mahkeme 2023/609 E. 2024/405 K.
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
Mahkeme Kararı
2023/609
2024/405
16 Nisan 2024
T.C. BAKIRKÖY 5. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO : 2023/609 Esas
KARAR NO : 2024/405
DAVA : Alacak
DAVA TARİHİ : 14/08/2008
KARAR TARİHİ : 16/04/2024
KARAR YAZIM TARİHİ : 19/04/2024
Mahkememizde görülmekte olan Alacak davasının yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin yurtdışında çalıştığı dönemde kazandığı birikiminin değerlendirilmesi ve her istediği zaman geri alabileceği kârlı bir yatırıma dönüştürmek için davalılara bir belge karşılığında 1996 tarihinde 300.000 DM yatırdığını ve bu paranın yatırdığında paranın her istediği anda geri alabileceği ve yüksek oranda kâr edebileceği taahhüdünde bulunduğunu, davalının bankacılık kanun hükümlerini ihlal ettiğini, davalıların sermaye piyasası kanununa, diğer kanun hükümlerine aykırı olarak hisse senetlerinin izinsiz halka arz edildiğini, bu hususların resmi kurumlarca tutulan raporlarda açıkça belirlendiğini, müvekkilinin şirketin ortağı yapılmasının hukuken mümkün olmadığını, davalıların müvekkiline ve diğer mağdurlara sadece ortaklık durum belgesi ve ya tahsilat makbuzu ibareli belge verdiğini, söz konusu paranın yıllık en az %20 kâr payı alınacağı ve paranın batma tehlikesinin olmadığını belirterek alındığını, müvekkiline verilen belgenin hisse senedi ve ya ortaklık belgesi olmadığını, bu nedenle de ortaklık ilişkisinden bahsedilemeyeceğini, müvekkiline teslim edilmiş bir hisse senedinin olmadığını, kanuna uygun surette kurulmuş bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığını bu nedenle de fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla davalılara verilen 300.000 DM'nin bugünkü karşılığı olan 292.970,24 TL'lik alacağının şimdilik 6.500,00 TL'lik kısmının ödendiği tarih itibari ile işleyecek ticari faizi ile müvekkiline ödenmesine, müvekkili ile davalı şirket arasında geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığının tespitini ve yatırım ilişkisinin TTK, SPK bankalar kanununa ve diğer mevzuata aykırı şekilde kurulan yatırım ilişkisinin hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili cevap dilekçesinde özetle; Davalı ...... İnş Tarım A.ş yönünden mahkemenin yetkili olmadığını, davalılar arasında mecburi ve ihtiyadi dava arkadaşlığının bulunmadığını, davacı ile davalı ..... İnş A.ş ve ...... Holding A.ş arasında ortaklık ilişkisinin bulunduğunu, davacı, davalı şirketlerde pay sahibi olması nedeniyle uygulanması gereken kanun maddelerinin TTK 329 ve 405 maddeler olduğunu ve buna göre de hisse bedellerinin davacıya iade edilmesinin mümkün olmadığını, davacı ve diğer davalılar arasında herhangi bir hukuki ilişki bulunmadığından ikame edilen davanın husumetten reddedilmesi gerektiğini, davacının ortaklık payı, şirket pay defterine kaydedildiğinden SPK ve TTK hükümlerine göre ortaklık sıfatını kazandığını, şirkette ortak olması sebebiyle de davadaki taleplerinin TTK 329 maddesine aykırı olduğunu, davacının kendisinin kandırılarak hile ve desislerle ortak yapıldığı yönündeki iddialarının da hukuki değerinin olmadığını zira BK 31 maddesine göre böyle bir iddianın da, hak düşürücü süre içerisinde talep edilmediğini, BK 126 maddesine göre de şirket ve ortaklar arasındaki davanın BK 26 maddesine göre 5 yıllık zaman aşımı süresine tabi olduğundan bahisle davanın öncelikle usulden aksi halde de esastan reddini talep ve dava etmiştir.
Dava dosyası mahkememize Bakırköy ..... ATM'den devren ..... ATM'ye geldiği ve mahkemelerin ayrılması sonucu da mahkememizdeki esas numarasını aldığı anlaşılmıştır.
Mahkememizce tarafların sunmuş oldukları deliller dosyamız arasına konulmuş, örnek yargıtay ilamları karar örnekleri dosyamız arasına alınmış, sunulan SPK raporları ve tarafların iddia ve savunmalarının değerlendirilmesi amacıyla da davalı şirketin bulunduğu Konya Asliye Ticaret Mahkemesi'ne bilirkişi incelemesi sonucunda talimat yazılmış, ilk bilirkişi raporu devren gelen mahkemede alınmış, 22/04/2010 havale tarihli raporda bilirkişi ....., bilirkişi ..... raporlarını dosyaya sunmuşlardır. Bu rapora yapılan itirazlar ve dosyada yargılama aşamasında sunulan benzer dosyalara ilişkin verilen mahkeme ilamları göz önünde bulundurularak, ......'de Prof Dr. ...., ticaret hukuku alanında uzman Yrd Doc Dr. ..... ve Yrd Doc Dr ...... raporlarını dosyaya sunmuşlardır.
Tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde, taraflar arasındaki uyuşmazlık; davacının kısmi dava açtığı miktarın davalı şirkete her istendiğinde iade kaydıyla yatırılıp yatırılmadığı, davalıların bu yönde bir taahhüdünün olup olmadığı, davacının yatırdığını bildirdiği miktarı şirkete ortak olmak ve ya hisse senedi sahibi olmak amacıyla mı yoksa her istediği zaman geri alabileceği kârlı bir yatırım amacıyla ödünç kastı ile verip vermediği, davalının eylemlerinin hileli olup olmadığı, verilen paranın amacının ne olduğu ve sunulan belgelere göre iadesinin talep hakkının olup olmayacağı hususlarındadır.
Tarafların iddia ve savunmalarının değerlendirilmesi amacıyla da davalı şirketin bulunduğu Konya Asliye Ticaret Mahkemesi'ne bilirkişi incelemesi sonucunda talimat yazılmış, ilk bilirkişi raporu devren gelen mahkemede alınmış, 22/04/2010 havale tarihli raporda bilirkişi ....., bilirkişi ...... raporlarını dosyaya sunmuşlardır. Raporlarında özetle;"... Davacı .......'ın davalı şirketlerden ....... Holding A.ş'ye 2241 adet hisse 4.482,00 TL ile, ...... İnş 1540 adet hisse ile 9.240,00 TL ile şirket ortağı olduğunu ve ortaklığının devam ettiğini, davalı şirketin ortaklara kâr dağıtımı yapmadığını davacıların davalı şirketten hisse senedi bedeli hariç herhangi bir alacağının bulunmadığını, hisse senedi bedellerinin davalı şirketlerin sermaye hesabında kayıtlı olduğunu, hileye yönelik iddiaların bir yıllık hak düşürücü sürenin geçmesinden sonra açıldığını anonim şirketlere verilen paranın ortak olma kastıyla verildiğinin kabulü gerektiğini ve bunun muteber delillerle ispat edilmesi gerektiğini..." belirtmişlerdir. Bu rapora yapılan itirazlar ve dosyada yargılama aşamasında sunulan benzer dosyalara ilişkin verilen mahkeme ilamları göz önünde bulundurularak, ...... ve .......'de Prof Dr. ......, ticaret hukuku alanında uzman Yrd Doc Dr. ...... ve Yrd Doc Dr ......'dan alınan raporda özetle; "... Davalı ...... Holding A.ş'nin ticari defterleri ve muhasebe kayıtlarında yapılan incelemede davacıdan doğrudan para tahsilatı yapıldığına dair bir para kaydına rastlanmadığını, 327 ortağın tespit edildiği fakat bu ortaklar arasında davacının ismine rastlanmadığı, şirketin ortaklar pay defteri incelendiğinde davacının toplam tutarı 4.482.000.000,00 TL bedelli hisse senedi sahibi olduğu, ancak davacının ortak olmuşsa bile ne zaman ortak olduğunun anlaşılamadığını, yine dava dışı ...... İnş ve Tarım A.ş'nin ticari defterlerinde davacıdan doğrudan para tahsilatı yapıldığına dair bir kayda rastlanmadığı, ortaklar arasında ismine rastlanmadığını, ancak 1560 adet hisse senedi sahibi olduğunu, devirler sonucu bu hisse senetlerinin 1540 a düştüğünü, ortak olmuş ise bile bu şirkete de ne zaman ortak olduğunun tespit edilemediğini, davacının davalı şirketçe bir miktar paranın tahsil edildiği ve bunun geri verilme vaadi ile alındığını, değer itibari ile senetle ispat etmesi gerektiğini, dosyaya sunulan ortaklık durum belgesinin senet olarak kabul edilemeyeceğini, bu belgenin bir ödünç sözleşmesinin değil, ancak bir ortaklık sözleşmesinin kanıtı olabileceğini ve bunun da davacının davalı şirkete ortak olma niyeti ile sermaye payı olarak bir miktar para verdiğinin kanıtı olabileceğini ve ortak olmak için verdiği paranın iade edilmesinin mümkün olmadığını, sermaye payı olarak verilen miktarın geri istenemeyeceğini, davacının ortaklık durum belgesi dışında pay defteri ve hisse senedi belgelerine dayanan ortaklık sıfatının bulunduğunu, pay sahibi olarak kaydı bulunan kimsenin halen elinde hisse senedi varsa şirketin ortağı olarak kabul edilmesi gerektiğini, davacının SPK'ya davalı şirketler tarafından sunula CD'de yer alan listelerin davalı şirket tarafından hazırlandığı ve bu listelerin ortaklardan şirketlerce tahsil edilen paraları gösterdiğini ispat edecek bir delil sunamadığını, söz konusu kayıtların bilgisayar ortamında hazırlanmış olması sebebiyle her zaman değiştirilebileceğini, bu nedenle itibar edilemeyeceğini, davacının ayrıca şirketten hisse senedini iktisap ettiğini ispat edemediğini, iktisabın ancak devren olabileceğini, davalı şirketlerin genel kurullarında alınmış herhangi bir kâr payı dağıtım kararı bulunmadığını, davacının kâr payı aldığına ilişkin ispat kabiliyetine sahip muteber bir belgeye rastlanmadığını, davacının ihraç primli pay alındığı iddiası ile şirkete bir miktar para verildiği, istenildiği zaman geri alınabileceği iddiasının çeliştiğini, izinsiz halka arz iddiasının ileri sürülebilmesi halinde de davacının hisse senetlerini aslen iktisap etmiş olduğunu ispatlaması gerektiğini, böyle bir durum olsa bile halka arz edilen hisse senet bedellerinin talep edilemeyeceğini, davalı şirket tarafından hisse senetlerinin satımı karşılığında ortaklık vaadi ile toplanan paraların mevduat niteliği taşımadığı, davalı şirket tarafından toplama faaliyetlerinin hisse senetlerinin satımı karşılığında gerçekleştirildiği, para toplama faaliyeti sonucunda ortaklara kâr payı vaadinde bulunulduğu ve kâr payının tamamen şirkete ortak olmaktan kaynaklanan bir karşılık olduğu, paranın istendiğinde ve ya belirli bir vadede iade edilmek üzere toplandığı hususunun muteber delillerle ispatlanamadığını, davacının sebepsiz zenginleşmeden söz edebilmesi için davalı şirketin mal varlığında bir zenginleşmenin gerçekleşmesi gerektiğini, davacı tarafından doğrudan davalı şirkete bir miktar para verildiği hususunun muteber delillerle ispatlanması gerektiği ve dosya içerisinde yer alan bilgi ve belgelere göre bu hususun ispatlanamadığını, ve 10 yıllık zaman aşımına tabi olduğunu..." belirtmişlerdir.
Mahkememizce davanın reddine ilişkin verilen karar davacı vekilinin temyiz isteği üzerine Yargıtay Yüksek ..... Hukuk Dairesinin 21/03/2016 Tarih ...... esas-...... karar sayılı ilamı ile bozulmuş, davalıların karar düzeltme talebinin reddine karar verilmiştir.
Mahkememizce yapılan yargılama sonucunda; "Tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; dava davacı tarafından kar payı vaadi ile davalı şirkete yapılan ödemenin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili istemine ilişkindir. Davalılar, davacının şirket ortağı olduğunu ve ortağın sermaye payı olarak koyduğu miktarın tasfiye gerçekleşmeden istemeyeceğini savunmaktadırlar. Ancak mahkememizce yapılan yargılama, bilirkişi raporunda tespit edilen maddi olgular, SPK ve TBMM'ce düzenlenen soruşturma ve araştırma raporları, emsal dosyadaki yüksek mahkemenin kararlılık kazanan uygulamaları dikkate alındığında davacı ile davalı şirket arasında gerçekte bir ortaklık hukukunun bulunmadığı, oluşturulan kayıtların davacı iradesini yanıltmaya yönelik ve TTK'nın 405. Maddesine dayalı olarak iadeden kaçınma olgusuna yönelik olarak düzenlenen işlemler olduğu, gerçekte ise davacı ve bir kısım yatırımcıların iradelerinin fesada uğratılarak kar vaadi ile para toplama eylemenini esasında haksız fiil oluşturduğu bu durumda eski TTK'nın 321/son maddesi gereğince haksız fiil sonucu şirketin sorumlu tutulması yanı sıra davalı yöneticilerinde davacı üçüncü kişiye haksız fiil sonucu verilen zararlardan sorumlu tutulması gerektiği anlaşılmakla davacının davasının kabulüne ilişkin aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 14/12/2017 Tarih 2016/6533-2017/7297 ek sayılı kararı da bu yöndedir.)" gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Mahkememizce verilen bu karar Yargıtay ..... HD ....... Esas ve ...... Karar sayılı ilamıyla "7194 sayılı Kanun'un 41 inci maddesinde 25.03.1987 tarihli ve 3332 sayılı Sermaye Piyasasının Teşviki Sermayenin Tabana Yaygınlaştırılması ve Ekonomiyi Düzenlemede Alınacak Tedbirler ile 5422 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu ve 3182 Sayılı Bankalar Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna aşağıdaki geçici maddenin eklendiği belirtilmiş olup işbu geçici 4 üncü maddede ''31.12.2014 tarihine kadar pay sahibi sayısı nedeniyle payları halka arz olunmuş sayılan ve payları borsada işlem gören anonim ortaklıklar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak nominal ya da primli değer üzerinden pay veya pay adı altında satışı yapılmış olan her türlü araç, 06.12.2012 tarihli ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun kaydileştirmeye ilişkin şartlarına tabi olmaksızın 29.06.1956 tarihli ve 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu ile 13.1.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu kapsamında pay addolunur, bu ortaklıklara yapılan ödemeler pay karşılığı yapılmış kabul edilir ve ortaklık ilişkisi kurulmuş sayılır. Bu payların kaydileştirilmemiş olması ortaklık haklarına halel getirmeyeceği gibi ortaklık ilişkisinin kurulmadığı da iddia edilemez. Birinci fıkra kapsamında kurulmuş olan ortaklık ilişkileri hakkında; geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığı veya primli pay satışı yapıldığı ileri sürülerek sebepsiz zenginleşme, haksız fiil, sözleşme öncesi görüşmelere aykırılık veya sözleşmeye aykırılık nedenlerine dayalı olarak açılan ve kanun yolu incelemesindekiler dahil görülmekte olan menfi tespit, tazminat veya alacak davalarında, karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilir ve yargılama gideri ile maktu vekalet ücreti ortaklık üzerinde bırakılır.” hükmü düzenlenmiştir. Bu durum karşısında mahkemece taraf iddia ve savunmalarının anılan düzenleme kapsamında değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi için kararın bozulmasına karar vermek gerekmiştir." gerekçesiyle bozulmuştur.
Mahkememizce bozma ilamına uyulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay bozma ilamında belirtilen kanun maddesinin bozma kararından sonra AYM'nin 18/05/2023 tarihli ..... Esas ve ...... Karar sayılı kararıyla iptal edildiği anlaşılmıştır. Bu nedenle davanın konusuz kaldığına ilişkin karar verilmemiştir.
Buna göre; davalı tarafın zamanaşımı defi bulunmakla bu husus değerlendirilmiştir.
Zamanaşımı bir maddi hukuk kurumu olmadığından borcu sona erdiren değil, var olan bir hakkın talep edilmesini engelleyen bir savunma aracıdır. Bu niteliği itibarıyla da zamanaşımı alacağın varlığını değil, talep edilebilirliğini ortadan kaldırır. Başka bir deyişle kanunun öngördüğü zamanaşımı süresinin dolması, hakkın varlığını sona erdirmemekte fakat dava yoluyla hakkın ileri sürülmesi durumunda borçlunun bir karşı hakka (defi hakkına) dayanarak ileri sürülen hakkı sürekli olarak engellemesi söz konusu olmaktadır. Borçlu, zamanaşımı defini ileri sürerek alacak hakkı zamanaşımına uğradığı için edimi ifa etme zorunda olmadığını ifade etmektedir. Bununla birlikte eğer davalı zamanaşımı defini ileri sürmezse hakim bu durumu resen nazara alamayacak ve şartlar mevcutsa alacağa hükmedebilecektir. Ancak zamanaşımı defini ileri süren tarafın bu hakkını dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde kullanmaması gerekir. Aksi halde hakkın kötüye kullanılması sözkonusu olur. Başka bir deyişle borçlunun zamanaşımı defini ileri sürmesi dürüstlük kuralına aykırı olmadığı sürece hakkın kötüye kullanılması yasağı gündeme gelmez (Akyol, Şener: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İstanbul 2006, s. 65).
Zamanaşımı süreleri genel olarak yalnızca alacak hakları için öngörülmüş olup bu hakların zamanaşımı sürelerine tabi tutulmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Özellikle uzun yıllar boyunca talep edilmemiş olan alacak hakkının ya elde edilmiş ya da ifa dışındaki bir nedenle sona ermiş olması, uzun yıllar boyu ifanın kanıtı olan belgeleri saklamasının borçludan beklenemeyecek olması, ifa talebiyle karşılaşan borçlunun borcunu ifa etmiş olsa bile ifayı ispat etmesinin neredeyse olanaksız olması ve bu durumda borçlunun hukuken korunmasının gerekmesi, hukuk düzeninin istikrar kazanmış durum ve ilişkilere dokunmak istememesi, hukuki güvenlik ilkesi ve geçmişte kalan olaylardan dolayı uyuşmazlığın sürdürülmesinde kamu yararı bulunmaması bu nedenler arasında yer almaktadır (Erdem, Mehmet: Özel Hukukta Zamanaşımı, İstanbul 2010. s. 16.)
818 sayılı Kanun, 11.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, 6098 sayılı Kanun ise 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre 818 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve başlangıçları 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ilk iki fıkrası; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” şeklinde düzenleme içermektedir.
Görüldüğü üzere 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış, bu ölçüt hem zarar hem de fail açısından aranmıştır. Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi bu iki husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır. Bir yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı öğrenme gibi subjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir.
818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu) tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir. Bununla birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar. Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur. (Havutçu, Ayşe: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.)
Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı değiştirmemektedir.
818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden bir diğeri ise ceza davası zamanaşımı süresidir. Buna göre cezayı gerektiren haksız fiiller bakımından ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülmüşse tazminat talepleri için de bu zamanaşımının uygulanması gerekmektedir. Ancak haksız fiillere ceza kanunlarındaki zamanaşımının uygulanabilmesi için haksız fiilin cezalandırılabilir olması ve bu fiil için ceza kanunlarında öngörülen zamanaşımının haksız fiillere uygulanan nispi veya mutlak zamanaşımından uzun olması gerekmektedir. Buradaki ceza kanunlarındaki zamanaşımı ifadesinden anlaşılması gereken ise ceza kanunlarındaki dava zamanaşımıdır. Zira 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasının düzenlenme amacı, ceza yargılaması yapılabildiği sürece aynı fiilden kaynaklanan zararların tazmininin istenebilmesidir. Bir fiilin ceza yargılamasına konu olup olmamasında belirleyici olan süre ise dava zamanaşımı süresidir.
Haksız fiil olarak nitelendirilen davranışlar içerdikleri hukuka aykırılık ve kusur unsurlarına bağlı olarak ceza kanunlarına göre de suç teşkil edebilirler. Dolayısıyla aynı davranış hem ceza yargılamasının hem de tazminat davasının konusunu oluşturabilir. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile fail, hukuka aykırı bir fiilinden dolayı ceza kanunlarına göre cezalandırılabildiği sürece bu fiil nedeniyle uğranılan zararın telafisi de failden istenebilir. Gerçekten de fail için daha ağır sonuçlar doğuran ceza yargılamasına izin verilirken aynı fiil nedeniyle faile karşı tazminat davası açılamaması yerinde olmayacaktır.
Ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için tazminat sorumluluğuna neden olan fiilin ceza kanunlarına göre suç oluşturması ve cezayı gerektirmesi yeterli olup ayrıca haksız fiilin faili hakkında ceza davası açılmış olması veya mahkumiyet kararı verilmiş olması, hatta soruşturma yapılması gerekli değildir. Bu nedenle tazminat davasına bakan hakim zamanaşımı defi ile karşılaştığında, davanın esasına girmeden önce fiilin cezayı gerektirir bir fiil olup olmadığını ceza hukuku ilkelerine göre kendisi değerlendirecek, fiilin suç niteliğinde olduğu kanaatine ulaşırsa ceza zamanaşımını dikkate alacaktır (Tekinay, S. Sulhi/Akman, Sermet/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 723.)
Hemen belirtilmelidir ki ceza davası zamanaşımı süresinin başlangıcı 818 sayılı Kanun hükümlerine göre değil, ceza kanunu hükümlerine göre belirlenir. Buna göre ceza davası zamanaşımının uygulandığı durumlarda zamanaşımı süresi, zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren değil, suç teşkil eden fiilin işlendiği (veya fiilin tamamlandığı) tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Ceza kanunu hükümleri, sadece ceza davasının zamanaşımının süresi ve başlangıç noktası bakımından uygulanacak olup zamanaşımın durması ve kesilmesine ilişkin nedenler ve sonuçları hakkında 818 sayılı Kanun hükümleri uygulanacaktır (Antalya, O. Gökhan: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, İstanbul 2017, s. 515).
Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu durumda ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır. (Tekinay/Akman Burcuoğlu/Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir.
Somut olayda davalıların eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunulduğu, işbu davada zamanaşımı yönünden davacı lehine usuli kazanılmış hak bulunmadığı, cezanın üst sınırına göre ceza zamanaşımı süresinin 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102 nci maddesinin dördüncü fıkrası ve 104 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 5 yıl, uzamış zamanaşımı süresinin ise 7,5 yıl olduğu, davacının 1996 yılında davalı şirkete para yatırdığı buna karşın eldeki davanın 2008 yılında 7,5 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı anlaşılmakla zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. Bu husus Yargıtay ..... HD. ..... Esas ve ...... Karar sayılı ilamında da belirtilmiştir.
HÜKÜM:Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
1-Zaman aşımı nedeniyle davanın REDDİNE,
2-Harçlar Kanunu'na göre belirlenen 427,60TL ilam harcından peşin alınan 87,80TL harcın bakiye 339,80TL harcın davacıdan alınarak hazineye gelir kaydedilmesine,
3-Davacı tarafından yapılan yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına,
4-Davalı ...... Anonim Şirketi tarafından sarf edilen 372,55TL posta giderinin davacıdan alınarak işbu davalıya verilmesine,
5-Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre hesaplanan 6.500,00TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak kendisini vekille temsil ettiren davalılara verilmesine,
6-HMK’nın 333. maddesi gereğince hükmün kesinleşmesinden sonra artan avansın taraflara iadesine,
Dair davalı vekilinin yüzüne karşı gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde Yargıtay nezdinde temyiz yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı. 16/04/2024
Katip .......
¸e-imzalıdır
Hakim .......
¸e-imzalıdır
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.