İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi 2020/202 E. 2023/916 K.
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi
Mahkeme Kararı
2020/202
2023/916
30 Kasım 2023
T.C.
İSTANBUL
2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO : 2020/202
KARAR NO : 2023/916
DAVA : Menfi Tespit (Kambiyo Senetlerinden Kaynaklanan)
DAVA TARİHİ : 17/03/2020
KARAR TARİHİ : 30/11/2023
Mahkememizde görülmekte olan menfi tespit davasının yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacılar vekilinin dava dilekçesinde özetle ; murisin okuma yazma bilmemekte olduğunu ve imza atamamakta olduğunu, imzaya muktedir olmayan veya okuma yazma bilmeyen bir kimse yerine parmak izi kullanılabileceği, yalnız senetteki parmak izinin borçluya aidiyeti ve bizzat borçlu tarafından basıldığının ihtiyar kurulunca ve o yerde tanınmış iki tanık tarafından onaylanması gerektiğini, davaya esas icra takibine konu edilen senetlerin bu niteliğe havi olmadığını, HUMK m.297 hükmüne uygun biçimde onaylanmamış olan, borçlu tarafından inkar edilen parmak izli senet yazılı delil başlangıcı sayılmayacağını ve kambiyo senetlerine mahsus yolla icra takibine konu edilemeyeceğini, müvekkillerinin senet altındaki parmak izini ve karalamayı kabul etmemekte olduğunu, muris ...'ın bu nitelikte bir açık irade göstermesinin mümkün olmadığını, parmak izli senedin inkarı durumunda mahkemenin bilirkişi incelemesi yaptırması ve senede değer vermesinin yasanın amir hükümleri karşısında mümkün olmadığını, imza atamayanların mühür veya bir alet ya da parmak izi kullanmak sureti ile yapacakları hukuki işlemleri içeren belgelerin senet niteliği taşıyabilmesinin noterler tarafından düzenlenen biçimde oluşturulmasına bağlı olduğunu, 07/12/2010, 14/04/2014, 25/12/2018 ve 06/08/2019 tarihinde işlem görmeye başlayan takip dosyasındaki son durumun bu evrakın kambiyo senetlerine mahsus takip zamanaşımına uğradığını, evvelemirde takibin kambiyo senetlerine mahsus zamanaşımı nedeni ile iptalinin gerekli olduğunu, muris ...'ın demans hastası olduğunu, hukuki işlem ehliyetine haiz olmadığını, ... 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin ...E.sayılı dosyası ile ... hakkında hükmen tescil davasının açılmış olduğunu, davalı ... vekilinin davaya konu satış vaadi sözleşmesinin ehliyetsizlik nedeni ile davanın reddi gerektiğini, davanın ... Karar sayılı karar ile reddedilmiş olduğunu, bu durumun muvacehesinde haksızlığın hakmış gibi gösterdiğini, ihtiyati tedbir taleplerinin kabulü ile ... 11. İcra Müdürlüğünün ... E.sayılı icra takibinin teminatsız olarak yargılamaya kadar durdurulmasını, davanın kabulü ile borçlu olmadığının ve takip zamanaşımına uğradığının tespitine, davalıdan %20 icra kötüniyet tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekilinin cevap dilekçesinde özetle; davanın zamanaşımı ve hak düşürücü sürenin geçmiş olması sebebiyle reddine karar verilmesi gerektiğini, hak düşürücü süre niteliğinde olan başvuru süreleri çoktan geçmiş olduğundan davacıların bu yöndeki iddiaları dinlenebilir olmadığını, dava sonunda 05/01/2006 tarihinde borçlu murise ...'in vasi olarak atanmış olduğunu, davacıların demans hastalığı, murisin akli melekelerinin yerinde olmadığı ve sair aksi yöndeki iddialarının gerçeği yansıtmadığının anlaşılmış olduğunu, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, davacıların huzurdaki davayı açmakta hukuki yararları olmaması ve ayrıca iddia vakıaların gerçeği yansıtmadığını bilmelerine rağmen davanın ikamesi yoluna giderek kötü niyetli olmaları sebebiyle dava değerinin %20'sinden az olmamak üzere kötü niyet tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini savunmuştur.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, ... 11. İcra Müdürlüğü dosyası dikkate alındığında zamanaşımı nedeniyle takibin iptalinin gerekip gerekmediği, bononun düzenlendiği tarih itibari ile murisin fiili ehliyetinin olup olmadığı, bu nedenle bonodan dolayı murisin düzenlemiş olduğu bononun mirasçıları aleyhine borç doğurma durumunun olup olmadığı, buna göre davaya konu bono ile ilgili yapılan icra takibi nedeni ile davacıların mirasçı olarak borçlu olup olmadığı, taraflar lehine tazminata hükmedilmesinin yasal koşullarının oluşup oluşmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Süreye ilişkin itirazların red edildiği, davanın bonoyu düzenleyen kısmında adı geçen murisin mirasçıları tarafından açılmış menfi tespit davası olduğu, dayanak bonoların iki adet olup parmak izi ve imza kısmı hariç diğer unsurlarının kayden varlığına yönelik bir uyuşmazlığın bulunmadığı, adı geçen bonoların icra takibine konu edildiği, bu çerçevede dava tarihi itibariyle icra takibinin hukuken ayakta olduğu, derdest olduğu tartışmasızdır.
Davacılar farklı vakıalara dayanmak suretiyle ... 11.İcra Müdürlüğünün ...E.sayılı icra dosyası nedeniyle davalıya borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir. Gerek talep konusu ve gerek açıklama kısmı ve gerekse yargılama aşamasında davacı vekili beyanları ile bu durum sabittir.
Nitekim ön inceleme duruşması aşamasında tespit olunan uyuşmazlık konusu hususlar dikkate alındığında, davacıların zamanaşımı, bonodaki imzanın aidiyeti, murisin fiil ehliyeti gibi vakıalara dayanılmış ve bu şekilde "telahuku dava" olarak adlandırılan dava türüne uygun şekilde bu dava açılmıştır.
Birden fazla ve farklı vakıalara dayalı olmak üzere açılan davada tahkikat işlemlerinin yürütüldüğü aşamada söz konusu menfi tespit davasına esas olan ... 11.İcra Müdürlüğünün...E.sayılı dava dosyası ile ilgili ... 12.İcra Hukuk Mahkemesinin ...E.sayılı dava dosyasına istinaden icranın geri bırakılması davası derdest durumdadır. Yargılama aşamasında ise adı geçen icra hukuk mahkemesindeki dosyada, yine icra takibi ile ilgili İİK m.33/a hükmü uyarınca icranın geri bırakılmasına karar verilmiş, 16/06/2020 tarihinde verilen bu karar ile ilgili istinaf yoluna başvurulmuş, söz konusu karar ile ilgili istinaf talebi esastan red edilmiş ve sonunda ise BAM kararına karşı yapılan temyiz başvurusu Yargıtay 12.HD'nin 2021/8986E. 2022/2348K.sayılı kararı ile red olunmuş, karar bu şekilde şeklen ve yargılama aşamasında kesinleşmiştir. Hatta bu noktada takip borçlusunun talebi uyarınca ilgili icra müdürlüğü 04/07/2023 tarihli kararında, söz konusu icranın geri bırakılması kararının kesinleştiğini, adı geçen icra takip alacaklısının bu noktada kararın kesinleştiğinin kendisine tebliğinden sonra zamanaşımının vaki olmadığını ispat için yedi gün içinde umumi mahkemelerde dava açma hakkı olduğunu açıklamış, yine akabinde bu karar takip alacaklısı vekiline 17/07/2023 tarihi itibariyle tebliğ edilmiştir. Ne var ki gerek dava dosyası kapsamına gerek icra dosyası kapsamına ve gerekse 30/11/2023 tarihli duruşmadaki taraf vekillerinin açık beyanlarına göre umumi mahkemelerde İİK m.33/a hükmü çerçevesinde herhangi bir dava açılmamıştır.
İcra ve İflas Kanunu'nun 71.maddesinin ikinci fıkrasında; "Borçlu, takibin kesinleşmesinden sonraki devrede borcun zamanaşımına uğradığını ileri sürecek olursa, 33/a maddesi hükmü kıyasen uygulanır" hükmü yeralmaktadır. 33/a maddesinin birinci fıkrasında ise "İlamın zamanaşımına uğradığı veya zamanaşımının kesildiği veya tatile uğradığı iddiaları icra mahkemesi tarafından resmi vesikalara müsteniden incelenerek icranın geri bırakılmasına veya devamına karar verilir" denilmektedir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında da; "Alacaklı, icranın geri bırakılması kararının kesinleştiğinin kendisine tebliğinden sonra, zamanaşımının vaki olmadığını ispat sadedinde ve yedi gün içinde umumi mahkemelerde dava açabilir. Aksi takdirde icrası istenen ilamın zamanaşımına uğradığı hususu kesin hüküm teşkil eder" hükmüne yer verilmiştir.
Somut olayda ve yukarıda açıklandığı üzere zamanaşımına dayalı olarak icranın geri bırakılma kararı verildiği, bu kararın kesinleştiği, umumi mahkemelerde dava açılmadığı, bu nedenle İİK m.33/a-2 uyarınca açılan bir davanın olmaması halinde alacağın zamanaşımına uğradığı hususunun kesin hüküm teşkil edeceği ve icranın geri bırakılması kararının, takibin iptaline ilişkin sonuçları doğuracağı ve icra dosyasındaki mevcut hacizlerin kalkacağı, zaten Yargıtay uygulamasında dahi benimsenmektedir. (Yargıtay 12.HD 2022/3940E. 2022/5943K.sayılı kararından hareket edilmiştir)
Hal böyle olunca bu davaya esas takibin, açıklanan şekilde iptale ilişkin tüm sonuçları doğurmasının, usuli açıdan bu davaya etkisi üzerinde durulmalıdır. Zira bu durumun davaya usuli etkisi noktasında tarafların beyanları uyuşmamaktadır.
Mahkememizce yapılan değerlendirmeye göre davacıların bu davayı açmaktaki nihai amacı, bu davaya esas olan icra takibinden dolayı müvekkillerinin davalıya herhangi bir borcunun olmadığının hukuken tespitini sağlamaktır. Bu şekilde ve bir anlamda takip taraflarıyla sınırlı olmak üzere tarafların lehine veya aleyhine hiçbir sonuç doğurmaması söz konusu olacaktır. Bir başka deyişle, takip taraflarla sınırlı olmak üzere iptal edilmiş olacaktır. Davacıların dava açmış olduğu tarih itibariyle davaya dayanak olan icra takibinin hukuken ve kesinleşmiş bir şekilde ve başka bir mahkemece iptal edilmesi söz konusu değildir. O halde davacıların bu davayı açtığı tarih itibariyle dava açmakta güncel, açık bir hukuki yararı mevcuttur.
Bu noktada hukuki yarar ile ilgili genel açıklama yapılması gerekmiştir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 114 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi ile ise hukuki yarara ilişkin dava şartı düzenlenmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.10.2019 tarihli ve 2017/8-1854 Esas, 2019/1096 Karar sayılı kararında tespit davalarında hukuki yarara ilişkin ilkeler şu şekilde açıklanmıştır:
"...
Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemeden hukuksal korunma istemi ile bir davanın açılabilmesi için davacının bu davayı açmakta (veya mahkemeden hukuksal korunma istemekte) bir çıkarının bulunmasıdır. Davacının dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalı ve davacı mahkemeyi gereksiz yere uğraştırmamalıdır (Hanağası, E.: Davada Menfaat, Önsözler-Ramazan Arslan, Ankara 2009, s. VII).
Hukuk Genel Kurulunun 24.06.1992 tarihli ve 1992/1-347 E., 1992/396 K. ve 30.05.2001 tarihli ve 2001/14-443 E., 2001/458 K. sayılı kararlarında da belirtildiği üzere buna hukuki korunma (himaye) ihtiyacı da denir (Rechts-schutzbedürfnis). Mahkemelerden hukuki himaye istenmesinde, himayeye değer bir yarar olmalıdır.
Öte yandan, bu hukuksal yararın, "hukuki ve meşru", "doğrudan ve kişisel", "doğmuş ve güncel" olması gerekir (Hanağası, s. 135).
(...) Dava açmaktaki hukuki yarar; hukuk düzenince kabul edilmiş meşru bir yarar olmalı, bu yarar dava açan hak sahibi ile ilgili olmalı ve dava açıldığı sırada hâlen mevcut bulunmalıdır. Ayrıca açılacak davanın ortaya çıkacak tehlikeyi bertaraf edecek nitelikte olması gerekir. Bir kimsenin hakkına ulaşmak için mahkeme kararının o an için gerekli olması durumunda hukuki yararın olduğundan söz edilebilir. Bir mahkeme kararına ihtiyaç yoksa hukuki yarardan söz edilemez (Pekcanıtez, H./Atalay, O./ Özekes, M.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2011, s. 297).
(...)Tespit davasında; eda davasından ve inşai davadan farklı olarak, davacının böyle bir menfaatinin bulunduğu varsayılmaz. Tespit davasında davacı, kendisi için söz konusu olan tehlikeli veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın, ancak tespit davası ile giderilebileceğini kanıtlamalıdır. Çünkü tespit davası, hukuki bir durum ya da hak henüz inkâr ya da ihlal edilmeden, yani herhangi bir zarar doğmadan açılabildiğinden, menfaatin doğmuş ve güncel olması gereğinin bir istisnası olarak ortaya çıkmıştır (Arslan, R./ Yılmaz, E./ Taşpınar Ayvaz, S.: Medeni Usul Hukuku , Ankara 2017, s.287).
Bu doğrultuda, davacının bir hakkı veya hukuki durumu güncel bir tehlike ile tehdit edilmiş olmalı; bu tehdit nedeniyle, davacının hukuki durumu tereddüt içinde olmalı ve bu husus davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmalı; yalnız kesin hüküm etkisine sahip olup, cebri icraya yetki vermeyen tespit hükmü, bu tehlikeyi ortadan kaldırmaya elverişli olmalıdır. Davacının tespit davası ile istediği hukuki koruma diğer dava çeşitlerinden birisi ile sağlanabiliyorsa, o zaman davacının tespit davası açmakta hukuki yararı yoktur (Arslan / Yılmaz/ Taşpınar Ayvaz, s. 296-297).
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.05.2013 tarihli ve 2013/22-561 E., 2013/733 K. ile 01.02.2012 tarihli ve 2011/10-642 E., 2012/38 K. sayılı kararı sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir."
Bu duruma göre davacıların dava açtığı tarih itibariyle hukuki yararın olması gerektiği gibi bu hukuki yararın yargılamanın devam ettiği sürece var olması dahi gerekir. Zira dava şartı HMK m.115 hükmü uyarınca her zaman ve her aşamada ele alınması gerekli usuli bir meseledir. Bu duruma göre davacıların dava açtığı tarih itibariyle dayanak icra takibinden dolayı menfi tespit davası açmakta, bir başka deyişle taraflarla sınırlı olarak icra takibinin takip hukuku çerçevesinde lehe veya aleyhe sonuç doğurmaması için bu davayı açmakta hukuki yararı olduğu halde yargılama aşamasında takip hakkında, icranın geri bırakılması kararı verilmiş, bu karar kesinleşmiştir. Böylelikle yargılama aşamasında icranın geri bırakılması kararı kesinleştiği halde umumi mahkemelerde bu konuda dava dahi açılmadığından takibin iptaline ilişkin sonuçlar hukuken doğmuştur. Artık bu durumda Mahkememizde açılan menfi tespit davasının görülmesi açısından davacının hukuki yararının kalktığı kabul olunmuştur.
Öğretide de, icra takibinin iptal edilmesi halinde, borçlunun menfi tespit davası açmada hukuki yararının bulunmadığı benimsenmektedir. (İlhan Postacıoğlu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, İcra İflas Kanununun Muaddel Hükümlerine Göre Menfi Tesbit Davası, Yıl 1966 Cilt: 32 Sayı: 2-4) Elbette icra takibinin iptalinin söz konusu olmaması halinde ise davacıların menfi tespit davası açmakta hukuki yararı olduğu gibi davayı devam ettirmekte dahi hukuki yararı kabul olunmalıdır. (Cengiz KULAKSIZ, İlamlı İcranın Geri Bırakılması, Sayfa 53-54)
Nitekim Yargıtay HGK 2011/19-622E. 2012/9K.sayılı kararında;
"(...)
Alacaklının elinde İİK’nun 68. maddesinde sayılan belgeler bulunmaması, borçlu hakkında başlattığı icra takibine, borçlunun itiraz etmek suretiyle takibi durdurması da borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmadığını kabule yeterli olmayıp, bu halde dahi borçlu borç tehdidi altında olup, bu nedenle de menfi tespit davası açmakta hukuki yararı vardır.
Kaldı ki, davacı/borçlunun borçlu olmadığını ileri sürerek ilamsız icra takibine itiraz etmesi, ancak takibin durmasını sağlamakta olup, icra takibini ortadan kaldırmamaktadır. Takibin iptali ise eldeki davanın açılmasından sonra gerçekleşen bir sonuçtur. Bu nedenle, davacının, takibe konu icra dosyasından dolayı borçlu olmadığının tespiti davası açmakta hukuki yararı vardır."
şeklinde açıklanan gerekçe karşısında artık yargılama aşamasında davacı borçluların artık icra takibinden dolayı borç tehdidi altında olmadığı, takibin zamanaşımı nedeniyle geri bırakılması sonrası süreç içinde iptalinin söz konusu olduğu, bu durumda artık davacıların bu davayı devam ettirmekte hukuki yararının kalmadığı dahi kabul olunmuştur. Zira artık davacıların Mahkemeden karar talep etmekteki hukuki yararı ortadan kalkmıştır.
Tüm bu açıklanan gerekçeler karşısında, davacıların davalı aleyhine açmış olduğu menfi tespit davasının taraf beyanlarının aksine olmak üzere dava şartı olan hukuki yararın ortadan kalkmış olması gerekçesi ile usulden reddine dair karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Nitekim Yargıtay uygulamasında da benimsendiği üzere "dava şartları, davanın açılmasından hükmün verilmesine kadar var olmalıdır. Davanın açıldığı anda var olan bir dava şartı (mesela hukuki yarar) sonradan ortadan kalkarsa, o zaman dava esastan değil, dava şartı yokluğundan (usulden) reddedilecektir. (Yargıtay HGK 2013/19-587, 2014/125K.sayılı ilamı)
Bu açıklamalar karşısında somut davada verilmesi gereken hüküm ile ilgili taraf vekillerinin birbirleriyle çelişen taleplerine göre hüküm verilmemiştir. Bir başka deyişle açıklanan nedenlerle menfi tespit davasının hukuki yarar kalktığından dolayı usulden reddine dair hüküm oluşturulmuştur.
Öte yandan yargılamanın devamı aşamasında oluşan bu usuli sorunun yargılama giderlerine etkisinin ne olacağının ise ayrıca yargısal açıdan değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira HMK m.322 hükmü uyarınca bu hususun Mahkememizce resen karara bağlanması zorunludur.
Buna göre ve yukarıda açıklanan hukuki ve fiili durum karşısında davacıların dava açıldığı tarih itibariyle menfi tespit davası açmakta hukuki yararının varlığı tartışmasızdır. Öte yandan yargılama aşamasında ise davacıların hukuki yararının ortadan kalktığı ise ayrıntılı olarak gerekçelendirilmiştir. O halde yargılama gideri ve vekalet ücreti hususunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Yargıtay 6.HD 2023/1781E. 2023/2075K.ve 29/05/2023 tarihli kararında da, davacıların dava tarihi itibariyle iflas davası açmakta haklı olsa dahi, yargılama aşamasında davalı hakkında kesinleşmiş bir iflas kararının mevcut olması halinde davanın reddinin söz konusu olacağı kabul edilmiş, yapılan yargısal değerlendirmede ise;
"Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır. Davayı kazanan taraf davasını bir vekil vasıtası ile takip etmiş ise, haksız çıkan (davayı kaybeden) taraf yargılama gideri olarak vekalet ücretine de mahkum edilir. (HMK 323/1-ğ) Kural olarak, haksız dava açan veya haksız olarak aleyhine dava açılmasına sebebiyet veren kişi, bütün yargılama giderlerinden sorumlu olacaktır. Ancak, kusuru olmaksızın hakkında dava açılan ve aleyhine hüküm verilen tarafın aleyhine vekâlet ücreti hükmedilmesi ve yargılama giderlerinden sorumlu tutulması doğru değildir. Bu anlatım çerçevesinde somut olaya bakıldığında davalı hakkında kesinleşmiş bir iflas kararı mevcut olduğu için davacının davasının reddine karar verilmiştir. Buna göre davacı dava açmakta haklı olduğundan aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmemesi gerekir. Yapılan bu yanlışlığın düzeltilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, kararın HMK 370/2 maddesi uyarınca aşağıda sonuç kısmında yazılı olduğu şekilde düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerekmiştir." şeklindeki uygulama benimsenmiştir.
Hal böyle olunca açıklanan gerekçelerle davanın açıldığı tarihten sonra gerçekleşen değişiklikler karşısında davanın usulden reddi söz konusu olmuştur. Ne var ki davacılar dava tarihinde zamanaşımı nedeniyle dava açmakta haklı bulunduğundan dolayı davacılar aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmemesi, bilakis davacıların yapmış olduğu yargılama giderlerinin davalıdan alınarak davacılara verilmesi gerektiği Yargıtay uygulaması ve somut olayın özelliği nedeniyle benimsenmiştir. Yine benimsenen bu Yargıtay uygulaması çerçevesinde ise tarafların lehine ve aleyhine vekalet ücreti takdir edilmemiştir.
Öte yandan davacıların açmış olduğu menfi tespit davası yönünden zorunlu arabuluculuk noktasında arabuluculuğa başvurmuş olup bu nedenle 1.400,00 TL arabuluculuk ücreti tahakkuk etmiştir. Somut olayda davacılar, dava tarihinde, arabuluculuğa elverişli olmayan dava türünde arabuluculuğa başvurmuştur. Bu halde davalı arabuluculuk toplantısına gelmemiş olsa dahi arabulucuk giderlerini kimin ödemesi gerektiği noktasında HUAK hükümlerinde özel bir düzenleme yoktur. Öte yandan HMK m.327/f.1 hükmü kapsamında da bu hususun ayrıca ele alınmasında fayda vardır. Anlaşıldığı üzere kural olarak her kanun normunda, kanun koyucunun öngördüğü koşul ve akabinde bu koşula bağlanan sonuç ifade edilir. Yukarıda açıklanan kanun hükmünün yapısı incelendiğinde, kanun koyucu "veya" ibaresiyle birbirinden bağımsız iki adet koşul ve birbirinden bağımsız bu iki koşulun gerçekleşmiş olmasına göre ise tek bir sonuç öngörmüştür". Normun yapısal görünümü bu şekildedir. İncelenen bu normun bu yapısına göre "gereksiz yere gider yapılmasına" sebebiyet vermiş taraf, davada lehine karar verilmiş olsa dahi karar ve ilam harcı dışında kalan yargılama giderlerinin tamamını veya bir kısmını ödemeye mahkum edilebilir. Hal böyle olunca somut olayda "arabulucuk ücretinin gereksiz yere gider olarak tahakkuk etmesine sebebiyet vermiş" olan davacı taraf haklı dahi olsa yargılama giderlerinin bir kısmı niteliğindeki ve Adalet Bakanlığınca yani hazinece ödenecek olan arabulucuk ücretini ödemekle yükümlü tutulmalıdır. Mahkememizin 2020 tarihi itibariyle oluşturmuş olduğu bu gerekçe ve sonuç ile kıyaslandığında, gerekçe açısından çok dar kapsamlı olsa da Samsun BAM 5.HD 2021/414E. 2021/445K.sayılı, 2021/353E. 2021/441K.sayılı kararları, Kayseri BAM 6.HD 2020/350E. 2020/412K.sayılı ve sonraki tarihli farklı BAM kararları dahi sonuç itibariyle mahkememizin sonucu ile aynı yöndedir. (Mahkeme Başkanı ...'ın adı geçen BAM kararlarından önceki 2019/326E. 2021/734K.sayılı ve daha önceki başka kararlardaki karşı oy gerekçesinde ayrıntılı açıklamalar mevcuttur)
İİK 72/5 maddesindeki "Dava borçlu lehine hükme bağlanırsa derhal takip durur. İlamın kesinleşmesi üzerine münderecatına göre ve ayrıca hükme hacet kalmadan icra kısmen veya tamamen eski hale iade edilir. Borçluyu menfi tespit davası açmaya zorlayan takibin haksız ve kötü niyetli olduğu anlaşılırşa, talebi üzerine, borçlunun dava sebebi ile uğradığı zararın da alacaklıdan tahsiline karar verilir. Takdir edilecek zarar, haksızlığı anlaşılan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olamaz." hükmü gereğince, her ne kadar davalının icra takip tarihinde haksız olduğu kabul edilse de kötü niyetli olduğu anlaşılamadığından ve ispatlanamadığından davacıların kötü niyet tazminat talebinin reddi gerekmiştir. Buna mukabil dava alacaklı aleyhine sonuçlanmış olduğundan ve alacaklı haksız bulunduğundan ise davalının İİK m.72/4 hükmüne dayalı tazminat talebinin dahi reddine karar vermek gerekmiştir.
Yapılan açıklamalar karşısında davacıların, davalı aleyhine açmış olduğu menfi tespit davasının HMK m.114/f.1 bent (h) hükmü uyarınca hukuki yarar kalktığından ve usulden reddine, davalının takip yapmakta kötü niyetli olduğu anlaşılamadığından, davacıların İİK m.72/f.5 hükmüne dayalı kötü niyet tazminatı talebinin reddine, davalının, İİK m.72/f.4 hükmüne dayalı icra tazminatı talebinin ise şartları oluşmadığından reddine dair karar vermek gerekmiştir.
HÜKÜM:Yukarıda açıklanan nedenlerle;
-
Davacıların, davalı aleyhine açmış olduğu menfi tespit davasının HMK m.114/f.1 bent (h) hükmü uyarınca hukuki yarar kalktığından ve usulden reddine,
-
Davalının takip yapmakta kötü niyetli olduğu anlaşılamadığından, davacıların İİK m.72/f.5 hükmüne dayalı kötü niyet tazminatı talebinin reddine,
-
Davalının, İİK m.72/f.4 hükmüne dayalı icra tazminatı talebinin ise şartları oluşmadığından reddine,
-
492 sayılı Harçlar Kanunu gereği alınması gereken 269,85 TL karar ve ilam harcının, davacıların peşin olarak yatırdığı 1.707,75TL ve 7.984,52TL harçlardan mahsubu ile bakiye 9.422,42TL'nin karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacılara iadesine,
-
Davacılar tarafından harcanan 269,85TL peşin harç, 54,40 TL başvuru harcının davalıdan alınarak davacılara verilmesine,
-
Davacılar tarafından harcanan 413,55TL tebligat ve posta giderinin davalıdan alınarak davacılara verilmesine,
-
Davalı tarafından yapılan masrafların davalı üzerinde bırakılmasına,
-
Yargıtay uygulaması gereği taraflar lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına,
-
1.400,00. TL arabuluculuk ücretinin ileride Bakanlıkça ödenmesi durumunda 6183 sayılı AATUHK hükümleri gereği davacılardan alınarak hazineye irat kaydına,
10-Artan gider ve iflas avansın karar kesinleştiğinde yatırana iadesine,
Kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre içinde mahkememize veya bulunulan yer asliye ticaret mahkemesine dilekçe ile başvurmak koşuluyla İstanbul BAM nezdinde İstinaf yasa yolu açık olmak üzere vekillerin huzurunda oy birliği ile karar verildi.
Başkan ...
Üye ...
Üye ...
Katip ...
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.
Anahtar Kelimeler
Kaynak: karar_mahkeme
Taranan Tarih: 25.01.2026 18:51:20