CASE OF AKAN v. TÜRKİYE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AKAN/TÜRKİYE
(Başvuru no. 62611/17)
KARAR
3. madde (usul yönünden) • Bir gösteriye yönelik polis müdahalesinin planlanması ve organizasyonundaki eksikliklerin ortaya konulması ve başvuranın yaralanmasına neden olan güç kullanımına ilişkin sorumluluklarının değerlendirilmesi amacıyla üst düzey yetkililer hakkında soruşturma yürütülmemesi
Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır. Mahkeme açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır.
STRAZBURG
25 Kasım 2025
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Akan/Türkiye davasında,
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Saadet Yüksel,
Jovan Ilievski,
Péter Paczolay,
Stéphane Pisani,
Juha Lavapuro,
Hugh Mercer
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türk vatandaşı İbrahim Akan’ın (“başvuran”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 25 Mayıs 2017 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 62611/17);
Başvuranın ilgili polis memuru, İstanbul Valisi ve İstanbul Emniyet Müdürü ile ilgili kötü muamele iddialarına ilişkin şikâyetlerini Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesi kararını;
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
4 Kasım 2025 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Dava 1 Mayıs 2013 tarihindeki İşçi Bayramı gösterilerine güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında başvuranın yaralanmasına ve olay tarihinde görevde bulunan İstanbul Valisi ile İstanbul Emniyet Müdürü’nün sorumluluğuna ilişkin şikâyetleri hakkında ulusal makamların soruşturma başlatmayı reddetmesine ilişkindir. Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesine dayanmıştır.
OLAY VE OLGULAR
-
Başvuran, 1990 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, İstanbul Barosuna kayıtlı Avukat R. Demir tarafından temsil edilmiştir.
-
Hükümet ise o dönemde görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
-
Dava konusu olay ve olgular aşağıdaki gibi özetlenebilir.
-
1 MAYIS 2013 TARİHLİ OLAYLARIN ARKA PLANI VE BAŞVURANA VERİLEN ZARAR
-
İstanbul Valiliği (“Valilik”), 18 Ocak 2013 tarihinde, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu uyarınca, kentte gösteri düzenlenebilecek dört belirli alanı tespit eden bir duyuru yayımlamıştır. Beyoğlu ilçesindeki Taksim Meydanı bu dört alan arasında yer almamaktadır (Taksim Meydanı’nda İşçi Bayramı kutlamalarına getirilen kısıtlamaların arka planına ilişkin daha fazla bilgi için bk. Disk ve Kesk/Türkiye, no. 38676/08, §§ 4-9 ve 31, 27 Kasım 2012; Süleyman Çelebi ve diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, §§ 5-11, 24 Mayıs 2016).
-
Nisan 2013’te, çeşitli sendikalar, 1 Mayıs 1977 tarihli gösteriler sırasında hayatını kaybedenleri anmak amacıyla İşçi Bayramını Taksim Meydanı’nda kutlama niyetlerini belirterek Valiye başvuruda bulunmuş ve onunla toplantılar yapmıştır. Valilik, çeşitli sendikalara hitaben 29 Nisan 2013 tarihli bir yazıyla, taleplerini reddetmiş ve Taksim Meydanı’ndaki yayalaştırma projesi kapsamında yürütülen inşaat çalışmaları nedeniyle geniş bir alanı kaplayan kazılar ve yaklaşık 40 metre derinliğinde çukurlar bulunduğunu, bunların göstericilerin hayatı için potansiyel bir tehdit oluşturduğunu belirtmiştir. Ayrıca, panik halinde insan davranışlarının öngörülemezliği nedeniyle alınacak hiçbir güvenlik önleminin yeterli olmayacağını kaydetmiştir. Başvurana göre, aynı gün Vali bir konuşma yaparak, Taksim Meydanı’nda gösteri düzenlemenin bir uçurumun kenarında eğlenmek demek olduğunu ifade etmiştir.
-
30 Nisan 2013 tarihinde, olay tarihinde görevde bulunan İstanbul Valisi ile İstanbul Emniyet Müdürü (sırasıyla H.A.M. ve H.Ç.), İşçi Bayramında Taksim Meydanı’na girişe izin vermeyeceklerini yineleyen bir açıklama yapmıştır. Buna karşılık, düzenleme kurulu, Devlet makamlarının atıfta bulunduğu inşaat çalışmalarının yalnızca küçük bir alanı kapsadığını ve Taksim Meydanı’nın başka bir bölümünde gösteri düzenlenmesinin mümkün olduğunu belirtmiştir.
-
1 Mayıs 2013 tarihinde, yetkili makamlar Taksim Meydanı’na çıkan tüm yolları kapatmış, bu bölgeye yönelik tüm toplu taşıma seferlerini durdurmuş ve izinsiz tüm gösterilere kesinlikle müdahale edileceğini belirten düzenli duyurular yapmıştır. Güvenlik tedbirleri kapsamında, yaklaşık 22.000 polis memuru görevlendirilmiş ve çok sayıda araç (27 ambulans ve 25 TOMA) bölgeye sevk edilmiştir. Bu sırada, göstericiler çevredeki mahallelerde toplanmış ve meydana doğru yürüyüşe başlamıştır. Güvenlik güçleri, basınçlı su ve göz yaşartıcı gaz kullanarak müdahalede bulunmuştur.
-
Başvuranın beyanlarına göre, kız kardeşinin yaşadığı çevre mahallelerden birinde bir gösterinin yanından geçerken, sol gözüne bir göz yaşartıcı gaz fişeği isabet etmiştir. Başvuran, İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılmış ve kendisine göz perforasyonu teşhisi konulmuştur. Ameliyat edilmesine rağmen sol gözünü tamamen kaybetmiştir.
-
3 Mayıs 2013 tarihinde, Feriköy Polis Merkezi Amirliğinden görevliler, yaralanmasına yol açan olaya ilişkin beyanını almak üzere başvuranı hastanede ziyaret etmiştir. Başvuran, taburcu edildikten sonra ifade vereceğini belirtmiştir. Merkez amiri olan emniyet görevlisi, başvuranın ifade vermeyi reddetmesi nedeniyle olayın nerede gerçekleştiği de dâhil olmak üzere ayrıntılarının tespit edilemediğini ve bu nedenle başka bir soruşturma yürütülemeyeceğini belirten bir tutanak düzenlemiştir.
-
11 Temmuz 2013 tarihinde başvuran, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunarak, olaylar sırasında orantısız güç kullanan polis memuru ile bu memurun amirleri, H.A.M. ve H.Ç. dâhil olmak üzere birkaç kişi hakkında ceza soruşturması başlatılmasını talep etmiştir. Başvuran, 1 Mayıs 2013 tarihli olaylar sırasında, polisin ayrım gözetmeksizin ve orantısız biçimde güç kullandığını ve bunun kendisi de dâhil olmak üzere birçok göstericinin ağır şekilde yaralanmasına yol açtığını ileri sürmüştür. Başvuran, polis eylemlerinin, halkın İşçi Bayramını kutlamasını engellemeyi amaçlayan Devlet makamları tarafından önceden verilen talimatların sonucu olduğunu iddia etmiştir.
-
Cumhuriyet Başsavcılığı, itiraz konusu gücü kullanan polis memurlarına ilişkin soruşturmayı, diğer kişiler hakkında yürütülen soruşturmadan ayırmıştır. Ardından, H.A.M. ve H.Ç. hakkındaki şikâyeti Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.
-
VALİ VE EMNİYET MÜDÜRÜ HAKKINDA YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMA
-
6 Eylül 2013 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun (“4483 sayılı Kanun”) uyarınca hazırlık soruşturması amacıyla dosyayı İçişleri Bakanlığına göndermiştir.
-
8 Kasım 2013 tarihinde, İçişleri Bakanlığı, iki vali yardımcısı tarafından onaylanan hazırlık soruşturması raporuna dayanarak, 4483 sayılı Kanun’un 4. maddesi uyarınca H.A.M. ve H.Ç. hakkında yapılan suç duyurusunun işleme konulmamasına karar vermiştir. Kararda, Devlet makamlarının gösterilerin yapılabileceği yerleri açıkça belirlediği ve yürütülen inşaat çalışmalarından kaynaklanan güvenlik kaygıları nedeniyle Taksim Meydanı’nda hiçbir gösteriye izin verilmeyeceği hususunda tüm sendikalar ile kamuoyunun bilgilendirildiği belirtilmiştir. Ayrıca, sendikalara, sembolik bir tören kapsamında, liderlerinin Taksim Meydanı’nda çelenk koyabileceği bildirilmiştir. Bununla birlikte, 1 Mayıs 2013 tarihinde, göstericiler alana girmeye teşebbüs etmiş, yolları barikatlarla kapatmış, mala zarar vermiş ve polis memurlarına Molotof kokteylleri ve taşlarla saldırmıştır. Altı gösterici yaralanmış olmakla birlikte, yaklaşık elli polis memuru da yaralanmıştır. Bu şiddet eylemleri karşısında, kalabalığı dağıtmak amacıyla polisin göz yaşartıcı gaz ve basınçlı su kullanması orantılıydı ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanun’a uygundu.
-
5 Mart 2014 tarihinde, Danıştay, başvuran tarafından söz konusu karara karşı yapılan itirazı reddetmiştir.
-
Bunun ardından başvuran, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunarak, diğerlerinin yanı sıra (inter alia), kötü muamele yasağının ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir. Başvuran, H.A.M. ve H.Ç.nin, güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanmasına yol açan talimatları nedeniyle, kendisine verilen zarardan sorumlu olduklarını ileri sürmüştür. Ancak, adli ve idari makamlar, bu kişilerin eylemleri hakkında soruşturma başlatmamış ve sorumluluk derecelerini tespit etmemiş, böylelikle pozitif yükümlülüklerini yerine getirmemiştir.
-
16 Kasım 2016 tarihli bir kararla, Anayasa Mahkemesi, başvuranın H.A.M. ve H.Ç. tarafından verilmiş herhangi bir somut talimata işaret etmediğini ve yalnızca Taksim Meydanı’nda gösterilere izin verilmemesine ilişkin karar ile güvenlik tedbirlerine dair talimatlara dayandığını tespit etmiştir. Bu nedenle başvuran, itiraz konusu talimatlar ile yaralanmasına yol açan güç kullanımı arasında nedensellik bağını ortaya koyamamıştır. Dolayısıyla, savunulabilir bir iddianın bulunmaması nedeniyle, İçişleri Bakanlığının ilgili Devlet görevlileri hakkında yapılan suç duyurusunu işleme koymama kararı, Devletin kötü muamele iddialarını soruşturma yükümlülüğünü yerine getirmediği olarak değerlendirilemez. Anayasa Mahkemesi bu nedenle başvuranın bireysel başvurusunu açıkça dayanaktan yoksun bularak reddetmiştir. İlgili karar 1 Aralık 2016 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
-
POLİS HAKKINDA YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMA
-
1 Mayıs 2013 tarihli olayların ardından, İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli kıdemli bir polis memuru, olayların niteliği ile güvenlik güçleri tarafından kullanılan güç hakkında bir hazırlık soruşturması raporu düzenlemiştir. Raporda, Devlet makamlarının açık kararına ve Taksim Meydanı’nın gösteriler için elverişsiz olmasına rağmen, sendika yetkililerinin bu alanda toplanmakta ısrar ettikleri ve bu yöndeki çağrılarının marjinal gruplar tarafından da karşılık bulduğu belirtilmiştir. Raporda, gösterilere katılan yasal ve yasa dışı gruplar hakkında ayrıntılı bilgilere yer verilmiş; başvuran da dâhil olmak üzere birçok gösterici ile güvenlik güçleri mensuplarının uğradığı zararlar ve kamu mallarına verilen zararlar ortaya konulmuştur. Raporda, göz yaşartıcı gaz ve basınçlı su kullanılmasının şiddetli kalabalığı dağıtmak amacıyla zorunlu olduğu ve hukuka uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Söz konusu rapor, İstanbul Emniyet Müdürü H.Ç. tarafından onaylanmıştır.
-
14 Haziran 2013 tarihinde, hazırlık soruşturması raporu doğrultusunda, İstanbul Valisi H.A.M., 4483 sayılı Kanun’un 4. maddesi uyarınca, İstanbul Emniyet Müdürlüğü personeli hakkında aşırı güç kullanımı veya kasten yaralama şikâyetlerinin işleme konulmamasına karar vermiştir.
-
H.Ç. tarafından onaylanan benzer bir rapora dayanarak, H.A.M., ilgili personel hakkında disiplin soruşturması başlatılmamasına da karar vermiştir.
-
6 Eylül 2013 tarihinde, başvuran, daha önce Cumhuriyet savcısı tarafından başlatılmış olan ve maruz kaldığı yaralanmaya ilişkin soruşturma kapsamında (yukarıda 12. paragraf), başvuran şikâyetçi sıfatıyla polise ifade vermiştir. Başvuran, olay günü kız kardeşinin evine giderken bir gösterinin yanından geçtiğini; göz yaşartıcı gazla dolu bir sokağa girdiğinde yerde baygın vaziyette yatan bir adam fark ettiğini ve yardım istemek üzere arkasındaki polis memurlarına dönmek istediğini belirtmiştir. Bu sırada, yüzü maskeli olduğu için teşhis edemediği bir polis memuru başını hedef alarak bir göz yaşartıcı gaz fişeği ateşlemiştir. Fişek başvuranın sol gözüne isabet etmiş ve sonuç olarak bu gözünü kaybetmiştir.
-
Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, 17 Ocak 2014 tarihinde, Adli Tıp Kurumu, başvuranın sağlık durumuna ilişkin bir rapor düzenlemiştir; raporda, göz perforasyonuna yol açan yaralanmanın başvuranın yaşamını tehlikeye sokmadığı, basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek nitelikte olmadığı, bir gözün kaybına ve bu organa ait işlevlerin kalıcı olarak yitirilmesine neden olduğu belirtilmiştir.
-
Soruşturma sürecinde, Cumhuriyet savcısı ile Emniyet Müdürlüğü arasında, güvenlik güçleri güç kullanımına başvurmadan önce alınan tedbirler, ilgili bölgede görev yapan personelin listesi ve olayların tespitine imkân verebilecek herhangi bir görüntü kaydının bulunup bulunmadığına ilişkin yazışmalar yapılmıştır. 25 Ağustos 2016 tarihli bir kararla, Vali, hiçbir polis memuru hakkında kovuşturma izni verilmemesine karar vermiştir. 17 Haziran 2017 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, başvuranın bu karara karşı yaptığı itirazı reddetmiştir.
-
13 Eylül 2017 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, başvuranın yaralanmasından sorumlu polis memurlarının kimliklerinin tespit edilemediğini belirterek, şüphelilerin bulunmasına yönelik daimi arama kararı verilmesine karar vermiştir.
-
Başvuran, kötü muamele yasağının ihlal edildiği şikâyetiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
-
25 Şubat 2021 tarihli bir kararla, Anayasa Mahkemesi, kötü muamele yasağının hem esas hem de usul yönünde ihlal edildiğine hükmetmiştir. Esas yönünden Anayasa Mahkemesi, güvenlik güçlerinin şiddete karışmamış kişileri korumak için gerekli tedbirleri almadığını ve göz yaşartıcı gaz fişeğinin kontrolsüz şekilde ateşlenmesi sonucu başvuranın yaralanmasına neden olduğunu belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi, usul yönünden ise, Cumhuriyet savcısının, itiraz konusu fiilin 4483 sayılı Kanun’un 2. maddesinin 5. fıkrasında sayılan ve kovuşturma iznine tabi olmayan fiiller arasında yer alıp almadığını belirlemeden, polis memurlarının kovuşturulması için aynı Kanun uyarınca Emniyet Müdürlüğünden izin talep ettiğini tespit etmiştir. Ayrıca, soruşturma geciktirilmiş ve Cumhuriyet savcısı sorumluların kimliklerini tespit etmek için gerekli adımları atmamıştır. Anayasa Mahkemesi, usul yönünden ihlal nedeniyle başvurana manevi zarar karşılığında 50.000 Türk lirası (TRY) ödenmesine karar vermiştir. Esas yönünden ihlal bağlamında ise, idare mahkemeleri önündeki tazminat yargılamalarının halen derdest olması nedeniyle herhangi bir tazminata hükmetmemiştir. Son olarak, Anayasa Mahkemesi kararını, yeniden bir soruşturma başlatılabilmesi için Cumhuriyet savcısına göndermiştir.
-
İDARE MAHKEMELERİ ÖNÜNDEKİ YARGILAMALAR
-
Başvuran, 17 Temmuz 2013 tarihinde, güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanımı nedeniyle uğradığı maddi ve manevi zararların tazminini talep ederek idari makamlara başvurmuştur. Valilik bünyesinde kurulan bir tazminat komisyonu, başvurana belirli bir miktar tazminat ödenmesine karar vermiştir. 16 Mayıs 2014 tarihinde başvuran, tazminat komisyonunun kararının iptali ve tazminata hükmedilmesi talebiyle İstanbul İdare Mahkemesi nezdinde dava açmıştır.
-
İdare Mahkemesi, 9 Ocak 2016 tarihinde, başvuranın davasını kabul etmiş, tazminat komisyonunun kararını iptal etmiş ve başvurana maddi zarar karşılığında 167.000 Türk lirası (ilgili tarihte 52.000 avro) ile manevi zarar karşılığında 200.000 Türk lirası (ilgili tarihte 62.500 avro) ödenmesine hükmetmiştir. Söz konusu mahkeme, güvenlik güçlerinin gösterilere gerekli olduğu ölçüde müdahale edebileceğini, ancak üçüncü kişilerin zarar görmesini önleyecek tedbirlerin alınması gerektiğini vurgulamıştır. Göz yaşartıcı gaz fişeğinin başvuranın gözüne isabet etmesi sonucu, olayların meydana geldiği sırasında 23 yaşında olan başvuran sol gözünü kaybetmiş ve %33 oranında engelli hale gelmiştir. Başvuranın gösteriye katıldığına veya güvenlik güçlerine yönelik şiddet eylemlerine karıştığına dair herhangi bir bulgu bulunmadığından, uğradığı zararın idari makamlarca tazmin edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
-
Bu karar, tazminat miktarının yeniden hesaplanması amacıyla Danıştay tarafından bozulmuş, bunun ardından İdare Mahkemesi tarafından maddi zarar bakımından daha yüksek bir tazminata hükmeden yeni bir karar verilmiştir. Danıştay, 26 Eylül 2023 tarihinde, İdare Mahkemesi kararının manevi zarar karşılığında 200.000 Türk lirası ile yasal faize hükmedilen kısmını onamış, maddi zarara ilişkin kısmını ise bozmuştur. Yargılama, İstanbul İdare Mahkemesi önünde halen devam etmektedir.
İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE
-
İLGİLİ İÇ HUKUK
- Göz Yaşartıcı Gaz Silahları Kullanımı
-
Polis tarafından güç kullanımı ve göz yaşartıcı gaz silahları ile mühimmat kullanımı ile ilgili iç hukuk, Abdullah Yaşa ve diğerleri/Türkiye (no. 44827/08, §§ 23-28, 16 Temmuz 2013) ve Geylani ve diğerleri/Türkiye (no. 10443/12, §§ 43-44, 12 Eylül 2023) kararlarında özetlenmiştir.
-
Özellikle, Şubat 2008 tarihinde yayımlanan Göz Yaşartıcı Gaz Silahları ve Mühimmatları Kullanım Talimatı, bu tür silahların kullanımına dair ayrıntılı talimatlar içermektedir. Söz konusu Talimat’ın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“2. Göz Yaşartıcı Gaz Silahları ve Mühimmatlarını Kullanma Taktikleri
(i) Göz yaşartıcı gaz silahları ve mühimmatları amacı dışında ve gerekli tedbirler (sağlık ekibi gibi) alınmadan kullanılmamalıdır.
(ii) Göz yaşartıcı gazlar kullanılmadan önce topluluğun duyabileceği şekilde göz yaşartıcı gaz kullanılacağı ve dağılmaları gerektiği yönünde topluluk ikaz edilmelidir.
(iii) Göz yaşartıcı maddeler gaz ekibinden sorumlu amirin şartları değerlendirmesi neticesinde, vereceği taktik doğrultusunda ve belirttiği dozda kullanılır.
(iv) Kadrosunda göz yaşartıcı gaz mühimmatı kullanımı kursu almış personel bulunmayan birimlerimizce, göz yaşartıcı gaz silahı ve mühimmatı talebinde bulunulmaz.
...
(vii) Göz yaşartıcı gaz fişekleri doğrudan insan vücudunu hedef alacak şekilde atılmaz.
...
(x) Göz yaşartıcı maddeler direniş ve saldırısına son vermiş kişilere karşı asla kullanılmaz.
(xi) Göz yaşartıcı gaz mühimmatı kullanan veya kullanacak her personel, mühimmatı üreten firmanın belirttiği kullanma talimatı ve uyarılar hakkında bilgilendirilir.
...
4. Göz Yaşartıcı Gazla Müdahale Kademeleri
...
c) 3. Kademe: Uzak Mesafe (30–150 metre) 37/38 mm. Gaz Tüfeği ile yapılan müdahale şeklidir... Kullanıcının vücuduna 45 derece açı ve ideal hava şartlarında yapılan atış ile 150 m mesafe ötesi etki altına alınabilir...”
-
Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında 4483 sayılı Kanun
-
2 Aralık 1999 tarihli Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında 4483 sayılı Kanun’un (“4483 sayılı Kanun”) ilgili hükümleri bakımından Mahkeme, Işıldak/Türkiye (no. 12863/02, §§ 25–30, 30 Eylül 2008) ve Arslan/Türkiye (no. 42749/19, §§ 96–102, 21 Kasım 2023) kararlarına atıfta bulunmaktadır.
-
Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, bir suçun işlendiğine dair şüphe doğuran bir durumdan haberdar olan Cumhuriyet savcısı, ilgililer hakkında yargılama yapılmasına karar verebilmek amacıyla olayı soruşturmakla yükümlüdür. Bununla birlikte, suçun iddia edilen failinin bir kamu görevlisi olması ve fiilin görev sırasında işlenmiş olması halinde, soruşturma 4483 sayılı Kanun kapsamına girmektedir; ancak bu durum, söz konusu Kanun’un 2. maddesinde sayılan aşağıdaki istisnalar bakımından geçerli değildir: (i) özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi kamu görevlileri ile suçlara ilişkin durumlar (2. maddenin 2. fıkrası); (ii) ağır cezayı gerektiren suçüstü halleri (in flagrante delicto) (2. maddenin 3. fıkrası); (iii) disiplin hükümleri (2. maddenin 4. fıkrası); (iv) işkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele bağlamında başlatılan soruşturma ve kovuşturmalar (2. maddenin 5. fıkrası).
-
4483 sayılı Kanun ile öngörülen usul, Anayasa’nın 129. maddesinin 6. fıkrasına dayanmaktadır. Anılan hüküm şu şekildedir:
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır.”
-
4483 sayılı Kanun’un 9. maddesine göre, idari makamlar tarafından kamu görevlileri hakkında ceza soruşturması izni verilmesine veya verilmemesine ilişkin kararlar ile şikâyetlerin işleme konulmamasına dair kararlara karşı yapılan itirazları inceleme yetkisi, münhasıran bölge idare mahkemelerine ve gerekli hallerde Danıştaya aittir.
-
Danıştayın sürece dâhil olup olmayacağı, ilgili kamu görevlisinin görev ve statüsüne veya 4483 sayılı Kanun uyarınca yetkili idarî makamın düzeyine bağlıdır. Örneğin, İçişleri Bakanlığı tarafından verilen kararlara karşı yapılan itirazlar Danıştayın görev alanına girmektedir.
-
Bu mahkemeler, inceleme konusu soruşturmanın hedefi dışında kalan başka bir kamu görevlisi hakkında kendiliğinden soruşturma başlatılmasına karar verme yetkisine sahip değildir. Bu mahkemelerin tek görevi, itiraz konusu kararın usul hukukunun gereklerini karşılayan yeterli bir soruşturmaya dayanıp dayanmadığını denetlemektir.
-
İLGİLİ ULUSLARARASI BELGELER
-
Mahkeme’nin Oya Ataman/Türkiye (no. 74552/01, AİHM 2006-XIV) kararını izleyen dava grubuna ilişkin kararlarının icrasını inceleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 11 ve 12 Mart 2015 tarihlerinde yapılan 1222. toplantısında, diğerlerinin yanı sıra (inter alia), şu kararı almıştır:
“Bakan yardımcıları
...
Genel tedbirlere ilişkin olarak
...
- Türk makamlarına, mercilerin ve mahkemelerin, Sözleşme standartlarına uygun olarak ve üst düzey kolluk kuvvetleri dâhil olmak üzere herkesin hesap verebilirliğinin sağlanmasını temin edecek şekilde, kolluk kuvvetleri hakkında kötü muamele iddialarıyla açılan ceza soruşturmaları ve davaları kapsamında ivedilik ve özenle hareket etmeleri amacıyla gereken tedbirleri almaları yönündeki çağrılarını yinelemişlerdir.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
-
SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, kendisinin ağır yaralanmasına yol açan polisin aşırı güç kullanımının, Devlet makamlarının Taksim Meydanı’nda gösterileri yasaklama konusundaki kararlılığından ve bu doğrultuda verdikleri aşırı güç kullanımını teşvik eden talimatlardan kaynaklandığını ileri sürerek şikâyetçi olmuştur. Başvuran, yetkili makamların üst düzey görevliler hakkında soruşturma başlatılmasını reddetmesinin cezasızlıkla sonuçlandığını savunmuştur. Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesine dayanmıştır. İlgili hüküm aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
- Kabul Edilebilirlik
- Tarafların beyanları
(a) Hükümet
-
Hükümet, başvuranın bireysel başvuru hakkını kötüye kullandığını, zira 1 Mayıs 2013 tarihinde kız kardeşinin evine doğru yürüdüğünü beyan ederek Mahkemeyi yanıltmış olduğunu; oysa kız kardeşinin bu tarihten önce söz konusu mahalleden taşındığının tespit edildiğini ileri sürmüştür.
-
Hükümet, idare mahkemeleri önündeki yargılamalar halen derdest olduğundan, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmuştur. Bu bağlamda Hükümet, somut olayın koşullarında, başvuranın yaralanmasına neden olan fiilin kasten işlenmemiş olması nedeniyle idare mahkemeleri önündeki yolun etkili başvuru yolu olduğunu ileri sürmüştür. Başvuranın gösterilere katılmadığını ve şiddet içeren herhangi bir davranışta bulunmadığını iddia ettiği ve bölgede yaşanan kaos dikkate alındığında, göz yaşartıcı gaz fişeğinin başvuranın gözüne isabet etmesi ancak bir kaza olarak değerlendirilebilir. Hükümet, güvenlik güçlerinin gösterilere müdahalesi sırasında verilen maddi ve manevi zararlar nedeniyle, şikâyetçilere tazminat ödenmesine hükmedilen idare mahkemesi kararlarından örnekler sunmuştur.
-
Hükümet son olarak, başvuranın artık mağdur olarak değerlendirilemeyeceğini ileri sürmüştür. İlk olarak, idare mahkemeleri başvuranın haklarının ihlal edildiğini kabul etmiştir ve nihayetinde kendisine tazminat ödenmesine karar verecektir. Yargılama yalnızca tazminat miktarının yeniden hesaplanması aşamasında devam etmektedir. İkinci olarak ise Anayasa Mahkemesi de kötü muamele yasağının ihlal edildiğini açıkça tespit etmiş ve söz konusu hükmün usul yönünden ihlali nedeniyle başvurana tazminat ödenmesine hükmetmiştir.
(b) Başvuran
-
Başvuran, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanıldığına ilişkin Hükümetin iddialarına itiraz etmiş; 1 Mayıs 2013 tarihinde kız kardeşinin söz konusu bölgede fiilen ikamet ettiğini belirtmiştir. Bu kapsamda, olayların meydana geldiği tarihte kız kardeşinin ilgili mahallede yaşadığını gösteren, yetkili müdürlük tarafından düzenlenmiş adres kayıtlarını sunmuştur.
-
Başvuran, Mahkeme ve Anayasa Mahkemesi içtihadına atıfla, kasten gerçekleştirilen kötü muamele hallerinde Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalinin, mağdura yalnızca tazminat ödenmesiyle giderilemeyeceğini ifade etmiştir. Buna göre, kendiliğinden tazminat davası açmış olması, Devlet makamlarını yaralanmasından sorumlu olanlar hakkında etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünden kurtarmaz. Sonuç olarak idare mahkemeleri önündeki yargılamaların derdest olması nedeniyle başvurunun erken olduğu değerlendirilemez. Keza, bu yargılamalarda hükmedilebilecek herhangi bir tazminatın da mağdur sıfatı üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır.
-
Son olarak başvuran, bu başvurunun yalnızca Devlet makamlarının İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü hakkında soruşturma yapılmasına izin vermeyi reddetmesine ilişkin olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle, güç kullanan polis memurlarına yönelik soruşturma bağlamında Anayasa Mahkemesi önünde yapılmış ikinci bireysel başvurunun sonucu, bu başvurunun kabul edilebilirliği üzerinde herhangi bir etki doğurmamaktadır.
-
Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Bireysel başvuru hakkının kötüye kullanıldığı iddiası
- Hükümetin, başvuranın Mahkemeye yanıltıcı bilgi verdiği (kız kardeşinin olay tarihinden önce bölgeden taşınmış olması nedeniyle onun evine giderken bir gösterinin yanından geçmesinin mümkün olamayacağı) yönündeki iddiasına ilişkin olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca, bir başvurunun, diğer nedenlerin yanı sıra, bilinçli olarak yalan olgulara dayanması halinde bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması nedeniyle reddedilebileceğini hatırlatmaktadır (çok sayıda karar arasında bk. Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], no. 38433/09, § 97, AİHM 2012). Eksik ve dolayısıyla yanıltıcı bilgiler verilmesi, özellikle söz konusu bilgilerin davanın temeliyle ilgili olması ve bu bilgilerin paylaşılmamasına dair yeterli bir açıklamanın sunulmamış olması halinde, başvuru hakkının kötüye kullanılması anlamına gelebilir (Gross/İsviçre [BD], no. 67810/10, § 28, AİHM 2014). Ancak somut olayda başvuran, Mahkemeye, kız kardeşinin 1 Mayıs 2013 tarihinde ilgili bölgede ikamet ettiğini açıkça ortaya koyan bir belge sunmuştur (yukarıda bk. 43. paragraf). Hükümet, söz konusu belgenin doğruluğuna itiraz etmemiş ve iddiasını destekleyen başka bir belge de ibraz etmemiştir. Bu itibarla Mahkeme, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanıldığına ilişkin Hükümet itirazını reddetmektedir.
(b) İç hukuk yollarının tüketilmediği ve mağdur sıfatının bulunmadığı iddiası
-
Hükümet ayrıca, idare mahkemeleri önündeki yargılamalar halen derdest olduğundan başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Bunun yanında, Hükümete göre, idare mahkemeleri başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki hakkının ihlal edildiğini kabul etmiş ve başvurana sonunda ödenecek olan tazminata hükmetmiş olduğundan, başvuran artık mağdur olduğunu iddia edemezdi. Mahkeme, kasten gerçekleştirilen kötü muamele hallerinde 3. maddenin ihlalinin, mağdura yalnızca tazminat ödenmesiyle giderilemeyeceğini hatırlatmaktadır. Zira yetkili makamlar, Devlet görevlilerinin kasten kötü muamelesini içeren olaylara verdikleri tepkiyi, sorumluları kovuşturup cezalandırmaya yönelik yeterli adımlar atmaksızın sadece tazminat ödemekle sınırlayabilselerdi, bazı durumlarda Devlet görevlilerinin kontrolleri altındaki kişilerin haklarını neredeyse cezasızlıkla ihlal etmeleri mümkün olur; işkence ile insanlık dışı veya aşağılayıcı muamelenin genel ve temel nitelikteki hukuki yasağı ise, taşıdığı temel öneme rağmen, uygulamada etkisiz kalırdı (bk. Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, §§ 116 ve 119, AİHM 2010; Jeronovičs/Letonya [BD], no. 44898/10, § 105, 5 Temmuz 2016).
-
Mahkeme daha önce, ceza soruşturmasının sonuçlarından yararlanmaksızın açılan bir hukuk davasının, faillerin kimliğine ilişkin herhangi bir tespitte bulunmaya ve üstelik sorumluluklarını ortaya koymaya elverişli olmadığını belirtmiştir. Hukuk yargılamasında tazminata hükmedilmesi, ancak sorumluların cezalandırılmasına yol açabilecek nitelikte kapsamlı ve etkili bir soruşturmanın sonuçlarını telafi edici şekilde tamamlayıcı bir işlev görebilir (bk. Đurđević/Hırvatistan, no. 52442/09, §§ 65-67, AİHM 2011 (alıntılar)).
-
Somut olayda, başvuranın 2013 yılında idare mahkemeleri önünde tazminat davası açtığı hususu ihtilaf konusu değildir. İstanbul İdare Mahkemesi, başvurana maddi ve manevi zarar karşılığında tazminata hükmetmiştir; ancak bu karar, tazminat miktarının yeniden hesaplanması amacıyla bozulmuştur. Kararın manevi zarara ilişkin kısmı 2023 yılında kesinleşmiş olmakla birlikte, maddi zarar karşılığında hükmedilecek tazminatın hesaplanmasına ilişkin yargılama idare mahkemeleri önünde halen derdesttir.
-
Mahkeme, başvuranın, talimatları sonucunda ayrım gözetmeksizin güç kullanımından sorumlu olduklarını ileri sürdüğü üst düzey yetkililer hakkında Devlet makamlarının soruşturma başlatmamasından özellikle şikâyet ettiğini kaydetmektedir. Bu koşullar altında, idare mahkemelerinin başvuranın uğradığı zarardan idarenin sorumlu olduğunu kabul etmiş olmasına rağmen, Mahkeme, söz konusu mahkemeler önündeki tazminat davasının, tek başına, ilgili yetkililerin sorumluluğunu ortaya koyabilecek ya da bu amaçla bir ceza soruşturmasının yerini alabilecek etkili bir başvuru yolu sağladığı sonucuna varamaz. Mahkeme, bu nedenle, iç hukuk yollarının tüketilmediği ve söz konusu yargılamalar yoluyla mağdur sıfatının ortadan kalktığı yönündeki Hükümet itirazlarını reddetmektedir.
-
Son olarak, Hükümetin, Anayasa Mahkemesinin, kötü muamele yasağının ihlal edildiğini tespit ettiği ve başvurana tazminat ödediği kararın, başvuranın mağdur sıfatını ortadan kaldırdığı yönündeki iddiasına ilişkin olarak, Mahkeme, söz konusu Anayasa Mahkemesi kararının, başvuranın polisin güç kullanımı sonucu kendisine verilen zarar ve yetkili makamların göz yaşartıcı gaz atan polis memurunu tespit etmek için etkili bir soruşturma yürütmemesi ile ilgili olarak yaptığı bireysel başvuruda verildiğini belirtmektedir. Bununla birlikte, başvuranın da belirttiği üzere, bu başvuru yalnızca yetkili makamların İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü hakkında soruşturma başlatmayı reddetmesiyle ilgilidir (yukarıda bk. 45. paragraf); bu husus bakımından Anayasa Mahkemesi, başvuranın bireysel başvurusunu ayrı bir kararla açıkça dayanaktan yoksun bularak reddetmiştir (yukarıda bk. 17. paragraf). Bu itibarla, başvuranın ikinci bireysel başvurusu üzerine verilen Anayasa Mahkemesi kararı, bu davada ileri sürülen şikâyeti kapsar nitelikte değildir. Mahkeme, bu nedenle, bu başlık altındaki Hükümet itirazını da reddetmektedir.
(c) Kabul edilebilirlik hakkında sonuç
-
Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve ayrıca başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
-
Esas
- Tarafların beyanları
-
Başvuran, 1 Mayıs 2013 tarihli gösterilerden önce ve gösteriler sırasında, dönemin İstanbul Valisi H.A.M. ile İstanbul Emniyet Müdürü H.Ç. tarafından yapılan açıklamaların ve alınan tedbirlerin, güvenlik güçlerine göstericilere karşı ayrım gözetmeksizin ve orantısız güç kullanmaları yönünde talimat teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Bu güç kullanımı sonucunda başvuran ağır şekilde yaralanmıştır. Buna rağmen, başvuranın bu yöndeki taleplerine karşın, iki üst düzey yetkilinin sorumluluğunu tespit etmeye yönelik olarak Devlet makamları tarafından herhangi bir soruşturma başlatılmamış, bu da cezasızlıkla sonuçlanmıştır. Bu bağlamda başvuran, gösteriler sırasında güç kullanımına ilişkin dava grubunun icrasına dair olarak Mart 2015’te yapılan toplantıda Bakanlar Komitesi tarafından alınan ve Türk makamlarını, üst düzey kolluk görevlileri dâhil olmak üzere tüm ilgili görevlilerin hesap verebilirliğinin sağlanması amacıyla ivedi ve özenli soruşturmalar yürütmeye çağıran karara işaret etmiştir (yukarıda bk. 38. paragraf).
-
Hükümet, 1 Mayıs 2013 tarihli gösterilerin barışçıl nitelikte olmadığını; göstericilerin güvenlik güçlerine saldırdıklarını ve mala zarar verdiklerini; kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanabilmesi için güvenlik güçlerinin göz yaşartıcı gaz ve basınçlı su kullanmak suretiyle güç kullanmak zorunda kaldıklarını belirtmiştir. Hükümet, başvuranın yalnızca olay yerinden geçmekte olduğuna ilişkin beyanının inandırıcı olmadığını ve o gün başvurana karşı güç kullanımının, şiddet içeren göstericilerden oluşan bir grubun parçası olması nedeniyle gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Her hâlükârda, göz yaşartıcı gaz silahlarının kullanımının sıkı şekilde düzenlendiğini ve başvuranın yaralanmasına neden olan göz yaşartıcı gaz fişeğinin düz bir hat üzerinde, başvuranı hedef alacak şekilde ateşlendiğini gösteren somut bir delilin bulunmadığını ifade etmiştir.
-
H.A.M. ve H.Ç.nin sorumluluğu bakımından ise Hükümet, başvuranın savunulabilir bir iddia ortaya koyamadığını, zira güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanmalarına izin veren somut emirlere işaret etmediğini savunmuştur. Buna göre, iki üst düzey yetkilinin Taksim Meydanı’na girişin engellenmesine ilişkin emirleri ile yaralanmaya yol açan orantısız güç kullanımı iddiası arasında nedensellik bağı kurulamamıştır. İlgili yetkililerin emirlerinin hukuka aykırı olduğu varsayılsa dahi, bu fiiller ancak “görevi kötüye kullanma” suçunu oluşturabilirdi; bu suçun kovuşturulması 4483 sayılı Kanun uyarınca soruşturma iznine tabidir. Bu nedenle, İçişleri Bakanlığının soruşturma izni vermeme kararı, Devletin etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü bakımından bir sorun teşkil etmemiştir.
-
Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Davanın kapsamı
- Başvuranın görüşlerinde bu davanın yalnızca İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü hakkında yaptığı şikâyetlere ilişkin olarak Devlet makamlarının soruşturma başlatmayı reddetmesiyle sınırlı olduğunu açıkça belirtmiş olması dikkate alındığında, Mahkeme incelemesini bu hususla sınırlı tutacaktır. Mahkeme, incelemesini Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönü kapsamında yapacaktır (bk. Elvan/Türkiye, no. 64937/19, § 86, 7 Şubat 2023).
(b) Yetkili makamların ilgili üst düzey yetkililer hakkında soruşturma yürütme yükümlülüğünün bulunup bulunmadığı
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesi hükümlerinin, bir kişinin, diğerlerinin yanı sıra (inter alia) polis veya benzeri makamlar tarafından 3. maddeyi ihlal eden bir muameleye maruz kaldığına dair inandırıcı bir iddiada bulunması halinde, bir tür etkili resmî soruşturmanın yürütülmesini zımnen gerektirdiğini yinelemektedir. Böyle bir soruşturmanın temel amacı, Devlet görevlileri veya organlarının dâhil olduğu durumlarda, işkence ile insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezayı yasaklayan ulusal hukukun etkin biçimde uygulanmasını sağlamak ve yetkileri altındaki kötü muamele bakımından hesap verebilirliklerini temin etmektir (bk. Bouyid/Belçika [BD], no. 23380/09, §§ 116-117, AİHM 2015).
-
Mahkeme ayrıca, Devlet görevlilerinin düzenlenmemiş ve keyfi eylemlerinin, insan haklarına etkin saygı ile bağdaşmadığını belirtmektedir. Bu polislik faaliyetlerinin, keyfilik ve güç kullanımının kötüye kullanılmasına karşı yeterli ve etkili güvenceler içeren bir sistem çerçevesinde, ulusal hukuk tarafından yeterince düzenlenmiş olması gerektiği anlamına gelmektedir. Buna göre Mahkeme, yalnızca güç kullanan Devlet görevlilerinin eylemlerini değil, aynı zamanda inceleme konusu eylemlerin planlanması ve denetlenmesi gibi hususlar dâhil olmak üzere, tüm çevresel koşulları da dikkate almak zorundadır. Polis memurları görevlerini yerine getirirken bir boşluk içinde bırakılmamalıdır; kolluk görevlilerinin hangi sınırlı koşullarda güç ve ateşli silah kullanabileceklerini, bu alanda geliştirilmiş uluslararası standartlar ışığında tanımlayan hukuki ve idari bir çerçeve bulunmalıdır (bk. 2. madde kapsamında ölümcül güç kullanımı bağlamında Makaratzis/Yunanistan [BD], no. 50385/99, §§ 58-59, AİHM 2004-XI ve Giuliani ve Gaggio/İtalya [BD], no. 23458/02, § 249, AİHM 2011 (alıntılar); ayrıca bu ilkelerin 3. madde kapsamında güç kullanımına uygulanması bakımından bk. Abdullah Yaşa ve diğerleri/Türkiye, no. 44827/08, § 43, 16 Temmuz 2013).
-
Mevcut davada, başvuranın göz yaşartıcı gaz fişeğinin gözüne isabet etmesi sonucu ağır şekilde yaralandığı ve bir gözünü kaybettiği hususunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Hükümet güç kullanımının başvuranın şiddet içeren gösteriye katılımı nedeniyle gerekli olduğunu ileri sürmüşse de, bu iddia, başvuranın polis tarafından uygulanan güçten üçüncü kişi olarak etkilendiği sonucuna varan İstanbul İdare Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi tarafından zaten bertaraf edilmiştir (sırasıyla bk. 28 ve 26. paragraflar). Başvuranın gösteriye katılmış olduğu varsayılsa dahi, yaralanması, polisin göz yaşartıcı gaz fişeğini kontrolsüz şekilde ateşlemesi sonucunda meydana gelmiştir (bu husustaki Anayasa Mahkemesi tespiti için bk. yukarıda 26. paragraf); bu durum, göz yaşartıcı gaz silahlarının kullanımına ilişkin ayrıntılı ulusal düzenlemelere uygun değildir (bk. yukarıda 31. paragraf). Dolayısıyla, başvuranın gösteriye katılıp katılmadığından ya da kalabalığın dağıtılması için göz yaşartıcı gaz kullanımının gerekli olup olmadığından bağımsız olarak, Devlet makamları, itiraz konusu güç kullanımını çevreleyen koşulları aydınlatmak amacıyla etkili bir soruşturma yürütmekle yükümlüydü. Bu yükümlülük, H.A.M. ve H.Ç. tarafından yönetilen ve yaklaşık 22.000 polis memurunun görevlendirilmesi gibi maddi tedbirler içeren polis operasyonunun planlanması ve organizasyonundaki her türlü eksikliğin incelenmesini de gerektirmekteydi (bk. yukarıda 7-8. paragraflar).
-
Bu bağlamda Mahkeme, İçişleri Bakanlığının, 4483 sayılı Kanun uyarınca H.A.M. ve H.Ç. hakkında yapılan şikâyeti işleme koymama kararı verdiğini kaydetmektedir. Başvuranın Anayasa Mahkemesi önündeki ilk bireysel başvurusu -bu başvuruda, iki üst düzey yetkilinin güvenlik güçlerine verdikleri talimatlar nedeniyle yaralanmasından sorumlu olduklarından ve makamların etkili bir soruşturma yürütmemesinden şikâyet etmiştir- ilgili yetkililerin eylemleri ile maruz kaldığı iddia edilen orantısız güç kullanımı arasında nedensellik bağı kuramadığı gerekçesiyle reddedilmiştir (yukarıda bk. 17. paragraf). Hükümet de bu argümanı yineleyerek, başvuranın iki üst düzey yetkili tarafından verilen somut talimatlara işaret edemediğini ve Taksim Meydanı’na erişimin yasaklanmasına ilişkin emirlerinin, güvenlik güçlerini orantısız güç kullanmaya teşvik ettiğini ortaya koyamadığını ileri sürmüştür.
-
Mahkeme, polisin attığı bir göz yaşartıcı gaz fişeği sonucu B.E.nin ölümü bağlamında başvuranların benzer bir şikâyetini konu alan yakın tarihli Elvan kararında (yukarıda anılan karar, § 100) bu tür bir yaklaşımın, ispat yükünün bütünüyle tersine çevrilmesine dayandığını tespit etmiştir. Başvurandan, polis teşkilatının başındaki sıfatlarıyla H.A.M. ve H.Ç.nin polis memurlarını şiddet eylemlerine teşvik ettiklerini ortaya koyması makul olarak beklenemezdi. İspat yükü, özellikle bireylerin Devlet makamlarının kontrolü altındayken öldüğü ya da yaralandığı durumlarda davalı Devlete aittir. Bu gibi hallerde, kendilerine karşı iddiaları doğrulayabilecek ya da çürütebilecek bilgiye erişimi bulunan tek tarafın Devlet makamları olduğu varsayılabilmektedir (ibid., §§ 100-102).
-
Somut olayın koşullarında Mahkeme, 1 Mayıs 2013 tarihli gösteriler sırasında güvenlik güçlerinin güç kullanımının, başvuranın ileri sürdüğü üzere, Devlet makamlarının Taksim Meydanı’ndaki gösterileri engellemeye yönelik kasıtlı bir stratejisinin parçası olduğu ve H.A.M. ile H.Ç.nin talimatlarıyla teşvik edildiği sonucuna kesin olarak varmasını sağlayacak bir bilgiye sahip olmadığını belirtmektedir (karşılaştırma için bk. Shmorgunov ve diğerleri/Ukrayna, no. 15367/14 ve 13 diğer başvuru, § 344, 21 Ocak 2021; bu davada yetkili makamların stratejisi hem ulusal hem de uluslararası kaynaklar tarafından ortaya konmuştur). Bu iddia, başvuranın yaralanmasıyla sonuçlanan olaylarda iki üst düzey yetkilinin sorumluluk derecesini ortaya koyacak etkili bir soruşturma yoluyla değerlendirilebilirdi (bk. Süleyman Çelebi ve diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, §§ 95-99, 24 May 2016 ve yukarıda anılan Elvan, § 103).
-
Bu çerçevede Mahkeme, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, Türk makamlarına, bu davadaki İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü gibi üst düzey kolluk görevlileri dâhil olmak üzere tüm görevlilerin hesap verebilirliğinin sağlanması amacıyla kötü muamele iddialarına ilişkin olarak ivedi ve özenli soruşturmalar yürütülmesi yönünde çağrıda bulunduğu kararına işaret etmektedir (yukarıda bk. 38. paragraf).
(c) Etkili bir soruşturma yürütülüp yürütülmediği
-
Mahkeme, 4483 sayılı Kanun uyarınca işletilen mekanizmanın uygulanmasından kaynaklanan sorunların, yapısal bir sorun teşkil ettiğini ve bunun, tek başına, bu davada söz konusu olan usuli yükümlülüklerin ihlalini oluşturduğunu daha önce tespit etmiştir (bk. Aydoğdu/Türkiye, no. 40448/06, § 90, 30 Ağustos 2016; Asma/Türkiye, no. 47933/09, § 86, 20 Kasım 2018). Bu bağlamda Mahkeme, söz konusu mekanizmayı uygulamakla görevli soruşturma makamlarının bağımsızlıktan yoksun olduğuna, bireylerin ilgili soruşturmalara etkili biçimde katılamadığına ve soruşturma makamlarının kararları üzerinde gerçekleştirilen yargısal denetimin yetersizliğine işaret etmektedir (bk. yukarıda anılan Aydoğdu, § 90 ve orada atıf yapılan davalar).
-
Hükümet, H.A.M. ve H.Ç.nin 1 Mayıs 2013 tarihli gösteriler sırasında güç kullanımından sorumlu olduklarının varsayılması halinde dahi, eylemlerinin ancak “görevi kötüye kullanma” olarak nitelendirilebileceğini ve bu fiilin 4483 sayılı Kanun uyarınca izin alınmaksızın soruşturulamayacağını ileri sürmüştür. Mahkeme, gerçekten de Türk hukukunda, kamu görevlilerinin görevleri sırasında işledikleri suçların soruşturulmasının, işkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele içeren suçlar gibi birkaç istisna dışında, 4483 sayılı Kanun’a tabi olduğunu kaydetmektedir (yukarıda bk. 33. paragraf). Bununla birlikte, Mahkemenin daha önce tespit ettiği ihlaller (yukarıda bk. 64. paragraf), yalnızca işkence veya diğer kötü muamele biçimlerine ilişkin suçların soruşturulmasıyla sınırlı değildi; her hâlükârda bu suçlar ulusal makamlar tarafından söz konusu Kanun’a tabi tutulmamalıdır. Aksine, yukarıda da belirtildiği üzere, 4483 sayılı Kanun’un uygulanmasının bizzat kendisi, ilgili kamu görevlilerinin işlediği iddia edilen fiilin niteliğinden bağımsız olarak, Devletin etkili bir resmî soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlalini oluşturduğu sonucuna varılmıştır.
-
Somut olayda Mahkemenin 4483 sayılı Kanun’un uygulanmasına ilişkin içtihadından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir unsur bulunmamaktadır; zira soruşturma makamlarının bağımsızlıktan yoksunluğu, bireylerin etkili katılımının bulunmaması ve yargısal denetim mekanizmasının yetersizliği konusundaki önceki değerlendirmeler geçerliliğini korumaktadır. Özellikle, İçişleri Bakanlığının, Vali ile Emniyet Müdürü hakkında yapılan şikâyetleri işleme koymama kararı, iki vali yardımcısı tarafından hazırlanan bir rapora dayanmaktaydı (yukarıda bk. 14. paragraf); bu karar, başvuranın usule dâhil edilmediği ve kendisine karşı kullanılan somut gücün gerekliliğine ilişkin herhangi bir değerlendirme yapılmadığı bir süreçte verilmiştir (ibid). Ayrıca, Danıştay’n bir denetim mekanizması olarak yetkisi, İçişleri Bakanlığı kararının usule uygunluğunu doğrulamakla sınırlıydı (yukarıda bk. 36-37. paragraflar).
(d) Sonuç
-
Mahkeme, Devlet makamlarının, 1 Mayıs 2013 tarihli gösteriler sırasında gerçekleştirilen polis müdahalesinin planlanması ve organizasyonundaki olası eksiklikleri tespit edebilecek ve başvuranın yaralanmasına neden olan güç kullanımına ilişkin sorumlulukları konusunda H.A.M. ve H.Ç. hakkında ileri sürdüğü iddiaları değerlendirebilecek nitelikte bir soruşturma yürütmekle yükümlü olduklarını tespit etmektedir. Ancak, 4483 sayılı Kanun uyarınca öngörülen ön izin mekanizmasının uygulanması nedeniyle, böyle bir soruşturma yürütülmemiştir.
-
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 3. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.
-
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
-
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Tazminat
-
Başvuran, engelliliğe yol açan yaralanması bağlamında maddi zarar karşılığında 250.000 avro ve manevi zarar karşılığında 300.000 avro talep etmiştir.
-
Hükümet söz konusu taleplere itiraz ederek, talep edilen maddi zarar ile iddia edilen Sözleşme’nin ihlali arasında nedensellik bağının bulunmadığını ve başvuranın maddi zararını kanıtlayan ilgili belgeleri sunmadığını ileri sürmüştür. Manevi zarar bakımından talep edilen miktarına ilişkin olarak Hükümet, bu miktarın aşırı olduğunu ve benzer davalarda hükmedilen tutarlarla bağdaşmadığını savunmuştur.
-
Mahkeme, başvuranın görüşlerinde de belirttiği üzere, bu davanın yalnızca yetkili makamların İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü hakkında soruşturma başlatmamaları nedeniyle Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönüne ilişkin olduğunu kaydetmektedir (yukarıda bk. 45 ve 56. paragraflar). Bu itibarla Mahkeme, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı bulunmadığını değerlendirmekte ve bu talebi reddetmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme tespit edilen ihlalin niteliğini dikkate alarak, başvurana, hakkaniyete uygun şekilde, manevi zarar karşılığında, uygulanabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 12.500 avro (EUR) ödenmesine karar vermektedir.
-
Masraf ve Giderler
-
Başvuran ayrıca, Mahkeme önündeki yargılama kapsamındaki masraf ve giderler için toplam 5.500 avro talep etmiştir. Başvuran talebini desteklemek üzere, avukatının sunduğu saat dökümüne göre belirlenecek avukatlık ücretini ve Mahkeme tarafından hükmedilecek tutarın %15’ini ödemeyi kabul ettiğini gösteren bir avukatlık ücret sözleşmesi ibraz etmiştir. Bu bağlamda, başvuran, saat dökümünü ayrıntılı biçimde gösteren bir belge sunmaksızın, avukatının toplam 50 saat çalıştığını ve saatlik ücretin 100 avro olduğunu (başvuru formunun hazırlanması için 20 saat ve başvurunun Hükümete tebliğini izleyen usul için 30 saat) ileri sürmüştür. Son olarak başvuran, kırtasiye giderleri için 500 avro talep etmiştir.
-
Hükümet, başvuranın söz konusu masraf ve giderleri gerçekten yaptığını göstermemesi nedeniyle bu talebe itiraz etmiştir.
-
Mahkeme içtihatlarına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraflar iade edilebilmektedir. Somut olayda, elinde bulunan belgeleri ve içtihatlarını göz önünde bulundurarak Mahkeme, başvurana, Mahkeme önündeki yargılama için, başvuran tarafından ödenecek her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 1.000 avro ödenmesini makul bulmaktadır (bk. İşık/Türkiye, no. 42202/20, § 88, 8 Ekim 2024).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
- Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
- Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
-
(a) Davalı Devletin başvurana, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç aylık bir süre içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
(i) Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat bağlamında, 12.500 avro (on iki bin beş yüz avro);
(ii) Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler karşılığında, 1.000 avro (bin avro);
(b) Söz konusu üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 25 Kasım 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.