CASE OF SAĞDıÇ v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SAĞDIÇ/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 9142/16)
KARAR
Madde 8 • Özel hayat • Ulusal mahkemelerin, ilgili şahsa belli bir ağırlık düzeyine sahip ve kamuoyu nezdinde kınanma riski taşıyan fiiller atfederek, soruşturmanın gizliliği kapsamına giren iddialar yayımlayan gazete yazıları vasıtasıyla yapılan saldırılar karşısında başvuranın itibarını korumaması • Farklı menfaatler arasında uygun olmayan şekilde denge kurma
STRAZBURG
9 Şubat 2021
Kesinleşme Tarihi
31 Mayıs 2021
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Sağdıç / Türkiye davasında,
Başkan
Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler
Marko Bošnjak,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Branko Lubarda,
Carlo Ranzoni,
Saadet Yüksel
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türk vatandaşı Kadir Sağdıç’ın (“başvuran”) 23 Ocak 2016 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin (''Sözleşme'') 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 9142/16),
Başvuran hakkındaki gazete yazıları bağlamında özel hayata saygı hakkının ihlal edilmesine ilişkin şikâyeti Türk Hükümetinin (“Hükümet”) bilgisine sunmaya ve başvurunun geri kalan kısmını kabul edilemez olarak açıklamaya ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini göz önünde bulundurarak,
15 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Başvuru, ulusal makamların, başvuranın itibarının korunması hakkına saygı gösterilmesini sağlamadıkları iddiası ile ilgilidir. Başvuran, basında kendisi hakkında yayımlanan yazılar nedeniyle bu hakkın ihlal edilmesinden ötürü mağdur olduğu kanısındadır. Başvuran bu bağlamda, Sözleşmenin 6, 8 ve 13. maddelerini ileri sürmektedir.
OLAY VE OLGULAR
-
Başvuran 1952 doğumlu olup, İstanbul’da ikâmet etmektedir. Başvuran, Avukat M. Ülkü tarafından temsil edilmiştir.
-
Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde muvazzaf subay idi. Türk Deniz Kuvvetlerinde Koramiral rütbesiyle görev yapmaktaydı.
-
TARAF VE YENİ ŞAFAK GAZETELERİNDE YAYIMLANAN GAZETE YAZILARI
-
19, 20, 21, 22 ve 29 Kasım ile 1 ve 11 Aralık 2009 tarihlerinde, Taraf gazetesinde, “Kafes: “Deniz Kuvvetleri’ndeki cuntanın gayrimüslimler üzerinden AKP’yi [1] bitirmeye yönelik Mart 2009 tarihli eylem planı” “(...) “gayrimüslimlere yönelik korkunç planları gözler önüne serdi(…)” “Deniz Kuvvetleri’ndeki Cunta”, “İşte Denizdeki Ergenekon Cuntası”, “Cuntanın Tepesinde Üç Amiral Var”, “Onlarca Denizci Subayı Tutuklatan Kaos Planı”, “Suikast Cephaneliği”, “Deniz Kuvvetleri’ndeki Cuntanın Azınlıklara Yönelik Eylemlerde Kullanacağı Mühimmat”, “En Korkunç Talimat”, “Cuntanın (...) Notlarında, Denizaltındaki Katliam Planları da Yer Aldı”, “Denizaltında Kaos Planı”, “Gayrimüslimler Hedefte”, “İşte Cuntanın Cephaneliği”, “Cuntacılara Ait Ortaya Çıkartılmamış Cephanelikler”, “Şifre Çözüldü Cunta Göründü”, “Deniz Kuvvetleri’ndeki Cuntayı Deşifre Eden Gelişmeler” ve “Cephanelik Cuntayı Ele Verdi” başlıkları altında bir dizi yazı yayımlanmıştır.
-
20, 21, 27, 29 ve 30 Kasım ile 7 ve 11 Aralık 2009 tarihlerinde, Yeni Şafak gazetesinde, “Kafeste İki Amiral”, “Deniz Kuvvetleri’nde çökertilen cuntanın hükümeti düşürmek için planladığı kafes operasyonundan iki emekli amiral çıktı”, “Balansçı Sağdıç”, “Kafesdeki Paraf Balansçı Paşanın[2] ”, “Türkiye’yi Sarsacak Kirli Plan” “Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda yapılanan cuntanın (…)”; “Azınlıklara suikast planlayarak hükümeti yıkmayı hedefleyen cuntanın hazırladığı kafes planı için hazırladığı ekler ve notlar, dehşet senaryosunun uygulama aşamasına geldiğini gösterdi”, “Kafesteki Üç Paşaya Suikast Sorgusu”, “Türkiye’yi Karıştıracak Kaos Planı” ve “Kafes Eylem Planı soruşturması: Cuntanın beyni sorgulandı” başlıkları altında benzer içerikte yazılar yayımlanmıştır.
-
Bahse konu yazıların yazarları, kaynaklarını belirtmeden, Ergenekon soruşturmasında (Ergenekon davası ve buna ilişkin eylem planları ile ilgili daha fazla bilgi için, bk. Tekin/Türkiye, no. 3501/09, §§ 3‑17, 18 Kasım 2014 kararı) görevli Cumhuriyet savcılarının, Ergenekon adlı suç örgütüne üye olan ve aralarında başvuranın da bulunduğu bir grup asker tarafından Deniz Kuvvetleri bünyesinde hazırlanan ve “Kafes” olarak adlandırılan bir eylem planını ortaya çıkardıklarını ifade etmişlerdir. Yazılarda, hükümeti devirmek için uygun koşulları yaratmak amacıyla, ülkedeki dini azınlıkları hedef alan saldırıların işlenmesini öngören bu eylem planının ayrıntıları anlatılmaktaydı. Ayrıca, şüphelilerin sorgulanması da dâhil olmak üzere, bu soruşturma kapsamında adli makamlar tarafından alınan tedbirlerden de bahsedilmekteydi. Başvuranın, Kafes planının doğduğu cuntanın başlıca sorumlularından biri olarak gösterildiği bu yazıların bazılarında, ilgilinin tam adı ve fotoğrafı yayımlanmıştır.
-
BAŞVURAN TARAFINDAN GAZETE YAZILARI İLE İLGİLİ OLARAK AÇILAN TAZMİNAT DAVALARI
-
Başvuran, şikâyet ettiği yazıların gerçeğe ve hukuka uygun olmadığını ve içeriklerinde yer alan iddiaların kişilik haklarını ihlal ettiğini ileri sürerek, söz konusu gazeteler aleyhine
tazminat davaları açmıştır. Bu yazılar nedeniyle maruz kaldığını düşündüğü manevi zararın tazmin edilmesini talep etmiştir. -
İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi (“Asliye Hukuk Mahkemesi”), 21 Şubat 2011 tarihinde başvuranın davasını reddetmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi karar gerekçesinde, öncelikle, ilgilinin, bir ceza yargılamasında, Ergenekon suç örgütüne üye olmakla suçlandığı ve ihtilaf konusu yazıların içeriğinde yer alan iddiaların tümünün, başvuranın şüpheliler listesinde ikinci sırada göründüğü iddianamede yer aldığı tespitlerinde bulunmuştur. Bu nedenle, söz konusu yayınların, iddianamede bahsedilen hususlar hakkında kamuoyunu bilgilendirmekten ibaret olduğu ve esas itibarıyla görünür gerçeğe uygun olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca, söz konusu yazıların, kamu yararına yönelik bir tartışmaya katkıda bulunduğu, toplumun ilgisini çektiği ve güncel bir konuyu ele aldığı kanaatine varmıştır. Son olarak, başvuranın Deniz Kuvvetlerinde komutan olarak görev yapması ve kamuoyuna aktarılan olayların ülke açısından önemi göz önüne alındığında, haberlerin veriliş biçimi açısından aşırılığın söz konusu olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur.
-
Başvuran, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararına karşı Yargıtay’da itiraz etmiştir. Yargıtay 12 Şubat 2013 tarihinde, anılan mahkeme tarafından delillerin değerlendirilmesi hususunda herhangi bir bariz hata bulunmadığı ve kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçeleriyle temyiz başvurusunu reddetmiştir.
-
Başvuran aynı zamanda, karar düzeltme başvurusunda da bulunmuş; Yargıtay 17 Haziran 2013 tarihinde, kanunla öngörülen düzeltme gerekçelerinden herhangi birine uymadığı tespitinde bulunarak, bu başvuruyu reddetmiştir.
-
BAŞVURAN TARAFINDAN YAPILAN BİREYSEL BAŞVURU
-
Başvuran, 19 Mart 2013 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, ihtilaf konusu yazılarda yayımlanan iddiaların, özel hayatına saygı hakkını ve masumiyet karinesi hakkını ihlal ettiğini ileri sürmekte ve şikâyetlerini sunmak için etkili bir hukuk yoluna sahip olmadığından yakınmaktadır.
-
Anayasa Mahkemesi, on beş üyeden oluşan Genel Kurulunun 8 Nisan 2015 tarihinde verdiği bir kararla, başvuranın şikâyetlerini, yalnızca itibarın korunması hakkı bağlamında incelemek amacıyla yeniden nitelendirmiş ve somut olayda bu hakkın ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
Yüksek Mahkeme öncelikle, ihtilaf konusu yazıların, Ergenekon soruşturması kapsamında başvuran hakkında alınan adli tedbirlerin yanı sıra bu soruşturmaya konu olan bazı olaylar hakkında bilgi verdiği tespitinde bulunmuştur. Bu nedenle, söz konusu yazıların, kamu yararına yönelik bir tartışmaya katkıda bulunduğu kanaatine varmıştır. Yüksek Mahkeme ayrıca, olayların meydana geldiği dönemde Deniz Kuvvetlerinde Komutan olan başvuranın, kamuoyunda tanınmayan bir kişi olarak değerlendirilemeyeceğini gözlemlemiştir.
Asliye Hukuk Mahkemesinin, basın özgürlüğü ile başvuranın itibarının korunması hakkı arasında denge kurarak, ihtilaf konusu yazıların kamu yararına yönelik bir tartışmaya katkıda bulunup bulunmadığı sorusuna özel bir önem verdiğinin ve içeriklerinin, görünür gerçekliğe uygun olduğunu kaydettiğinin altını çizmiştir. Yüksek Mahkeme öte yandan, söz konusu yazıların belli ölçüde abartı içerdiğini kaydederek, bu bağlamda, Asliye Hukuk Mahkemesinin, bu yazılarda yer alan iddiaların hukuka uygunluk sınırlarını aşmadığı ve olgusal temelden tümüyle yoksun olmadığı değerlendirmesinde bulunduğunu tespit etmiştir.
Anayasa Mahkemesi son olarak, söz konusu yazıların, başvuranın askeri görevi ile ilgili değil, fakat yakalanmasına neden olan olaylar ve hakkında açılan ceza soruşturmaları ile ilgili olduğunu saptamıştır. Bu yazıların, başvurana yönelik hakaret içermediği, ona karşı şiddeti teşvik etmediği ve görevlerini ifa etmesine engel olmadığının altını çizmiştir.
Yüksek Mahkeme, yukarıdaki değerlendirmeleri ve yargı mercilerinin farklı çıkarları dengelerken sahip oldukları takdir yetkisini göz önünde bulundurarak, Asliye Hukuk Mahkemesinin üzerine düşen pozitif yükümlülüklere uyduğu kanaatine varmıştır.
Anayasa Mahkemesinin üç üyesi, somut olayda, başvuranın özel hayatına saygı hakkının ihlal edildiği değerlendirmesinde bulunarak, çoğunluğun görüşüne katılmamıştır. Üç üye, karşı oy yazısında, öncelikle, görevli mahkemenin, başvuran hakkındaki iddianameyi 2010 yılı Mart ayında kabul ettiğini ve açıkladığını; ihtilaf konusu yazıların yayımlandığı dönemde yargılamanın, soruşturmanın gizliliği kapsamında, Cumhuriyet savcılarınca gizli olarak yürütülmekte olan hazırlık soruşturması aşamasında olduğunu tespit etmişlerdir. Dolayısıyla, söz konusu yayınların, soruşturma dosyasının sızdırılması neticesinde elde edilen bilgilere dayandığı; bu nedenle, soruşturmanın gizliliğinin ihlalini oluşturduğu ve başvuranı suçlu gibi göstererek ve kamuoyu nazarında hedef yaparak, itibarına zarar verdiği kanaatine varmışlardır. Bunların, basın özgürlüğü ile korunduğu şeklinde değerlendirilemeyeceği sonucuna varmışlardır. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kullanılan “görünür gerçeklik” kriterinin, ihtilaf konusu yazıların, iddianame kabul edilmeden önce yayımlanmış ve o esnada soruşturma işlemlerinin gizli olması nedeniyle, başvuranın davasına uygulanamayacağı görüşüne varmışlardır. Bu nedenle, adli makamların, basının kamuoyunu bilgilendirme özgürlüğü ile başvuranın özel hayatına saygı hakkı arasında adil bir denge kurmadıkları değerlendirmesinde bulunmuşlardır.
İLGİLİ İÇ HUKUK ÇERÇEVESİ
-
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesi uyarınca (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 4 Aralık 2004 tarihli 5271 sayılı Kanun), ceza soruşturması evresindeki usul işlemleri, soruşturmanın gizliliği kapsamına girmektedir.
-
Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı ve 26 Eylül 2004 tarihli Kanun)olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan halinde, “gizliliğin ihlali” başlıklı 285. maddesi aşağıdaki şekildeydi:
“Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlâl eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(...) ”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
-
SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesine dayanarak, adli makamları kendisine yönelik suçlayıcı ve nazarında asılsız ve iftira niteliğinde olan iddialar içeren gazete yazıları yayımlandığında itibarının korunması hakkına saygı gösterilmesini sağlamamakla suçlamaktadır. Hazırlık ceza soruşturmasına ilişkin bilgileri iddianamenin hazırlanması öncesinde bu yazılarda ifşa ederek, bunların yayımlandığı gazetelerin, soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
-
Başvuran aynı nedenlerden ötürü, Sözleşme’nin 6. maddesi açısından, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden de yakınmaktadır.
-
Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, özel hayat hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmek için herhangi bir etkili hukuk yoluna sahip olmadığını iddia etmektedir. Bu bağlamda, adli makamları, davaya ilişkin olay ve olgulara uygun düşmeyen “görünür gerçeklik” kriterini, tazminat talebini reddetmek için uygulamakla suçlamaktadır.
-
Mahkeme, Sözleşme ve Protokolleri uyarınca bir başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmadığını ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
-
Mahkeme somut olayda, yukarıda sunulan şikâyetlerde, başvuranın esas olarak, kendisine yönelik suçlayıcı ve asılsız iddialar içeren yazılar yayımlayan gazeteler aleyhine açtığı tazminat davasının yetkililer tarafından reddedilmesinden yakındığını kaydetmektedir. Bu nedenle, söz konusu şikâyetlerin esasen, ulusal makamların, başvuranı, ihtilaf konusu gazete yazılarının, itibarının korunması hakkına yönelik ihlallere karşı korumadıkları iddiasıyla ilgili olduğu kanaatine varmaktadır. Olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eden Mahkeme, şikâyetlerin ifade edilme şeklini ve davanın koşullarını göz önünde bulundurarak, başvuranın şikâyet ettiği olayların, Sözleşme’nin yalnızca 8. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. İşbu maddenin somut olayla ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeden ötürü kabul edilemezlik engeliyle bağdaşmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
-
Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
-
Başvuran, soruşturmanın gizliliği ilkesi tamamen göz ardı edilerek, henüz suçlama yapılmamış olduğu halde, basının, kendisi hakkında yanlış ve iftira niteliğinde iddialar yayımladığını ve bu nedenle şeref ve haysiyetine ciddi şekilde zarar verdiğini ileri sürmektedir. İlgili basın organlarının, bu iddiaları, bazı polis memurları ile hâkim ve savcıların suç ortaklığı sayesinde cezalandırılmaksızın yayımlayabildiklerini ileri sürmektedir. Bahse konu suçlayıcı unsurları, bir suç örgütü tarafından faaliyete geçirilen ve Türk makamları tarafından, Fetullahçı şebeke (FETÖ/PDY “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak görülen bir komplo kapsamında ürettiklerini ifade etmektedir. Başvuran, kendisine yöneltilen tüm suçlamalardan Mart 2015’te nihayetinde beraat etmiş olsa bile, konu olduğu ceza soruşturmalarının, Deniz Kuvvetleri Komutanı olmasını engelleme amacıyla yürütüldüğünü iddia ettiği şahsını karalama kampanyasından önce olduğunu, silahlı kuvvetlerdeki görevinden ihraç edildiğini ve üç buçuk yıl boyunca özgürlüğünden yoksun bırakıldığı eklemektedir.
-
Hükümet, Mahkemeye, bu davada görüş sunmak istemediğini bildirmiştir.
-
Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Genel ilkeler
-
Mahkeme, özel hayatın ve ifade özgürlüğünün korunması konusundaki içtihadından doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu ilkeler bilhassa Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa ([BD], no. 40454/07, §§ 83‑93, AİHM 2015) kararında özetlenmektedir.
-
Mahkeme, öncelikle, özel hayat kavramının, kişinin ismi, imajı ve fiziksel ve ruhsal bütünlüğü gibi kimliğine ilişkin unsurları içeren geniş bir kavram olduğunu hatırlatmaktadır (Von Hannover/Almanya, no. 59320/00, § 50, AİHM 2004‑VI). Mahkemenin içtihadında, kişinin itibarının korunması hakkının, özel hayata saygı hakkının bir unsuru olarak Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına girdiği kabul edilmektedir (Axel Springer AG/Almanya [BD], no. 39954/08, § 83, 7 Şubat 2012, Delfi AS/Estonya [BD], no. 64569/09, § 137, AİHM 2015, Bédat/İsviçre [BD], no. 56925/08, § 72, AİHM 2016, ve Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve diğerleri/Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, § 76, AİHM 2017). Mahkeme, daha önce, kamuoyu yararını ilgilendiren bir tartışma bağlamında bile olsa, bir kişinin itibarının, kişisel kimliğinin ve psikolojik bütünlüğünün bir parçasını oluşturduğu ve özel hayat kapsamına girdiği kararına varmıştır (Pfeifer/Avusturya, No. 12556/03, § 35, 15 Kasım 2007, ve Petrie/İtalya, No. 25322/12, § 39, 18 Mayıs 2017). Aynı değerlendirmeler, kişinin onuru için de geçerlidir (Sanchez Cardenas /Norveç, no. 12148/03, § 38, 4 Ekim 2007, ve A./Norveç, no. 28070/06, § 64, 9 Nisan 2009). Bununla birlikte, Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanması için, itibara yönelik zararın belirli bir ağırlık eşiğine ulaşması ve özel hayata saygı gösterilmesi hakkının kişisel olarak kullanılmasına zarar verecek nitelikte olması gerekmektedir (yukarıda anılan Axel Springer AG kararı, § 83, yukarıda anılan Delfi AS kararı, § 137, yukarıda anılan Bédat kararı, § 72 ve yukarıda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve diğerleri kararı, § 76).
-
Mahkeme ardından, basının demokratik bir toplumunda önemli bir rol oynadığını hatırlatmaktadır: Basının, bilhassa başkasının itibarının ve haklarının korunmasının yanı sıra gizli bilgilerin yayılmasını engellemenin gerekliliği konusunda bazı sınırları aşmaması gerekse de, yargının yönetimine ilişkin konular da dâhil olmak üzere, kamu menfaatini ilgilendiren tüm konularda, görev ve sorumluluklarına saygı çerçevesinde, bilgi ve fikirleri iletme görevi basına düşmektedir (De Haes ve Gijsels/Belçika, 24 Şubat 1997, § 37, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑I, Bladet Tromsø ve Stensaas/Norveç [BD], no. 21980/93, § 62, AİHM 1999‑III, Thoma /Lüksemburg, no. 38432/97, §§ 43‑45, AİHM 2001‑III, ve Tourancheau ve July /Fransa, no. 53886/00, § 65, 24 Kasım 2005). Ulusal makamların sahip olduğu takdir yetkisi de, demokratik bir toplumun, basının kaçınılmaz “bekçi köpeği” rolünü oynamasını sağlama yönündeki menfaatiyle sınırlandırılmıştır (bk. diğer birçok karar arasından, Bladet Tromsø ve Stensaas/Norveç [BD], no. 21980/93, § 59, AİHM 1999-III, Thoma/Lüksemburg, no. 38432/97, § 45, AİHM 2001-III, ve Amorim Giestas ve Jesus Costa Bordalo/Portekiz, no. 37840/10, § 25, 3 Nisan 2014). Bununla birlikte, gazeteciler doğru olaylara dayanarak, iyi niyetle hareket etmeli ve gazetecilik etiğine saygı çerçevesinde “güvenilir ve kesin” bilgiler sunmalıdırlar (Fressoz ve Roire/Fransa [BD], no. 29183/95, § 54, AİHM 1999, Radio France ve diğerleri/Fransa, no. 53984/00, § 37, AİHM 2004 II ve July ve Sarl Libération/Fransa, no. 20893/03, § 69, AİHM 2008).
-
Nitekim, 10. maddenin gazetecilere sunduğu koruma, sorumlu gazetecilik ilkelerine riayet ederken doğru ve güvenilir bilgiler sağlayacak şekilde iyi niyetle hareket etmeleri şartına bağlıdır. Sözleşme'nin 10. maddesiyle korunan mesleki bir faaliyet olan sorumlu gazetecilik kavramı, yalnızca gazetecilik yoluyla toplanan ve/veya yayımlanan bilgilerin içeriğini değil (Pentikäinen/Finlandiya [BD], no. 11882/10, § 90, AİHM 2015), fakat aynı zamanda gazetecilerin davranışlarının hukuka uygunluğunu da kapsayan bir nosyondur. Bir gazetecinin yasayı çiğnemesi dikkate alınmalıdır; ancak bu, sorumlu şekilde davranıp davranmadığını tespit etme konusunda belirleyici değildir (ibidem).
-
Mahkeme, kötü niyetle gerçeğin çarpıtılmasının bazı durumlarda kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşabileceğini kabul etmektedir: Gerçek bir iddiaya, kamuoyu nazarında yanlış bir imaj yaratması muhtemel ek yorumlar, değer yargıları, varsayımlar, hatta imalar eşlik edebilmektedir (bk., örnek olarak, Vides Aizsardzības Klubs/Letonya, no. 57829/00, § 45, 27 Mayıs 2004). Dolayısıyla, bilgilendirme görevi, zorunlu olarak, görev ve sorumlulukların yanı sıra basın organlarının kendiliğinden uymaları gereken sınırları içermektedir. Bu durum bilhassa, basında yer alan söylemlerin, belirli derecede önem arz eden olayları, ismen belirtilen kişilere atfetme eğiliminde olması halinde geçerlidir; zira bu türden bir itham, söz konusu kişileri kamuoyu nezdinde kınanması için teşhir etme riski taşımaktadır
(Falakaoğlu ve Saygılı/Türkiye, no. 11461/03, § 27, 19 Aralık 2006 ve Mater/Türkiye, no. 54997/08, § 55, 16 Temmuz 2013). -
Mahkeme ayrıca, Lingens/Avusturya (8 Temmuz 1986, § 46, A serisi no 10) ve Oberschlick/Avusturya ((no 1), 23 Mayıs 1991, § 63, A serisi no 204) kararlarında, olgusal ifadeler ile değer yargıları arasında bir ayrım yaptığını hatırlatmaktadır. Olgusal ifadelerin gerçekliği kanıtlanabilmektedir; buna karşın, değer yargılarının doğruluğu ispat edilmeye elverişli olmadığı için, bunları ispat etme yükümlülüğünün yerine getirilmesi imkânsızdır ve Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan hakkın temel unsuru olan düşünce özgürlüğünü bizzat ihlal etmektedir (yukarıda anılan De Haes ve Gijsels kararı, 24 Şubat 1997, § 42). Bunun yanı sıra, değer yargısının söz konusu olması durumunda, müdahalenin orantılılığı, ihtilaf konusu sözlerin dayandığı yeterli bir “olgusal temelin” varlığına bağlıdır: Aksi takdirde, bu değer yargısının aşırı olduğu ortaya çıkabilecektir (yukarıda anılan De Haes ve Gijsels kararı, § 47, Oberschlick/Avusturya kararı (no 2), 1 Temmuz 1997, § 33, Derleme 1997-IV, Brasilier/Fransa, no. 71343/01, § 36, 11 Nisan 2006, ve Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa [BD], no. 21279/02 ve 36448/02, § 55, AİHM 2007‑IV). Bir fiil isnadını değer yargısından ayırt etmek için, davanın koşullarını ve sözlerin genel tonunu göz önünde bulundurmak gerekmektedir (yukarıda anılan Brasilier kararı, § 37), zira kamu menfaatini ilgilendiren konularla ilgili iddialar, bu bağlamda, olgusal ifadelerden ziyade değer yargılarını teşkil edebilmektedir (Paturel/Fransa, no. 54968/00, § 37, 22 Aralık 2005).
-
Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 8. maddesinden kaynaklanan pozitif yükümlülüklerin, bireyler arasındaki ilişkiler alanında bile özel hayata saygıyı sağlamayı amaçlayan tedbirlerin alınmasını içerebileceğini hatırlatmaktadır. Bireyler arası ilişkilerde 8. maddeye uyulmasını sağlayacak tedbirlerin seçimi, ilke olarak, Devletlerin takdir yetkisine bağlıdır (Egill Einarsson/İzlanda (no 2), no. 31221/15, §§ 33 ve 35, 17 Temmuz 2018). Mevcut dava ile benzerlik gösteren davalarda, Devletin, Sözleşme’nin 8. maddesinden doğan pozitif yükümlülükler çerçevesinde, başvuranın özel hayatına saygı hakkı ile karşı tarafın, Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü hakkı arasında adil bir denge kurup kurmadığını tespit etmekle yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Petrie kararı, § 40). Mahkeme, özel hayata saygı hakkı ile ifade özgürlüğü hakkı arasında denge kurulması için ilgili kriterleri birçok kararda özetlemiştir. Bu kriterler şunlardır: Kamu menfaatine ilişkin bir tartışmaya katkı, hedefteki kişinin ünü, röportajın konusu, ilgili kişinin önceki davranışları, yayının içeriği, şekli ve sonuçları (Von Hannover (no 2) [BD], no. 40660/08 ve 60641/08, §§ 108‑113, AİHM 2012, ve yukarıda anılan Axel Springer AG kararı, §§ 89-95; ayrıca bk., yukarıda anılan Couderc et Hachette Filipacchi Associés kararı, § 93). Bu iki hak arasındaki denge, Mahkeme içtihadında düzenlenen kriterlere uygun olarak sağlandığı takdirde, Mahkemenin kendi görüşünü ulusal mahkemelerin görüşünün yerine koyması için ciddi sebeplerin bulunması gerekmektedir (Palomo Sánchez ve diğerleri/İspanya [BD], no. 28955/06 ve diğer 3 başvuru, § 57, AİHM 2011).
b) Bu İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
-
Mahkeme, mevcut başvurunun, başvuranın, içerikleri itibariyle, itibarına zarar verdiğini iddia ettiği gazete yazıları ile ilgili olduğunu kaydetmektedir. Bu bağlamda, itibarın korunması hakkının, özel hayatın bir unsuru olarak, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına giren bir hak olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda 25. paragraf). Somut olayda, ihtilaf konusu yazılarda yer alan, başvurana ciddi ve cezai açıdan suçlanabilir eylemler atfeden iddiaların ağırlığı göz önüne alındığında, itibara yönelik zararın, 8. maddenin uygulama alanına girmesi için gereken ağırlık eşiğine ulaştığı kanaatine varmaktadır.
-
Mahkeme ayrıca, başvuranın, Devleti, bir eylemle değil fakat söz konusu yazıların neden olduğunu iddia ettiği zararlara karşı itibarını korumamakla suçladığı kaydetmektedir. Bu nedenle somut olayda, ulusal mahkemelerin, başvuranı, bireyler arası ilişkilerde özel hayata etkili saygı gösterilmesinin doğasında bulunan pozitif yükümlülükleri çerçevesinde kendisini mağdur olarak gördüğü ihlallere karşı koruyup korumadığını belirlemelidir. Bu amaçla, ihtilaf konusu koşulları, bilhassa, bir yandan herkesin itibarını koruma hakkı ile diğer yandan basın özgürlüğü arasında sağlanacak adil denge konusundaki içtihadından kaynaklanan ilgili kriterler ışığında değerlendirecektir (yukarıda 30. paragraf).
-
Mahkeme ilk olarak, başvuranın, olayların meydana geldiği dönemde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde yüksek rütbeli bir subay olduğunu gözlemlemektedir. Kabul edilebilir eleştirinin sınırlarının, siyasetçiler açısından olduğu gibi, resmi görevlerini yerine getiren memurlar açısından sıradan kişilere göre daha geniş olduğunu hatırlatmaktadır. Ancak, memurların tıpkı siyasetçiler gibi eylem ve hareketlerinin dikkatli şekilde denetlenmesine bilerek maruz kaldıkları söylenemez (yukarıda anılan Oberschlick (no 2), kararı, § 29, Janowski/Polonya [BD], no. 25716/94, § 33, AİHM1999‑I, ve yukarıda anılan Thoma kararı, § 47). Dolayısıyla, kabul edilebilir eleştiri sınırları, başvuran açısından, sıradan kişiler için olandan daha geniş olmasına rağmen, devlet memuru sıfatı, onu siyasetçilerle aynı düzeyde kamu incelemesine maruz bırakmamaktadır ve dahası, hakkında yayımlanan iddialar, görevini yerine getirme şekline yönelik eleştiri ile sınırlı kalmamaktadır: İhtilaf konusu yayınlar, ciddi cezai suçlar işlediğinden bahsetmekte ve bu nedenle, doğal olarak, kamuoyunun kendisine olan güvenini kaybetmesine neden olabilecektir Pedersen ve Baadsgaard /Danimarka [BD], no. 49017/99, § 80, AİHM 2004‑XI). Ancak, önem arz etmesinin yanı sıra hassas ve stratejik bir alanla ilgili olan görevinin niteliği göz önüne alındığında, kamuoyunun güvenine sahip olması ve asılsız suçlamalara karşı korunması kamu yararınadır (bk. gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla (mutatis mutandis) Lešník/Slovakya, no. 35640/97, § 54, AİHM 2003‑IV).
-
Mahkeme daha sonra, ihtilaf konusu basın yazılarının, olayların meydana geldiği dönemde kamunun belli bir menfaati bulunan bir dava kapsamında yani Ergenekon davası çerçevesinde, Cumhuriyet savcıları tarafından yürütülen bir ceza soruşturması ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Bu yazılar, başvuranın da aralarında bulunduğu, Ergenekon suç örgütüne mensup cuntacı askerler tarafından tasarlandığı iddia edilen bir eylem planının soruşturmacılar tarafından yakın zaman önce keşfedilmesi ve adli makamlar tarafından, şüpheliler hakkında bazı tedbirlerin alınması ile ilgiliydi. Yayımlanan iddialara göre, cuntacılar, bu eylem planında, hükümetin devrilmesine elverişli bir ortam yaratmak amacıyla ülkedeki dini azınlıklara yönelik saldırılar yapılmasını planlamaktaydılar (yukarıdaki 7. paragraf). Bir yandan, Ergenekon davası ile ilgili tartışmaların olayların meydana geldiği dönemde kamuoyunda işgal ettiği önemli yer, diğer yandan, kamu düzenine yönelik tehdidin ciddiyeti ve söz konusu yazılarda anlatılan ülkenin güvenliği göz önüne alındığında, bunların genel menfaat ve güncel konuları ilgilendiren ve kamu yararına yönelik bir tartışmaya katkıda bulunan yayınlar olduğunun tespit edilmesi gerekmektedir.
-
Mahkeme daha sonra, yukarıda açıklandığı üzere, ihtilaf konusu yazıların içeriğinin, esasında olgusal ithamlar içerdiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, bu yazılarda başvuran hakkında yayımlanan iddiaların gerçeğe uygun olup olmadığını belirlemek sorusu ortaya çıkmaktadır.
-
Mahkeme bu bağlamda, başvuranın şüphelilerden biri olduğu anlaşılan ceza soruşturmanın, ihtilaf konusu yazıların yayımlandığı sırada, Kasım ve Aralık 2009’da halen devam ettiğini kaydetmektedir. Dosyada, ne bu soruşturmanın sonraki seyri ne de daha sonrasında başvuran hakkında açılan ceza soruşturmaları hakkında herhangi bir kesin bilgi yer almamaktadır. Bunun yanı sıra, Anayasa Mahkemesinin üç üyesi tarafından sunulan karşı oy yazısında, soruşturma sonunda, bilhassa başvuranı hedef alan bir iddianamenin Mart 2010’da kabul edilip kamuoyuna açıkladığı anlaşılmaktadır (yukarıda 13. paragraf). Başvuran, Hükümet tarafından aksi söylenmeden, bu ceza yargılaması kapsamında kendisine yöneltilen suçlamalardan nihayetinde Mart 2015’te beraat ettiğini belirtmektedir (yukarıdaki 22. paragraf).
-
Mahkemeler önündeki sorunların, ister özel dergilerde ister basında ya da genel olarak kamuoyu bünyesinde olsun, öncesinde ya da aynı anda, başka yerde tartışmaya yol açamayacağı şeklinde değerlendirilemeyeceğini hatırlatmaktadır. Medyanın bilhassa bu konularda haber ve görüş vermekten ibaret olan görevine, kamunun bunları alma hakkı eklenmektedir (yukarıda anılan Bédat kararı, § 51). Mahkeme, somut olayda, ihtilaf konusu yazıların kaynaklarının güvenilirliğinin, geçmişe bakılarak değil, mahkemelerin daha sonraki tespitlerinden hareketle, olayların meydana geldiği dönemde, gazetecilere sunduğu durum açısından değerlendirilmesi gerektiği kanısına varmaktadır (yukarıda anılan Bladet Tromsø ve Stensaas kararı, § 66).
-
Mahkeme bu bağlamda, somut olayda, yazılarında bahsettikleri eylem planları ile ilgili belgeleri temin etmiş gibi görünen ihtilaf konusu yazıların yazarlarının, iddialarını destekleyecek herhangi bir kaynağa atıfta bulunmadıklarını ve Cumhuriyet savcılarının, bu bilgileri Ergenekon davasında yürütülen ceza soruşturması sırasında elde ettiklerini belirtmekle yetindiklerini kaydetmektedir (yukarıda 7. paragraf). Ancak, yazıların yayımlandığı sırada, eylem planı ile ilgili belgelerde ortaya çıktığı üzere, bunlarda yer alan bilgiler halen soruşturmanın gizliliği kapsamındaydı: Başvuran hakkında açılan ceza soruşturmaları çerçevesinde düzenlenen iddianame, görevli mahkeme tarafından ancak Mart 2010’da kabul edilmiştir (yukarı 13. paragraf). Yazıların yazarları, ifşa ettikleri -ve henüz kamuya açıklanmayan- bilgilerin dayandığı belgeleri nasıl temin ettiklerine dair bir açıklama yapmamışlar; bu belgelerin ve içeriklerinin doğruluğunu ve gerçekliğini araştırıp araştırmadıklarını ya da başvuran hakkındaki suçlamalar ile ilgili olarak kendi soruşturmalarını yürütmediklerini belirtmemişlerdir.
-
Mahkeme, medya organlarının kişilere yönelik olgusal ifadelerin onur kırıcı olmadığını araştırma konusunda üzerlerine düşen olağan yükümlülüğün kaldırılabilmesi için özel gerekçelerin bulunması gerektiğini hatırlatmaktadır (Worm/Avusturya, 29 Ağustos 1997, § 55, Derleme 1997-V, yukarıda anılan Bladet Tromsø ve Stensaas kararı, § 65 ve Cumpănă ve Mazăre/Romanya [BD], no. 33348/96, § 108, AİHM 2004-XI, § 108). Bu bağlamda, söz konusu hakaretin niteliği ve derecesi ile medyanın, yayımlamadığı düşündüğü iddialara ilişkin kaynaklarını, hangi noktada, makul bir şekilde, güvenilir olarak değerlendirebileceği hususu ihtilaf konusu olmaktadır (bk., diğer kararlar arasından, McVicar/Birleşik Krallık, no. 46311/99, § 84, AİHM 2002-III, yukarıda anılan Bladet Tromsø ve Stensaas kararı, § 66, Pedersen ve Baadsgaard/Danimarka [BD], no. 49017/99, § 78, AİHM 2004‑XI, Tønsbergs Blad A.S. ve Haukom/Norveç, no. 510/04, § 89, 1 Mart 2007).
-
Mahkeme bu noktada, ihtilaf konusu yazıların içeriğinin bilhassa, bu yazılardan bazılarında tam adı ve fotoğrafı dahi yayımlanmış olan başvuran açısından haysiyet kırıcı olduğunu vurgulamak istemektedir. Bazı başlıklarda kullanılan “Balansçı Sağdıç” veya “Kafesdeki Paraf Balansçı Paşanın”gibi ifadeler, doğrudan ilgiliyi ima etmekteydi. Bu nedenle, söz konusu yazılar birlikte okunduğunda, hakkında resmi bir ceza yargılaması açılmadan önce bile, başvuranın, bir suç örgütüne üye olduğunu, hükümeti devirmek isteyen bir grup cuntacı askerin arasında yer aldığını ve bu amaçla gayri müslimlere yönelik saldırılar düzenlemeyi öngören bir eylem planının tasarımına katıldığını ifade etmekteydi (yukarıda 6. paragraf).
-
Gazeteciler, bu yazıları kaleme almak için, gerçekliği henüz tespit edilmemiş veya yetkililer tarafından beyan edilmemiş; soruşturmanın gizliliği kapsamında olan ve başvurana, hükümeti devirmeyi amaçlayan saldırılar hazırlama gibi ciddi suçlar atfeden belgelere dayanmışlardır. Ancak Mahkeme, gazetecilerin, olayların meydana geldiği dönemde, kendi soruşturmalarını yürütmeksizin bu belgelere güvenebileceklerini düşündürecek hiçbir unsur bulunmadığı kanısındadır (bk. aksi yönde bir karar için (a contrario), Erla Hlynsdόttir/İzlanda (no 3), no. 54145/10, § 73, 2 Haziran 2015). İlgili basın organları, yazıların dayandığı belgelerin kaynağını ve yayımladıkları bilgilerin gizli niteliğini göz ardı edemezler. Bu bilgilerin ifşa edilmesinin, Ceza Kanunu'nun soruşturmanın gizliliğinin ihlal edilmesini cezalandıran 285. maddesinde belirtilen yasakla (yukarıda 15. paragraf) ters düştüğünü bilmeleri gerekirdi (Giesbert ve diğerleri/Fransa, no. 68974/11 ve diğer 2 başvuru, § 86, 1 Haziran 2017). Demokratik toplumda medya organlarına düşen başlıca role rağmen, gazetecilerin ilke olarak, 10. maddenin kendilerine sağladığı korumayla, ortak hukukun ceza kanunlarına riayet etme yükümlülüklerinden muaf tutulamayacaklarını hatırlatmak uygun olacaktır (Stoll/İsviçre [BD], no. 69698/01, § 102, AİHM 2007‑V).
-
Mahkeme bu nedenle, konunun ihtilaf konusu makalelerde ele alınış şeklinin sorumlu gazetecilik normlarına uygun olarak değerlendirilemeyeceği kanısındadır (bk. bilhassa, Flux/Moldova (no 6), no. 22824/04, §§ 31‑34, 29 Temmuz 2008, ve aksi yönde bir karar için (a contrario), Welsh ve Silva Canha/Portekiz, no. 16812/11, 17 Eylül 2013, Amorim Giestas ve Jesus Costa Bordalo/Portekiz, no. 37840/10, § 35, 3 Nisan 2014, yukarıda anılan Delfi AS kararı, § 134 ve De Carolis ve France Télévisions/Fransa, no. 29313/10, § 62, 21 Ocak 2016).
-
Ulusal mahkemeler tarafında bu bağlamda kabul edilen kararlar ile ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın tazminat talebinin reddedilmesini gerekçelendirmek için, Asliye Hukuk Mahkemesinin, ihtilaf konusu yayınların, içeriğinin iddianamede yer alması, kamu yararına yönelik bir tartışmaya katkıda bulunması ve bir yandan içerdikleri iddiaların ağırlığı diğer yandan başvuranın icra ettiği görevler dikkate alındığında aşırı olmaması nedeniyle görünür gerçekliğe uygun olduğunu belirttiğini kaydetmektedir (yukarıda 9. paragraf). Yargıtay, sonucunu daha fazla gerekçelendirmeden bu kararı onamıştır (yukarıda 10-11. paragraflar). Anayasa Mahkemesi, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararında farklı çıkarlar arasında gereğince denge kurduğu değerlendirmesinde bulunarak başvuranın bireysel başvurusunu reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi bilhassa, ihtilaf konusu yazıların, başvuranın askeri görevi ile ilgili değil, yakalanmasına ve hakkında ceza soruşturması açılmasına neden olan olaylar ile ilgili olduğunu gözlemlemiştir. Bu yazıların, başvuranın şahsına hakaret içermediği, ilgiliye karşı şiddeti teşvik etmediği ve kamusal görevini engellemediğinin altını çizmiştir (yukarıdaki 13. paragraf).
-
Mahkeme, mevcut davada, ulusal mahkemelerin bir yandan başvuranın özel hayatına saygı hakkı ile diğer yandan basın özgürlüğü arasında, yukarıda hatırlatılan ilgili kriterlere uygun olarak, gereğince denge kurdukları kanaatine varılamayacağını tespit etmektedir (yukarıda 30. paragraf). İhtilaf konusu yazıların sorumlu gazetecilik normlarına uygun olmayan içeriği göz önüne alındığında (yukarıda 39-44. paragraflar), ulusal mahkemelerin, bu farklı çıkarları tartarken daha fazla titizlik göstermeleri gerektiği görüşündedir. Ancak somut olayda, ne daha sonrasında Yargıtay tarafından onanan Asliye Hukuk Mahkemesinin kararının, ne de Anayasa Mahkemesinin başvuran tarafından yapılan bireysel başvuru hakkında verdiği kararın, olayların meydana geldiği dönemde soruşturmanın gizliliği kapsamına giren, ilgili şahsa belirli derecede önem arz eden olaylar atfeden ve bu nedenle kamuoyu nezdinde kınanma riski taşıyan iddialar yayımlanmasının, başvuranın itibarının korunması hakkına verdiği zararın ciddiyetini yeterince dikkate almış görünmemektedir (yukarıda anılan Mater kararı, § 55).
-
Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, somut olayda, ulusal mahkemelerin, başvuranın özel hayatına saygı hakkını, ihtilaf konusu gazete yazılarıyla verilen zararlara karşı korumadıkları sonucuna varmaktadır.
-
Mahkeme bu nedenle, Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
-
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
-
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
-
Tazminat
-
Başvuran, maddi tazminat olarak 51.341 avro (EUR) talep etmektedir. Bu bağlamda, ihtilaf konusu yayınların, silahlı kuvvetlerdeki kariyerini sonlandırdığını ve dolayısıyla maaşını ve bu bağlı gelirlerini kaybettiğini iddia etmektedir. Başvuran bu bağlamda herhangi bir kanıtlayıcı belge ibraz etmemektedir. Başvuran ayrıca manevi tazminat bağlamında, 106.255 EUR talep etmektedir.
-
Hükümet, maddi zarar bağlamında sunulan talebin desteklenmemiş ve aşırı olduğunu ileri sürmektedir. Manevi tazminat ile ilgili olarak, başvuran tarafından sunulan talep ile iddia edilen ihlal arasında illiyet bağı olmadığını; bu talebin de desteklenmemiş ve aşırı olduğunu; öte yandan, Mahkeme tarafından benzer davalarda ödenmesine hükmedilen meblağlarla uyumlu olmadığını ileri sürmektedir.
-
Mahkeme, tespit edilen ihlal ile maddi zarar bağlamında sunulan ve hiçbir şekilde desteklenmeyen talep arasında herhangi bir illiyet bağı tespit etmemektedir. Dolayısıyla bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, başvurana, manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 2.000 EUR ödenmesine karar vermektedir.
-
Masraf ve Giderler
-
Başvuran, ihtilaf konusu yayınlara itiraz etmek açtığı tekzip davalarıyla ilgili olarak yapmış olduğu harcamalar için 885 EUR talep etmektedir. Başvuran ayrıca, ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu avukatlık masrafları için 8.668 EUR talep etmektedir. Bu bağlamda, avukatı tarafından düzenlenen iki fatura sunmaktadır. Başvuran ayrıca, ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılamalar kapsamında yapmış olduğu masraflar ve giderler bağlamında 252 EUR talep etmektedir. Bu talebini desteklemek için, ulusal makamlar tarafından düzenlenen makbuzlar ibraz etmektedir. Son olarak, Anayasa Mahkemesine yapmış olduğu bireysel başvuru bağlamındaki avukatlık masrafları için 535 EUR; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde yürütülen yargılama nedeniyle yapmış olduğu avukatlık masrafları için ise 5.000 EUR talep etmektedir. Bu meblağların, Türkiye’de avukatlık asgari ücret tarifesine uygun olduğunu ifade etmektedir.
-
Hükümet, başvuranın, kendisi ve avukatı arasında düzenlenmiş olan bir sözleşme ibraz etmediğini ileri sürmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki yargılamanın masrafları için talep edilen meblağın, desteklenmemiş olduğunu ileri sürmekte ve davanın az karmaşık oluşu ile ileri sürülen sorunların sınırlı sayıda oluşu dikkate alındığında aşırı olduğu iddia etmektedir. Genel olarak, masraf ve giderler bağlamında talep edilen meblağın gerçeği yansıtmadığı kanaatindedir. Bu bağlamda, söz konusu meblağın, benzer yargılamalar kapsamında dile getirilen meblağlardan çok yüksek olduğunu iddia etmektedir.
-
Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlaması kaydıyla, bu masraflar iade edilebilmektedir. Mahkeme, somut olayda, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda anılan kriterleri göz önünde bulundurarak, başvuran tarafından açılan tekzip davaları nedeniyle yapılan masraf ve giderler bağlamında sunulan talebi reddetmektedir. Nitekim bu davalar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Buna karşın, ulusal mahkemeler önündeki yargılama ve önünde yürütülen yargılama kapsamında yapmış olduğu masraf ve giderlerin geri kalanı için başvurana, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.000 EUR ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmektedir.
-
Gecikme faizi
-
Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
- Oy birliğiyle başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
- İkiye karşı beş oyla, Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;
- İkiye karşı beş oyla,
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere aşağıda belirtilen miktarların ödenmesine:
- Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.000 EUR (iki bin avro);
- Masraf ve giderler için, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.000 EUR (iki bin avro);
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Oy birliğiyle, adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 9 Şubat 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Mevcut kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrasına ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, Hâkimler Kjølbro ve Ranzoni’nin sundukları ayrık görüş yer almaktadır.
J.F.K.
S.H.N.
HÂKİM KJØLBRO VE HÂKİM RANZONI’NIN SUNDUKLARI ORTAK MUHALEFET ŞERHİ
-
Kararda ana hatlarıyla belirtilen genel ilkeleri kabul ederken (bk. 24-30. paragraflar), bu ilkelerin mevcut davanın belirli olgularına uygulanması konusunda çoğunlukla hemfikir değiliz ve aşağıda açıklanan sebeplerle, Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edilmediği yönünde oy kullandığımızı belirtmek isteriz. Daha da önemlisi, çoğunluğun dayandığı ve Mahkemenin içtihatlarıyla kolayca örtüşmeyen belirli gerekçelere katılmıyoruz ve bu gerekçelerin bertaraf edilmesini gerekli buluyoruz.
-
Görüşlerimizi detaylandırmadan önce, Türk Hükümetinin, oldukça alışılmadık bir şekilde, görüşlerini Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca adil tazmin konusuyla sınırlandırarak, davanın kabul edilebilirliği veya esası hakkında görüş bildirmemeye karar verdiğine dikkat çekmek isteriz (bk. kararın 23 ve 49. paragrafları). Başka bir deyişle, Türk Hükümeti, (en yüksek mahkemeler de dâhil olmak üzere) Türk mahkemeleri tarafından Taraf ve Yeni Şafak gazetelerine ilişkin olarak, yerel yargılamalarda hem başvuran aleyhine verilen hem de karşı tarafın ifade özgürlüğüne öncelik veren kararları, yani Yargıtay’ın 12 Şubat 2013 tarihli kararını ve Anayasa Mahkemesi’nin 8 Nisan 2015 tarihli kararını savunmak için hiçbir gerekçe sunmamıştır. Bu durum, Hükümetin, Mahkemenin mevcut davada Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesiyle ilgili bir sorunu olmadığı izlenimini bırakmaktadır.
-
Mevcut dava, Sözleşme’nin 8. ve 10. maddeleri tarafından korunan hakları ve daha özel olarak başvuranın özel hayata saygı hakkı ile gazetelerin ifade özgürlüğü hakkı gibi Sözleşme’nin çelişkili hakları sorununu gündeme getirmektedir.
-
Yerel mahkemelerin kararlarının gerekçesinden, mahkemelerin çatışan hak ve menfaatleri dengeleme ihtiyacının farkında oldukları ve bunu, makalelerin kamu yararı, yayınlanan bilgilerin niteliği ve olgusal temeli ile başvuranın görevi ve işlevleri de dâhil olmak üzere, Mahkeme içtihadından kaynaklanan kriterleri dikkate alarak yaptıkları anlaşılmaktadır (bk. kararın 9 ve 13. paragrafları).
-
Ulusal makamların, ifade özgürlüğü hakkı ile özel hayat hakkı arasında Mahkemenin içtihadında belirtilen kriterlere uygun olarak bir denge gözettiği durumlarda, Mahkemenin, ulusal mahkemelerin görüşü yerine kendi görüşünü koyabilmesi için güçlü gerekçelere ihtiyaç vardır (bk. diğer kararlar arasında Von Hannover/Almanya (no. 2) [BD], no. 40660/08 ve 60641/08, § 107, AİHM 2012; Axel Springer AG/Almanya [BD], no. 39954/08, § 88, 7 Şubat 2012; Couderc ve Hachette Filipacchi Ortaklığı/Fransa [BD], no. 40454/07, § 92, AİHM 2015 (özetler) ve Frisk ve Jensen/Danimarka, no. 19657/12, § 54, 5 Aralık 2017). İfade özgürlüğü ile özel hayatın korunması hakkı arasında bir denge gözetilmesi gereken davalarda, başvurunun sonucu, teoride, Mahkemeye haberin konusu olan kişi tarafından Sözleşme’nin 8. maddesi veya yayıncı tarafından Sözleşme’nin 10. maddesi açısından sunulup sunulmadığına göre değişiklik göstermemelidir. Aslında bu haklar, eşit saygı gösterilmesini hak etmektedir. Buna göre, takdir yetkisi teoride her iki durum için de aynı olmalıdır (diğer kararlar arasında bk. yukarıda anılan Von Hannover, § 106; yukarıda anılan Axel Springer AG, § 87 ve yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Ortaklığı, § 91).
-
Türkiye’nin, başvuranın özel hayatına saygı hakkını korumaya yönelik Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini değerlendirirken, gazetelerin, diğer kişilerin yanı sıra başvuran hakkında da devam eden bir ceza soruşturması hakkında bilgi verdiğini vurgulamayı önemli buluyoruz. Gazetelerin başvurana karşı bağımsız suçlamalarda bulunduğu veya gazetelerin başvuran hakkında karalayıcı nitelikte herhangi bir değer yargısı oluşturduğu ileri sürülmemiştir ve böyle bir olguya işaret edecek hiçbir unsur bulunmamaktadır (karşılaştırınız Seferi Yılmaz/Türkiye, no. 61949/08 ve diğer 2 başvuru, §§ 76-83, 13 Şubat 2018 ve yine aynı kararda, §§ 84-88). Başka bir deyişle, gazetelerin okuyucularını yalnızca devam eden ceza soruşturmaları ve başvurana yöneltilen suçlamaların içeriği ve niteliği hakkında bilgilendirdiği tespit edilebilir.
-
İhtilaf konusu makaleler, bir ceza soruşturmasından alınan bilgileri tekrarlamış ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesi açısından gizlilik kapsamındaki bilgi ve belgeleri ifşa etmiştir (bk. kararın 14. paragrafı). Makaleler, 2009 yılının Kasım ve Aralık aylarında yayınlandığında (bk. kararın 5 ve 6. paragrafları), ceza soruşturması halen devam ediyordu, ancak birkaç ay sonra, 2010 yılının Mart ayında, savcı, ceza mahkemesine iddianamesini sunmuş (bk. kararın 13. paragrafı) ve o andan itibaren bilgiler, soruşturmanın gizliliği kapsamından çıkmış ve böylece basın tarafından serbestçe haber yapılabilmiştir. Dolayısıyla meselenin özü, gazetelerin, bir ceza soruşturmasına ilişkin gizli bilgileri yayınlamaları durumunda, Sözleşme'nin 10. maddesi tarafından korunup korunmadığıdır. Şayet bu durumda korunmuşlarsa, Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin tespit için herhangi bir dayanak bulunmayacaktır.
-
Mevcut başvuruyu değerlendirirken, Bédat/İsviçre davasında özetlenen genel ilkelerin uygulanmasını uygun buluyoruz ([BD], no. 56925/08, §§ 48-54, 29 Mart 2016). Bu ilkeler: (i) gazetelerin söz konusu bilgilere nasıl sahip olduğu; (ii) ihtilaf konusu makalenin içeriği; (iii) ihtilaf konusu makalenin bir kamu yararı tartışmasına katkısı; (iv) ihtilaf konusu makalenin ceza soruşturması üzerindeki etkisi; (v) sanığın özel hayatına saygı hakkının ihall edildip edilmediği ve (vi) verilen cezanın orantılılığı (ulusal mahkemelerin gazeteler lehinde karar verdiği mevcut dava ile son bahsedilen unsurun hiçbir ilgisi yoktur).
-
İlk unsura (gazetelerin söz konusu bilgilere nasıl sahip olduğuna) ilişkin olarak, gazetelerin hukuka aykırı hareket ettiğini ve devam eden ceza soruşturması hakkında aktif olarak bilgi edinmeye çalıştığını gösterecek hiçbir unsurun bulunmadığını vurgulamak önemlidir. Dava dosyasına erişimi olan birinin, gizlilik şartını göz ardı etmiş ve bilgileri aktarmış olduğunu söylemeye gerek yoktur, ancak gazetelerin, kendilerine üçüncü şahıslar tarafından da sağlanmış olabilecek bilgileri elde etmek için aktif adımlar attığını gösteren hiçbir unsur bulunmamaktadır. Bu nedenle, bu husus davanın değerlendirilmesi için belirleyici olamaz (karşılaştırınız Dammann/İsviçre, no. 77551/01, § 55, 25 Nisan 2006; Radio Twist a.s./Slovakya, no. 62202/00, § 60, AİHM 2006‑XV; Gîrleanu/Romanya, no. 50376/09, § 91, 26 Haziran 2018 ve Stoll/İsviçre [BD], no. 69698/01, §§ 141-144, AİHM 2007‑V). Dolayısıyla, gazetelerin bilgiyi ele geçirme şeklini eleştiren çoğunluğun gerekçelerinden bu noktada uzaklaşıyoruz (bk. kararın 38 ve 41. maddeleri).
-
İkinci unsura – dava konusu makalenin içeriğine – ilişkin olarak, gazetelerin başvurana karşı herhangi bir bağımsız suçlamada bulunmadığını ve makalelerin, başvuran hakkında karalayıcı değer yargıları içerdiğinin ileri sürülmediğini de zaten vurgulamıştık. Makaleler, başvuranla ilgili bir ceza soruşturması hakkında gizli bilgileri ifşa etmekten başka bir şey yapmamıştır. Başka bir deyişle, ihtilaf konusu makalelerde, savcının başvurana yönelttiği suçlamaların niteliği ve başvuranın kimliği hakkında olgusal bilgiler yer almıştır. Değerlendirmede bu hususa ağırlık verilmelidir.
-
Üçüncü unsura - itiraz edilen makalenin bir kamu yararı tartışmasına katkısına - gelince, makalelerin, yüksek rütbeli bir subay olarak başvuran da dâhil olmak üzere, üst düzey Hükümet yetkilileri tarafından işlendiği iddia edilen çok ciddi suçlara ilişkin geniş çaplı bir ceza soruşturmasıyla ilgili olmaları sebebiyle, büyük bir kamu yararı konusuyla ilgili olduğu tartışılmazdır. Davada kamu yararı bulunduğu hususu, ulusal mahkemeler tarafından da kabul edilmiştir. Değerlendirme de bu hususa da ağırlık verilmelidir.
-
Dördüncü unsura - dava konusu makalenin ceza yargılaması üzerindeki etkisine - ilişkin olarak, makalelerin, ceza yargılamasını etkilediği veya etkileme eğiliminde olduğu ileri sürülmemiştir ve buna işaret eden herhangi bir unsur da bulunmamaktadır. Makalelerin yayınlandığı tarihte, iddianame henüz ulusal mahkemelere sunulmamıştı ve dolayısıyla ulusal mahkemeler önünde görülen bu bağlamda herhangi bir ceza davası bulunmamaktaydı. Dolayısıyla, bu unsur değerlendirme için belirleyici değildir (aksi yönde bir karar için bk. Worm/Avusturya, 29 Ağustos 1997, §§ 47-59, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑V; Tourancheau ve July/Fransa, no. 53886/00, §§ 70-79, 24 Kasım 2005 ve Giesbert ve diğerleri/Fransa, no. 68974/11 ve diğer 2 başvuru, §§ 83-103, 1 Haziran 2017).
-
Beşinci unsura (sanığın özel hayatının ihlaline) ilişkin olarak, başvuranın yüksek rütbeli bir subay olduğunu ve bu nedenle eylemlerinin daha yakından incelenmesini kabul etmesi gerektiğini fark ediyoruz. Daha da önemlisi, makaleler tamamen özel nitelikteki bilgileri ifşa etmemiştir, ancak ciddi nitelikte olduğu iddia edilen suçlarla ilgili bilgiler içermiştir ve bu bilgiler, birkaç ay sonra kamuoyuna açık hale gelmiştir.
-
Yukarıda belirtilen unsurlar temelinde ve ulusal mahkemeler tarafından Mahkeme kriterlerine uygun olarak menfaatler arasında bir denge gözetilmiş olması ve makamlara tanınan takdir yetkisi dikkate alınarak bir değerlendirme yapıldığında, ulusal mahkemeler tarafından yapılan değerlendirmenin bertaraf edilmesi için herhangi güçlü bir gerekçe göremiyoruz ve bu nedenle, Türkiye’nin başvuranın özel hayatını korumaya yönelik pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna varılması için hiçbir dayanak bulamıyoruz.
-
Bununla birlikte, çoğunluğun ileri sürdüğü gerekçelendirmede sorunlu gördüğümüz ve Mahkeme içtihatlarıyla örtüşmesinin zor olduğunu düşündüğümüz kısımlar bulunmaktadır.
-
Çoğunluk, gazetelerin makaleleri yayınlamadan önce bilgilerin doğruluğunu doğrulama yükümlülüğü bulunduğu görüşündedir (bk. kararın 38 ve 39. paragrafları). Bilgilerin yayımlanmadan önce doğrulanması genel yükümlülüğü yerleşik bir ilkedir, ancak daha önce de belirtildiği gibi, gazeteler bağımsız suçlamalarda bulunmamışlar, bir soruşturma ve başvurana yönelik suçlamaların niteliği ve içeriği hakkında haber yapmışlardır. Çoğunluğun, gazetelerin, makaleleri yayınlamadan önce, savcının başvurana yönelik suçlamalarının doğru olup olmadığını aktif ve bağımsız olarak öğrenmeleri gerektiğine ilişkin tespitine katılmanın zor olduğu kanaatindeyiz. Pratikte, bu imkânsız bir görev anlamına gelmektedir. Alternatif olarak, gazetelerin, başvurana yöneltilen suçlamaların doğruluğu kanıtlanana kadar beklemesi gerektiği gerekçesine de katılamayız (bk. kararın 41. paragrafı), zira bu durum da, pratikte, gazetelerin ceza kovuşturmaları bitene kadar suçlamalar hakkında haber yapamayacakları anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, basının, genel menfaatlerle ilgili konularda bir kamuoyu tartışmasına katkıda bulunduğunda, ilke olarak, bu tür belgelerde yansıtılan bilgilerin doğruluğuna ilişkin bağımsız bir soruşturma yürütmek zorunda kalmadan, kamusal değerlendirme raporlarına dayanabilmesi gerektiğini yineliyoruz (karşılaştırınız Colombani ve diğerleri/Fransa, no. 51279/99, § 65, AİHM 2002‑V; Gorelishvili/Gürcistan, no. 12979/04, § 41, 5 Haziran 2007; Erla Hlynsdόttir/İzlanda (no. 3), no. 54145/10, § 73, 2 Haziran 2015 ve yukarıda anılan Seferi Yılmaz, § 78).
-
Ayrıca, çoğunluğun, gazetelerin gizli bilgileri ifşa ederek gazetecilik etiğini ihlal ettiğine ilişkin genel açıklamalarını sorunlu buluyoruz (bk. kararın 42 ve 44. paragrafları). Mahkemenin içtihadından, gizli bilgilerin yayınlanmasının, davanın özel koşullarına ve özellikle açıklanan bilgilerin kamu yararına bağlı olarak Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından korunabileceği veya korunmayabileceği anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle, bazı durumlarda gazeteler gizli bilgileri ifşa ederken gazetecilik etiğine göre hareket etmektedirler.
-
Son olarak, çoğunluğun, ulusal mahkemelerin çatışan menfaatleri gerektiği gibi dengeleyemediğine ilişkin gerekçesine katılmıyoruz (bk. kararın 44. paragrafı). Yukarıda belirtildiği gibi, ulusal mahkemeler söz konusu menfaatler arasında kesinlikle denge gözetmiştir, ancak çoğunluk gözetilen bu denge ile hemfikir değildir ve bunun yerine, kendi değerlendirmesini koymuştur. Bize göre, ulusal mahkemelerin söz konusu farklı menfaatleri dengelemediğini iddia etmek güçtür.
-
Mahkemenin başvuranın lehine karar vermiş olması ve Türk Hükümetinin davanın sonucuna hiç ilgi göstermemesi sebebiyle, Daire kararının muhtemelen kesinleşeceğinin farkındayız. Ancak, Mahkemenin gelecekteki davalarda, benzer şikâyetleri ele alması amacıyla, çoğunluğun gerekçesinde sorunlu gördüğümüz kısımları vurgulamayı gerekli gördük.
[1] İktidar Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi.
[2] Türkiye’de yüksek rütbeli askerleri belirtmek için kullanılan ifade
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.