Anayasa Norm Denetimi: 2013-70 Sayılı 06-06-2013 Tarihli Karar: İptal-Esas - İptal
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
Anayasa Mahkemesi Kararı
6 Haziran 2013
II. İNCELEME SONUÇLARI
| Normun Numarası – Adı | Madde Numarası | İnceleme Türü – Sonuç | Sonucun Gerekçesi | Dayanak Anayasa Hükümleri | Erteleme Süresi |
|---|---|---|---|---|---|
| 659 Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri Ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname | 1 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay |
| 2 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 3 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 4 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 5 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 6 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 7 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 8 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 9 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 10 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 11 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 12 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 13 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 14 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 15 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 16 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 18 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 19 | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/91 | yok | |
| Geçici 1 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | yok | 9 ay | |
| Geçici 2 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/91 | 9 ay | |
| 17/1/a | Esas - Karar Verilmesine/İncelenmesine Yer Olmadığı | Normda değişiklik yapılması | 1982/91 | yok | |
| 17/1/b | Esas - Karar Verilmesine/İncelenmesine Yer Olmadığı | Normda değişiklik yapılması | yok | yok | |
| 17/1/c | Esas - Karar Verilmesine/İncelenmesine Yer Olmadığı | Normda değişiklik yapılması | yok | yok | |
| 17/1/ç | Esas - Karar Verilmesine/İncelenmesine Yer Olmadığı | Normda değişiklik yapılması | yok | yok | |
| 178 Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname | 43/3 | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | yok | yok |
| 43/son | Esas - İptal | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/70 |
,
1982/91 | yok |
| | Ek 33 | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/70
,
1982/91 | yok |
| 659 Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri Ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname | diğer hükümler | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/70
,
1982/91 | yok |
| | diğer hükümler | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/91 | yok | | | 6/2 | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/91 | yok | | | 17/4/a | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/2
,
1982/10 | yok |
| | 17/5/c | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/2
,
1982/36 | yok |
| | 17/5/ç | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/2
,
1982/36 | yok |
| | 17/5/d | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/2
,
1982/36 | yok |
| | 17/5/e | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/2
,
1982/36 | yok |
| | 17/5/g | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/2
,
1982/36 | yok |
| | 17/5/ğ | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/2
,
1982/36 | yok |
| | 17/5/h | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden uygunluk | 1982/2
,
1982/36 | yok |
| | 17/5/g | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/2
,
1982/36 | yok |
| | 17/5/g | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/70
,
1982/91 | yok |
| | 17/5/ğ | Esas - Ret | Anayasaya esas yönünden aykırılık | 1982/70
,
1982/91 | yok |
"...
I- HÂKİMİN REDDİ, İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ İLE İTİRAZ BAŞVURULARININ GEREKÇELERİ
A- Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
'I. HAKİMİN REDDİ TALEBİ
Anayasanın 'Hak arama hürriyeti' başlıklı 36 ncı maddesinde, 'adil yargılanma hakkı' düzenlenmiş; 138 inci maddesinde ise, 'Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.' denilmiştir.
Yargıçların bağımsızlığına gerekçe oluşturan, Anayasa, yasa ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm vermesine ilişkin bu kuraldan yargıçların tarafsızlığı anlaşılmalıdır. Yargıçlara yönelik 'meslek ahlakı standartlarını' oluşturmak amacıyla belirlenen ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 27.06.2006 gün ve 315 sayılı kararıyla benimsenen, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nun 23 Nisan 2003 tarihli oturumunda kabul ettiği 2003/43 sayılı 'Birleşmiş Milletler Bangolar Yargı Etiği İlkeleri' de yargıcın bağımsızlığı ile tarafsızlığına ilişkin bağlayıcı hükümler içermektedir.
Birleşmiş Milletler Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin 'Bağımsızlık' ve 'Tarafsızlık' değerleri şöyledir:
'Değer 1: BAĞIMSIZLIK
İlke: Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin ön koşulu ve âdil yargılanmanın temel garantisidir. Bundan dolayı hâkim, hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını temsil ve muhâfaza etmelidir.
Uygulama:
1.1 Hâkim, doğrudan ya da dolayısıyla her hangi bir sebeple ya da her hangi bir yerden gelen müdâhale, tehdit, baskı, teşvik ve tüm hâricî etkilerden uzak, hâkimin olayları değerlendirmesi temelinde, vicdânî hukuk anlayışı ile uyum içerisinde bağımsız olarak yargısal işlevini yerine getirmelidir.
1.2 Hâkim, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu ihtilâfın taraflarından bağımsızdır.
1.3 Hâkim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiîlen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle görünmelidir de.
1.4 Hâkim, yargısal görevlerini yerine getirirken, tek başına karar vermek zorunda olduğu hususlarda diğer yargıçlardan da bağımsızdır.
1.5 Hâkim, yargının kurumsal ve eylemsel bağımsızlığını sürdürmek ve arttırmak için, yargısal görevlerinin ifasına yönelik koruma tedbirlerini almalı ve bunları artırmalıdır.
1.6 Hâkim, yargı bağımsızlığını sürdürmede esas olan yargıya yönelik kamusal güveni güçlendirmek amacıyla, yargı etiği ile ilgili yüksek standartlar sergilemeli ve bunları ilerletmelidir.
Değer 2: TARAFSIZLIK
İlke: Tarafsızlık, yargı görevinin tam ve doğru bir şekilde yerine getirilmesinin esasıdır. Bu prensip, sadece bizâtihî karar için değil aynı zamanda kararın oluşturulduğu süreç açısından da geçerlidir.
Uygulama:
1. Hâkim, yargısal görevlerini tarafsız, önyargısız ve iltimassız olarak yerine getirmelidir.
2. Hâkim, mahkemede ve mahkeme dışında, yargı ve yargıç tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukuk mesleği ve dava taraflarının güvenini sağlayacak ve artıracak davranışlar içerisinde olmalıdır.
3. Hâkim, duruşma ve karar aşamalarında, kendisini yargılamadan zorunlu olarak el çektirecek olasılıkları makul ölçüler içerisinde asgariye indirecek şekilde hareket etmelidir.
4. Hâkim, önündeki bir dava veya önüne gelme ihtimâli olan bir konu hakkında, bilerek ve isteyerek; yargılama aşamasının sonuçlarını veya sürecin açıkça âdilânelik vasfını makul ölçüler çerçevesinde etkileyecek veya zayıflatacak hiçbir yorumda bulunmamalıdır. Ayrıca hâkim, her hangi bir şahsın ya da meselenin âdil yargılanmasını etkileyebilecek alenî olsun veya olmasın her hangi bir yorum da yapmamalıdır.
5. Hâkim, tarafsız olarak karar veremeyeceği durumda veya makul olarak düşünme yeteneği olan bir kişide tarafsız olarak karar veremeyeceği izlenimi yaratması halinde, yargılamanın her hangi bir aşamasına katılmaktan çekinmelidir. Sınırlı sayıda sayılmamakla birlikte bu durum aşağıdaki ihtimâllerde söz konusu olur:
6. Hâkimin, yargılama aşamasında delil kâbilinden tartışılan olaylarla ilgili kişisel bir bilgiye sahip olması veya davanın bir tarafıyla ilgili gerçek bir önyargı veya tarafgirlik içerisinde olması veya,
7. Hâkimin ihtilâf konusu davada, olaya ilişkin bir tanıklığının olması ya da daha önceden bu konuda avukat olarak hizmet vermiş olması veya,
8. Hâkim ya da hâkimin ailesinden birisinin ihtilâf konusu dava sonuçlarıyla ilgili ekonomik bir çıkarının olması. Davaya bakmaya devam edecek yeni bir mahkemenin kurulamaması halinde veya hiçbir şeyin yapılmamasının durumun aciliyeti nedeniyle ciddi şekilde adaletsizliğe yol açacağı halde hâkime, görevden el çektirmek gerekmez.'
Birleşmiş Milletler Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin yukarıda aynen yer verilen 'Bağımsızlık' ve 'Tarafsızlık' değerleri hiçbir yoruma ve ek açıklamaya ihtiyaç göstermeyecek derecede açıktır.
*Kamuoyunda Wikileaks belgeleri olarak bilinen ve bir internet sitesinde (*http://www\.wikileaks\.ch/origin/186\_18\.html**\) yer alan 03 ANKARA 4862 kodlu yazıda, ' 4. (C) Kapsamlı reformların önde gelen savunucularından, Anayasa Mahkemesi Hakimi Haşim Kılıç, 1 Ağustos tarihinde bize özel olarak CHP'nin mevcut problemleri için kendini suçlaması gerektiğini aktarmıştır. CHP, muhalefet etmek görüntüsünü vererek ya da çok çekişme yarattıktan sonra isteksizce 'her şeyi' ' demokrasi yanlısı ortaya atılan tüm reformları -- kabul ederek, kendisi için prensipsiz ve erişilemez bir imaj yaratmakta. CHP, Hükümet doğru şeyi yapsa bile, sanki tek işinin AK Parti Hükümetinin yaptığı her şeye muhalefet etmek gibi davranmak olduğunu söylemiştir. Bu da seçmenleri kaçırıyor demiştir.' ifadeleri yer almaktadır.
Kamuoyuna yansıyan ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç tarafından da yalanlanmayan belgeye dayalı bilgilere göre, Sayın Başkanın Cumhuriyet Halk Partisi hakkında Amerika Birleşik Devletlerinin Ankara Büyükelçiliği yetkililerine olumsuz değer yargılarında bulunduğu anlaşılmış, bu konudaki gizli görüşmenin kamuoyuna yansıması ile de Sayın Başkanın Cumhuriyet Halk Partisinin tarafı olduğu bir davada tarafsız karar veremeyeceği izlenimi doğmuştur.
Yasama ve yürütme organlarının siyasi söylemlerinden ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle görünmesi de gereken bir yüksek yargıcın, hem de yabancı bir ülkenin Büyükelçiliğine iç siyasete ilişkin değerlendirmelerde bulunmasındaki tuhaf ötesi gariplik bir yana, yasaları, yasa gücünde kararnameleri, TBMM İçtüzüğünü, Anayasaya şekil ve esas bakımından; Anayasa değişikliklerini ise şekil bakımından denetlemek ve bireysel başvuruları karara bağlamakla Anayasal olarak görevli Anayasa Mahkemesinin bir üyesinin, TBMM'nin çıkardığı yasaları, yasa gücünde kararnameleri, TBMM İçtüzüğünü ve Anayasa değişikliklerini gerek gördüğü durumlarda Anayasa Mahkemesine taşımakla Anayasal olarak yetkilendirilmiş Anamuhalefet Partisi hakkında şikayetvari olumsuz görüş beyan etmenin de ötesinde, hiç kimseyi yüceltmeyecek sözler söylemesi; yargıcın bireysel bağımsızlığını koruyamadığını, kara vermek zorunda olduğu ihtilafın taraflarından bağımsız kalamadığını, sadece bizatihi karar için değil, aynı zamanda kararın oluşturulduğu süreç açısından da geçerli olan tarafsızlık ilkesiyle bağdaşmayan eylemler içinde bulunduğunu, mahkemede ve mahkeme dışında, yargı ve yargıç tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukuk mesleği ve dava taraflarının güvenini sağlayacak ve artıracak davranışlar içerisinde bulunmadığını; önüne gelme ihtimâli olan davalar hakkında, yargılama aşamasının sonuçlarını veya sürecin açıkça adilanelik vasfını makul ölçüler çerçevesinde etkileyecek veya zayıflatacak yorumlarda bulunduğunu, hiçbir yoruma ihtiyaç göstermeyecek açıklıkta ortaya koymaktadır.
Somut olayda, ekte yer alan belgeler ve bu belgeler çerçevesinde kamuoyu önünde yapılan aleni tartışma ve değerlendirmeler karşısında, Sayın Başkan Haşim Kılıç'ın derin bir sessizliğe bürünerek, usulen yalanlama yoluna dahi gitmemiş olması, kamuoyunda ABD Ankara Büyükelçiliğine Cumhuriyet Halk Partisini şikayet eder mahiyetteki sözleri söylediği ve olumsuz değerlendirmelerde bulunduğu ve dolayısıyla davanın bir tarafıyla ilgili gerçek bir önyargı veya tarafgirlik içerisinde olduğu şeklinde anlaşılmış ve Sayın Haşim Kılıç'ın Cumhuriyet Halk Partisinin tarafı olduğu işbu davada bir yargıç tarafsızlığı ile karar veremeyeceğine ilişkin ciddi kuşkuların yerleşmesine yol açmıştır.
25 Nisan 2011 tarihinde Anayasa Mahkemesinin 49 ncu Kuruluş Günü Töreninde yapılan açılış konuşmasındaki şu sözler de Sayın Haşim Kılıç'a aittir:
'Anayasanın 175 inci maddesinde Anayasa değişikliği için öngörülen nitelikli çoğunluk anlayışının içinde, uzlaşmaya dönük örtülü bir yaklaşım olduğu düşünülebilirse de, bu, çoğunluğu elde edenlerin azınlıkta kalan diğer görüşleri ve farklılıkları yok sayma, dışlama ya da dayatma yolunu haklı kılamaz. Ancak, nitelikli çoğunluk dışındaki görüş sahiplerinin de bu gücü bloke etme, etkisizleştirme gibi davranış sergilemelerine de izin verilemez. Doğal hukukla örtüşen evrensel değerler üzerinde geniş katılımlı bir iradeyi oluşturmak zor değildir. Yeter ki demokrasinin müzakere imkânlarından faydalanarak çözüm bulma iradesi samimiyetle ortaya konulabilsin. Toplumun tanıklığında ortaya konulan bu samimi duruşlar, çoğunlukçu, dayatmacı ve 'ben yaptım oldu' noktasındaki düşünce sahiplerinin haksızlığını açıkça ortaya koyacaktır. Siyaset kurumları, geçmişte yaşanan fahiş hatalarla hesaplaşarak, sorunlara çözüm önerilerini cesaretle sunabilmelidirler. Ümit ediyorum ki bu gayret, Anayasa Mahkemesi'ne dava açmak suretiyle sorun çözme kolaycılığını da ortadan kaldıracaktır.
Anayasa Mahkemesinin Sayın Başkanı Haşim Kılıç'a göre, Anayasanın 175 inci maddesinde aranan nitelikli çoğunluk, uzlaşmaya dönük açık bir kural değil, sadece örtülü bir yaklaşım olarak düşünülebilir ve Anayasal olarak yetkilendirilmiş Anamuhalefet partisinin, siyasal iktidarın çoğunlukçu, dayatmacı ve 'ben yaptım oldu' anlayışıyla çıkardığı yasal düzenlemeleri, iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine götürmesi, 'Anayasa Mahkemesine dava açmak suretiyle sorun çözme kolaycılığı'dır.
CHP'nin Anayasa Mahkemesine dava açmasına ilişkin olarak kamuoyunda kahve sohbeti düzeyinde güncel siyasi tartışmalar sürdürülürken, sadece Anayasa Mahkemesine iptal davası açma yetkisi bulunan Anamuhalefet Partisini aşağılamayı ve toplum nezdinde itibarsızlaştırmayı değil, aynı zamanda Başkanı olduğu Yüksek Mahkemenin demokratik sistem içindeki işlevi ile Anayasal varlık nedenini de sorgulayan bu sözleri, herhangi bir siyaset insanı değil, Anayasa Mahkemesinin Sayın Başkanı söyleyebilmiştir. Dahası bu sözler, günümüz Türkiye'sinin kâbusu olduğu üzere, dostlar arasında yapılan özel bir sohbetin ortam veya telefon dinlemesi suretiyle elde edilmesi ve medyaya servisi yoluyla kamuoyuna yansımamış; yazılı ve görsel tüm medyanın takip ettiği Yüksek Mahkemenin 49 ncu Kuruluş Günü Töreninde -6223 sayılı Yetki Yasasının siyasal iktidarın sayısal çoğunluğuna dayalı olarak kabul edildiği 06.04.2011 tarihinden 20 gün sonra 25.04.2011 tarihinde- yapılmıştır.
Demokratik siyasal sistemlerde bir siyasi partinin muhatabı, diğer siyasi partilerdir. Dolayısıyla, herhangi bir siyasi parti hakkında siyasi değerlendirme, eleştiri ve suçlamaları yapacak olanlar da halkın oylarına talip olan diğer siyasi partilerdir. Anayasasında demokratik hukuk devleti ile kuvvetler ayrılığı ilkelerini benimsemiş ve yargıç bağımsızlığı ile tarafsızlığına yer vermiş bir ülkede, Anayasa Mahkemesi Başkanının herhangi bir siyasi partiyi bırakınız suçlamayı, eleştirmesi dahi hiçbir şekilde mümkün olamaz. Hele bu suçlamanın, Başkanı olduğu Mahkemenin demokrasilerdeki işlevi ile varlık nedenini de yok sayarak Anayasa Mahkemesine dava açmak gibi Anayasal bir hakkın kullanımı, muhalefet görevinin bir parçası ve temel hak ve özgürlükler ile halkın çıkarlarını korumanın gereği ile ilgili olması, açıklanabilir olmanın uzağındadır.
Anayasa Mahkemesinin Sayın Başkanının amacı ve hedefi, 'kör kör parmağım gözüne' kadar açık ve herhangi bir yoruma ihtiyaç duymayacak kadar belirgin bir şekilde AnamuhalefetPartisini, 'Anayasa Mahkemesine dava açmak suretiyle sorun çözme kolaycılığı' ile suçlaması; hukuksal konumu ve statüsü ile mesleki deneyimi göz önüne alındığında, ancak, AnamuhalefetPartisine karşı alt benliğe yerleşmiş katı önyargının, üst benliğin kontrol işlevini parçalayarak açığa çıkacak derecede güçlü olmasıyla mümkün olabilir ve bu durum tarafsızlığın yitirildiğinin en belirgin göstergesidir.
Öte yandan, Sayın Haşim Kılıç Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildiği 1990 yılından bu yana, Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi veren 8 adet yetki yasasının iptali başvurularına üye ve başkan sıfatıyla katılmıştır.
Bu Yetki Yasaları ve Anayasa Mahkemesi kararları ile Sayın Haşim Kılıç'ın kullandığı oylar şöyledir:
1- 06.06.1991 günlü ve 3755 sayılı Yetki Kanununun iptali için Sosyaldemokrat Halkçı Parti'nin açtığı davada, AYM 12.12.1991 günlü ve E.1991/27, K.1991/50 sayılı Kararı ile 3755 sayılı Yetki Yasasını, Anayasanın 91 inci ve 153 üncü maddelerine aykırı bulunarak OYÇOKLUĞU ile iptal etmiş; Sayın Haşim KILIÇ, karşıoy kullanmıştır.
2- 24.06.1993 günlü 3911 sayılı Yetki Kanununun iptali için Anavatan Partisinin açtığı davada, AYM 16.09.1993 tarihli ve E.1993/6, K.1993/28 sayılı Kararı ile 3911 sayılı Yetki Yasası, 'verilen yetkinin belirsiz olduğu', 'yetki yasasında bulunması gereken öğeleri içermediği', 'verilen yetkinin önemli, ivedi ve zorunlu olup olmadığının tespitinin olanaksız olduğu', 'yasama yetkisinin devri niteliğinde olduğu' gerekçeleriyle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci ve 91 inci maddelerine aykırı bularak OYBİRLİĞİ ile iptal etmiş; Sayın Haşim KILIÇ iptal gerekçelerinin tamamına katılmıştır.
3- 18.05.1994 günlü ve 3990 sayılı Yetki Kanununun iptali için Anavatan Partisinin açtığı davada, AYM 05.07.1994 tarihli ve K.1994/44-2 sayılı Kararı ile 3990 sayılı Yetki Yasası, 'verilen KHK çıkarma yetkisinin ivedi, zorunlu ve önemli durumlara ilişkin olmadığı', 'yasama yetkisinin devri niteliğinde olduğu', 'öngörülen amaç, konu ve kapsamın somut ve belirgin nitelikte olmadığı' gerekçeleriyle Anayasanın 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı bularak OYBİRLİĞİ ile İptal etmiş; Sayın Haşim KILIÇ, iptali yönünde oy kullanmakla beraber, KHK çıkarma yetkisinin ivedi, zorunlu ve önemli durumlara ilişkin olması gerektiği görüşüne katılmamıştır.
4- 31.05.1995 günlü ve 4109 sayılı Yetki Kanununun iptali için TBMM Üyeleri Hasan KORKMAZCAN, Bülent ECEVİT ve 113 Milletvekilinin açtığı davada, AYM 04.07.1995 günlü ve E.1995/35, K.1995/26 sayılı Kararı ile 4109 sayılı Yetki Yasasını, 'erkler ayrılığı', 'demokratik hukuk devleti' 'yasama yetkisinin devredilemeyeceği' ilkelerine aykırı olduğu, 'nerelerin il, nerelerin ilçe olacağı konusunda belirsizlik yarattığı', 'kapsam ve ilkelerinin belirsiz olduğu' gerekçeleriyle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı bularak OYBİRLİĞİ ile iptal etmiş; Sayın Haşim KILIÇ iptal gerekçelerinin tamamına katılmıştır.
5- 08.06.1995 günlü ve 4113 sayılı Yetki Kanununun iptali için Anavatan Partisinin açtığı davada, AYM 19.09.1995 tarihli ve E.1995/39, K.1995/45 sayılı Kararı ile 4113 sayılı Yetki Yasasını, 'yetki yasasında, çıkarılacak KHK'lerin konu, amaç, kapsam ve ilkelerinin belirgin ve somut biçimde gösterilmemesi', 'yasama yetkisinin devrini doğurması' gerekçeleriyle Anayasanın 2 nci, 7 nci, 87 ncive 91 inci maddelerine aykırı bulunarak OYBİRLİĞİ ile iptal etmiş; Sayın Haşim KILIÇ iptal gerekçelerinin tamamına katılmıştır.
6- 31.08.1996 günlü ve 4183 sayılı Yetki Kanununun iptali için Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL'in açtığı davada, AYM 02.10.1996 günlü ve E.1996/61, K.1996/35 sayılı Kararı ile 4183 sayılı Yetki Yasasını, 'amaç, kapsam ve ilkelerin belirsiz olduğu', 'Bakanlar Kurulu'na geniş kapsamlı KHK çıkarma yetkisi verildiği', 'yürütme organına, TBMM'ne ait bulunan yasama yetkisini sınırsız biçimde kullanma olanağı ve yürütmeye yasama karşısında üstünlük tanındığı' gerekçeleriyle, Anayasanın 2 nci, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı bularak OYBİRLİĞİ ile iptal etmiş; Sayın Haşim KILIÇ iptal gerekçelerinin tamamına katılmıştır.
7- 29.06.2000 günlü ve 4588 sayılı Yetki Kanununun iptali için Fazilet Partisinin açtığı davada, AYM 05.10.2000 tarihli ve E.2000/45, K.2000/27 sayılı Kararı ile 4588 sayılı Yetki Yasasını, 'sınırlarının geniş ve belirsiz olması', 'yasama yetkisinin yürütme organına devri anlamına gelmesi', 'verilen yetkinin önemli, ivedi ve zorunlu durumları içerip içermediğinin tespitine imkan vermemesi' gerekçeleriyle Anayasanın Başlangıç'ının dördüncü paragrafı ile 2 nci, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı bulunarak OYÇOKLUĞU ile iptal etmiş; Sayın Haşim KILIÇ iptali yönünde oy kullanmış ve iptal gerekçelerinin tamamına katılmıştır.
8- 21.12.2000 günlü ve 4615 sayılı Yetki Kanununun iptali için Fazilet Partisinin açtığı davada, AYM 20.03.2001 tarihli ve E.2001/9, K.2001/56 sayılı Kararı ile 4615 sayılı Yasanın 1 inci ve 2 nci maddelerinde yer alan 'idari' ibaresini, 'idarî hak kavramının, memurların ve diğer kamu görevlilerinin malî ve sosyal hakları dışında kalan tüm haklarını ifade etmesi nedeniyle belirsizlik içermesi', 'idari haklara ilişkin düzenlemelerin Anayasanın 91 inci maddesindeki yasak alan içinde olması' 'Malî ve sosyal haklar dışındaki idarî hak kavramı içinde nitelenebilecek konuların önemli, zorunlu ve ivedi durumlar kapsamında düşünülemeyeceği' gerekçeleriyle Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı bularak oyçokluğu ile iptal etmiş; Sayın Haşim Kılıç iptali yönünde oy kullanmış ve iptal gerekçelerinin tamamına katılmıştır.
9- 06.04.2011 tarihli ve 6223 sayılı Yetki Kanununun iptali için Cumhuriyet Halk Partisinin açtığı davada, AYM'nin 27.10.2011 tarihli ve E.2011/60, K.2011/147 sayılı Kararı ile 14 üyenin oyunun 7'ye 7 çıkması nedeniyle iptal isteminin reddi yönünde oy kullanan Mahkeme Başkanı Sayın Haşim KILIÇ'ın kullandığı oyun üstün sayılmasından dolayı iptal istemi reddedilmiştir.
Her dosyanın kendi içinde değerlendirilmesi gerekeceği kural olmakla birlikte, Sayın Haşim Kılıç'ın Yetki Yasaları konusunda 1993 yılından bu yana istikrar kazanmış görüşünden ve bu görüşlerindeki, 'sınırlarının geniş ve belirsiz olması', 'yürütme organına, TBMM'ne ait bulunan yasama yetkisini sınırsız biçimde kullanma olanağı ve yürütmeye yasama karşısında üstünlük tanınması' 'verilen yetkinin önemli, ivedi ve zorunlu durumları içerip içermediğinin tespitine imkan vermemesi' gerekçelerinden dönerek iptal isteminin reddi yönünde oy kullanması, kamuoyunda AKP'yi Anayasa Mahkemesi Başkanının kurtarması şeklinde değerlendirilmiş ve bu değerlendirme Sayın Haşim Kılıç'ın Cumhuriyet Halk Partisinin tarafı olduğu davalarda yargıç tarafsızlığı ile karar veremeyeceğine ilişkin yerleşen ciddi kuşkuları pekiştirmiştir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, 30.03.2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 59 uncu maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde yer alan, Başkan ve üyelerin istişari görüş ve düşüncesini ifade etmiş olduğu dava ve işlere bakamayacaklarına ilişkin kural ile 60 ıncı maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki, 'Başkan ve üyeler tarafsız hareket edemeyecekleri kanısını haklı kılan hâllerin olduğu iddiası ile reddolunabilirler.' hükmüne dayanarak Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç hakkında reddi hakim talebinde bulunuyoruz.'
''
III. GEREKÇELER
1) 659 Sayılı 'Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin Tümünün ve Ayrı Ayrı Tüm Maddeleri ile Eki Listenin Anayasaya Aykırılığı
Anayasanın Başlangıcının dördüncü fıkrasında, 'Kuvvetler ayırımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;' belirtildikten sonra 2 nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında 'hukuk devleti' ilkesine yer verilmiş; 6 ncı maddesinde, hiç kimse ve hiçbir organın kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı; 7 nci maddesinde, Yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde, yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve yasalara uygun olarak yerine getirileceği kuralları getirilmiş; 35 inci maddesinde mülkiyet hakkı düzenlenmiş; 87 nci maddesinde, Bakanlar Kuruluna 'belli konularda' KHK çıkarma yetkisi verilmesi TBMM'nin görevleri arasında sayılmış; 91 inci maddesinin ikinci fıkrasında ise, yetki kanununun, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılmayacağını göstereceği hükme bağlanmıştır.
Anayasa Mahkemesinin 05.10.2000 tarih ve E.2000/45, K.2000/27 sayılı Kararında da vurgulandığı üzere, Anayasanın 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerinin birlikte değerlendirilmesi sonucunda, yasama yetkisinin genel ve asli bir yetki olması, TBMM'ye ait bulunması ve devredilememesi karşısında KHK çıkarma yetkisinin kendine özgü ve ayrık bir yetki olduğu anlaşılabilmektedir. Dolayısıyla yetki yasalarının, yasama yetkisinin devri anlamına gelecek ya da bu izlenimi doğuracak biçimde yaygınlaştırılıp genelleştirilmemesi gerekir. KHK'ler ancak ivedilik gerektiren belli konularda, kısa süreli yetki yasaları temel alınarak etkin önlemler ve zorunlu düzenlemeler için yürürlüğe konulmak durumundadır.
Anayasanın 91 inci maddesi**nin Danışma Meclisi'nde görüşülmesi sırasında KHK çıkarabilmesi için hükümete yetki verilmesinin nedeni, '... çok acele hallerde hükümetin elinde uygulanacak bir seri kural olmadığı için, acele olarak çıkarılıp ve hemen olayın üstüne gidilmesi gereken hallerde çıkarılması için bu düzenleme getirilmiştir ...' biçiminde açıklanırken; Anayasa Komisyonu Başkanınca da, 'Kanun hükmünde kararname, yasama meclisinin acil bir durumda, kanun yapmak için geçecek sürede çıkaracağı kanun ihtiyacı, halledilmesi gereken meseleyi çözemeyeceğine; o zaman çok geç kalınacağı endişesinden kaynaklanan bir müessesedir ve bu müessese bunun için kurulmuştur.' denilerek aynı doğrultuda görüş bildirilmiştir.
Yetki yasasında Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin 'amaç', 'kapsam' ve 'ilkeleri'ninbelirlenmesinden amaç, bu yetki ile Bakanlar Kurulunun neleri gerçekleştirebileceğinin açıklığa kavuşturulmasıdır. KHK'nin, amacı, kapsamı ve ilkeleri de konusu gibi geniş içerikli, her yöne çekilebilecek, yuvarlak ve genel anlatımlarla gösterilmemeli, değişik biçimlerde yorumlamaya elverişli olmamalıdır. Verilen yetkinin konu, amaç, kapsam ve ilkeler yönünden belirgin duruma getirilmesi, başka bir anlatımla somutlaştırılması, yürürlüğe konulacak KHK'lerin yetki yasası kapsamı içinde kalıp kalmadıklarının, 91 inci maddede belirlenen yasak alana girip girmediklerinin, önemli, ivedi ve zorunlu bir durum için düzenlenip düzenlenmediklerinin saptanabilmesi yönünden gereklidir.
Anayasa Mahkemesinin 1990'lardan bu yana verdiği kararlarda, TBMM'nin Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi vermesi için, 'ivedilik, 'zorunluluk' ve 'önemlilik' gibi üç koşulun birlikte bulunması gerekeceğine yönelik içtihat oluşturduğu gözlenmektedir (06.02.1990 günlü ve E.1988/62, K.1990/3). Yüksek Mahkeme, 16.10.1993 günlü ve E.1993/26, K.1993/28 sayılı kararında ise, 'KHK'lar, ancak ivedilik isteyen belli konularda, kısa süreli yetki yasaları temel alınarak etkin önlemler ve zorunlu düzenlemeler için yürürlüğe konur.' demiştir. İvedilik koşulu ile etkin önlemler ve zorunlu düzenlemeleri taşımayan hususlarda KHK çıkarma yetkisi verilmesinin yasama yetkisinin devri anlamına geleceği açıktır.
Nitekim; 1990 yılından bu yana, Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi veren 8 adet yetki yasasının iptali için Anayasa Mahkemesine yapılan başvurulardan, sonuncusu olan 6223 sayılı Yetki Yasası hariç, 06.06.1991 günlü ve 3755 sayılı, 24.06.1993 günlü ve 3911 sayılı, 18.05.1994 günlü ve 3990 sayılı, 31.05.1995 günlü ve 4109 sayılı, 08.06.1995 günlü ve 4113 sayılı 31.08.1996 günlü ve 4183 sayılı, 29.06.2000 günlü ve 4588 sayılı Yetki Yasaları; Anayasa Mahkemesinin sırasıyla 12.12.1991 günlü ve E.1991/27, K.1991/50 sayılı; 16.09.1993 tarihli ve E.1993/6, K.1993/28 sayılı; 05.07.1994 tarihli ve K.1994/44-2 sayılı; 04.07.1995 günlü ve E.1995/35, K.1995/26 sayılı; 19.09.1995 tarihli ve E.1995/39, K.1995/45 sayılı; 02.10.1996 günlü ve E.1996/61, K.1996/35 sayılı; 05.10.2000 tarihli ve E.2000/45, K.2000/27 sayılı kararları ile iptal edilmiştir.
Yüksek Mahkemenin anılan 05.10.2000 tarih ve E.2000/45, K.2000/27 sayılı Kararında;
'Anayasanın 87 nci maddesine göre, ancak, belli konularda KHK çıkarma yetkisi verilmesi gerekirken dava konusu Yasa'yla her konuyu kapsayacak biçimde genel bir yetki verilmiştir. Bakanlar Kurulu, ayrık tutulan iki kurum dışında tüm kamu kurum ve kuruluşlarını yeniden örgütleyebilecek, bunların görev ve yetkilerini yeniden düzenleyebilecek, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin ücret, aylık, disiplin ve cezaları ile emeklileri hakkında kanun ve KHK'lerde değişiklik yapabilecek, Devletin gelirleri ve harcamalarına ilişkin tüm mevzuatı 'kamu malî yönetimi' kavramı içinde değerlendirerek yeni kurallar getirebilecektir. Sınırları geniş ve belirsiz konularda düzenleme yapmak üzere Bakanlar Kurulu'na KHK çıkarma yetkisi verilmesi, Anayasanın 87 nci maddesinde belirtilen 'belli konu'larda verilen yetki olarak değerlendirilemez.
Öte yandan, yasa, Anayasanın 91 inci maddesinde belirtilen öğeleri de içermemektedir. Yasa'nın 1 inci maddesinde çıkarılacak KHK'lerin 'kapsam' ve konusu içiçe girmiş, kapsamının çok geniş ve sınırsız olması nedeniyle de verilen yetkinin 91 inci maddede öngörülen yasak alana girip girmediğinin denetimi olanaksız hale gelmiştir. Konu ve kapsamdaki bu sınırsızlık ve belirsizlik, TBMM'ne ait olan yasama yetkisinin yürütme organına devri anlamına gelir. Amaç, konu, ilke ve kapsamla ilgili sınırların belirli olması gerekirken bunlara uyulmadan KHK çıkarma yetkisi verilmesi Anayasanın 7 nci maddesine aykırılık oluşturur.
Yasa'nın 2 nci maddesinde, Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin ivedi ve zorunlu hallerde kullanılması gerektiği belirtilmiştir. Yetkinin 'önemli, ivedi ve zorunlu' durumlarla sınırlandırılması, dava konusu Yetki Yasası'nda olduğu gibi bunun takdirinin Bakanlar Kuruluna bırakılmasıyla değil, amacın, kapsamın ve konunun içeriği yönünden ivedi ve zorunlu olduğunun yasakoyucu tarafından saptanmasıyla olanaklıdır. Niteliği itibariyle uzun süreli ve çok yönlü çalışmayı gerektiren düzenlemeler ivedi ve zorunlu olarak nitelendirilemez. Dava konusu Yasa'nın amaç ve kapsamındaki genişlik ve sınırsızlık, verilen yetkinin önemli, ivedi ve zorunlu durumları içerip içermediğinin tespitine imkan vermemektedir.
Açıklanan nedenlerle Yetki Yasası'nın 1 inci maddesiyle 2 nci maddesinin birinci fıkrası Anayasanın Başlangıç'ının dördüncü paragrafı ile 2 nci, 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.'
denilmiştir.
6223 sayılı Yetki Yasasının 'Amaç ve kapsam' başlıklı 1inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının*,*
(a) bendinde, 'Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenerek;' denildikten sonra;**(1) numaralı alt bendinde, mevcut bakanlıkların birleştirilmesine veya kaldırılmasına, yeni bakanlıklar kurulmasına, anılan bakanlıkların bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşlarıyla hiyerarşik ilişkilerine; (2) numaralı alt bendinde, mevcut bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerinin yeniden belirlenmesine veya bunların mevcut, birleştirilen veya yeni kurulan bakanlıklar bünyesinde hizmet birimi olarak yeniden düzenlenmesine; (3) numaralı alt bendinde, mevcut bakanlıklar ile birleştirilen veya yeni kurulan bakanlıkların görev, yetki, teşkilat ve kadrolarının düzenlenmesine, taşrada ve yurt dışında teşkilatlanma esaslarına;
(b) bendinde ise, kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak üzere, bunların atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına; 'ilişkin konularda düzenlemelerde bulunmak üzere Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermektir.' gibi belirsiz ve sınırsız ifadelere yer verilerek Yetki Yasasının amacı ortaya konmak istenmiştir.
Aynı maddenin (2) numaralı fıkrasında ise, Yetki Yasasının kapsamına ilişkin olarak, 'Bu Kanuna göre çıkarılacak kanun hükmünde kararnameler;' denilip,
(a) bendinde, 'Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesine ilişkin olarak;' ifadesinden sonra, 19 alt bent halinde 19 yasa ve KHK sayılmış ve (20) numaralı alt bendinde, 'Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin görev, yetki, merkez, taşra ve yurt dışında teşkilatlanma esasları, kadrolar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerine ilişkin hükümlerinde*, (') yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeleri kapsar.' denilerek adetateşkilatlanmaya ilişkintümyasa ve yasa gücünde kararnameler**kapsama alınmak istenmiş;*
(b) bendinde ise, 'Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin olarak;' denildikten sonra 6 alt bent halinde 5 yasa ve 1 KHK sayılmış ve (7) numaralı alt bendinde ise, 'Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin hükümlerinde' ifadesiyle de neredeyse tüm kamu personeli hakkında Bakanlar Kuruluna her türlü düzenlemede bulunma yetkisi verilmesi hedeflenmiştir.
Oysa yetki yasalarının, Anayasanın belirlediği ögeleri belli bir içeriğe kavuşturarak somutlaştırması ve verilen yetkiyi hiçbir tartışmaya yol açmayacak açıklıkta belirleyerek Bakanlar Kurulu'na çerçeveyi çizmesi ve niteliği itibariyle uzun süreli ve çok yönlü çalışmayı gerektiren düzenlemeleri kapsamaması gerekmektedir.
Çünkü, Yetki Yasası'nda Bakanlar Kurulu'na verilen yetkinin 'amaç', 'kapsam' ve 'ilkeleri'ninbelirlenmesinden amaç, bu yetki ile Bakanlar Kurulu'nun neleri gerçekleştirebileceğinin açıklığa kavuşturulmasıdır. Ancak, 6223 sayılı Yetki Yasasının, amacı, kapsamı ve ilkeleri de konusu gibi geniş içerikli, her yöne çekilebilecek, yuvarlak ve genel anlatımlarla geçiştirilerek, her okuyanın değişik şekillerde yorumlamasına açık hale getirilmiştir. Verilen yetkinin konu, amaç, kapsam ve ilkeler yönünden belirgin duruma getirilmesi, başka bir anlatımla somutlaştırılması, yürürlüğe konulacak KHK'lerin yetki yasası kapsamı içinde kalıp kalmadıklarının, 91 inci maddede belirlenen yasak alana girip girmediklerinin, önemli, ivedi ve zorunlu bir durum için düzenlenip düzenlenmediklerinin saptanabilmesi yönünden gereklidir.
Herhangi bir yetki yasasının Anayasaya aykırı olmaması için Anayasadaki öge ve ölçütlere, Anayasa Mahkemesi kararları ile getirilen yorumlara uygun olması gerekir. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesi kararlarda açıklanan gerekçelerin göz önünde bulundurulmasını zorunlu kılar.
Tüm bunlara ve kanun hükmünde kararnamenin, 12 Mart 1971 Askeri Müdahalesinden sonra 20.09.1971 tarihli ve 1488 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle Anayasanın 64 üncü maddesine girdiğinden bu güne kadarki Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadına rağmen; 06.04.2011 tarihli ve 6223 sayılı 'Kamu Hizmetlerinin Düzenli, Etkin ve Verimli Bir Şekilde Yürütülmesini Sağlamak Üzere Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Teşkilat, Görev ve Yetkileri ile Kamu Görevlilerine İlişkin Konularda Yetki Kanunu'nun iptali için Cumhuriyet Halk Partisinin açtığı iptal davası sonucunda 6223 sayılı Yetki Yasası, AYM'nin 27.10. 2011 günlü ve E.2011/60, K.2011/147 sayılı Kararı ile 14 üyenin oyunun 7'ye 7 çıkması nedeniyle, bu güne kadar istikrar kazanmış görüşünün aksine iptal isteminin reddi yönünde oy kullanan ve bu Dava Dilekçesinin 'Hakimin Reddi Talebi' bölümünde belirtilen nedenlerle reddi hakim talebinde bulunulan Mahkeme Başkanı Sayın Haşim KILIÇ'ın kullandığı oydan dolayı iptal istemi OY ÇOKLUĞU ile reddedilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin 27.10. 2011 günlü ve E.2011/60, K.2011/147 sayılı (Başkanın oyundan dolayı 6216 sayılı Kanunun 65 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre çoğunluk sayılan) Kararına göre;
'' 6223 sayılı Kanunun iki konuda Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi verdiği görülmektedir:
Bunlardan birincisi özetle 'Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi'dir. Bu çerçevede gerekli görülmesi halinde yeni bakanlıklar kurulması, var olan bakanlıkların birleştirilmesi, bakanlıkların bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşlarının yeniden belirlenmesi için KHK çıkarma yetkisi verilmiştir.
İkincisi ise 'Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin olarak değişiklikler ve yeni düzenlemeler' yapılması için KHK çıkarma yetkisi verilmiştir.
Yetki kanunu, çıkarılacak KHK'lerin konusunu ve kapsamını bu şekilde belirleyip sınırlandırmıştır. Yetki yasalarında, çıkarılması için izin verilen KHK'lerin konusunun belirlenmiş olması gerekmektedir. Bununla birlikte belirlenen bu konunun mutlaka dar kapsamlı olması gerektiği yönünde Anayasada herhangi bir kural bulunmamaktadır. Kaldı ki, yetki kanunlarında KHK'lerle düzenlenmesi için yetki verilen konunun kapsamının sınırlı mı yoksa geniş mi olduğu şeklindeki bir irdelemenin, sübjektif değerlendirmeleri ortaya çıkaracağı hususu, izahı gerektirmeyecek derecede açıktır. Ayrıca, konu ve kapsamın belirlenmiş olduğunun söylenebilmesi için, hangi yasalarda değişiklik yapılacağının yetki kanununda mutlaka sayma yoluyla gösterilmesi de şart değildir. Bu nedenle, dava konusu yasa kurallarında, bir kısım kanunların isimleri sıralandıktan sonra belirlenen bu iki konuyla ilgili 'diğer kanun ve kanun hükmünde kararnameler'de de değişiklik yapılabileceğinin ifade edilmiş olması, konunun belirli olmadığı iddiasına dayanak teşkil edebilecek bir husus değildir. Zira konu ve kapsamın belirtilmiş olması kaydıyla, belirlenen bu konu ve kapsamın sınırları içine hangi yasa ya da KHK'lerin girdiğinin yetki yasasında sayma yoluyla gösterilmesi şart değildir. Bu husus 1961 ve 1982 Anayasalarının konuyla ilgili düzenlemelerinin karşılaştırılmasından da açıkça anlaşılmaktadır. Şöyle ki, 1961 Anayasasının konuyla ilgili 64 üncü maddesinde 'Yetki veren kanunda ' yürürlüktenkaldırılacak kanun hükümlerinin açıkça gösterilmesi' şartı aranmışken, 1982 Anayasasının 91 inci maddesinde böyle bir şarta yer verilmemiştir. Yürürlükten kaldırılacak kanun hükümlerinin yetki yasasında açıkça gösterilmesi şart olmadığına göre, hangi kanunlarda ya da KHK'lerde değişiklik yapılacağının yetki kanununda sayma yoluyla gösterilmesi de şart değildir.
(')
Bir başka Anayasaya aykırılık iddiası ise, yetki yasası ve buna bağlı olarak KHK'ler çıkarılmasını gerektiren acil, ivedi, önemli ve zorunlu bir durumun bulunmadığına ilişkindir. Dava konusu yetki yasasıyla çıkarılması için izin verilen KHK'ler olağan kanun hükmünde kararnamelerdir. Bu tür KHK'lerin çıkarılabilmesi için acil, ivedi, önemli ve zorunlu bir durumun olması gerektiğine dair Anayasada herhangi bir düzenleme yer almamaktadır. Bu itibarla, yetki kanunlarının ve KHK'lerin anayasaya uygunluğunun incelenmesinde Anayasada öngörülmeyen yeni şartlar ihdas edilmesi mümkün olmadığı gibi, neyin 'önemli', 'ivedi' ve 'zorunlu' olduğuna anayasaya uygunluk denetimi yapan yargı organının karar vermesi de bu organın işlevine uygun değildir. Ayrıca bu kavramların sübjektif nitelik taşıdığı ve göreceli olduğu da açıktır. Bu nedenle, yetki yasası ve buna bağlı olarak KHK çıkarılmasını gerektiren acil, ivedi, önemli ve zorunlu bir durumun olup olmadığının incelenmesi, Anayasada öngörülen çerçevenin dışına taşacak ölçüde bir denetim yapılması anlamına gelebilecektir. Oysa yetki yasaları üzerindeki denetimin, Anayasada öngörülen çerçevenin sınırları içinde kalması gerekir. Bu nedenle, KHK çıkarılması için yetki verilen konunun acil, ivedi, önemli ve zorunlu olup olmadığının incelenmesine gerek görülmemiştir.'
Bu dava dilekçesinde Yüksek Mahkemenin iki farklı kararından uzun alıntı yapılmıştır. Birincisi 05.10.2000 tarih ve E.2000/45, K.2000/27 sayılı kararı, diğeri ise 27.10. 2011 günlü ve E.2011/60, K.2011/147 sayılı kararıdır.
İki karar arasındaki farklılıklar üzerine çok şey söylenebilir. Özeti, Anayasa Mahkemesinin geçmişini inkâr ettiği ve çağdaş demokrasiyi yüceltmenin erdemine artık nefesinin yetmediğidir.
Anayasa Mahkemesinin 27.10. 2011 günlü ve E.2011/60, K.2011/147 sayılı Kararındaki (6216 sayılı Kanunun 65 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre çoğunluk sayılan) Görüşe göre;
6223 sayılı Yasanın kapsamına;
- Birincisi, ''Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesi' ve bu çerçevede gerekli görülmesi halinde yeni bakanlıklar kurulması, var olan bakanlıkların birleştirilmesi, bakanlıkların bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşlarının yeniden belirlenmesi' için Yetki Yasasında tek tek sayılan 19 adet kanun ve kanun hükmünde kararname ile bu konuyla ilgili diğer kanun ve kanun hükmünde kararnameler;
- İkincisi ise, 'Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin olarak değişiklikler ve yeni düzenlemeler' yapılması için' Yetki Yasasında sayılan 6 adet kanun ve kanun hükmünde kararnamelerle bu konuyla ilgili diğer kanun ve kanun hükmünde kararnameler;
girmektedir.
Başka bir anlatımla, kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımını ve dolayısıyla teşkilat yasalarını konu alan bütün yasa ve yasa gücünde kararnameler ile kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarını konu alan tüm personel kanunları ile kanun hükmünde kararnameler, 6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamındadır ve dolayısıyla teşkilat ve personeli konu alan tüm yasa ve yasa gücünde kararnamelerin Yetki Kanununun kapsamında olması, Anayasanın 87 nci maddesine göre 'Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek' anlamına geldiği gibi kapsamı da belirli olduğu için Anayasanın 7 nci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırılık oluşturmamaktadır.
Bu yorum, 'Kamu hizmetlerinin kapsamı ile kamu hizmetlerini yürütecek her türlü kamu kurum ve kuruluşunun teşkilatı ile görev ve yetkilerini; bağlılık, ilgililik ve ilişkililik ilişkilerini; hizmet üretme süreçlerini; memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ve diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esasları ile mali, sosyal ve diğer her türlü özlük hakları ile sorumluluklarını; kamu hizmetlerinin finansman biçimleri ile harcama usul ve esaslarını yeniden belirlemek amacıyla yürürlükte bulunan tüm kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik ve yeni düzenlemeler yapmak üzere Bakanlar Kuruluna yetki vermektir.' şeklindeki bir yetki yasasının da konusu ve kapsamı -6223 sayılı Yetki Yasasından daha da- belirgin, kısa, öz ve anlaşılabilir olduğundan, Anayasaya daha da uygun olacağı anlamına gelmektedir.
Bu yoruma, Anayasanın 91 inci maddesininDanışma Meclisi'nde görüşülmesi sırasında KHK çıkarabilmesi için hükümete yetki verilmesi nedeninin*, '... çok acele hallerde hükümetin elinde uygulanacak bir seri kural olmadığı için, acele olarak çıkarılıp ve hemen olayın üstüne gidilmesi gereken hallerde çıkarılması için bu düzenleme getirilmiştir ...' biçiminde açıklanması ileAnayasa Komisyonu Başkanının da, 'Kanun hükmünde kararname, yasama meclisinin acil bir durumda, kanun yapmak için geçecek sürede çıkaracağı kanun ihtiyacı, halledilmesi gereken meseleyi çözemeyeceğine; o zaman çok geç kalınacağı endişesinden kaynaklanan bir müessesedir ve bu müessese bunun için kurulmuştur.'biçimindegörüş bildir**mesini de görmezden gelip, Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarını da yok sayarak, 'KHK çıkarılabilmesi için acil, ivedi, önemli ve zorunlu bir durumun olması gerektiğine dair Anayasada her hangi bir düzenleme yer almamaktadır.' saptamasını da eklersek;*
Seçimler yapıldıktan sonra Bakanlar Kurulunun hazırladığı yetki yasası tasarısına TBMM'nin yetki vermesini sağladıktan sonra -75'şer günlük bütçe süreci hariç- bir sonraki genel seçimler sonuçlanıp TBMM açılana kadar TBMM'yi kapatmak; acil, ivedi, önemli ve zorunlu bir durum olmadığı sürece de TBMM'yi toplantıya çağırmamak gerekecektir.
Anayasa Mahkemesinin 27.10.2011 günlü ve E.2011/60, K.2011/147 sayılı Kararındaki (6216 sayılı Kanunun 65 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre çoğunluk sayılan) Görüş, net bir biçimde bunu söylemektedir.
Bu görüş, Anayasanın Başlangıcı ile Birinci Kısmında kurulan Türkiye Cumhuriyetini değil, bambaşka bir devleti tanımlamakta; tanımlanana ne dendiğini de herkes bilmektedir.
Bakanlar Kurulu tarafından 6223 sayılı Yetki Yasasına dayanılarak 35adet KHK çıkarılmış; bir tanesi yürürlükten kaldırıldığı için geriye yürürlükte 34 adet KHK kalmıştır.
*Öyle ki,söz konusuKHK'lerin içeriğine girmeden isimlerinden de anlaşılacağı üzere, KHK'lerden bazıları daha bir ay yürürlükte kalmadan değişikliğe uğramıştır.*Bu durum göz önüne alındığında, TBMM'nin Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi verebilmesi için, Anayasa Mahkemesinin içtihat haline gelmiş kararlarına göre, 'ivedilik', 'zorunluluk' ve 'önemlilik' gibi üç Anayasal koşulun birlikte bulunması şartının gerçekleşmesi şöyle dursun, Bakanlar Kurulunun yönetmelikle kurallaştırmanın dahi asgari gerekleri olan araştırma, inceleme, ihtiyaçları tespit etme ve giderme yollarını belirleme gibi ciddi hiçbir hazırlığının olmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum, niteliği itibariyle uzun süreli ve çok yönlü çalışmayı gerektiren yasal düzenlemelerin KHK'lere konu oluşturamayacağının en açık, belirgin ve tartışmasız göstergesidir.
Bakanlar Kurulunun ülkemize yaşattığı kelimenin tam anlamıyla bir tür 'yap-boz oyunu'dur. Yap-boz oyunu olmadığını hiç kimse ileri süremez. Ancak, yap-boz oyunları, okul öncesi çocukların eğlenerek öğrenmelerini sağlamak için geliştirilen oyunlardır. Yap-boz oyunları ile okul öncesi çocukların, anlamsız parçaları zihinsel çaba göstererek anlamlı bütünlere dönüştürmeleri ve dolayısıyla zihinlerinde kurguladıkları bütüne ulaşabilmeleri için de her defasında yeniden deneyerek düşünme ve çözüm yolları üretme yetilerini geliştirmeleri amaçlanmaktadır.
Bakanlar Kurulu ise, 6223 sayılı Yasayla aldığı yetkiye dayanarak, yap-boz oyununu Türkiye'nin hukuk sistemi üzerinde oynamaktadır. Kamu hizmeti yürütmekle görevli kamu kurum ve kuruluşlarının teşkilat yapıları, kamu hizmeti üretme usul ve esasları, personel sistemi ve hizmet üretme süreçleri altüst edilmiştir. Bakanlık kurulmasına ilişkin düzenlemelerde 3046 sayılı Kanuna dahi uyulmamaktadır. Bakanlar Kurulu uzun süreli ve çok yönlü çalışmayı gerektiren alanlarda hiçbir hazırlığa dayalı olmadan kural koymakta, daha koyduğu kuralı uygulama ve sonuçlarını izleme ve değerlendirme aşamalarına geçmeden değiştirmekte; durmamakta, değiştirdiğini de değiştirmektedir. Hiçbir hukuksal öngörülebilirlik olmadığı için de değiştirdiği değişikliği değiştirdiğinin üzerinde yarın başka bir değişikliğe gitmeyeceği de belirsizliğini korumaktadır.
Bakanlar Kurulunun hukuksal öngörülebilirliği ortadan kaldırması ve hukuksal belirsizlik yaratarak hukuk devleti ilkesine aykırı uygulamalar içine girmesini sağlayan ise, Anayasanın 7 ncimaddesiyle Türk Milleti adına TBMM'ye verilen devredilemez nitelikteki yasama yetkisini kullanıyor olmaktan kaynaklanmaktadır.
Parlamento, Fransızca 'parler', İtalyanca 'parlare' yani 'konuşmak' mastarlarından türetilmiş bir sözcüktür ve 'konuşulan yer' anlamına gelmektedir. Demokrasilerde yasalar, uzun süreli ve çok yönlü araştırma, inceleme ve değerlendirmelere dayalı olarak ihtiyaçları ve çözüm yollarını tespitten sonra parlamentoların komisyon ve alt komisyonları ile genel kurulunda konuşularak, tartışılarak ve ilgili kurum ve kuruluşlar ile etkilenen toplumsal kesimlerin ve bunların temsilcisi örgütlerin görüşleri alınıp üzerinde asgari mutabakat sağlanmaya çalışılarak yasalaşmaktadır. Demokratik devletin ve çağdaş demokrasinin özü budur.
Varlığını Anayasaya borçlu olan Anayasa Mahkemesinin bu yalın gerçeği görmezden gelerek tüm teşkilat ve personel yasalarının parlamenter süreç dışında yapılmasını, Anayasanın Başlangıcı ile 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 11 inci, 87 nci ve 91 inci maddelerine rağmen teşvik etmesinin, hukuksal hiçbir gerekçesi olamaz.
Kaldı ki, Anayasa yasama yetkisini Türk Milleti adına TBMM'ye vermiş ve bu yetkiye -Anayasanın 91 inci maddesindeki ayrık ve spesifik durum hariç- devredilmezlik atfetmiştir. Anayasanın öngördüğü 'ivedilik', 'zorunluluk' ve 'önemlilik' gibi üç koşulun birlikte bulunması şartının gerçekleşmediği alanlarda 6223 sayılı Yasayla Bakanlar Kuruluna konu ve kapsamı sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi verilmesi ve Bakanlar Kurulunun da bu yetkiyi 'yap-boz oyunu' oynar gibi kullanması, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan parlamenter demokratik sisteme karşı girişilmiş örtülü bir yürütme organı darbesidir. Bu örtülü darbenin siyasal iktidarın yasama organındaki sayısal üstünlüğüne dayalı olarak yasama organının bilgisi ve ilgisi dahilinde yapılıyor olması, yapılanın Anayasanın özü ve sözüyle bağdaşmayan siyasal bir darbe olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Bunun en açık, bariz ve doğrudan örneklerine Yüce Mahkemeye açılan iptal davalarında yer verilmişti.659sayılı KHKde bunlardan birinioluşturmaktadır.
02.11.2011 tarihli ve 28103 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 26.09.2011 tarihli ve 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ile;
- 1389 sayılı Devlet Davalarını İntaç Eden Avukat ve Saireye Verilecek Ücreti Vekâlet Hakkında Kanun,
- 4353 sayılı Maliye Vekaleti Başhukuk Müşavirliğinin ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine ve Merkez ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun,
Yürürlükten kaldırılarak genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri ile özel bütçeli idarelerin hukuk hizmetlerinin yürütülmesi yeni usul ve esaslara bağlanmakta; kamu mülkiyeti ile kamu alacak ve borçlarına ilişkin anlaşmazlıkların sulh yoluyla halline ilişkin düzenlemeler getirilmekte;
659 sayılı KHK'nin adı, 'Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname' olmasına rağmen, 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK ile 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanunda değişiklikler yapılarak Maliye Bakanlığı merkez ve taşra denetim elemanları ile uzmanlıklarının hukuki statüleri ve yetkileri ile mali, sosyal ve özlük hakları yeniden düzenlenmektedir.
Bilindiği üzere yasaların lafzi yorumunda kısım, bölüm, madde, fıkra, bent, alt bent silsilesi ve bütünlüğü büyük bir önem taşımaktadır. Bir alt bendin ilgili olduğu bent, bendin ilgili olduğu fıkra, fıkranın ilgili olduğu madde, maddenin ilgili olduğu bölüm, bölümün ilgili olduğu kısım bağlamı ve bütünlüğü içinde değerlendirilmesi genel kuraldır.
6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamı, 1 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasında, 'Bu Kanuna göre çıkarılacak kanun hükmünde kararnameler; (a) Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesine ilişkin olarak; (1) 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda, (') (19) 25/3/1997 tarihli ve 571 sayılı Özürlüler İdaresi Başkanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede, (20) Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin görev, yetki, merkez, taşra ve yurt dışında teşkilatlanma esasları, kadrolar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilişkilerine ilişkin hükümlerinde, (') yapılacak değişiklik ve düzenlemeleri kapsar.' şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Oysa, 659 sayılı KHK ile yürürlükten kaldırılan 1389 sayılı Devlet Davalarını İntaç Eden Avukat ve Saireye Verilecek Ücreti Vekâlet Hakkında Kanun ve 4353 sayılı Maliye Vekaleti BaşhukukMüşavirliğinin ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine ve Merkez ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun ile değişiklik yapılan 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun'lardan, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hariç diğerlerinden hiç biri 6223 sayılı Yetki Yasasının kapsama ilişkin 1 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde, 19 alt bent halinde sıralanan yasa ve yasa gücünde kararnameler arasında sayılmamıştır.
659 sayılı KHK ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda yapılan değişiklikler ise, 6223 sayılı Yetki Yasasının kapsama ilişkin, 1 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde belirtilen, 'Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesine ilişkin olarak' ya da 1 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde belirtilen, 'Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin olarak; (') yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeler' kapsamında değil; Maliye Bakanlığının merkez ve taşra denetim elemanları ile merkez ve taşra kadrolarında istihdam edilen uzmanların, hukuki statüleri ve yetkileri ile mali ve sosyal haklarına ilişkin hususlarda yapılmıştır.
Dolayısıyla 657 sayılı Kanun isim olarak 6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamında olmakla birlikte, 657 sayılı Kanunda yapılan hukuki statü ve yetkiler ile mali ve sosyal haklara ilişkin düzenlemeler, alınan yetkinin kapsamında değildir.
Öte yandan, 1389 sayılı, 4353 sayılı, 5018 sayılı ve 5549 sayılı yasalar ile 178 sayılı KHK'nin, 6223 sayılı Yetki Yasasının 'Amaç ve kapsam' başlıklı 1inci maddesinin kapsama ilişkin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinin*(20) numaralı alt bendindeyer alan, 'Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin görev, yetki, merkez, taşra ve yurt dışında teşkilatlanma esasları, kadrolar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerine ilişkin hükümlerinde,'*ifadesinin kapsamı içinde olduğu da ileri sürülemez.
Çünkü, (20) numaralı alt bent içinde değerlendirilebileceği ileri sürülür ise bu durum, (20) numaralı alt bentten önce sayılan 19 alt bendin boşu boşuna sayıldığı anlamına gelir ki, böylesine bir yorum, yasakoyucuyu boş işlerle uğraşan bir angarya merkezi haline indirgemek anlamına gelir. Diğer yandan, bu değerlendirme kamu kurum ve kuruluşlarına ilişkin -2919 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği Teşkilat Kanunu, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu vb. dahil- tüm teşkilat ve usul yasalarının, (20) numaralı alt bendin kapsamı içinde olduğu gibi hukuka giriş dersi derecesinde hukuk bilgisinden yoksun bir iddia olmaktan öteye geçemez. Çünkü, 6223 sayılı Kanun'un (20) numaralı alt bendinde yer alan 'diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin' ifadesinin, bağlı olduğu bent ve fıkradan bağımsız olarak son derece geniş biçimde yorumlanması demek; sadece bu bende dayanarak tüm devlet teşkilatının ve ayrıca tüm usul yasalarının yeniden düzenlenebilmesi demektir.
*Bu durumda da yasakoyucunun (1)'den (19)'a kadar 19 adet yasa ve yasa gücünde kararnameyi saymak yerine, doğrudan, 'tüm kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin**görev, yetki, merkez, taşra ve yurt dışında teşkilatlanma esasları, kadrolar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerine ilişkin hükümlerinde,'*demesi ve böylece söz konusu iddiaya hukuki bir taban oluşturması gerekirdi.
Tüm yasa ve yasa gücünde kararnameleri kapsamına alan bir yetki yasası nasıl ki, Anayasanın 91 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki, yetki kanununun çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin amacını, kapsamını ve ilkelerini göstereceği kuralı ile Başlangıcının dördüncü fıkrası, 2 nci maddesi ve yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve devredilemeyeceğine ilişkin 7 nci maddesi karşısında Anayasal koruma göremeyecek ise, aynı anlama gelen bir yorumun da aynı gerekçelerle koruma göremeyeceği açıktır.
Çünkü, Yetki Yasası'nda Bakanlar Kurulu'na verilen yetkinin 'amaç', 'kapsam' ve 'ilkeleri'nin belirlenmesinden amaç, Yetki Yasası'nınAnayasanın belirlediği ögeleri belli bir içeriğe kavuşturarak somutlaştırması,verilen yetkiyi hiçbir tartışmaya yol açmayacak açıklıkta belirlemesi ve dolayısı ile söz konusu istisnai yetki ile Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olan yasama yetkisi kapsamında Bakanlar Kurulu'nun neleri gerçekleştirebileceğinin açıklığa kavuşturulmasıdır.
Tüm teşkilat ve usul yasalarına ilişkin düzenleme yetkisinin Bakanlar Kuruluna verilmesi, hiç tartışma yoktur ki yasama yetkisinin devridir. Aksine bir düşünce, TBMM'nin ve dolayısıyla kuvvetler ayrılığına dayalı demokratik rejimin varlığının ve gerekliliğinin tartışmaya açılarak inkarıkadar, Anayasa Mahkemesinin varlığının ve gerekliliğinin de tartışmaya açılarak inkarı anlamına gelir.
Kaldı ki 178 sayılı KHK dışındakiler, teşkilat yasası da değildirler.
Bu bağlamda,Bakanlar Kurulunun 6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamında olmayan, 1389 sayılı Devlet Davalarını İntaç Eden Avukat ve Saireye Verilecek Ücreti Vekâlet Hakkında Kanun; 4353 sayılı Maliye Vekaleti Başhukuk Müşavirliğinin ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine ve Merkez ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun; 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK; 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ve 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun ile 6223 sayılı Kanunun kapsamında olmakla birlikte yapılan hukuki statü ile mali ve sosyal haklara ilişkin düzenlemeler, alınan yetkinin kapsamında olmadığından 657 sayılı Kanunla düzenlenmiş alanlarda, hukuksal tasarruflara girişerekyasal düzenlemelerde bulunması, Anayasanın Başlangıcının dördüncü fıkrası ile 2 nci, 7 nci, 87 ncive 91i**nci maddelerindeki kurallarla bağdaşmamaktadır.
*Diğer yandan, söz konusu yasalar ile 178 sayılı KHK uzun süredir yürürlüktedir ve yürürlüğe girdikleri tarihten, söz konusu değişikliklerin yapıldığı tarihe kadar da değiştirilmelerini 'zorunlu' kılan 'ivedi' ve 'önemli' bir durum ortaya çıkmamıştır. 659 sayılı KHK'nin Bakanlar Kurulunca kabul edildiği 26.09.2011 tarihinde, o gün, hemen ve aniden değiştirilmezler ise kamu hizmeti ve faaliyetlerin, bundan şu ya da bu şekilde olumsuz etkileneceği,**'ivedilik, 'zorunluluk' ve 'önemlilik'*durumu da söz konusu değildir. Bu bağlamda iptali istenen 659 sayılı KHK, Anayasanın 91 inci maddesine bu açıdan da aykırıdır.
Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, 02.11.2011 tarihli ve 28103 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 26.09.2011 tarihli ve 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin tümü ve ayrı ayrı tüm maddeleri ile eki Liste, Anayasanın Başlangıcının dördüncü fıkrası ile 2 nci, 7 nci, 87 nci ve 91 inci, maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
2) 659 Sayılı 'Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin 9 uncu, 10 uncu, 11 inci ve 12 nci Maddelerinin Anayasaya Aykırılığı
659 sayılı KHK'nin;
9 uncu maddesinde, idarelerin adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan önce karşı tarafı sulhe davet etmelerinin usul ve esasları düzenlenmiş;
10 uncu maddesinin (1) numaralı fıkrasında, sulh anlaşmasının, anlaşma tutanağında belirtilen tutar kadar bir hakkın tanınması, menfaatin terki, bir şeyin verilmesi, yapılması ya da yapılmaması konusunda anlaşmalar veya sözleşme değişikliklerini kapsadığı; (2) numaralı fıkrasında, maddi ve hukuki nedenlerle kamu menfaati görülmesi halinde, 11 inci maddedeki yetkiler çerçevesinde asıl alacak ve fer'ilerinden de kısmen ya da tamamen vazgeçilebileceği; (3) numaralı fıkrasında, bu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde yapılan sulh anlaşmalarına ilişkin tutanakların ilam hükmünde olup ilamların icrasına dair genel hükümlere göre infaz olunacağı; (4) numaralı fıkrasında, sulh halinde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı; (5) numaralı fıkrasında, tarafların sulhe davet yazısının diğer tarafa tebliği ile uyuşmazlık konusu hak ve alacağın tabi olduğu kanuni sürelerin duracağı, sulhün sağlanamaması halinde bu hususun tutanağa bağlanacağı, tutanak tarihinden itibaren uyuşmazlığın niteliğine göre kanuni sürelerin yeniden işlemeye başlayacağı, mücbir sebep halinde genel hükümlere göre işlem yapılacağı belirtilmiş;
11 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında sulh anlaşması yapmaya yetkili olan makamlar ile yetki devri esasları; (2) numaralı fıkrasında, birinci fıkrada belirtilenler dışında, idarelerin, herhangi bir sözleşmeye dayanıp dayanmadığına, yargıya intikal edip etmediğine bakılmaksızın gerçek veya tüzel kişilerle aralarında çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla halline, her türlü dava açılmasından veya icra takibine başlanılmasından, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesi dışındaki kanun yollarına gidilmesinden vazgeçmeye, davaları kabule, ceza uyuşmazlıklarında şikayetten vazgeçmeye veya uzlaşmaya, davadan feragat etmeye, sözleşmede belirtilmeyen sebeplerle sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati görülmesi halinde, buna dair onay veya anlaşmaları imzalamaya, vazgeçilen veya tanınan ya da terkin edilen hak ve menfaatin değeri dikkate alınmak suretiyle; tutara ilişkin olmayanlar ile 1.000.000 Türk Lirasına kadar olanlardan 10.000.000 Türk Lirasından fazla olanlara kadar yetkili olan görevliler ile makamların kimler olduğu; (3) numaralı fıkrasında, açılmasında ve takibinde Hazine veya idareye ait herhangi bir hak ve menfaat bulunmayan, yanlışlıkla açılan veya konusu kalmayan dava ve icra takipleri ile her türlü davada karar düzeltme yoluna başvurulmasından vazgeçmeye yetkili olanların kimler olduğu; (4) numaralı fıkrasında, 7 nci maddeye göre başka idare tarafından takip edilen davalar ile Maliye Bakanlığı tarafından takip edilen diğer idarelere ait dava ve icra işlerindeki vazgeçme, feragat ve kabul işlemleri ile yargıya intikal etmiş uyuşmazlıkların sulhen çözümlenmesine ilişkin işlemler, dava veya icra dosyasını takip eden idarenin tabi olduğu usulde yapılacağı hüküm altına alınmış;
12 nci maddesinde ise, idari işlem ve davalardaki sulh yolunun esas ve usullerine yer verilmiştir.
Bu bağlamda, 659 sayılı KHK'nin 9 uncu, 10 uncu, 11 inci ve 12 nci maddelerinin konusunu, genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri ile özel bütçeli idarelerin, mülkiyete ilişkin her türlü hak ve menfaatleri ile asıl alacak ve ferileri ile sözleşmeden doğan haklarının yargıya başvurmadan veya yargı organı dışında sulh yoluyla çözülmesinin esas ve usulleri oluşturmaktadır.
Anayasanın 35 inci maddesinde, 'Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.' denilmektedir.
Anayasanın 'Temel Haklar ve Ödevler' başlıklı İkinci Kısmının 'Kişinin Hakları ve Ödevleri' başlıklı İkinci Bölümünün 35 inci maddesinde koruma altına alınan mülkiyet hakkı, sadece taşınır ve taşınmazları değil, alacak hakları, fikri mülkiyet hakları, marka ve patent hakları gibi maddi bir varlığı olmayan hak ve alacakları da kapsamaktadır. Bu bağlamda, mülkiyet hakkının kapsamına iktisadi değer taşıyan bütün unsurlar girmektedir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi 10.12.2001 tarihli ve E.2000/42, K.2001/361 sayılı kararında, 3417 sayılı Kanun uyarınca çalışanların aylık ve ücretinden kesilerek tasarrufu teşvik hesabına yatırılan tasarruf kesintisi ile işveren katkısından oluşan nemaların; 31.01.2008 tarih ve E.2004/81, K.2008/48 sayılı kararında, fikri ve sınai mülkiyet haklarının; 19.06.2008 tarihli ve E.2005/138, K.2008/124 sayılı kararında ise, alacak haklarının mülkiyet hakkı kapsamında olduğuna karar vermiştir.
Anayasanın 91 inci maddesinin birinci fıkrasında ise, sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceği kuralına yer verilmiştir.
Bu bağlamda, genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri ile özel bütçeli idarelerin, Anayasanın 35 inci maddesinde koruma altına alınan mülkiyet haklarına ilişkin her türlü hak ve menfaatleri, asıl alacak ve ferileri ile sözleşmeden doğan haklarının yargıya başvurmadan veya yargı organı dışında sulh yoluyla çözülmesine ilişkin olarak kanun hükmünde kararname ile düzenleme yapılması, Anayasanın 91 inci maddesindeki yasak alan içine girmektedir. Dolayısıyla 659 sayılı KHK'nin 9 uncu, 10 uncu, 11 inci ve 12 nci maddelerinde, kamu idareleri ile özel bütçeli idarelerin mülkiyet haklarına ilişkin olarak kanun hükmünde kararname ile yapılan yasal düzenlemeler, Anayasanın 91 inci maddesine aykırıdır.
Öte yandan, yapılan düzenlemeler hiçbir şekilde 6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamında değildir.
Anayasanın 6 ncı maddesinde, hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı; 7 nci maddesinde yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde, yürütme yetki ve görevinin Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılacağı; 11 inci maddesinde ise, Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu kurallarına yer verilmiştir.
Bakanlar Kurulunun kendine yasak edilmiş ve yetkisiz olduğu alanlarda hukuksal tasarruflara girişerek yasal düzenlemelerde bulunması, Anayasanın 6 ncı, 7 nci, 8 inci ve 11 inci maddelerindeki kurallarla bağdaşmaz.
Yukarıda açıklandığı üzere, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin 9 uncu, 10 uncu, 11 inci ve 12 nci maddeleri, Anayasanın 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 11 inci ve 91 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
3) 659 Sayılı 'Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Kamu Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin 17 nci Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (a), (b), (c) ve (ç) Bentlerinin; (4) Numaralı Fıkrasının (a) Bendinin; (5) Numaralı Fıkrasının (c), (ç), (d), (e), (g), (ğ) ve (h) Bentleri ile Yürürlüğe İlişkin 19 uncu Maddesinin Anayasaya Aykırılığı
659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK, 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede yapılan düzenlemelerden iptali istenen hükümlerle özetle;
Maliye Bakanlığında farklı hukuki statülerde ve farklı unvanlar altında görev yapan, merkez denetim elemanları (Muhasebat Başkontrolör ve Kontrolörleri ile Milli Emlak Başkontrolör ve Kontrolörleri ile bunların Stajyerleri) ile merkezde görevli uzmanlar (Devlet Bütçe Uzmanı, Mali Suçları Araştırma Uzmanı, Devlet Muhasebe Uzmanı, Devlet Gelir Politikaları Uzmanı, Devlet Malları Uzmanı ve Maliye Uzmanları ile bunların yardımcıları) 'Maliye Uzmanı' ve 'Maliye Uzman Yardımcısı' unvanı; taşrada görevli denetim elemanları (Muhasebe Denetmeni ile Milli Emlak Denetmeni ve bunların yardımcıları) ile taşrada görevli uzmanlar (Muhasebe Uzmanı ile Milli Emlak Uzmanı ve bunların yardımcıları) ise 'Defterdarlık Uzmanı' ve 'Defterdarlık Uzman Yardımcısı' kadro unvanı altında birleştirilmektedir.
Maliye Bakanlığının farklı hukuki statülerde bulunan ve farklı kadro görev unvanıyla görev yapan personelini merkezde Maliye Uzmanı, taşrada ise Defterdarlık Uzmanı unvanı altında toplamayı amaçlayan söz konusu düzenlemelerin iptal gerekçelerine yer vermeden önce söz konusu personelin yasa ve yönetmeliklerde hukuki güvence altına alınan mevcut hukuki statüleri ile mali, sosyal ve diğer özlük haklarını incelemek gerekmektedir.
a) 659 sayılı KHK Öncesi Hukuki Durum
Denetim Elemanı ve Uzmanların Hukuki Statüleri
Osmanlı Batılılaşması, Fransa'yı örnek alarak Devlet teşkilatlanmasını idari ve mali merkeziyetçilik esasına oturtmuş; idari merkeziyetçilik İçişleri Bakanlığı, mali merkeziyetçilik ise Maliye Bakanlığı aracılığıyla yürütülmüştür. Osmanlı mirası üzerine kurulan Cumhuriyet, Osmanlının idari ve mali merkeziyetçilik sistemini sürdürmüştür.
Mali merkeziyetçiliğin taşıyıcısı olma vasfı, yansımasını Maliye Bakanlığının teşkilat ve görevleri yanında denetim birimlerinde de bulmuştur.
13.12.1983 tarihli ve 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK'nin 19 uncu maddesinde merkez kuruluşunda Maliye Bakanına bağlı denetim birimi olarak Teftiş Kurulu Başkanlığı ile Hesap Uzmanları Kurulu Başkanlığına yer verilmiş; 20 nci maddesinde Teftiş Kurulu Başkanlığı düzenlenerek, mali merkeziyetçiliğin gereği olarak Teftiş Kuruluna tüm devlet teşkilatı yanında dernek, vakıf ve sendikaları teftiş yetkisi verilirken; 21 inci maddesinde ise Hesap Uzmanları Kurulu Başkanlığı düzenlenmiştir.
Öte yandan, 178 sayılı KHK'nin 8 inci maddesinde ana hizmet birimi olarak Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü, Muhasebat Genel Müdürlüğü ve Milli Emlak Genel Müdürlüğüne yer verilmiş;
Kontrolör, Uzman ve Denetmen Çalıştırılması***[1]başlıklı 43 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde, 'Bütçe ve Mali Kontrol[2], Muhasebat, Milli Emlak, Tasfiye İşleri Döner Sermaye İşletmeleri[3]***Genel Müdürlükleriyle uygun görülecek birimlerde kontrolör çalıştırılabilir.
Kontrolörler (Gelir İdaresi Başkanlığı gelirler kontrolörleri dahil)***[4]***bağlı bulundukları Başkanlık ve genel müdürlük teşkilatının her türlü faaliyet ve işlemleriyle ilgili olarak; teftiş, inceleme, soruşturma işleriyle kanunlar ve diğer mevzuatla kendilerine verilen görevleri yaparlar.
Bunlar, en az dört yıllık yükseköğretim kurumlarından mezun olanlar arasından yapılacak özel yarışma sınavı sonucunda mesleğe stajyer kontrolör olarak alınırlar ve en az üç yıl çalıştıktan sonra yapılacak, yeterlik sınavında başarılı olmak şartıyla kontrolör olarak atanırlar. Kontrolörlerin mesleğe giriş ve yeterlik sınavları ile çalışma usul ve esasları yönetmelikle düzenlenir.'
denilmiştir.
Maddenin birinci fıkrasının 22/7/1998 tarihli ve 4369 sayılı Kanunun 84 üncü maddesiyle değişik (b) bendi,
-
'1. Bakanlık merkez teşkilatında, Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü ve bağlı birimlerinde Devlet Bütçe Uzmanı, Muhasebat Genel Müdürlüğünde Devlet Muhasebe Uzmanı, Gelirler Genel Müdürlüğünde Devlet Gelir Uzmanı**[5]*Milli Emlak Genel Müdürlüğünde Devlet Malları Uzmanı, Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığında Maliye Uzmanı çalıştırılabilir. Bu uzmanlara, diğer görevlerinin yanı sıra bağlı oldukları başkanlık ve genel müdürlüklerin görev alanına giren konularda ilgili kuruluşlar nezdinde araştırma, inceleme (vergi incelemesi hariç) ve analiz yaptırılabilir.
-
2. Bakanlık taşra teşkilatında Gelir Uzmanı**[6]**, Muhasebe Uzmanı ve Milli Emlak Uzmanı çalıştırılabilir. *
3. Bunlar en az dört yıllık yükseköğretim kurumlarından (taşra teşkilatında çalıştırılacak olanlarda en az iki yıllık yükseköğretim kurumlarından) mezun olanlar arasından yapılacak özel yarışma sınavı sonunda mesleğe uzman yardımcısı olarak alınırlar ve en az üç yıl çalışmak ve olumlu sicil almak şartıyla Bakanlık merkezinde açılacak yeterlik sınavına girme hakkını kazanırlar. Yeterlik sınavında başarılı olanlar kadrolarına uygun uzman unvanını alırlar. Uzmanların mesleğe giriş ve yeterlik sınavları ile çalışma usul ve esasları yönetmelikle düzenlenir.
-
4. Muhasebat Genel Müdürlüğü, Gelirler Genel Müdürlüğü**[7], Milli Emlak Genel Müdürlüğü ile Maliye Bakanlığı Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı 'Uzman' kadrolarında (A.P.K.Uzmanı dahil) en az üç yıldır görev yapmakta olanlar, olumsuz sicil almamış olmaları ve yukarıda belirtilen yönetmeliklerin meslekle ilgili şartlarını (yaş şartı hariç) taşımaları kaydıyla söz konusu yönetmelik esaslarına göre Devlet Muhasebe Uzmanlığı, Devlet Gelir Uzmanlığı[8]**, Devlet Malları Uzmanlığı veya Maliye Uzmanlığı için yapılacak yeterlik sınavına alınırlar ve başarılı olmaları halinde anılan kadrolara atanırlar. *
-
5. Yaş şartı hariç, ilgili yönetmeliklerindeki şartları taşıyan Bakanlık personelinden yapılacak özel sınavı kazananlardan Maliye Yüksek Eğitim Merkezinde yapılacak uzmanlık eğitiminde başarılı olanlar, Gelir Uzmanı**[9]**, Muhasebe Uzmanı veya Milli Emlak Uzmanı kadrolarına atanabilirler. Bu hükmün uygulanmasına ilişkin esas ve usuller yönetmelikle düzenlenir.' *
Şeklinde hüküm altına alınırken;
(c) bendinde;
'(Mülga birinci paragraf: 5/5/2005-5345/35 md.) Denetmen çalıştırılması: Gelirler Genel Müdürlüğünce, vergi incelemeleri ve taşra gelir birimlerinde denetim yapmak üzere defterdarlıklar ve vergi dairesi başkanlıkları emrinde vergi denetmenleri (bölge müdürlüklerinin kurulması halinde defterdarlık ve vergi dairesi başkanlıklarında görevlendirilmeyenler bölge müdürlüğüne bağlı olarak);
Muhasebat Genel Müdürlüğünce, genel ve katma bütçeli idareler ile bunlara bağlı işletme ve fonlardaki saymanlıklarda denetim yapmak üzere defterdarlıklara bağlı muhasebe denetmenleri;
Milli Emlak Genel Müdürlüğünce, milli emlak ve Devlet mallarına ilişkin olarak inceleme ve araştırmalar; milli emlak birimlerinde denetim yapmak üzere, milli emlak dairesi başkanlıkları emrinde de çalıştırılabilecek, defterdarlıklara bağlı milli emlak denetmenleri;
çalıştırılır.
Kanunlarda kontrol memurlarına yapılmış olan atıflar, ilgisine göre bu denetmenlere ve denetmen yardımcılarına yapılmış sayılır.
(Değişik son fıkra: (22/7/1998 ' 4369/84 md.) Bunlar en az dört yıllık yükseköğretim kurumlarından mezun olanlar arasında yapılacak sınav sonucunda mesleğe denetmen yardımcısı olarak alınırlar ve en az üç yıl çalıştıktan sonra bu süredeki çalışmaları olumlu bulunanlar Bakanlıkça açılacak yeterlik sınavında başarılı olmak şartıyla ilgili bulundukları denetmen kadrolarına atanırlar. Denetmenler yer değiştirme suretiyle atamaya tabidir ve Denetmenlerin mesleğe giriş ve yeterlik sınavları ile çalışma usul ve esasları yönetmelikle düzenlenir.'
denilmiştir.
Yukarıdaki hükümler ve değişiklikleri ile ilgili yönetmelikler göz önüne alınarak söz konusu meslek gruplarının incelenmesine geçilebilir.
(i) Kontrolörler (Merkez Denetim Elemanları)
Maliye Bakanlığı merkez denetim birimleri içinde yer alan Muhasebat Kontrolörlüğü, 29.05.1936 tarih ve 2996 sayılı Maliye Vekaleti Teşkilatı ve Vazifeleri Hakkındaki Kanuna ekli cetvelde yer alan Muhasebat Umum Müdürlüğü merkez kadroları içerisindeki, 7 nci dereceli ve 55 lira maaşlı 2 adet Muhasebe Kontrolörü kadrosunun ihdası ile kurulmuştur.
Maliye Bakanlığı merkez denetim birimleri içinde yer alan Milli Emlak Kontrolörlüğü de aynı şekilde 29.05.1936 tarihli ve 2996 sayılı Kanuna bağlı cetvelin Milli Emlak Müdürlüğü merkez kadroları bölümünde, Milli Emlak Kontrolörü unvanlı 7 nci dereceli ve 55 lira maaşlı üç adet kadro tahsis edilmesiyle kurulmuştur. Her iki kontrolörlük de kuruldukları andan itibaren atamalarını özel meslek sınavına dayandırmışlardır. Günümüz itibariyle Muhasebat Kontrolörü sayısı 145'e, Milli Emlak Kontrolörü ise 76'ya ulaşmıştır.
Muhasebat Kontrolörleri ile Milli Emlak Kontrolörleri, son olarak 14.12.1983 tarih ve 18251 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 13.12.1983 tarihli ve 178 sayılı Maliye ve Gümrük Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK'nin 'Kontrolör İstihdamı' başlıklı 43 üncü maddesinde düzenlenmiştir.
Muhasebat Kontrolörleri, 178 sayılı KHK'nin 43 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile 07.06.1989 tarihli ve 20188 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Maliye Bakanlığı Muhasebat Kontrolörleri Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin 5 inci ve 9 uncu maddelerine göre, doğrudan Muhasebat Genel Müdürüne bağlı olarak, genel müdürlük teşkilatının her türlü iş, işlem ve faaliyetleriyle ilgili olarak; teftiş, inceleme, soruşturma işleriyle kanunlar ve diğer mevzuatla kendilerine verilen görevleri yapmakla görevlendirilmişlerdir.
Milli Emlak Kontrolörleri ise, 178 sayılı KHK'nin 43 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile 03.04.1977 tarihli ve 15898 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Maliye Bakanlığı Milli Emlak Kontrolörleri Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin 2 nci maddesine göre, Maliye Bakanı adına görev yapıp, Milli Emlak Genel Müdürü tarafından yönetilerek genel müdürlük teşkilatının her türlü faaliyet ve işlemleriyle ilgili olarak; teftiş, inceleme ve soruşturma işleriyle kanunlar ve diğer mevzuatla kendilerine verilen görevleri yapmaktadırlar.
Muhasebat ve Milli Emlak Kontrolörlüğü kuruluşundan itibaren kariyer mesleğin tüm özelliklerini taşımıştır. Mesleğe özel yarışma sınavıyla stajyer kontrolör unvanıyla girilmekte; üç yıllık eğitim ve staj süresinin sonunda yapılan yeterlilik sınavını başaran ve mesleğin gerektirdiği nitelikleri taşıyanlar kontrolörlük mesleğine atanmaktadır. Kontrolörlüğe, özel yarışma sınavı dışında, geçici maddeler gereği yapılan kurum içi yapılan sınavla atama yapılmamıştır.
Kariyer meslek olan kontrolörlük, Maliye Bakanlığının yönetsel birim ve hiyerarşileri içinde değil, 'Denetim ve Danışma Birimleri' içinde yer almakta ve statü olarak da doğrudan Genel Müdüre bağlı olarak görev yapmaktadırlar.
Mali, sosyal ve özlük hakları bakımından da Kontrolörlerin, Maliye Bakanlığının diğer merkez denetim elemanları olan Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları ve Gelirler Kontrolörleri arasında mali anlamda, gösterge, ek gösterge, yan ödeme puanı, Özel Hizmet Tazminatı, Denetim Hizmetleri Tazminatı vb. bütün hak edişleri ile emeklilik ödemeleri aynı olmuştur. Nitekim Maliye Bakanlığı Personeli Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Atama Yönetmeliği'nin 4 üncü maddesinde 'merkez denetim elemanı'; Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları ve bunların yardımcıları ile İç Denetçileri, Genel Müdürlük Kontrolörleri ve Stajyer Kontrolörleri olarak tanımlanmıştır.
(ii) Denetmenler (Taşra Denetim Elemanları)
- Gelirler Genel Müdürlüğü/Gelir İdaresi Başkanlığında Vergi Denetmeni**[10]**, Muhasebat Genel Müdürlüğünde Muhasebe Denetmeni ve Milli Emlak Genel Müdürlüğünde Milli Emlak Denetmeni istihdam edilmektedir. Denetmenler, Maliye Bakanlığının taşradaki temsilcisi olan Defterdara bağlı görev yapan denetim elemanlarıdır. *
Muhasebe Denetmenleri, 178 sayılı KHK'nin 43 üncü maddesinin (c) bendine ve 5.7.1995 tarih ve 22334 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü Muhasebe Denetmenleri Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin 4 üncü maddesine göre, genel ve katma bütçeli idareler ile bunlara bağlı işletme ve fonlardaki saymanlıkları denetlemek, denetlenen saymanlıklardaki görevlilerin yeterlik, yetenek ve kişisel durumları ile çalışma yeri ve koşulları hakkında görüş ve düşüncelerini yazılı olarak bildirmek; yetkili merciler tarafından verilen soruşturma görevlerini yapmak, vb. görevleri yerine getirmektedir.
Milli Emlak Denetmenleri ise, 178 sayılı KHK'nin 43 üncü maddesinin (c) bendine ve 24.08.1995 tarihli ve 22384 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü Milli Emlak Denetmenleri Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin 7 nci maddesine göre, milli emlak ve Devlet mallarına ilişkin olarak inceleme ve araştırmalar; milli emlak birimlerinde denetim yapmak; memur suçlarının kovuşturulmasına ilişkin mevzuat çerçevesinde memurlar hakkında soruşturma yapmak, vb. görevleri yürütmektedir.
Denetmenlik de Müfettişlik ve Kontrolörlük gibi kariyer meslektir. Mesleğe özel yarışma sınavıyla denetmen yardımcısı unvanıyla girilmekte; üç yıllık eğitim ve staj süresinin sonunda yapılan yeterlilik sınavını başaran ve mesleğin gerektirdiği nitelikleri taşıyanlar denetmenlik mesleğine atanmaktadır. Denetmenliğe*,*özel yarışma sınavı dışında, geçici maddeler gereği yapılan kurum içi yapılan sınavla atama yapılmamaktadır.
(iii) Maliye Bakanlığı Merkez Teşkilatı Uzmanları
Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğünde Devlet Bütçe Uzmanı, Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığında Mali Suçları Araştırma Uzmanı, Muhasebat Genel Müdürlüğünde Devlet Muhasebe Uzmanı, Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünde Devlet Gelir Politikaları Uzmanı, Milli Emlak Genel Müdürlüğünde Devlet Malları Uzmanı ve Strateji Geliştirme Daire Başkanlığında Maliye Uzmanı, Gelir İdaresi Başkanlığında ise Devlet Gelir Uzmanı istihdam edilmektedir.
178 sayılı KHK'nin 43 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin (1) numaralı alt bendine göre, merkez uzmanlarına, bağlı oldukları başkanlık ve genel müdürlüklerin görev alanına giren konularda ve ayrıca bu konularla sınırlı olmak üzere ilgili kuruluşlar nezdinde araştırma, inceleme (vergi incelemesi hariç) ve analiz yapma görevleri verilmektedir.
Maliye Bakanlığı merkez teşkilatı uzmanlıkları da kariyer meslektir. Bu mesleklere de özel yarışma sınavıyla uzman yardımcısı unvanıyla girilmekte; üç yıllık eğitim ve staj süresinin sonunda yapılan yeterlilik sınavını başaran ve mesleğin gerektirdiği nitelikleri taşıyanlar uzmanlık mesleğine atanmaktadır.
Bununla birlikte, Maliye Bakanlığının uzun süredir sürdürdüğü yönetimde uzmanlaşma politikası gereği sadece kurum içinde çalışan memurlara açık sınavlarda başarılı olanlardan ve şube müdürlerinden doğrudan uzman yardımcılığı kadrolarına atamalar da yapılmıştır.
Öte yandan, denetim elemanlığı mesleği ile uzmanlık mesleğinin statüleri farklıdır. Uzmanlar Maliye Bakanlığının Ana Hizmet Birimlerinin yönetsel görevlerini yönetim kademelerinde idari hiyerarşi içinde yürütürlerken; Kontrolör ve Denetmenler, yönetim kademelerinin ve yönetsel hiyerarşinin dışında doğrudan adına denetim yaptıkları makama (Kontrolörler Genel Müdüre, Denetmenler Defterdara) bağlı olarak ve bağlı oldukları makam adına denetim görevini ifa etmektedirler.
Bu bağlamda, Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü Devlet Muhasebe Uzmanları Görev ve Çalışma Yönetmeliği ve Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü Devlet Malları Uzmanları Görev ve Çalışma Yönetmeliği ile Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü Devlet Gelir Uzmanlığı Görev, Çalışma ve Atama Yönetmeliğinin 5 inci maddelerine göre, Devlet Muhasebe Uzmanları ve Devlet Malları Uzmanları ile Devlet Gelir Uzmanları, uzmanlık çalışmalarını Genel Müdürlüklere bağlı şubeler bünyesinde yürütmekte ve bu görevlerden dolayı şube müdürlerine karşı sorumlu tutulmaktadırlar. Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu Mali Suçları Araştırma Uzmanları Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin 4 üncü maddesine göre, Mali Suçları Araştırma Uzmanları**Başkana veya Başkanın görevlendireceği Başkan Yardımcısı veya Daire Başkanına bağlı çalışmakta; Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Maliye Uzmanı Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin 4 üncü maddesine göre ise Maliye Uzmanlarının Başkanlıkta hangi birimde ve hangi amire bağlı çalışacaklarına Strateji Geliştirme Daire Başkanı karar vermektedir. Dolayısıyla söz konusu uzmanların, uzmanların bağlı oldukları şube müdürlerinin, şube müdürlerinin bağlı oldukları daire başkanlarının her türlü eylem ve işlemleri ile faaliyetlerini teftiş, denetim, inceleme ve soruşturma Kontrolörlük görevinin ayrılmaz bir parçasıdır.
(iv) Maliye Bakanlığı Taşra Teşkilatı Uzmanları
Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü ile Milli Emlak Genel Müdürlüğü taşra teşkilatında Muhasebe Uzmanı ve Milli Emlak Uzmanı çalıştırılmaktadır.
19.07.2001 tarih ve 24467 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü Muhasebe Uzmanlığı Görev, Çalışma ve Atama Yönetmeliğinin 5 inci maddesine göre Muhasebe Uzmanları, saymanlık müdürü ve görevlendirildikleri bölümün yönetiminden sorumlu müdür yardımcısına bağlı çalışmakta ve görevlerinden dolayı müdür ve müdür yardımcılarına karşı sorumlu tutulmaktadırlar.
24.08.1995 tarih ve 22384 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü Milli Emlak Uzmanları Görev ve Çalışma Yönetmeliğinin 5 inci maddesine göre Milli Emlak Uzmanları, görevlendirildikleri bölümün yönetiminden sorumlu müdür yardımcısına bağlı çalışmakta ve görevlerinden dolayı da müdür yardımcısına karşı sorumlu tutulmaktadırlar.
Muhasebe Uzmanlığı ve Milli Emlak Uzmanlığı da diğer uzmanlıklar gibi kariyer meslektir. Bu mesleklere de özel yarışma sınavıyla uzman yardımcısı unvanıyla girilmekte; üç yıllık eğitim ve staj süresinin sonunda yapılan yeterlik sınavını başaran ve mesleğin gerektirdiği nitelikleri taşıyanlar uzmanlık mesleğine atanmaktadır.
Bununla birlikte, Maliye Bakanlığında çeşitli zamanlarda kurum içi yapılan sınavlarda başarı gösteren memurlar, Muhasebe ve Milli Emlak uzmanlığı kadrolarına atanmışlardır. Bunlar 5436 sayılı Kanun'un geçici maddeleri gereği yapılan kurum içi sınavla uzman olmuşlardır.
(v) Ortak Yanlardan Farklılığa Denetmenler ve Uzmanlar
Maliye Bakanlığının merkez denetim elemanı Kontrolörler ile uzmanlar arasında benzer veya farklı yanlara yönelik değerlendirme yapmaya kalkışmak züldür. Çünkü, bunlar arasındaki fark, gece ile gündüz kadar berrak olduğundan açıklamaya kalkışmak abesle iştigal anlamına gelmektedir.
Maliye Bakanlığı taşra denetim elemanları (Denetmenler) ile merkez ve taşra uzmanlıkları arasında ortak yanlar yanında önemli farklılıklar söz konusudur.
Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü;
08.03.2004 tarih ve 25396 sayılı Resmi Gazetede 'Devlet Malları Uzman Yardımcılığı, Milli Emlak Denetmen Yardımcılığı ve Milli Emlak Uzman Yardımcılığı, Giriş Sınavına Katılacaklar İçin Duyuru' metni yayınlanmıştır.
Anılan Duyuruda, 'Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğünce 18 adet Devlet Malları Uzman Yardımcılığı, 100 adet Milli Emlak Uzman Yardımcılığı, 50 adet Milli Emlak Denetmen Yardımcılığı kadrolarına atama yapılmak üzere 15 Mayıs 2004 tarihinde Ankara'da giriş sınavı yapılacaktır.' denildikten ve Sınava Katılma Şartları, Sınav Şekli ve Sınav Konuları düzenlendikten sonra aynen, 'Sözlü sınava katılan her adaydan, sözlü sınavda başarılı olduğu takdirde atanmak istediği unvanların tercih sıralamasını belirtir imzalı dilekçe alınır.' denilmiş ve ayrıca son paragrafında, 'Giriş sınavında başarılı olan adayların hangi unvana atanmaya hak kazandıkları, sözlü sınava katılan her adaydan yazılı olarak alınacak tercih sıralamasını belirten dilekçeleri de göz önüne alınarak, kadro ve ihtiyaç durumuna göre sınav kurulunca belirlenerek ilan olunur ve adaylara ayrıca yazılı olarak bildirilir.' ifadelerine yer verilmiştir.
Aynı ifadeler, 13.12.2004 tarih ve 25669 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 'Devlet Malları Uzman Yardımcılığı, Milli Emlak Denetmen Yardımcılığı ve Milli Emlak Uzman Yardımcılığı, Giriş Sınavına Katılacaklar İçin Duyuru' metninde ve 22.11.2005 tarihli ve 26001 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 'Devlet Malları Uzman Yardımcılığı, Milli Emlak Denetmen Yardımcılığı ve Milli Emlak Uzman Yardımcılığı, Giriş Sınavına Katılacaklar İçin Duyuru' metninde de aynen yer almıştır.
Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü;
27.07.2004 tarih ve 25535 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 'Devlet Muhasebe Uzman Yardımcılığı ve Muhasebe Denetmen Yardımcılığı Giriş Sınavına Katılacaklar İçin' ilan metninde, 'Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğünce 45 adet Devlet Muhasebe Uzman Yardımcısı ve 20 adet Muhasebe Denetmen Yardımcısı kadrosuna atama yapılmak üzere 2 Ekim 2004 tarihinde Ankara'da giriş sınavı yapılacaktır.' Denildikten ve sınava giriş için '(KPSS) KPSSP 43 puan türünden 75 (Yetmişbeş) ve daha yüksek puan almış olmak' ifadesine yer verildikten sonra sınav konuları belirtilmiştir. 23.12.2005 tarih ve 26032 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 'Devlet Muhasebe Uzman Yardımcılığı ve Muhasebe Denetmen Yardımcılığı Giriş Sınavına Katılacaklar İçin Duyuru' ve 05.08.2008 tarih ve 26958 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 'Devlet Muhasebe Uzman Yardımcılığı ve Muhasebe Denetmen Yardımcılığı Giriş Sınavına Katılacaklar İçin Duyuru' metinlerinde de aynı hususlar belirtilmiştir.
Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü;
19.11.2002 tarihli ve 24941 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 'Devlet Gelir Uzman Yardımcılığı, Gelir Uzman Yardımcılığı ve Vergi Denetmen Yardımcılığı Giriş Sınavına Katılacaklar İçin Duyuru' metninde, Devlet Gelir Uzman Yardımcılığı kadrosuna 19 adet, Gelir Uzman Yardımcılığı kadrosuna 500 adet, Vergi Denetmen Yardımcılığı kadrosuna 300 adet atama yapılacağı belirtilerek Sınava Katılma Şartları, Sınav Konuları ve diğer hususlara yer verilmiştir. 26.01.2004 tarihli ve 25358 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 'Devlet Gelir Uzman Yardımcılığı, Gelir Uzman Yardımcılığı ve Vergi Denetmen Yardımcılığı Giriş Sınavına Katılacaklar İçin Duyuru' metni de atama yapılacak kadro sayıları dışında aynıdır.
Yukarıdaki örnekler, Devlet Malları Uzman Yardımcılığı, Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve Milli Emlak Denetmen Yardımcılığı; Devlet Muhasebe Uzman Yardımcılığı ve Muhasebe Denetmen Yardımcılığı; Devlet Gelir Uzman Yardımcılığı, Gelir Uzman Yardımcılığı ve Vergi Denetmen Yardımcılığı giriş sınavlarına aynı ilanlarla çıkıldığını; adaylardan giriş sınavına katılabilmek için ÖSYM'nin yaptığı KPSS sınavından aynı puan türünün istendiğini; adayların aynı sınavda aynı sınav konuları ve aynı sorularla değerlendirmeye tabi tutulduğunu; sözlü sınavların aynı yapıldığını ve hatta Devlet Malları Uzman Yardımcılığı, Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve Milli Emlak Denetmen Yardımcılığında, sözlü sınava katılan her adaydan, sözlü sınavda başarılı olduğu takdirde atanmak istediği unvanların tercih sıralamasını belirtir imzalı dilekçe alındığını ve söz konusu tüm uzman ve denetmen kadrolarına yapılan atamaların sözlü sınav komisyonunun başarı puanı dışındaki tercihleri doğrultusunda yapıldığını ortaya koymaktadır.
Atamalar bu şekilde yapıldığı ve çalışılan unvan ile bağlı görev yapılan makam dışında tamamı kariyer meslek sayıldığı için merkez ve taşra uzmanları mali, sosyal ve diğer özlük hakları yönünden aynı kabul edilmiştir. Bu bağlamda, 6223 sayılı Yetki Kanununa göre çıkarılan KHK'larakadar, Maliye Bakanlığındaki tüm uzmanlar Gösterge, Ek Gösterge, Özel Hizmet Tazminatı ve makam tazminatları (Örneğin 1. Derecede sırasıyla, 1500, 2200, %120, 0) aynı olmuş; aynı miktarda aylık maaş almışlar ve aynı emeklilik haklarına sahip olmuşlardır. Denetmenlerin mali, sosyal ve özlük hakları ise gerek merkez ve gerekse taşra uzmanlarından farklı şekilde düzenlenmiştir.
Öte yandan, Maliye Bakanlığının taşra kadrolarında istihdam edilen Muhasebe, Milli Emlak ve Gelir Uzmanları, Maliye Bakanlığının merkez teşkilatında geçici görevli olarak görevlendirilerek Devlet Muhasebe, Devlet Malları ve Devlet Gelir Uzmanları ile aynı odalarda aynı işleri yan yana yaptıkları gibi, merkez kadrolarında istihdam edilen uzmanlar da geçici görevle taşra teşkilatında görevlendirilmişlerdir. Örneğin Devlet Malları Uzmanlarından Emine Şahinli, 08.12.2005 tarihli Bakanlık onayı ile Tekirdağ Defterdarlığı Milli Emlak Müdürlüğünde, Funda Erdoğan (Eroğlu) 04.04.2011 tarihli Bakanlık onayı ile İstanbul Defterdarlığında, Tülin Tuba Kuruçay (Baştekin) 04.04.2011 tarihli Bakanlık onayı ile İzmir Defterdarlığı Balçova Malmüdürlüğünde geçici olarak görevlendirilmişlerdir.
Maliye Bakanlığının taşra denetim elemanı olan Denetmenler, kariyer mesleğin tüm özelliklerini taşımaları yanında uzmanlıklardan farklı olarak idari hiyerarşinin dışında denetim hizmetlerini gördükleri ve Maliye Bakanlığının taşradaki en yüksek memuruna (Defterdar/Vergi Dairesi Başkanı) doğrudan bağlı olarak görev yaptıkları için uzmanlarla aralarında statü farkı olduğu da bir gerçektir. Denetmenlerin, Muhasebe, Milli Emlak ve Gelir Uzmanlarının görevleri gereği yaptıkları iş, işlem ve faaliyetleri Defterdar adına denetleme yetkileri vardır.
659 sayılı KHK ile Maliye Bakanlığının merkez teşkilatında çalışan uzmanlar Maliye Bakanlığının merkez denetim elemanı olan ve doğrudan genel müdüre bağlı görev yapan Kontrolörlerle birleştirilir ve 3600 ek gösterge, %130 Özel Hizmet Tazminatı ve 2000 puan Makam Tazminatı haklarına sahip kılınmışladır. Buna karşılık Denetmenlerin özlük haklarında herhangi bir iyileştirme söz konu olmamıştır. Denetmenlerle Defterdarlık Uzmanı kadrosunda birleştirilen taşra uzmanlarının özlük hakları ise denetmenlerle aynı seviyeye getirilmiştir. Neticede merkez kadrolarında istihdam edilen uzmanlara ayrıcalık tanınmış; eş meslek grupları arasında ayrımcılık yapılmıştır.
Öte yandan, 10.07.2011 tarihli ve 27990 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 07.07.2011 tarihli ve 646 sayılı Vergi Denetim Kurulu Başkanlığının Kurulması Amacıyla Bazı Kanun ve KHK'lerde Değişiklik Yapılmasına Dair KHK ile Maliye Bakanlığı merkez denetim elemanlarından Maliye Bakanına bağlı görev yapan 'Maliye Müfettişleri' ve 'Hesap Uzmanları' ile Gelirler Genel Müdürüne/Gelir İdaresi Başkanına bağlı görev yapan 'Gelirler Kontrolörleri' ve taşra denetim elemanlarından Defterdara/Vergi Dairesi Başkanına bağlı görev yapan Vergi Denetmenleri 'Vergi Müfettişi' unvanı altında birleştirilmişler; 646 sayılı KHK'nin 1 inci maddesinin (ç) bendiyle, 178 sayılı KHK'nin 19 uncu maddesinin (a) bendinde yer alan 'Teftiş Kurulu Başkanlığı' ibaresi 'Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı' olarak değiştirilmiş ve (b) bendindeki 'Hesap Uzmanları Kurulu Başkanlığı' ibaresi yürürlükten kaldırılmış; (d) bendiyle 178 sayılı KHK'de Teftiş Kurulu Başkanlığının görevlerinin düzenlendiği 'Teftiş Kurulu Başkanlığı' başlıklı 20 nci maddesi, 'Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı' adı altında yeniden düzenlenerek (ı) bendiyle Kurula 'Bakan tarafından verilen teftiş, inceleme, denetim ve soruşturmaları yapmak.' görevi verilmiştir.
Böylece ortak kariyer meslek özelliği yanında statüleri ile mali ve sosyal hakları da aynı olan Vergi Denetmenleri, 646 sayılı KHK ile 'Müfettiş' statüsüne yükseltilir ve 666 sayılı KHK ile de mali ve sosyal haklarında iyileştirme yapılırken; Muhasebe Denetmenleri ile Milli Emlak Denetmenleriise, 659 sayılı KHK ile 'Defterdarlık Uzmanı' yapılarak statü kaybına uğratılmanın yanında, soruşturma yetkileri de ellerinden alınmış; ayrıca 666 sayılı KHK ile sağlanan mali ve sosyal haklardan da yararlandırılmamışlardır.
Bilindiği üzere Devlet Gelir Uzmanı, Gelir Uzmanı ve Vergi Denetmenleri ile bunların Yardımcıları, Gelirler Genel Müdürlüğünde istihdam edilmekteydiler. Gelirler Genel Müdürlüğü, Gelir İdaresi Başkanlığı altında Maliye Bakanlığının bağlı kuruluşu haline getirildi ve Maliye Bakanlığı teşkilatı içinde Gelir Politikaları Genel Müdürlüğü kuruldu. Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünde uzman olmaması nedeniyle de Gelir İdaresi Başkanlığı merkez kadrolarında çalışan Devlet Gelir Uzmanı ile taşra kadrolarında çalışan Gelir Uzmanlarından yaklaşık 40 personel, geçici görevle Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünde görevlendirildi. 646 sayılı KHK'nin 1 inci maddesinin (ğ) bendiyle 178 sayılı KHK'ye eklenen geçici 13 üncü maddesinde, 'Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihte Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünde çalışmakta olup Devlet Gelir Uzmanı ve Gelir Uzmanı kadrolarında bulunanlardan talep edenler, mesleğe özel yarışma sınavı ile girmiş ve yeterlik sınavıyla bulundukları kadrolara atanmış olmaları kaydıyla, kadro ve ihtiyaç durumuna göre 31/12/2011 tarihine kadar Devlet Gelir Politikaları Uzmanı olarak atanabilirler.
Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihte aynı Genel Müdürlükte çalışmakta olup Devlet Gelir Uzman Yardımcısı ve Gelir Uzman Yardımcısı kadrolarında bulunanlardan Devlet Gelir Uzmanı ve Gelir Uzmanı kadrolarına 31/12/2011 tarihine kadar atananlar hakkında da birinci fıkra hükmü uygulanır.
Bu madde uyarınca atanabileceklerin sayısı kırkı geçemez.' hükmü getirilerek kadroları Gelir İdaresi Başkanlığının merkez teşkilatında olan Devlet Gelir Uzmanları ile taşra teşkilatı kadrolarında olan Gelir Uzmanlarından Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünde geçici görevle görevlendirilenler, Devlet Gelir Politikaları Uzmanı yapıldı. Devlet Gelir Politikaları Uzmanları, 659 sayılı KHK ile Maliye Uzmanı yapıldı ve 666 sayılı KHK ile de Maliye Uzmanlarına sağlanan mali ve sosyal haklardan yararlandırılırken; Gelir İdaresi Başkanlığının taşra teşkilatı kadrolarında çalışan Gelir Uzmanlarının ise mali ve sosyal hakları aynı kaldı.
659 sayılı KHK ile özellikle Kontrolörler ile Denetmenler statü kaybına uğratılmanın yanında, bunlarla birlikte merkez teşkilatında istihdam edilen uzmanlar ile taşra teşkilatında istihdam edilen uzmanlar arasında 666 sayılı KHK ile yaratılacak mali ve sosyal eşitsizliklerin de zemini hazırlanmış oldu.
Nihayetinde, tüm devlet teşkilatını denetleyen Maliye Bakanlığından, 6223 sayılı Yetki Kanunu kapsamında çıkarılan KHK'ler ile Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı olmayan tek Bakanlık teşkilatına gelindi.
Bakanlar Kurulunun 6223 sayılı Yetki Kanununa dayanarak çıkardığı KHK'ler öncesindeki hukuksal durum kısaca budur ve bunlar ortaya konulduktan sonra Anayasaya aykırılık gerekçelerine geçilebilir.
b) Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri
İptali İstenen Düzenlemelerin Yetki Yasasının Kapsamı Dışında Olması ve Amaç ve İlkeleriyle Bağdaşmazlığı
Anayasa Mahkemesinin birçok kararında belirtildiği üzere, KHK'lerin Anayasaya uygunluk denetimleri, yasaların denetimlerinden farklıdır. Anayasanın 11 inci maddesinde, kanunların Anayasaya aykırı olamayacakları belirtilmiştir. Bu nedenle, yasaların denetiminde, onların yalnızca Anayasa kurallarına uygun olup olmadıkları saptanır. KHK'ler ise Anayasanın 11 inci ve 91 inci maddelerine göre, konu, amaç, kapsam ve ilkeleri yönünden hem dayandıkları yetki yasasına hem de Anayasaya uygun olmak zorundadırlar.
Bir yetki yasasına dayanmadan çıkarılan veya yetki yasasının kapsamı dışında kalan veya yetki yasasının amaç ve ilkeleriyle bağdaşmayan ya da dayandığı yetki yasası iptal edilen KHK'lerin anayasal konumları birbirlerinden farksızdır. Böyle durumlarda, KHK'ler anayasal dayanaktan yoksun bulunduklarından içerikleri Anayasaya aykırı bulunmasa bile dava açıldığında iptalleri gerekecektir.
659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK, 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede değişiklik yapılmaktadır.
KHK'ler yetki yasaların amacı doğrultusunda çıkarılacağına ve 6223 sayılı Yetki Yasasının amacına ilişkin olarak 1 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde, 'Bu kanunun amacı, kamu hizmetlerinin düzenli, süratli, etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesini sağlamak üzere; kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak üzere, bunların atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına, ilişkin konularda düzenlemelerde bulunmak üzere Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermektir.' denildiğine göre, 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle, 657 ve 5549 sayılı kanunlar ile 178 ve 190 sayılı KHK'lerde kamu görevlilerine ilişkin olarak yapılan değişiklik ve yeni düzenlemelerin, anılan amaç çerçevesinde yapılmış olmaları gerekmektedir.
Başka bir anlatımla, TBMM Bakanlar Kuruluna, kamu hizmetlerinin düzenli, süratli, etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla; kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin konularda düzenlemelerde bulunma yetkisi vermiştir.
Oysa, Bakanlar Kurulu, Maliye Bakanlığının merkez denetim elemanları olan Muhasebat ve Milli Emlak Kontrolörleri ile taşra denetim elemanları olan Muhasebe ve Milli Emlak Denetmenlerininve merkez ve taşrada görevli Devlet Bütçe Uzmanı, Mali Suçları Araştırma Uzmanı, Devlet Muhasebe Uzmanı, Devlet Gelir Politikaları Uzmanı, Devlet Malları Uzmanı, Maliye Uzmanı, Muhasebe Uzmanı ve Milli Emlak Uzmanlarının atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin konularda değil, hukuki statüleri ve kariyer meslek unvanları ile yetkilerine ilişkin konularda değişiklik yapmıştır. Doğrudan genel müdüre bağlı olarak görev yapan Kontrolörler, şube müdürüne bağlı görev yapan merkez uzmanlarıyla 'Maliye Uzmanı'; Defterdara bağlı görev yapan Denetmenler ise, müdür yardımcısına bağlı görev yapan taşra uzmanlarıyla 'Defterdarlık Uzmanı' unvanı altında birleştirilerek statü kaybına uğratılmış; kariyer meslekleri ve buna ilişkin mesleki unvanları ve Denetmenlerin ayrıca 'soruşturma' yetkileri ellerinden alınmıştır. Diğer yandan merkez ve taşra uzmanlarının isimleri dışında bir farklılıkları yok iken, merkez uzmanları kontrolörlerle, taşra uzmanları ise denetmenlerle birleştirilerek uzmanlar arasında denetim elemanlarına dayalı olarak statü farkı yaratılmış ve böylece uzmanlar arasında ileride yaratılacak mali ve sosyal hak eşitsizliklerine zemin hazırlanmıştır.
Genel Müdüre bağlı görev yapan kontrolörlerin şube müdürüne bağlı olarak genel müdürlük teşkilatında yapacağı teftiş, denetim ve soruşturmalar ile Defterdara bağlı görev yapan denetmenlerin müdür yardımcısına bağlı olarak Defterdarlık bünyesinde yapacağı inceleme ve denetimler yoluyla kamu hizmetlerinin düzenli, süratli, etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesinin sağlanacağı herhalde ileri sürülemez ve bu statü içinde yapılacak teftiş, denetim, inceleme ve soruşturmalar da herhalde denetim, teftiş ve soruşturma nitelemelerini hak etmez.
Bu bağlamda, 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK, 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede yapılan iptali istenen değişiklikler, hiç kuşku yoktur ki 6223 sayılı Yetki Yasasının amacıyla örtüşmediği gibi ulaşılmak istenen amaçla da çelişmektedir.
Öte yandan, 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK, 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede yapılan iptali istenen değişikliklerin, 6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamına ilişkin 1 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasında, 'Bu Kanuna göre çıkarılacak kanun hükmünde kararnameler; (a) Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesine ilişkin olarak; (1) 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda, (') (19) 25/3/1997tarihli ve 571 sayılı Özürlüler İdaresi Başkanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede, (20) Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin görev, yetki, merkez, taşra ve yurt dışında teşkilatlanma esasları, kadrolar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilişkilerine ilişkin hükümlerinde, (') yapılacak değişiklik ve düzenlemeleri kapsar.' şeklinde yer alan hüküm kapsamında olmadığı, Gerekçelerin 1 inci maddesinde ayrıntılı olarak irdelenmiştir. Aynı gerekçeler burada da geçerli olduğundan tekrara girilmeyecektir.
6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamına ilişkin 1 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde ise, 'Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına, ilişkin olarak;
1) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda,
(')
7) Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin hükümlerinde,
Yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeleri kapsar.'
denilmiştir.
659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle değişiklik yapılan, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK, 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameden, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu dışında kalan 178 sayılı KHK, 5549 sayılı Kanun ve 190 sayılı KHK, 1 inci maddenin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde 1'den 6'ya kadar altı alt bent halinde sıralanan yasa ve yasa gücünde kararnameler arasında sayılmamıştır. Sayılmayan yasaların (7) numaralı alt bent kapsamında olamayacağı Gerekçelerin 1 inci maddesinde ayrıntılı olarak ortaya konulduğundan tekrara girilmeyecektir. Aynı gerekçeler burada da geçerlidir.
Kaldı ki, kapsamda olsalar dahi söz konusu yasa ve yasa gücünde kararnameler ile kapsamda olan 657 sayılı Kanunda yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeler, kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin hükümlerinde olmak zorundadır.
Oysa, 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle 657 sayılı ve 5549 sayılı kanunlar ile 178 sayılı ve 190 sayılı KHK'lerde yapılan değişiklik ve yeni düzenlemeler yukarıda belirtildiği üzere, Maliye Bakanlığının merkez ve taşra denetim elemanları olan Muhasebat ve Milli Emlak Kontrolörleri ile Muhasebe ve Milli Emlak Denetmenlerinin ve merkez ve taşrada görevli Devlet Bütçe Uzmanı, Mali Suçları Araştırma Uzmanı, Devlet Muhasebe Uzmanı, Devlet Gelir Politikaları Uzmanı, Devlet Malları Uzmanı, Maliye Uzmanı, Muhasebe Uzmanı ve Milli Emlak Uzmanlarının atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin konularda değil, hukuki statüleri ve kariyer meslek unvanları ile yetkilerine ilişkin konularda yapılmıştır.
Doğrudan genel müdüre bağlı olarak görev yapan Kontrolörlerin, şube müdürüne bağlı görev yapan merkez uzmanlarıyla 'Maliye Uzmanı'; Defterdara bağlı görev yapan Denetmenlerin ise, müdür yardımcısına bağlı görev yapan taşra uzmanlarıyla 'Defterdarlık Uzmanı' unvanı altında birleştirilerek, 'kontrolör' ve 'denetmen' unvanlarının ellerinden alınması; Genel Müdüre bağlı çalışırken şube müdürüne ve Defterdara bağlı çalışırken müdür yardımcısına bağlı çalışır hale getirilerek statü kaybına uğratılmaları; denetmenlerin ayrıca mali ve sosyal hak kaybına uğratılmaları; mesleğe aynı sınavla giren ve aralarında Maliye Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatı uzman kadrolarında çalışmak dışında bir fark bulunmayan ve hatta taşra kadrolarında görevlendirilenlerin merkez kadrolarında, merkez kadrolarında görevlendirilenlerin ise taşra kadrolarında geçici görevle görevlendirildiği merkez ve taşra uzmanları arasında, merkez uzmanlarının kontrolörle, taşra uzmanlarının ise denetmenlerle birleştirilerek statü farkı yaratılması yanında gelecekte yaratılacak mali, sosyal ve özlük haklarına ilişkin eşitsizliklere zemin oluşturulmasının, kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin hükümlerinde yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeler kapsamında olduğu ileri sürülemez.
Çok açıktır ki 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle yapılan değişiklik ve yeni düzenlemelerden iptali istenenler, söz konusu personelin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin hükümlerinde değil, statü, kariyer meslek unvanı ve yetkilerindedir. 6223 sayılı Yetki Yasası ise, kamu personelinin statü, kariyer meslek unvanı ve yetkilerinde yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeleri kapsamamaktadır.
6223 sayılı Yetki Yasasının İlkelerine ilişkin 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde, 'Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına, ilişkin olarak;
1) Yürütülen hizmetin, özelliklerini de dikkate alacak şekilde çağdaş kamu yönetimi anlayışına uygun bir şekilde geliştirilmesini,
2) Kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen hizmetlerin, özelliğinden kaynaklanan zorunlu farklılıklar saklı kalmak kaydıyla, standardizasyon sağlanacak şekilde düzenlenmesini,
3)Yönetim görevlerine atanmada ve bu görevlerde yükselmede kariyer ve liyakat esasları ile nitelikli personel istihdamının esas alınmasını,
göz önünde bulundurur.'
hükmüne yer verilmiştir.
Yukarıda belirtildiği üzere, 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle yapılan değişiklik ve yeni düzenlemelerden iptali istenenler, kamu personelinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin hükümlerinde değil, statü, kariyer meslek unvanı ve yetkilerinde yapılmıştır.
Öte yandan, doğrudan Genel Müdüre bağlı görev yapan kontrolörlerin şube müdürüne bağlanarak, Defterdara bağlı görev yapan denetmenlerin ise, müdür yardımcısına bağlanarak denetim, teftiş ve soruşturma yapar haline getirilmelerini, bırakınız çağdaş kamu yönetimi anlayışıyla bağdaştırmayı, tarihöncesi devirlerin ilkel yönetim anlayışlarıyla ilişkilendirmek de mümkün olamaz. Üstelik çağdaş yönetim anlayışı denetim elemanlarının bağımsız olmasını gerektirmekte; bağımsızlık tarafsızlığa güvence oluşturmaktadır.
Ek olarak, kontrolörlük ve denetmenlik görevleri yönetsel görev değil, idari kademe ve hiyerarşinin dışında yürütülen denetim ve danışma hizmeti görevidir. Gerek, Devlet denetimini konu alan INTOSAI (Uluslararası Sayıştaylar Birliği) Denetim Standartları, gerek özel sektör denetimini konu olan IFAC (Uluslararası Muhasebeciler Federasyonu) tarafından kabul edilen Uluslararası Denetim Standartları (ISA), denetimin bağımsızlığı ve tarafsızlığını temel bir ilke olarak ortaya koyar. Denetimin bağımsızlığı ve tarafsızlığının birinci koşulu, görev güvencesi ile görevin kurum ve kuruluşun yönetsel kademe ve idari hiyerarşisinin dışında en üst amire bağlı olarak yapılmasıdır. Nitekim, 3046 sayılı Kanunun hiyerarşik kademeler ile birim unvanlarının sayıldığı 15 inci maddesinde, uzmanların bağlı görev yaptığı 'şube müdürü' ne yer verilirken; denetim birimleri hiyerarşik kademe ve birim unvanları arasında sayılmamıştır.
Üstelik, 6223 sayılı Yetki Yasasının İlkelerine ilişkin 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin 2 numaralı alt bendinde yetki kanununa dayanılarak çıkarılacak KHK'ların'Kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen hizmetlerin, özelliğinden kaynaklanan zorunlu farklılıklar saklı kalmak kaydıyla, standardizasyon sağlanacak şekilde düzenlenmesini,' gözeteceği ifade edilmiştir. Oysaki 659 sayılı KHK ile Milli Emlak Kontrolörleri, Muhasebat Kontrolörleri, Milli Emlak Denetmenleri, Muhasebe Denetmenlerinin uzman kadrolarına atanmaları, diğer Bakanlıklara ilişkin KHK'larda denetim elemanlarına yapılan uygulamadan oldukça farklıdır. Diğer Bakanlıklara ilişkin KHK'larda denetim elemanların, bu statüleri korunmuşken, 659 sayılı KHK ile Milli Emlak Kontrolörleri, Muhasebat Kontrolörleri, Milli Emlak Denetmenleri, Muhasebe Denetmenleri, uzman kadrolarına atanmışlardır.
Ayrıca, hizmetlerin özelliğinden kaynaklanan zorunlu farklılıklar saklı kalmak kaydıyla, standardizasyon sağlanacak ise, merkez ve taşra teşkilatına ilişkin kadrolarda çalışmak dışında aralarında herhangi bir fark bulunmayan ve karşılıklı geçici görevlendirmeler göz önüne alındığında ise hiçbir farkı kalmayan merkez uzmanları ile taşra uzmanlarının 'Maliye Uzmanı' unvanı altında birleştirilmeleri gerekirken; araştırma, inceleme ve analiz yapmakla görevli uzmanların, teftiş, denetim ve soruşturma yapmakla yetkili denetim elemanlarıyla birleştirilmesinin standardizasyon sağlama ilkesinden açık bir sapma olduğu, herkesin anlayabileceği basitlikte bir gerçekliktir.
Üstelik 6223 sayılı Yetki Yasasının İlkelerine ilişkin 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin 2 numaralı alt bendinde yetki kanununa dayanılarak çıkarılacak KHK'ların 'Yönetim görevlerine atanmada ve bu görevlerde yükselmede kariyer ve liyakat esasları ile nitelikli personel istihdamının esas alınmasını,' göz önünde bulunduracağı ifade edilmiştir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun Temel İlkeler başlıklı 3 üncü maddesinde kariyer, 'Devlet memurlarına, yaptıkları hizmetler için lüzumlu bilgilere ve yetişme şartlarına uygun şekilde, sınıfları içinde en yüksek derecelere kadar ilerleme imkanını sağlamaktır.' şeklinde; liyakat ise, 'Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkanlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmaktır.' biçiminde tanımlanmıştır.
Ayrıca, kontrolör ve denetmenlerin, Maliye Bakanlığının denetim birimlerinden çıkarılarak yönetsel kademe ve hiyerarşik yapının içine alınmasını öngören ve böylece denetim elemanlığı mesleğinde en yüksek derecelere ulaşmalarını önleyerek mesleki kariyerleri içinde ilerleme ve yükselmelerindeki güvenliği ortadan kaldıran söz konusu düzenlemelerin kariyer ve liyakat ilkeleriyle bağdaşmazlığı da ortadadır. Zabıt kâtipleri de mahkemede görev yapıyor diye yargıçlar, zabıt katipleriyle bilgisayar işletmesi unvanı altında birleştirilemez. Bir cerrah elbette ki mahalle sağlık ocağında da tabiplik yapabilir, ancak bu durum kariyer ve liyakat ilkelerine aykırılık teşkil eder. Üniversitedeki tüm akademik unvanları (') eşitlemek adına tüm akademisyenlerin okutman olarak görevlendirilmesi kariyer ve liyakat ilkeleriyle bağdaşmaz.
Bu açıklamalar, 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle yapılan ve iptali istenen düzenlemelerin, 6223 sayılı Yetki Yasasının ilkeleriyle de bağdaşmadığını ortaya koymaktadır.
Yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı üzere, 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle yapılan ve iptali istenen düzenlemeler, 6223 sayılı Yetki yasasının kapsamı içinde olmadığı gibi amacı ve ilkeleriyle bağdaşmayan, amacı ve ilkelerine aykırı, ters ve çelişkili düzenlemeler taşımaktadır.
Anayasanın Başlangıcının dördüncü fıkrasında, kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu; 2 nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti olduğu; 7 nci maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği; 91 inci maddesinde ise, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname yetkisi verebileceği ve yetki kanununda çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacı, kapsamı, ilkeleri, kullanma süresi ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağının gösterileceği kurallarına yer verilmiştir.
Bakanlar Kurulunun, 6223 sayılı Yetki Yasasının kapsamında olmayan alanlarda, amacı ve ilkeleriyle bağdaşmayan düzenlemelerde bulunması, Anayasanın 91 inci maddesine aykırı olmanın yanında, Anayasanın Başlangıcının dördüncü fıkrası ile 2 nci ve 7 nci maddelerindeki ilke ve kurallarla da bağdaşmamaktadır.
İptali İstenen Düzenlemelerin Hukuk Devleti İlkesine Aykırılığı
Anayasanın 'Cumhuriyetin nitelikleri' başlıklı 2 nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu temel bir kural olarak ortaya konmuş; 4 üncü maddesinde ise Cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği belirtilmiştir. Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi, Anayasanın bütününe egemen olan ve Cumhuriyeti bütün yönleriyle kuşatan temel bir ilkedir.
Anayasa Mahkemesinin birçok kararında belirtildiği üzere hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlettir. Bu bağlamda, hukuk devletinde yasakoyucu, yasaların yalnız Anayasaya değil, evrensel hukuk ilkelerine de uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür.
Evrensel hukuk ilkeleri ya da hukukun genel ilkeleri denildiğinde, hakkın kötüye kullanılmaması, iyi niyet, sözleşmeye bağlılık, ayrımcılık yapılmaması, ölçülülük, kazanılmış hakları saygı, haklı beklentilerin korunması, yasaların geriye yürümezliği, hukuk güvenliği, adalet, eşitlik, yasallık, belirlilik ve öngörülebilirlik gibi evrensel düzeyde kabul gören hukukun üstün kuralları anlaşılmaktadır.
Devlet memurluğu, statü hukuku esasına dayanan nesnel ve genel kuralların olduğu alandır. Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü ile Milli Emlak Genel Müdürlükleri, yürürlükte bulunan yasa ve yönetmeliklere göre tek yanlı olarak Muhasebat Kontrolörlüğü Stajyerliği ve Milli Emlak Kontrolörlüğü Stajyerliği giriş sınavları açmış; genel ve özel şartları taşıyanlar söz konusu yazılı ve sözlü sınavlara girmiş; başarılı olanlar stajyer kadrolarına atanmış; üç yıl süreli yetişme eğitiminden sonra yeterlik sınavında başarılı olan ve mesleğin gerektirdiği nitelikleri taşıyanlar kontrolörlük mesleğine atanmışlardır. Kişiler, başka bir mesleğin değil, yürürlükteki hukuki düzenlemelere göre açılan kontrolör stajyerliği mesleğinin sınavına girmişler, yasaların öngördüğü bütün aşamalardan geçerek kontrolör olmuşlardır. Yürürlükteki mevzuata göre kontrolörlük unvanını elde ederek bu mesleğe atananlar için bu hak kişiselleşmiş ve kazanılmış bir hak statüsü kazanmıştır. Aynı hususlar, Milli Emlak Denetmenleri ve Muhasebe Denetmenleri ile bunların yardımcıları için de geçerlidir.
Doğmuş hakkı tanımak kazanılmış hakka saygı göstermektir. Sadece iç hukukta değil, uluslar arası hukukta da benimsenen 'kazanılmış hakların korunması', mevcut hukuksal durumun, benimsenmiş yapının, edinilmiş statünün geçerliliğini sürdürmesini zorunlu kılar. Kazanılmış bir hakkı ortadan kaldırmak, üstelik tek yanlı hukuki düzenlemelerle kaldırmak hukuka güveni yıkar. Hukuk Devletinin en önemli unsuru olan hukuk güvenliği, hukuk düzeni yanında, bütün devlet faaliyetlerinin az çok öngörülebilir olmasını gerektirir. Hukuki güvenlik, sadece kişilerin devlet faaliyetlerine güvenini değil, aynı zamanda yürürlükteki mevzuata göre edinilmiş statünün süreceğine duyulan güveni de içerir. Halkın devlete olan güveninin korunması, ancak hukuk güvenliğinin sağlanmasıyla mümkündür.
Akşamdan yatağına 'Kontrolör veya Denetmen' olarak yatanların sabahleyin 'Maliye Uzmanı veya Defterdarlık Uzmanı' olarak uyanmalarındaki dehşetengiz durum, tüyler ürperticidir.
SON BEŞ YILDA (5018 SAYILI KANUN YÜRÜRLÜĞE GİRDİKTEN SONRA) ATANAN MUHASEBAT KONTROLÖRLERİ LİSTESİ
*KAYNAK: Muhasebat Kontrolörleri Derneği (*http://www\.mukder\.org\.tr
) internet sitesi NOT: 2006-2011 yılları arasında Stajyer Muhasebat Kontrolörlüğüne toplam altmış kişi atanmaya hak kazanmış olup; 15 kişi Vergi Denetmeni ve yardımcılığı (Vergi Müfettişi ve Yardımcılığı), 6 kişi Gelir Uzmanlığı/Gelir Uzman Yardımcılığı, 6 kişi Muhasebe Denetmenliği, 5 kişi Milli Emlak Denetmenliği, 4 kişi Devlet Bütçe Uzmanlığı, 2 kişi Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Kontrolörlüğü, 1 kişi Milli Emlak Uzmanlığı, 1 kişi Kültür ve Turizm Bakanlığı Müfettiş Yardımcılığı, 1 kişi Şekerbank Müfettişliği, 1 kişi Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri Müfettişliği, 1 kişi Devlet Muhasebe Uzmanlığı, 1 kişi Sosyal Güvenlik Başkanlığı Uzmanlığından olmak üzere, TOPLAM 44 kişi başka kariyer mesleklerden naklen atanmışlardır.
Yukarıdaki tabloya göre, 2006-2011 yılları arasında Muhasebat Kontrolörü Stajyerliğine atanan 60 kişiden 44 tanesi başka kariyer mesleklere sahipken, Muhasebat Kontrolörü Stajyerliği sınavına girmiş, yazılı ve sözlü sınavları aşarak mesleğe atanmışlardır. Söz konusu 44 kişiden 15 tanesi Vergi Denetmen Yardımcılığı mesleğinden gelmişlerdir ki, mesleklerinde kalmış olsalar idi 646 sayılı KHK ile şu anda 'Vergi Müfettişi' unvanına; Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Kontrolörü, mesleğinde kalmış olsa idi 649 sayılı KHK ile Gümrük ve Ticaret Müfettişi unvanına sahip olacaklardı. Oysa, statüsü ile mali ve sosyal haklarını daha üst gördükleri Muhasebat Kontrolörlüğü mesleğinin sınavına girmişler, kazanmışlar, atanmışlar ve nihayetinde 659 sayılı KHK ile kariyer mesleğe ilişkin bütün kazanımları ellerinden alınarak 'Maliye Uzmanı' yapılmışlardır. Devlet Bütçe Uzmanlığı ile Devlet Muhasebe Uzmanlığından gelenler ise 659 sayılı KHK ile tekrar terk ettikleri mesleklerine dönmüş olduklarından boşu boşuna Muhasebat Kontrolörlüğü sınavına hazırlanmışlar, kazandık diye boşuna sevinmişler ve boşu boşuna Muhasebat Kontrolörlüğü Stajı görmüşlerdir. Çünkü, 659 sayılı KHK ile kazanılmış tüm haklarını kaybederek eski statülerine döndürülmüşlerdir.
Kazanılmış hak, yalnızca geçmişe ilişkin edinmeyi değil, geleceği de bu geçmişe bağlı olarak aynı durumda korumayı öngörür.
Bu bağlamda, örneğin son beş yıl içinde Muhasebat Kontrolörü Stajyerliğine atananlardan yeterliği vererek (2006, 2007 ve 2008 dönemi) Muhasebat Kontrolörlüğüne atanan 34 kontrolör için kazanılmış hakkın korunması, yalnız kontrolörlük unvanını korumayı değil; elde ettiği kontrolörlük unvanının tamamlayıcısı olan gelecekte edineceği başkontrolörlük unvanının, halen stajyer olanlar (2009, 2010**ve 2011 dönemi) için ise stajyerlik yanında gelecekte kontrolörlük ve başkontrolörlükunvanını elde etme yolunun da açık tutulmasını gerektirir.
SON BEŞ YILDA (5018 SAYILI KANUN YÜRÜRLÜĞE GİRDİKTEN SONRA) ATANAN MİLLİ EMLAK KONTROLÖRLERİ LİSTESİ
Öte yandan, son üç yılda Muhasebe Denetmenliğine 244, Milli Emlak Denetmenliğine ise 263 atama yapılmıştır. Bunlardan 107 adedi, denetim elemanı olmayı tercih ederek Devlet Malları Uzmanlığı, Gelir Uzmanlığı, Muhasebe Uzmanlığı ve Milli Emlak Uzmanlığından, denetmenliğegeçmişlerdir.
Muhasebat Kontrolörleri ile Milli Emlak Kontrolörleri ve bunların Stajyerlerinin kontrolörlük unvanlarının ellerinden alınarak 'Maliye Uzmanlığı' kadrolarına atanmaları ve böylece doğrudan Genel Müdüre bağlı görev yapmaktan şube müdürüne bağlı görev yapar hale getirilerek ayrıca statü kaybına da uğratılmaları, kazanılmış haklarının tek yanlı olarak gaspıdır. Söz konusu düzenlemeler, hukukla açıklanamayacak derecede dehşet bir durumdur. Devletin hukuk güvenliğini askıya alarak, personelini terörize etmesidir.
Unvan ve statü gaspı, unvan ve statüye dayalı olarak elde edilen başka kazanılmış hakların da son bulmasına yol açmaktadır.
Bunlar şöyle özetlenebilir:
(i) 5018 sayılı Kanunun 65 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre iç denetçi olarak atanacakların (diğer şartların yanı sıra) kamu idarelerinde denetim elemanı olarak en az beş yıl çalışmış olmaları gerekmektedir. Milli Emlak ve Muhasebat Kontrolörleri, 659 sayılı KHK ile 'Maliye Uzmanı', Denetmenler ise 'Defterdarlık Uzmanı' yapılarak denetim elemanı statüsünden çıkarıldıkları için bu haklarını kaybetmişlerdir.
(ii) 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 12 nci maddesinde, Sayıştay üyeliği için 'Başbakanlık, bakanlıklar ve Hazine Müsteşarlığı merkez denetim elemanlığı görevlerinde bir yıl bulunmuş olma şartı' getirilmiştir. Kontrolörlerin 'Maliye Uzmanı' kadrosuna atanmaları sonucu 'merkez denetim elemanı' unvanları da ellerinden alınmış olduğundan, Sayıştay Üyesi olma hakları da gasp edilmiştir.
(iii) 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 18 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde, Sayıştay Başsavcısı ve savcılarının diğer şartların yanı sıra merkezi yönetim kapsamındaki kamu idarelerinde denetim elemanlığı, müşavir Hazine avukatlığı veya daire başkanlığı ve üstü görevlerde bulunmuş olmaları gerektiği belirtilmiştir. Kontrolörlerin 'Maliye Uzmanı' kadrosuna atanmaları sonucu, 'merkez denetim elemanı' unvanları ellerinden alınmış olduğundan Sayıştay Başsavcısı ve Savcısı olma hakları da gasp edilmiştir.
(iv) Kamu Konutları Yönetmeliği'nde 'Görev tahsisli konutlar; Yönetmeliğe ekli (2) sayılı cetvelde belirtilenlere, görevlerinin önemi ve özelliği ile yetki ve sorumlulukları gereği tahsis edilen konutlardır.' denilerek bu cetvelde kontrolörlere yer verilmiş; buna karşın uzmanlara yer verilmemiştir.
Dolayısıyla Kontrolörlerin uzman kadrosuna atanmaları sonucunda unvanlarının ellerinden alınması suretiyle görev tahsisli konut hakları da gasp edilmiştir.
(v) Maliye Bakanlığı Personeli Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği Ve Atama Yönetmeliğinin 'Sınavsız Atama' başlıklı 37 nci maddesinde;
'Merkez denetim elemanlığı görevinde en az on yıl hizmeti bulunanlar ile Daire Başkanı ve daha üst unvanlarda bulunanların bu Yönetmelikte yer alan hizmet gruplarındaki unvanlara atamalarında sınav ve hizmet gruplarında çalışma şartı aranmaz.' denilmek suretiyle, zaten üst yönetici olma yeterliğine sahip olduğu kabul edilen Kontrolörlere sınavsız üst düzey görevlere atanma hakkı tanınmıştır.
Yeni düzenlemeye göre uzman olmakla mezkur yönetmeliğin 37 nci maddesinin 8 inci fıkrasındaki 'Özel Yönetmeliği bulunan merkez uzmanlarından yardımcılık dönemi dahil uzmanlıkta sekiz yıl hizmeti bulunanlar sınav ve hizmet gruplarındaki çalışma şartı dışındaki diğer şartları taşımaları kaydıyla, aynı birimdeki Şube Müdürü unvanına atanabilirler.' hükmüne göre atamaya tabi tutulacaklardır.
Bu açıdan bakıldığında kontrolörler daha önceden defterdar ve defterdar yardımcılığı kadrolarına sınavsız atanabilecekken, yeni düzenlemeyle en fazla şube müdürü kadrolarına sınavsız atanabilmektedirler.
Böylece Kontrolörlerin 'Maliye Uzmanı' kadrosuna atanmaları yoluyla 'merkez denetim elemanı' unvanları da elinden alınarak üst düzey kamu görevlerine sınavsız atanma hakları gasp edilmektedir.
Öte yandan, Maliye Bakanlığı Personeli Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Atama Yönetmeliğinin 6 ncı maddesinin (2/a) bendine göre, Muhasebe veya Milli Emlak Denetmeni unvanıyla en az 8 yıl çalışmış olanlar Defterdar Yardımcısı kadrosuna atanabilirlerken; DenetmenlerinDefterdarlık Uzmanı yapılmasıyla söz konusu kadroya atanma hakları kalmamıştır.
(vi) 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu'nun 'Staj ve staj süresinden sayılan hizmetler' başlıklı 6 ncı maddesinde;
'Serbest muhasebeci mali müşavirlik stajı, bağımsız çalışan serbest muhasebeci mali müşavir veya yeminli mali müşavir yanında veya şirketlerinde yapılır. Staja başlayabilmek için staja giriş sınavını kazanmak ve Birlik tarafından kurulan Temel Eğitim ve Staj Merkezinin eğitim programını tamamlayıp başarılı olmak şarttır. Temel Eğitim ve Staj Merkezinin kurs ve seminerlerinde geçen ve altı ayı aşmayan süreler, staj süresinden sayılır. İkinci fıkranın (a), (b), (c), (d), (e), (f), (g), (h) ve (i) bentlerindeki stajdan sayılan hizmetlerde bulunanlar bu fıkra kapsamı dışındadır.' denilmiş; (e) bendinde ise, '178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname uyarınca görev yapan Bütçe Kontrolörleri, Muhasebat Kontrolörleri ve Milli Emlak Kontrolörlerinin bu hizmetlerde geçen süreleri'nin staj süresinden sayılacağı belirtilmiştir.
Kontrolörlerin 'Maliye Uzmanı' kadrosuna atanmaları sonucunda, unvanları elinden alınmak suretiyle özellikle mesleğe yeni başlayan Milli Emlak ve Muhasebat Kontrolörlerinin, SMMM olma hakları da gasp edilmektedir.
(vii) 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun'un 7 ncimaddesinin (1), (2) ve (3) nolu alt bentlerinde;
'Ateşli silahları ancak;
1. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar, Yasama Organı Üyeleri ile bu görevlerde bulunmuş olanlar,
2. Özel kanunlarına göre silah taşıma yetkisine sahip bulunanlar,
3. Bakanlar Kurulu Kararı ile silah taşıyabileceklerine karar verilen Devlet, belediye, özel idare ve kamu iktisadi teşebbüsleri memur ve mensupları,'
Tarafından taşınabileceği hüküm altına alınmıştır.
Bu hükmün uygulanmasını göstermek amacıyla yürürlüğe konulan 'Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Yönetmelik'in 8 inci maddesinde, Kanunun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerinde sayılanlar ile (3) numaralı bendi uyarınca silah taşımalarına karar verilen kamu görevlileri arasında, 'Devlet Denetleme Kurulu ve Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu başkan ve üyeleri ile Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, bakanlıklar, müsteşarlıklar ve merkezi yönetim içinde yer alan diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüslerinde asli görevleri ve kadroları teftiş ve denetim olan kamu görevlileri ile Sayıştay başraportör, raportör, savcı, savcı yardımcısı, denetçi ve denetçi yardımcılarına' da yer verilmiştir.
6136 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinde ise, 'Birinci fıkra gereğince Milli Savunma Bakanlığı emrine verilen ateşli silahlardan, Türk Silahlı Kuvvetleri ile ikinci fıkrada belirtilen kurumların ihtiyaçları karşılandıktan sonra artan miktarından bir kısmını, özel kanunlarına göre silah taşıma yetkisini haiz olan veya Bakanlar Kurulu kararı ile silah taşımalarına ve zati silah edinmelerine izin verilen kişilere bir adet olmak üzere bedel takdiri suretiyle Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu aracılığı ile satmaya Milli Savunma Bakanlığı yetkilidir.' denilmiştir.
Milli Emlak Kontrolörleri ve Muhasebat Kontrolörleri ile Denetmenler bu hükümlere dayanarak Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu aracılığı ile ateşli silahlar satın almışlardır. Ancak, 'Maliye Uzmanı' ile 'Defterdarlık Uzmanı' 'asli görevleri ve kadroları teftiş ve denetim olan kamu görevlileri' olmadıklarına göre, 'Maliye Uzmanı' kadrolarına atanan Kontrolörler ile 'Defterdarlık Uzmanı' kadrolarına atanan Denetmenler, bundan böyle bu haktan yararlanamayacakları gibi, mevcut silahlarını iade etmek durumunda kalacaklardır.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Gerçek şudur: 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesiyle, Maliye Bakanlığının merkez denetim elemanları arasında sayılan ve bağlı oldukları genel müdür adına teftiş, denetim ve soruşturma yapmakla yetkili olan Muhasebat Kontrolörleri ile Milli Emlak Kontrolörleri, idari hiyerarşi içinde şube müdürüne bağlı olarak araştırma, inceleme ve analiz gibi yönetsel görevleri yapan merkez teşkilatı uzmanları ile 'Maliye Uzmanı'; taşra denetim elemanı olan ve Maliye Bakanlığının taşradaki temsilcisi Defterdara bağlı olarak denetim ve soruşturma görevleri bulunan Muhasebe Denetmenleri ile Milli Emlak Denetmenleri ise idari hiyerarşi içinde müdür yardımcısına bağlı olarak araştırma, inceleme ve diğer idari görevleri yapan taşra teşkilatı uzmanları ile 'Defterdarlık Uzmanı' unvanı altında birleştirilerek, denetim elemanlarının mesleki unvanları elerinden alınmış ve statü kaybına uğratılmışlardır.
Kazanılmış hakları ortadan kaldıran böylesine keyfe keder bir düzenlemenin hukuki bir gerekçesi olmadığı gibi fiili bir gerekçesi de bulunmamaktadır.
Gerçekten de 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK'nin;
-
11 inci maddesinde Muhasebat Genel Müdürlüğüne, Devlet hesaplarının kayıtlarını tutmak, uygulamaları izlemek, dönem sonuçlarını çıkarmak, değerlendirmek ve yayımlamak; genel bütçeye dahil daireler ile katma bütçeli idarelerde ve gerektiğinde bunlara bağlı döner sermayeli işletmeler ile fonlarda; gelirlerin toplanması, giderlerin ödenmesi, değer ve emanetlerin alınması, saklanması, ilgililere verilmesi, gönderilmesi ve bunların muhasebeleştirilmesi işlemlerini yapmak üzere saymanlıklar kurmak ve kaldırmak, vezneler açmak ve kapamak, sayman mutemetleri görevlendirmek veya görevlendirmeye izin vermek, bu işlemleri yetkisiz bir şekilde yapanlar veya yaptıranlar hakkında kanuni takibatta bulunulmasını sağlamak; genel bütçeye dahil daireler, katma bütçeli idareler, bunlara bağlı döner sermayeli işletmeler ve fonların hesaplarına ilişkin Sayıştay ilamlarını saymanlıklara tebliğ etmek, bu ilamları ve diğer kişi borçlarını izlemek, tahsilatını sağlamak ve gerektiğinde terkin işlemlerini yaptırmak; saymanlıkların ve kurumların hesap ve işlemlerini merkezde ve gereken yerlerde incelemek ve denetlemek; Genel bütçeye dahil daireler ile katma bütçeli idarelerin kesin hesaplarını almak, incelemek, Hazine genel hesabını çıkarmak, kesin hesap kanun tasarılarını hazırlamak; teşkilat ve görev alanına giren işlemleri kontrolörleri vasıtasıyla**[11]*incelemek ve denetlemek vb. görevler; {C}{C}{C}{C}{C}{C}{C}
-
13 üncü maddesinde ise, Milli Emlak Genel Müdürlüğüne, Hazinenin özel mülkiyetinde ve Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmaz malların yönetimine ilişkin hizmetleri, gerektiğinde diğer kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliği yaparak yürütmek; Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazların satışı, kiralanması, trampası ve üzerinde sınırlı ayni hak tesisi, Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin kiralanması ve bu yerler için gerekli görülen hallerde kullanma izni verilmesi işlemleriyle ormanlar ve Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki diğer yerler ile Devletin özel mülkiyetindeki yerlerde bulunan taş, kum, çakıl ve toprak ocaklarının kiraya verilmesi işlemlerini yapmak; Devlete intikali gereken taşınır ve taşınmaz mallarla hakların Hazineye maledilmesiişlemlerini yürütmek, taşınmaz malların tescilini, taşınır malların tasfiyesini sağlamak; Hazinenin özel mülkiyetinde veya Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden kamu hizmeti için kullanılması gerekli olanları; genel, katma ve özel bütçeli idarelere tahsis etmek ve tahsis amacının ortadan kalkması veya amaç dışı kullanılması halinde tahsisi kaldırmak; Devlete ait konutları yönetmek ve kamu kurum ve kuruluşlarına ait konutların yönetimi konusundaki politikaları belirlemek, her yıl yurt içi ve yurtdışındaki kamu konutlarının kira ve yakıt bedelleri ile işletme, bakım ve onarım esaslarını tespit etmek; Hazineye ait taşınmaz malların envanter kayıtlarını tutmak ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının taşınmaz mallarının envanter kayıtlarının tutulmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek; kanunlar ve antlaşmalar gereğince muayyen zümrelere izafetle elkonulması gereken para, mal ve hakların işlemlerini yapmak ve tasfiyelerini sonuçlandırmak; görev alanına giren konulardaki alacakların süresinde ve mevzuata uygun olarak takip edilerek tahsil aşamasına getirilmesi için gerekli tedbirleri almak; Teşkilat ve görev alanına giren işlemleri kontrolörleri vasıtasıyla**[12]*incelemek ve denetlemek vb. görevler; {C}{C}{C}{C}{C}{C}{C}
verilmiştir.
178 sayılı KHK'nin 11 inci maddesiyle Muhasebat Genel Müdürlüğüne; 13 üncü maddesi ile ise Milli Emlak Genel Müdürlüğüne verilen görevler, değişmemiş; halen yürürlüktedir.
O halde, 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesindeki düzenlemeler niçin ve hangi amaca ulaşmak için yapılmıştır'
Bu sorunun 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ve 644 sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile ilişkilendirilmiş mantıklı tek açıklaması olabilir.
1050 sayılı Genel Muhasebe Kanunu, mali sistemin merkezine Maliye Bakanlığını oturtuyor ve esas aldığı mali merkeziyetçilik, idari merkeziyetçiliği tamamlayan bir işlev görüyordu. Tek Hazine sistemi geçerliydi ve devletin gelir, gider ve tüm malvarlığının yönetimi ve muhasebesi ile nakit planlaması Maliye Bakanlığının görevleri arasındaydı.
Bütçenin hazırlanması ve uygulanmasında Maliye Bakanlığı tek belirleyici idi. Maliye Bakanlığı ödeneklerin dağıtımı, kurumlar arası aktarımı ve serbest bırakılması yanında devlet adına yüklenim altına girilen sözleşme tasarısı ve taahhütlerin vizesi yoluyla kamu idareleri üzerinde dış denetim yapıyor; giderlerin mali mevzuata uygunluğu konusunda saymanlara tanınan yasal yetki çerçevesinde iç kontrol işlevini yerine getiriyordu. Saymanların mevzuata aykırılığını ileri sürdüğü konularda ödeme, ancak ita amirinin (merkezde 1. derece ita amiri bakan, taşrada 2. derece ita amirleri illerde vali, ilçelerde kaymakam, üniversitelerde rektör vb.) sorumluluğu üstlenmesi durumunda gerçekleşebiliyordu. Bu bağlamda merkezin taşra teşkilatı üzerindeki idari temsilcisi vali ve kaymakamlar; mali temsilcisi ise defterdar, malmüdürü ve saymanlar idi ve bunların merkezin taşra teşkilatı üzerinde idari ve mali kontrol işlevleri vardı.
5018 sayılı Kanun ile Maliye Bakanlığının mali sistemin merkezinde olma konumuna son verildi; Maliye Bakanlığının saymanlar eliyle yürüttüğü giderin mevzuata uygunluğunu denetleme yetkisi ile sözleşme tasarısı ve taahhütlerin vizesi yetkisi ortadan kaldırıldı; ödenek üstü harcamalardan saymanlar yerine harcama yetkilileri sorumlu tutuldu; ödenek aktarmaya ilişkin yetkiler Maliye Bakanlığından alınarak kurumlara devredildi ve sistemin merkezine stratejik plan-performans programı-bütçe-faaliyet raporu döngüsüyle kamu kurum ve kuruluşları oturtuldu.
5018 sayılı Kanunla öngörülen sistemin bütünüyle hayata geçirilerek kurumsal hesap verebilirliğin sağlanabilmesi için hesapların saymanlık düzeyinde değil, kurumsal düzeyde hazırlanması gerektiği de bir gerçek. Kurumsal kesin hesaplar Muhasebat Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanabileceği gibi saymanlık hizmetlerinin kurumlara devredilerek her kurumun Bütçe Kesin Hesabının kendisi tarafından hazırlanması şeklinde de yürütülebilir. Hatta, 5018 sayılı Kanunda öngörülen sistemin idare bazında kurumsal hesapların örtülü olarak kurumlar tarafından hazırlanmasını gerektirdiği de söylenebilir.
Muhasebat Genel Müdürlüğünün asli görevi ve hatta var oluş nedeni olan, merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri ile bunlara bağlı döner sermayeli işletme ve fonların gelirlerinin toplanması, giderlerinin ödenmesi, değer ve emanetlerin alınması, saklanması, ilgililere verilmesi, gönderilmesi ve bunların muhasebeleştirilerek hesapların kayıtlarının tutulması, uygulamaların izlenmesi ve dönem sonu sonuçlarının çıkarılarak kesin hesapların hazırlanmasına ilişkin görevleri, yani saymanlık hizmetlerini kamu kurumlarına devretmesi durumunda, Muhasebat Genel Müdürlüğüne gerek kalmayacağından kapatılması gerekecek ve bu durumda da Muhasebat Kontrolörleri ile Muhasebe Denetmenlerine ihtiyaç kalmayacaktır.
Öte yandan, tabiat varlıkları ve SİT'ler, kıyılar, mera, yaylak ve kışlaklar, Hazinenin özel mülkiyetindeki yerler ile Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazlar üzerinde yerleşme ve yapılaşmaya ilişkin her türlü planı yapma ile inşaat yapma ve yapı kullanma izinlerini verme yetkisi, 644 sayılı KHK ile kurulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilen görev ve yetkilerden, Hazinenin özel mülkiyetindeki yerler ile Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin yerleşme ve yapılaşmaya açılarak satılacağı anlaşılabilmektedir. Bunun gelecek on yıllarda gerçekleşmesi durumunda, Milli Emlak Genel Müdürlüğünün asli görevi sona ereceğinden diğer görevleri de kamu kurum ve kuruluşlarına aktarılabilecektir. Bu durumunda da Milli Emlak Genel Müdürlüğünün kapatılması gündeme geleceğinden Milli Emlak Kontrolörleri ile Milli Emlak Denetmenlerine ihtiyaç kalmayacaktır.
Muhasebat Genel Müdürlüğü ile Milli Emlak Genel Müdürlüğünün kapatılması durumunda dahi, Muhasebat ve Milli Emlak Kontrolörleri ile Muhasebe ve Milli Emlak Denetmenleri için ya şahsa bağlı kadro yaratılarak, ya da görevlerin devredildiği kurumlara kadro görev unvanlarıyla naklen geçmeleri sağlanarak kadro görev unvanlarının korunması, kazanılmış hakların korunması ilkesinin vaz geçilmez ön koşuludur.
Çünkü, mesleğe özel yarışma sınavı ile giren ve belirli süreli meslek içi eğitimden sonra özel bir yeterlik sınavı sonucunda Kontrolörlük ve Denetmenlik kadrolarına atanan Kontrolör ve Denetmenler, söz konusu kadro görev unvanı ile statülerini, 659 sayılı KHK'den önce yürürlükte bulunan kurallara göre bütün sonuçlarıyla hukuken ve fiilen elde etmiş olduklarına göre, kendileri yönünden kesinleşmiş ve kişisel alacak niteliğine dönüşmüştür. Kazanılmış hakları korumak ise, hukuk devleti olmanın gereğidir.
Anayasanın 128 inci maddesi uyarınca, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerini yasama organı kanunla düzenlerken, Anayasanın 11 inci maddesi gereğince, Anayasanın diğer hükümlerine de uygun hareket etmek zorundadır.
Böyle bir düzenleme yapılırken Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesinin gözetilmesi gerekir.
Hukuk devletinin temel unsurları arasında 'kazanılmış haklara saygı' yer almaktadır. Bu nedenle 128 inci maddenin ikinci fıkrası uyarınca yapılacak tüm düzenlemelerin, memurların ve kamu görevlilerinin kazanılmış haklarını koruması gerekir. Doğmuş hakkı tanımak, kazanılmış hakka saygı göstermektir. Hukukta kazanılmış hak, kamu kesiminde olsun, özel kesimde olsun güvenirliğin kanıtı, uygunluğun ölçüsüdür. Olmadık bir nedenle çiğnenmesi, Anayasal düzeyde haklı bulunamaz.
Öte yandan iptali istenen düzenlemeler Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine, 'hukuk güvenliği ilkesi' açısından da aykırılık oluşturmaktadır. Hukuk güvenliği ilkesi kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik gerektirir. Hukuk güvenliği, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesini, tutum ve davranışlarını buna göre düzene sokabilmesini zorunlu kılar. Hukuk devletinde, hukuk normları öngörülebilir olmalı, bireyler tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmeli, devlet de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmalıdır. Hukuki istikrar bunu gerektirir. Anayasasında 'hukuk devleti' ilkesine yer vermiş ve buna değiştirilemezlik atfetmiş bir ülkede, Muhasebat Kontrolörlüğü, Milli Emlak Kontrolörlüğü, Muhasebe Denetmenliği ve Milli Emlak Denetmenliği sınavına girerek, kazananlardan ve üç yıllık eğitim stajını ve sonrasında yeterlik sınavını vererek Kontrolörlük ve Denetmenlik kadrosuna atananlardan, günün birinde 'Maliye Uzmanı' veya 'Defterdarlık Uzmanı' kadro görev unvanına atanacaklarını öngörebilmeleri beklenemez. Beklenir ise, bu durum Anayasal siyasal sistemin hukuk devleti niteliğinin tartışmaya açılması anlamına gelir. Öte yandan, öngörebilmeleri durumunda, başka sınavlara gireceklerini de kabul etmek gerekir.
Öte yandan, 5018 sayılı Kanun 01.01.2005 tarihinde yürürlüğe girdiği halde, Maliye Bakanlığı, saymanlık hizmetlerini kurumlara devretmediği gibi, devrine yönelik somut bir çalışma da yapmamış; dahası 2006-2011 yılları arasında 60 adet Muhasebat Kontrolörü Stajyeri yanında yüzlerce Muhasebe Denetmeni ataması yapılmıştır. Görünür bir gelecekte, Milli Emlak Genel Müdürlüğünün görevlerinin kurumlara devredilerek kapatılacağının hiçbir göstergesi olmadığı gibi aynı süre içinde Milli Emlak Genel Müdürlüğü de Kontrolör ve Denetmen atamaya devam etmiştir.
Oysa, 6223 sayılı Yetki Yasasına dayanılarak çıkarılan KHK'lerdeki düzenlemeler ile 3046 sayılı Kanun hükümleri göz önüne alındığında yapılması gerekenler ise çok farklıdır.
3046 sayılı Kanunun 12 nci maddesinde, bakanlık merkez teşkilatında kurulacak danışma ve denetim birimleri arasında 'Teftiş Kurulu Başkanlığı'na da yer verilmiş ve 23 üncü maddesinde ise, Teftiş Kurulu Başkanlığının, bakanın emri ve onayı üzerine bakan adına; bakanlık teşkilatı ile bakanlığa bağlı ve ilgili kuruluşların her türlü faaliyet ve işlemleriyle ilgili olarak teftiş, inceleme ve soruşturma işlerini yürütmek, bakanlığın amaçlarını daha iyi gerçekleştirmek, mevzuata, plan ve programa uygun çalışmasını temin etmek amacıyla gerekli teklifleri hazırlamak ve bakana sunmak ile özel kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak görevleri verilmiştir.
Öte yandan, 07.07.2011 tarihli ve 646 sayılı KHK ile Maliye Bakanlığı merkez denetim elemanlarından Maliye Bakanına bağlı görev yapan 'Maliye Müfettişleri' ve 'Hesap Uzmanları' ile Gelirler Genel Müdürüne/Gelir İdaresi Başkanına bağlı görev yapan 'Gelirler Kontrolörleri' ve taşra denetim elemanlarından Defterdara/Vergi Dairesi Başkanına bağlı görev yapan Vergi Denetmenleri'Vergi Müfettişi' unvanı altında birleştirilmişler; 646 sayılı KHK'nin 1 inci maddesinin (ç) bendiyle, 178 sayılı KHK'nin 19 uncu maddesinin (a) bendinde yer alan 'Teftiş Kurulu Başkanlığı' ibaresi 'Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı' olarak değiştirilmiş ve (b) bendindeki 'Hesap Uzmanları Kurulu Başkanlığı' ibaresi yürürlükten kaldırılmış; (d) bendiyle ise 178 sayılı KHK'de Teftiş Kurulu Başkanlığının görevlerinin düzenlendiği 'Teftiş Kurulu Başkanlığı' başlıklı 20 nci maddesi, 'Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı' adı altında yeniden düzenlenmiştir.
*178 sayılı KHK'nin 646 sayılı KHK'nin 1 inci maddesiyle değişik 20 nci maddesinde, Vergi Denetim Kurulu Başkanlığına;*Vergi Usul Kanunu ve diğer gelir kanunları kapsamında vergi incelemeleri yapmak; oluşturulacak Risk Analiz Sistemi üzerinden mükelleflerin faaliyetlerini gruplar ve sektörler itibarıyla analiz etmek, mukayeseler yapmak ve bu suretle risk alanlarını tespit etmek; Vergi yükümlülüklerine ilişkin ihbar ve şikayetleri değerlendirmek; Vergi incelemelerinde Gelir İdaresi Başkanlığı ile gerekli eşgüdümü ve işbirliğini sağlamak gibi vergi incelemesine ilişkin görevler yanında, (ı) bendiyle, 'Bakan tarafından verilen teftiş, inceleme, denetim ve soruşturmaları yapmak.' görevi verilmiştir. Vergi Denetim Kurulu Başkanlığına verilen, 'Bakan tarafından verilen teftiş, inceleme, denetim ve soruşturmaları yapmak.' görevinin, Gelir İdaresi Başkanlığının iş, işlem ve faaliyetleri ile personeli üzerinde olacağı ve dolayısıyla gider mevzuatıyla milli emlak mevzuatına ilişkin görevler yürüten Muhasebat Genel Müdürlüğü ile Milli Emlak Genel Müdürlüğünün iş, işlem ve faaliyetleri ile personelini kapsamayacağı, hem kurula verilen asli görevler, hem de kurulda görevli denetim elemanlarının uzmanlık alanları bağlamında açıktır.
6223 sayılı Yetki Yasasına dayanarak çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle kurulan tüm bakanlıkların teşkilatı içinde, 'Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı' kurulurken; 646 sayılı KHK'nin 1 inci maddesiyle Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu ve Hesap Uzmanları Kurulu ile Gelirler Kontrolörleri Denetim Birimi Başkanlığı kapatılarak, vergi incelemesi yapmak ve Gelir İdaresi Başkanlığının iş, işlem ve faaliyetlerini denetlemek, teftiş etmek ve personeli üzerinde soruşturma yapmakla görevli 'Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı' kurulmuş; 659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesi ile de Muhasebat Kontrolörleri Denetim Birimi Başkanlığı ile Milli Emlak Kontrolörleri Denetim Birimi Başkanlığı kapatılarak kontrolörler 'Maliye Uzmanı' kadro görev unvanına atanmışlar ve böylece Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı/Teftiş Kurulu Başkanlığı olmayan tek bakanlık Maliye Bakanlığı haline gelmiştir.
3046 sayılı Kanuna göre, bakanlık teşkilatı içinde, doğrudan bakana bağlı ve bakan adına görev yapmak üzere Teftiş Kurulu Başkanlığı/Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı kurulması hukuksal bir zorunluluktur.
646 sayılı KHK ile Teftiş Kurulu Başkanlığı kapatılmış iken, 659 sayılı KHK ile de Muhasebat Kontrolörleri Denetim Birimi Başkanlığı ile Milli Emlak Kontrolörleri Kurulu Başkanlığının da kapatılarak Maliye Bakanlığı merkez teşkilatının bütünüyle denetim birimsiz bırakılmasında kamu yararı olduğu ileri sürülemez. Denetim bağımsız ve tarafsız yürütülmesi gereken bir faaliyettir. Bunun sağlanmasının birinci koşulu denetim elemanlarına görev güvencesi sağlanması, ikinci koşulu ise, yönetsel kademe ve idari hiyerarşinin dışında doğrudan en yüksek amire bağlı olarak görev yapılmasıdır. Bakanlık teşkilatının hiyerarşik yönetim kademeleri arasında yer alan Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı içindeki şube müdürüne bağlı olarak ve 'Maliye Uzmanı' unvanıyla bağımsız ve tarafsız denetim yapılamayacağı yeterince açık bir husustur.
Öte yandan, 659 sayılı KHK yürürlüğe girmeden önce Muhasebat Kontrolörleri, Muhasebat Genel Müdürlüğü; Milli Emlak Kontrolörleri, Milli Emlak Genel Müdürlüğü; Denetmenler, Defterdarlık teşkilatı içindeki tüm hiyerarşik kademelerin ve dolayısıyla söz konusu hiyerarşik kademelerde görevli tüm kamu görevlilerinin tüm iş, işlem ve faaliyetlerini denetlemişler, teftiş etmişler ve görevliler nezdinde soruşturma yürütmüşlerdir. Teftiş, denetim ve soruşturma faaliyetinin doğası gereği teftiş edilenler, denetlenenler ve soruşturulanların teftiş edenler, denetleyenler ve soruşturanlara karşı olumsuz değer yargılarının oluşmayacağı ileri sürülemez. Teftiş, denetim ve soruşturma görevini yürütenlerin, şube müdürü ile müdür yardımcısına bağlı görev yapar hale getirilerek, önceden teftiş, denetim ve soruşturmaya tabi tuttuklarından daha alt bir statüye düşürülmeleri, geçmişte görev gereği yapılanlara dayalı olarak yersiz çatışma ve çekişmelere yol açarak çalışma barışını bozacaktır.
Kamu yararına sonuç doğurmayacak, kamu hizmetinin nitelikleriyle bağdaşmayan, adalet anlayışına aykırı ve makul olmayan böyle bir durumun, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırılamayacağı açıktır.
Öte yandan, 6223 sayılı Yetki Yasasına dayanılarak çıkarılan tüm KHK'lerde, standardizasyona gidilmiş ve teftiş, denetim ve soruşturma görevini yürüten müfettişler ile kontrolörler birleştirilerek Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanlığı kurulmuştur. Maliye Bakanlığında kurulması gerekeceği de 3046 sayılı Kanunun öngördüğü hukuksal bir zorunluluktur.
Bakanlar Kurulunun 6223 sayılı Yetki Yasasına dayanarak çıkardığı KHK'lerde, standardizasyona giderek teftiş, denetim ve soruşturma görevini yürüten müfettişler ile kontrolörleri birleştirerek Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanlıkları kurması; 646 sayılı KHK ile Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları, Gelirler Kontrolörleri ve Vergi Denetmenlerini 'Vergi Müfettişi' unvanı altında birleştirerek 'Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı' oluşturması ve 3046 sayılı Kanuna göre Maliye Bakanlığı'nda da 'Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanlığı' kurulmasının hukuksal bir zorunluluk olması karşısında; Muhasebat Kontrolörleri, Milli Emlak Kontrolörleri, Muhasebe Denetmenleri ve Milli Emlak Denetmenleri, ortak bir unvan altında birleştirilerek 3046 sayılı Yasaya göre kurulması zorunlu olan Maliye Bakanlığı Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanlığı altında çalıştırılmalarının sağlanması gibi haklı bir beklenti içine girmişlerdir.
Çünkü, Bakanlar Kurulu 6223 sayılı Yetki Yasasına dayanarak yürürlüğe koyduğu KHK'lerle söz konusu Muhasebat Kontrolörü, Milli Emlak Kontrolörü, Muhasebe Denetmeni ve Milli Emlak Denetmenlerinde böylesine haklı bir beklentiye yol açmıştır. Bakanlar Kurulunun kendi işlemleriyle neden olduğu meşru ve haklı beklentiyi hayata geçirmesi gerekirken, tam tersine bir uygulama içine girmesi; haklı beklentilerin korunması ilkesiyle de bağdaşmadığından iptali istenen düzenlemeler hukuk devleti ilkesine bu açıdan da aykırıdır.
Muhasebat ve Milli Emlak Kontrolörleri ile stajyerlerinin Maliye Bakanlığının merkez teşkilatı uzmanları ile birleştirilerek 'Maliye Uzmanı ve Yardımcısı', Muhasebe ve Milli Emlak Denetmenleri ile yardımcılarının ise Maliye Bakanlığı taşra teşkilatı uzmanlarıyla birleştirilerek 'Defterdarlık Uzmanı ve Yardımcısı' kadro görev unvanlarına atanmaları, Anayasanın 2 ncimaddesindeki 'Hukuk Devleti' ilkesinin 'kazanılmış haklara saygı', 'hukuk güvenliği', 'hukuki belirlilik', 'istikrar' 'kamu yararı' ve 'haklı beklentilerin karşılanması' nitelikleriyle bağdaşmamaktadır.
İptali İstenen Düzenlemelerin Eşitlik İlkesine Aykırılığı
Anayasanın, 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşit olduğu; dördüncü fıkrasında, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı; beşinci fıkrasında ise, Devlet organları ile idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorunda oldukları kurallarına yer verilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 10 uncu maddesindeki 'eşiktik ilkesi'ni, 27.6.1995 gün ve E.1994/90, K.1995/22 sayılı Kararında; ' Anayasa Mahkemesi'nin birçok kararında vurgulandığı gibi, Anayasanın 10 uncu maddesinde öngörülen yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmesi ve bu nedenlerle eşitsizliğe, yol açılması Anayasa katında geçerli görülemez. Bu mutlak yasak, birbirinin aynı durumda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemektedir. Kimi yurttaşların haklı bir nedene dayanılarak değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve değişik uygulamaları gerekli kılabilir. Özellikle, aykırılıklara dayandığı için haklı olan nedenler, ayrı düzenlemeyi aykırı değil, geçerli kılar. Aynı durumda olanlar için ayrı düzenleme aykırılık oluşturur. Anayasanın amaçladığı eşitlik, eylemli değil hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa Anayasanın öngördüğü eşitlik çiğnenmiş olmaz. Başka bir anlatımla, kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar arasında, yasalara konulan kurallarla değişik uygulamalar yapılamaz. Durumlardaki değişikliğin doğurduğu zorunluluklar, kamu yararı ya da başka haklı nedenlere dayanılarak yasalarla farklı uygulamalar getirilmesi durumunda Anayasanın eşitlik ilkesinin çiğnendiği sonucu çıkarılamaz. Anayasa Mahkemesi'nin yerleşik kararlarına göre, eşitliği bozduğu iddia edilen kural haklı bir nedene dayanmakta veya kamu yararı amacıyla yürürlüğe konulmuş ise bu kuralın eşitlik ilkesini zedelediğinden söz edilemez.' şeklinde yorumlamıştır.
Anayasa Mahkemesi kararında da vurgulandığı üzere, Anayasa ile eylemli değil, 'hukuki eşitlik' amaçlanmaktadır. Anayasanın öngördüğü eşitlik ilkesinin çiğnenmemesi için, aynı hukuksal durumların aynı, ayrı hukuksal durumların ayrı kurallara bağlı tutulması gerekmektedir. Başka bir anlatımla, kişisel durumları ve nitelikleri aynı olanlar arasında, konulan kurallarla değişik uygulamaların yapılmaması gerekmektedir. Ancak, durumlardaki değişikliğin doğurduğu zorunlulukların kamu yararı ya da başka haklı nedenlere dayanılarak yasalarla farklı uygulamalar getirilmesi durumunda Anayasanın eşitlik ilkesinin çiğnendiği sonucu çıkarılamaz.
Maliye Bakanlığı Personeli Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Atama Yönetmeliği'nin 'Tanımlar' başlıklı 4 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (j) bendinde, 'Merkez denetim elemanı: Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları ve bunların yardımcıları ile İç Denetçileri, Genel Müdürlük Kontrolörleri ve Stajyer Kontrolörleri,'ni ifade eder denilerek, Muhasebat Kontrolörleri ile Milli Emlak Kontrolörleri merkez denetim elemanı olarak sayılmış ve başta 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu olmak üzere mevzuatta Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları ve Gelirler Kontrolörleri ile aynı hukuksal durumda oldukları kabul edilmiş; aynı mali sosyal ve özlük haklarından yararlandırılmışlardır.
646 ve 659 sayılı KHK'ler çıkıncaya kadar Maliye Bakanlığındaki teftiş, denetim, inceleme ve soruşturma görevleri merkez denetim elemanı olan, Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları, Gelirler Kontrolörleri, Muhasebat Kontrolörleri, Milli Emlak Kontrolörleri ile taşra denetim elemanları olan Vergi Denetmenleri, Muhasebe Denetmenleri ve Milli Emlak Denetmenleri eliyle yapılmaktaydı. Merkez denetim elemanları kendi aralarında, taşra denetim elemanları kendi aralarında hukuki statü ve mali haklar yönünden eşit tutulmuşlardı.
646 ve 659 sayılı KHK'ler ile; Maliye Bakanlığında görevli merkez denetim elemanları ve taşrada görevli Denetmenler arasında açıkça farklı uygulamalar yapılmıştır. Toplam beş ayrı kadro görev unvanıyla görev yapan merkez denetim elemanlarından üçü (Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları ve Gelirler Kontrolörleri) doğrudan Maliye Bakanına bağlı Vergi Denetim Kurulu bünyesinde 'Vergi Müfettişi' unvanlı kadrolara atanırken, diğer ikisi (Muhasebat Kontrolörleri ve Milli Emlak Kontrolörleri) şube müdürüne bağlı olarak görev yapacak 'Maliye Uzmanı' kadro görev unvanına; üç ayrı kadro görev unvanıyla görev yapan taşra denetim elemanlarından Vergi Denetmenleri 'Vergi Müfettişi' görev unvanlı kadroya atanarak 'Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı'nda görevlendirilirken, Muhasebe ve Milli Emlak Denetmenleri ise müdür yardımcısına bağlı görev yapacak olan 'Defterdarlık Uzmanı' unvanlı kadroya atanmışlardır.
Aynı merkez denetim elemanlığı statüsüne ve aynı özlük haklarına sahip Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları ve Gelirler Kontrolörleri ile Muhasebat ve Milli Emlak Kontrolörleri arasında; aynı taşra denetim elemanlığı statüsüne ve aynı özlük haklarına sahip Vergi Denetmenleri ile Muhasebe ve Milli Emlak Denetmenleri arasında 646 ve 659 sayılı KHK'ler ile konulan kurallarda değişik uygulamalar yapılması ve böylece merkez ve taşra denetim elemanlarından bir kısmı Bakana bağlı vergi müfettişi yapılırken, diğerlerinin şube müdürüne bağlı maliye uzmanı ile müdür yardımcısına bağlı defterdarlık uzmanı yapılarak statülerinde doğrudan, özlük haklarında ise ileride (666 sayılı KHK ve sonrası) oluşacak eşitsizlikler yaratılması, Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Öte yandan, Maliye Bakanlığı merkez teşkilatı kadrolarında istihdam edilen Devlet Bütçe Uzmanı, Mali Suçları Araştırma Uzmanı, Devlet Muhasebe Uzmanı, Devlet Gelir Politikaları Uzmanı, Devlet Malları Uzmanı ve Maliye Uzmanları, Kontrolörlerle birlikte 'Maliye Uzmanı' unvanlı kadrolara atanırken; taşra teşkilatı kadrolarında istihdam edilen Muhasebe Uzmanları ile Milli Emlak Uzmanlarının Denetmenlerle birlikte 'Defterdarlık Uzmanı' unvanlı kadrolara atanması; Gelir Uzmanlarının ise mevcut kadrolarında bırakılması ve böylece merkez teşkilatı kadrolarında istihdam edilen uzmanlar ile taşra teşkilatında istihdam edilen uzmanlar arasında merkez kadrolarında istihdam edilen uzmanlar lehine statülerinde doğrudan, özlük haklarında ise 666 sayılı KHK ile oluşacak eşitsizlikler yaratılması da aynı şekilde Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Çünkü, daha önce açıklandığı üzere Maliye Bakanlığının merkez teşkilatı kadrolarında istihdam edilen uzmanlar ile taşra teşkilatı kadrolarında istihdam edilen denetmen ve uzmanlar mesleğe aynı sınavlarla alınmış; merkez ve taşra uzmanlığı ile denetmenlik kadrolarına sözlü sınav komisyonunun puan dışı tercihleri doğrultusunda atamalar yapılmış; hatta Milli Emlak Genel Müdürlüğü merkez ve taşra teşkilatı kadrolarına atamalarda sözlü sınavı öncesi adaylardan tercihte bulunmaları istenmiş; Denetmenlik dışındaki merkez ve taşra uzmanlığı kadrolarına Maliye Bakanlığının yönetimde uzmanlaşmaya gitme politikası gereği kurum içi sınavlar yapılarak müdür, müdür yardımcısı, şef ve memurlar arasından atamalarda bulunulmuş; merkez kadrolarındaki uzmanlar taşrada, taşra kadrolarındaki uzmanlar ise merkezde geçici görevli olarak görevlendirilmiştir.
Maliye Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatı kadrolarında istihdam edilmek dışında bütünüyle eşdeğer ve benzer görevlerin Yetki Kanununun ilkeleri bağlamında standardizasyonuna gidilmesi gerekirken, doğrudan statü eşitsizliği yaratılması ve özlük haklarında oluşturulacak mali ve sosyal eşitsizliklere zemin hazırlanması Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine aykırıdır.
6223 sayılı Kanun'un verdiği yetkiye dayanılarak çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerde, bakanlıkların yeniden yapılandırılması kapsamında müfettiş ve kontrolör unvanlı kadrolarda görev yapan denetim elemanları, aşağıdaki tabloda özeti görüldüğü üzere müfettiş, kontrolör veya denetçi unvanlı kadrolara atanırken; Maliye Bakanlığındaki merkez ve taşra denetim elemanlarının 'Maliye Uzmanlığı' ve 'Defterdarlık Uzmanlığı' kadrolarına atanarak kurumlar arası eşirsizlik yaratılması da Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine aykırıdır.
Diğer yandan, Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadına göre, aynı hukuksal duruma bağlı olanlar aynı, ayrı hukuksal duruma bağlı olanlar farklı durumlara tabi tutulursa Anayasanın 10 uncu maddesine aykırılıktan söz edilmemesi gerekmektedir.
659 sayılı KHK'nın iptali istenen hükümlerine göre ise, Maliye Bakanlığında merkezi denetim elemanı olarak görev yapan muhasebat kontrolörleri ve milli emlak kontrolörleri 'maliye uzmanı' unvanlı kadroya, Maliye Bakanlığı taşra teşkilatında denetim elemanı olarak görev yapan muhasebe denetmenleri ve milli emlak denetmenleri 'defterdarlık uzmanı' kadrosuna atanmışlardır.
659 sayılı KHK ile; doğrudan genel müdüre bağlı olarak denetim, inceleme ve soruşturma yapmak olan Muhasebat ve Milli Emlak Kontrolörlerinin, bağlı oldukları genel müdürlüklerin görev alanına giren iş ve işlemleri şube müdürüne bağlı olarak yürütmek ve görev alanına giren konularda araştırma, inceleme ve analiz yapmak olan Devlet Bütçe Uzmanı, Mali Suçları Araştırma Uzmanı, Devlet Muhasebe Uzmanı, Devlet Gelir Politikaları Uzmanı ve Devlet Malları Uzmanı unvanlı kadrolarda bulunanlarla birlikte, daha öncesinde Strateji Geliştirme Başkanlığı Bünyesinde bu başkanlığın görev alanına giren iş ve işlemleri yapmak üzere istihdam edilen 'Maliye Uzmanı' unvanlı kadrolara; doğrudan defterdara bağlı olarak denetim ve soruşturma yapmakla görevli Muhasebe ve Milli Emlak Denetmenlerinin ise çalıştığı birimin görevlerini müdür yardımcısına bağlı olarak yapmak ve görevleriyle ilgili konularda görüş ve öneri geliştirmek olan Muhasebe ve Milli Emlak Uzmanlarıyla 'Defterdarlık Uzmanı' unvanlı kadrolara atanmaları bu yönüyle de eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.
Çünkü milli emlak kontrolörleri ve muhasebat kontrolörleri ile Bakanlıkta halen görev yapan uzmanlar arasında gerek mesleğe giriş, gerek yetişme ve gerekse yeterlik sınavları açısından ciddi farklılıklar söz konusudur. Uzmanların bir kısmının gerçek anlamda kariyer meslek sahibi oldukları da tartışmalıdır. Şöyle ki; 5436 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile Maliye Bakanlığında görevli bazı personele uzman olma imkanı getirilmiştir. Bu Kanun'un geçici 1 inci maddesinin (9), (10), (12) ve (13) numaralı fıkralarında aşağıdaki hükümler yer almıştır:
'Bu Maddenin yürürlüğe girdiği tarihte; Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğünün Şube Müdürü kadrolarında bulunan ve Devlet Bütçe Uzman Yardımcılığı giriş sınavına katılabilmek için gerekli öğrenim şartını taşıyanlardan, 30.6.2006 tarihine kadar bir defaya mahsus olmak üzere yapılacak ve usûl ve esasları Maliye Bakanlığınca belirlenecek yazılı ve sözlü sınavlarda başarılı olan en fazla 20 kişi Devlet Bütçe Uzmanı, Milli Emlak Genel Müdürlüğünün Şube Müdürü kadrolarında bulunan ve Devlet Malları Uzman Yardımcılığı giriş sınavına katılabilmek için gerekli öğrenim şartını taşıyanlardan, 30.6.2006 tarihine kadar bir defaya mahsus olmak üzere yapılacak ve usûl ve esasları Maliye Bakanlığınca belirlenecek yazılı ve sözlü sınavlarda başarılı olan en fazla 20 kişi Devlet Malları Uzmanı kadrolarına atanırlar.
2.1.2006 tarihi itibarıyla Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğünün genel idare hizmetleri sınıfına dahil kadrolarında bulunan ve Devlet Bütçe Uzman Yardımcılığı giriş sınavına katılabilmek için gerekli öğrenim şartını taşıyanlardan, 30.6.2006 tarihine kadar bir defaya mahsus olmak üzere yapılacak ve usûl ve esasları Maliye Bakanlığınca belirlenecek yazılı ve sözlü sınavlarda başarılı olan en fazla 30 kişiden; Bütçe Dairesi Başkan Yardımcısı ve Şef kadrosunda bulunanlar bir yıl, diğerleri ise üç yıl sonunda yapılacak Devlet Bütçe Uzmanlığı yeterlik sınavına girmeye hak kazanırlar ve bu sınavda başarılı olanlar Devlet Bütçe Uzmanı kadrolarına atanırlar.'
'Bu Maddenin yürürlüğe girdiği tarihte Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü teşkilâtında Şube Müdürü, Muhasebe Müdürü, Malmüdürü, Saymanlık Müdürü ve Muhasebe Denetmeni kadrolarında bulunan ve Devlet Muhasebe Uzman Yardımcılığı giriş sınavına katılabilmek için gerekli öğrenim şartını taşıyanlardan, 30.6.2006 tarihine kadar bir defaya mahsus olmak üzere yapılacak ve usûl ve esasları Maliye Bakanlığınca belirlenecek yazılı ve sözlü sınavlarda başarılı olan en fazla 60 kişi Devlet Muhasebe Uzmanı kadrolarına atanırlar. Şube Müdürü kadrolarında bulunanlardan bu şekilde Devlet Muhasebe Uzmanı kadrolarına atananların kadro unvanları, atama tarihi itibarıyla Devlet Muhasebe Uzmanı olarak değiştirilmiştir. Muhasebat Genel Müdürlüğüne tahsis edilmiş Şube Müdürü kadro unvanlarından 8 adedi dışındakiler 30.6.2006 tarihi itibarıyla iptal edilmiş olup, bu sayının üzerindeki Şube Müdürleri Muhasebat Genel Müdürlüğüne tahsis edilmiş eşdeğer diğer kadrolara anılan tarihten önce atanır.
Bu Maddenin yürürlüğe girdiği tarihte Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğünün merkez teşkilâtında genel idare hizmetleri sınıfına dahil kadrolarında bulunan ve Devlet Malları Uzman Yardımcılığı giriş sınavına katılabilmek için gerekli öğrenim şartını taşıyanlardan, 30.6.2006 tarihine kadar bir defaya mahsus olmak üzere yapılacak ve usûl ve esasları Maliye Bakanlığınca belirlenecek yazılı ve sözlü sınavlarda başarılı olan en fazla 30 kişiden; şef ve uzman kadrolarında bulunanlar bir yıl, diğerleri ise üç yıl sonunda yapılacak Devlet Malları Uzmanlığı yeterlik sınavına girmeye hak kazanırlar ve bu sınavda başarılı olanlar Devlet Malları Uzmanı kadrolarına atanırlar.'
Görüldüğü üzere geçici 1 inci maddenin yukarıya alınan fıkraları ile Maliye Bakanlığı merkez teşkilatında görevli personele, kurum içi yapılan sınavlarla uzman olma imkanı getirilmiştir. Ancak, şartları taşıyan bütün adaylar yerine, sadece Maliye Bakanlığı personeline açık bir giriş sınavının, yasal olmakla birlikte, ne derece kariyer meslek giriş sınavı olarak kabul göreceği de tartışmalıdır.
Buna karşılık bugüne kadar milli emlak kontrolörlüğü ya da muhasebat kontrolörlüğü veya denetmenlik unvanlı kadrolara, kariyer meslek yarışma sınavı dışında, geçici maddeler gereği yapılan sınavlar sonucu atama yapılmamıştır.
Kurum içi sınavlarla uzman kadrosuna atananların Milli Emlak ve Muhasebat Kontrolörleriyle aynı kadroya atanmaları eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığı gibi, kurum içi sınavlarla uzman kadrosuna atananlar, Milli Emlak ve Muhasebat Kontrolörleriyle 'Maliye Uzmanı' kadro görev unvanı altında birleştirilirken; kariyer mesleğin bütün özelliklerini taşıyan Muhasebe ve Milli Emlak Denetmenlerinin dışarıda bırakılarak 'Defterdarlık Uzmanı' kadrosuna atanması da eşitlik ilkesiyle bağdaştırılamaz.
İptali İstenen Hükümlerin 'Yetki Saptırması' Yoluyla Anayasal Güvence Altındaki Hak Arama Özgürlüğünü Ortadan Kaldırması
659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesinin (5) numaralı fıkrasının (h) bendi ile 178 sayılı KHK'ye eklenen geçici 14 üncü maddesi ile 659 sayılı KHK'nin yayımı tarihinde; Muhasebat Başkontrolörü, Milli Emlak Başkontrolörü, Muhasebat Kontrolörü, Milli Emlak Kontrolörü, Devlet Bütçe Uzmanı, Mali Suçları Araştırma Uzmanı, Devlet Muhasebe Uzmanı, Devlet Gelir Politikaları Uzmanı ve Devlet Malları Uzmanı kadrolarında bulunanların, 'Maliye Uzmanı' kadrolarına ve bunların yardımcıları ile stajyerlerinin, 'Maliye Uzman Yardımcısı' kadrolarına; Muhasebe Denetmeni, Milli Emlak Denetmeni, Muhasebe Uzmanı ve Milli Emlak Uzmanı kadrolarında bulunanların,' Defterdarlık Uzmanı' kadrolarına ve bunların yardımcılarının ise 'Defterdarlık Uzman Yardımcısı kadrolarına' başka bir işleme gerek kalmaksızın halen bulundukları kadro dereceleriyle atanmış sayılacakları hükme bağlanmaktadır.
Anayasanın 8 inci maddesinde, yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılacağı; 125 inci maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu; İkinci Kısmının İkinci Bölümünün 36 ncı maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu; 91 inci maddesinde ise Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümünde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin yasa gücünde kararnamelerle düzenlenemeyeceği kurallarına yer verilmiştir.
659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesinin (5) numaralı fıkrasının (h) bendi ile 178 sayılı KHK'ye eklenen geçici 14 üncü maddesiyle, özü ve niteliği itibariyle idari bir işlem olan ve idari işlemle yapılması gereken 'atama' işleminin, yasa gücünde kararname ile yapılmasıyla; bir yandan yürütmenin 'atama' yetkisine Anayasanın 8 inci maddesine aykırı bir şekilde yasama organı tarafından yetkisiz olarak el atılırken; diğer yandan kişilerin Anayasanın 125 inci maddesinde güvence altına alınan idari işleme karşı yetkili merciler nezdinde hak arama özgürlükleri, Anayasanın 36 ncımaddesine aykırı bir şekilde ellerinden alınmakta; ve ayrıca kişilerin hak arama özgürlüklerinin yasa gücünde kararname ile düzenlenmesi Anayasanın 91 inci maddesiyle de bağdaşmamaktadır.
Başka bir anlatımla 'atama', 'görevden alma', 'nakil', 'geçici görev' vb. idari işlemlerdir. Devlet memurlarının atanmalarındaki usule göre görevden alınmaları da kamu hukukunun temel ilkelerinden biridir. 2451 sayılı Bakanlıklarda ve Bağlı Kuruluşlarda Atama Usulüne İlişkin Kanunun 2 nci maddesinin ikinci fıkrasındaki, 'Bunların nakilleri ve görevden alınmaları da aynı usule göre olur.' şeklindeki hüküm sadece 2451 sayılı Kanuna ekli (1) ve (2) sayılı Cetvelde sayılanları değil, ilkesel olarak tüm kamu personelini kapsayan temel bir hükümdür.
Yasakoyucunun, kamu yararından başka bir amaca, kişilerin Anayasal hak arama özgürlüklerini ortadan kaldırma amacına ulaşmak için, yürütmenin/idarenin yetkisinde olan idari atama işlemini yasayla düzenlemesi bir 'yetki saptırması'dır ve bu yetki saptırması amaç öğesi bakımından yasanın sakatlığına yol açarak, yasayı Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine aykırı hale getirir.
659 sayılı KHK'nin 17 nci maddesinin (5) numaralı fıkrasının (h) bendi ile 178 sayılı KHK'ye eklenen geçici 14 üncü maddesiyle 'Maliye Uzmanlığı' ile 'Defterdarlık Uzmanlığı' kadrolarına yasa gücünde kararnameyle atanmış sayılanların, hukuka uygun yol olan idari işlemle atanmaları durumunda, Anayasanın 125 inci maddesine göre idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açık olduğundan kişiler Anayasanın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlükleri kapsamında yetkili yargı mercilerinde dava açabileceklerdi. Atamanın yasa gücünde kararnameyle yapılması, kişilerin Anayasanın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan yetkili yargı mercilerinde davacı olarak hak arama özgürlüklerini kullanmalarını engellediğinden iptali istenen düzenleme Anayasanın 36 ncı maddesine aykırıdır. Anayasanın 36 ncı maddesindeki hak arama özgürlüğünün yasa gücünde kararname ile engellenmesi ise, Anayasanın 91 inci maddesindeki yasak alana girdiğinden düzenleme Anayasanın 91 inci maddesine de aykırıdır.
İptali İstenen Hükümlerin Görevlerini Sürdürmelerini Engellemesi
Anayasanın dördüncü bölümünün siyasi haklar ve ödevler kapsamındaki 70 inci maddesinde düzenlenen kamu hizmetine girme hakkı, söz konusu hizmete girenlerin görevlerinde kalma hakkına da güvence oluşturmakta ve siyasi haklar ve ödevler, Anayasanın 91 inci maddesine göre kanun hükmünde kararname ile düzenlenemeyecek yasak alan içinde bulunmaktadır.
Kişilerin statü hukukuna göre elde ettikleri kariyer meslek unvanlarının ellerinden alınması ve görevlerini mesleki statülerinde ve mesleki unvanlarıyla sürdürmelerinin engellenmesi, Anayasanın 70 inci maddesine aykırı olmanın yanında bunun kanun hükmünde kararname ile yapılması, ayrıca 91 inci maddesindeki kuralla da bağdaşmamaktadır.
Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Kamu Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin 17 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a), (b), (c) ve (ç) bentleri; (4) numaralı fıkrasının (a) bendi; (5) numaralı fıkrasının (c), (ç), (d), (e), (g), (ğ) ve (h) bentleri, Anayasanın Başlangıcının dördüncü fıkrası ile 2 nci, 7 nci, 10 uncu, 36 ncı, 70 inci, 87 nci ve 91 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir. Söz konusu hükümlerin yürürlüğünün durdurularak iptal edilmesiyle, söz konusu hükümlerle yürürlükten kalkan düzenlemelerin tekrar yürürlük kazanmaları için, aynı gerekçelerle 659 sayılı KHK'nin yürütmeye ilişkin 19 uncu maddesinin de iptali gerekir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
1) 659 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değişiklik yapılan yasa ve yasa gücünde kararnamelerin, 6223 sayılı Yetki Kanununun kapsamı içinde olmaması, 659 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yapılan düzenlemelerin, Yetki Yasasının amaç ve ilkeleriyle bağdaşmaması yanında Anayasanın öngördüğü 'ivedilik', 'zorunluluk' ve 'önemlilik' şartlarını taşımaması ve 659 sayılı KHK ile kamunun mülkiyet haklarına ilişkin düzenlemeler yapılması nedenleriyle, 659 sayılı KHK'nin tümünün ve ayrı ayrı tüm maddeleri ile Listenin yürürlüğünün durdurularak kamu hizmetlerinden yararlananlar ile vergi mükelleflerinin ileride telafisi mümkün olmayan zarar ve ziyanlardan korunması gerekeceği değerlendirilmektedir.
2) 659 sayılı KHK'nin 9 uncu, 10 uncu, 11 inci ve 12 nci maddeleriyle, genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri ile özel bütçeli idarelerin, mülkiyete ilişkin her türlü hak ve menfaatleri ile asıl alacak ve ferileri ile sözleşmeden doğan haklarının yargıya başvurmadan veya yargı organı dışında sulh yoluyla çözülmesine ilişkin düzenlemeler Anayasanın 35 inci maddesine aykırıdır ve genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri ile özel bütçeli idarelerin ve dolayısıyla tüm yurttaşların ileride telafisi olmayan zarar ve ziyanlarına yol açaçaktır.
3) 659 sayılı KHK'nın 17 nci maddesindeki iptali istenen hükümler Anayasaya aykırılığın yanında, uygulanması halinde Maliye Bakanlığı teşkilatında istihdam edilen merkez ve taşra denetim elemanları ile taşra kadrolarında istihdam edilen uzmanların, sonradan giderilemeyecek maddi ve manevi büyük kayıplarına yol açacak, telafisi imkansız zararlar doğuracaktır. Ayrıca, bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılmış bir denetimden bir bütün olarak kamunun ve yurttaşların öngörülemeyen zararları olacaktır.
Öte yandan, Anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden en kısa sürede arındırılması, hukuk devleti olmanın en önemli gerekleri arasında sayılmaktadır. Anayasaya aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükümlerin iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır''
B- İtiraz Başvurularının Gerekçe Bölümleri Şöyledir:
1- E.2012/34 sayılı****itiraz başvurusunun gerekçe bölümü şöyledir:
'Batman İl (Tarım) Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü'nde şube müdürü olarak görev yapmakta iken, Gümüşhane İl (Tarım) Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü'ne atanmasına ilişkin 28.04.2011 tarih ve 150 sayılı işlemin iptali istemiyle açılan davada gereği görüşüldü:
1- Davaya Konu Olay:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 11. maddesinin 2. fıkrasında, kanunların Anayasa'ya aykırı olamayacağı belirtilmiş; 152. maddesinde de, 'Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddî görmezse bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır. Anayasa Mahkemesi'nin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz.' hükmüne yer verilmiştir.
Anayasa'nın 152. madde hükmüne göre, bir davaya bakmakta olan mahkemenin itiraz yoluyla bir kanun hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilmesi için iptali istenen kuralın davada uygulanacak nitelikte bir kural olması gerekir.
2- Uygulanacak Yasa Kuralı Sorunu:
Davacı tarafından, adına tesis edilen 28.04.2011 tarih ve 150 sayılı işlemin iptali istemiyle açılan davada idare lehine karar verilmesi durumunda, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin 14. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, '...davaların idareler lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve takip edilen dava ve işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar üzerinden idareler lehine vekalet ücreti takdir edilir.' hükmü gereğince, davalı idarenin Hukuk Müşaviri tarafından temsil edilmesi nedeniyle, bakılan davada uygulanacak bir kural niteliğinde olduğu açıktır.
3- İtiraza Konu Yasa Kuralı:
659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin 14. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, '...hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri...' ibarelerinin iptali ve yürütülmesinin durdurulması istenilmektedir. {C}{C}{C}{C}{C}{C}{C}
4- Dayanılan Anayasa Kuralları:
a) Anayasa'nın 2. maddesinde, 'Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.'
b) Anayasa'nın 5. maddesinde, 'Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.'
c) Anayasa'nın 36. maddesinin 1. fıkrasında, 'Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.'
d) Anayasa'nın 141. maddesinin 4. fıkrasında, 'Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.' hükümlerine yer verilmiştir.
5- İtiraza Konu Yasa Kuralının Kapsamı ve Sonuçları:
a) Kapsamı:
İtiraza konu olan 659 sayılı KHK'nın 14. maddesinin 1. fıkrasında yer alan '...hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri...' ibarelerinin, anılan maddenin bütünüyle değerlendirildiğinde, idarelerin taraf olduğu davalarda, idareleri vekil sıfatıyla anılan görevliler tarafından temsil edilmesi halinde, bu davaların idareler lehine sonuçlanması durumunda, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu uyarınca her yıl çıkarılan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nde belirtilen miktarda vekalet ücreti hükmedilecektir.
b) Sonuçları:
659 sayılı KHK'nın 2. maddesinin (ç) bendi uyarınca, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'na ekli (1) ve (11) sayılı cetvellerde belirtilen kamu idarelerinden, davalarını avukatla takip etmeyen idareler aleyhine açılan veya bu idareler tarafından açılan davaları, itiraza konu 'hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri' vasıtasıyla takip etmeleri durumunda, idarelerin lehine sonuçlanması halinde vekâlet ücreti hükmedilmesi kararlaştırılmıştır. Böylelikle, avukat tarafından takip edilmese dahi, vekâlet ücretine hükmedileceğinden, idareler lehine sonuçlanan bütün davalarda vekâlet ücreti ödenmesi gerekecektir.
6- Anayasaya Aykırılık Nedenleri:
Anayasa'nın 2. maddesinde, Cumhuriyet'in nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti; insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan her alanda bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, konulan kurallarda adalet ve hakkaniyet ölçülerini göz önünde tutan, hakların elde edilmesini kolaylaştıran, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık ve hak arama özgürlüğünün önündeki engelleri kaldıran devlettir.
Anayasamızın 36. maddesiyle güvence altına alınan dava yolu ile hak arama özgürlüğü, bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birini oluşturmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesiyle güvence altına alınan adil yargılanma hakkının gerçekleşme aracı olan 'mahkemeye erişim hakkı'nın, fiilen ve etkili bir şekilde sağlanması ve bu hakkın kullanılmasının bireyler yönünden kısıtlanmaması ya da vazgeçirici hükümlere yer verilmemesi gerekmektedir.
Bu kapsamda, idari yargı yerlerinde görülmekte olan davaların niteliği gereği, idareler tarafından, kişinin rıza ve muvafakatine bağlı olmaksızın idarenin tek yanlı olarak kamu gücü ayrıcalığından yararlanan, hukuki sonuç doğurmaya yönelik irade açıklaması olarak tanımlanabilen idari işlemler, üstün kamu gücü kullanılan işlemler olmasının yanında, 'hukuka uygunluk karinesi'ndende yararlanırlar. Bu karine uyarınca idare, hak sahibi olmak için herhangi bir mahkemeye başvurmak zorunda olmamasına karşın, bu işlemlerin hukuki denetiminin sağlanması amacıyla bireylerin mahkemeye başvurmaları zorunludur. Açılan davaların da, söz konusu karineden yararlanan idari işlemlerin 'hukuki denetiminin sağlanması' amacıyla açıldığında kuşku bulunmamaktadır.
İdari işlemlere karşı açılan davalarda, avukatlık hizmetinden yararlanmanın isteğe bağlı olduğu ülkemizde, hukuki yardım amacıyla vekâlet sözleşmesi yapılarak avukat tarafından dava açılabildiği gibi, doğrudan bireyler tarafından da dava açılabilmektedir. Mahkemelerce, idari işlemin hukuka aykırı olduğu tespit edilerek işlemin iptaline karar verilmesi halinde, davacı lehine avukatlık ücretine hükmedilmekte, yine aynı şekilde avukat tarafından temsil edilen idareler açısından da, işlemin hukuka uygun olduğu tespit edilerek davanın reddine karar verilmesi halinde de idare lehine, avukatlık ücretine hükmedilmektedir. Avukat tarafından temsil edilmeyen idareler lehine -vekil aracılığıyla dava açmayan bireylerde olduğu gibi- herhangi bir avukatlık ücretine hükmedilmemekte iken, yapılan düzenleme ile, avukat tarafından temsil edilmemekle birlikte, davanın hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri tarafından takip ve temsil edilmesi durumunda 'vekâlet ücreti' ödenmesi öngörülmektedir.
Yapılan düzenlemenin gerekçesinde,* '...artık idarelerin davaları ve icra işlemlerini avukatla takip edip etmediğine bakılmaksızın, davaların idarelerin lehine sonuçlanması halinde vekaletücretine hükmedilmesi öngörülmekte böylece bu konuda davalarını avukatla takip etmeyen idareler aleyhine oluşan aleyhe ve tarafların eşitliğine uygun düşmeyen durum ortadan kaldırılmaktadır.'*denilmek suretiyle, davaların kazanılması halinde; davasını avukatla takip eden bireyler lehine avukatlık ücretine hükmedildiği, ancak avukatla temsil edilmeyen idare lehine avukatlık ücretine hükmedilmemesinden doğan duruma dikkat çekilmiştir.
Düzenlemeyle, anılan gerekçede de belirtildiği üzere, avukatla temsil edilmeyen idareler aleyhine ve tarafların eşitliğine aykırı oluştuğu belirtilen durumun giderildiğinin amaçlandığı anlaşılmakta ise de, davasını avukatla temsil edilen idareler lehine sonuçlanan davalarda zaten idare lehine avukatlık ücretine hükmedilmekte iken, söz konusu düzenleme ile, avukatla temsil edilmeyen idareler lehine de vekalet ücreti hükmedilecektir. Ancak, avukatlık hizmetinden yararlanmanın isteğe bağlı olduğu ülkemizde, idari işlemlere karşı hukuki yardım amacıyla vekâlet sözleşmesi yapılarak avukat tarafından dava açılabileceği gibi, doğrudan bireyler tarafından da dava açılabilmektedir. Böyle durumlarda, dava açan birey lehine herhangi bir avukatlık ücretine hükmedilmemektedir.
Bu nedenle, 659 sayılı KHK uyarınca davalarını avukatla takip etme hak ve yetkisine sahip olan idarelerin, davalarını avukatla takip etmeyip, avukat olmayan hukuk birimi amiri, muhakematmüdürü ve hukuk müşavirince Vekil sıfatıyla' davaları takip ettiği gerekçesiyle vekâlet ücretine hükmedilmesi, idareler aleyhine herhangi bir durum olmadığı gibi, tarafların eşitsizliğinden de söz etme olanağı bulunmamaktadır. Hatta, yapılan düzenlemeyle, davasını vekille takip etmeyen bireyler aleyhine bir durum yaratılmıştır.
Diğer yandan, idarelerin re'sen ve üstün kamu gücüne dayalı olarak tesis ettiği işlemlerin, hukuka uygunluk denetiminin yapılabildiği yegane yol olan yargı yoluna başvurulmasının, kanunlarda getirilen sınırlama dışında getirilecek olan dolaylı sınırlamaların da 'makul' olması ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar gereğince 'yüksek yargılama gideri' tehdidi içermemesi gerekmektedir.
Düzenleme ile, avukatlık hizmeti almayan idareler lehine de, iptal istemine konu görevliler tarafından temsil edilmesi halinde vekalet ücretine (2012 yılı itibariyle duruşmalı davalarda 1.200,00 TL; duruşmasız davalarda 600,00 TL) hükmedilmesi esası getirilmek suretiyle, idari işlemlere karşı dava açacak olan bireyler yönünden adalete erişimde 'maliyet sorunu' ortaya çıkmış, idari işlemlere karşı vekil aracılığıyla veya bizzat birey tarafından açılacak davalarda, davanın reddi halinde vekâlet ücretine hükmedilecek olması nedeniyle, davacılar aleyhine bir durum yaratılmış, böylelikle 'adalete erişim' hakkının kullanılmasında 'dolaylı' kısıtlama getirilmiştir. Bunun sonucu olarak, idareler aleyhine açılacak davalarda, yüksek olan vekâlet ücreti ödeme riski nedeniyle, bireyleri dava açmaktan vazgeçirmesi sonucunu doğuracaktır.
7- Sonuç olarak:
İdarelerin üstün kamu gücüne dayanarak re'sen tesis ettikleri ve hukuka uygunluk karinesinden yararlanan idari işlemlerin hukuka uygunluğunun denetlenmesinin, hukuk devleti ilkesinin gereği olması nedeniyle, bu hakkın kullanılmasına getirilecek olan sınırlamaların 'ölçülü' olması gerekmektedir, idareler aleyhine açılan davalarda, avukatla temsil edilmeyen idareler lehine, davaların vekil sıfatıyla hukuk birimi amiri, hukuk müşaviri ve muhakemat müdürü tarafından takip edildiği gerekçesiyle, vekâlet ücretine hükmedilmesi, Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan ve Anayasa Mahkemesi'nin yerleşik kararlarına göre, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği, yani hukuk Devleti ilkesi, Devletin temel amaç ve görevlerini belirleyen 5. maddesindeki, '...kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırma...' kuralına, 36. maddesindeki, 'Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.' ve 141. maddesinin 4. fıkrasındaki, 'Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.' ilkelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle; bir davaya bakmakta olan mahkemenin, o davada uygulanacak yasanın Anayasa'ya aykırı olduğu kanısına götüren görüşünü açıklayan kararı ile Anayasa Mahkemesine başvurulması gerektiğini düzenleyen 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 28. maddesinin 1. fıkrası gereğince, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin 14. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, ' ...hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri...' ibarelerinin Anayasa'nın 2., 5., 36. ve 141. maddelerine aykırı olduğundan, Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasına, bu kuralların Anayasa'ya aykırılığı ve uygulanması durumunda giderilmesi güç ve olanaksız zararlar doğabileceği gözetilerek esas hakkında bir karar verilinceye kadar yürürlüklerinin durdurulmasının ve iptalinin istenilmesine, dosyada bulunan belgelerin onaylı bir örneğinin Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na gönderilmesine, karar aslı ile dosya örneğinin Yüksek Mahkemeye ulaştıktan sonra beş (5) ay beklenilmesine, beş (5) ay içinde karar verilmemesi durumunda, mevcut mevzuata göre davanın görülmesine, kararın taraflara tebliğine, 08/02/2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.'
2- E.2012/135 sayılı itiraz başvurusunun gerekçe bölümü şöyledir:
''
1. ANAYASANIN 2. MADDESİ YÖNÜNDEN :
Anayasanın 2. maddesinde 'Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.' hükmü düzenlenmiştir.
Bu düzenlemede öngörülen Hukuk Devleti; insan haklarına saygılı, bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete, eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran ve bu düzeni sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün davranışlarında Anayasa ve hukuk kurallarına uyan, işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlettir. Hukuk devleti ilkesi, devletin tüm faaliyetlerinde hukukun egemen olmasını amaçlar. Bu amacın gerçekleşmesi için, çıkarılan yasalarla konulacak kararlarla adalet ve hakkaniyet ölçülerinin gözönünde tutulması gerektiği gibi, hukuk güvenliğininde sağlanması gerekir. Bu nedenle hukuk devletinde yasa koyucu, yasakların yalnız Anayasaya değil, evrensel hukuk ilkelerine de uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür.
Hukuki belirlilik ve güvenlik ilkesi; Maddi hukuk ve usul kararlarının önceden öngörülebilir bir açıklıkta ve kişilerin haklı beklentilerini bariz bir şekilde bertaraf etmeyecek bir şekilde ve öngörülebilir düzenlemeler yapılmasını gerektirir.
Bu bağlamda itiraz konusu düzenlemeler ele alınacak olursa: Gerek konuyla ilgili yasalar (Borçlar Kanunu, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Avukatlık Kanunu) gerekse toplumda yaygın ve bilinen bir kural olarak; kişi ve kurumlar davalarını yargı yerlerinde bizzat takip edebileceği gibi, vekil sıfatıyla da takip edebilir. Ancak, taraflardan biri davayı vekil aracılığıyla takip etmek isterse yalnız belirli kişileri (kural olarak avukatları) vekil tutabilirler. Çünkü bu işi profesyonel olarak ve tekel olarak yürüten bir avukatlık mesleği mevcuttur. Kişiler yönünden bilinen bu mecburiyetin idareler yönünden de geçerli olacağı haklı beklentisi mevcuttur.
Oysa itiraz konusu kararlar bu haklı beklentiyi yok etmekte, idareler lehine sonuç doğurmakta ve avukatla temsil edilmediği davalarda bile idare lehine vekalet ücretine hükmedilmektedir. Bu da gerek haklı beklenti gerekse hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmayıp hukuk devleti kuralının ihlali sonucunu doğurmaktadır.
2. ANAYASANIN 10. MADDESİ YÖNÜNDEN :
Anayasanın 10. maddesinde 'Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 12/9/2010-5982/1 md.) Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.
(Ek fıkra: 12/9 2010-5982/1 md.) Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.' hükmü düzenlenmiştir. Anayasanın bu düzenlemesinde, 'kanun önünde eşitlik ilkesi' hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı aynı durumda olanların yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
İtiraz konusu kurallar bu bağlamda ele alınacak olursa: Mahkemeler nezdinde davanın tarafları kim olursa olsun eşit haklara sahiptir. Bazı davalarda hatta idari yargıdaki tüm davalarda davanın bir tarafı mutlaka idare (Devlet)dir. Davanın bir tarafı devlet dahi olsa diğer tarafla eşit hak ve yükümlülüklere sahip olması hukuk devleti ilkesinin de gereğidir.
Bazı maddi hukuk kuralları gereği, (Borçlar Kanunu, Avukatlık Kanunu, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, İdari Yargılama Usulü Kanunu gibi) kişiler davalarını bizzat takip edebileceği gibi bir temsilci vasıtasıyla da takip edebilir. Bu temsilci de, bir meslek kuruluşuna kayıtlı ve profesyonel olarak yapan avukat olmak zorundadır. Oysa itiraz konusu hükümler ile, idareler yönünden bu kuralın ihlali sözkonusu olmakta ve Avukatlar dışında 'hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri ve hukuk müşavirlerine'de VEKİL SIFATIYLA temsil olanağı getirildiği gibi bu temsil sebebiyle VEKALET ÜCRETİ'ne de hak kazandırılmaktadır.
Hal böyle olunca, kişiler avukat olmayan vekille temsil edilemezken idareler lehine bu hak getirildiği gibi bunlar lehine vekalet ücretine de hükmedilmektedir. Burada eşitliği bozan, avukat olmayanlarca idarenin temsili değil VEKİL SIFATIYLA temsilidir. Oysa idarelerin, avukatlar dışında vekil sıfatıyla temsil edilebilmesi mümkün değildir. Elbette özellikle idari davalarda idarelerin 'bizzat kendisi' kavramı çerçevesinde yasal yetkili temsilcilerince (avukat olmasada) temsili, hukuka aykırı olmadığı gibi maslahatın da gereğidir. Burada hukuka (anayasaya) aykırı olan hususi VEKİL SIFATIYLA TEMSİL ve de VEKALET ÜCRETİNE HAK KAZANMAKTIR.
Bu durumda davanın tarafları anlamında bir taraf lehine (devlet) temsilde avantaj ve kolaylık sağlandığı gibi (avukat olmayan vekil), diğer taraf aleyhine de külfete yol açılmaktadır. (Avukat olmayan vekile vekalet ücreti ödemek zorunda kalınması).
Bu hale göre, hukuki pozisyonları aynı ve eşit olan (davacı- davalı) iki taraftan birisi lehine (idareler) Anayasanın 10. maddesi hilafına eşitsizlik yaratılmıştır.
3. ANAYASANIN 36. MADDESİ YÖNÜNDEN :
Anayasa'nın 36. maddesinde '(Değişik: 3/10/2001-4709/14 md.) Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.
Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.' hükmüne yer verilmiştir.
Bunun yanında, adil yargılanma hakkı ve etkili başvuru hakkı Anayasanın 36. maddesinde düzenlendiği şekli ile Anayasanın 90. maddesi uyarınca, yasa üstü bir konumda olan AİHS.nin 6 ve 13. maddelerinde de düzenlenmiştir. Elbette bir kanun hükmünün AİHS, hükümlerine aykırılığından söz edilerek Anayasa aykırılık itirazında bulunulamaz. Ancak, Anayasaya aykırılık denetiminde ölçü norm olmasa da referans norm olarak dikkate alınabilir.
Nitekim itiraz konusu kararlar bu bağlamda ele alınacak olursa; kişiler hak arama süresinde yargı mercileri nezdinde, usul kurallarında ve maddi kurallarda davanın taraflarının eşit olduğuna inanmak ister. Bu durumda adil yargılanmaya inanır ve hak arama yollarını işletir. Bu inancın olmadığı, silahların eşitliği görüntüsü olmayan yargı sistemlerine inanç peşinen olmayacağından adil yargılanma hakkı zaafa uğrar. Yine, tarafların eşit olmadığı bir sistemde etkili başvuru hakkının kullanılabildiğinden söz edilemez.
Nitekim anılan kurallarla, kişiler Avukat dışında temsil hakkını kullanamazken, idareler bu hakkını memurları vasıtası ile ve de, VEKİL SIFATIYLA kullanmaktadırlar. Yine bu kişiler avukatla temsil dışında vekalet ücreti alamazken idareler Avukatla temsil edilmediğinde bile vekalet ücreti alabilmektedir. Bu görüntü kişilerde, hukuk sisteminin devlete öncelik ve ayrıcalık tanıdığı peşin hükmünü oluşturacak ve pek çok ihtilafta adil yargılanma hakkı konusunda güvensizlik oluşacaktır. Hatta bu sebeble hak arama mücadelesinden peşinen vazgeçenler olacaktır.
Bu bağlamda, anılan kuralların Anayasanın 36. maddesine de aykırı olduğu düşünülmektedir.
4. ANAYASANIN 135. MADDESİ YÖNÜNDEN :
Anayasa'nın 135. maddesinin 1 ve 2. fıkralarında : 'Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlâkını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzel kişilikleridir.
Kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadî teşebbüslerinde aslî ve sürekli görevlerde çalışanların meslek kuruluşlarına girme mecburiyeti aranmaz.' hükmüne yer verilmiştir.
Bu kural ile tekel olarak yapılan mesleklerin üst kuruluş ilkeleri düzenlenmiştir. Başka bir ifade ile, bu tür meslekleri icra edenlerin (2. fıkrada sayılan istisna dışında) bu kuruluşlara üye olmaları mecburiyeti getirilmiştir. Nitekim Avukatlık mesleği de bu tür mesleklerden olup, Anayasada ifade edilen meslek kuruluşu da, Barolar ve Barolar Birliğidir. Buna göre kurum avukatları dışında barolara üye olmadan bu mesleği icra etmek olanaklı değildir. Bu ilke gereği, Avukatlık için barolardan, doktorluk için Tabibler odasından tüccarlık için Odalar ve Borsalar Birliğinden belge almak gerekir.
Nitekim Anayasanın bu genel çerçeve düzenlemesi doğrultusunda, Avukatlık mesleği 1136 sayılı Avukatlık Kanununda düzenlenmiştir.
Dava takip hakkının, yalnızca Avukatlara ait bir hak olduğu pozitif hukukumuzda değişik şekillerde düzenlenmiştir. Avukatlık Kanununa göre (AK. 35 madde) en az üç avukat (ve dava vekili) bulunan yerlerde, baroda yazılı avukatlar (ve dava vekilleri) vekil olarak dava takip etme bakımından bir tekele (inhisara) sahiptirler. Baroda yasal avukat olmayan kişiler vekil sıfatıyla mahkemeye kabul olunmaz.(M.61) Baroda yazılı olmadığı halde vekil sıfatıyla dava takip edenler cezalandırılır. Avukatlık yapma yetkisini taşımadıkları halde muvazalı yoldan alacak devralarak avukatlara ait yetkileri kullananlar cezalandırılır. (Medeni Usul Hukuku 20. Baskı S.258 Prof. Dr. Baki Kuru, Prof. Dr. Ramazan Arslan, Prof. Dr. Ejder Yılmaz)
Davaya vekalet deruhte etmesine kanunen imkan bulunmayan kişiler, vekil sıfatıyla Mahkemeye kabul olunmaz. (AK,. MK) Davaya vekil olamayacak (davaya vekalet deruhte etmelerine kanunen imkan bulunmayan) bu kişilerin davaya vekalet ehliyeti yoktur. Davaya vekalet ehliyeti dava şartıdır. Davaya vekalet ehliyeti olmayan (davaya vekalet deruhte etmesine kanunen imkan bulunmayan) bir kişi (mesela avukat olamayan bir kişi) vekil sıfatıyla dava açarsa o kişinin (geçerli bir dava vekaletnamesi bulunsa bile) davaya vekalet ehliyeti olmadığından mahkeme davayı esasa girmeden (dava şartı yokluğundan) reddetmekle yükümlüdür. (Aynı Eser S.260)
Bütün bu açıklamalar, vekalet görevinin, Avukatlık mesleği icra edenler tarafından ve AY. 135/2. maddede sayılan istisnalar dışında meslek kuruluşuna (Barolara) kayıtlı avukatlar tarafından yerine getirilebileceğinin göstergesidir. Burada sadece avukatların tekeline verilen TEMSİL yetkisi değil VEKİL SIFATIYLA TEMSİL yetkisidir. Çünkü vekil sıfatıyla temsil sadece meslek mensuplarının (Avukatların) hakkıdır. Yine AY. 135/2 de sayılan istisnalar (kurum avukatları) dışında vekil sıfatıyla temsil sadece baroya kayıtlı avukatların hakkıdır.
Bu sebeple itiraz konusu kurallar ile; hukuk birimi amirlerinin, hukuk müşavirlerinin ve muhakemat müdürlerinin idareyi VEKİL SIFATIYLA temsil etmeleri Anayasanın 135. maddesine aykırıdır.
Bunun yanında, vekalet ücreti de. Avukat olan temsilcilere verilen ücretin adıdır.
Davada haklı çıktığı için lehine yargılama giderlerine hükmedilen taraf davasını bir vekil (avukat) vasıtasıyla takip etmiş ise, lehine, diğer yargılama giderlerinden başka bir de (ücret tarifesine göre hesaplanacak) vekalet ücreti hükmedilir. (aynı eser S.774) Hangi aşamada olursa olsun, dava kabul eden avukat tarife hükümleriyle belirli ücretin tümüne hak kazanır. Vekalet ücreti yargılama giderlerindendir. (M.236/6) Davada haklı çıkan tarafın peşin olarak ödediği diğer yargılama giderleri (M.416) gibi vekalet ücretinin de, haksız çıkan taraftan alınarak haklı çıkan tarafa verilmesine (M.417) Avukatlık Kanunu M.164'e göre 'Dava sonunda, kararla tarifeye dayanılarak karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti avukata aittir. (aynı eser S.775)
Bütün bu açıklamalardan da, vekalet ücretinin avukatın mesleki faaliyeti karşılığı ödenen ücret olduğu sonucuna varılmaktadır. Başka bir ifade ile vekalet ücreti sadece avukatlara ödenmesi gereken bir ücrettir. Nitekim avukatlık mesleğinin de tekel bir meslek olduğu ve AY-135 maddesindeki koşullar gereği (kurum avukatları dışında) sadece Baroya kayıtlı olanların avukatlık yapıp vekalet ücreti alabileceği anlaşılmaktadır.
İtiraz konusu kurallar ise, avukat olunmayan idari temsilciler (hukuk birimi amirleri, hukuk müşavirleri ve muhakemat müdürleri) vasıtasıyla görülen davalarda da idareler lehine VEKALETÜCRETİ'ne hükmedilmesini öngörerek Avukatlık mesleğini tekel olarak düzenleyen AY. 135. maddesine aykırılık oluşturmaktadır.
Öte yandan idare temsilcisi olarak sayılan birim amirleri, Anayasa ve yasanın aradığı manada Avukat olmadıkları gibi genel idare hizmetleri sınıfına dahil, idarenin kadrolu ve ücretli memurudurlar. Böylelikle, idare zaten maaş karşılığı ve kadrolu olarak idarenin genel hizmet ihtiyacı için istihdam ettiği memurunun maddi külfetini davanın karşı tarafına yüklemekte, memurunun avukat olmadığı halde avukat gibi kabul görüp vekalet ücreti almasını sağlamakta, çoğu zaman bu amirlerin hukukçu olmama ihtimali bile mevcut olmakta ve sonuçta idare lehine sebepsiz zenginleşmeye de yol açılmaktadır...' "
[1]****Madde başlığı 'Kontrolör istihdamı' iken,19/6/1994tarih ve 543 sayılı KHK'nin 14ncü**maddesiyle 'Kontrolör, Uzman ve Denetmen Çalıştırılması' şeklinde değiştirilmiştir. Maddenin 178 sayılı KHK'nin yürürlüğe girdiği tarihteki özgün hali;
'Kontrolör İstihdamı
Madde 43- a*)*Bütçe ve Mali Kontrol, Muhasebat, Gelirler, Gümrükler ve Milli Emlak Genel Müdürlükleriyle Kontrol Genel Müdürlüğünde ve Bakanlıkça uygun görülecek birim ve işlerde kontrolör istihdam edilebilir.
b) Kontrolörlerin atama ve çalışma usul ve esasları yönetmelikle düzenlenir.' şeklindedir.
[2]****25/6/2009tarih ve 5917 sayılı Kanunun 25ncimaddesiyle, 'Bütçe ve Mali Kontrol' ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.
[3]****5/4/2007tarih ve 5622 sayılı Kanunun 25ncimaddesiyle, 'Tasfiye İşleri Döner Sermaye İşletmeleri' ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.
[4]' (Gelir İdaresi Başkanlığı gelirler kontrolörleridahil*)' ile 'bağlı bulundukları' ibaresinden sonra gelen 'Başkanlık ve' ibareleri, 5/5/2005 tarih ve 5345 sayılı Kanunun 34ncümaddesiyle bende eklenmiştir.*
[5]****5/5/2005tarih ve 5345 sayılı Kanunun 34ncümaddesiyle 'Gelirler Genel Müdürlüğünde Devlet Gelir Uzmanı' ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.
[6]****5/5/2005tarih ve 5345 sayılı Kanunun 34ncümaddesiyle 'Gelir Uzmanı' ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.
[7]****5/5/2005tarih ve 5345 sayılı Kanunun 34ncümaddesiyle 'Gelirler Genel Müdürlüğü' ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.
[8]****5/5/2005tarih ve 5345 sayılı Kanunun 34ncümaddesiyle 'Devlet Gelir Uzmanı' ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.
[9]****5/5/2005tarih ve 5345 sayılı Kanunun 34ncümaddesiyle 'Gelir Uzmanı' ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.
***[10]***07.07.2011 tarihli ve 646 sayılı KHK ile Maliye Müfettişleri, Hesap Uzmanları ve Gelirler Kontrolörleri ile 'Vergi Müfettişi' unvanı altında birleştirilmişlerdir.
***[11]***Burada yer alan 'kontrolörleri vasıtasıyla' ibaresi, 659 sayılı KHK ile 'maliye uzmanları vasıtasıyla' şeklinde değiştirilmiştir.
***[12]***Burada yer alan 'kontrolörleri vasıtasıyla' ibaresi, 659 sayılı KHK ile 'maliye uzmanları vasıtasıyla' şeklinde değiştirilmiştir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.
Anahtar Kelimeler
Kaynak: karar_anayasa
Taranan Tarih: 28.01.2026 03:25:49