CASE OF TÜLAY YILDIZ v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

TÜLAY YILDIZ / TÜRKİYE

(Başvuru No. 61772/12)

KARAR

STRAZBURG

11 Aralık 2018

İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.

Tülay Yıldız / Türkiye davasında,

Başkan,

Robert Spano,

Hâkimler,

Paul Lemmens,

Işıl Karakaş,

Julia Laffranque,

Jon Fridrik Kjølbro,

Stéphanie Mourou-Vikström,

Ivana Jelić

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 20 Kasım 2018 tarihinde gerçekleştirdiği müzakerenin ardından anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Tülay Yıldız’ın (“başvuran”) 26 Temmuz 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 61772/12) bulunmaktadır.

  2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat E. Özer tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuran bilhassa, annesinin nozokomiyal enfeksiyon neticesinde hastanede hayatını kaybetmesi nedeniyle Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği iddiasında bulunmaktadır.

  4. Başvuru, 14 Eylül 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.

OLAYLAR

  1. Başvuran, 1960 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
  2. Başvuranın annesi Hatice Acar 3 Şubat 1997 tarihinde, İstanbul Siyami Ersek Hastanesi Kardiyoloji Servisine kabul edilmiştir. Doktorlar, ileri bir tarihte perkütan translüminal koroner anjiyoplasti uygulanmasına karar vermişlerdir.
  3. 17 Şubat 1997 tarihinde koroner anjiyoplasti yapılmıştır.
  4. Hatice Acar 19 Şubat 1997 tarihinde hastaneden taburcu olmuştur.
  5. İlgili 21 Şubat 1997 tarihinde, kateterin takıldığı yerde kanama olması nedeniyle yeniden hastaneye kabul edilmiştir.
  6. 25 Şubat 1997 tarihinde, ilgilinin sağlık durumu kötüleşmiştir.
  7. Yakınları 26 Şubat 1997 tarihinde, Hatice Acar’ı Kadıköy Vatan Hastanesine yatırmaya karar vermişlerdir. Yapılan bakteriyolojik incelemeler neticesinde, antibiyotiklere dirençli pseudomonas aeruginosa tespit edilmiştir.
  8. Hatice Acar 22 Mart 1997 tarihinde serebral emboli yaşamıştır.
  9. Ailesinin isteği üzerine, Hatice Acar 4 Nisan 1997 tarihinde Marmara Üniversitesi Hastanesine sevk edilmiştir. Doktorlar, hastada var olan enfeksiyöz patolojinin antibiyotiklere dirençli bazı bakterilerden kaynakladığı tespitinde bulunmuşlardır.
  10. Hatice Acar, yapılan tedavilere rağmen, 14 Nisan 1997 tarihinde septisemi neticesinde hayatını kaybetmiştir.

B. Ceza Soruşturması

  1. Müteveffanın yakınları 15 Nisan 1997 tarihinde, Siyami Ersek Hastanesi Kardiyoloji Servisi doktorları hakkında, taksirle adam öldürme ve görevde ihmalkârlık nedeniyle savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlardır.
  2. Üsküdar Savcılığı 16 Nisan 1997 tarihinde, 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun gereğince, söz konusu şikâyeti Üsküdar Kaymakamlığına iletmiştir. Bu Kanun’un 3. maddesi uyarınca, kaymakam, ilçede görevli memurlar hakkında ceza soruşturması açılması konusunda karar vermek için yetkiliydi.
  3. İstanbul Valiliğinin talebine cevaben, Sağlık Bakanlığı 20 Mayıs 1997 tarihinde, Başmüfettişi A.Ö.yü hazırlık soruşturması yürütmekle görevlendirmiştir.
  4. Müfettiş bilhassa suçlanan doktorları dinlemiş ve müteveffanın tıbbi dosyası hakkında bilgi edinmiştir.
  5. Müfettiş, nihai raporunu 17 Kasım 1998 tarihinde Bakanlığa sunmuştur. Müfettiş düzenlediği rapor kapsamında, uygulanan tedavi konusunda hastaya ve ailesine yeterince bilgi verilmediği, ameliyat sonrası tedaviler ile hastanın tıbbi takibinin tatmin edici düzeyde olmadığı ve bu durumun disiplin hatası anlamına geldiği; ancak doktorlar hakkında cezai nitelikte herhangi bir tedbir alınmasının gerekmediği sonucuna varmıştır.
  6. Kaymakam 8 Aralık 1998 tarihinde, 4483 sayılı Kanun’un 6. maddesi gereğince, ceza soruşturmasının açılmasını reddetmiştir..
  7. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 31 Mayıs 2000 tarihinde, bahse konu doktorlar hakkında inceleme başlatılması için yeterli kanıt gerekçesiyle bu kararı onamıştır.

B. İdare Mahkemeleri Önünde Yürütülen Yargılama

  1. Başvuran bu arada, 22 Eylül 1998 tarihinde, Sağlık Bakanlığına karşı İstanbul İdare Mahkemesi önünde tazminat davası açmıştır. Başvuran bu dava kapsamında, bilhassa:

i. Annesinin, hijyen olmaması nedeniyle Siyami Ersek Hastanesinde kaptığı nozokomiyal enfeksiyon neticesinde hayatını kaybettiği;

ii. Annesinin şeker hastası olması nedeniyle uygun olmayan ameliyata aceleyle karar verildiği;

iii. Müdahaleden sonra reçete edilen ilacın uygun olmadığı iddialarında bulunmuştur.

  1. İstanbul İdare Mahkemesi 22 Şubat 2001 tarihinde zamanaşımı nedeniyle bu başvurunun reddine karar vermiştir.
  2. Başvuran, avukatı aracılığıyla bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
  3. Danıştay 23 Mayıs 2002 tarihinde itiraz edilen kararı bozmuştur.
  4. İstanbul 4. İdare Mahkemesi 25 Aralık 2003 tarihinde, dava hakkında karar vermekle görevli mahkemenin tespiti için dosyayı İstanbul Bölge İdare Mahkemesine göndermiştir.
  5. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2 Nisan 2004 tarihinde, görevli mahkemenin, İstanbul 2. İdare Mahkemesi olduğu kanaatine varmıştır.
  6. Bu mahkeme, çok sayıda tıbbi bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir.
  7. Söz konusu bilirkişi raporlarının somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:

İstanbul 5. Adli Tıp İhtisas Kurulu:

28 Ocak 2008 tarihli Rapor

“Ameliyat sonrası komplikasyonları önlemek amacıyla ilaçlar verilmiştir. Bu ilaçların kullanım şekilleri ve dozajları uygundu.

Koroner anjiyoplasti için kontrendikasyon bulunmamaktaydı.

Kan trombositlerindeki azalma kesinlikle bir enfeksiyona bağlıydı.

Bu enfeksiyon aynı zamanda yaygın intravasküler pıhtılaşmadan kaynaklanmaktaydı.”

İstanbul 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu:

11 Haziran 2008 tarihli Rapor

“Mütevvafının tıbbi dosyasından, ilgilinin şeker hastası olduğu ve septisemi neticesinde hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır.

Dosyadaki unsurlar, sepsisi başlatıcı etmeni belirlemeye imkân vermemektedir.

Yaygın intravasküler pıhtılaşma sepsisten kaynaklamıştır.”

İstanbul 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu:

14 Ocak 2009 tarihli Rapor

“Hatice Acar’ın durumu, tıbben koroner anjiyoplasti gerektirmekteydi.

Trombositler, koroner anjiyoplasti uygulanmasına imkân verebilecek değerdeydi. Bu operasyonda kontrendikasyon bulunmamaktaydı.

Kateterin takıldığı bölgede kanama meydana geldiğinde gerekli tıbbi müdahaleler yapılmış ve tıbbi takip uygulanmıştır.

Siyami Ersek Hastanesinde yapılan tıbbi müdahaleler, tıbbi kurallara uydundu.”

  1. İstanbul İdare Mahkemesi 15 Ekim 2009 tarihinde, tıbbi bilirkişi raporlarına dayanarak, başvuranın davasını reddetmiştir. Mahkeme, davalı idarenin herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığı kanaatine varmıştır.
  2. Başvuran, bu karara karşı 4 Ocak 2010 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, annesinde meydana gelen sepsise nozokomiyal enfeksiyonun neden olduğunu ve hastanenin, bu durumdan sorumlu olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran aynı zamanda, yargılamanın süresinden de yakınmış ve bilirkişi raporlarının çelişkili olduğunu ve idare mahkemesinin kararına dayanak teşkil edemeyeceklerini ileri sürmüştür.
  3. Danıştay raportörü, görüşünde, başvuran tarafından ileri sürülen gerekçelerin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı ve temyiz başvurusunun reddedilmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur.
  4. Danıştay savcısı ise mütalaasında, itiraz edilen kararın bozulması gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur. Danıştay savcısı, İstanbul 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından 14 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen tıbbi bilirkişi raporu kapsamında, Siyami Ersek Hastanesinde yapılan tıbbi müdahalelerin, tıp kurallarına uygun olduğu sonucuna varıldığını belirtmiştir. Bunun yanı sıra, konuyla ilgili düzenlenen üç tıbbi bilirkişi raporu incelendiğinde, hastanın, sağlık durumu göz önünde bulundurulmadan ameliyat edildiği ve kanamanın, hastaya reçete edilen ilaçların uygulanması sonrasında başladığı ve antibiyotiklere dirençli nozokomiyal enfeksiyon geliştiği sonucuna varıldığının altını çizmiştir. İstanbul 5. Adli Tıp İhtisas Kurulunun 28 Ocak 2008 tarihli bilirkişi raporunda, bu enfeksiyonlu durumun yaygın intravasküler pıhtılaşmaya neden olduğu sonucuna varıldığını eklemiştir.

Danıştay savcısına göre, bu durum, hastane idaresi tarafından, hastanedeki hijyen koşulları ve ameliyat sonrası bakım konularında ağır kusur işlendiğini göstermekteydi.

  1. Danıştay 28 Aralık 2010 tarihli kararla, hem usul kurallarına hem de yasal hükümlere uygun olduğu gerekçesiyle itiraz edilen kararı bütün hükümleriyle onamıştır.
  2. Başvuran 19 Nisan 2011 tarihinde karar düzeltme başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, yargılamanın süresinden şikâyet etmiş ve annesinin ölümünün nozokomiyal enfeksiyona bağlı sepsisten kaynakladığı sonucuna varılan tıbbi raporlara rağmen davasının reddedildiğinden yakınmıştır.
  3. Danıştay 21 Aralık 2011 tarihinde, bu başvurunun reddine karar vermiştir. Söz konusu karar 27 Ocak 2012 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak, annesinin ölüm koşullarından yakınmaktadır. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamında, davasının ulusal mahkemeler tarafından hakkaniyete uygun olarak ve makul süre içinde görülmediğini ve dolayısıyla etkili bir hukuk yolundan yararlanmadığını iddia etmektedir.
  2. Hükümet bu iddiayı reddetmekte ve başvurunun, Sözleşme’nin yalnızca 6. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
  3. Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin tamamının, Sözleşme’nin yalnızca 2. maddesi açısından bir inceleme yapılmasını gerektirdiği kanaatine varmaktadır. İşbu maddenin somut olayla ilgili bölümü aşağıdaki şekildedir:

“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. ”

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  1. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuranın 6384 sayılı Kanun’la kurulmuş olan Tazminat Komisyonuna başvurarak ulusal mahkemeler önündeki yargılamanın süresinden şikâyet etmiş olması gerektiğini ileri sürmektedir.
  2. Mahkeme, mevcut başvurunun, yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında ulusal mahkemeler önünde sözde makul süreye riayet edilmediği meselesi ile ilgili değil, fakat aynı zamanda ve esas olarak, bir yandan, başvuranın annesinin yaşam hakkının ihlal edilip edilmediği, öte yandan ulusal makamların, başvuranın annesinin ölümü ile ilgili olarak ileri sürülen iddialarının, Sözleşme’nin 2. maddesinin usuli gereklilikleri ile uyumlu bir şekilde incelenip incelemediğini tespit etmekle ilgili olduğunun altını çizmektedir. Bu nedenle, Mahkeme, başvuranın 6384 sayılı Kanun’la kurulan Tazminat Komisyonuna başvurması gerekmediği kanısındadır. Bu nedenle, Mahkeme, Hükümetin, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazını reddetmektedir. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.

B. Esas Hakkında

  1. Başvuran, annesinin ölümünden, Siyami Ersek Hastanesi doktorlarını sorumlu tutmaktadır. Başvuran, annesinin nozokomiyal enfeksiyon kurbanı olduğundan yakınmaktadır. Başvuran ayrıca, olası sorumluların tespit edilmesine imkân verecek bir hukuk yolu bulunmadığını iddia etmektedir. Başvuran bilhassa, ulusal mahkemeler önündeki yargılamanın özellikle süresi nedeniyle etkin olmadığını ileri sürmektedir.
  2. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir. Hükümet, yürütülen soruşturmanın Hatice Acar’ın ölüm nedenini belirlemeye olanak sağladığını, tıbbi bilirkişi raporlarından hiçbirinin başvuranın iddialarını desteklemediğini ve ölüm vakasının meydana gelmesinde herhangi bir tıbbi ihmalkârlık ya da hatanın söz konusu olmadığını belirtmektedir. Hükümet, davanın koşullarını göz önünde bulundurarak, ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılamanın süresinin, yetkililerin, Sözleşme’nin 2. maddesiyle üzerlerine düşen usuli yükümlülüğe uyma konusunda herhangi kusuru bulunduğunu göstermediğini eklemektedir.
  3. Mahkeme, konuyla ilgili genel ilkeler için, Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz [BD], No. 56080/13, §§ 185‑196 ve 214‑-221, AİHM 2017) kararına atıfta bulunmaktadır.
  4. Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin birinci cümlesinin, Devlete yalnızca kasten ve yasaya aykırı şekilde ölüme sebebiyet verilmesini engelleme zorunluluğu getirmekle kalmayıp, aynı zamanda Devlete kendi yargı yetkisi altında bulunan kişilerin yaşamını korumaya yönelik gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü de yüklediğini hatırlatmaktadır. Bu ilkeler, kamu sağlığı alanında da uygulanmaktadır (Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], No. 32967/96, § 48, AİHM 2002‑I ve Vo/Fransa [BD], No. 53924/00, § 88, AİHM 2004‑VIII).
  5. Bununla birlikte Sözleşmeci bir Devletin, sağlık çalışanlarına üst düzey bir yetki sağlamak ve hastaların hayatlarını koruma teminatı vermek için gerekeni yapmış olması durumunda, özellikle hastanın tedavi edilmesi kapsamında, sağlık çalışanı tarafından hüküm hatası yapılması veya sağlık çalışanları arasında koordinasyon eksikliğinin bulunması gibi sorunların, Sözleşmeci Devleti, Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında yaşam hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülük gereğince, hesap vermeye zorlamak için tek başlarına yeterli oldukları kabul edilemez (Powell /Birleşik Krallık (kk.), No. 45305/99, AİHM 2000‑V ve Sevim Güngör/Türkiye (kk.), No. 75173/01, 14 Nisan 2009).
  6. Sözleşme’nin 2. maddesinin Devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, Devletin, özel veya devlet hastanelerinde, hastaların yaşamlarını korumaya yönelik uygun tedbirlerin alınmasını zorunlu kılan yasal ve düzenleyici bir çerçeve oluşturmasını gerektirmektedir (Oyal /Türkiye, No. 4864/05, § 54, 23 Mart 2010 ve Lambert ve diğerleri/Fransa [BD], No. 46043/14, § 140, AİHM 2015 (özetler)).
  7. 2. madde aynı zamanda, gerek özel gerekse kamu sektöründe görev yapan sağlık çalışanlarının sorumluluğu altında bulunduğu sırada yaşamını yitiren bir kişinin ölüm nedeninin belirlenmesine imkân veren ve söz konusu sağlık çalışanlarının, kendi eylemleriyle ilgili olarak hesap vermelerini zorunlu kılan etkin ve bağımsız bir yargı sistemi kurulmasını da gerektirmektedir (Šilih/Slovenya [BD], No. 71463/01, § 192, 9 Nisan 2009 ve bu kararda adı geçen davalar).
  8. Bu bağlamda, Sözleşme, üçüncü kişiler hakkında ceza soruşturmaları açma hakkını güvence altına almasa bile, Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin gerektirdiği etkili yargı sisteminde cezalandırma mekanizmasının yer alabileceğini ve bazı koşullarda yer alması gerektiğini birçok defa ifade etmiştir (yukarıda anılan Calvelli ve Ciglio kararı, § 51, Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk /Türkiye, No. 13423/09, §§ 104-105, AİHM 2013 ve Asiye Genç/Türkiye, No. 24109/07, § 73, 27 Ocak 2015). Ancak, yaşam hakkına ya da fiziksel bütünlüğe kasten zarar verilmese bile, Sözleşme’nin 2. maddesinden ileri gelen etkili bir yargı sistemi oluşturma yönündeki pozitif yükümlülük, her türlü durumda, mutlaka cezai hukuk yolunu gerektirmemektedir (Cevrioğlu /Türkiye, No. 69546/12, § 54, 4 Ekim 2016). Tıbbi ihmalkârlıkların özel bağlamında, benzer yükümlülük, örneğin, söz konusu yargı sistemi, tek başına veya ceza mahkemeleri önünde açılacak bir dava ile birlikte, bahse konu doktorların sorumluluklarının belirlenmesi amacıyla ve gerektiği takdirde, tazminat ödenmesi veya mahkeme kararının yayımlanması gibi her türlü uygun hukuki cezanın uygulanması amacıyla ilgililere hukuk mahkemeleri önünde dava açma imkânı tanırsa yerine getirilebilir. Disiplin tedbirleri de öngörülebilir (yukarıda anılan Calvelli ve Ciglio, § 51 ve Vo, § 90 ve Gray /Almanya, No. 49278/09, §§ 80 ila 82, 22 Mayıs 2014).
  9. Her halükarda, iç hukukta öngörülen koruma mekanizmalarının yalnızca teorik olarak mevcut olması halinde, Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi bakımından yükümlülüğü yerine getirilmiş sayılamaz: Bu koruma mekanizmalarının bilhassa pratik olarak da etkin bir biçimde işliyor olması gerekmektedir (Byrzykowski /Polonya, No. 11562/05, § 105, 27 Haziran 2006 ve Spyra ve Kranczkowski /Polonya, No. 19764/07, § 88, 25 Eylül 2012).
  10. Sözleşme’nin 2. maddesi tarafından tedavi konusunda yüklenen usuli yükümlülük bilhassa yargılamanın makul süre içinde tamamlanmasını gerektirmektedir (yukarıda anılan Šilih kararı, § 196). Bu bağlamda, Mahkeme, belirli bir davada 2. madde kapsamındaki haklara riayet edilmesi meselesinin yanı sıra, daha genel değerlendirmelerin de hastane ortamında yaşanan tıbbi ihmalkârlık ile ilgili davaların derhal inceleme gerektirdiğinin altını çizmektedir. Tıbbi tedavinin uygulanması sırasında meydana gelen olaylar ve işlenen muhtemel hatalar konusunda bilgi sahibi olunması, ilgili kuruluşların ve sağlık personelinin potansiyel eksiklikleri gidermeleri ve benzer hataların meydana gelmesini önlemeleri açısından büyük önem arz etmektedir. Dolayısıyla, bu tür davaların ivedilikle incelenmesi, tüm sağlık hizmetlerinden faydalanan kişilerin güvenliği için önem teşkil etmektedir (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, § 218 ve yukarıda anılan Oyal kararı, § 76).
  11. Mahkeme, bu usuli yükümlülüğün sonuç değil araç yükümlülüğü olduğunu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, tıbbi ihmalkârlık ile ilgili bir davanın ilgili kişi açısından lehte bir sonuca sahip olmaması, tek başına, davalı Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında üzerine düşen pozitif yükümlülüğü yerine getirmediği anlamına gelmemektedir (Besen / Türkiye (kk.), No. 48915/09, § 38 in fine, 19 Haziran 2012 ve E.M. ve diğerleri / Romanya (kk.), No. 20192/07, § 50, 3 Haziran 2014).
  12. Mahkeme, başvuranın, annesinin ölümüne kasten neden olunduğunu ne açıkça ne de zımnen iddia etmediğini tespit etmektedir. İlgili, annesinin nozokomiyal enfeksiyon ve tedavisi boyunca yaşanan çeşitli tıbbi ihmalkarlıklar neticesinde hayatını kaybettiğini ileri sürmektedir.
  13. Mahkeme ilk olarak, sağlık çalışanlarının, ne hayatını kaybetmiş olan bir hastanın durumu ile ilgili olarak yapmış oldukları değerlendirmeyi ne de bu hastaya uygulanmış olması gereken tedaviye ilişkin kararlarını yeniden gözden geçirme görevinin kendisine ait olmadığının altını çizmektedir (Glass /Birleşik Krallık (kk.), No. 61827/00, 18 Mart 2003). Bu değerlendirmeler ve klinik kararlar, hastanın sağlık durumu ve tıbbi personelin, tedavi kapsamında alınacak tedbirler ile ilgili vardığı sonuçlar göz önünde bulundurularak yapılmış ve alınmıştır. Bu bağlamda, Mahkeme, Hatice Acar’a uygulanan tıbbi tedavinin ulusal düzeyde bir denetime konu olduğunu ve başvuranın iddialarını sunduğu yargı organlarından hiçbirinin, ilgiliye uygulanan tıbbi tedavide herhangi bir kusur olduğu sonucuna varmadığını gözlemlemektedir.
  14. Bu bağlamda, Mahkeme, keyfilik ya da açık hata haricinde, ulusal makamlar tarafından varılan fiili tespitleri değerlendirme görevi olmadığını hatırlatmaktadır. Bu bilhassa, doğası gereği konuyla ilgili özel ve derin bir bilgi gerektiren bilimsel bilirkişi incelemeleri için geçerlidir (Počkajevs/Letonya, (kk.), No.76774/01, 21 Ekim 2004). Başvuranın annesinin ölümüyle sonuçlanan koşullar ve hastayla ilgilenen sağlık çalışanlarının sözde sorumluluğu, var olan mekanizmaların olayların seyrini aydınlatmaya imkân verip vermediği araştırılarak incelenmelidir.
  15. Somut olayda, başvuran, annesinin genel olarak tıbbi tedaviden ya da bilhassa acil bakıma erişimden yoksun bırakıldığını iddia etmemektedir -ve dosyada yer alan hiçbir unsur, durumun bu şekilde olabileceğini de göstermemektedir- ancak ilgiliye uygulanan tedavinin, doktorların ihmalkârlık göstermeleri nedeniyle başarısız olduğu iddia etmektedir.
  16. Mahkeme ayrıca, somut olayda sunulan bilgilerin, olayların meydana geldiği dönemde, başvuranın annesinin tedavi gördüğü Siyami Ersek Hastanesinde, yetkililerinin bildikleri veya bilmeleri gereken sistemsel ya da yapısal herhangi bir aksaklık bulunduğunu; konuyla ilgili gerekli önleyici tedbirler almadıklarını ve bu eksikliğin büyük ölçüde, başvuranın annesinin ölümüne neden olduğunu kanıtlamak için yeterli olmadığı değerlendirmesinde bulunmaktadır (yukarıda anılan Asiye Genç kararı ile karşılaştırınız, § 80 ve Aydoğdu / Türkiye, No. 40448/06, § 87, 30 Ağustos 2016).
  17. Sağlık çalışanları tarafından yapıldığı iddia edilen yanlışlığın basit bir hatanın ya da tıbbi ihmalin ötesine geçtiği; başvuranın annesinin tedavi sürecinde yer alan kişilerin, acil tıbbi tedavi uygulanmamasının ilgilinin hayatını tehlikeye atacağını şüphesiz bilmelerine rağmen, mesleki yükümlülüklerini hiçe sayarak, böyle bir tedavi uygulamadıkları da saptanmamıştır.
  18. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, mevcut davanın tıbbi ihmalkârlık iddiaları ile ilgili olduğu kanısındadır. Bu şartlar altında, Türkiye’nin üzerine düşen maddi pozitif yükümlülükler, ister özel ister devlet olsun, hastanelerin, hastaların yaşamlarını korumak için uygun tedbirler almalarını gerektiren uygun bir düzenleyici çerçeve oluşturmakla sınırlıdır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, §§ 186 ve189).
  19. Mahkeme, yürürlükte olan düzenleyici çerçevenin, Devletin, başvuranın annesinin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirme konusunda herhangi bir kusurunu ortaya çıkarmadığı kanısındadır. Zaten başvuran böyle bir kusurdan da yakınmamaktadır.
  20. Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine karar vermektedir.
  21. Mevcut davanın tıbbi ihmalkârlık iddialarıyla ilgili olması sebebiyle, Mahkeme’nin aynı zamanda, başvuranın sahip olduğu hukuk yollarının etkinliği kontrol etme ve böylelikle yargı sisteminin, hastaların yaşam hakkını korumak amacıyla yasama ve düzenleyici çerçevenin düzgün bir şekilde uygulanmasını sağlayıp sağlamadığını belirleme görevine de sahip olacaktır; bu durum, başlatılan yargılamaların başvurana, iddialarını bilfiil inceletme ve tıbbi personel tarafından, tespit edilmesi olası her türlü mevzuat ihlalini cezalandırma imkânı verip vermediğini araştırmayı gerektirmektedir.
  22. Mahkeme, başvuranın haklarını ileri sürmek için, biri ceza diğeri idari olmak üzere iki dava açtığını tespit etmektedir. Birinci dava, doktorlar hakkında cezai nitelikte herhangi bir tedbir alınmasını gerektiren aleyhte unsurlar bulunmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla sonuçlanmıştır. İkinci dava ise, özü itibarıyla, ölüme enfeksiyonun neden olduğunun ve tıbbi ekibin herhangi bir hatasının bulunmadığının belirtildiği üç bilirkişi raporu dikkate alınarak başvuranın tazminat talebinin reddedildiği bir kararla sona ermiştir.
  23. Ceza yargılamasının etkin niteliği ile ilgili olarak, başvuranın, Hatice Acar’ın ölümüne kasten neden olunduğunu ileri sürmediği doğrudur. Netice itibarıyla, Sözleşme’nin 2. maddesinin amaçları doğrultusunda, bir cezai hukuk yolu açılması muhakkak gerekli değildi (yukarıda anılan, Lopes de Sousa Fernandes kararı, § 232).
  24. Bunun yanı sıra, Sağlık Bakanlığı tarafından idari hazırlık soruşturması yürütmek üzere görevlendirilen müfettişin, Hatice Acar’a, uygulanan tedavi konusunda yeterince bilgi verilmediğini; ameliyat sonrası bakım ile tıbbi takibinin tatmin edici olmadığını ve bu durumun disiplin hatası teşkil ettiğini saptadığını belirtmek de uygun olacaktır (yukarıda 19. paragraf). Ancak, bu tespitlere rağmen, dosya kapsamında, suçlanan doktorlar hakkında disiplin yargılaması açıldığına ilişkin herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
  25. İdare mahkemeleri önündeki yargılama ile ilgili olarak, Mahkeme, farklı yargılamalar kapsamında elde edilen raporların ve verilen mahkeme kararlarının hiçbirinde, başvuranın, annesinin İstanbul Siyami Ersek Hastanesindeki kötü hijyen koşulları nedeniyle nozokomiyal enfeksiyon neticesinde hayatını kaybettiği yönündeki esas iddiasına değinilmediğini ya da en azından bu iddianın tatmin edici şekilde ele alınmadığını gözlemlemektedir.
  26. Bunun yanı sıra, Adli Tıp Kurumu raporlarında, davanın bu yönünden hiçbir surette bahsedilmemekte ve Hatice Acar’ın ölümüne sepsisin neden olduğu ve suçlanan tıbbi ekibin tıbbi prosedüre uygun şekilde tedavi uyguladığını ifade etmekle yetinilmektedir. Bilirkişiler, başvuranın annesinin neden nozokomiyal enfeksiyon kurbanı olduğu tespit etme meselesini yeterince dikkat almış görünmemektedirler. Ancak bu husus, hastane yetkililerinin, yönetmeliğin konuyla ilgili kendilerine yüklediği yükümlülüklere riayet edip etmediklerini belirlemek açısından önem arz etmekteydi.
  27. Mahkemeler, sonuç üzerinde belirleyici olmasa da en azından davanın çözüme kavuşması açısından büyük önem arz etmesine ve dolayısıyla mahkemelerin spesifik ve açık tepkisini gerektiren bir husus olmasına rağmen bu soruna bizzat daha fazla eğilmemişlerdir.
  28. Mahkeme, 2. maddeden kaynaklanan usul yükümlülüğüne riayet edilmesi amacıyla, tıbbi bağlamda ortaya çıkan karmaşık meseleler ile ilgili olarak yürütülen bir soruşturmanın kapsamının, kişinin ölüm zamanı ve doğrudan nedeni ile sınırlı olarak değerlendirilemeyeceği görüşündedir. Mahkeme, başvuranın annesinin kaptığı enfeksiyonun sebebi olan bakterinin kaynağının ulusal düzeyde tespit edilememe nedenleri hakkında yorum yapamayacaktır. Buna karşın, Mahkeme, ilk bakışta savunulabilir olan ve ihmalkarlık ile başlamış olabilecek olaylar zincirinin hastanın ölümüne neden olduğu yönünde bir iddia var olduğunda, bilhassa iddia, nozokomiyal enfeksiyon ile ilgili olduğunda, yetkililerden meseleyi derinlemesine bir şekilde incelemelerinin beklenebileceği kanısındadır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, § 237). Ancak, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, somut olayda durumun bu şekilde olmadığı kanaatindedir.
  29. Buna karşın, Mahkeme, idare mahkemeleri önündeki yargılamanın ivedilikle yürütülmediğini ve toplam süresinin -on üç yıldan fazla- makul olmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme, tıbbi ihmalkarlık ile ilgili iddiaları aydınlatmak için açılan bir davanın ulusal mahkemeler önünde bu denli uzun sürebilmesini kabul edemez. Dosyadaki unsurlar göz önüne alındığında, böyle bir sürenin davanın koşullarıyla haklı gösterildiği görülmemektedir. Mahkemelerin, davanın zaman aşımına uğramadığına karar vermelerinin üç yıldan fazla sürdüğüne ve başvuru yapıldıktan sonra beş yıldan uzun bir süre sonunda İstanbul 2. İdare Mahkemesinin davanın esasını incelemeye başladığına ilişkin tespitleri özellikle dikkat çekicidir.
  30. Mahkeme, benzer gecikmelerin, yalnızca davacı taraf için değil, fakat aynı zamanda ilgili sağlık çalışanları için de dayanılması güç bir belirsizliği sürdürebilecek nitelikte olduğu kanaatine varmaktadır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, § 236). Bu bağlamda, yargı sistemini, mahkemelerine Sözleşme’nin bilhassa 2. maddesinden ileri gelen yükümlülüklerde yer alan gerekleri karşılamaya imkân verecek şekilde düzenleme görevinin Devlete ait olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anlan Lopes de Sousa Fernandes kararı, § 236 ve Süleyman Ege/Türkiye, No. 45721/09, § 59, 25 Haziran 2013).
  31. Bu unsurlar tek başlarına, Mahkemenin, başvuranın, bir tıbbi ihmalkârlığın annesinin ölümüyle sonuçlandığı iddiasında bulunduğu savunulabilir bir şikâyet karşısında, ulusal sistemin bir bütün olarak, 2. madde bağlamında Devlete düşen yükümlülüğe uygun olarak yeterince hızlı ve uygun bir çözüm getirmediği değerlendirmesinde bulunabilmesi için yeterlidir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 2. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.

II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

  1. Başvuran, adil tazmin bağlamında, annesinin hastane masrafları için 4.317,25 Türk lirası (TRY - yaklaşık 600 avro) talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda, hastane faturalarını sunmaktadır.
  2. Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir. Hükümet, başvuranın taleplerinin, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin gereklerine aykırı olarak, ayrıntılı olarak sunulmadığını ileri sürmektedir. Her halükarda, söz konusu taleplerin aşırı, dayanaktan yoksun ve Mahkemenin içtihadına aykırı olduğunu düşünmekte ve tamamının reddedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
  3. Mahkeme, başvuranın, taleplerini, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin gereklerine aykırı olarak, ayrıntılı şekilde sunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla ilgilinin, maddi zarar bağlamında usule uygun adil tazmin talebinde bulunmuş olduğu değerlendirilemez. Her halükarda, ilgilinin maddi zarar nedeniyle bir talepte bulunduğunun düşünülebileceği varsayıldığında, Mahkeme tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında nedensellik bağı görmemekte ve bu talebi reddetmektedir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;

  2. Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;

  3. Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;

  4. Adil tazmine ilişkin talebin reddine karar vermiştir.

İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 11 Aralık 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim