CASE OF AYDOĞAN v. TÜRKİYE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AYDOĞAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 7355/20)
KARAR
2. Madde (esas) - Pozitif yükümlülükler - Yaşam - Başvuranın zorunlu askerlik hizmeti sırasında silahla kendisine ateş etme sonucu ağır yaralanması - Olaya kadar, intihar veya kendini yaralama yönünde gerçek ve yakın bir risk olduğunu gösterecek davranışların olmaması - İdarenin varsayılan kusuru ile iddia edilen zarar arasında illiyet bağı olmaması
2. Madde (usul) - Uygun, hızlı, yeterince kapsamlı ve bağımsız ceza soruşturması ve başvuranın, menfaatlerini ve haklarını kullanmasını güvence altına almaya yetecek derecede soruşturmaya dâhil edilmesi - Başvuranın tazminat davasını reddeden Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin, delillerle ilgili değerlendirmesinin ve vardığı sonuçların keyfi olmaması ve açıkça makul olması - Bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olmayan soruşturma.
Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır. Mahkeme açısından bağlayıcı değildir.
STRAZBURG
11 Şubat 2025
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Aydoğan / Türkiye davasında,
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Saadet Yüksel,
Jovan Ilievski,
Anja Seibert-Fohr,
Davor Derenčinović,
Gediminas Sagatys,
Juha Mikael Lavapuro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı Harun Aydoğan’ın (“başvuran”) 14 Ocak 2020 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 7355/20),
Sözleşme’nin 2. maddesine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
21 Ocak 2025 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Başvuru, başvuranın zorunlu askerlik hizmeti sırasında silahla kendine ateş etmesi sonucu yaralanması ile ilgilidir. Başvuran, davanın koşulları nedeniyle Sözleşme’nin 2, 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği kanaatindedir.
OLAY
-
Başvuran 1992 doğumlu olup Van’da ikamet etmektedir. Başvuran, Avukat M. Timur tarafından temsil edilmiştir.
-
Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, 4 Ekim 2011 tarihinde, askere çağrılmadan önce Van Askeri Hastanesinde muayene edilmiş olup doktorlar, yapılan muayene neticesinde, ilgilinin askerliğe elverişli olduğunu bildirmişlerdir.
-
Başvuran 17 Ağustos 2013 tarihinde Erzincan’daki 59. Topçu Eğitim Tugayı Silah Eğitim Taburuna katılmıştır. Yetkililere sağlığıyla ilgili herhangi bir sorundan bahsetmemiştir.
-
Askeri eğitimini tamamlaması akabinde ilgiliye 13 ila 20 Ekim 2013 tarihleri arasında izin verilmiştir.
-
Başvuran 22 Ekim 2013 tarihinde, Şırnak’ta bulunan 172. Zırhlı Tugay 4. Hudut Bölük Komutanlığına katılmıştır.
-
22 Ekim 2013 tarihli bilgi formundan, ilgilinin o dönemde yetkililere herhangi bir sorundan bahsetmediği anlaşılmaktadır.
-
Ancak başka bir bilgi formunda, ilgili, yetkililere, Behçet hastalığı (ağrılı ağız ve genital lezyonlara, cilt lezyonlarına ve göz sorunlarına neden olan kronik bir kan damarı iltihabı) ve migren rahatsızlığı olduğunu bildirmiştir.
-
Başvuran 25 Ekim 2013 tarihinde, emniyet ve kazaların önlenmesi konusunda eğitim almıştır.
-
26-28 Ekim 2013 tarihleri arasında ise mekanik nişancılık eğitimine katılmıştır.
-
28 Ekim 2013 tarihinde havan eğitimi almak ve askerlik hizmetine devam etmek üzere Hudut Takım Komutanlığına gönderilmiştir. Kendisine üç asker eşlik etmiştir.
-
Kışlada, birliğe yeni katılan bir erin birliğe intibakını kolaylaştırmak için daha deneyimli bir asker tarafından gözetlenmesi ve korunmasından oluşan, body olarak isimlendirilen bir sistemden yararlanmıştır.
-
31 Ekim ve 1 Kasım 2013 tarihli atış talimi kayıtlarına göre, ilgili, atış görevlerini başarıyla tamamlamıştır.
-
Başvuran, A.K., E.O. ve S.Ö. ile birlikte 3 Kasım 2013 günü 05.00-17.00 saatleri arasında gözetleme ve nöbet faaliyetlerini gerçekleştirmek üzere 3 no.lu mevzide görevlendirilmiştir.
-
Aynı gün, saat 12.20 sularında, başvuran öğle arasından dönerken, adına zimmetli G-3 tipi tüfeği kullanarak sol kolunun altına ateş etmiştir. Olay sonucunda ciddi şekilde yaralanmıştır.
-
Olay yerinde yapılan ilk tıbbi müdahalenin ardından başvuran helikopterle hastaneye kaldırılmıştır.
-
Doktorlar onu kurtarmayı başarmıştır.
-
Olay sonrasında, ilgilinin askerliğe elverişli olmadığına karar verilmiştir.
-
Ceza Soruşturması
-
Olay sonrasında Şırnak’taki askeri savcı durumdan derhal haberdar edilmiş ve olayla ilgili resen adli soruşturma başlatılmıştır.
-
Yine 3 Kasım günü saat 14.43’te askeri savcı ilk incelemeleri denetlemek ve delil unsurlarının korunması için gerekli olabilecek önlemleri almak üzere olay yerine gitmiştir. Kendisine Şırnak İl Jandarma Komutanlığının kriminal inceleme uzmanlarından oluşan bir ekip eşlik etmiştir.
-
Savcılık, soruşturma kapsamında çok sayıda askeri personelin ifadesini almıştır.
-
Söz konusu ifadelerin ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
O.A. Çavuş: “Harun Aydoğan’ı tanıyorum. Kendisi 28 Ekim 2013 tarihinden beri benim birliğimde görev yapmaktadır. Olay günü saat 12.20 sularında rutin kontrol için çamaşırhaneye gittim. Çamaşırhane sığınağa yakın bir yerdeydi. Bir silah sesi duydum. Silah sesinin sığınaktan geldiğini düşünerek aceleyle oraya gittim. Oraya gittiğimde Harun Aydoğan’ı kanlar içinde buldum. Titreyerek ayakta duruyordu. Sol kolundan kan akıyordu. “Sen ne yaptın? diye sordum. “Beni rahat bırakın komutanım, kendimi vurdum!” dedi.
T.S. Teğmen: “Olaydan önceki gece, gece nöbetindeydim. [Ertesi gün] uyuduğum sırada, O.A.nın, bağırarak bir askerin kendini vurduğunu söylediğini duydum. Üzerimi giyinmeden olay yerine koştum. Oraya vardığımda Harun Aydoğan’ı ateşleme noktasının duvarına yaslanmış vaziyette kanlar içinde gördüm. Sol koltuk altından kan aktığını fark ettim. [Yaraya] kompresyon yapmak için kamuflaj üniformasını çıkardım. Yaklaşık on beş dakika sonra ilk yardım ekipleri olay yerine geldi ve ilk yardım uyguladılar. Er, helikopterle hastaneye götürüldü.
Ben buraya 27 Ekim 2013 tarihinde geldim. Harun Aydoğan, K.Ç. ve Ö.M.K. topçu eğitimi için buradaydılar. Onları tanımak için sohbet ettim. Kendileri ve aileleri hakkında bilgi istedim. Herhangi bir sorunları olduğunda çekinmeden gelip beni görmelerini, elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağımı söyledim. Sorunları olup olmadığını sorduğumda hiçbir şey söylemediler. Harun Aydoğan’ı en son 1 Kasım 2013 tarihinde bir tatbikat sırasında gördüm. Bana herhangi bir sorundan bahsetmedi. Diğer askerlerden de Harun’la ilgili herhangi bir sorun duymadım.”
S.K. Teğmen: “Olay yerinde yapılan ilk müdahalenin ardından Harun Aydoğan hastaneye kaldırıldı. Olayla ilgili bilgi almak için kendisine birkaç soru sordum. Kendisini neden vurduğunu, bunu yapmaya neyin neden olduğunu sorduğumda, hatırladığım kadarıyla, askerlik yapmak istemediğini ve bu nedenle kendisini vurduğunu söylemişti.
Asker bölüğümüze katıldığında kendisine kişisel ve ailevi durumuyla ilgili sorular sormuştum. Bana uyuşturucu kullanmadığını; herhangi ruhsal ya da fiziksel sağlık sorunu yaşamadığını söyledi. Ancak sağ elinde ağrı olduğundan bahsetti. Bunun üzerine derhal revirde tedavi altına alındı. Başkaca herhangi bir sorundan şikâyetçi değildi. Diğer askerler de bana onunla ilgili herhangi bir sorundan bahsetmedi. Zaten Harun Aydoğan da herhangi bir sorun yaşıyor gibi görünmüyordu. Olay günü saat 15.30-16.00 sularında, askerin ailesi bilgi almak için beni aradı. Onlarla konuştuktan ve yaşananlarla ilgili bilgi verdikten sonra annesinden bir telefon daha aldım. Önce benimle Kürtçe konuştu ama anlamadım. Sonra bana Türkçe olarak şunları söyledi: “Ordu evimi yıktı! Oğluma sahip çıkmadınız! Ona ne yaptınız?” Ben de oğluna diğer askerlere baktığımız gibi baktığımızı söyledim ve kendisinden herhangi bir sorunla ilgili şikâyet almadığımı açıkladım. Bana oğlunun izin almak için başvurduğunu ama bunu kabul etmediğimizi söyledi. Kendisine oğlunun böyle bir talepte bulunmadığını, bulunsaydı gerekli adımları atacağımızı; zira iznin bir askerin hakkı olduğunu ve bu hakkı kısıtlayamayacağımızı söyledim.
Geçmişte de bu tür durumlarla karşı karşıya kalmıştım. Bu deneyimlerden çıkardığım derslere dayanarak, Harun Aydoğan’ın olaydan sonraki açıklamalarını ve davranışlarını göz önünde bulundurduğumda onun yalnızca askeri yükümlülüklerinden kaçmak için böyle yaptığını düşünüyorum. Kendisinde intihar eğilimi olduğuna dair herhangi bir emare görmediğim gibi, anormal davranış ve eylemlerde bulunduğuna dair herhangi bir şikâyet de almadım.”
M.T.Ç. Tabip Teğmen: “Olay yerine vardığımda Harun Aydoğan’ın vurulmuş olduğunu gördüm. Yarası sol koltuk altındaydı. O kadar çok kan vardı ki kurşunun giriş çıkış deliklerini tam olarak tespit edemedim. Helikopter gelene kadar ilk yardım yaptık.
Yaralı askeri tanımıyorum. Bir telefon görüşmesi yaptığını ve görüşmeden sonra ağladığını duydum.”
E.P. Er : “Harun Aydoğan’ı yedi gündür tanıyorum. Kendisiyle çok fazla konuşma fırsatım olmadı. Üç gün önce bana, “Bu askerlik hiç bitmeyecek!” dedi. Ben de onu teselli ettim.”
S.A. Er : “Harun Aydoğan’ı iyi tanırım. Kışladaki en iyi arkadaşı bendim. Bana herhangi bir sorundan bahsetmedi. Askerlikten hiç şikâyet etmedi. Komutanlarımız bizimle çok iyi ilgilenirler. Bildiğim kadarıyla komutanlarımıza herhangi bir sorundan bahsetmedi.”
N.K. Er : “Harun Aydoğan bana İzmir’den geldiğini ve nişanlı olduğunu söylemişti. Ben de İzmir’den geldiğim için biraz sohbet ettik. Bana herhangi bir sorundan bahsetmedi. Diğer arkadaşlardan da, herhangi bir sorundan şikâyetçi olduğunu duymadım. Kışlada bize iyi davranılıyor. Neden kendini vurduğunu bilmiyorum.”
R.B. Er : “Harun Aydoğan ile yaklaşık bir hafta önce tanıştım. Kendisiyle çok fazla sohbet etmedim. Benimle kişisel sorunları hakkında konuşmadı ve askerlikten şikâyet ettiğini duymadım. Sorunlu bir insan gibi görünmüyordu.”
A.K. Er : “Olay günü saat 12.10 civarında öğle yemeğine gittik. Harun Aydoğan bana ailesini aramak istediğini söyledi. O telefonla konuşurken ben de tuvalete gittim. Tuvaletten çıktığımda Harun hala telefonla konuşuyordu. Onu beklemedim ve kantine doğru yöneldim. Biraz sonra bir silah sesi duyduk. Harun kendisine karşı silah kullanmıştı. Helikopterle hastaneye kaldırıldı.
Harun’un telefonda ne dediğini duymadım. 2 Şubat 2013 günü saat 15.00 sularında 3 no.lu mevzide nöbetteydik. Harun bana kız kardeşinin evleneceğini ve düğüne gitmek istediğini söylemişti. Komutanların kendisine izin verip vermeyeceğini merak ediyordu. Ben de kendisine bir sorun olmayacağını söyleyerek izin istemesini tavsiye ettim. Olay günü onu yine gördüm. Biraz sohbet ettik. Bana askerlikten bıktığını, burada kalmak istemediğini, en kısa sürede ayrılmak istediğini, kalmak istemediği bir yerde kalmayacağını, istemediği bir yerde hiç kalmadığını söyledi. Bana asla kendini öldüreceğinden ya da vuracağından bahsetmedi. Ona herhangi bir ailevi sorunu olup olmadığını sorduğumda bana herhangi bir sorunu olmadığını söyledi. Telefonda sakin bir şekilde konuşuyordu. Onda anormallik fark etmedim.”
S.E. Er: “Harun Aydoğan askerlik yapmak zorunda kalmaktan duyduğu hoşnutsuzluktan bahsetmişti. “Ben askerliği sevmiyorum. Can sıkıcı. Bitmek bilmiyor.” demişti. Bildiğim kadarıyla intihar etme ya da kendine zarar verme fikrinden hiç bahsetmedi.”
Ö.F.K. Er: “Harun’u yaklaşık yedi gündür tanıyorum. Kendisiyle çok fazla konuşma fırsatım olmadı çünkü oldukça içine kapanık ve çekingen birine benziyordu. Çok sigara içerdi. Kendisinden askerlikle ilgili herhangi bir şikâyet duymadım.”
K.Ç. Er : “Merkez kulede nöbetteyken bir silah sesi duyduk. İlk başta saldırı olduğunu düşündüm. Sesin nereden geldiğini görmek için baktığımda Harun Aydoğan’ın, kollarını açmış, görev yerinin duvarına yaslanmış olduğunu gördüm. Yaralıydı ve çığlık atıyordu ama ne dediğini anlayamadım. Olayı kuleden izledim. Onu hastaneye götürmek için bir helikopter geldi.
Birkaç gündür Harun’un yanında kahvaltı etme fırsatım olmuştu. Aşırı sigara içtiğini fark ettim. Bana kız kardeşinin düğününe katılmak istediğini söyledi. Bir keresinde havan eğitimi sırasında bana “keşke şu havan toplarının önünde olsam da beni onlarla vursalar” demişti. O zaman bunu neden söylediğini sormak aklıma gelmemişti. Askerliği zor bulduğu için bu sözleri söylediğini düşünüyorum. Şikâyet ettiğini duymadım ama davranışlarından askerlik yapmaktan mutlu olmadığını görüyordum. Hiçbir komutanımızın askerlere kötü davrandığını görmedim.”
R.A. Er : “Olay günü öğle yemeği vakti Harun’u gördüm; telefonda Kürtçe konuşuyordu. Bağırarak konuşuyordu ve sinirli görünüyordu Bu telefon konuşmasından yaklaşık beş dakika sonra bir silah sesi duyduk. Sağlık ekibi yardım için olay yerine gitti.
Son zamanlarda bana kışlada sıkıldığını, sorunları olduğunu, babasının ve kardeşinin işten çıkarıldığını, nişanlı olduğunu, ekonomik durumlarının kötü olduğunu ve sigara alacak parasının bile olmadığını söylüyordu. Ayrıca kız kardeşinin düğününe katılmak için izin almak istediğini de söylemişti.
Olaydan önceki gece bana gördüğü bir rüyayı anlattı. Rüyasında kendini vurduğunu görmüştü. Onu teselli etmeye çalıştım. Bana rüyalarının genellikle gerçekleştiğini söyledi; örneğin bir defasında rüyasında babasının araba kazası geçirdiğini görmüş. Bu rüyayı gördükten sonra annesini arayıp babasına dikkatli olmasını söylemiş. Ama babası gerçekten de bir kaza geçirmiş. Rüyasında bir şey gördüğünde bunun genellikle gerçekleştiğini söyledi yine. Bana kendini vuracağını ya da intihar edeceğini söylemedi.”
- Cumhuriyet Savcısı, başvuranın da ifadesini almıştır. İlgili, ifadesinde özellikle şunlardan bahsetmiştir:
“Öğle yemeğinden önce ailemi aramaya karar verdim. Babamla konuştum. İşsizdi. Ona bir iş bulup bulmadığını sordum. Hala işsiz olduğunu söyledi. Biz sekiz kardeşiz. Babamın işsiz olması beni çok endişelendiriyordu. Bana kız kardeşimin evleneceğini söyledi. Düğüne katılıp katılamayacağımı sordu. Ona katılmak istediğimi ama komutanların izin verip vermeyeceğini bilmediğimi söyledim. Babamdan komutanlarımızı arayıp izin istemesini istedim. Yaptığımız bu telefon görüşmesinden sonra canım çok sıkıldı. Arka arkaya dört beş tane sigara içtim. Ailemin durumu beni çok üzüyordu. Ancak intihar etmek gibi bir niyetim kesinlikle yoktu. Sonunda her şeyin yoluna gireceğini düşünüyordum. Kantine doğru ilerlerken aniden, ne olduğunu anlayacak zamanım olmadan bir el silah sesi duydum. O anda vurulduğumu fark etmemiştim. Sol kolumun durumunu gördüğümde panikledim ve çığlık atmaya başladım. Tam olarak ne söylediğimi hatırlamıyorum, tek hatırladığım çığlık attığım. Atışın nasıl gerçekleştiğini anlamıyorum. Helikoptere bindiğimi hatırlıyorum ama sonrasında ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. Gözlerimi hastanede açtım.
Ben içe dönük bir insanım. Endişelerimi kolay kolay ifade edemem. Sivil hayatta bir kez psikiyatriste gittim. Bana bazı ilaçlar yazdı ve sorunlarımı kendime saklamamamı tavsiye etti. Verdiği ilaçları bir süre kullandım ama sonra bıraktım. Behçet hastasıyım. Doktorlara göre bunun nedeni sorunlarımı kimseyle paylaşmıyor olmammış. Kendimi vurduğumu hatırlamıyorum. Kendimi öldürmek gibi bir niyetim kesinlikle yoktu. Hem kız kardeşimin düğünü yaklaşıyordu. Kendimi vurarak [onları cansız bedenimle bırakmak] gibi bir niyetim asla olamazdı. Ben askerliği seviyorum. Birliğe severek geldim. Hatta askere gidişimi düğün gibi kutlamıştık. Hiç kimseye askerliğin beni sıktığını söylemedim. Sadece orduya yeni katılmış olmak beni rahatsız ediyordu. Babamın işsiz kalması da zihnimi meşgul ediyordu. Bu yüzden çok sigara içiyordum.
Şunu da belirtmek isterim ki, komutanlarım bana hiçbir zaman kötü davranmadı. Her zaman bizlere nasıl olduğumuzu sordular ve bizimle ilgilendiler. Arkadaşlarımla da iyi geçinirdim.
Sağ elimdeki yaraya gelince, ilk görev yerime gittiğimde bir silah düştü [bana çarptı] ve yaralandım. Yaramı komutanıma gösterdim, o da gerekli tedavinin yapılması için beni derhal revire gönderdi. Tedaviden sonra, yaramın kötüleşmesine neden olabilecek herhangi bir faaliyette görevlendirilmememi istedi.
Ben askerlik vazifesini şeref borcu, namus borcu ve vatan hizmeti olarak görüyorum. Askerliğimi bitirmek istiyorum. Böyle bir olayın yaşanmasını asla istemezdim. Bu olayı bilerek yapmadım. Zaten ne olduğunu hatırlamıyorum.”
-
Savcılık 6 Kasım 2013 tarihinde Harun Aydoğan’ın şahsi askeri dosyasını talep etmiş ve bu dosya aynı gün savcılığa ulaşmıştır.
-
Ankara Jandarma Kriminal Laboratuvarı 5, 9 ve 20 Aralık 2013 tarihlerinde, olay yerinde bulunan kovan ve silah üzerinde yapılan balistik incelemelere dayanarak hazırladığı bilirkişi raporlarını sunmuştur.
-
Bilirkişiler, G-3 tipi tüfeğin Harun Aydoğan’a zimmetli olduğu, işler durumda olduğu ve olay yerinde bulunan kovanın söz konusu silahtan atılmış olduğu sonucuna varmışlardır. Tüfeğin kabzasından bir parmak izi alındığını ve bu parmak izinin ilgilinin sağ yüzük parmağıyla eşleştiğini belirtmişlerdir. Raporda ayrıca, yaralı şahsın giysilerinden alınan numuneler üzerinde yapılan incelemelerde atış artığına rastlanmadığı da belirtilmiştir. Bilirkişilere göre, atış bitişik mesafeden yapılmıştır.
-
Savcılık 30 Aralık 2013 tarihinde, Harun Aydoğan’ın Şırnak Asker Hastanesinde gördüğü tedavilere ilişkin tıbbi belgeleri talep etmiştir. Bu belgeler aynı gün savcılığa iletilmiştir.
-
Savcılık 10 Mart 2014 tarihinde, ilgili kişinin yaralanması olayıyla ilgili bir bilirkişi raporu hazırlanmasını talep etmiştir.
-
Adli tabip, 24 Mart 2014 tarihli bilirkişi raporunda, Harun Aydoğan’ın olay nedeniyle hayati tehlike geçirdiğini, ilgilide damar ve sinir yaralanması geliştiğini, ilgiliye damar nakli yapıldığını ve ilgilinin askerliğe elverişsiz hale geldiğini belirtmiştir.
-
Yine 4 Nisan 2014 tarihli bir başka bilirkişi raporunda da, atışın bitişik veya bitişiğe yakın mesafeden yapıldığı sonucuna varılmıştır.
-
Diyarbakır Asker Hastanesi, savcıya Harun Aydoğan’ın yaralanması nedeniyle askerliğe elverişsiz olduğunu bildirmiştir.
-
Şırnak askeri savcısı 5 Mayıs 2014 tarihinde, Harun Aydoğan’ın silahla kendisine ateş etmek suretiyle yaralandığını, üçüncü kişinin ceza sorumluluğuna ilişkin herhangi bir delil bulunmadığını göz önünde bulundurarak kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
-
Ayrıca, ilgilinin kendisini askerliğe elverişsiz hale getirmek özel kastıyla hareket ettiği sonucuna varmak için yeterli delil unsuru bulunmadığını da belirtmiştir.
-
Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar başvurana 15 Mayıs 2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.
-
Başvuran, bu karara karşı itirazda bulunmamıştır.
-
İdari Soruşturma
-
172. Zırhlı Tugay Komutanı, olağan uygulamaya uygun olarak, olayın aydınlatılması ve benzer olayların bir daha yaşanmaması için tüm sonuçların çıkarılması amacıyla idari soruşturma başlatılmasını emretmiştir.
-
Müfettişler, Harun Aydoğan’ı ve kışladaki diğer askeri personeli dinledikten sonra 11 Kasım 2013 tarihinde raporlarını sunmuşlardır.
-
Müfettişler şu tespitlerde bulunmuşlardır:
a) Oryantasyon eğitimi kısaydı;
b) Yetkililer, ilgilinin, askeri faaliyetlere katılımı konusunda aceleci davranmışlardır;
c) İlgili kişi, rehberlik ve danışma merkezinde kaydı olup olmadığı tespit edilmeden, kişiliği hakkında bilgi edinmek için herhangi bir girişimde bulunulmadan, kayıt kabul muayenesi ve ilk değerlendirme anketi yapılmadan takım komutanlığında görevlendirilmiştir;
d) Takım Komutanlığına yeni katılan erlere uygulanan kabul prosedürleri yetersizdi;
e) Bölük komutanı, takım komutanı ve takım astsubayı, katılış işlemleri tamamlanmadan, silahlı nöbet görevine verilmeleri sebebiyle, emri altındakilerin, denetim, kontrol ve gözetiminde ihmal göstermişlerdir;
f) İlgili kişi, emniyet ve kaza önlenme talimatları hususunda bilgi almış olmasına rağmen, adına zimmetli tüfekle koltuk altına ateş ederek kendisini askerliğe elverişsiz hale getirmeye çalışmıştır.
-
Tazminat Davası
-
Başvuran 14 Kasım 2014 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır.
-
Bu davada başvuran, özellikle idari soruşturma raporundaki tespitlere dayanarak, idarenin somut olayda hizmet kusuru bulunduğunu ileri sürmüştür.
-
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, 6 Mayıs 2015 tarihinde, başvuranın kasıtlı olarak sebep olduğu yaralanma ile askeri idareye yüklenebilir herhangi bir kusur veya ihmal arasında illiyet bağı bulunmadığına hükmederek oy çokluğu ile davanın reddine karar vermiştir. Hasan Aydoğan’ın söz konusu olayın yaşanmasında tek başına kusurlu olduğu ve idarenin herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığı kanaatine varmıştır. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından verilen kararın ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir:
“Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ve idari soruşturma raporu dikkate alındığında, Harun Aydoğan’ın yaralanmasına kendi kastı ve kusurlu davranışının neden olduğu; ilgilinin kendine zarar vermesinde üçüncü kişiye yüklenebilir herhangi bir kusur bulunmadığı tespit edilmiştir.
Bu sebeple, başvuranın yaralanmasının kendi eylemleri sonucu meydana geldiğinin tespit edildiği kabul edilmelidir.
Dolayısıyla, mevcut davanın koşullarında, iddia edilen hizmet kusuru ile oluşan zarar arasında illiyet bağı kurulmamıştır. Mevcut davada idarenin kusursuz sorumluluğu bulunmamaktadır.
Bu sebeple, idareye yüklenebilir herhangi bir kusur bulunmadığından, başvuranın maruz kaldığı zarara ilişkin tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekmektedir.”
- İki hâkim karara muhalefet şerhi eklemiştir. Muhalefet şerhinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Dosyadaki bilgilerden, davacının rehberlik ve danışma merkezinde kayıt kabul muayenesi yapılmadan yeni birliğine katıldığı anlaşılmaktadır. Yeni birliğine katılış işlemleri tamamlanmamış olmasına rağmen, nöbet tuttuğu sırada kendisine dolu bir silah emanet edilmiştir. Başvuranın yakınlarına ve arkadaşlarına rüyasında kendini vurduğunu gördüğünü ve rüyalarının gerçekleştiğini söylediği ve hatta “kendime sıkacağım” şeklinde beyanlarda bulunduğu tespit edilmiştir. Dolayısıyla, davacının eylem öncesinde psikolojisinin bozuk olduğuna ilişkin beyanları olması ve bu doğrultuda emareler göstermesine rağmen, bu hususa yönelik gerekli tedbirler alınmamış, kendisine psikolojik yardım sağlanmamış ve psikiyatrik bir rahatsızlığı bulunup bulunmadığının tespite yönelik girişimlerde de (örneğin, bir sağlık kuruluşuna sevk edilmesi gibi) bulunulmamıştır. İlgili hazır olmamasına rağmen, kendisinden silahlı nöbet tutması istenmiş ve zimmetine verilen silahla kendisine ateş etmiştir. Böylelikle içinde bulunduğu psikolojik halin etkisiyle kendisini askerliğe elverişsiz hale getirmiştir. Bu nedenle, idarenin hizmet kusurunun bulunduğu kanaatindeyiz.
Hizmet kusuru, bir bütün olarak hizmetin işleyişindeki eksiklik ve aksaklıkları ifade eder. Bu da, idarenin ajanları mevcut imkânlar ölçüsünde hizmeti en iyi şekilde sunsalar ve bu konuda hiçbir ihmal veya kusurlu harekette bulunmasalar bile, genel olarak hizmetin kurulması ve işletilmesinden kaynaklanan eksiklik ve aksaklıklar varsa, bunun idarenin hizmet kusuru olarak değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir.
Bu itibarla, davanın koşullarında, davacının yaralanması ile sonuçlanan olayda kimsenin ihmali ve kusuru bulunmamakla birlikte, bize göre idare, mevcut davada gözlemlenen eksikliklerden (idari soruşturma raporunda belirtilen) sorumludur. Bu nedenle, davacının yaralanmasıyla oluşan zararlarının, davacının sorumluluğu da dikkate alınarak (tazminat miktarından uygun miktarda bir indirim yapılarak) davalı idare tarafından karşılanmalıdır.”
-
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, 6 Ocak 2016 tarihinde, başvuranın karar düzeltme talebinin reddine karar vermiştir.
-
Anayasa Mahkemesi Kararı
-
Başvuran 17 Şubat 2016 tarihinde, avukatı aracılığıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, davanın koşulları nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
-
Anayasa Mahkemesi 20 Kasım 2019 tarihinde, özellikle, askeri yetkililerin başvurucunun kendine zarar verme yönünde gerçek bir risk taşıdığını bilemeyecekleri değerlendirmesinde bulundurarak, yaşam hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi, özellikle, kararının 58. paragrafında şunları kaydetmiştir:
“Anayasa Mahkemesi, başvurucunun zihinsel sıkıntıları olduğunu gösteren hiçbir unsur bulunmadığını tespit etmektedir. Başvurucu, kendini ateşli silahla vuracağını düşündürecek davranış sergilememiştir. İlgili de zaten bu yönde herhangi bir iddiada bulunmamıştır. Bu koşullar altında, K.Ç. ve R.A.nın komutanlarını bilgilendirmemiş olmaları olağan dışı bir durum teşkil etmemektedir. Ayrıca, olaylar nispeten kısa bir zaman diliminde yaşanmıştır. K.Ç.nin ifadesinde bahsettiği olay, başvuruya konu olaydan sadece birkaç gün önce, R.A.nın bahsettiği olay ise başvuruya konu olaydan önceki gece saat 23.00 sularında vuku bulmuştur. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, askeri yetkililerin durumu belirlemek veya önlem alma konusunda fırsatlarının olmadığı, dolayısıyla başvurucunun kendini vurmasını önleyememiş olmaları nedeniyle askeri yetkilileri sorumlu tutmanın yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükler bakımından askeri yetkililere aşırı bir yük yüklemek anlamına geleceği sonucuna varmıştır (benzer bir değerlendirme için bk. Anzılha Zorlu, karar no. 2015/252, 28/6/2018, § 65).”
- Anayasa Mahkemesinin kararı başvurana 6 Aralık 2019 tarihinde tebliğ edilmiştir.
HUKUKÎ ÇERÇEVE VE İLGİLİ İÇ HUKUK UYGULAMASI
- Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 79. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Kendisini kasten sakatlayan veya her hangi bir suretle askerliğe yaramayacak bir hale getiren veya kendi rızasiyle bu hale getirten bir seneden beş seneye kadar hapis cezasiyle cezalandırılır.”
- Olayların meydana geldiği dönemde, 17 Temmuz 1927 tarihli 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun mevcut davayla ilgili maddeleri aşağıdaki şekildedir:
Madde 1
“Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan her erkek, (...) askerlik yapmağa mecburdur.”
Madde 5
“(...) Bu Kanunun tespit ettiği esaslar dışında veya muvazzaflık hizmetini yapmadıkça hiç bir fert askerlik çağından çıkarılamaz.”
Madde 10
§ 2. (21 Mayıs 1992 tarihinde 3802 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle değiştirilmiştir.): “(...) askere alınacakların tamamı, (...) temel askerlik eğitimine tabi tutulur.”
(...)
§ 8. : “(...) bedeni kabiliyeti askerliğe elverişli olmayanlar askerlik hizmetinden muaf tutulurlar.”
Madde 14
“Yükümlülerin sağlık muayenelerinin yapılarak askerliğe elverişli olup olmadıkları işlemine yoklama denir (...)
Yükümlülerin sağlık muayeneleri Türk Silahlı Kuvvetleri sağlık yeteneğine ilişkin yönetmelikte belirtilen usul ve esaslara göre yapılır. Bu muayeneler, (...) aile hekimi tarafından, yoksa en yakın sivil sağlık kuruluşu doktorları tarafından yapılır.
[Askerliğe elverişli olup olmadığı] hakkında karar verilmeyenler Sağlık Bakanlığınca belirlenen en yakın yetkili sağlık kurullarına sevk edilir.
(...)”
Madde 28
“Son yoklamaları yapılan kimseler Türk Silahlı Kuvvetleri Beden Kabiliyeti Yönetmeliğine göre ikiye ayrılırlar. 1. Askerliğe elverişli olanlar, 2. Askerliğe elverişli olmayanlar. Askerliğe elverişli olmayanlar asker edilmezler. Askerliğe elverişli olup olmadıklarının tespiti için sağlık kurullarına gönderilmelerinde zaruret görülenlerin, söz konusu yönetmelikte belirlenen esaslara göre yol ve muayene masrafları Devletçe ödenir.”
Madde 41
“Askere elverişli olmayanlardan idarece lüzumlu görülenler, askeri hastaneye sevk edilirler. Sağlık kurullarınca yeniden yapılan muayeneleri sonunda askerliğe elverişli oldukları anlaşılanlar asker edilirler.”
- Olayların meydana geldiği dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri Beden Kabiliyeti Yönetmeliği’ne ekli hastalık ve arızalar listesinde yer alan bir hastalık veya arıza tespit edilen erler, hizmetten muaf tutulma, erteleme ya da izin gibi tedbirlerden yararlanabilmekteydi.
- Bu Yönetmelik’in 6. maddesi uyarınca, sağlıklı bireyler ile söz konusu listenin A kategorisinde yer alan hastalık veya arızalara sahip kişiler askerlik yapmaya elverişli kabul edilirdi. Buna karşılık, listede B ve D kategorilerine giren hastalık veya sakatlıklar askerliğe elverişsizlik teşkil edebilirdi. Bununla birlikte B kategorisine giren kişiler gerektiğinde savaş zamanında çağırılabilirken D kategorisine girenler devamlı olarak elverişsiz kabul edilirdi.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
a) İHTİLAFIN KONUSU VE SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN UYGULANABİLİRLİĞİ HAKKINDA
- Başvuran, davanın koşullarının Sözleşme’nin 2, 6 ve 13. maddelerinin ihlaline neden olduğunu değerlendirmektedir.
- Başvuran, maruz kaldığı ve kendisine göre ölümcül olan yaralanmadan askeri makamların sorumlu olduğunu ileri sürmektedir.
- Başvuran, yetkili makamların, hayatını koruma görevini yerine getirmediği kanaatindedir.
- Başvuranlar, yaralanma koşullarını belirlemek amacıyla yürütülen soruşturmanın Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerinin gerekliliklerine uygun olmadığını eklemektedir.
- Başvuran dahası, kendisine göre bağımsız ve tarafsız olmayan bir soruşturma ve yargılama sonucunda yerel mahkemelerin kendisine tazminat ödememesini suçlamaktadır.
- Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Hükümet, başvuranın şikâyetlerinin sunulma şekli ışığında, başvurunun, yalnızca mahkemeler önündeki tazminat davasına ilişkin olduğunu ve somut olayda yürütülen ceza soruşturmasıyla ilgili olmadığını ileri sürmektedir.
- Mahkeme, öncelikle, başvuranın yalnızca Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önündeki tazminat davasından değil, ayrıca somut olayda yürütülen yargılamaların tamamından şikâyet ettiğini gözlemlemektedir.
- Mahkeme ardından, başvuranın yaralanması sonucunda hayatını kaybetmediğini not etmektedir. Ancak bu durum, kendi başına, Sözleşme’nin 2. maddesinin uygulanabilirliğini engellememektedir. Nitekim Mahkeme, birçok kez, örneğin, polisin kullandığı kuvvetin öldürücü olmaması (Makaratzis/Yunanistan [BD], no. 50385/99, § 49, AİHM 2004 XI), bir trafik kazasında mağdurun çok ağır bedensel zarar görmesi (Nicolae Virgiliu Tănase/Romanya [BD], no. 41720/13, 25 Haziran 2019) veya ilgili kişinin potansiyel olarak ölümcül bir hastalığa yakalanmış olması (G.N. ve diğerleri/İtalya, no 43134/05, 1 Aralık 2009) gibi yaşam hakkına yönelik bir ihlalin mağduru olduğunu iddia eden kişinin ölmediği durumlarda, söz konusu hükmün uygulanabilirliğini kabul etmiştir.
- Her ne kadar genel bir kural bulunmasa da, potansiyel olarak ölümcül şiddet eylemlerinde olduğu gibi, söz konusu faaliyetin, doğası gereği tehlikeli ve bu faaliyete maruz kalan kişinin yaşamını gerçek ve yakın bir riske atmasının muhtemel olması durumunda, alınan yaraların ciddiyeti belirleyici olmayabilir ve herhangi bir yaralanma olmasa bile, böyle bir durumda da, bir şikâyet Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında incelenebilir (yukarıda anılan Nicolae Virgiliu Tănase, § 140 ve burada yapılan atıflar).
- Öte yandan Mahkeme, tutukluluk sırasında (diğerleri arasında bk. Keenan/Birleşik Krallık, no. 27229/95, AİHM 2001 III; Troubnikov/Rusya, no. 49790/99, 5 Temmuz 2005; Renolde/Fransa, no. 5608/05, AİHM 2008 (alıntılar); De Donder ve De Clippel/Belçika, no. 8595/06, 6 Aralık 2011) veya bir psikiyatri hastanesinde (Fernandes de Oliveira/Portekiz [BD], no 78103/14, 31 Ocak 2019) intihara ilişkin davalarda da 2. maddenin uygulanabilirliği sonucuna varmıştır.
- Örneğin, psikolojik rahatsızlıkları olan bir tutuklunun birkaç kez intihara teşebbüs ettiği Jeanty/Belçika (no. 82284/17, 31 Mart 2020) davasında, Mahkeme, ilgili tutukluyu gerçek ve yakın bir riskle karşı karşıya bırakan söz konusu tedbiri dikkate alarak ve kişinin maruz kaldığı yaralanmalar ciddi olmamasına rağmen, 2. maddenin somut olayın koşullarına uygulanabilir olduğuna karar vermiştir.
- Mahkeme ayrıca, 2. maddenin, bir kişinin ister kamusal ister özel nitelikte olsun, doğası gereği hayatını gerçek ve yakın bir riske maruz bırakan bir faaliyet veya davranışın veya kişi nihayetinde hayatta kalsa bile, olay anında hayatını tehlikeye atan yaralanmaların mağduru olduğu durumlarda da söz konusu olduğunu vurgulamıştır (Tërshana/Arnavutluk, no. 48756/14, § 132, 4 Ağustos 2020; Lapshin/Azerbaycan, no. 13527/18, § 71, 20 Mayıs 2021).
- İç hukuk düzeyinde tespit edilen olgulara bakıldığında, başvuranın olay nedeniyle hayatını tehlikeye atan bir durumla karşı karşıya kaldığı anlaşılmaktadır (bk. yukarıdaki 30. paragraf). Mahkeme, bu koşullarda, Sözleşme’nin 2. maddesinin somut olayda uygulanabilir olduğu kanaatine varmaktadır.
b) SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, kendisinin maruz kaldığı ağır yaralanmayla ilgili koşulların Sözleşme’nin 2, 6 ve 13. maddelerinin ihlaline yol açtığından şikâyet etmektedir.
-
Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, §§ 114 ve 126, 20 Mart 2018), başvuran tarafından sunulan şikâyetlerin Sözleşme’nin 2. maddesinin hem esas hem de usul yönünden incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Söz konusu hükmün somut olayla ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...)”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, başvurunun kabul edilemez olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, ceza soruşturması sırasında elde edilen delillerin ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin bu delillerden çıkardığı sonuçların, başvuranın kendisine emanet edilen silahı kendisine karşı kullanmasının askeri makamlara atfedilemeyeceğini açıkça gösterdiğini, zira ona göre, intihara teşebbüs olarak değerlendirdiği bu eylem ile askeri idarenin herhangi bir eylemi veya ihmali arasında nedensellik bağı kurulamadığı kanaatindedir. Böylelikle Hükümet, başvuranın yaralanmasının yalnızca onun kasıtlı ve hatalı eyleminden kaynaklandığı görüşündedir.
-
Hükümet, ilgilinin olaydan sonra tıbbi bakıma erişimi konusunda herhangi bir şikâyette bulunmadığını vurgulamaktadır.
-
Ayrıca Hükümet, Klaas/Almanya (no. 15473/89, § 29, 22 Eylül 1993) kararına atıfta bulunarak, olaylara ilişkin kendi görüşünü ulusal mahkemelerin görüşünün yerine koymanın Mahkemenin görev alanına girmediğini ve ilke olarak, söz konusu mahkemeler tarafından toplanan verileri değerlendirme görevinin yine bu mahkemelere ait olduğunu hatırlatmaktadır.
-
Hükümet, somut olayda ulusal makamların vardığı sonuçlardan sapmak için herhangi bir sebep bulunmadığı kanaatindedir. Hükümete göre, davanın koşulları çerçevesinde başka bir yaklaşım benimsemek, ulusal makamlara aşırı bir yük getirecek ve bireyleri kurallara uymamaya teşvik edecek; hiç kimsenin kendi kusurundan hareketle hak iddiasında bulunamayacağı yönündeki genel ilkeye aykırı olacaktır.
-
Başvuran ise başvurusunun Sözleşme’nin 35. maddesinde öngörülen kabul edilebilirlik koşullarının tamamını karşıladığını değerlendirmekte ve Mahkemeyi başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermeye davet etmektedir.
-
Mahkeme, kendi usul ve iç tüzüğünü belirleme yetkisine sahip olduğunu ve dosyada yer alan her unsurun yalnızca kabul edilebilirliğini ve uygunluğunu değil, aynı zamanda delil değerini de özgürce değerlendirdiğini hatırlatmaktadır (İrlanda/Birleşik Krallık, no. 5310/71, § 210, 18 Ocak 1978). Ne Sözleşme ne de uluslararası mahkemelere uygulanan genel ilkeler, Mahkemeye delil yönetimi konusunda katı kurallar getirmektedir ve Mahkeme nezdindeki yargılama sürecinde delil unsurlarının kabul edilebilirliğine yönelik herhangi bir usuli engel bulunmamaktadır (Carter/Rusya, no. 20914/07, § 97, 21 Eylül 2021; Merabişvili/Gürcistan [BD], no. 72508/13, § 315, 28 Kasım 2017). Sonuç olarak, ulusal mahkemelerin tespitleri, sahip olduğu tüm unsurlar ışığında kendi değerlendirmesini yapmakta özgür olan Mahkeme için bağlayıcı olmasa da, Mahkeme, genellikle yalnızca bu yönde ikna edici verilere sahip olması durumunda, ulusal mahkemelerce varılan olgusal tespitlerden sapacaktır (Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], no. 24014/05, § 182, 14 Nisan 2015). Bu bağlamda, Mahkemenin ulusal düzeyde yürütülen soruşturma sırasında toplanan unsurları ve ulusal hâkim önündeki yargılama sırasında tespit edilen olguları dikkate alması büyük ölçüde iç soruşturma sürecinin kalitesine, kapsamlılığına ve tutarlılığına bağlı olacaktır (yukarıda anılan Carter, § 98; Finogenov ve diğerleri/Rusya, no. 18299/03 ve 27311/03, § 238, AİHM 2011 (alıntılar); Tagayeva ve diğerleri/Rusya, no. 26562/07 ve diğer 6 başvuru, § 86, 13 Nisan 2017).
-
Mahkeme, somut olayda, başvuranın şikâyetlerinin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını değerlendirmektedir. Öte yandan Mahkeme, bu şikâyetlerin başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını gözlemleyerek kabul edilebilir olduklarına karar vermektedir. 2. Esas Hakkında
-
Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlalinden şikâyet etmektedir. Başvuran, zorunlu askerlik hizmetini yerine getirirken yaşadığı potansiyel olarak ölümcül yaralanmadan devletin sorumlu tutulması gerektiği kanaatindedir. Başvuran, askerlik arkadaşlarına silahını kendisine karşı kullanacağını söylemesine, askeri yaşama uyum sağlamakta zorlandığını bildirmesine ve askerlik hizmetini tamamlamak istemediğini ve sevmediği bir yerde kalmayacağını beyan etmesine rağmen yetkili makamların kendisini korumak için gereken tedbirleri almadığından şikâyet etmektedir. Dahası başvuran, oryantasyon eğitim sürecinin çok kısa sürdüğünü ve üstlerinin tıbbi geçmişini kontrol etmeden askeri faaliyetlere katılmasını isteyerek acele ettiklerini belirtmektedir.
-
Başvuran ayrıca, yetkili makamları, olaya ilişkin etkili bir soruşturma yürütmemekle suçlamaktadır. Başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önündeki yargılamanın bağımsız ve tarafsız bir şekilde yürütülmediği, zira kendisine göre, özellikle idari soruşturma raporunun sonuçlarının kendi lehine olduğu dikkate alındığında idarenin kendisine tazminat ödemesine hükmedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
-
Hükümet, başvuranın argümanlarına karşı çıkmaktadır. Hükümet, başvuranın askere başlamadan önce rutin bir tıbbi muayeneden geçtiğini ve bu muayenede herhangi bir sağlık sorunu bildirmediğini ve doktorların yaptıklarını incelemeler sonucunda başvuranın askerliğe elverişli olduğunu beyan ettiklerini iddia etmektedir.
-
Hükümet, başvuranın askerlik hizmeti sırasında psikolojik bir sorun yaşayabileceğine, kendini vurmaya niyetlendiğine veya intihar etmeyi düşündüğüne dair herhangi bir bilginin yetkili makamların dikkatine sunulmadığını eklemektedir. Hükümet ayrıca, ilgili kişinin askerlik hizmeti sırasında psikolojik destek talebinde bulunmadığını ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuranın kendine zarar verme eğilimi olduğunu gösteren hiçbir unsur yoktur. Davalı Devlet, dahası, silah kullanımı konusunda yeterli eğitim aldığını değerlendirmektedir.
-
Hükümet, ceza soruşturması ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önündeki tazminat davasına ilişkin olarak, bu süreçlerin titizlikle yürütüldüğünü ve etkinliklerinin eleştiriye açık olmadığını savunmaktadır.
(1) Sözleşme’nin 2. Maddesinin Esas Yönü Hakkında
- Mahkeme, öncelikle, başvuranın yaralanma koşullarına ilişkin olarak, yerleşik içtihatları uyarınca, söz konusu olayların tamamının veya büyük ölçüde yalnızca yetkili makamlar tarafından bilindiği durumlarda (gözaltında tutulan kişilerin durumunda olduğu gibi), Devletin ilgili dönemde meydana gelen her yaralanma veya ölüme ilişkin makul bir açıklama sunma yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatmaktadır (bk. Selmouni/Fransa [BD], no. 25803/94, § 87, 1999; Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, § 99, 2000). Mahkeme ayrıca, bu yükümlülüğün, askeri kışlalar gibi Devlet yetkililerinin tek başına kontrol ettiği alanlarda meydana gelen ölümlere de genişletildiğini hatırlatmaktadır (Beker/Türkiye, no. 27866/03, §§ 42-43, 24 Mart 2009).
- Mahkeme, mevcut davada, yetkili makamların başvuranın kendisine emanet edilen G-3 tipi tüfekle sol kolunun altına ateş açarak kendisini yaraladığı sonucuna vardıklarını ve bu sonuca, özellikle tanık ifade tutanaklarına, sağlık raporlarına ve olay yeri inceleme tutanağına dayanılan kapsamlı bir soruşturma sonucunda ulaştıklarını gözlemlemektedir.
- Dolayısıyla, soruşturma sırasında toplanan tüm unsurlar ışığında, ilgili kişinin silahını kendisine karşı kullanarak ağır şekilde yaralandığı kesin olarak tespit edilmiştir. Özellikle, tüfeğin düzgün çalışmadığı ve bir şekilde kazara ateş aldığı yönündeki olasılık bertaraf edilmiştir.
- Yetkili makamlar tarafından bu şekilde benimsenen tez, objektif unsurlara dayanmaktadır. Ayrıca, bunu çürütecek herhangi bir unsurun bulunmaması durumunda, Mahkeme, ulusal makamlar tarafından varılan sonuçlardan sapmasını gerektirecek ikna edici ve yeterli bir gerekçe görmemektedir.
- Mahkeme ardından, bir kişinin yetkili makamların sorumluluğunda bulunduğu durumlarda, Sözleşme’nin 2. maddesinin Devlete, kendi eylemleri nedeniyle yaşamı tehdit edilen bireyin korunması için gerekli bütün tedbirleri önleyici olarak alma pozitif yükümlülüğünü yüklediğini de hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Keenan, § 89).
- Mahkeme, bu yükümlülüğün zorunlu askerlik hizmeti konusunda kesinlikle geçerli olduğunu (Álvarez Ramón/İspanya (k.k.), no. 51192/99, 3 Temmuz 2001) ve Devletin, vatandaşlarına zorunlu askerlik hizmeti dayattığında, özellikle silah kullanımı konusunda azami özeni göstermesi gerektiğini vurgulamaktadır (Abdullah Yılmaz/Türkiye, no. 21899/02, § 56, 17 Haziran 2008).
- Bu bağlamda, asıl soru, askeri makamların başvuranın kendini kasıtlı olarak kurşunla yaralama yönünde gerçek ve yakın bir risk teşkil ettiğini bilip bilmediği veya bilmesi gerekip gerekmediğidir ve eğer öyleyse, bu riski önlemek için kendilerinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadıklarıdır (Tanrıbilir/Türkiye, no. 21422/93, § 72, 16 Kasım 2000, yukarıda anılan Keenan, § 93, Kılınç ve diğerleri/Türkiye, no. 40145/98, § 43, 7 Haziran 2005 ve Hovhannisyan ve Nazaryan/Ermenistan, no. 2169/12 ve 29887/14, § 121, 8 Kasım 2022).
- Mahkeme, bu bağlamdaki incelemesinde, ordu çalışanlarına atfedilebilecek muhtemel hatanın, basit bir muhakeme hatası veya dikkatsizliğin çok ötesine geçip geçmediğini doğrulamalıdır (yukarıda anılan Abdullah Yılmaz, § 57).
- Nitekim bu tür davalarda, insan davranışının öngörülemezliği gözden kaçırılmamalı ve Devletin pozitif yükümlülüğünü, ona dayanılmaz veya aşırı bir yük getirmeyecek şekilde yorumlanmalıdır (yukarıda anılan Keenan, § 90).
- Mahkeme, somut olayda, dosyanın unsurları bakımından, başvuranın orduya katılmadan önce intihar veya kendine zarar verme riskini akla getirebilecek herhangi bir psikolojik rahatsızlıktan mustarip olduğuna dair hiçbir belirti bulunmadığını gözlemlemektedir.
- Mahkeme, bu hususla ilgili olarak, ilgilinin askerlik eğitimine başlamadan önce olağan sağlık muayenesinden geçirildiğini ve askerlik yapmaya elverişli olduğunun değerlendirildiğini tespit etmektedir (yukarıda 4. paragraf).
- Ayrıca, başvuran hiçbir zaman askeri yükümlülüklerini yerine getirme yeterliliğini sorgulamamıştır.
- Mahkeme öte yandan, başvuranın sağlık muayeneleri sırasında sağlık durumundan şikâyet etmediğini ve takım komutanıyla yaptığı görüşmede psikolojik ya da başka bir sağlık sorunu dile getirmediğini kaydetmektedir. Başvuran, takım komutanına, sadece behçet hastalığı ve migren rahatsızlığı olduğunu bildirmiştir.
- Mahkeme, başvuranın bazı arkadaşlarına askerlik yapmak istemediğini, sevmediğini bir yerde kalmak istemediğini ve ailesinin mali sorunları olduğunu söylediğini tespit etmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, başvuranın dile getirdiği şikâyetlerin genel kaygılar gibi göründüğü ve kendisinin bahsettiği kişisel sorunların, üstlerinin farkında olması gereken acil bir intihar veya kendine zarar verme riskinin belirtileri olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Etgü/Türkiye (k.k.), no. 37588/12, § 35, 31 Ocak 2017, Ayan/Türkiye (k.k.), no. 6376/10, 4 Ekim 2011 ve Dalar/Türkiye (k.k.), no. 35957/05, 21 Şubat 2012).
- Başvuran, diğer askerlere kendisini öldüreceğini, rüyasında vurulduğunu gördüğünü ve rüyalarının her zaman gerçekleştiğini söylemesine rağmen yetkili makamların kendisini koruyacak tedbirleri almadığından şikâyet etmektedir. Bununla birlikte Mahkeme, başvuranın üstlerinin bu açıklamalardan haberdar olmadıklarını zira ilgilinin arkadaşlarının kişinin sözlerini ciddiye almadıklarını kaydetmektedir. Böylelikle yetkili makamların, başvuranın silahını kendisine karşı kullanma riski olduğunu fark etme fırsatı olmamıştır. Üstelik olay anına kadar, başvuran, belirgin bir şekilde psikolojik sorunları olduğunu veya diğer askerlerin ya da kendisinin hayatını korumak için silahlardan uzak tutulması gerektiğini düşündürecek herhangi bir davranış bozukluğu sergilememiştir.
- Başka bir ifadeyle, başvuranın askerlik hizmetini normal şekilde sürdürmesini engelleyecek bir psikolojik sorun yaşadığına dair hiçbir unsur bulunmamaktadır. Bu sebeple, başvuranın olay anına kadar gerçek ve acil bir intihar veya kendine zarar verme riski taşıdığına işaret edecek davranışlar sergilemediği düşünülebilir.
- Dahası, başvuranın diğer askerler veya üstleri tarafından aşağılayıcı bir muameleye maruz kalmadığı da açıkça tespit edilmiştir. Üstelik başvuran hiçbir zaman böyle bir sorundan şikâyet etmemiş, aksine kışlada iyi muamele gördüğünü ifade etmiştir.
- Bununla birlikte, Mahkeme, olayın aydınlatılması ve tekrar yaşanmaması için gerekli tüm sonuçların çıkarılması amacıyla yürütülen idari soruşturmanın (yukarıdaki 37. paragraf), başvuranın aldığı eğitimin kısa olduğunu ve yetkili makamların kendisini önceden yeterli bir sağlık muayenesinden geçirmeden askeri faaliyetlere katılması konusunda belli bir acelecilik gösterdiğini ortaya koyduğunu gözlemlemektedir.
- Söz konusu idari soruşturma, başvuranın, oryantasyon ve danışmanlık merkezinde hakkında bir dosya bulunup bulunmadığı kontrol edilmeden takım komutanlığına atandığını, kişiliğini tanımaya yönelik hiçbir girişimde bulunulmadığını, katılış muayenesinin yapılmadığını ve başlangıç değerlendirme anketinin kullanılmadığını ortaya koymuştur.
- Yine aynı idari soruşturmaya göre, bölük komutanı ile takım komutanı ve astsubayı, başvuranı katılış işlemleri tamamlanmadan silahlı nöbet görevine yazarak altındakilerin gözetim, denetim ve kontrolünde ihmal göstermişlerdir.
- Oysa Mahkeme, bir yükümlünün silahlı nöbet görevine yazılmasından önce uygun bir eğitim almasının önemini vurgulamaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, zorunlu askerlik hizmeti alanına özgü olarak, yasal ve idari çerçevenin güçlendirilmesi ve askeri faaliyetler ile görevlerin yaşam üzerindeki risklerini olduğu kadar, bir Devletin vatandaşlarını askere çağırma kararında söz konusu olan insani unsurların çeşitli yönlerini de içerecek şekilde uygun düzenlemeleri kapsaması gerektiğini hatırlatmaktadır (Lütfi Demirci ve diğerleri/Türkiye, no. 28809/05, § 31, 2 Mart 2010). Bu yasal ve düzenleyici çerçevenin sadece teoride var olması değil, aynı zamanda uygulamada da işlemesi gerekmektedir.
- Böyle bir düzenleme, askeri hayatın doğasında bulunan tehlikelere maruz kalabilecek yükümlülerin etkili bir şekilde korunmasını amaçlayan pratik tedbirlerin alınmasını ve farklı kademelerdeki sorumlular tarafından bu alanda işlenebilecek kusurların ve hataların belirlenmesine imkân tanıyacak uygun prosedürlerin öngörülmesini gerektirmektedir.
- İlgili sağlık kurumları tarafından yükümlülerin korunmasını sağlamaya yönelik düzenleyici önlemlerin alınması (yukarıda anılan Álvarez Ramón) bu bağlamda yer alır zira askeri sağlık personelinin, kendilerine ilişkin sağlık politikaları kapsamında gerçekleştirdiği eylem ve ihmaller, belirli koşullar altında, Sözleşme’nin 2. maddesi açısından sorumluluklarını doğurabilir (Metin/Türkiye, no. 26773/05, § 64, 5 Temmuz 2011; Kılınç ve diğerleri/Türkiye, no. 40145/98, §§ 40-43, 7 Haziran 2005 ve Powell/Birleşik Krallık (k.k.), no. 45305/99, AİHM 2000 V).
- Mahkeme, mevcut davada, kendisi tarafından kullanılan aynı kriterleri uygulayan Anayasa Mahkemesi gibi (yukarıdaki 46. paragraf), idarenin iddia edilen kusuru ile iddia edilen zarar arasında bir nedensellik bağı görmemektedir.
- Ayrıca, mevcut düzenleyici çerçevenin uygulanmasında, özellikle askeri sağlık personeli tarafından başvuranın silahlı nöbet görevine uygunluğunun değerlendirilmesi ve takibi konusunda yetersizlikler tespit edilmesine ve uygun bir eğitimin eksik olmasına rağmen, Mahkeme, somut olayda, yetkili makamların başvuranın kendisine ateş ederek yaralanmasına neden olabilecek sorunları bildikleri veya bilmeleri gerektiği ve bu nedenle özel önlemler almayı düşünmeleri gerektiği sonuca varamamaktadır.
- Yetkili makamları bu olayı önlemek için daha fazlasını yapmadıkları için suçlamak, 2. maddeden doğan yükümlülükleri ve dosyada yer alan unsurlar göz önüne alındığında, onlara aşırı bir yük yüklemek anlamına gelecektir.
- Dolayısıyla, Sözleşme’nin 2. maddesi esas yönünden ihlal edilmemiştir.
(2) Sözleşme’nin 2. Maddesinin Usul Yönü Hakkında
- Mahkeme, başvuranın, yetkili makamları, olaya ilişkin etkili bir soruşturma yürütmemekle ve kendisine tazminat ödememekle suçlamaktadır. Başvuran, özellikle, yetkili makamlar tarafından benimsenen çözümün tarafsız ve bağımsız olmadıklarını gösterdiği kanaatindedir.
- Mahkeme, Hükümetin bu iddiayı reddettiğini ve yerel makamlar tarafından yürütülen soruşturma ile bunu takiben Yüksek Askeri İdare Mahkemesi önündeki yargılamanın Sözleşme’nin gerekliliklerini tam olarak karşıladığı kanaatinde olduğunu kaydetmektedir.
- Mahkeme, mevcut davaya benzer davalarda, yaşam hakkının usuli yönden korunmasının, ölümü çevreleyen koşulları belirleme ve sorumlulukları belirleme kapasitesine sahip bir bağımsız soruşturma yöntemini içerdiğini hatırlatmaktadır (Çiçek/Türkiye (k.k.), no. 67124/01, 18 Ocak 2005).
- Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında soruşturmanın etkinliği konusundaki ilkeler, özellikle Mustafa Tunç ve Fecire Tunç kararında hatırlatılmaktadır (yukarıda anılan karar, §§ 169-182).
- Zorunlu askerlik hizmeti alanında, suç konusu olaylar, bir yandan olayların tam seyrini bilebilecek, diğer yandan mağdurlar tarafından haklarında ileri sürülen iddiaları doğrulayabilecek veya ortadan kaldırabilecek bilgilere erişim sağlayan tek kişilerin sıklıkla sadece yetkili makamlar olduğu veya Devlet görevlilerinin denetimi altında bulunan alanlarda ya da az veya çok halkın erişim sağlayamadığı yerlerde meydana gelmektedir; ayrıca Mahkemenin bu konuya ilişkin içtihadı, belirli durumlarda, asgari etkinlik kriterlerini karşılayan, cezai nitelikte, resmi bir soruşturmanın yürütülmesi yükümlülüğünün titizlikle uygulanmasını gerektirmektedir (yukarıda anılan Mustafa Tunç ve Fecire Tunç kararı, §§ 169-182).
- Ayrıca Mahkeme, mevcut davada Devletin, olayı çevreleyen koşulların ve olası sorumluların tespit edilmesini sağlayan bağımsız bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunduğu kanaatindedir.
- Mahkeme, somut olayda yürütülen soruşturmanın, uygun, ivedi, yeterince ayrıntılı ve bağımsız bir şekilde yürütüldüğünü ve başvuranın menfaatlerini koruması ve haklarını kullanması için bu soruşturmaya yeterli bir derecede katıldığını değerlendirmektedir.
- Nitekim Mahkeme, söz konusu soruşturmanın olayların hemen ardından açıldığını ve askeri Cumhuriyet savcısının ilgili bütün delil unsurlarını topladığını tespit etmektedir: olay yeri incelenmiş, tıbbi ve balistik muayeneler gerçekleştirilmiş ve tanıklar dinlenmiştir. Dolayısıyla soruşturmadan sorumlu makamların olayları aydınlatma isteğinden şüphe duyulması için hiçbir sebep bulunmamaktadır.
- Öte yandan Mahkeme, başvuranın kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı itiraz etmediğini (yukarıdaki 36. paragraf), oysa başvuranın, özellikle kendisine göre üçüncü bir tarafın cezai sorumluluğunun doğmasına yol açabilecek unsurların varlığını ileri sürerek bölgesel olarak yetkili askeri mahkemeye böyle bir itirazda bulunabileceğini kaydetmektedir.
- Mahkeme dahası, daha sonra başvuranın, askerlik hizmeti sırasında aldığı yaralanma nedeniyle maddi tazminat talep etmek amacıyla Yüksek Askeri İdare Mahkemesi önünde tam yargı davası açtığını gözlemlemektedir. Başvuranın kendisinde kasıtlı olarak neden olduğu söz konusu yaralanma ile askeri idareye atfedilebilecek herhangi bir kusur arasında nedensellik bağı bulunmadığı gerekçesiyle bu talebi reddedilmiştir.
- Mahkeme, Yüksek Askeri İdare Mahkemesinin delillere ilişkin yaptığı değerlendirmede ve vardığı sonuçlarda keyfi veya açıkça mantıksız herhangi bir unsur görmemektedir. Mahkeme, söz konusu mahkemenin, tarafların iddialarını çekişmeli olarak dinledikten ve önünde ileri sürülen tüm gerekçeleri dikkatli bir şekilde inceledikten sonra, ihtilaf ile ilgili açık bir sonuca vardığını tespit etmektedir. Bu mahkemenin kararı, başvuranın talebinin reddedilmesinin tam nedenlerinin kesin olarak belirlenmesine imkân vermiştir. Başka bir deyişle, Mahkeme, Yüksek Askeri İdare Mahkemesinin vardığı sonucun, her türlü hukuki dayanaktan yoksun veya olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan iç hukukun uygulanabilir hükümlerine açıkça aykırı olduğunu düşündürecek nitelikte herhangi bir unsur tespit etmemektedir.
- Mahkeme dahası, hem savcılık hem de Yüksek Askeri İdare Mahkemesi tarafından yürütülen soruşturmanın bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olmadığı kanaatine varmaktadır. Ayrıca, Mahkeme, başvuranın Anayasa Mahkemesi önünde davasını gören organların bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda herhangi bir şüphe ortaya koymadığını gözlemlemektedir.
- Dolayısıyla, bu değerlendirmeler ışığında, Mahkeme Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden de ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 11 Şubat 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.