CASE OF DENISOV v. UKRAINE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

BÜYÜK DAİRE

DENİSOV / UKRAYNA DAVASI

(Başvuru no. 76639/11)

KARAR

STRAZBURG

25 Eylül 2018

İşbu karar kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

Denisov/Ukrayna davasında,

Başkan,
Guido Raimondi,
Hâkimler,
Angelika Nußberger,
Linos-Alexandre Sicilianos,
Ganna Yudkivska,
Helena Jäderblom,
Robert Spano,
Vincent A. De Gaetano,
Erik Møse,
André Potocki,
Yonko Grozev,
Carlo Ranzoni,
Mārtiņš Mits,
Gabriele Kucsko-Stadlmayer,
Alena Poláčková,
Georgios A. Serghides,
Marko Bošnjak,
Péter Paczolay,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Françoise Elens-Passos’un katılımıyla Büyük Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,

18 Ekim 2017 ve 13 Haziran 2018 tarihlerinde yapılan kapalı müzakereler sonrasında,

Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Davanın temelinde, Anatoliy Oleksiyovych Denisov (“başvuran”) adlı bir Ukrayna vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 8 Aralık 2011 tarihinde, Ukrayna Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 76639/11) bulunmaktadır.

  2. Başvuran, Londra’da çalışan avukatlar J. Gavron ve A. Halban tarafından temsil edilmiştir. Ukrayna Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi I. Lishchyna tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuran, özellikle, temyiz mahkemesi başkanlığı görevine Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine uygun olarak son verilmediğini ve bu durumun Sözleşme’nin 8. maddesine aykırı olarak özel hayata yapılan kanun dışı ve orantısız bir müdahale teşkil ettiğini iddia etmiştir.

  4. Başvuru, 15 Ocak 2014 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.

  5. Taraflara danışılmasının ardından, 25 Nisan 2017 tarihinde, başkan Angelika Nußberger; hâkimler Erik Møse, Ganna Yudkivska, André Potocki, Yonko Grozev, Carlo Ranzoni, Mārtiņš Mits ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Milan Blaško’dan oluşan bir Daire (Beşinci Bölüm), yukarıdaki davada yargı yetkisini Büyük Daire lehine bırakmaya karar vermiş ve bu karar taraflardan bir itirazla karşılaşmamıştır (Sözleşme’nin 30. maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 72. maddesi).

  6. Büyük Dairenin oluşumu, Sözleşme’nin 26 §§ 4 ve 5 maddesi hükümlerine ve İç Tüzük’ün 24. maddesine göre belirlenmiştir.

  7. Başvuran ve Hükümet, başvurunun kabul edilebilirliği ve esasına ilişkin görüşlerini sunmuşlardır. Başkan tarafından yazılı usulde müdahil olmasına izin verilen Uluslararası Hukukçular Komisyonundan üçüncü taraf yorumları alınmıştır (Sözleşme’nin 36 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 2 maddesi).

  8. Strazburg İnsan Hakları Binasında, 18 Ekim 2017 tarihinde, kamuya açık bir duruşma gerçekleşmiştir.

Aşağıdaki kişiler Mahkeme önüne çıkmıştır:

(a) Hükümet adına
I. Lishchyna, Temsilci,
O. Davydchuk, Hükümet Görevlisi Makamı,
Adalet Bakanlığı,
N. Rybachok, Hükümet Görevlisi Makamı,
Adalet Bakanlığı, Danışmanlar;

(b) Başvuran adına
J. Gavron,
A. Halban, Müdafi.

Mahkeme, Lishchyna, Gavron ve Halban’ın konuşmalarını ve Mahkeme üyelerinin sorularına verdikleri cevapları dinlemiştir.

  1. Mahkeme’nin talebi üzerine başvuran, 24 Kasım 2017, Büyük Daire önündeki yargılamaları da dâhil etmek amacıyla masraf ve giderlere yönelik taleplerini değiştirmiştir. Hükümet başvuranın yeni talebine yönelik görüşlerini 11 Aralık 2017 tarihinde ibraz etmiştir.

OLAYLAR

I. DAVALARIN KOŞULLARI

  1. Başvuran, 6 Temmuz 1948 doğumlu olup Kiev’de ikamet etmektedir.

  2. Başvuranın hukuk kariyeri, bir bölge mahkemesine hâkim olarak seçilmesiyle 1976’da başlamıştır. Kariyeri süresince başvuran birçok mahkemede başkanlık yapmıştır.

  3. Başvuran, 22 Aralık 2005 tarihinde, Ukrayna Parlamentosu tarafından Kiev İdari Temyiz Mahkemesine hâkim olarak atanmıştır.

  4. Başvuran, 10 Kasım 2006 tarihinde Ukrayna Devlet Başkanı tarafından Kiev İdari Temyiz Mahkemesine başkan vekili olarak atanmıştır. Bu mahkemeye 6 Şubat 2009 tarihinde Ukrayna Hâkimler Konseyi (yargısal özerliğe sahip bir organ) tarafından başkan olarak atanmıştır. Başvuran, bu göreve beş yıllık bir dönem için atanmıştır ve Temmuz 2013’te emeklilik yaşına ulaşacaktır.

A. Başvuranın mahkeme başkanı olarak performansına yönelik ön soruşturma

  1. İdari Yargı Hâkimleri Konseyi (yargısal özerkliğe sahip başka bir organ), Şubat 2011’de diğer hususların yanı sıra Kiev İdari Temyiz Mahkemesinin işleyişini incelemeye karar vermiştir. İnceleme 2011’in Şubat ve Mart aylarında yapılmış ve 2009, 2010 yılları ile 2011’in Ocak ve Şubat aylarını kapsamıştır.

  2. Hâkim K. başkanlığında toplanan İdari Yargı Hâkimleri Konseyi, 24 Mayıs 2011 tarihinde Yüksek Adalet Konseyine (“YAK”) başvurarak, idari görevlerini düzgün bir şekilde yerine getirmediği gerekçesiyle başvuranın Kiev İdari Temyiz Mahkemesi başkanlığından alınmasını talep etmiştir. Bu talep bahsi geçen incelemenin sonuçlarına dayanılarak yapılmıştır.

B. YAK önündeki yargılamalar

  1. YAK, duruşma tarihlerini 30 ve 31 Mayıs 2011 olarak belirlemiş ve başvuranı katılmaya davet etmiştir. Ancak 27 Mayıs 2011 tarihinde Kiev İdari Temyiz Mahkemesinden başvuranın 8 Temmuz 2011 tarihine kadar yıllık izinde olduğuna dair alınan bilgiyi göz önünde bulunduran YAK, davanın incelemesini ertelemiştir. Başvurana, 14 Haziran 2011’de yapılması planlanan duruşmaya yönelik tebligat göndermiştir. Buna cevap olarak Kiev İdari Temyiz Mahkemesi YAK’ye başvuranın 8 Temmuz 2011 tarihine kadar izinli olduğunu bildirmiştir.

  2. YAK, 14 Haziran 2011 tarihinde başvuranın yokluğunda davayı incelemiş ve Yargı ve Hâkimlerin Statüsü Kanunu’nun 20. Maddesi ile Yüksek Adalet Konseyi Kanunu’nun 32 § 1 maddesine dayanarak başvuranın mahkeme başkanlığı görevinden alınmasına karar vermiştir. YAK, “Kiev İdare Temyiz Mahkemesinin faaliyetlerinin organizasyonunda kanunla belirlenen adalet teşkilatının ve idaresinin temellerinde önemli eksikliklerin, ihmallerin ve hataların ve ağır ihlallerin bulunduğunu" belirtmiştir. Konsey, “mahkemenin faaliyetlerinin yanlış düzenlenmesinin, mahkeme başkanı A. Denisov’un idari görevlerin yerine getirilmesine ilişkin yürürlükteki yasa hükümlerine uymamasının bir sonucu olduğunu” belirtmiştir. Ek olarak, “mahkeme başkan yardımcıları arasında görev dağılımı, mahkeme dairelerinin ve heyetlerin belirlenmesi ve davaların hâkimler arasında dağılımı hususlarında A. Denisov tarafından düzenlenen idari belgelerin ve bunların yanı sıra personele ilişkin bazı belgelerle bazı davalarda yer alan belgelerin ulusal mevzuat hükümlerini ihlal ettiğine” kanaat getirmiştir. Son olarak, başvuranın mahkeme başkanı olarak eksikliklerinin “uygun planlama, kontrol ve insan kaynaklarının etkin kullanılamamasını” içerdiğini ifade etmiştir.

  3. Karar, bu süreçte kürsüsünde Hâkim K. ve Başsavcı da dâhil olmak üzere on sekiz üye bulunan YAK tarafından oylanmıştır. Bu üyelerden sekizi hâkim olarak görev yapmaktaydı. Başvuranın görevden alınması lehine on dört kişi oy kullanmıştır.

  4. Başvurana göre, davası sürecinde YAK’nin oluşumunda, daha önce “yeminin ihlali” iddiasıyla hâkimlik görevinden alınmasına ilişkin kendisinin aleyhine dava açmış olan iki üye bulunmaktaydı. Ayrıca, başvuran, YAK Başkanı ve başka bir YAK üyesinin, geçmişte kendisiyle iletişime geçerek mesleki faaliyetleri üzerinde etki sahibi olmaya çalıştıklarını ancak başaramadığını iddia etmiştir.

  5. YAK Başkanı, 17 Haziran 2011 tarihinde, Kiev İdari Temyiz Mahkemesinden YAK’nin başvuranın görevden alınmasına ilişkin kararının uygulanmasını ve uygulamayla ilgili bilgilerin derhal YAK’ye sunulmasını istemiştir. Başvuran 23 Haziran 2011 tarihinde idari görevinden uzaklaştırılmış ve aynı mahkemenin hâkimi olarak görevine devam etmiştir.

C. Yüksek İdare Mahkemesi önündeki yargılamalar

  1. Başvuran, görevden alınmasına dair kararın yasa dışı ve dayanaksız olduğunu ileri sürerek YAK kararına Yüksek İdare Mahkemesi (“YİM”) önünde itiraz etmiştir. Başvuran, YAK’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkemenin gerekliliklerine uymadığını iddia etmiştir. Başvuran, bu gerekliliklerin, ihtilaf konusu kararın çalışma hakkını ve mesleki itibarını önemli ölçüde etkilemiş olması sebebiyle davasında medeni hukuk yönünden uygulanabilir olan Sözleşme’nin 6. maddesi tarafından öngörülen usuli güvencelerin bir parçası olduğunun altını çizmiştir. Başvuran ayrıca duruşmalara katılma hakkının güvence altına alınmadığını ileri sürmüştür. Başvuran, YAK’nin kararının genel ifadelerle dile getirildiğini ve özel herhangi bir olaya değinmediğini veya olayların meydana geldiği belirli bir zamanı belirtmediğini iddia etmiştir. Başvuran daha sonra Yüksek İdare Mahkemesinden, yargı alanında otuz beş yılı aşan bir süredir çalıştığını, yirmi beş yıl boyunca çeşitli mahkemelerde başkanlık görevinde bulunduğunu, yargıya olan hizmeti nedeniyle ödüller aldığını ve Kiev İdari Temyiz Mahkemesi başkanı olarak ilk döneminde, mahkemenin yıkılmış bir askeri kışladan uygun ekipman ve yeterli sayıda duruşma odasına sahip şehir merkezindeki tesislere taşındığını dikkate almasını istemiştir.

  2. Başvuran ayrıca, Temmuz ve Ağustos 2011’de geçen süreye ilişkin olarak tazminat talebinin yapıldığı tarihte 4.034,33 Ukrayna Grivnası (UAH)[1] tutarındaki maaşında meydana gelen azalma sebebiyle uğradığı maddi zararın tazmin edilmesini talep etmiştir.

  3. Yüksek İdare Mahkemesi 25 Ağustos 2011 tarihinde başvuranın katılımıyla bir duruşma yapmış ve maddi zarar ile ilgili talebini, bu hususun tespitinde yargı yetkisinin olmadığını belirterek, değerlendirmeden reddetmeye karar vermiştir.

  4. Söz konusu mahkeme 11 Ekim 2011 tarihinde başvuranın idari makamından alınmasına ilişkin iddiasını dayanaksız bularak reddetmiştir. YİM kararında, özellikle, ihtilaf konusu kararın yasal, makul, orantılı ve diğer gerekliliklerin yanı sıra, tarafsız bir şekilde verilip verilmediğini inceleme yetkisine sahip olduğunu belirtmiştir. YİM başvuranın görevden alınması için gerekçeleri oluşturan olgulara itiraz etmediği ve dolayısıyla bu olguların gerçekleştiğinin kabul edildiğini belirtmiştir. YİM daha sonra, başvurana atfedilmiş eksiklikleri yinelemiş ve YAK’nin kararının kanuna uygun olduğunu ve YAK’nin, duruşmalar hakkında başvuranı bilgilendirmek için gerekli tüm tedbirleri almış olması ve başvuranın duruşmalara katılmamak için geçerli bir nedeni olmaması sebebiyle başvuranın yargılamalara katılma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. YİM, YAK’nin Anayasa, Yargı ve Hâkimlerin Statüsü Kanunu ve Yüksek Adalet Konseyi Kanunu uyarınca görevini yaptığını tespit etmiştir. Söz konusu mahkeme ayrıca, hâkimin idari bir görevden alınmasının gerekçelerinden birinin “resmi görevlerin ihlali” olmasını öngören YAK Tüzüğü’ne de uymuştur. Sonuç olarak, YİM, YAK’nin Anayasa’yı veya Ukrayna yasalarını ihlal etmediğini belirtmiştir.

  5. Kiev İdare Temyiz Mahkemesi başkanlığı görevinden alınmasına müteakiben başvuran, istifa dilekçesini sunmasının ardından Parlamento’nun kendisini hâkimlik görevinden aldığı 20 Haziran 2013 tarihine kadar aynı mahkemede üye olarak ve hâkim sıfatıyla çalışmaya devam etmiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK

A. İlgili tarihteki 28 Haziran 1996 tarihli Anayasa

  1. İlgili tarihte Anayasa’nın ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:

6. madde

“Ukrayna devletinin yetkisi; yasama, yürütme ve yargının ayrılması temelinde uygulanmaktadır. ...

126. madde

“... Bir hâkim, aşağıdaki hallerde kendisini seçen veya atayan organ tarafından görevden alınır:

...

(2) hâkimin altmış beş yaşına varması...; ”

131. madde

“Yüksek Adalet Konseyi Ukrayna’da faaliyet gösterir. Bu konseyin görevleri aşağıdakilerden oluşmaktadır:

(1) hâkimlerin atanması veya görevden alınması hakkında beyan vermek;

(2) hâkimler ve savcıların yargı görevine dair şartları ihlâline ilişkin kararlar alınması;

(3) Yargıtay ve yüksek ihtisas mahkemelerinin hâkimleri hakkında disiplin yargılamaları yürütmek ve temyiz mahkemeleri ve yerel mahkemelerin hâkimlerine ve savcılara disiplin yükümlülüğü getiren kararlara ilişkin şikâyetleri değerlendirmek.

Yüksek Adalet Konseyi yirmi üyeden oluşur. Ukrayna Parlamentosu, Ukrayna Başkanı, Ukrayna Hâkimler Meclisi, Ukrayna Avukatlar Meclisi ve Yüksek Hukuk Eğitim Kurumları ve Bilim Enstitüsü Temsilciler Meclisi, Yüksek Adalet Kuruluna üçer üye atar ve Yüksek Adalet Kurulunun iki üyesini Tüm Ukrayna Savcılar Birliği atar.

Yüksek Mahkeme Başkanı, Adalet Bakanı ve Başsavcı, Adalet Yüksek Kurulunun doğal üyeleridir.”

B. İlgili tarihte 6 Temmuz 2005 tarihli İdari Adalet Kanunu

  1. İlgili tarihte Kanun’un ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:

Madde 161 – Bir davada karar verirken, mahkeme tarafından karara bağlanacak sorular

“1. Bir davada karar verirken, mahkeme;

(1) İddia ve itirazlarda belirtilen koşulların meydana gelip gelmediğini ve hangi delillerin bu koşulları ispatladığını;

(2) dava ile ilgili olaylara ilişkin başka bilgiler ile bu bilgileri destekleyen deliller bulunup bulunmadığı;

(3) uyuşmazlıklardaki hukuki ilişkilere kanunun hangi hükmünün uygulanacağını;

...
saptayacaktır.”

Madde 171 § 1 – Ukrayna Parlamentosu, Ukrayna Başkanı, Adalet Yüksek Kurulu ve Hâkimler Yüksek Liyakat Komisyonunun işlem, eylem veya ihmalleri ile ilgili davalardaki yargılamalar

“1. Bu maddede düzenlenen kurallar aşağıdakilerle ilgili idari davalardaki yargılamalara uygulanacaktır;

...

(2) Yüksek Adalet Kurulunun işlemleri; ...

  1. Ukrayna Parlamentosunun, Ukrayna Başkanının, Yüksek Adalet Kurulunun ve Hâkimler Yüksek Liyakat Komisyonunun işlemlerine, eylemlerine veya ihmallerine karşı Yüksek İdare Mahkemesine itiraz edilebilir. Bu amaçla, Yüksek İdare Mahkemesinde ayrı bir daire kurulur.

...

  1. Davayı inceledikten sonra, Yüksek İdare Mahkemesi:

(1) Ukrayna Parlamentosunun, Ukrayna Başkanının, Yüksek Adalet Kurulunun ve Hâkimler Yüksek Liyakat Komisyonunun işlemlerini tamamen ya da kısmen hukuka aykırı ilan edebilir;

(2) Ukrayna Parlamentosunun, Ukrayna Başkanının, Yüksek Adalet Kurulunun ve Hâkimler Yüksek Liyakat Komisyonunun, eylem veya ihmallerinin hukuka aykırı olduğunu ilan edebilir ve [birisini ya da hepsini] belli tedbirler almakla yükümlü kılabilir. ...”

C. 7 Temmuz 2010 tarihli Yargı ve Hâkimler Kanunu (ilgili tarihte yürürlüktedir)

  1. İlgili zamanda söz konusu Kanunun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:

Madde 20 - Hâkimlerin idari pozisyonlara atanmasına ilişkin usul

“1. Bir mahkemedeki idari pozisyonlar, mahkemenin başkan ve başkan yardımcısı veya yardımcılarıdır.

2. [aynı mahkemedeki hâkimler arasında beş yıllık bir görev süresi için seçilmiş olan] ... temyiz mahkemesi başkanı, ilgili hâkimler konseyinin başvurması üzerine Yüksek Adalet Konseyi tarafından bu görevinden alınabilir.

...

6. Bir hâkimin idari bir görevden alınması, adli görevinden uzaklaştırılmasını gerektirmez. ...”

Madde 29 – Temyiz mahkemesi başkanı

“1. Temyiz mahkemesi başkanı;

(1) mahkemeyi diğer Devlet organları, yerel özerk organlar, gerçek kişiler ve tüzel kişilerle olan ilişkilerde bir Devlet organı olarak temsil eder;

(2) temyiz mahkemesi başkan yardımcılarının idari yetkilerini belirler;

(3) mahkemede yargı dışı personelin verimliliğini izler ve mahkemeye yargı dışı personel başkan ve başkan yardımcılarının atanmalarına, görevden alınmalarına ve kanuna uygun olarak her türlü teşvik veya disiplin tedbirlerine ilişkin Ukrayna Devlet Yargı İdaresi Başkanına önerilerde bulunur;

(4) bir hâkimin seçilmesi veya görevden alınmasına ilişkin kararlar temelinde ilgili hükümler verir;

(5) on gün içinde Ukrayna Hâkimler Yüksek Liyakat Komisyonunu temyiz mahkemesindeki açık pozisyonlar hakkında bilgilendirir;

(6) temyiz mahkemesi hâkimlerinin toplantılarında alınan kararların uygulanmasını sağlar;

(7) yargısal istatistiklerin toplanmasını ve analizini denetler, yargının uygulanmasına yönelik incelenme ve özetleme eylemlerini düzenler ve adaletin kalitesini artırmak için hâkimlere bilgi ve analitik destek sağlar;

(8) temyiz mahkemesi hâkimleri için sürekli eğitim koşulları sağlar;

(9) yasa tarafından öngörülen diğer yetkileri kullanır.”

Madde 113 - Yargısal özerkliğin amaçları

“1. Yargısal özerklik, Ukrayna’da, mahkemelerin iç faaliyeti ile ilgili konularda hâkimler tarafından alınan bağımsız müşterek ilke kararları aracılığıyla tesis edilir. ...”

Madde 114 - Yargısal özerkliğin örgütsel biçimleri

“1. Yargısal özerkliğin örgütsel biçimleri, hâkim toplantıları, hâkim konseyleri, hâkim konferansları ve Ukrayna Hâkimler Meclisi’dir. ...”

Madde 115 - Hâkim toplantıları

“... 2. [Bir mahkemenin] hâkim toplantıları, kendi inisiyatifiyle veya mahkemenin yargı personelinin en az üçte birinin isteği üzerine mahkeme başkanı tarafından yapılır. ...”

Madde 122 - Hâkim konseyleri

“1. Hâkim konferansları arasındaki dönemde, yargısal özerklik işlevleri ilgili hâkimler konseyi tarafından yerine getirilir. ...

3. Hâkimler konseyi on bir hâkimden oluşur ...

6. Hâkimler konseyi:

(1) ilgili mahkemelerin işleyişinin organizasyonunu denetler, mahkeme başkanları tarafından bu konulara ilişkin raporları inceler ...;

...

(3) hâkimlerin mahkemelerde idari görevlere atanması ve bu görevlerden alınması hususlarında Yüksek Adalet Konseyine başvurur;

D. 15 Ocak 1998 tarihli Yüksek Adalet Konseyi Kanunu (ilgili tarihte yürürlükte)

  1. İlgili zamanda söz konusu Kanun’un ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:

Madde 3 – Yüksek Adalet Konseyinin yetkileri

“Yüksek Adalet Konseyi:

...

(1-1) ilgili hâkimler konseyi tarafından önerilmesini takiben ... hâkimleri mahkeme başkanlığı ve başkan yardımcılığı görevlerinden alır ...;

...”

Madde 32-1 - Hâkimlerin mahkeme başkanlığı ve başkan yardımcılığı görevlerinden alınması

“... Bir mahkemenin başkan veya başkan yardımcısının görevden alınması, ilgili uzman hâkimler konseyi tarafından önerilmesini takiben Yüksek Adalet Konseyi duruşmasında incelenir. İlgili mahkeme başkanı veya başkan yardımcısı duruşmaya katılmaya davet edilir. Mahkeme başkanı veya başkan yardımcısı geçerli bir nedenden ötürü duruşmaya katılamazsa, yazılı olarak beyanda bulunma hakkına sahiptir ve bu yazılı beyan dava dosyasına eklenir. Hâkimin yazılı beyanları, Yüksek Adalet Konseyi huzurundaki duruşmada okunur. Mahkeme başkanı veya başkan yardımcısının duruşmaya ikinci defa katılmaması, davanın gıyabında değerlendirilmesine gerekçe olur.

Yüksek Adalet Konseyinin bir mahkeme başkanını veya başkan yardımcısını görevden alma kararı, Adalet Yüksek Konseyinin anayasal oluşumunun çoğunluğu ile alınır. ”

  1. Bu Kanun’un diğer ilgili hükümleri Oleksandr Volkov/Ukrayna davasında (no. 21722/11, §§ 65-71, AİHM 2013) verilen kararda bulunabilir.

D. 4 Ekim 2010 tarihli YAK Tüzüğü (ilgili tarihte yürürlükte)

  1. Tüzüğün 3.2 (1) sayılı paragrafı, bir hâkimin, ilgili hâkimler konseyi önerisinin ardından, YAK tarafından mahkeme başkanlığı veya başkan yardımcılığı görevinden alınabileceğini öngörmüştür.

  2. Tüzüğün 3.2 (2) sayılı paragrafı, bir hâkimin idari bir görevden alınabilmesi için aşağıdaki gerekçeleri sunmuştur: (i) yargı görevinden alınması; (ii) idari pozisyondan istifa beyanının ibraz edilmesi; (iii) idari göreve atanma süresinin sona ermesi; (iv) hâkimin başka bir mahkemeye nakli; (v) resmi görevlerin ihlali.

III. İLGİLİ ULUSLARARASI BELGELER

  1. Hâkimlerin Statüsü Hakkında Avrupa Şartı’nın ilgili hükümleri (Avrupa Konseyi Hukuk İşleri Dairesi, 8-10 Temmuz 1998, DAJ / DOC (98) 23):

“1. Genel ilkeler

...

1,3. Seçimi, işe alınmayı, atamayı, mesleki ilerlemeyi veya bir hâkimin görevinin sona ermesini

etkileyen her karar bakımından en azından yarısı hâkimler tarafından yargının en geniş şekilde katılımını sağlayacak şekilde seçilmiş olan hâkimlerden oluşan ve yürütmeye ve yasamaya karşı bağımsız bir otorite öngörmektedir.

...

5. Sorumluluk

5.1. Kanun tarafından açıkça tanımlanan görevlerden birisinin bir yargıç tarafından ihmali; teklifi, tavsiyeyi takip eden bir kararla veya bir mahkemenin veya en azından yarısı seçilmiş yargıçlardan oluşan bir makamın uygun bulması ile aleyhine soruşturma yürütülen yargıcın temsil edilme hakkının bulunduğu, tarafların tam dinlenmesini içeren nitelikteki yargılamalar çerçevesinde bir yaptırım uygulanmasına neden olabilir. Uygulanabilecek yaptırım çeşitleri statüde düzenlenmiştir ve uygulanmaları orantılılık ilkesine tabidir. Bir yürütme makamının, bir mahkemenin veya ceza veren bir makamın kararı, burada öngörüldüğü gibi, yüksek bir yargı makamında itiraza açıktır.”

  1. Venedik Komisyonu, 12 ve 13 Mart 2010 tarihli 82. genel kurul toplantısında (CDL-AD (2010) 004) kabul edilen “Yargı Sisteminin Bağımsızlığına dair Rapor, Bölüm I: Hâkimlerin Bağımsızlığı” raporunun sonuç kısmında, aşağıdaki tespitlerde bulunmuştur:

“82. İç ve dış yargı bağımsızlığını sağlamak için devletler aşağıdaki standartlara uymalıdır:

...

4. Bağımsız bir yargı konseyinin, hâkimlerin atanmasına ve kariyerlerine ilişkin kararlar üzerinde belirleyici etkiye sahip olması, yargının bağımsızlığını garanti altına almak için uygun bir yöntemdir. Venedik Komisyonu, mevcut yasal sistemlerin çeşitliliğine saygı gösterirken, henüz bunu yapmayan devletlerin bağımsız bir yargı konseyi kurmayı düşünmelerini tavsiye etmektedir. Her halükarda, konsey, mümkünse çoğunluğu veya önemli bir kısmı hâkim olmak üzere çoğulcu bir oluşuma sahip olmalıdır. Eski üyeler hariç olmak üzere, bu hâkimler meslektaşları tarafından seçilmeli veya atanmalıdır.

...

6. Yargı konseyleri veya disiplin mahkemeleri, disiplin işlemlerinde belirleyici bir etkiye sahip olmalıdır. Disiplin organlarının kararlarına karşı bir mahkemeye itiraz imkânı sağlanmalıdır. ...”

  1. Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere hâkimlerin bağımsızlığı, verimliliği ve sorumluluğu hakkındaki CM / Rec (2010) 12 sayılı Tavsiye Kararı (Bakanlar Komitesi tarafından 17 Kasım 2010 tarihinde 1098. Bakan Vekilleri toplantısında kabul edilmiştir) aşağıdaki gibidir:

“Bölüm IV - Yargı Konseyleri

26. Yargı konseyleri, yargının ve münferit hâkimlerin bağımsızlığını korumaya ve böylelikle yargı sisteminin etkin işleyişini teşvik etmeye çalışan, kanunla veya anayasa kapsamında kurulmuş bağımsız organlardır.

27. Konsey üyelerinin en az yarısı, meslektaşları tarafından yargının her seviyesinden ve yargı içerisindeki çoğulculuk esas alınarak seçilmiş hâkimler olmalıdır.

28. Yargı konseyleri, önceden belirlenmiş prosedürler ve gerekçeli kararlar hazırlayarak hâkimler ve topluma karşı en üst düzey şeffaflığı sergilemelidir.

...

Bölüm VI - Hâkimin statüsü

Seçilme ve kariyer

...

46. Hâkimlerin seçimi ve kariyeri hakkında kararlar veren makam, yürütme ve yasama yetkilerinden bağımsız olmalıdır. Bağımsızlığını garanti altına almak için, bu makamın üyelerinin en az yarısı meslektaşları tarafından seçilen hâkimler olmalıdır.

47. Ancak, anayasal veya diğer hukuki hükümlerin devlet başkanı, hükümet veya yasamanın hâkimlerin seçimi ve kariyerleri ile ilgili kararlar aldığını öngördüğü durumlarda, önemli ölçüde yargı mensuplarından oluşan bağımsız ve yetkili bir makam (Bölüm IV’te belirtilen yargı konseyleri için geçerli kurallara halel getirmeden) ilgili atama makamının uygulamada izlediği tavsiyelerde bulunmaya veya görüş bildirmeye yetkili olmalıdır.

48. Paragraf 46 ve 47’de atıfta bulunulan bağımsız makamların üyeliği, mümkün olan en geniş temsili sağlamalıdır. Usulleri şeffaf olmalı ve talep üzerine başvuranlara karar gerekçeleri sunulmalıdır. ...

Bölüm VII - Görev ve yükümlülükler

...

Sorumluluk ve disiplin soruşturması

...

69. Hâkimlerin görevlerini etkili ve düzgün bir şekilde yerine getirmedikleri durumlarda disiplin soruşturmaları açılabilir. Bu tür yargılamalar, adil yargılanmanın sağladığı tüm güvencelerle bağımsız bir makam veya mahkeme tarafından yürütülmeli ve hâkime karara ve yaptırıma itiraz etme hakkı sağlanmalıdır. Disiplin cezaları orantılı olmalıdır. ”

  1. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi, 11. genel kurul toplantısında (17-19 Kasım 2010), daha önce kabul etmiş olduğu Görüşlerin ana sonuçlarını özetleyen ve sistemleştiren bir Hâkimler Magna Carta’sı (Temel İlkeler) kabul etmiştir. “Bağımsızlığı garanti etmekle görevli organ” başlıklı bölüm şu şekildedir:

“13. Hâkimlerin bağımsızlığını sağlamak için, her Devlet, kendi statüsü ve yargı kurumlarının teşkilatlanması, işleyişi ve imajı ile ilgili tüm sorular için geniş yetkilere sahip, yasama ve yürütme yetkilerinden bağımsız bir Yargı Konseyi veya başka bir özel organ oluşturur. Konseyde sadece hâkimler yer alır veya meslektaşları tarafından seçilen hâkimler önemli bir çoğunluğu oluşturur. Yargı Konseyi, faaliyetlerinden ve kararlarından sorumlu tutulur. ”

  1. İlgili diğer uluslararası metinler Baka/Macaristan [BD] kararında yer almaktadır (no. 20261/12, §§ 72-73 ve 82-86, AİHM 2016).

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ MAHKEME İLKELERİNE İLİŞKİN SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

  1. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca, YAK ve YİM nezdinde görülen Kiev İdare Temyiz Mahkemesi başkanlığı görevinden alınmasına ilişkin yargılamaların bağımsızlık ve tarafsızlık gereklilikleriyle uyumlu olmadığından şikâyetçi olmuştur. Ayrıca, YİM’nin davaya ilişkin yeterli bir inceleme sağlamadığından ve böylelikle mahkemeye erişim hakkına zarar verdiğinden şikâyetçi olmuştur.

  2. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir:

“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

A. Kabul edilebilirlik hakkında

  1. Tarafların Beyanları

  2. Vilho Eskelinen ve Diğerleri/Finlandiya ([BD], no. 63235/00, § 62, AİHM 2007 ‑ II) kararında geliştirilen ilkelere dayanarak, başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin medeni hukuk yönünden kendi davasında geçerli olduğunu belirtmiştir. Ulusal hukuk, mahkemeye erişimi açık bir şekilde kapsam dışında bırakmamıştır: davası, adli bir işlevi yerine getiren YAK tarafından incelenmiş ve daha sonra yerel yargı sistemi içinde sıradan bir mahkeme olan YİM tarafından incelenmiştir. Bu nedenle, iç hukuk bu tür davalar için mahkemeye erişimi engellememiş ve Vilho Eskelinen ve Diğerleri davasındaki şartların ilk kısmı karşılanamamıştır. Ayrıca, başvuranın idari görevinden alınması, maaşında azalma olması nedeniyle maddi zarara uğramasına ve statü kaybı nedeniyle manevi zarara uğramasına sebep olmuştur. Başvuran, asıl başvuru formunda, 6. maddenin ceza hukuku yönünden de geçerli olduğunu belirtmiştir. Ancak, Büyük Daireye yaptığı beyanlarda, 6. maddenin uygulanabilirliğinin medeni hukuk yönüyle sınırlı olduğunu ifade etmiştir.

  3. Hükümet, söz konusu davada “medeni” bir hak olmaması sebebiyle, 6. maddenin medeni hukuk yönünden geçerli olmadığını ifade etmiştir. İhtilaf tamamen kamu hukuku alanında olup başvuranın maddi zarar ile ilgili iddiası, kendisi için önemli bir dezavantaj teşkil etmeyen küçük bir meblağ ilgili olmuştur (bk. yukarıda § 22). Bu gerekçelerle Hükümet, şikâyetin Sözleşme ile konu bakımından bağdaşmadığını ileri sürmüştür.

  4. Üçüncü taraf müdahiller

  5. Üçüncü taraf olan Uluslararası Hukukçular Komisyonu, yargının bağımsızlığı ilkesinin, mahkeme başkanlığı görevinde hâkimlik teminatını zorunlu kıldığını ifade etmiştir. Bu tür bir hâkimlik teminatı sağlamak ve hem bireysel olarak mahkeme başkanlarının bağımsızlığını hem de mahkemelerindeki hâkimlerin bağımsızlığını sağlama kapasitelerinin sürekliğini sağlamak için, mahkeme başkanlarını görevden alınmasına ilişkin davaları, hâkimlik görevinden alınmada sunulan aynı bağımsızlık ve adillik güvencelerini sağlamak zorundaydı. Üçüncü taraf, mevcut davada 6. maddenin uygulanabilirliğinin, Baka (yukarıda anılan) davası dâhil olmak üzere Mahkeme tarafından hâkimlerle ilgili davalarda uygulanan Vilho Eskelinen testi temelinde tespit edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

  6. Mahkemenin değerlendirmesi

  7. Taraflar, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ceza hukuku yönünden geçerli olmadığı hususunda mutabıktır. Gerçekten de, söz konusu yargılamalar, cezai olarak yöneltilen bir suçlamanın tespiti ile ilgili değildir ve bu nedenle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ceza hukuku yönünden geçerli değildir (bkz. davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Oleksandr Volkov, §§ 93-95).

(a) 6 § 1 maddesinin medeni hukuk yönünden uygulanabilirliği için genel şartlar

(i) İlgili ilkeler

  1. “Medeni” hukuk yönünden Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin uygulanabilir olması için, Sözleşme kapsamında korunup korunmadığına bakılmaksızın, en azından savunulabilir gerekçelerle, iç hukuk uyarınca tanındığı söylenebilecek bir “hak” üzerinden bir ihtilaf olması gerekmektedir. Uyuşmazlık hakiki ve önemli olmalıdır; sadece bir hakkın gerçek varlığı ile değil, aynı zamanda kapsamı ve uygulama şekli ile de ilgili olabilir; ve son olarak, yargılamaların sonucunun söz konusu “medeni” hak ile doğrudan alakalı olması gerekmektedir, bu hakka ilişkin belirsiz bağlantılar ya da uzaktan ilgilendiren sonuçlar Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin öne sürülebilmesi için yeterli değildir (bk. diğer birçok karar arasında Boulois/Lüksemburg [BD], no. 37575/04, § 90, AİHM 2012; Bochan/Ukrayna (no. 2) [BD], no. 22251/08, § 42, AİHM 2015; Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri/Romanya [BD], no. 76943/11, § 71, AİHM 2016; ve Regner/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 35289/11, § 99, AİHM 2017).

  2. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi, Sözleşmeci Devletlerin maddi hukukunda (medeni) “haklar ve yükümlülükler” için belirli bir içeriği garanti etmez: Mahkeme, 6 § 1 maddenin yorumlanmasıyla ilgili Devlette yasal dayanağı olmayan temel bir hak oluşturamaz (bk. örneğin Roche/Birleşik Krallık [BD], no. 32555/96, § 117, AİHM 2005 ‑ X). Başlangıç noktası, ilgili iç hukuk hükümleri ve bunların yerel mahkemeler tarafından yorumlanış şekli olmalıdır (aynı karar, § 120; ayrıca bk. Károly Nagy/Macaristan [BD], no. 56665/09, § 62, AİHM 2017, ve yukarıda anılan Regner, § 100). Mahkeme, yüksek ulusal mahkemelerin görüşlerinin aksine iç hukuk tarafından tanınmış bir hak olduğunu bularak bu mahkemelerin varmış olduğu sonuçlardan ayrılmak için güçlü nedenlere sahip olmalıdır (bk. yukarıda anılan Károly Nagy, § 62).

  3. Sözleşme’nin kapsamında, adaletin tecelli ettirilmesine ilişkin bir kamu makamı işgal etme konusunda ilke olarak herhangi bir hak bulunmamasına rağmen (bk. Dzidzheva-Trendafilova/Bulgaristan (k.k.), no. 12628/09, § 38, 9 Ekim 2012 ve Harabin/Slovakya (k.k.), no. 62584/00, 29 Haziran 2004), böyle bir hak ulusal hukukta mevcut olabilir. Yukarıda anılan Regner davasında, Mahkeme ulusal hukuk kapsamında tanınan maddi bir hakkın bu hakkın icrasını mahkemeler yoluyla sağlama yönünde bir usuli hakkı içermesi halinde Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi çerçevesinde bir hakkın var olduğu konusunda herhangi bir şüphe bulunmadığını yinelemiştir. Ancak, bir yasa metninin takdir yetkisi tanıması tek başına bir “hakkın” varlığını ortadan kaldırmamaktadır. Gerçekten de Sözleşme’nin 6. maddesi, takdir yetkisi kullanılarak verilen yargılamaların başvuranın hakkına müdahale sonucu doğurduğu durumlara da uygulanmaktadır (aynı karar, § 102). Bazı davalarda, ulusal hukuk, bir bireyin öznel bir hakkı olduğunu tanımasa da, bir kararın keyfi olup olmadığını, yetki dışı olup olmadığını veya usule ilişkin düzensizliklerin olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla karar verilmesi gibi taleplerin incelenmesi için yasal bir usuli hak tanımaktadır. Bu, yetkililerin bir avantaj veya imtiyaz verme veya reddetme konusunda tamamen takdire bağlı bir yetkiye sahip olduğu belirli kararlar için geçerlidir. İlgili kişinin mahkemelere başvurma hakkı vardır ve bu mahkemeler, kararın kanun dışı olduğuna kanaat getirmeleri halinde, kararı iptal edebilir. Böyle bir davada, bir avantajın veya imtiyazın bir kez tanınması halinde bir medeni hak teşkil etmesi nedeniyle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uygulanmaktadır (aynı kararda, § 105). İşe giriş ve bunun işleyişi ilke olarak hukuken icra edilemeyen bir imtiyaz teşkil edebilirken, iş ilişkisinin ya da iş ilişkisinin şartlarının devam ettirilmesi durumları bu durumdan daha farklıdır (aynı kararda, § 117). Örneğin, Mahkeme, Baka davasında Macaristan Yüksek Mahkemesi Başkanının görevini Macar hukuku kapsamında öngörülen altı yıllık dönem boyunca devam ettirmesi hakkı olduğunu kabul etmiştir (bk. yukarıda anılan Baka, §§ 107-11).

(ii) Bu ilkelerin somut davaya uygulanması

  1. Bu ilkeleri mevcut davaya uygulayan Mahkeme, her şeyden önce, mahkeme başkanlığı görevini sürdürme hakkının kullanılmasına ilişkin bir “ihtilaf” olduğunu gözlemlemektedir. Böyle bir “hakkın”, iç hukukta tanındığının söylenip söylenemeyeceği hususunda, başvuranın beş yıllık bir süre için Kiev İdare Temyiz Mahkemesi başkanlığına atandığı (bk. yukarıda § 13) ve bu göreve atanmasına yerel düzeyde itiraz edilmediği belirtilmelidir. Başvurana mahkeme başkanı olarak hizmetinin karşılığında belirli bir ücret verilmiştir ve bu görevden uzaklaştırılması belirli maddi ve usuli şartlarına tabidir. Yukarıdakiler ışığında ve taraflar arasında söz konusu hakkın varlığı hususunda herhangi bir anlaşmazlık olmadığı göz önüne alındığında, başvuranın söz konusu idari görevde hizmet etme hakkının iç hukukta tanınmadığının değerlendirilmesi için bir gerekçe yoktur. Beş yıllık bir süre için atanmasına rağmen, başvuranın mahkeme başkanlığı görevini sürdürme hakkı, söz konusu sürenin sona ermesinden önce 2013 yılında emeklilik yaşına ulaşması nedeniyle zamanla sınırlandırılmıştır (bk. yukarıda 26. paragrafta belirtilen Anayasa’nın 126. maddesi).

  2. Mahkeme ayrıca, tarafların başvuranın idari pozisyonunu sürdürüp sürdüremeyeceğine ilişkin olarak farklı görüşte olması nedeniyle anlaşmazlığın “hakiki” olduğunu gözlemlemektedir. Ayrıca, uyuşmazlık bir mahkeme başkanının rolü ve başvuranın söz konusu idari görevden uzaklaştırılmasından kaynaklanan maddi sonuçları dikkate alındığında “önemli” idi (bk. yukarıda 28. paragrafta anılan Yargı ve Hâkimlerin Statüsü Kanunu’nun 29. maddesi). Bu bağlamda, Hükümetin maaşta meydana gelen azalmanın başvuran için önemsiz olduğu iddiası ikna edici değildir. Başvuranın yerel mahkemeye beyan ettiği tazminat talebinde maddi zarar hesaplaması, yalnızca o aşamada geçen kısa dönemle (bk. yukarıda § 22) sınırlıdır, zira talebinin asıl amacı mahkeme başkanı pozisyonuna iade edilmesini sağlamaktır. Ancak, maddi sonuçlar, başvuranın başkan olarak görev yapacağı kalan bütün dönem açısından önemsiz değildir.

  3. Son olarak, anlaşmazlık, başvuranın söz konusu hakkı kullanmasının erken feshi ile sonuçlanması nedeniyle bu hak için “doğrudan belirleyici” olmuştur.

(b) İhtilaf konusu hakkın “medeni” niteliği ile ilgili olarak

  1. Hükümet, anlaşmazlığın kamu hukuku alanında olduğunu ve sonuç olarak “medeni” bir hakkın söz konusu olmadığını ileri sürerek 6. maddenin uygulanabilirliğine itiraz etmiştir.

(i) İlgili ilkeler

  1. Bu bağlamda, 6. maddedeki “medeni” kavramının kapsamının, anlaşmazlığın doğrudan konusu ile sınırlı olmadığı belirtilmelidir. Bunun yerine Mahkeme, kapsamlı bir yaklaşım geliştirmiştir. Buna göre, “medeni” hukuk yönü, ilk başta medeni hakkı ilgilendirmediği görünen ancak bir bireye ait özel maddi veya manevi haklara ilişkin doğrudan ve önemli etkileri olabilecek olan davaları kapsamıştır. Bu yaklaşım yoluyla 6. maddenin medeni hukuk yönü, iç hukukta kamu hukuku ihtilafları olarak sınıflandırılmış olabilecek olan çeşitli ihtilaflara uygulanmıştır. Bu örnekler arasında bir mesleği yapma hakkına ilişkin davalar (bk. Le Compte, Van Leuven ve De Meyere/Belçika, 23 Haziran 1981, §§ 47 ve 48, Seri A no. 43, ve Philiss/Yunanistan (no. 2), 27 Haziran 1997, § 45, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑IV), sağlıklı bir çevre hakkına ilişkin anlaşmazlıklar (bk. Taşkın ve Diğerleri/Türkiye, no. 46117/99, § 133, AİHM 2004‑X), mahkûmların tutukluluk düzenlemeleri (bk. Ganci/İtalya, no. 41576/98, § 25, AİHM 2003‑XI, ve Enea/İtalya [BD], no. 74912/01, § 103, AİHM 2009), soruşturma belgelerine erişim hakkı (bk. Savitskyy/Ukrayna, no. 38773/05, §§ 143-45, 26 Temmuz 2012), mahkûmiyetin sabıka kaydına dâhil edilmemesine ilişkin anlaşmazlıklar (bk. Alexandre/Portekiz, no. 33197/09, §§ 54 ve 55, 20 Kasım 2012), hapis cezası içermeyen önleyici tedbirin uygulanmasına yönelik davalar (bk. De Tommaso/İtalya [BD], no. 43395/09, § 154, AİHM 2017 (alıntılar)), ve bir kamu görevlisinin Savunma Bakanlığı içindeki erişim yetkisinin iptal edilmesi (bk. yukarıda anılan Regner, §§ 113-27) bulunmaktadır.

  2. Yukarıda belirtilen içtihadın yanı sıra, “medeni hukuk” yönünün kapsamı, mevcut dava ile doğrudan ilgili bir alan olan kamu-istihdam anlaşmazlıklarına ilişkin olarak önemli ölçüde genişletilmiştir. Vilho Eskelinen ve Diğerleri (yukarıda anılan) davasında Mahkeme, Sözleşmeci Devletlerdeki mevcut durumları ve özel sektör çalışanlarına kıyasla memurlarla ilgili ayrımcılık yapmama hususlarını göz önünde bulundurularak, 6. maddenin bir devlet memuru ile Devlet arasındaki “olağan iş ihtilafları” için geçerli olduğuna ve bir devlet memurunun ulusal yasalar uyarınca mahkemeye erişim hakkına sahip olmadığını ve 6. madde kapsamındaki hakların bu şekilde devre dışı bırakılmasının haklı olduğunu kanıtlamanın davalı Devletin görevi olduğuna dair bir karine bulunduğunu belirlemiştir (aynı kararda, § 62). Vilho Eskelinen ve Diğerleri davasında belirlenen ilkelere dayanarak, hâkimlik görevinden alınan (örneğin bk. yukarıda anılan Oleksandr Volkov, §§ 91 ve 96; Kulykov ve Diğerleri/Ukrayna, no. 5114/09 ve 17 diğer başvuru, §§ 118 ve 132, 19 Ocak 2017; Sturua/Gürcistan, no. 45729/05, § 27, 28 Mart 2017; ve Kamenos/Kıbrıs, no. 147/07, § 88, 31 Ekim 2017), hâkim olarak görevlerine son verilmeden veya yargı görevinden uzaklaştırılmadan idari bir görevden alınan hâkimleri (bk. yukarıda anılan Baka, , §§ 34 ve 107-11) veya yargı makamından uzaklaştırılan (bk. Paluda/Slovakya, no. 33392/12, § 34, 23 May 2017) hâkimleri kapsayan istihdam ihtilaflarında 6. madde uygulanmıştır. Ayrıca, maaşlarına ikramiye olarak eklenen uzak bölge tazminatı geri alınan (bk. yukarıda anılan Vilho Eskelinen, §§ 40 ve 41) veya isteği dışında başka bir yere veya göreve atanan ve bu nedenle maaşı azalan (bk. Zalli/Arnavutluk, no. 52531/07, 8 Şubat 2011 ve Ohneberg/Avusturya, no. 10781/08, 18 Eylül 2012) kamu görevlilerini kapsayan ihtilaflarda da uygulanmıştır. Ek olarak, bir icra memurunun disiplin yargılamalarının tamamlanmasından sonra görevinden alınmasına ilişkin olan Bayer/Almanya (no. 8453/04, 16 Temmuz 2009) davasında Mahkeme, “maaşlar, ödenekler veya benzer haklar” hakkındaki anlaşmazlıkların Vilho Eskelinen testi kapsamında Sözleşme’nin 6. maddesinin ilke olarak uygulanması gereken “olağan iş ihtilaflarına” ayrıntılı olmayan örneklerden biri olduğuna hükmetmiştir (aynı kararda, § 38; ayrıca bk. yukarıda anılan Regner, § 108).

(ii) Bu ilkelerin somut davaya uygulanması

  1. Yukarıdaki ilkeler ışığında, Hükümetin, başvuranın ihtilafının kamu hukuku alanına girmesi ve ihtilafa konu “medeni” bir hak olmaması gerekçesiyle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin medeni hukuk yönünden uygulanamayacağı savı ikna edici değildir. Yukarıda gösterildiği gibi, maddi veya manevi bir medeni hakka yönelik doğrudan sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, uyuşmazlıktaki özel hukuk unsurlarının kamu hukuku unsurları üzerinde üstünlük sağlaması halinde, kamu hukuku ihtilafı medeni hukuk yönünü gündeme getirebilir. Ayrıca Mahkeme, Vilho Eskelinen ve Diğerleri davasında belirtilen kriterleri takip etmekte ve medeni haklar için bu tür doğrudan sonuçların, hâkimler de dâhil olmak üzere kamu görevlilerini kapsayan “olağan iş ihtilaflarında” bulunduğu yönünde genel bir varsayım uygulamaktadır (aynı kararda, § 62 ve yukarıda anılan Baka, § 104).

  2. Gerçekten de, mevcut dava, (i) başvuranın bir çalışan olarak gerçekleştirmesi gereken işin kapsamı ve (ii) istihdam ilişkisinin bir parçası olarak aldığı ücret göz önüne alındığında, “olağan bir iş ihtilafı” ile ilgilidir (karşılaştırın, yukarıda anılan, Ohneberg, § 25). Bu iki husus göz önünde bulundurularak, başvuranın ihtilafında “medeni” bir unsur olmadığına veya böyle bir unsurun 6. maddenin “medeni” hukuk yönünden uygulanmasına yeterli olmadığı sonucuna varmak için hiçbir neden yoktur.

  3. Vilho Eskelinen testinin daha fazla uygulanmasıyla, yargıdaki idari makamlarda görevden alınma ile ilgili iddialarda iç hukukun mahkemeye erişim sağladığı tartışılmaz. Buna göre, 6. madde medeni hukuk yönünden uygulanır.

  4. Sonuç olarak, Hükümetin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin uygulanabilirliğine ilişkin ilk itirazı reddedilmelidir.

  5. Ek olarak, Mahkeme bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan‑ yoksun olmadığını kaydetmektedir. Kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.

B. Esas Hakkında

  1. Tarafların Beyanları

  2. Başvuran, YAK’nin oluşumu, üyelerinin diğer Devlet organlarına tabiiyeti ve bazı üyelerin nesnel tarafsızlığının olmaması ve kişisel ön yargılara sahip olması nedeniyle “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” teşkil etmediğini ifade etmiştir. Ayrıca, YİM de “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” yükümlülüğünü yerine getirmemiştir.

  3. Hükümet, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin gerekliliklerinin yerine getirildiğini ve ulusal makamların önyargılı olmadığını belirtmiştir. Hükümet, YİM’nin kararının tarafların görüşlerine dayandığını ve yeterli gerekçeler içerdiğini vurgulamıştır.

  4. Mahkemenin değerlendirmesi

(a) Davanın belirlenmesi ve gözden geçirilmesi aşamalarında “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” gerekliliklerine ilişkin genel ilkeler

  1. Bir organın - özellikle yürütmeden ve davanın taraflarından - “bağımsız” olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği tespit edilirken, Mahkeme daha önceki davalarda, organ üyelerinin atanma şekli, görev süreleri, dış baskılara karşı güvence sağlanıp sağlanmaması ve söz konusu organın bağımsız bir duruş sergileyip sergilememesini dikkate almıştır (bk. Maktu ve Damjanović/Bosna Hersek [BD], no. 2312/08 ve 34179/08, § 49, AİHM 2013 (alıntılar), burada daha fazla referans ile birlikte).

  2. Tarafsızlık, ilke olarak temayülün ve ön yargının olmaması anlamına gelir. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında tarafsız olunup olunmadığı belirlenirken, (i) belirli bir hâkimin kişisel kanaatinin ve tutumunun göz önünde bulundurulacağı bir öznel (subjektif) sınama gerçekleştirilmeli; başka bir deyişle, hâkimin belli bir olayla ilgili olarak kişisel bir temayüle veya ön yargıya sahip olup olmadığına bakılmalı; ve (ii) oluşumu ve diğer yönleri itibarıyla söz konusu yargı yerinin, üyelerinin bireysel tutumlarından ayrı olarak, kendi tarafsızlığına dair her türlü meşru şüpheyi önlemek üzere yeterli güvenceler sunup sunmadığının tespit edileceği bir nesnel (objektif) sınama gerçekleştirilmelidir (bk. diğer kararlar arasında Micallef/Malta [BD], no. 17056/06, § 93, AİHM 2009, başka referanslarla birlikte).

  3. Ancak, öznel ve nesnel tarafsızlık birbirinden kesin çizgilerle ayrılmamaktadır; zira bir hâkimin tutumu, hem harici bir gözlemcinin bakış açısından tarafsızlıkla ilgili nesnel endişeler uyandırabilir (objektif sınama), hem de kendi kişisel kanaati hususunda bir sorun teşkil edebilir. (subjektif sınama) (bk. Kyprianou/Kıbrıs [BD], no. 73797/01, § 119, AİHM 2005-XIII). Dolayısıyla, hâkimin öznel tarafsızlığına ilişkin varsayımı çürütmek için kanıt elde etmenin zor olabileceği bazı durumlarda, nesnel tarafsızlık gerekliliği daha önemli bir güvence sağlamaktadır (bk. Pullar/Birleşik Krallık, 10 Haziran 1996, § 32 , Raporlar 1996-III.).

  4. Bu bağlamda, duruşlar bile belirli bir öneme sahip olabilir veya, başka bir deyişle, ‘adalet yalnızca tecelli etmemeli, aynı zamanda tecelli ettiği de görülmelidir.’ Zira demokratik bir toplumda, mahkemelerin kamuoyunda güven uyandırması gerekmektedir (bk. Morice/Fransa [BD], no. 29369/10, § 78, AİHM 2015).

  5. Son olarak, bağımsızlık ile objektif tarafsızlık kavramları yakın bir ilişki içerisinde olduğundan, yerine göre bunların müşterek bir şekilde değerlendirilmesi gerekebilir (bk. örneğin, Cooper/Birleşik Krallık [BD], no. 48843/99, § 104, AİHM 2003 ‑ XII).

65. Mahkemenin içtihadına göre, “medeni haklar ve yükümlülükler” ile ilgili ihtilaflar hususunda karar veren bir karar organının bazı hususlarda Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine uymadığı durumlarda dahi, bu organ nezdindeki yargılamalar, “tam yargı yetkisine sahip ve 6 § 1 maddesinin sunduğu güvenceleri sağlayan bir yargı organı tarafından kontrole tabi” ise Sözleşme’de herhangi bir ihlal bulunamaz (bk. Albert ve Le Compte/Belçika, 10 Şubat 1983, § 29, Seri A no.58 ve Tsfayo/Birleşik Krallık, no. 60860/00, § 42, 14 Kasım 2006).

(b) Söz konusu ilkelerin somut davaya uygulanması

(i) Şikâyetin incelenmesine dair yaklaşım

  1. Başvuranın Kiev Temyiz İdare Mahkemesi başkanlığı görevindeki performansı hususu ilk olarak İdari Yargı Hâkimleri Konseyi tarafından gündeme getirilmiştir. Bu Konsey soruşturmasını yürütmüş ve YAK’ye başvuranın idari görevinden alınmasını önermiştir. Bu konu daha sonra ilk olarak İdari Yargı Hâkimleri Konseyi tarafından sunulan önerinin üzerinde herhangi bir bağlayıcılığı bulunmayan YAK tarafından incelenmiştir. Aksine, YAK, olaylarla ilgili kendi değerlendirmesini yapma, konuyla ilgili kendi yasal nitelendirmesini yapma ve bir duruşma yaptıktan ve kanıtları değerlendirdikten sonra bağlayıcı bir karar alma yetkisine sahiptir. Somut davada, konuyu inceleyen YAK başvuranın görevden alınmasına karar vermiş ve bu karar kabul edildikten kısa bir süre sonra uygulanmıştır (bk. yukarıda § 20). Daha sonra, icrasını takiben, YAK’nin kararı YİM tarafından incelenmiştir.

  2. Yerel yargılamaların yukarıda belirtilen özellikleri, İdari Yargı Hâkimleri Konseyinin davada hazırlık soruşturması rolünü oynadığını göstermektedir. Şikâyeti YAK ve YİM önündeki yargılamaların adil olmadığı ve YİM tarafından “yeterli incelenmediği” iddialarına yönelik olan başvuran davanın bu kısmına itiraz etmemektedir. Bu koşullarda Mahkeme, YAK ve YİM’nin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin şartlarını yerine getirip getirmediğini incelemelidir. Ancak, YAK’nin bu şartları yerine getirmemiş olması halinde, 6. madde kapsamında bir şikâyet ancak YİM 6. madde uyarınca “yeterli inceleme” sağlamamış ise dile getirilebilir (karşılaştırın, yukarıda anılan, Le Compte, Van Leuven ve De Meyere, § § 51 ve 54 ve yukarıda anılan Oleksandr Volkov, §§ 108, 123 ve 130). Buna göre, mevcut davada Mahkemeden öncelikle “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” gerekliliklerinin YAK tarafından yerine getirilip getirilmediğini incelemesi istenmektedir. İkinci olarak, eğer bu gereklilikler söz konusu aşamada yerine getirilmediyse, davanın YİM tarafından incelenmesinin belirlenen eksikliklerin giderilmesi için “yeterli” olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Üçüncü olarak, YİM’nin bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerine uyup uymadığı saptanmalıdır.

(ii) YAK önündeki yargılamalar

  1. Mahkeme, Oleksandr Volkov kararında (yukarıda anılan), hâkimlere ilişkin bir disiplin organı olarak YAK’nin bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerine uyup uymadığını incelemek için bir dizi kriter belirlemiştir. Mahkeme bunu yaparken, önceki içtihadını temel almış ve başta Avrupa Konseyinin diğer organlarının görüş ve önerileri olmak üzere ilgili uluslararası metinleri göz önünde bulundurmuştur. Birincisi, belirleyici oya sahip başkan da dâhil olmak üzere bir mahkemenin üyelerinin en az yarısının hâkimlerden oluşmasının tarafsızlığın güçlü bir göstergesi olacağını belirterek, böyle bir organ içinde hâkimlerin önemli bir oranda temsil edilmesi gerekliliğini vurgulamıştır (aynı kararda, § 109). İkincisi, siyasi organların disiplin organının oluşumu üzerindeki etkisini azaltmanın önemi göz önüne alındığında, hâkimleri görevlendiren yetkilileri ve bu süreçte yargı camiasının rolünü göz önünde bulundurarak, hâkimlerin söz konusu organa atanma şeklini değerlendirmek önemlidir (aynı kararda, § 112). Üçüncüsü, disiplin organı üyelerinin tam zamanlı çalışıp çalışmadığını veya dışarıdan çalışmaya ve maaş almaya devam edip etmediklerini belirlemek önemlidir. İkinci durumun olması halinde kaçınılmaz olarak ana işverenlerine maddi, hiyerarşik ve idari bağımlılıkları olacağı göz önüne alındığında, bu husus hâkimlerin bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını tehlikeye atacaktır (aynı kararda, § 113). Dördüncüsü, kovuşturma makamlarının temsilcilerinin, hâkimlere ilişkin disiplin organının oluşumunda yer almasına dikkat edilmesi gerekmektedir; Başsavcının re’sen yer alması ve savcılık makamları tarafından görevlendirilen diğer üyelerin dâhil edilmesi, savcıların yerel yargı süreçlerindeki işlevsel rolü göz önüne alındığında, hâkimlere ilişkin disiplin organının tarafsızlığına yönelik endişeye yol açmıştır (aynı kararda, § 114). Beşinci olarak, disiplin organı üyelerinin bir disiplin davasında hazırlık soruşturmasında görev aldığı ve daha sonra aynı davanın disiplin organı tarafından karara bağlanması sürecinde yer aldığı durumlarda, bu tür bir işlev tekrarlaması, bu üyelerin tarafsızlığı konusunda nesnel bir şüpheye yol açabilmektedir (aynı kararda, § 115).

  2. Mahkeme, Oleksandr Volkov davasında, Anayasa tarafından öngörüldüğü haliyle YAK’nin oluşumunun, bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini tehlikeye atan birtakım yapısal eksiklikleri ortaya çıkardığını tespit etmiştir. Bu anayasal hükümlere göre, Adalet Bakanı ve Başsavcı re’sen üyeler olmak üzere YAK’nin çoğunluğu doğrudan yürütme ve yasama makamları tarafından atanan yargı dışı personelden oluşmaktaydı. Oleksandr Volkov davasında başvuranı görevden alma kararı, sadece üçü hâkim olan on altı YAK üyesi tarafından alınmıştır. Ayrıca, YAK’nin yirmi üyesinden sadece dördü tam zamanlı olarak YAK’de görevliyken, diğer üyeler YAK dışında çalışmakta ve maaş almaktaydı. Başsavcı ve kovuşturma sisteminin diğer temsilcilerinin YAK içindeki üyeliği ve varlığı, savcılığın yerel mahkeme süreçlerindeki işlevsel rolü göz önüne alındığında tarafsızlık açısından daha fazla endişeye yol açmıştır. Ayrıca, kendi hazırlık soruşturmalarının sonuçlarına dayanarak başvurana karşı disiplin suçlaması yöneltmiş ve daha sonra davanın esası hakkında karar vermiş olan iki YAK üyesi bulunmaktadır (aynı kararda, §§ 110-15).

  3. Bu bulgular somut başvuruda da tamamıyla geçerlidir. YAK, Oleksandr Volkov davasındaki ile aynı anayasal kurallar altında kurulmuş ve faaliyet göstermiştir. Dolayısıyla, YAK nezdindeki yargılamaların bağımsızlık ve tarafsızlık standartlarına uygunluğu konusunda da aynı kaygılar ortaya çıkmaktadır. Başvuranın davası, sadece sekizi hâkim olan on sekiz YAK üyesi tarafından dinlenmiş ve karara bağlanmıştır. Sonuç olarak, yargı dışı üyeler yargılamanın sonucunu belirleyebilecek çoğunluğu oluşturmuştur. Ayrıca, hem yargı mensuplarının, yürütme ve yasama makamlarınca meslektaşları tarafından seçilen üyelerin sayısını kısıtlayacak şekilde YAK’ye atanma şekli hem de YAK üyelerinin çoğunun tam zamanlı istihdam edilmemesi ve Başsavcının da üye olması ile ilgili sorunlar bulunmaktaydı.

  4. Ayrıca, başvuranın, YAK’nin bazı üyelerinin davasına ön yargı ile yaklaştıklarına yönelik Mahkeme önünde ayrıntılı olarak dile getirdiği iddialarla ilgili olarak, YAK üyesi olan Hâkim K.’nin, İdari Yargı Hâkimleri Konseyi başkanı sıfatıyla başlangıçta başvuranın davasının hazırlık soruşturmasında ve sonrasında YAK’ye başvuranın görevden alınmasına dair yapılan öneride bir rol oynadığı göz ardı edilemez (bk. yukarıda § 15 ve § 18). Davanın esasına ilişkin YAK kararının verilme sürecinde yer aldığında, Hâkim K.’nin başlangıç aşamasında davaya dâhil olması K.’nin bağımsızlığı hakkında nesnel bir şüphenin ortaya çıkmasına yol açmıştır (karşılaştırın, yukarıda anılan Oleksandr Volkov, § 115; Poposki ve Duma/Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti, no. 69916/10 ve 36531/11, § 48, 7 Ocak 2016; ve yukarıda anılan Sturua, § 35).

  5. Yukarıdaki hususlar Mahkemenin, YAK önündeki yargılamaların yapısal eksiklikler ve kişisel ön yargıların ortaya çıkması nedeniyle bağımsızlık ve tarafsızlık güvencesinden yoksun olduğu sonucuna varması için yeterlidir.

(iii) YİM tarafından gerçekleştirilen değerlendirmenin yeterli bir inceleme olup olmaması hakkında

  1. İlk olarak ikinci derece mahkemesinin “tam yargı yetkisi” olup olmadığına ya da ilk derece mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmasının giderilmesi amacıyla “yeterli bir inceleme” sağlayıp sağlamadığının belirlenmesine ilişkin olarak, Mahkeme aleyhinde temyiz başvurusunda bulunulan kararın konusunu, kararın nasıl verildiğini ve temyiz başvurusu için aranan ve mevcut olan gerekçeler de dâhil olmak üzere ihtilafın konusunu göz önünde bulundurmanın gerekli olduğu kanaatindedir (bk., yukarıda anılan, Bryan/Birleşik Krallık, 22 Kasım 1995, §§ 44-47, Seri A no. 335‑A ve yukarıda anılan, Tsfayo, § 43).

  2. Mahkeme Oleksandr Volkov davasında YİM’in bir hâkimin görevinden alınmasına ilişkin bir davayı yeterli olarak incelemediğini tespit etmiştir. İlk olarak, Mahkeme YİM’in söz konusu kararların hukuka uygun olmadığına karar verme yetkisi olduğunu ancak bu kararları bozamayarak gerekli olabilecek ek adımlar atamadığını gözlemlemiştir. Her ne kadar bir kararın hukuka uygun olmadığının beyan edilmesinden herhangi bir yasal sonuç doğmamış olsa da; YİM’in söz konusu kararların bozulması yönünde bir karar alamaması ile birlikte disiplin yargılamalarının ek bir aşamaya taşınması için bir hükmün bulunmaması (özellikle, söz konusu kararların kanuna aykırı olduğu beyan edildikten sonra ilgili makamlar tarafından atılması gereken adımlar ve bu adımlar için öngörülen süre sınırlarına ilişkin olarak); bu tür yargısal beyanlarının yasal sonuçlarının gerçeğe yansıması konusunda ciddi belirsizliklere yol açmaktadır. Yargıya ilişkin uygulamalar, YİM’in olumlu bir beyanda bulunması halinde kendiliğinden geri işe iadenin yapılmadığını ve işe geri iadenin yapılabilmesi için hâkimlerin bu yönde yeni bir dava açması gerektiğini göstermektedir (a.g.e. §§ 125 ve 126). Ek olarak, Mahkeme, YİM’in incelemesinin yöntemini ve asıl kapsamını incelemiş olup bu incelemenin “yeterli bir inceleme” sağlaması açısından uygun olmadığına karar vermiştir (a.g.e. §§ 127 ve 128).

  3. Yukarıdaki mülahazalar somut dava için de eşit derecede geçerlidir. YAK’ın doğrudan etkiye sahip olan kararını incelerken YİM aynı yasal çerçeve içerisinde ve aynı sınırlı yetkiler dâhilinde hareket etmekteydi. Dolayısıyla da olası yasal sonuçlara ilişkin olarak da aynı belirsizlikler mevcut bulunmaktaydı.

  4. Ek olarak, somut davada bulunan söz konusu ihtilafın içeriğine bakıldığında inceleme için öne sürülen ve gerçekte mevcut olan gerekçeler arasında ciddi uyuşmazlıklar bulunmaktadır. İlk olarak, YİM başvuranın görevden alınması için gerekçeleri oluşturan olgulara itiraz etmediği ve dolayısıyla bu olguların gerçekleştiği kanaatine varmıştır. Bu kanaat, başvuranın söz konusu bu olgulara açıkça itirazda bulunduğu YİM önünde dile getirdiği iddialar ile uyuşmamaktadır. Başvuran, özellikle, YAK’ın tespitlerinin çok genel bir niteliğe sahip olduğunu ve vardığı kanıları desteklemek için belirli şartlara ve bu şartların gerçekleştiği süre zarfına atıf yapmış olması gerektiğini savunmuştur.

  5. İkinci olarak, YİM, başvuran tarafından öne sürülen YAK nezdinde yürütülen yargılamaların bağımsız ve tarafsız olmadığına ilişkin diğer iddiaları incelemek için esaslı bir girişimde bulunmamıştır. Söz konusu kararın verilmesinde kullanılan yöntemin başta tarafsızlık şartı gelmek üzere çeşitli kriterlere uygun olup olmadığını inceleme yetkisinden bahseden YİM, YAK’ın Ukrayna yasalarını ya da Anayasasını ihlal etmediği yönünde genel bir hükme varmıştır. Ancak, YİM, YAK önünde görülen yargılamaların bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerine uyup uymadığını değerlendirmemiştir. Bu husus hakkında herhangi bir gerekçe de sunmamıştır.

  6. Dolayısıyla, başvuranın davasının YİM tarafından gerçekleştirilen incelenmesi yeterli değildir. Bu doğrultuda, YİM, YAK önünde yürütülen yargılamaların neden olduğu usuli adilliğe ilişkin eksiklikleri giderememiştir.

(iv) YİM’in bağımsızlık ve tarafsızlık standartlarına uyup uymaması hakkında

  1. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında incelemeyi yürüten yargı organı tarafından sağlanması gereken bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesine ilişkin güvenceler göz önünde bulundurulduğunda, somut davada incelemenin YAK’ın disiplin yargı yetkisine tabi olan YİM hâkimleri tarafından gerçekleştirildiği gözlenmiştir. Bu husus, söz konusu bu hâkimlerin de YAK nezdinde disiplin yargılamalarına tabi tutulabileceği anlamına gelmektedir. YİM’in hâkimlerinin disiplin kanununa tabi olması ile yargısal disiplin ve etik kanunları ile bağlı olması, kendi başına disiplin kanunlarını uygulamakla yetkili makamın bağımsızlığına ve tarafsızlığına şüphe düşürmek için bir gerekçe olarak gösterilemez. Ancak, disiplin organının teşkilatı ve işleyişinin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin olarak ciddi hususlar gündeme geliyorsa, bu standartlara ilişkin temel güvencelere uyulması konusunda bazı şüpheler ortaya çıkabilir. Somut davada, YAK’ın özellikle teşkilata ilişkin eksiklikler ve kişisel ön yargıların gündeme gelmesi başta olmak üzere bu tür ciddi eksiklikler sergilediği gözlenmektedir. İkinci olarak, YAK sadece disiplin işlerine bakan bir makam olmayıp aslında hâkimlerin kariyerlerine (atama, disipline ilişkin işlemler ve görevden alma) ilişkin geniş yetkilere sahip olan bir makamdır. Yukarıda anılan Oleksandr Volkov (§ 130) davası ışığında, Mahkeme bu unsurlar temelinde ve söz konusu zamandaki Ukrayna sisteminin özel kapsamını göz önünde bulundurarak, başvuranın davasını değerlendiren YİM hâkimlerinin ve daha sonra YAK nezdindeki yargılamanın Sözleşme’nin 6. maddesinin gerektirdiği gibi “bağımsız ve tarafsız” olmadığını tespit etmiştir.

  2. Mahkeme, somut davada YİM’in gerçekleştirdiği yargı denetiminin bağımsızlık ve tarafsızlık şartlarına uymadığına karar vermiştir.

(v) Sonuç

  1. Bu doğrultuda, YAK başvuranın davasını bağımsız ve tarafsız bir şekilde incelenmesini sağlayamamış ve ardından YİM tarafından başvuranın davasına ilişkin olarak gerçekleştirilen inceleme ile de bu eksiklikler giderilememiştir.

  2. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.

II. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında Kiev İdari Temyiz Mahkemesinin başkanlığı görevinden alınması nedeniyle özel hayatına saygı hakkının ihlal edildiği konusunda şikâyette bulunmuştur.

  2. Sözleşme’nin 8. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir:

“1. Herkes özel ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir...

  1. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”

A. Tarafların Beyanları

  1. Başvuran

  2. Başvuran kariyerinin, itibarının ve sosyal ile mesleki ilişkilerinin geri döndürülemez bir şekilde zarar görmesi sebebiyle özel hayatına saygı duyulması hakkının ihlal edildiğini savunmuştur. Ek olarak, başvuranın maaşında ve gelecekte alacağı emeklilik maaşında indirim yapılması nedeniyle maddi refahı etkilenmiştir. İddiasını desteklemek adına başvuran, Üst Mahkemedeki başkan yardımcılığı görevinin sonlandırılmasının başvuranın özel hayatına saygı hakkına müdahale teşkil ettiğinin tespit edildiği Erményi/Macaristan (no. 22254/14, §§ 30 ve 31, 22 Kasım 2016) kararına dayanmıştır.

  3. Başvuran, itibarına ilişkin olarak temyiz mahkemesi başkanlığı makamının prestijli ve güçlü bir pozisyon olduğunu savunmuştur. Başvuran, yirmi beş yıl boyunca çeşitli mahkemelerin başkanlığında bulunduğunu ve görevden alındığı başkanlık pozisyonunun yirmi yıldır şahsi fedakârlıklarının ve mesleki kararlığının bir birleşimi olarak hukuk kariyerinin zirvesi olduğunu belirtmiştir. Başvuranın söz konusu görevinden alınması, meslektaşlarının başvuranın uzmanlığı ve yetkinliği hakkındaki düşüncelerine zarar vermiştir. Ek olarak, başvurana göre, görevinden alınması nedeni olarak gösterilen adli teşkilata ilişkin kanunları ihlal ettiği iddiası, genel olarak mesleki duruşunu, gelecekteki kariyerini ve terfi olanaklarını etkilemiştir. Bu husus, özellikle görevden alınma için öne sürülen sebebin yaygın bir kanaat halihi aldığı göz önünde bulundurulduğunda daha da önem arz etmektedir. İtibarının ciddi bir şekilde zedelenmesi iddiasına ilişkin olarak başvuran, haksız bir şekilde görevinden alınmasının aynı zamanda avukat olan çocuklarının menfaatlerini de etkilediğini öne sürmüştür.

  4. Başvuran, ayrıca, iddiasının esasına ilişkin olarak yürürlükte olan mevzuatın net olmaması ve keyfi uygulamalar karşısında usuli güvenceler sağlamaması nedeniyle özel hayatına saygı duyulması hakkına yapılan müdahalenin “hukuka uygun olmadığını” eklemiştir. Başvuran, görevinden alınmasında kullanılan yöntemin, iddia edilen idari hatalarını düzeltmek için herhangi bir fırsat sunmaması nedeniyle görevden alınmasının orantısız bir şekilde gerçekleştirildiğini ileri sürmüştür.

  5. Hükümet

  6. Hükümet, bir mahkemede idari görevleri yerine getirme hakkının Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına girmediğini savunmuştur. Yukarıda anılan Oleksandr Volkov ve Özpınar Türkiye (no. 20999/04, 19 Ekim 2010) davalarından farklı olarak somut davada bulunan başvuran hâkimlik mesleğinden çıkartılmamıştır. Bu önemli ayrım göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu iddia Sözleşme ile konu yönünden bağdaşmamaktadır.

  7. Hükümet, ayrıca, Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilir olduğu düşünülse dahi başvuranın idari görevinden alınmasının özel hayatını çok etkilemediğini kaydetmiştir. Başvuran büyük ihtimalle aynı mahkeme binasında ofisini değiştirmiş ve yeni maaşını çok küçük bir farkla almıştır. Dolayısıyla, başvuranın “ciddi bir dezavantaja” uğradığına ilişkin iddiası Sözleşme’nin 35 §§ 3 (b) ve 4 maddesi kapsamında kabul edilemez olarak beyan edilmelidir.

  8. Hükümet, esaslara ilişkin olarak Oleksandr Volkov davasından farklı olarak yürürlükte olan ulusal kanunların uygulanmasının yeterince açık ve öngörülebilir olduğunu ve söz konusu müdahalenin kamu güvenliğini ile ülkenin ekonomik refahını sağlama ve kargaşanın veya suçun önlenmesi ile başkalarının haklarının korunması gibi meşru amaçlar taşıdığını öne sürmüştür. Hükümet, başvuranın idari başarısızlığının, ülkenin çeşitli bölgelerinde yargı yetkisini haiz Kiev İdari Temyiz Mahkemesinin adaletin doğru tecelli ettirebilmesini tehlikeye attığını kaydetmiştir. Yukarıda bahsedilen meşru amaçları yerine getirebilmek için söz konusu koşullar altında müdahale gerekli olduğu öne sürülmüştür.

B. Üçüncü taraf müdahiller

  1. Üçüncü taraf, Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilirliğinin bir mahkemenin başkanlığı görevinin hukuki bir liderlik anlamına geldiğini ve bir şahsın bu görevinden alınmasının şahsın özel hayatını etkilediğini beyan etmiştir. Özellikle, bir şahsın bu tür bir görevden çıkarılması, bu şahsın itibarını ve duruşunu zedelemesinin yanı sıra mesleki ilişkilerini de etkilemektedir.

C. Mahkemenin değerlendirmesi

Kabul edilebilirlik hakkında

(a) Ön açıklama

  1. Mahkeme, somut davanın bir şahıs ile Devlet arasında gerçekleşen iş ilişkisine dayalı bir ihtilaf ile alakalı olduğunu not etmektedir. Başvuranın görevinden çıkarılması kararı bir Devlet makamı tarafından alınmıştır. Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında özel hayata ilişkin hususların bu tür davalarda gündeme gelip gelmediğinin değerlendirilmesi çerçevesinde ilgili maddenin uygulanabilirliği ve esasların incelemesi arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Bir tedbirin başvuranın özel hayatını ciddi bir şekilde etkilediği yönünde bir karar verilmişse, bu karar aynı zamanda öne sürülen iddianın Sözleşme ile konu yönünden bağdaştığı ve 8. madde kapsamında belirtilen üç yönden esas değerlendirmesinin sonuçlarına (hukuka uygunluk, meşru amaç taşıma ve böyle bir “müdahalenin” gerekliliği) göre “özel hayata saygı hakkına” yapılan bir “müdahale” bulunduğu anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, bir maddenin uygulanabilirliği ve bir “müdahalenin” mevcut olup olmaması bu tarz iddialar açısından birbirinden ayrılamayacak şekilde bağlantılıdır.

  2. Mahkeme, daha önce incelediği davalarda bu hususu kabul edilebilirlik aşamasında (bk., örneğin, Bigaeva/Yunanistan, no. 26713/05, §§ 22-25, 28 Mayıs 2009; Gillberg/İsveç [BD], no. 41723/06, §§ 64-74, 3 Nisan 2012 ve Fernández Martínez/İspanya [BD], no. 56030/07, §§ 109‑13, AİHM 2014 (alıntılar))ya da esaslar aşamasında incelemektedir (bk. Sidabras ve Džiautas/Litvanya, no. 55480/00 ve 59330/00, §§ 42-50, AİHM 2004‑VIII; Campagnano/İtalya, no. 77955/01, §§ 53 ve 54, AİHM 2006‑IV; yukarıda anılan, Özpınar, §§ 43-48; Sodan/Türkiye, no. 18650/05, §§ 43-50, 2 Şubat 2016 ve Şahin Kuş/Türkiye, no. 33160/04, §§ 34‑37, 7 Haziran 2016). Bu iki farklı uygulama tutarlılık çerçevesinde değerlendirilemez. Uygulanabilirlik hususu konu yönünden mahkemenin yargı yetkisi dâhilindedir. Başvuruların ele alınmasına ilişkin genel kurallara uyulmalıdır ve uygulanabilirlik hususunu esas kısmında incelenmesini gerektirecek özel bir neden olmadıkça ilgili değerlendirme kabul edilebilirlik aşamasında gerçekleştirilmelidir. Somut davada böyle özel bir neden bulunmaktadır ve Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilirliğinin incelemesi kabul edilebilirlik aşamasında yapılmalıdır.

  3. Dolayısıyla, Mahkeme Sözleşme’nin 8. maddesinin somut davaya uygulanabilir olup olmadığını ve ilgili iddiayı esas yönünden incelemek için konu yönünden yargı yetkisi bulunup bulunmadığın incelemelidir.

(b) Genel ilkeler

(i) Geniş bir kavram olarak özel hayat

  1. Özel hayat kavramı geniş bir kavram olup kapsamlı bir tanım için elverişli değildir. Bu kavram, bir şahsın fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü kapsamaktadır. Bu nedenle bir şahsın fiziksel ve sosyal kimliğinin çeşitli yönlerini kapsayabilir. Sözleşme’nin 8. maddesi, bireysel gelişim hakkına ek olarak diğer insanlarla ve dış dünyayla ilişki kurma ve geliştirme hakkını koruma altına almaktadır (bk. S. ve Marper/Birleşik Krallık [BD], no. 30562/04 ve 30566/04, § 66, AİHM 2008; yukarıda anılan Gillberg, § 66 ve Bărbulescu/Romanya [BD], no. 61496/08, § 70, AİHM 2017 (alıntılar), ve buradaki daha fazla referans ile birlikte).

  2. Dolayısıyla, “özel hayatı” söz konusu bireyin kendi seçtiği şekilde yaşadığı kişisel hayatını oluşturan “yakın çevresi” ile kısıtlamak ve bu çevreye dâhil olmayan dış dünyadan tamamen soyutlamak kısıtlayıcı bir yaklaşım olacaktır (bk. yukarıda anılan, Fernández Martínez, § 109).

(ii) İtibara saygı hakkı

  1. İçtihadındaki bu gelişmenin yanı sıra Mahkeme “özel hayat” kavramının Sözleşme’nin 8. maddesinde açıkça belirtilmeyen itibara saygı hakkını kapsaması gerekip gerekmediği konusunda karar vermeye çağrılmıştır. Pfeifer/Avusturya (no. 12556/03, § 35, 15 Kasım 2007) kararında Mahkeme, içtihadını göz önünde bulundurarak ilgili birey bir kamuoyu tartışmasında eleştirilse dahi bu bireyin itibarının, bireyin kimliği ve psikolojik bütünlüğünün bir parçasını teşkil ettiğine ve dolayısıyla bireyin itibarının “özel hayatı” kapsamına girdiğine karar vermiştir.

  2. Ancak, kişinin cezai bir yaptırım gerektiren eylemlerde bulunmak gibi kendi eylemlerinin öngörülebilir bir sonucu olarak itibar kaybına uğraması konusunda 8. madde kapsamında şikâyette bulunulamayacağını vurgulamak önem arz etmektir (bk. yukarıda anılan, Sidabras ve Džiautas, § 49 ve Axel Springer AG/Almanya [BD], no. 39954/08, § 83, 7 Şubat 2012). Büyük Daire, yukarıda anılan Gillberg davasında, itibar kaybına ilişkin olarak verdiği hükmün yanı sıra bir şahsın kişisel, sosyal, psikolojik ve ekonomik bakımdan gördüğü zararın suç işleme eyleminin öngörülür bir sonucu olduğunu eklemiştir. Dolayısıyla “özel hayata” saygı hakkına yapılmış bir müdahalenin mevcut olduğunu öne süren bir şikâyette bulunmak için ceza mahkûmiyetinin kendi başına dayanak olarak kullanılamayacağı belirtmiştir (ibid., § 68). Bu ilke, cezai yaptırımlara ek olarak yasal sorumluluğa ilişkin bir sonuç doğuran ve “özel hayata” öngörülebilir olumsuz etkileri olacak olan görevi ihmal gibi diğer eylemleri de içermektedir.

  3. Mahkeme, bu içtihadı temelinde Sözleşme’nin 8. Maddesini, mesleki görevlerin yerine getirilmesine ilişkin birçok davaya uygulamıştır.

(iii) İş ilişkisi ile alakalı durumlarda “özel hayat”

  1. Her ne kadar Sözleşme’nin 8. maddesi genel bir çalışma hakkı, kamu görevine erişim hakkı veya belirli bir meslek seçme hakkı öngörmese de, geniş bir kavram olarak “özel hayat”, mesleki nitelikteki veya iş niteliğindeki faaliyetleri kapsam dışında bırakmamaktadır. İnsanların büyük bölümü, dış dünyayla ilişkiler geliştirilmesine yönelik önemli fırsatları, çalışma hayatında ele geçirmektedir (bk. Niemietz/Almanya, 16 Aralık 1992, § 29, Seri A no. 251‑B; yukarıda anılan, Oleksandr Volkov, § 165 ve yukarıda anılan, Bărbulescu, § 71) Dolayısıyla, mesleki hayat birey ile diğer insanlar arasında bir etkileşim alanı olup kamusal bağlamda bile, “özel hayat” kapsamına girebilir (bk. yukarıda anılan, Fernández Martínez, § 110).

  2. Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında iş ilişkisi hakkında farklı türlerdeki davaları incelemiştir. Mahkeme, özellikle, askerlik görevinden çıkarılma (bk. Smith ve Grady/Birleşik Krallık, no. 33985/96 ve 33986/96, AİHM 1999‑VI), yargı görevinden alınma (bk. yukarıda anılan Özpınar, yukarıda anılan Oleksandr Volkov ve yukarıda anılan Kulykov ve Diğerleri), yargı organındaki idari görevden alınma (bk. yukarıda anılan Erményi), kamuda bulunan bir görevden diğerine atama (bk. yukarıda anılan, Sodan) davalarını ele almıştır. Diğer davalar ise kamuda çalışabilmeye karşı getirilen kısıtlamalar(bk. Naidin/Romanya, no. 38162/07, 21 Ekim 2014), kamu hizmeti dışında işin kaybedilmesi (bk. Obst/Almanya, no. 425/03, 23 Eylül 2010; Schüth/Almanya, no. 1620/03, AİHM 2010; yukarıda anılan Fernández Martínez; yukarıda anılan Şahin Kuş ve yukarıda anılan Bărbulescu) ve özel sektörde bir mesleğe sahip olabilmeye karşı getirilen kısıtlamalar (bk. yukarıda anılan Sidabras ve Džiautas; yukarıda anılan Campagnano ve yukarıda anılan Bigaeva) ile ilgilidir.

  3. Mahkeme, yukarıda bahsi geçen kategorilere giren davalar için “özel hayat” kavramını aşağıda verilen iki farklı yaklaşım temelinde değerlendirmektedir: (α) “özel hayat” kavramının ihtilafın sebeplerinden biri olarak tespit edilmesi halinde (gerekçe temelli yaklaşım) ve (β) başvuruya konu olan tedbirin bir sonucu olarak “özel hayat” kavramının gündeme gelmesi (sonuç temelli yaklaşım).

(α) Gerekçe temelli yaklaşım

  1. Mesleki görevlerin yerine getirilmesine ilişkin şikâyetler; özel hayata ilişkin unsurlar bir seçim nedeni olarak değerlendiriliyorsa ve davaya konu olan müdahale bireyin özel hayatının bir alanında seçim yapma özgürlüğünü zedeleyen gerekçelere dayanıyorsa “özel hayat” kavramı kapsamında değerlendirilmiştir.

  2. Ek olarak, örneğin Devlet yetkilileri tarafından alınan tedbirlerin itiraza konu olduğu kamu hizmeti alanında, Mahkeme, bir davada askeri polis tarafından başvuranlar aleyhinde homoseksüel olmaları nedeniyle bir soruşturma açılmasının ve daha sonrasında başvuranların sadece cinsel yönelimleri temelinde ihraç edilmelerinin özel hayatlarına saygı duyulması haklarına doğrudan müdahale teşkil ettiğine karar vermiştir (bk. yukarıda anılan, Smith ve Grady, § 71). Yukarıda anılan Özpınar davasında ise, başvuranın bir hâkim olarak görevinden alınmasına ilişkin yargılamalar, sadece mesleki performansına değil aynı zamanda özellikle yakın özel ilişkileri, giyimi ve yaptığı makyaj ile annesinden ayrı yaşaması hususları başta olmak üzere özel hayatının bazı yönlerine dayanmasından dolayı Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında değerlendirilmiştir. Başka bir davada ise, başvuranın kamu hizmeti içerisinde daha az önemli bir göreve atanması, ceza vermeye yönelik gizli bir tedbir olması ve bu tedbirin sebeplerinin başvuranın inancı ive karısının kıyafetlerinden kaynaklanması nedeniyle “özel hayat” kavramı kapsamında değerlendirilmiştir (bk., yukarıda anılan, Sodan, §§ 47-49).

  3. Mahkeme, başvuranların işten çıkarılma sebeplerinin evlilik dışı bir ilişkisi olması (bk. yukarıda anılan, Obst, §§ 43 ve sonraki paragraflar) ya da ayrıldıktan sonra yeni bir partner ile yaşaması (bk. yukarıda anılan, Schüth, §§ 57ve sonraki paragraflar) gibi özel hayatları ile doğrudan alakalı olması durumunda, çalışanların şahsi menfaatleri ile özel hukuk işverenlerinin menfaatleri arasında özenli bir denge kurma yönündeki pozitif yükümlülükler açısından da aynı mantığı uygulamaktadır. Bir özel şirketin çalışanını, işvereni ile iş yerinde yazışmalarının denetlemesi sonucunda işten çıkarması durumunda, söz konusu tedbir “haberleşme” ile ilgili olduğu kadarıyla Sözleşme’nin 8. maddenin kapsamına girmektedir. Zira söz konusu tedbir “özel hayat” hakkının iş yerinde makul bir şekilde kullanılması ihtimalini zedelemektedir (bk. yukarıda anılan, Bărbulescu, §§ 81 ve 127).

  4. Yukarıdaki örneklerden de görülebileceği gibi başvuruya konu olan müdahalelerin altında yatan ve mesleki hayatı etkileyen gerekçeler söz konusu şahsın özel hayatı ile bağlantılı olabilir ve bu gerekçeler kendi başlarına Sözleşme’nin 8. maddesini uygulanabilir hale getirebilir.

(β) Sonuç temelli yaklaşım

  1. Bazı hallerde, bir şahsın mesleki hayatını etkileyen bir tedbirin alınmasına sebep olan gerekçeler bu şahsın özel hayatıyla bağlantılı olmasa bile, söz konusu tedbir şahsın özel hayatı üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir. Bu durumda, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına giren hususlar gündeme gelebilir. Bu bağlamda, Mahkeme aşağıdaki durumlara ilişkin olumsuz sonuçları göz önünde bulundurmaktadır: (i) özellikle ciddi maddi sonuçları olması halinde şahsın “yakın çevresine” olan etkisi, (ii) kişinin, diğer insanlarla ilişki kurması ve ilişkilerini geliştirmesine yönelik olanaklarına etkisi ve (iii) şahsın itibarına olan etkisi.

  2. Bu yaklaşım temelinde, Mahkeme bir hâkimin mesleki yeminini bozacak şekilde mesleki görevlerini yerine getirmemesi dolayısıyla görevinden alınmasının bu şahsın mesleki ve diğer ilişkilerini geniş çapta etkilediğini tespit etmiştir. İşten çıkarılma işlemi yüzünden, kazançta bir azalma yaşandığı göz önünde bulundurulduğunda başvuranın “yakın çevresi” ve itibarı etkilenmiştir (bk. yukarıda anılan, Oleksandr Volkov, § 166). Bir yabancının Yunanistan’da baro sınavlarına girmesinin izin verilmemesi, söz konusu bu husus şahsın mesleki ve özel hayatını nasıl yürütmek istediğini seçme şansını etkilemesinden dolayı Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında değerlendirilmiştir. Başvuranın isminin iflas edenler kaydına girilmesi ise mesleki faaliyetlerini yürütmesine ve medeni haklarını kullanmasına karşı birçok yasal kısıtlamalar getirmiştir. Dolayısıyla, bu husus başvuranın dış dünya ile ilişkilerini geliştirme olanağını etkilemiş olup özel hayat kapsamına girmiştir (bk., yukarıda anılan, Campagnano, § 54). Özel sektörde çalışmaya yönelik kapsamlı bir yasağın da “özel hayatı” etkilediği tespit edilmiştir (bk. yukarıda anılan, Sidabras ve Džiautas, § 47).

  3. Herhangi bir gerekçe temelli yaklaşım Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilir olduğunu göstermiyorsa, söz konusu şikâyetin “özel hayat” kapsamına düştüğünü tespit etmek için davaya konu olan tedbirin özel hayatın yukarıda bahsedilen yönlerine olan etkisini değerlendirmek gereklidir. Fakat bu ayrım, Mahkemenin iki yaklaşımı da beraber kullanamayacağı, yani hem söz konusu tedbirin alınmasının altında özel hayata ilişkin hususların yatıp yatmadığını inceleyip hem de ek olarak bu tedbirin sonuçlarını analiz etmeyeceği anlamına gelmemektedir (bk., yukarıda anılan, Fernández Martínez, §§ 110-12).

(iv) İddia edilen ihlalinin asgari ağırlık seviyesi

  1. Mahkemenin sonuç temelli yaklaşımı benimsediği durumlarda, davaya konu olan tedbirin etkilerinin ciddiyetinin analiz edilmesi oldukça önem arz etmektedir. Mahkeme, iddia edilen ihlalin ciddiyeti ve şiddeti konularına birçok bağlamda değinmiştir. Özellikle, Mahkeme Sözleşme’nin 35 § 3 (b) maddesinde belirtilen “önemli bir zararı” Sözleşmenin tamamına ilişkin bir kabul edilebilirlik şartı olarak açıkça değerlendirmiş ve böylece söz konusu ihlalin ciddiyetini ve şiddetini kararlarında tartışmıştır (bk., örneğin: Giusti/İtalya, no. 13175/03, § 34, 18 Ekim 2011; Gagliano Giorgi/İtalya, no. 23563/07, § 56, AİHM 2012 (alıntılar) ve El Kaada/Almanya, no. 2130/10, § 41, 12 Kasım 2015). Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 3. maddesine ilişkin davalarda tutarlı bir şekilde ağırlık eşiğini uygulamıştır (bk., örneğin: Jalloh/Almanya [BD], no. 54810/00, § 67, AİHM 2006‑IX; Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 88, AİHM 2010 ve Bouyid/Belçika [BD], no. 23380/09, § 86, AİHM 2015).

  2. Ağırlık eşiği kavramı Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında özellikle incelenmiştir. Özellikle çevreye ilişkin davalarda, çevresel bir tehlikenin başvuranın konutuna ve özel ve aile hayatına saygı hakkını kullanma imkânının önemli ölçüde azalmasıyla sonuçlanan bir ağırlık düzeyine ulaşması halinde, 8. madde kapsamında savunulabilir bir iddia gündeme gelebilir. Mahkeme, bu tür davalarda asgari seviyenin belirlenmesinin göreceli olduğunu ve söz konusu sıkıntının yoğunluğu ve süresi ile bireyin sağlığına ya da hayat kalitesine olan fiziksel veya ruhsal etkileri gibi davanın kendine has özelliklerinin tümüne bağlı olduğuna hükmetmiştir (bk. Fadeyeva/Rusya, no. 55723/00, §§ 68 ve 69, AİHM 2005‑IV; Dubetska ve Diğerleri/Ukrayna, no. 30499/03, § 105, 10 Şubat 2011 ve Grimkovskaya/Ukrayna, no. 38182/03, § 58, 21 Temmuz 2011). Bu yaklaşım aynı zamanda yukarıda bahsedilen çevreye ilişkin davalara yakından benzeyen Sözleşme’nin 8. maddesi ile alakalı davalara da uygulanmaktadır (bk. Borysiewicz/Polanya, no. 71146/01, § 51, 1 Temmuz 2008 ve Udovičić/Hırvatistan, no. 27310/09, § 137, 24 Nisan 2014).

  3. Ek olarak, Mahkeme bir şahsın itibarına yapılan bir saldırının belirli bir ağırlık seviyesine ulaşması gerektiğini ve bu şahsın özel hayata saygı hakkını kullanmasına halel getirecek bir şekilde yapılması gerektiğine hükmetmiştir (bk. A./Norveç, no. 28070/06, §§ 63-64, 9 Nisan 2009; Polanco Torres ve Movilla Polanco/İspanya, no. 34147/06, §§ 40 ve 44, 21 Eylül 2010; yukarıda anılan, Axel Springer AG, § 83; Delfi AS/Estonya [BD], no. 64569/09, § 137, AİHM 2015 ve Bédat/İsviçre [BD], no. 56925/08, § 72, AİHM 2016). Bu kıstas, mesleki itibarın yanı sıra sosyal itibarı da kapsamaktadır (mesleki itibar için bk. Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri/ Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, §§ 76 ve 105-06, AİHM 2017).

  4. Erményi davasında Mahkeme, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkan Yardımcılığı idari görevinden alınmasının özel hayata saygı hakkına müdahale teşkil ettiğine karar vermiştir (bk., yukarıda anılan, Erményi, § 31). Mahkeme, bu bağlamda tarafların herhangi bir beyanı olmaması nedeniyle her ne kadar bu konuyu detaylandırmasa da davaya konu olan müdahalenin başvuranın özel hayatını ciddi bir şekilde etkilediğini belirtmiştir. Bu tespit, başvuranın işten çıkarılmasının “otomatik” olarak özel hayata ilişkin bir hususu gündeme getirdiği şeklinde yorumlanamaz. Bu bağlamda, Mahkeme ağırlık eşiğinin, sonuç temelli yaklaşıma göre incelenen ve özel hayata ilişkin hususların mevcut olduğu davalar yönünden oldukça önemli olduğunu yinelemektedir.

  5. Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin olarak benimsenen sonuç-temelli yaklaşım çerçevesinde, başvuran söz konusu ağırlık eşiğine erişildiğini gösteren ikna edici bir kanıt sunmalıdır. Daha önce de Büyük Dairenin hükmettiği gibi, başvuranlar özel hayatlarına olan somut etkileri, bu etkilerin niteliklerini ve boyutlarını göstermeli ve açıklamalıdır. Başvuranlar, ayrıca, bu tür iddiaları düzgün bir şekilde somutlaştırmalıdır (bk., yukarıda anılan, Gillberg, §§ 70-73). Ulusal hukuk yollarının tüketilmesi kıstasına göre, bu tür iddialar ulusal düzeyde de yeterli bir şekilde gündeme getirilmelidir.

(v) Sonuç: İş ile alakalı ihtilaflara ilişkin olarak Sözleşme’nin 8. maddesinin kapsamı

  1. Mahkeme, yukarıda yer alan içtihadı ışığında, iş ilişkisine ilişkin itilafların kendiliğinden Sözleşme’nin 8. maddesinde belirtilen “özel hayat” kavramının kapsamının dışında kaldığı şeklinde bir sonuca varılamayacağı kanaatindedir. Mahkeme, özel hayatın kendine özgü bazı yönlerinin olduğunu ve bu tür ihtilaflarda özel hayatın görevden çıkarma, rütbe indirme, bir mesleğe kabul edilmeme veya benzeri olumsuz durumlardan etkilendiğini belirtmiştir. Bu yönler (i) başvuranın “yakın çevresini”, (ii) başvuranın diğer insanlar ile ilişki kurmasını ve bu ilişkileri geliştirmesini ve (iii)başvuranın sosyal ve mesleki itibarını içermektedir. Böyle bir ihtilaf sırasında özel hayata ilişkin hususlar iki farklı bakımdan gündeme gelebilir: tedbirin alınmasının altında yatan gerekçeler nedeniyle (bu durumda, Mahkeme gerekçe-temelli yaklaşımı benimsemektedir) ya da -bazı durumlarda- özel hayat açısından tedbirin bazı sonuçlar doğurması sonucunda (bu durumda Mahkeme sonuç-temelli yaklaşımı benimsemektedir).

  2. Eğer sonuç-temelli yaklaşım benimsenmişse, yukarıda bahsedilen tüm meseleler açısından ağırlık eşiğinin göz önünde bulundurulması oldukça mühimdir. Başvuran, kendi durumunda ağırlık eşiğine ulaşıldığını ikna edici bir şekilde kanıtlamak ile yükümlüdür. Başvuran, davasına konu olan tedbirin sonuçlarını kanıtlayabilecek deliller sunmalıdır. Mahkeme, ancak söz konusu sonuçların çok ciddi olması ve başvuranın özel hayatını önemli derecede etkilemesi halinde Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilir olduğunu kabul edecektir.

  3. Mahkeme, farklı bağlamlarda iddia edilen ihlallerin ağırlık ve ciddiyetini değerlendirmek için kriterler belirlemiştir. Başvuranın mağdur kaldığı zarar söz konusu tedbirin alınmasından önceki hayatı ile sonraki hayatı arasındaki karşılaştırmanın yapılması ile tespit edilir. Ek olarak, Mahkeme, iş ilişkisi ile alakalı davalarda bir tedbirin yol açtığı sonuçların ciddiyeti değerlendirilirken bu davanın kendi nesnel şartlarına karşı olarak başvuran tarafından iddia edilen öznel bakış açılarını da göz önünde bulundurmanın uygun olacağı kanaatindedir. Bu değerlendirme, iddia edilen tedbirin yol açtığı maddi ve manevi etkilerin ikisini de kapsayacaktır. Ancak, başvuran söz konusu tedbir ile açık bir nedensellik bağı olması kaydıyla, mağdur olduğu zararın niteliğini ve kapsamını belirtmek ve ispat etmek ile yükümlüdür. Ulusal hukuk yollarının tüketilmesi ilkesi göz önünde bulundurulduğunda, bu tür iddiaların temel unsurları ilgili ulusal makamlar nezdinde yeterince gündeme getirilmelidir.

(c) Genel ilkelerin somut davaya uygulanması

  1. Mahkeme, somut davada başvuranın hâkimlik görevinden alınmadan bir temyiz mahkemesinin başkanlığı görevinden alınmasının özel hayatını etkileyip etkilemediğini ve dolayısıyla bu durumun Sözleşme’nin 8. maddesini uygulanabilir kılıp kılmadığını incelemek zorundadır.

  2. Mahkeme, ilk olarak, iş ilişkisine ilişkin somut ihtilafta özel hayat hususlarının nasıl gündeme gelebileceğini belirlemek durumundadır. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın görevinden alınmasının özel hayatından kaynaklanan gerekçelerle mi dayandığını yoksa görevden alınmanın özel hayatı açısından sonuçları olup olmadığını belirlemelidir.

  3. Başvuranın Kiev İdari Temyiz Mahkemesinin başkanlığı görevinden alınmasının gerekçesi, net bir şekilde kamusal alanındaki performansı, yani mahkemenin işlevlerinin düzgün gerçekleştirilmesini tehlikeye atarak idari görevlerini yerine getirememesi ile sınırlıdır. Söz konusu bu gerekçeler, sadece başvuranın iş yerindeki idari görevleri ile ilgili olup özel hayat ile bir bağı bulunmamaktadır. Başvuranın görevden alınmasının sebeplerinin özel hayatı ile ilgili olmaması göz önüne alındığında, başvuran tarafından öne sürülen deliller ve kanıtlanmış iddialar temelinde söz konusu tedbirin başvuranın “özel hayatında” (i) başvuranın “yakın çevresi, (ii) başkalarıyla ilişki kurma ve bu ilişkileri geliştirme olanağı veya (iii) başvuranın itibarı yönünden ciddi olumsuz sonuçlar yaratıp yaratmadığı incelenmelidir.

  4. Başvuranın görevden alınmasının yarattığı sonuçlara ilişkin ilk olarak Gillberg ilkesi ışığında Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında bir hususun gündeme gelip gelemeyeceği belirlenmelidir (bk. yukarıdaki 98. paragraf). Bu ilkeye göre; hakkında şikâyette bulunulan olumsuz etki, kanuna aykırı bir eylemi işleyen başvuran tarafından öngörülebilen sonucu ile sınırlı ise Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında bu olumsuz sonuçların özel hayatı etkilediği şeklinde bir iddia öne sürülemez. Gillberg davasında başvuranın kanuna aykırı bir eylem yaptığı tartışmasızken (bk. yukarıda anılan, Gillberg, § 71), somut davadaki başvuran ise böyle bir eylemin mevcut olmadığını savunmuş ve dolayısıyla hukuki yükümlülüğüne ilişkin olarak alınan tedbirin -görevden alınmasının- bir temyiz mahkemesinin başkanlığı görevinde bulunduğu sürede gerçekleştirdiği faaliyetlerin öngörülebilir bir sonucu olamayacağını ima etmiştir. Bu şartlar altında somut dava Gillberg davasından farklı olup Mahkeme aynı yaklaşımı somut davada benimseyemez.

  5. “Yakın çevresine” olan etkilere ilişkin olarak, başvuran görevden alınmasının maaşında ve dolayısıyla da emekli maaşında azalmaya sebep olduğunu ileri sürmüştür. Bu iddia başvuranın ve ailesinin maddi durumunun kötüleşmesi kapsamında değerlendirilmelidir. Her ne kadar ihtilafın maddi unsurlarının Sözleşme’nin 6. maddesinin medeni yönünün uygulanabilirliği açısından önem teşkil ettiği kabul edilse de bu söz konusu hususun otomatik olarak Sözleşme’nin 8. maddesinin kapsamında bir meseleyi gündeme getireceği anlamına gelmemektedir. Somut davada başvuran aylık maaşında özel hayatının "yakın çevresini” ciddi anlamada etkileyebilecek kadar azalma (bk. yukarıdaki 22. paragraf) olduğunu gösterebilecek herhangi bir delil ibraz etmemiştir. Böyle bir delilin mevcut olmaması halinde aksi bir sonuca varmak spekülatif olacaktır. Başvuranın özel hayatı kapsamında “yakın çevresinin” davaya konu olan müdahaleden etkilendiğine dair başka herhangi bir emare bulunmamaktadır.

  6. Başvuranın diğer insanlar ile ilişki kurması ve bu ilişkileri devam ettirmesine ilişkin olarak, başvuranın Kiev İdari Temyiz Mahkemesinin başkanlığı görevinden alınmasının mesleğinden çıkartılması ile sonuçlanmadığı söylenebilir. Başvuran, hâkim olarak aynı mahkemede iş arkadaşları ile çalışmaya devam etmiştir. Bu bağlamda, başvuran başka iddia öne sürmemiştir. Dolayısıyla her ne kadar başvuranın mesleki anlamda ilişki kurma ve bu ilişkileri devam ettirme olanağı etkilenmiş olsa bile bu etkilerin önemli derecede olduğunu gösterebilecek herhangi bir olgu bulunmamaktadır. Zira idari görev ve rollerde özel hayat kapsamında kurulan ilişkilerin kalitesini ve kapsamını ölçmek uygun olmayacaktır.

  7. Söz konusu tedbirin, başvuranın insanlar arasındaki saygınlığını ciddi anlamda zedeleyecek ve toplumla olan etkileşimlerini etkileyecek sonuçlar doğuracak şekilde başvuranın itibarına zarar verip vermediği incelenmelidir. Mahkeme bu hususu mesleki ve sosyal itibar açısından inceleyecektir.

  8. Mahkeme, başvuranın mesleki itibarına ilişkin olarak başvuranın ana görevinin hâkimlik olduğunu not etmektedir. Hâkimlik mesleği başvuranın özel bilgiye, eğitimsel vasıflara, yetkinliğe ve deneyime sahip olmasını gerektirmektedir. Maaşının büyük çoğunluğu başvurana bir hâkim olarak hizmet etmesine karşılık olarak ödenmektedir. Aynı zamanda, bir mahkemenin başkanlık görevini ya da bu mahkemedeki idari faaliyetleri başarılı bir şekilde yerine getirilmek kısıtlı bir şekilde yorumlandığında hâkimlik mesleğin niteliklerinden biri değildir. Dolayısıyla, nesnel olarak bakıldığında başvuranın temel mesleki görevlerini hâkimlik faaliyetleri oluşturmaktadır. Her ne kadar adli çevrelerde önemli ve prestijli olarak algılansa da ve her ne kadar başvuran tarafından sübjektif olarak algılanmış ve değer verilmiş olsa da başvuranın mahkemenin başkanlığı pozisyonunda olması mesleki faaliyetlerinin esasını oluşturmamaktadır.

  9. Ulusal yargılamaların hiçbir aşamasında makamlar başvuranın bir hâkim olarak performansını incelememiş veya başvuranın hâkimlik yetkinliği ve profesyonelliğine ilişkin olarak bir fikir beyan etmemiştir. Başvuranın davasında ilişkin olarak verilen kararlar başvuranın hâkimlik görevine dokunmamış ve sadece yönetimsel becerilerine değinmiştir. Sınırlı kapsamdaki inceleme ve eleştirilerin, başvuranın mesleki itibarının özüne dokunduğu şeklinde yourmlanamaz. Bu bağlamda, somut dava bir başvuranın hâkimlik görevinden dolayı eleştirildiği ve disiplin cezası aldığı yukarıda anılan Oleksandr Volkov davasından farklıdır.

  10. Ek olarak, Mahkeme, başvuranın yirmi beş yıldan daha fazla bir süre boyunca çeşitli mahkemelerde başkanlık görevi yaptıktan sonra Kiev İdari Temyiz Mahkemesi başkanlığı görevinin yargı kariyerinin zirvesi olduğunu ve bu görevinden alınmasının meslektaşlarının gözündeki yetkinliğine zarar verdiğine ilişkin iddiasını dikkate almaktadır. Ancak, başvuranın mesleki itibarının esasının etkilendiği var sayılsa dahi itibarının zedelenmesinin mesleki çevresine nasıl ciddi bir şekilde zarar verdiğine ilişkin bir açıklama yapılmamıştır. Mahkeme, her halükarda yukarıdaki 116 ve 117. paragraflarda bahsedildiği gibi iddia edilen saygınlık kaybının Sözleşme’nin 8. maddesinin gerektirdiği ağırlık seviyesine ulaştığını gösterecek yeterli belgeye sahip değildir.

  11. Özellikle başvuran, görevinden alınmasının bir hâkim olarak gelecekteki kariyer olanaklarını nasıl etkilediği hususunda destekleyici bir açıklama yapmamıştır. Mahkeme, her ne kadar başvuranın atanması ileri yaşından dolayı sadece teoride mümkün olsa da, başvuranın görevinden alınmasının yeniden atanmasını, engellemediğini not etmektedir. Her halükarda söz konusu tedbir, başvuranın emeklilik yaşına ulaşmadan önce yargıda geçirmesi gereken yaklaşık iki yıllık hizmet süresi ile kısıtlı olmasından dolayı önemli bir etkiye sebep olmamıştır (bk. yukarıdaki 26. paragrafta anılan Anayasa’nın 125. maddesi).

  12. Genel olarak sosyal itibara ilişkin yetkililer tarafından yöneltilen eleştiri başvuranın kişiliğini ve karakterini etik yönünden etkilememiştir. Her ne kadar başvuranın görevden alınması adaletin idaresine ilişkin resmi görevlerini yerine getiremediğine dair tespitlere dayansa da görevden alma tedbiri kasıtlı olarak görevini kötüye kullandığı veya ceza teşkil eden bir eylemde bulunduğu yönünde bir suçlamaya dayanmamaktadır. Başvuranın ahlaki değerleri sorgulanmamış ya da bu tür nitelikte bir kınama söz konusu kararlarda tespit edilmemiştir (kıyaslayınız, Lekavičienė/Litvanya, no. 48427/09, 27 Haziran 2017 ve Jankauskas/Litvanya (no. 2), no. 50446/09, 27 Haziran 2017).

  13. Başvuranın, görevden alma tedbirinin medyada yayılması, başvuranın tanımadığı çok sayıdaki insanın bilgisi dâhiline sunulması ve benzer olaylar nedeniyle mesleki ve sosyal itibarının ciddi şekilde zarar gördüğü şeklindeki iddiası kabul edilemez. Ek olarak, başvuran söz konusu bu bilgilerin yayınlanmasından kimlerin sorumlu olduğuna, yayın kapsamına ve etkisine ilişkin olarak özel detayları somutlaştırmayarak bu iddiasını desteklememiştir.

  14. Son olarak, başvuranın çocuklarının menfaatlerine zarar verdirecek şekilde itibarının ciddi bir şekilde etkilenmesi ve bu etkinin özel hayatını olumsuz bir şekilde etkilenmesine yol açmasına ilişkin iddiasını destekleyecek herhangi bir belge dava dosyasında bulunmamaktadır. Bu iddia ulusal mahkemeler düzeyinde gündeme getirilmemiş olup Mahkeme önündeki yargılamalarda ise somutlaştırılmamıştır.

  15. Başvuran söz konusu tedbirin özel hayatını ciddi derecede etkileyecek kişisel şartları olduğuna ilişkin bir iddiayı da ne Mahkeme önünde ne de ulusal yargılamalar nezdinde gündeme getirmiştir.

  16. Bu doğrultuda, başvuranın sübjektif algısı karşısında nesnel olgular nazara alındığında ve görevden alınma işlemenin maddi ve maddi olmayan etkileri Mahkemeye sunulan deliller temelinde değerlendirildiğinde, bu tedbirin başvuranın özel hayatını kısıtlı bir derecede olumsuz etkilemiş olduğuna ve Sözleşme’nin 8. maddesinde bir hususun gündeme getirilebilmesi için ağırlık eşiğini aşmadığına karar verilmelidir.

  17. Mahkeme, başvuranın görevden almasının altında yatan gerekçelerinin ya da bu tedbirin sonuçlarının “özel hayat” ile alakalı olmamasından dolayı Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilir olmadığını tespit etmiştir. Dolayısıyla, Hükümetin bu doğrultudaki itirazı kabul edilmeli ve bu şikâyet Sözleşme ile konu yönünden bağdaşmadığı gerekçesiyle 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir. Bu karar ışığında, Hükümetin Sözleşme’nin 35 § 3 (b) maddesine dayanan ikinci itirazı hakkında bir hüküm vermeye gerek yoktur.

III. SÖZLEŞME’NİN 18. MADDESİNİN VE SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, Büyük Daire nezdinde Kiev İdari Temyiz Mahkemesinin başkanlığı görevinden alınmasının siyasi amaçlar taşıdığını ve Sözleşme’nin 18. maddesini ihlal ettiğini savunmuştur. Başvuran, ayrıca, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında daha yüksek maaş ve daha yüksek emeklilik maaşı alma olanağını imkânsız kılınması dolayısıyla maddi haklarının ihlal edildiği konusunda şikâyette bulunmuştur. Söz konusu maddeler aşağıdaki gibidir:

Madde 18

“Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.”

Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya cezaların ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

  1. Mahkeme başvuranın Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamındaki şikâyetini ilk defa 2017 tarihinde başvuranın Büyük Daireye verdiği beyanlarda dile getirildiğini not etmektedir. Bu nedenle, şikâyet altı ay süre kuralı dışarısında ibraz edilmiş olup Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca kabul edilemez olarak beyan edilmelidir.

  2. Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında öne sürülen şikâyete ilişkin olarak, bu maddenin yalnızca bir kişinin hâlihazırda mevcut mal ve mülkünü kapsadığını ve bir mülkiyet edinme hakkı yaratmadığını yineler (bk. Stummer/Avusturya [BD], no. 37452/02, § 82, AİHM 2011). Gelecekteki gelirlerin, hâlihazırda kazanılmamışsa ya da kesin bir alacak hâline gelmemişse “mülk” teşkil ettiği söylenemez (bk. Erkan/Türkiye (k.k.), no. 29840/03, 24 Mart 2005 ve Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], no. 73049/01, § 64, AİHM 2007‑I). Başvuranın mahkeme başkanlığı görevinden alınması başvuranın bu görevde alabileceği daha yüksek maaş alması ile daha sonraki aşamada alabileceği emeklilik maaşı için başvurmasının önüne geçmiştir. Fakat gelecekteki bu ek gelir gerçek anlamda daha kazanılmamıştır. Bu gelirin muhakkak alacak hâkine geldiği de ileri sürülemez. Bu koşullar altında Mahkeme, bu şikâyet Sözleşme ve Ek Protokolleri hükümleriyle konu bakımından bağdaşmadığı ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.

IV. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ

  1. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında silahların eşitliği, hukuki kesinlik ve “kanun ile kurulmuş mahkeme” ilkelerinin ihlal edildiğini ve kararların sağlam gerekçeler sunması gerekliliğine uyulmadığını ileri sürmüştür. Sözleşme’nin 13. maddesine dayanan başvuran, davasında hiç bir etkili hukuk yolunun bulunmadığını iddia etmiştir.

  2. Davanın olgularını ve Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki mahkemenin bağımsız ve tarafsız olması gerektiği ilkesine ilişkin yukarıda bahsedilen bulgularını göz önünde bulunduran Mahkeme Sözleşme kapsamında öne sürülen temel yasal hususların karara bağlandığı kanaatindedir. Mahkeme, kalan şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esasına ilişkin olarak ayrı bir hüküm vermenin gerekli olmadığı kanaatindedir (bk., diğer kararların yanı sıra, Varnava ve Diğerleri/Türkiye [BD], no. 16064/90 ve 8 diğer başvuru, §§ 210-11, AİHM 2009 ve Valentin Câmpeanu adına Centre for Legal Resources/Romanya [BD], no. 47848/08, § 156, AHİM 2014 ve burada bulunan ek atıflar).

V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

A. Tazminat

  1. Başvuran, ilk olarak, maddi tazminata ilişkin talepte bulunmuş olup daha sonra 24 Kasım 2017 tarihli yazıyla bu talebi geri çekmiştir. Başvuran, ayrıca, 10.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

  2. Hükümet, manevi tazminat talebinin temelsiz olduğunu belirtmiştir.

  3. Mahkeme, başvuranın bu kararda Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesiyle tazmin olunamayacak derecede manevi zarara uğradığı görüşündedir. Hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, manevi tazminat olarak başvurana 3.000 avro verilmesini hükmetmiştir.

B. Masraflar ve Giderler

  1. Daire yargılamalarında, Denisov ve on bir diğer başvuran masraflar ve giderlere ilişkin olarak müştereken 15.691,97 sterlin ödenme yapılmasını talep etmişlerdir. Daha sonra, Büyük Daire lehine yargı yetkisinin bırakılmasının ardından, Denivsov’un başvurusu ayrı olarak ele alınmıştır. Büyük Daire önünde iki avukat tarafınca temsil edilen Denisov, avukatlık ücretine ilişkin olarak 33.600 sterlin, idari ve çeviri giderleri ile diğer masraflar için 1.418,98 sterlin ve 2.499,79 avro ve başvuranın Mahkeme önündeki duruşmaya bizzat çıkması dâhil olmak üzere seyahat giderlerine ilişkin olarak 712 sterlin, 630,20 avro ve 8.867 Ukrayna Grivnası talep etmiştir. Başvuran, masraflar ve giderlerin avukatları tarafından belirtilen Birleşik Krallık banka hesabına ödenmesini talep etmiştir.

  2. Hükümet, başvuranın taleplerinin asılsız ve aşırı olduğuna dair görüş bildirmiştir. Hükümet, özellikle, avukatlık ücretinin abartıldığını ve çeviri masraflarının gerekli olduğu için yapılmadığını savunmuştur. Bu doğrultuda, Hükümet eğer Sözleşme’nin bir ihlali tespit edilirse bu başlık altındaki tazminatların miktarının önemli derecede azaltılması gerektiğini ileri sürmüştür.

  3. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu gösterebiliyorsa, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Ek olarak, masraflar ve giderlerin ödemesi ancak tespit edilen ihlali ilgilendirdiği ölçüde yapılabilir (bk., Murray/Hollanda [BD], no. 10511/10, § 134, AİHM 2016). Bu bağlamda, Mahkeme başvuranın şikâyetlerinin kısmen başarılı olduğunu ve ilgili itirazlarının büyük bir kısmının başvuruda kabul edilemez olarak beyan edildiğini not etmektedir. Bu şartlar altında, Mahkeme masraflar ve giderlere ilişkin miktarın azaltılmasının uygun olduğunu tespit edebilir (bk., örneğin: Bykov/Rusya [BD], no. 4378/02, § 114, 10 Mart 2009 ve Bayatyan/Ermenistan [BD], no. 23459/03, § 135, AİHM 2011).

  4. Mahkeme, ek olarak, başvuranın Büyük Daire önüne bizzat çıkmasının gerekli olmadığını ve bu kapsamdaki masraflar ve giderlerin gerçekten gerekli olduğu için yapıldığı konusunda şüphe duyulabileceğini not etmektedir (kıyaslayınız, Martinie/Fransa [BD], no. 58675/00, § 62, AİHM 2006-VI). Ancak, önceki içtihatlarını (bk., özellikle, Folgerø ve Diğerleri/Norveç [BD], no. 15472/02, § 112, AİHM 2007‑III, Söderman/İsveç [BD], no. 5786/08, § 126, AİHM 2013 ve Jeunesse/Hollanda [BD], no. 12738/10, § 135, 3 Ekim 2014), dikkate alan Mahkeme başvuranın Büyük Daire önündeki duruşmalara katılmasından doğan masraflar ve giderlerin makul olduğu ve düzgün bir şekilde kanıtlandığı derecede ödemesinin yapılabileceğini kabul etmektedir.

  5. Somut davada Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıdaki kriterleri göz önünde bulundurarak, tüm başlıklar altındaki masrafları karşılamak üzere başvurana 3.000 avro ödenmesini uygun bulmuştur. Talep edildiği gibi ödenmesi gereken miktar başvuranın temsilcileri tarafından belirtilen banka hesabına doğrudan yatırılmalıdır (bk., örneğin: Hristovi/Bulgaristan, no. 42697/05, § 109, 11 Ekim 2011 ve Singartiyski ve Diğerleri/Bulgaristan, no. 48284/07, § 54, 18 Ekim 2011).

C. Gecikme Faizi

  1. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,

  1. Oy birliğiyle mahkemenin bağımsız ve tarafsız olması gerektiği ilkesine ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında öne sürülen şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;

  2. Oy çokluğuyla Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında yapılan şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna;

  3. Oy birliğiyle Sözleşme’nin 18. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında öne sürülen şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna;

  4. Oy birliğiyle, mahkemenin bağımsız ve tarafsız olması gerektiği ilkesine ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;

  5. Oy birliğiyle, kalan şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esaslarının incelenmesinin gerek olmadığına;

  6. Oy birliğiyle;

(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere aşağıdaki meblağların ödenmesine:

(i) Manevi tazminat olarak, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç 3.000 avro (üç bin avro);

(ii) Başvuranın temsilcileri tarafından belirlenen hesaba yatırılacak şekilde masraf ve giderlere ilişkin olarak başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 3.000 avro (üç bin avro);

(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;

  1. Bire karşı on altı oyla, başvuranın adil tazmin taleplerinin geriye kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir

İşbu karar, İngilizce ve Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 25 Eylül 2018 tarihinde Strazburg İnsan Hakları Binasında kamuya açık duruşma sırasında verilmiştir.

Françoise Elens-Passos Guido Raimondi
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan


  1. Söz konusu zamanda yaklaşık 345 avro

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim