Karar Detayı
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
Danıştay Kararı
2022/3873
2025/4889
28 Ekim 2025
"İçtihat Metni"
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No : 2022/3873
Karar No : 2025/4889
TEMYİZ EDEN (DAVACILAR) : Kendi adlarına asaleten ... adına
velayeten ... ve ...
VEKİLİ : Av. ...
TEMYİZ EDEN (DAVALI) : ... Bakanlığı
VEKİLİ : Av. ...
İSTEMLERİN_KONUSU : ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının, davacılar tarafından esas yönünden davalı idarece vekalet ücreti yönünden temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacılar vekili tarafından, müvekkili ...'ın anüsünün gelişmemesi ve sağ bacağında kaval kemiğinin olmamasının gebelik sürecinde tespit edilememesinde ve bacağının kesilerek engelli hale gelmesinde davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğundan bahisle uğranıldığı iddia edilen zararlara karşılık 8.450.00 TL maddi ve 650.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmektedir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ... İdare Mahkemesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararıyla; davacı ...'ın anüsünün gelişmemiş halde doğması ve ilerleyen süreçte bacağının kesilmesine neden olan olaya ilişkin perinatoloji (riskli gebelik) uzmanının da bulunduğu heyet tarafından tanzim edilen bilirkişi raporu ile anne karnında tek ekstremitede konjenital büyük kemik yokluğu tanısının konulamayabileceği, ayrıca anal atrezi, sağ tibial agenezi, pes ekinovarus gibi konjenital anomaliler anne karnında tespit edilmiş olsa dahi anne karnında tedavi edilemeyeceği ve gebeliğin sonlandırılması endikasyonunun bulunmadığı, küçüğün doğum öncesi ve sonrası takip ve tedavisini yapan hekimlerin uygulamalarının tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, sağlık hizmetinin yürütülmesinde idarenin organizasyon hatasının tespit edilmediği, bunun dışında yürütülen tedavi sırasında davacıların manevi zarara uğramasına sebebiyet veren bir eylemin veya işlemin de gerçekleştirilmediği dolayısıyla tazminat ödenmesini gerektirir koşulların oluşmadığının anlaşıldığı, davacıların maddi ve manevi tazminat isteminin reddi gerektiği, öte yandan; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Vergi Usul Kanununun uygulanacağı haller" başlıklı 31. maddesinin 1. fıkrasında; "Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda, ... yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ... Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygunlanır." hükmüne yer verildiği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Yargılama giderlerinin kapsamı" başlıklı 323. maddesinin 1. fıkrasında; "(1) Yargılama giderleri şunlardır: a) Celse, karar ve ilam harçları. b) Dava nedeniyle yapılan tebliğ ve posta giderleri. c) Dosya ve sair evrak giderleri. ... e) Tanık ile bilirkişiye ödenen ücret ve giderler. ... ğ) Vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti. h) Yargılama sırasında yapılan diğer giderler." yargılama giderleri arasında sayıldığı ve "Adli yardımla ertelenen yargılama giderlerinin tahsili" başlıklı 339. maddesinin 2. fıkrasında ise; "Adli yardım kararından dolayı ertelenen tüm yargılama giderleri ile Devletçe ödenen veya muaf tutulan yargılama giderlerinin tahsilinin, adli yardımdan yararlananın mağduriyetine neden olacağı mahkemece açıkça anlaşılırsa, mahkeme hükümde tamamen veya kısmen ödemeden muaf tutulmasına karar verebilir.'' hükmünün yer aldığı, anılan hükümler uyarınca, dosya kapsamında adli yardım talebi kabul edilen davacıların yargılama giderlerinden ve vekalet ücretinden muaf tutulması gerektiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesince; istinaf başvurusuna konu ... İdare Mahkemesi kararı hukuka ve usule uygun bulunarak tarafların istinaf başvurularının reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ_EDENLERİN_İDDİALARI : Davacılar tarafından, ...'ın gebelik sürecinde tüm tetkik, kontrol ve testlerinin olumlu olduğunun söylenmesine rağmen engelli olarak dünyaya geldiği, sağlık hizmetinin kötü işlediği, Adli Tıp Kurumu raporunun yetersiz olduğu ve hükme esas alınamayacağı, üniversite hastanesinden yeni bir rapor alınması gerektiği, davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu, davalı idare tarafından, davacıların adli yardım talebinin kabul edildiği gerekçesiyle idareleri lehine vekalet ücretine hükmedilmemesinin usul ve yasaya aykırı olduğu, vekalet ücretine ilişkin kısım yönünden temyize konu kararın bozulmasına karar verilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.
TARAFLARIN_SAVUNMALARI : Davalı idare tarafından, temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmakta olup davacılar tarafından savunma verilmemiştir.
DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ...
DÜŞÜNCESİ : Temyiz istemlerinin kabulü gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE :
A) Temyiz istemine konu Bölge İdare Mahkemesi kararının, esasa ilişkin kısmına yönelik temyiz isteminin incelenmesi:
MADDİ OLAY :
Dosyanın incelenmesinden, anne ...’ın gebelik takiplerini ... Devlet Hastanesinde yaptırdığı, gebelik süresince yapılan muayene ve ultrasonografi tetkiklerinde herhangi bir patoloji tespit edilmediği, ... Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 28/06/2015 tarihinde sezaryen ameliyatı ile 37. haftada doğum yaptığı, bebek ...’ın doğum sonrası yapılan muayenesinde anal atrezi, sağ inmemiş testis, sağ pes ekinovarus tespit edilerek 29/06/2015 tarihinde ... Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevk edildiği, burada yapılan muayenesinde yüksek tip anal atrezi, sağ fibula-tibia agezisi ve sağ pes ekinovarus saptanarak aynı gün ameliyata alındığı ve kolostomi açıldığı, ... Tıp Merkezinde 14/09/2015 tarihinde yapılan bilateral Kalça USG’de sağ kalça ekleminde doğumsal kalça çıkığı tespit edildiği, ... Hastanesinde 20/10/2015 tarihinde açık redüksiyon+kalsülorafi+aşilotomi ameliyatının yapıldığı, ... Üniversitesi ... Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 13/05/2016 tarihinde çekilen distal stoma opaklı filmde anorektal bileşkeden üretraya kontrast madde geçişi izlendiği ve 06/12/2017 tarihinde anorektoplasti ameliyatının yapıldığı, 18/02/2019 tarihinde tibial agenezi tanısıyla sağ diz dezartikülasyonu ameliyatının yapıldığı, davacılar tarafından, 28/06/2015 tarihinde ... Devlet Hastanesi'nde doğan ...'ın gebelik döneminde tüm tetkik, kontrol ve testlerinin olumlu olduğunun söylenmesi ve akabinde sağ bacağının kaval kemiği olmaması nedeniyle engelli olarak (sağ tibia agnezisi) ve anüsünün gelişmemiş halde doğması, sonradan yapılan ameliyatlar ile bacağının kesilmesi nedeniyle davalı idarenin hizmet kusurundan kaynaklı olarak uğranılan maddi ve manevi zararlara karşılık maddi ve manevi tazminatın ödenmesi istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
İdare Mahkemesince, olayda idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu 7. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen ... tarih ve ... karar numaralı raporda; "Antenatal dönemde (doğum öncesi) yapılan ultrasonografi tetkiklerinde anal atrezi tanısının tespit edilemeyeceği, bebeğin anne karnında sürekli pozisyon değiştirmesi nedeniyle antenatal dönemde yapılan mükerrer USG tetkiklerine rağmen ekstremitelerin değişik açılardan görüntülenmesi nedeniyle sağlıklı ekstremitenin büyük kemik yokluğu bulunan ekstremite olarak değerlendirilmiş olabileceği, bu nedenle anne karnında tek ekstremitede konjenital büyük kemik yokluğu tanısının konulamayabileceği, ayrıca anal atrezi, sağ tibial agenezi, pes ekinovarus gibi konjenital anomaliler anne karnında tespit edilmiş olsa dahi anne karnında tedavi edilemeyeceği ve gebeliğin sonlandırılması endikasyonunun bulunmadığı, tüm bu nedenlerle anneye ... Devlet Hastanesi’nde gebelik süresince yapılan takip muayenelerinin ve ultrasonografi tetkiklerinin tıbben uygun olduğu, ... Devlet Hastanesinde bebekte doğumdan hemen sonra tespit edilen anal atrezi hastalığının tedavisi için 29/06/2015 tarihinde ... Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevk edilmiş olmasının tıbben doğru bir yaklaşım olduğu, anal atrezi tedavisi için 29/06/2015 tarihinde ... Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yapılan kolostomi açılması ameliyatının, 06/12/2017 tarihinde ... Üniversitesi ... Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yapılan anorektoplasti ameliyatının endikasyon ve tekniklerinin tıbben uygun olduğu, doğumsal kalça çıkığı tanısıyla ... Hastanesinde 20/10/2015 tarihinde yapılan açık redüksiyon+kalsülorafi+aşilotomi ameliyatının endikasyon ve tekniğinin tıbben uygun olduğu, 18/02/2019 tarihinde tibial agenezi tanısıyla yapılan sağ diz dezartikülasyonu ameliyatının endikasyon ve tekniğinin tıbben uygun olduğu, dolayısıyla küçüğün ... Devlet Hastanesi, ... Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, ... Üniversitesi ... Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve ... Hastanesinde takip ve tedavisini yapan hekimlerin uygulamalarının tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, sağlık hizmetinin yürütülmesinde idarenin organizasyon hatası tespit edilmediği" yönünde görüş bildirilmiştir.
İdare Mahkemesince, anılan rapor hükme esas alınarak davanın reddine karar verilmiş olup tarafların istinaf başvuruları da reddedilmiştir.
İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasa'nın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, başka bir ifadeyle zararı doğuran işlem veya eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir.
İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
Diğer taraftan, idarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütmek yükümlülüğünün bulunduğu da tartışmasızdır.
Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesiyle "bilirkişi" konusunda atıfta bulunulan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun'un 447. maddesinin 2. fıkrası ile mevzuatta 1086 sayılı Kanun'a yapılan atıfların, 6100 sayılı Kanun'un bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılacağı hüküm altına alınmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266. maddesinde, hakimin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği öngörülmüş; "Bilirkişi raporunun verilmesi" başlıklı 280. maddesinde, bilirkişinin, raporunu, varsa kendisine incelenmek üzere teslim edilen şeylerle birlikte bir dizi pusulasına bağlı olarak mahkemeye vereceği, raporun verildiği tarihin rapora yazılacağı ve duruşma gününden önce birer örneğinin taraflara tebliğ edileceği; "Bilirkişi raporuna itiraz" başlıklı 281. maddesinin 1. fıkrasında ise, tarafların, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri düzenlenmiştir.
2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu'nun 1. maddesinde; adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulduğu, 2. maddesinde, Adli Tıp Kurumunun, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıp ile ilgili konularda bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle yükümlü olduğu, 15. maddesinde, Adli Tıp Üst Kurullarının, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı, sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin karara bağlayacağı düzenlenmiştir. 703 sayılı "Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile anılan hükümler yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte, 15/07/2018 tarih ve 304794 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren, 4 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 2.,3. ve 16. maddelerinde yukarıda yer verilen hükümler aynı şekilde yeniden getirilmiştir.
2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un "Gebeliğin sona erdirilmesi" başlıklı 5. maddesinin 1. ve 2. fıkralarına göre; gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir. Gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği veya edeceği veya doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile tahliye edilir.
Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük'ün "On haftayı geçmeyen gebeliklerde rahim tahliyesi " başlıklı 3. maddesinde, "Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar kadının sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde, istek üzerine rahim tahliye edilir. Rahim tahliyesi, kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarınca yapılır. Ancak, Bakanlıkça açılan eğitim merkezlerinde kurs görerek yeterlik belgesi almış pratisyen hekimler, kadın hastalıkları ve doğum uzmanının denetim ve gözetiminde menstrüel regülasyon yöntemiyle rahim tahliyesi yapabilirler." hükmüne yer verilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının tıbbi ihmal nedeniyle ihlal edildiği iddiasıyla açılan tam yargı davalarında, hizmet kusurunun tespitine yönelik olarak ilk derece mahkemelerince yaptırılan bilirkişi incelemesinde, bilirkişinin somut tıbbi verileri kullanarak, sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle her türlü şüpheden uzak, nesnel bir sonuca varması ve buna göre de somut gerekçelerle kanaat bildirmesi gerekmekte olup; bilirkişiye başvurulmasındaki amacın, hukuka uygun karar verebilmek için gerekli verilere ulaşmak olduğu göz önünde tutulduğunda, bilirkişilerin uyuşmazlık konusunda özel ve teknik bilgiye sahip olan kişiler arasından seçilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Buna ek olarak, bilirkişi veya bilirkişilerce düzenlenen raporda, sorulara verilen cevapların şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, rapor içeriğinin ise hükme esas alınabilecek nitelikte olması gerekmektedir.
Doğrudan sağlık hakkını ilgilendiren bu tür davalarda, olayların oluşumuna ilişkin olarak delilleri değerlendirmekle görevli olan mahkemelerce, somut verilere dayanmayan, bilimsel değerlendirme içermeyen, yalnızca varsayıma dayalı olarak görüş bildiren bilirkişi raporlarının hükme esas alınması halinde, kişilerin anayasal haklarını korumaya yönelik yeterli yargısal güvence sağlanmamış olacaktır.
Tüm bu açıklamalar ışığında, dosya kapsamından her ne kadar Adli Tıp Kurumu raporunda; "Antenatal dönemde (doğum öncesi) yapılan ultrasonografi tetkiklerinde anal atrezi tanısının tespit edilemeyeceği, bebeğin anne karnında sürekli pozisyon değiştirmesi nedeniyle antenatal dönemde yapılan mükerrer USG tetkiklerine rağmen ekstremitelerin değişik açılardan görüntülenmesi nedeniyle sağlıklı ekstremitenin büyük kemik yokluğu bulunan ekstremite olarak değerlendirilmiş olabileceği, bu nedenle anne karnında tek ekstremitede konjenital büyük kemik yokluğu tanısının konulamayabileceği, ayrıca anal atrezi, sağ tibial agenezi, pes ekinovarus gibi konjenital anomaliler anne karnında tespit edilmiş olsa dahi anne karnında tedavi edilemeyeceği ve gebeliğin sonlandırılması endikasyonunun bulunmadığı, tüm bu nedenlerle anneye ... Devlet Hastanesi’nde gebelik süresince yapılan takip muayenelerinin ve ultrasonografi tetkiklerinin tıbben uygun olduğu, ... Devlet Hastanesinde bebekte doğumdan hemen sonra tespit edilen anal atrezi hastalığının tedavisi için 29/06/2015 tarihinde ... Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevk edilmiş olmasının tıbben doğru bir yaklaşım olduğu, anal atrezi tedavisi için 29/06/2015 tarihinde ... Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yapılan kolostomi açılması ameliyatının, 06/12/2017 tarihinde ... Üniversitesi ... Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yapılan anorektoplasti ameliyatının endikasyon ve tekniklerinin tıbben uygun olduğu, doğumsal kalça çıkığı tanısıyla ... Hastanesinde 20/10/2015 tarihinde yapılan açık redüksiyon+kalsülorafi+aşilotomi ameliyatının endikasyon ve tekniğinin tıbben uygun olduğu, 18/02/2019 tarihinde tibial agenezi tanısıyla yapılan sağ diz dezartikülasyonu ameliyatının endikasyon ve tekniğinin tıbben uygun olduğu, dolayısıyla küçüğün ... Devlet Hastanesi, ... Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, ... Üniversitesi ... Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve ... Hastanesinde takip ve tedavisini yapan hekimlerin uygulamalarının tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, sağlık hizmetinin yürütülmesinde idarenin organizasyon hatası tespit edilmediği" yönünde görüş bildirilmiş ise de; raporun, ...'da doğum sonrası tespit edilen anomalilerden anal artezi, pes ekinovarus, kaval kemiğinin bulunmaması tanısının gebelik sürecinde ileri teknolojik tetkiklerle (renkli doppler USG, tarama testleri gibi) konulmasının mümkün olup olmadığı, annenin yaşı gereği hastaya üçlü tarama testi ve amniyosentez tetkiki önerisinde bulunulup bulunulmadığı, gebeye yaptırılması gereken testlerin neler olduğunun, bu testleri yaptırmasının öneminin, yaptırılmaması halinde anne ve bebek açısından ortaya çıkabilecek olası risklerin, belli hastalıkların varlığı halinde gebeliği sonlandırma haklarının olduğunun anlayabileceği şekilde anlatılıp anlatılmadığı, dolayısıyla hastanın bu konularda yeterince bildilendirilip bilgilendirilmediği, bebekte mevcut anüsünün gelişmemesi (anal atrezi) ve sağ bacağında kaval kemiğinin bulunmaması hususunun mevzuat uyarınca gebeliği sonlandırma haklarının da bulunduğu gözetildiğinde gebeliğin onuncu haftasına kadar tespit edilip edilemeyeceği hususları yönünden idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığı noktasında karar verilebilmesi için yeterli olmadığı kanaatine varılmıştır.
Bu itibarla, yukarıda belirtilen hususların açıklığa kavuşturulması amacıyla Adli Tıp Kurumu Üst Kurulundan, davacıların iddialarının göz önünde bulundurulduğu, tıbbi sürecin bir bütün halinde ele alındığı, yukarıda yer verilen hususlara açıklık getirecek tutarlı, anlaşılır ve bilimsel değerlendirmeler içeren bir rapor alınarak olayda davalı idarenin hizmet kusurunun bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.
Bu durumda, uyuşmazlığın çözümü için yeterli olmayan bilirkişi raporuna dayalı olarak eksik inceleme sonucu davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararına yönelik tarafların istinaf başvurularının reddi yönündeki Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.
B) Temyiz istemine konu Bölge İdare Mahkemesi kararının, "davacıların yargılama giderini ödemekten muaf tutulmasına ve davalı idare lehine avukatlık ücreti hükmedilmesine yer olmadığına" ilişkin kısmına yönelik temyiz isteminin incelenmesi:
İLGİLİ MEVZUAT VE HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinde, adli yardım hallerinde yapılacak işlemler ile ilgili hususlarda uygulanacak kurallara ilişkin olarak Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na yollamada bulunulmuştur.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) "Yargılama giderlerinin kapsamı" başlıklı 323. maddesinde,
“(1) Yargılama giderleri şunlardır:
a) Başvurma, karar ve ilam harçları.
b) Dava nedeniyle yapılan tebliğ ve posta giderleri.
c) Dosya ve sair evrak giderleri.
ç) Geçici hukuki koruma tedbirleri ve protesto, ihbar, ihtarname ve vekâletname düzenlenmesine ilişkin giderler.
d) Keşif giderleri.
e) Tanık ile bilirkişiye ödenen ücret ve giderler.
f) Resmî dairelerden alınan belgeler için ödenen harç, vergi, ücret ve sair giderler.
g) Vekil ile takip edilmeyen davalarda tarafların hazır bulundukları günlere ait gündelik, seyahat ve konaklama giderlerine karşılık hâkimin takdir edeceği miktar; vekili bulunduğu hâlde mahkemece bizzat dinlenmek, isticvap olunmak veya yemin etmek üzere çağrılan taraf için takdir edilecek gündelik, yol ve konaklama giderleri.
ğ) Vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti.
h) Yargılama sırasında yapılan diğer giderler.” hükmüne;
"Yargılama giderlerinden sorumluluk" başlıklı 326. maddesinin 1. fıkrasında, "Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir.
" kuralına;
"Vekâlet ücretinin taraf lehine hükmedilmesi" başlıklı 330. maddesinde ise, "Vekil ile takip edilen davalarda mahkemece, kanuna göre takdir olunacak vekâlet ücreti, taraf lehine hükmedilir." düzenlemesine yer verilmiştir.
Dolayısıyla, vekâlet ücretinin, HMK’nın 323. maddesinde düzenlenen yargılama giderleri kapsamında yer aldığında ve -kural olarak- davada haksız çıkan taraf aleyhine hükmedileceğinde kuşku bulunmamaktadır. Anılan vekâlet ücretinin ise, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/05/2023 tarihli ve E:2022/3-918, K:2023/486 sayılı kararında da belirtildiği üzere, vekilin/avukatın, müvekkiline/iş sahibine sunduğu hukukî yardımının karşılığı olan ve vekil ile müvekkili arasındaki sözleşme ilişkisinden doğan "akdi vekâlet ücreti" değil, yargılama sonunda davada haksız çıkan tarafın, karşı tarafı vekil tutmak zorunda bırakmış olması nedeniyle ödemeye mahkum edildiği ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenen "yasal vekâlet ücreti" olduğu açıktır.
Diğer taraftan, yargılama giderlerini karşılamayacak oranda ekonomik güçlük içerisinde bulunan, ancak dava açma ihtiyacı olan kimseler için HMK’nın 334 ve devamındaki maddelerinde adli yardım müessesesi düzenlenmiştir.
HMK’nın 334. maddesinin 1. fıkrası gereğince, kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, iddia ve savunmalarında, geçici hukukî korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabilmektedirler.
Aynı Kanun'un "Adli yardımın kapsamı" başlıklı 335. maddesinde de,
“(1) Adli yardım kararı, ilgiliye, aşağıdaki hususları sağlar:
a) Yapılacak tüm yargılama ve takip giderlerinden geçici olarak muafiyet.
b) Yargılama ve takip giderleri için teminat göstermekten muafiyet.
c) Dava ve icra takibi sırasında yapılması gereken tüm giderlerin Devlet tarafından avans olarak ödenmesi.
ç) Davanın avukat ile takibi gerekiyorsa, ücreti sonradan ödenmek üzere bir avukat temini.
(2) Mahkeme, talepte bulunanın, yukarıdaki bentlerde düzenlenen hususlardan bir kısmından yararlanmasına da karar verebilir.
(3) Adli yardım, hükmün kesinleşmesine kadar devam eder.” hükmü yer almaktadır.
Buna göre adli yardım kapsamında sağlanan haklar, genel olarak, peşin ödenmesi gereken giderlerin ertelenmesi, bazı giderlerin Devlet tarafından avans olarak karşılanması olup ilgilinin bu hakları hükmün kesinleşmesine kadar devam etmektedir. HMK'nın 335. maddesinin 1. fıkrasının (ç) bendinde ifade edilen avukatlık ücretinin ise, davada haksız çıkan taraf aleyhine hükmedilecek yasal vekâlet ücreti ile ilgisi bulunmamaktadır.
Öte yandan, HMK’nın "Adli yardımla ertelenen yargılama giderlerinin tahsili" başlıklı 339. maddesinde,
“(1) Adli yardım kararından dolayı ertelenen tüm yargılama giderleri ile Devletçe ödenen avanslar dava veya takip sonunda haksız çıkan kişiden tahsil olunur. Adli yardımdan yararlanan kişinin haksız çıkması hâlinde, uygun görülürse yargılama giderlerinin en çok bir yıl içinde aylık eşit taksitler hâlinde ödenmesine karar verilebilir.
(2) Adli yardım kararından dolayı Devletçe ödenen veya muaf tutulan yargılama giderlerinin tahsilinin, adli yardımdan yararlananın mağduriyetine neden olacağı mahkemece açıkça anlaşılırsa, mahkeme, hükümde tamamen veya kısmen ödemeden muaf tutulmasına karar verebilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Yukarıda aktarılan hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden; adli yardım müessesesinin, yargılama ve icra takibi giderlerini ödeme gücünden yoksun bulunan kişilere hak arama özgürlüklerinin temini amacıyla tanınan bir hak olduğu da dikkate alındığında; HMK'nın 335. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi uyarınca kişinin hüküm kesinleşinceye kadar (geçici olarak) muaf tutulduğu "tüm yargılama giderleri" ifadesinden kastın, yalnızca adli yardım kararından yararlanacak tarafın bizzat yapacağı giderler olduğu; daha açık bir anlatımla, dava açarken ya da davanın devamı sırasında ödemekle yükümlü olduğu, yargı ve posta hizmetinden yararlanmasının karşılığı olan yargı harçları, posta avansları, bilirkişi ücreti, keşif masrafı gibi gider kalemlerini kapsadığı, davanın sonucunda haksız çıkması halinde karşı (davayı kazanan) tarafa ödemekle yükümlü olacağı yasal vekâlet ücretini içermediği sonucuna varılmaktadır. Esasen, HMK'nın 326. ve 330. maddelerinde, yasal vekâlet ücretinin, davada haksız çıkan taraf aleyhine hükmedileceği ve davada haklı çıkan tarafa ait olacağı yolundaki kurala, adli yardım bakımından bir istisna getirilmemiş, böylelikle davayı kazanan tarafın yasal vekâlet ücretine ilişkin hakkı her durumda korunmuştur. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 29/12/2021 tarihli ve Başvuru No:2018/3222 sayılı kararında, davada haklı çıkan taraf lehine hükmedilen yasal vekâlet ücretinin, mülkiyet hakkının güvencelerinden yararlanacağını kabul etmiştir.
Daha açık bir anlatımla, adli yardım müessesesi, yalnızca Devletin kendi alacağının tahsilini bir müddet ertelemesi sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle, davada haksız çıkan tarafın, karşı tarafı vekil tutmak zorunda bırakmış olması nedeniyle ödemeye mahkum edildiği ve davayı kazanan tarafa ait olan yasal vekâlet ücretinin, adli yardım kapsamında geçici muafiyet tanınan giderler arasında kabul edilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde, HMK'nın 339. maddesinin 2. fıkrasının metninden de açıkça anlaşılacağı üzere, yasal vekâlet ücreti, anılan fıkrada kesin/süresiz muafiyet tanınan yargılama giderleri arasında da yer almamaktadır. Aksi kabulün, davayı kazanan tarafın mülkiyet hakkı ile hakkaniyet ilkesiyle bağdaşmayacağı açıktır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28/04/2022 tarihli ve E:2020/11-123, K:2022/620 sayılı kararında da, bu husus aynen kabul edilerek şu gerekçelere yer verilmiştir. "Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 339. maddesinde, yargılamanın sonunda haksız çıkan taraftan tahsili gerektiği düzenlenen yargılama giderlerinden maksat, hükmün lafzından da anlaşıldığı üzere, Devlet tarafından avans olarak yargılamanın başında ödenip ilgili taraftan tahsili ertelenen giderler olup bu kapsama, yargılamanın sonucunda taraf vekilleri lehine mahkemece, haksız çıkan taraftan tahsil edilmek üzere kanunen takdir edilen vekâlet ücretleri girmez. Dolayısıyla yargılama sonunda vekille temsil edilen taraf lehine mahkemece hükmedilecek olan vekâlet ücretinden, HMK’nın 339/2. maddesinden faydalanılarak indirim yapılamaz. Zira aksinin kabulü hâlinde, yargılama sonucunda haksız çıkmasına rağmen haklı olan karşı tarafa ait olan vekâlet ücretine dair hakkın, HMK’nın 339/2. maddesiyle ihlâl edilmesi söz konusu olur. Ayrıca haklı çıkan ve vekil ile temsil edilen karşı tarafın lehine hükmedilecek vekâlet ücretinden HMK’nın 339/2. maddesi gereği indirim yapılabileceğine dair bir kabul, adli yardımdan yararlananın iddiasının yahut savunmasının açıkça dayanaktan yoksun olmamasına dair adli yardımdan yararlanma koşuluna aykırılık oluşturacak olup bu durum, kanun koyucunun adli yardım müessesesiyle ilgili amacına aykırı olarak adli yardımdan yararlanan ve dava sonucunda haksız çıkan tarafın korunması sonucunu doğurur."
Bütün bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık incelendiğinde; her ne kadar temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararıyla hukuka uygun bulunan İdare Mahkemesi kararında, davacıların yargılama giderini ödemekten muaf tutulmasına ve davalı idare lehine avukatlık ücreti hükmedilmesine yer olmadığına karar verilmiş ise de; yukarıda detaylıca açıklandığı üzere, yasal vekâlet ücreti, bir yargılama gideri olmakla birlikte adli yardımla muafiyet tanınan yargılama giderleri arasına, dolayısıyla HMK’nın 339/2. maddesi kapsamına girmediğinden; Bölge İdare Mahkemesince, davanın reddine karar verilen kısmı yönünden davalı idare lehine avukatlık ücretine hükmedilmesine karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Bu itibarla, Bölge İdare Mahkemesi kararının, davada reddedilen kısım bakımından haksız çıkan davacıların adli yardım kapsamında yer almayan yasal vekâlet ücretinden muaf tutulmasına ve davalı idare lehine avukatlık ücreti hükmedilmesine yer olmadığına ilişkin kısmında da hukuki isabet görülmemiştir.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1\. Tarafların temyiz istemlerinin KABULÜNE,
2\. ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı temyize konu kararının BOZULMASINA,
3\. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesine gönderilmesine, 28/10/2025 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.