reddine dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi'nce verilen 25.11.2020 tarih ve 2019/106 E 2020/1223 K. sayılı kararın duruşmalı olarak Yargıtay'ca incelenmesi davalılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, duruşma için belirlenen 13.12.2022 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp hazır bulunan davalılar vekili Av. ... dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçeler, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalı şirketin de içinde bulunduğu Yimpaş Grubu ve yöneticileri tarafından Avrupa'da doksanlı yıllardan itibaren "yatırılan paraların istendiği her an geri çekilebileceği ve karşılığında yüksek oranlarda faiz verileceği" garantisi ile para toplanıldığını, müvekkilinde de bu vaatle şirket temsilcileri tarafından "Yimpaş Gıda Sanayi ve Tic. Anonim Şirketi Hisse Senedi Devir Kabul Sözleşmesi" adında iki adet belge ile 63.636,41 Avro'nun (124.462,00 DM) tahsil edilerek karşılığında 156 adet hisse senedi teslim edildiğini, yatırılan paranın iadesinin istenmesine rağmen iade edilmediğini, müvekkiline yüksek oranda vaad edilen kâr payının başlangıçta %21 oranı üzerinden ödeyerek, birçok defada kâr payı oranında hisse artışı yaparak kanunlara aykırı olarak genel ve sürekli olarak faaliyette bulunduklarını ancak birçok defada kâr payı dağıtılmadığını ve taahhüt edildiği halde müvekkilinin parasını geri alamadığını, davalı tarafça yapılan para toplama işleminin hukuka aykırı olduğunu, kurduğu sistemle haksız kazanç sağlayan hem davalı şirketin hem de Yimpaş Gıda San. ve Tic. AŞ'nin yönetim kurulu başkanı olan davalı ...'ın müvekkilinin doğan zararından müteselsilen sorumlu olduğunu iddia ederek müvekkili ile davalı şirket arasında geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığının tespitine, yatırım ilişkisinin hükümsüzlüğüne, müvekkilinden tahsil edilen 63.636,41 Avro'nun tahsil tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanunun 4/A maddesi uyarınca işleyecek faiziyle birlikte ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının halen çok ortaklı halka açık anonim şirket olan Yimpaş Gıda San. ve Tic. AŞ'nin ortaklar pay defterinde kayıtlı ortak olup, hazirun cetvellerinde gösterildiğini, davacının müvekkili şirkette nominal bedeli 1,00 TL olan 242 adet hissesinin bulunduğunu, müvekkili şirketin 28.03.1998 tarihinde yapılan olağan genel kurul toplantısında şirket sermayesinin 100 milyar liradan 1 trilyon liraya çıkarılmasına, artan sermaye paylarından her birinin 385 DM ya da muadili başka bir döviz veya TL karşılığı satılmasına, bu satıştan dolayı sağlanacak sermaye payının hisse senetleri ihraç primleri hesabına kaydedilmesine karar verildiğini, dolayısıyla davacıdan haksız bir şekilde para alındığı, ortaklığının geçerli olmadığı haksız fiile maruz kaldıkları iddialarının yerinde olmadığını, davacının iddiasının aksine müvekkili şirketçe ortak olunurken istenildiği zaman paranın iade edileceğine ve yüksek faiz kazanılacağına dair hiç kimseye herhangi bir vaadde bulunulmadığını, davacının ortak olduğu tarihte yürürlükte bulunan TTK'nın 405/2. maddesi gereği anonim şirket ortağı olan davacının sermaye olarak şirkete verdikleri şeyi geri isteyemeyeceklerini, 2021 3933 esas ancak tasfiye payına ilişkin haklarının saklı olduğunu, müvekkili şirketin de tasfiye halinde olmayıp ticari faaliyetine devam ettiğini, davacının iradesinin fesada uğratıldığı iddiasıyla açmış olduğu bu davada 1 yıllık hak düşürücü süre dolduğu gibi BK'nın 125. maddesinde öngörülen 5 yıllık zamanaşımının, hatta BK'nın 146. maddesindeki 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin de da sona erdiğini, 6762 sayılı TTK'nın 416. ve 417. maddelerine göre anonim şirket ortaklığı pay defterine kayıtla hüküm ifade ettiğini ve pay defterinde kayıtlı olan kişinin ortak sıfatını haiz olduğunun belirtildiğini, bu durumda davacının işbu davada ortaklık sözleşmesinin geçersizliğinin tespiti hususundaki taleplerinin de bir konusunun da bulunmadığını, müvekkili şirketin yönetim kurulu başkanı olan ...'ın davacı ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonunda, eldeki dosya ile beraber emsal mahiyetteki dosyalarda davalı ... gurubu şirketleri, nominal bedelin üzerindeki bedelden ve usulüne uygun primli pay senedi çıkarma yetkisi olmaksızın yüksek kâr vaadi ve istenildiği an paraların iadesinin sağlanacağı vaadi ile gerçek şahıslardan yüklü miktarlarda paralar topladığı davalı şirketin kurumsal internet sitesinde dahi, adı geçen şirketler Yimpaş gurup şirketler olarak adlandırıldığı, bu kapsamda davacı taraf, davalı şirketler ve yetkililerinin, primli pay senedi çıkarma yetkisi olmaksızın, yine bu kapsamda davalı şirketin hisse devrini gerçekleştirmek için gerçek şahısları bu konuda görevlendirdiğinin de SPK raporu ile de sabit olduğu, davacıya hisse devreden İlyas Akdoğan'ın davalı şirket yönetim kurulu üyesi olarak şirket bünyesinde görev yaptığı, Yargıtay 11. HD'nin yerleşik içtihatları ile de kabul edildiği üzere davalı tarafından zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralı ile bağdaşmadığından zamanaşımı def'inin reddi gerektiği, o halde taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisinin kurulmadığı tespit olunmuş, davalı şirketin ve yetkililerinin, primli pay senedi çıkarma yetkisi olmaksızın, nominal değerin üzerindeki bedel üzerinden "hisse senedi talep formu" ve "hisse devir kabul sözleşmesi" adlı belgeler ile yüksek kâr vaadi ve istenildiği zaman para iadesi vaadi ile, şeklen ortak görünen gerçek kişilerin iradesini fesada uğratma yönündeki haksız eylemlerinden ötürü, davacının vaki zararından ötürü haksız fiil hükümleri çerçevesinde müşterek ve müteselsilen sorumlu olduğu, davacı tarafça davaya dayanak teşkil eden belgedeki meblağın da doğru bir şekilde hesap edildiği gerekçesiyle davanın kabulüne, taraflar arasında bir ortaklık ilişkisinin kurulmadığının ve yatırım ilişkisinin hükümsüzlüğünün tespitine, 124.462,00 DM karşılığı 63.636,41 Avro'nun 3095 sayılı Kanunun 4/a maddesi gereğince devlet bankalarının 1 yıllık döviz hesaplarına uygulamış olduğu en yüksek faiz oranı üzerinden dava tarihinden itibaren işleyecek faiz ile beraber fiili ödeme tarihindeki kur üzerinden davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
Davalılar vekili, karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur.
Bölge adliye mahkemesince, 07/12/2019 tarihli 30971 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 7194 sayılı Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'nun 41. maddesinde 25/03/1987 tarihli ve 3332 sayılı Sermaye Piyasasının Teşviki, Sermayenin Tabana Yaygınlaştırılması ve Ekonomiyi Düzenlemede Alınacak Tedbirler ile 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ve 3182 sayılı Bankalar Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna aşağıdaki geçici maddenin eklendiği belirtilmiş olup, işbu geçici 4. maddede ''31.12.2014 tarihine kadar, pay sahibi sayısı nedeniyle payları halka arz olunmuş sayılan ve payları borsada işlem gören anonim ortaklıklar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak nominal ya da primli değer üzerinden pay veya pay adı altında satışı yapılmış olan her türlü araç, 06.12.2012 tarihli ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun kaydileştirmeye ilişkin şartlarına tabi olmaksızın 29.06.1956 tarihli ve 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu ile 13.01.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu kapsamında pay addolunur, bu ortaklıklara yapılan ödemeler pay karşılığı yapılmış kabul edilir ve ortaklık ilişkisi kurulmuş sayılır. Bu payların kaydileştirilmemiş olması ortaklık haklarına halel getirmeyeceği gibi ortaklık ilişkisinin kurulmadığı da iddia edilemez. Birinci fıkra kapsamında kurulmuş olan ortaklık ilişkileri hakkında; geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı veya primli pay satışı yapıldığı ileri sürülerek sebepsiz zenginleşme, haksız fiil, sözleşme öncesi görüşmelere aykırılık veya sözleşmeye aykırılık nedenlerine dayalı olarak açılan ve kanun yolu incelemesindekiler dahil görülmekte olan menfi tespit, tazminat veya alacak davalarında, karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilir ve yargılama gideri ile maktu vekalet ücreti ortaklık üzerinde bırakılır.” hükmü düzenlenmekle 2021 3933 esas aynı Kanun'un 52/1 h maddesinde de işbu hükmün yayımı tarihinde yürürlüğe gireceğinin hükme bağlandığı,yine Sermaye Piyasası Kanunu'nun "Halka açık ortaklık statüsünün kazanılması" başlıklı 16. maddesinde; "(1) (Değişik birinci cümle: 28/11/2017 7061/109 md.) Payları borsada işlem gören ortaklıklar ile kitle fonlaması suretiyle halktan para toplayan ortaklıklar hariç olmak üzere pay sahibi sayısı beş yüzü aşan anonim ortaklıkların payları halka arz olunmuş sayılır. Bu ortaklıklar halka açık ortaklık hükümlerine de tabi olurlar.
(2) Payları borsada işlem görmeyen anonim ortaklıklar, halka açık ortaklık statüsünü kazandıktan sonra en geç iki yıl içinde paylarının işlem görmesi için borsaya başvurmak zorundadırlar. Aksi durumda, Kurul, bu payların borsada işlem görmesi veya ortaklığın halka açık ortaklık statüsünden çıkarılması için, ortaklığın talebini aramaksızın gerekli kararları alır.
(3) (Ek: 28/11/2017 7061/109 md.) (Değişik cümle:27/12/2018 7159/8 md.) Pay sahibisayısı en az beş yüz olan kooperatiflerin veya kendisine ortak olan kooperatiflerin pay sahibi sayısı tek başına ya da toplam olarak en az beş yüz olan kooperatif birliklerinin veya kooperatif merkez birliklerinin yönetim kontrolüne sahip olduğu ve yıllık en az elli milyon Türk lirası satış hasılatı yapmış olan anonim ortaklıkların payları halka arz olunmuş sayılır. Bu ortaklıklar halka açık ortaklık hükümlerine de tabi olurlar. (Mülga cümle:27/12/2018 7159/8 md.)(…) Bu fıkra kapsamına giren ortaklıklara ikinci fıkra hükümleri uygulanmaz." hükmünün düzenlendiği, davalı şirketin anonim pay sahibi sayısı nedeniyle payları halka arz olunmuş sayılan ancak borsada işlem görmeyen anonim ortaklık niteliğinde olduğu, bu durumda yukarıda anılan yasa hükmünün somut uyuşmazlıkta uygulanamayacağı,davalının davacıyı yatırdığı parayı yüksek faiz getirisi getireceği ve istediği her an paranın geri ödeneceğine inandırıp, davacı üzerinde güven telkin ettiği, davalı şirketin yöneticileri hakkında ceza mahkemelerinde davalar açıldığı, açılan davaların sonucunun uzun bir süreç aldığı gözetildiğinde davacının açmış olduğu davada davalı tarafça zamanaşımı def’inin ileri sürülmesi TMK'nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralına aykırı olduğu gibi işbu alacak davası da yasal süre içerisinde açıldığı,davalı şirket yönetim kurulu başkanı olan davalı ..., davalı şirketin, primli pay senedi çıkarma yetkisi bulunmaksızın, nominal değerin üzerindeki bedel üzerinden hisse senedi talep formu, hisse devir kabul sözleşmesi adlı belgeler ile yüksek kar vaadi ve istenildiği zaman paranın iade edileceği vaadi ile, şeklen ortak görünen gerçek kişilerin iradesini fesada uğratma yönündeki haksız eylemi hususunda bu durumu bilip davalı şirket ile birlikte hareket ettiğinden haksız fiil hükümleri uyarınca davalı şirket ile birlikte müteselsilen sorumlu olacağı, taraflar arasında geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığı, davalıların haksız fiil hükümleri uyarınca davacının zararından sorumlu oldukları ve mahkemece hisse senetlerinin davalı şirkete iadesi yönünde hüküm kurulmamış ise de davacının elinde olduğu iddia edilen hisse senetlerinin hukuki geçerliliği bulunmadığından hükme etkisi bulunmadığı gerekçesiyle davalılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Davalılar vekili, kararı temyiz etmiştir.
(1) Dava, geçerli şekilde ortaklık ilişkisi kurulmadığının tespiti, hukuka aykırı şekilde kurulan yatırım ilişkisinin hükümsüzlüğü ve davalılar tarafından tahsil edilen paranın istirdatı istemine ilişkindir.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun 22/04/2022 tarihli ve 2021/7 Esas, 2022/2 Karar sayılı kararı ile, neticeten mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir. İçtihadı Birleştirme Kararları konularıyla sınırlı, gerekçeleri ile açıklayıcı, aydınlatıcı, yol gösterici, sonuçlarıyla bağlayıcı soyut kararlardır. Bu itibarla, off shore alacakların tahsiline ilişkin davalar bakımından verilen işbu içtihadı birleştirme kararının gerekçesi, somut uyuşmazlık bakımından da açıklayıcı ve yol gösterici mahiyette olup, zamanaşımı hususunun bu bakış açısı ile değerlendirilmesi elzemdir.
Bir hakkın belli bir süre içinde ileri sürülememesi sebebiyle dava yoluyla elde edilebilme imkanının kalmaması veya kanunda öngörülen sürenin geçmesi sonucu bir hakkın kullanılmasının mümkün olmaması zamanaşımı kurumunu ifade etmektedir (Türk Hukuk Kurumu: Türk Hukuk Lügatı, C. I, Ankara 2021, s. 1244). Zamanaşımı, borçluya borcunu ödememe imkanını veren, ayrıca alacaklıyı alacağını zamanında istemeye teşvik eden bir kurumdur. Başka bir deyişle zamanaşımı kurumu, hukuki güvenlik ilkesinin bir sonucu olarak alacaklıyı, alacağını zamanında ileri sürmeye zorlamaktadır. Zira alacaklının alacağını kanunda öngörülen süre içerisinde ileri sürmeyip hareketsiz kalması, alacağın tahsili için ciddi bir iradeye sahip olunmadığı hususunda borçluda bir güven uyandırır.
Zamanaşımı bir maddi hukuk kurumu olmadığından borcu sona erdiren değil; var olan bir hakkın talep edilmesini engelleyen bir savunma aracıdır. Bu niteliği itibari ile de zamanaşımı alacağın varlığını değil, talep edilebilirliğini ortadan kaldırır. Başka bir deyişle kanunun öngördüğü zamanaşımı süresinin dolması, hakkın varlığını sona erdirmemekte fakat dava yoluyla hakkın ileri sürülmesi durumunda borçlunun bir karşı hakka (defi hakkına) dayanarak ileri sürülen hakkı sürekli olarak engellemesi söz konusu olmaktadır. Borçlu, zamanaşımı defini ileri sürerek alacak hakkının zamanaşımına uğradığı için edimi ifa etmek zorunda olmadığım ifade etmektedir. Bununla birlikte eğer davalı zamanaşımı defini ileri sürmezse; hakim bu durumu re’sen nazara alamayacak ve şartlar mevcutsa alacağa hükmedebilecektir. Ancak zamanaşımı defini ileri süren tarafın bu hakkını dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde kullanmaması gerekir. Aksi halde hakkın kötüye kullanılması söz konusu olur. Başka bir deyişle borçlunun zamanaşımı defini ileri sürmesi dürüstlük kuralına aykırı olmadığı sürece hakkın kötüye kullanılması yasağı gündeme gelmez (Akyol, Şener: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İstanbul 2006, s. 65).
Zamanaşımı süreleri genel olarak yalnızca alacak hakları için öngörülmüş olup bu haklarının zamanaşımı sürelerine tabi tutulmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Özellikle uzun yıllar boyunca talep edilmemiş olan alacak hakkının ya elde edilmiş ya da ifa dışındaki bir nedenle sona ermiş olması; uzun yıllar boyu ifanın kanıtı olan belgeleri saklamasının borçludan beklenemeyecek olması; ifa talebiyle karşılaşan borçlunun borcunu ifa etmiş olsa bile ifayı ispat etmesinin neredeyse olanaksız olması ve bu durumda borçlunun hukuken korunmasının gerekmesi; hukuk düzeninin istikrar kazanmış durum ve ilişkilere dokunmak istememesi; hukuki güvenlik ilkesi ve geçmişte kalan olaylardan dolayı uyuşmazlığın sürdürülmesinde kamu yararı bulunmaması bu nedenler arasında yer almaktadır (Erdem, Mehmet: Özel Hukukta Zamanaşımı, İstanbul 2010. s. 16.)
818 sayılı BK, l l.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı TBK’nın 647. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış; 6098 sayılı TBK ise 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5/1. maddesi; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre, 818 sayılı BK hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve başlangıçları 818 sayılı BK’nın 60. maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı BK’nın 60. maddesinin ilk iki fıkrası;
“Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz.
Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur. “şeklinde düzenleme içermektedir.
Görüldüğü üzere 818 sayılı BK’nın 60. maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış; bu ölçüt hem zarar hem de fail açısından aranmıştır. Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi, bu iki husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır. Bir yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı öğrenme gibi sübjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır.
Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir.
818 sayılı BK’nın 60. maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu) tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir. Bununla birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi, haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar . Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur (Havutçu, Ayşe: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.)
Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark; sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken, on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı değiştirmemektedir.
818 sayılı BK’nın 60. maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden bir diğeri ise ceza davası zamanaşımı süresidir . Buna göre, cezayı gerektiren haksız fiiller bakımından, ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülmüşse, tazminat talepleri için de bu zamanaşımının uygulanması gerekmektedir. Ancak haksız fiillere ceza kanunlarındaki zamanaşımının uygulanabilmesi için haksız fiilin cezalandırılabilir olması ve bu fiil için ceza kanunlarında öngörülen zamanaşımının haksız fiillere uygulanan nispi veya mutlak zamanaşımından uzun olması gerekmektedir. Buradaki ceza kanunlarındaki zamanaşımı ifadesinden anlaşılması gereken ise ceza kanunlarındaki dava zamanaşımıdır. Zira 818 sayılı BK’nın 60/2. maddesinin düzenlenme amacı, ceza yargılaması yapılabildiği sürece, aynı fiilden kaynaklanan zararların tazmininin istenebilmesidir. Bir fiilin ceza yargılamasına konu olup olmamasında belirleyici olan süre ise dava zamanaşımı süresidir.
Haksız fiil olarak nitelendirilen davranışlar içerdikleri hukuka aykırılık ve kusur unsurlarına bağlı olarak ceza kanunlarına göre de suç teşkil edebilirler. Dolayısıyla, aynı davranış hem ceza yargılamasının hem de tazminat davasının konusunu oluşturabilir. 818 sayılı BK’nın 60/2. maddesindeki düzenlenme ile fail, hukuka aykırı bir fiilinden dolayı ceza kanunlarına göre cezalandırılabildiği sürece bu fiil nedeniyle uğranılan zararın telafisi de failden istenebilir. Gerçekten de fail için daha ağır sonuçlar doğuran ceza yargılamasına izin verilirken, aynı fiil nedeniyle faile karşı tazminat davası açılamaması yerinde olmayacaktır.
Ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için tazminat sorumluluğuna neden olan fiilin ceza kanunlarına göre suç oluşturması ve cezayı gerektirmesi yeterli olup ayrıca haksız fiilin faili hakkında ceza davası açılmış olması veya mahkumiyet karan verilmiş olması, hatta soruşturma yapılması gerekli değildir. Bu nedenle tazminat davasına bakan hakim, zamanaşımı defi ile karşılaştığında, davanın esasına girmeden önce, fiilin cezayı gerektirir bir fiil olup olmadığını ceza hukuku ilkelerine göre kendisi değerlendirecek, fiilin suç niteliğinde olduğu kanaatine ulaşırsa ceza zamanaşımını dikkate alacaktır (Tekinay, S. Sulhi Akman, Sermet Burcuoğlu, Haluk Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 723.)
Hemen belirtilmelidir ki ceza davası zamanaşımı süresinin başlangıcı 818 sayılı BK hükümlerine göre değil, ceza kanunu hükümlerine göre belirlenir. Buna göre ceza davası zamanaşımının uygulandığı durumlarda, zamanaşımı süresi, zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren değil, suç teşkil eden fiilin işlendiği (veya fiilin tamamlandığı) tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Ceza kanunu hükümleri, sadece ceza davasının zamanaşımının süresi ve başlangıç noktası bakımından uygulanacak olup, zamanaşımın durması ve kesilmesine ilişkin nedenler ve sonuçları hakkında 818 sayılı BK hükümleri uygulanacaktır (Antalya, O. Gökhan: Borçlar Hukuku Genel Hükümler C. IJ, İstanbul 2017, s. 515).
Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda, artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu durumda, ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi, bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise, bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır (Tekinay Akman Burcuoğ/u Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde, zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir.
Dairemizden geçen emsal dosyalardan anlaşılacağı üzere, davalı şirket hakkında düzenlenen SPK raporlarında, hisse senetlerinin izinsiz halka arz edildiği, sermaye artırım kararı verilmesine ilişkin genel kurul toplantısından önce halka arz işlemine başlandığı, Yimpaş Grubu şirketleri tarafından yasal kayıtlara aktarılması zorunlu hususların yerine getirilmediği, muhasebe kayıtlarında gerçeğe aykırı kayıtlar bulunduğu, kâr ve zarar kalemlerinin gerçeği yansıtmaktan uzak olduğu, hisse devir sözleşmelerinde bazı kişilerin ortaklık pay defterinde gözükmediği, kanun dışı yollardan para toplandığı belirtilmiş, bu kapsamda içinde davalı şirket yöneticisinin de bulunduğu sanıklar hakkında Yozgat 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2006/253 Esas sayılı davasında ihraç edilecek hisse senetlerinin SPK'ya kaydettirilmesi aşaması tamamlanmadan halka arz işlemine başlandığı, pay bedellerinin usulsüz tahsil edildiği belirlenerek mahkumiyet kararı verilmiş, Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin 13/06/2007 tarihli ilamı ile onanmış, Yozgat 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2006/121 Esas sayılı dosyasında SPK'dan izin alınmadan hisse senetleriyle ilgili aracılık faaliyetinde bulunulduğu iddiasıyla dava açılmış, sanıklar hakkında verilen mahkumiyet kararları Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin ilamı ile zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmış, yine usulüne uygun olarak defterlerin tutulmaması nedeniyle davalı şirket yöneticisi hakkında mahkumiyet kararı verildiği anlaşılmıştır. Yine, davalı şirket yöneticileri hakkında Yozgat 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2009/188 Esas 2011/475 Karar sayılı dosyasında davalı şirket yöneticileri hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan İsviçre Federal Soruşturma Hakimliği'nce yapılan ihbar üzerine kamu davası açıldığı, mahkememizce yapılan yargılama sonucunda davalı şirket yöneticilerinin İsviçre'de bulunan Yimpaş Group A.G. Şirketine ait paraları davalı şirkete ve Yimpaş grubu şirketlerine aktardıklarından bahisle hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan netice itibariyle 5 yıl hapis ve 2.500,00 TL adli para cezası verildiği, kararın temyiz edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 17/01/2012 tarihli tebliğnamesine göre hükmün onanmasının talep edildiği ancak Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin 28/03/2012 tarih ve 2012/721 Esas 2012/33114 Karar sayılı bozma ilamı ile zamanaşımı nedeniyle kararın bozulduğu ve tüm sanıklar hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verildiği ve kararın bu şekilde kesinleştiği anlaşılmıştır.
Bu itibarla, davalıların eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, süresi içerisinde zamanaşımı def’inde bulunulduğu, işbu davada zamanaşımı yönünden davacı lehine bir kazanılmış hak bulunmadığı, cezanın üst sınırına göre ceza zamanaşımı süresinin 765 sayılı Yasa'nın 102/4 ve 104/2. maddeleri uyarınca 5 yıl, uzamış zamanaşımı süresinin ise 7,5 yıl olduğu ve dosyaya ibraz edilen 25.6.1998 ve 01.01.2001 tarihli iki adet hisse devir senedindeki tarihi ile dava tarihi arasında zamanaşımı süresinin dolduğu gözetilerek, mahkemece zamanaşımı sebebiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, hükmün bozulması gerekmiştir.
(2) Bozma sebep ve şekline göre davalılar vekilinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin zamanaşımına ilişkin temyiz itirazlarının kabulü ile İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULARAK KALDIRILMASINA, (2) Bozma sebep ve şekline göre davalılar vekilinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, takdir edilen 8.400,00 TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılara verilmesine, HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 13.12.2022 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
1 Dava, davalı gerçek kişinin yöneticisi olduğu davalı şirketlere ortak olacağı inancıyla ödenmiş olan meblağın haksız fiil hükümlerine göre iadesi istemine ilişkindir.
2 Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin ortak olacağı inancıyla davalı şirketin yurtdışındaki şirketine belge karşılığında döviz yatırdığını, oysa müvekkilinin gerçekte ortak olmadığını, paranın haksız fiil (hile/dolandırıcılık) sonucu müvekkilinden alındığını ileri sürerek bu meblağın haksız fiil hükümlerine göre iadesi talebinde bulunmuştur.
3 Davalı taraf, davacının şirkete ortak olduğunu, ortakların sermayenin geri verilmesini isteyemeyeceği savunmuş ve zamanaşımı def’inde bulunarak davanın reddini talep etmiştir.
4 Yerel mahkemece, davalıların zamanaşımı def’inin reddine, işin esası yönünden davanın kısmen kabulüne, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından tarafların istinaf talebinin karar verilmiştir. Bu karara karşı davalılar temyiz isteminde bulunmuş ve karar Daire çoğunluğunca davanın zamanaşımı nedeniyle bozulmasına karar verilmiştir.
Dairemizin bu hususa ilişkin önceki uygulamalarına bakıldığında, aynen davalılar gibi aynı yöntemle SPK’dan izinsiz sermaye ihracı yöntemiyle para toplayan JETPA A.Ş.’ye yatırılan paraların haksız fiil hükümlerine istinaden istirdadı istemine karşı ileri sürülen zamanaşımı def’ileri yönünden, yerel mahkemenin “davalı tarafın 818 sayılı BK'nın 60. maddesi uyarınca zamanaşımı def'inde bulunduğu, olayda haksız fiil tarihlerine göre anılan maddede öngörülen 1 yıllık ve 10 yıllık zamanaşımı sürelerinin dolduğu” gerekçesiyle davanın reddine dair kararı, İlk defa Dairemizin 16.05.2013 tarih ve 2012/11230 E. 2013/10079 K. sayılı ilamıyla, “Her ne kadar bir borçlunun borcunun zamanaşımına uğradığını ileri sürmesi, bu yolla borcunu ödemekten kaçınması tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi Türk hukuku bakımından da kanunen kendisine tanınan bir hak ve zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi tek başına borçlunun dürüstlüğe aykırı bir davranışı olarak kabul edilemez ise de bazı hallerde zamanaşımı def'inin ileri sürülmesi dürüstlükte bağdaşmayabilir (K.Oğuzman, T.Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler 2009, s. 482). Zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin hangi hallerde dürüstlük kuralına aykırı bulunduğu hususunda normatif bir düzenleme bulunmadığından bu hususun varid olup olmadığının her somut uyuşmazlığın özellikleri nazara alınarak değerlendirilmesi gerekir. Bilimsel ve yargısal içtihatlarda davacının dava açmaması için oyalanması durumu dürüstlük kuralına aykırılık olarak kabul edilmektedir (age,s. 482 vd.). … davalı taraf davada bir yandan davacının organik bağ içinde olduğu ve davalı F’nin yöneticisi ve tek ortağı bulunduğu şirketin ortağı olduğunu ve hakkın o şirkete karşı kullanılması gerektiğini savunurken ve diğer yandan imzaladığı sözleşmeyle 60 aylık sürede bir hak ileri sürmesinin mümkün bulunmadığına inandırılıp, güven telkin edilen ve yurt dışında yatırdığı parasını alamayacağının anlaşılması üzerine işbu davayı açtığı ileri sürülen davacıya karşı paranın yatırılış tarihine göre zamanaşımı süresinin dolduğunu belirterek zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralı ile bağdaşır bir tutum olmadığının kabulü gerekir” gerekçesiyle bozulmuş, akabinde bu içtihat Kombassan (02/10/2014 tarih ve 2013/13293 E. 2014/15076 K.), Büyük Anadolu Holding (06.01.2014 tarih2013/10351 E. 2014/48 K.) ve en sonunda YİMPAŞ (24/12/2015 tarih ve 2015/880 E. 2015/13885 K.) davalarında da benimsenmiş ve bu hususta aynı doğrultuda yüzlerce karar verilmiştir.
6 Davalı tarafın davaya cevap dilekçesinde bir yandan davacının şirkete ortak olduğunu beyan edip, diğer yandan ise zamanaşımı def’inde bulunması “çelişkili davranış yasağına” ve buradan hareketle TMK’nın 2. Maddesindeki dürüstlük kuralına aykırıdır.
Somut olayda da davacı, gerçekte yasal olarak davalı şirkete ortak olmadığı ve bu yöntemle ortak olamayacağı halde ortak olacağına ve çok yüksek kar payı alacağına inandırılarak parası elinden alınmış ve parasını/kar payını istediğinde ise hala da şirkete ortak olduğuna inandırılmaya çalışılmakta ve oyalanmaktadır. Gerek oyalamanın varlığı, gerekse davalıların dürüstlük kuralına aykırı zamanaşımı savunmaları nedeniyle, Dairenin 2013 yılından bu yana benzer davalarda ve hatta aynı şirkete yöneltilen davalarda vermiş olduğu yüzlerce içtihatlardan ayrılmayı gerektiren yeni bir gelişme veya farklı bir hukuki gerekçe bulunmadığından, davanın zamanaşımı yönünden reddi gerektiğine dair Daire çoğunluğunun görüşlerine katılmıyorum.
MUHALEFET ŞERHİ
Dava, şirket pay sahibi olunmadığının tespiti ile pay sahibi olmak amacıyla ödenen paranın tahsili istemine ilişkin olup ilk derece mahkemesince, davanın kısmen kabulüne, bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince ise istinaf başvurusunun kabulüne, kararın kaldırılmasına ve yine davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Davacı davalı şirkete ortak olmak ve dolayısıyla pay almak için para verdiğini, ancak davalı tarafın para toplamasının Sermaye Piyasası Kanun’una aykırı olup izinsiz halka arz mahiyetinde olduğunu ileri sürerek davalı şirkete ortak olmadığının tespiti ile pay sahibi olmak için verdiği paranın tahsilini talep etmiştir. Davalı taraf ise davacının davalı ... şirketinin ortağı olduğunu ve dolayısıyla şirkete sermeye olarak koyduğu parayı isteyemeyeceğini, ayrıca talebin zamanaşımına da uğradığını ileri sürerek davanın reddini istemiştir.
Temyiz incelemesinde çoğunlukla ortaya çıkan uyuşmazlık, davalı tarafın zamanaşımı definin dinlenip dinlenemeyeceği noktasındadır.
Somut olayda, davalı taraf davacının davalı şirkete ortak olduğunu ileri sürerek davacıyı davadan önce oyaladığı gibi, davaya karşı verdiği cevabında da öncelikle davacının davalı şirketin ortağı olduğunu ve dolayısıyla TTK m. 480/3 (eTK m. 405/2) hükmü uyarınca sermaye olarak koyduğu paranın iadesini isteyemeyeceğini belirttikten sonra, zamanaşımı defini de ileri sürmesi çelişkili davranış oluşturmaktadır. Çelişkili davranış ise Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 2. maddesi ile getirilen dürüstlük kuralına aykırılık oluşturmaktadır.
Hal böyle olunca, oyalama ve çelişkili davranış yasağı nedeniyle zamanaşımının ileri sürülmesi, TMK m. 2 hükmü kapsamında savunma hakkının kötüye kullanılması olup mahkemece dinlenemeyeceği ve dolayısıyla mahkeme kararının ONANMASI gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun BOZMA yönündeki görüşüne katılmamaktayım.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.
Anahtar Kelimeler
Kaynak: karar_yargitay
Taranan Tarih: 25.01.2026 17:54:46