CASE OF DEMİRAY v. TÜRKİYE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
DEMİRAY / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 61380/15)
KARAR
Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi • Satışının iptal edildiği tarihte taşınmazın piyasa değerine karşılık gelen bir meblağın ödenmesinin reddedilmesi • 25 yıl geçmesi ve yüksek enflasyon sebebiyle değersiz hale gelen satış bedelinin iade edilmesi ve başka tazminat şekli olmaması • Ulusal mahkemelerin satışın iptal edilmesine yönelik bütün sorumluluğu başvurana yüklemesi • İdarenin sebepsiz zenginleşmesine yol açan yetkili makamların ihmalkâr tutumunun dikkate alınmasının reddedilmesi • Her türlü geri ödemeden yoksun bırakmaya eşdeğer az miktarda tazminat • Aşırı yük • Adil dengenin bozulması
STRAZBURG
18 Nisan 2023
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Demiray/Türkiye davasında,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Jovan Ilievski,
Pauliine Koskelo,
Saadet Yüksel,
Lorraine Schembri Orland,
Frédéric Krenc,
Diana Sârcu,
ve Bölüm Yazı İşleri MüdürüHasan Bakırcı’nın katılımıyla, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türk vatandaşı İsmet Demiray’ın (“başvuran”), 24 Kasım 2015 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkeme’ye yapmış olduğu başvuruyu (no. 61380/15),
Başvurunun Türk Hükümetinin (“Hükümet”) bilgisine sunulması kararını,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
28 Mart 2023 tarihinde, kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Dava, yetkili kamu makamlarından bir taşınmazın başvuran tarafından satın alınmasının reddedilmesi ve ilgiliye geri ödenen meblağın yetersizliği iddiası ile ilgilidir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamındaki haklarının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir.
OLAY VE OLGULAR
- Başvuran 1950 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Avukat Ali Yaşar Özkan tarafından temsil edilmiştir.
- Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
- Davaya ilişkin olay ve olgular, taraflarca sunulduğu şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
- Başvuran, 16 Ekim 1991 tarihinde, 442 sayılı Köy Kanunu ile getirilen ve köy sakinlerinin mülkiyete erişimini kolaylaştırmayı amaçlayan (bk. aşağıda 30. paragraf) bir düzenleme çerçevesinde, (Gebze’de bulunan) Muallim köyü muhtarından, aynı köyde bulunan ve yetkili makamlara ait olan 391 m²’lik bir taşınmaz (108 ada 10 parsel) satın almıştır. Başvuran, bu satın alma için 8.990.000 eski Türk lirası (TRL)[1] (söz konusu tarihte yaklaşık 1.850 Amerikan doları) tutarında bir ödeme yapmıştır.
- Bu düzenlemeden yararlanmak için, özellikle bir ev veya bir arazi sahibi olmama, köyde en az beş yıldır ikamet ediyor olma ve nüfusa köyde ikamet eden olarak kayıtlı olma koşulları bulunmaktaydı.
- Başvuran, talep formunda, Terme ilçesinde (Samsun) ikamet eden olarak nüfusa kayıtlı olduğunu belirtmiştir.
- Maliye Bakanlığı, Haziran 1993 tarihinde, Muallim köyünün bulunduğu ilin valisine, başvuranın resmi ikametgâhı sebebiyle düzenlemeden yararlanma koşullarını taşımadığı bilgisini vermiş ve söz konusu validen satışın iptal edilmesini talep etmiştir.
- Valinin talimatı üzerine hareket eden Muallim köyü muhtarı, başvuranın tapu kaydının iptali ve taşınmazın tapu siciline köy adına yeniden tescili talebiyle bir dava açmıştır.
- Yargılama sırasında, başvuran, satıştan önce, köyde ikamet eden olarak kayıtlı olmadığının Valiliğe bildirildiğini ve muhtarın talebi onaylaması ve ilgiliye bir taşınmaz tahsis etmesi nedeniyle Valiliğin mülk devrini kabul ettiğini ileri sürmüştür.
- Başvuran ayrıca, benzer olay ve olgular için bölgede bulunan birçok köy muhtarı hakkında yürütülen ceza yargılamalarının ilgililerin beraat etmeleriyle sonuçlandığını belirtmiştir. Başvurana göre, bu durum, satışın hukuka uygun olduğunu göstermekteydi.
- Gebze Asliye Hukuk Mahkemesi (“AHM”), 14 Ekim 1997 tarihli kararında, satışın geçersiz olduğu kanaatine varmış ve taşınmazın köy adına yeniden tescil edilmesine karar vermiştir. Gebze AHM, başvuranın nüfusa Terme ilçesinde ikamet eden olarak kayıtlı olduğuna itiraz etmediğini ve bunu talep formunda açıkça belirttiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla, Gebze AHM, ilgilinin taşınmazın tahsisinden yararlanmak için tüm koşulları yerine getirmediğini tespit etmiştir.
- Kararın sonunda yer alan resmi ifadeye göre, bu karar, 29 Ocak 2008 tarihinde kesinleşmiştir.
- Başvuran, 25 Eylül 2007 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde, Muallim Köy Muhtarlığı hakkında bir tazminat davası açmıştır.
- Başvuran, dava dilekçesinde bu taşınmazı 8.993.000 eski Türk lirasına satın almasına rağmen satışın iptal edilmesinden sonra kendisine herhangi bir ödeme yapılmadığını ileri sürmüştür. Başvuran, 1990’lı yılların ülke ekonomisinin gördüğü en yüksek enflasyon dönemi olduğunun herkes tarafından bilindiğini iddia etmiştir. Başvurana göre, mahkeme, tazminat tutarını belirlemek için yalnızca yaptığı ödemenin değerini güncellemekle kalmamalı aynı zamanda taşınmazın güncel piyasa değerini de değerlendirmelidir. Başvuran, zararının en az 120.000 yeni Türk lirası (TRY) (yani söz konusu tarihte yaklaşık 69.000 avro) olduğu kanaatine varmıştır. Bununla birlikte başvuran, talebini şimdilik gecikme faiziyle birlikte 6.000 TRY tutarında sınırlandırdığını ve geriye kalan haklarını saklı tuttuğunu belirtmiştir.
- AHM tarafından görevlendirilen üç bilirkişi, 10 Nisan 2008 tarihinde raporlarını sunmuştur. Bilirkişiler, sözleşmenin hukuka aykırı olması sebebiyle satışın iptal edilmesinden satışın iki tarafının da sorumlu olduğu kanaatine varmışlardır. Bilirkişilere göre başvuran, getirilen düzenlemeden yararlanamamasına rağmen talepte bulunmuş ve sonuna kadar bu adımı izleyerek iyi niyete uygun olmayan bir şekilde davranmıştır. Bu nedenle, başvuranın ağır kusurlu olduğunun değerlendirilmesi gerekmektedir.
- Bilirkişiler, 2008 yılında taşınmazın değerinin yaklaşık 35.190 TRY (yani söz konusu dönemde yaklaşık 16.900 avro) olduğunu belirtmişlerdir. Bununla birlikte bilirkişilere göre, başvuranın bu taşınmazı piyasa rayicine göre değil daha düşük bir fiyata satın alması ve ağır kusurlu bulunması değerlendirilmesinin gerekmesi sebebiyle, tazminatın taşınmazın piyasa değerine göre değil, taşınmazı satın almak için ilgili tarafından gerçekleştirilen ödemenin güncel değerine tekabül etmesi gerekmektedir.
- Bilirkişiler, 25 Eylül 2007 tarihinde (davanın açıldığı tarihte) satın alma fiyatının güncellenmesine yönelik üç yöntem sunmuşlardır. Söz konusu yöntemlerin sonuçları aşağıdaki gibidir:
Dolar kuruna göre: 2.344 TRY (yani yaklaşık olarak 1.355 avro),
Altın kuruna göre: 3.458 TRY (yani yaklaşık olarak 1.998 avro),
Toptan eşya fiyat endeksine (TEFE) göre: 4.573 TRY (yani yaklaşık olarak 2.690 avro).
- Bilirkişiler, son yöntemi uygulamayı önermişlerdir.
- AHM, 19 Mart 2009 tarihli kararında, başvurana atfedilebilir bir kusurun bulunduğunu kabul ederek bilirkişilerin tespitlerini kabul etmiş ve başvurana, 25 Eylül 2007 tarihinden itibaren gecikme faiziyle birlikte, 4.573 TRY ödenmesine karar vermiştir.
- Yargıtay, 9 Aralık 2010 tarihinde, ödenen meblağın az olması sebebiyle itiraz eden başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiş ancak tutarın aşırı olduğundan şikâyet eden idarenin temyiz başvurusunu kısmen haklı bulmuştur.
- Yargıtay’a göre, satış sözleşmesinin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle mahkeme kararıyla geçersiz kılınması nedeniyle, taraflar sebepsiz zenginleşmeye ilişkin kurallara dayanarak yalnızca haksız yere ödenen miktarların geri ödemesini talep edebilirdi. Yargıtay, başvuranın Muallim köyünde ikamet eden olarak nüfusa kayıtlı olmadığını ve “yanıltıcı beyanlarda” bulunduğunu tespit etmiştir. Yargıtay, başvuranın bu sebeple kötü niyetli olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varmıştır. Yargıtay, sonuç olarak başvuranın, ödediği fiyatın güncellenmesine değil, yalnızca taşınmazı satın almak için harcadığı tutarın davanın açıldığı tarihten itibaren gecikme faiziyle birlikte iade edilmesini talep etme hakkına sahip olduğuna hükmetmiştir.
- Yargıtay, 22 Ekim 2011 tarihinde, başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir.
- AHM, 13 Mart 2012 tarihinde, Yargıtay kararına uymaya karar vermiş ve başvuranın davasının kısmen kabulü ile başvurana 25 Eylül 2007 tarihinden itibaren gecikme faiziyle birlikte 8.99 TRY (yani söz konusu tarihte yaklaşık 3.80 avro) tutarında bir meblağın ödenmesine hükmetmiştir.
- Yargıtay, 21 Ocak 2013 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiştir.
- Yargıtay, 1 Temmuz 2013 tarihinde, başvuranın karar düzeltme talebini de reddetmiştir.
- Anayasa Mahkemesi, 22 Haziran 2015 tarihli bir kararla, başvuranın makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varmış ve kendisine manevi zarar bağlamında tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi, buna karşın, başvuranın mülkiyet hakkına ilişkin şikâyetleri de dâhil olmak üzere diğer şikâyetlerin tamamını, adil yargılanma hakkı kapsamında inceleyerek açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu şikâyetlerin yargılamanın sonucu ile ilgili olduğu ve itiraz edilen kararlarda açık bir değerlendirme hatası bulunmadığı kanaatine varmıştır.
- Hükümete göre, AHM tarafından 13 Mart 2012 tarihli kararıyla (bk. yukarıda 24. paragraf) ödenmesine hükmedilen faiz, 27 Haziran 2019 tarihinde 9.53 TRY (söz konusu tarihte yaklaşık 1.40 avro) tutarındadır.
İLGİLİ HUKUKÎ ÇERÇEVE VE İÇ HUKUK UYGULAMASI
-
442 Sayılı Kanun
-
3367 sayılı Kanun’la değiştirildiği şekliyle, 442 sayılı Köy Kanunu’nda, özellikle konuta yönelik alanlar öngörülen köy imar planının yetkili bir vali tarafından kabul edilebildiği belirtilmektedir.
-
Söz konusu Kanun, ilgili köydeki bazı sakinlere bu tür alanlarda bulunan 2.000 m²’den küçük parselleri satma olanağı sunmaktadır. Kanun’un ek 13. maddesinde, köyde ikamet eden ve nüfusa köyde ikamet eden olarak kayıtlı olan kişilerin, bir ev sahibi olmamaları koşuluyla seçilecekleri belirtilmektedir.
-
Bu satışların gerçekleşebileceği yönündeki koşullar belirli bir yönetmelik içerisinde tanımlanmıştır ve bu yönetmeliğin 11. maddesinde, satın alma taleplerinin ihtiyar meclisi tarafından kamuya açık oturumda incelendiği ve meclisin uygunluk koşullarına riayet edilmesi hususunu denetlemekle ve onaylamakla görevli olduğu belirtilmektedir. 2. Muhtar
-
Muhtar, köyde veya mahallede en küçük idari birim seçilen bir kamu görevlisidir ve görevleri arasında özellikle medeni durumlar ve köy veya mahalle sakinleri ile idareler arasındaki ilişkiler yer almaktadır (Elif Kızıl/Türkiye, no. 4601/06, § 36, 24 Mart 2020).
-
Muhtara, görevlerinde, kendisiyle birlikte ihtiyar meclisini oluşturan diğer bazı temsilciler (ihtiyar meclisi) yardım etmektedir. 3. Haksız Yere Ödenen Miktarların Geri Alınması
-
Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Türk Borçlar Kanunu’nun 61. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Haklı bir sebep olmaksızın, bir başkasının mal varlığından veya emeğinden zenginleşen, bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür.
Bu yükümlülük, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğmuş olur.”
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
-
SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, kendisine ödenen tazminatın, hem taşınmazın güncel değeri hem de gerçekleştirdiği ödeme bağlamında, düşük olmasından şikâyet etmektedir. Başvuran, bu noktada, Sözleşme’nin 6. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine atıfta bulunarak, ulusal mahkemelerin kararlarının yeterince gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir.
-
Hükümet, başvuranın Mahkeme önünde ifade ettiği şikâyetlerinin Anayasa Mahkemesi nezdinde yapılan başvurusunda ifade edilen şikâyetlerle benzer olduğunu tespit etmektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin söz konusu şikâyetleri adil bir yargılanma hakkı kapsamında incelediğini hatırlatarak, Mahkeme’yi de aynı şekilde davranmaya davet etmektedir.
-
Mahkeme, olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olduğunu ve taraflarca yapılan nitelendirmelerle bağlı olmadığını hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018). Mahkeme, mevcut davada, başvuranın şikâyetlerinin, yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında bir inceleme gerektirdiği kanaatine varmaktadır. Söz konusu maddenin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, kabul edilemezliğe ilişkin birçok itiraz ileri sürmektedir.
-
Hükümet, ilk olarak, başvuranın, haklarının ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu iddia edemeyeceğini ileri sürmektedir. Hükümet, Türk hukukunda, somut olayda olduğu gibi, dava dilekçesinde temerrüt faizinin talep edildiği tarihin belirtilmemesi halinde, bu tarihin davanın açıldığı tarih olarak varsayıldığını belirtmektedir. Hükümet, mahkemelerin başvuran tarafından zımnen talep edilen tarihten itibaren kendisine faiz ödenmesine hükmederek başvuranın talebini kabul ettiklerini ve bu nedenle başvuranın herhangi bir hak ihlalinin mağduru olduğunu iddia edemeyeceğini ileri sürmektedir.
-
Hükümet ayrıca, 27 Haziran 2019 tarihli tazminat güncellemesinin (25 Eylül 2007 tarihinde 8,99 TRY olan) sonucunun 26,54 TRY olduğunu ancak AHM kararına dayalı olarak hesaplanan faizin aynı tarihte 9,53 TRY olduğu, iki tutar arasındaki farkın yaklaşık 1 EUR olduğunu belirterek, başvurucunun önemli bir zarara uğramadığını iddia etmektedir.
-
Son olarak Hükümet, başvuranın iddialarının Mahkeme’yi dördüncü derece mahkemesi olarak kendisini konumlandırmasına yol açması nedeniyle, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
-
Mahkeme, başvuranın Türk lirasının yüksek değer kaybına uğradığı ve taşınmazın güncel değerini (bk. yukarıda 15. paragraf) göz önünde bulundurarak tazminat belirlemesini AHM’den açıkça talep ettiğini gözlemlemektedir. Ancak, bu talep karşılanmamıştır. Sonuç olarak Hükümetin mağdur sıfatına ilişkin itirazının reddedilmesi gerekmektedir.
-
Mahkeme, Hükümetin ikinci itirazına ilişkin olarak, başvuranın şikâyetinin çarpıtılmasına dayandığı kanaatindedir. Nitekim başvuran, sadece davanın açıldığı tarihten itibaren (25 Eylül 2007) değil ödeme tarihinden itibaren (1991) güncelleme yapılmamasından şikâyet etmektedir. Ancak, satın alma sırasında ödediği meblağın davanın açıldığı tarihte güncellenen tutarının 4.573 TRY olmasına rağmen, AHM, başvurana yalnızca 8.99 TRY ödenmesine hükmetmiştir. İki meblağ arasındaki fark göz ardı edilebilir değildir. Dolayısıyla Hükümet, başvuranın önemli bir zarara uğramadığını ileri sürmekte yeterli bir gerekçeye dayanmamaktadır. Sonuç olarak, bu ikinci itirazın da reddedilmesi gerekmektedir.
-
Mahkeme, son olarak, başvurunun, kabul edilebilirliğe ilişkin inceleme aşamasında çözülemeyen ve esasa ilişkin detaylı bir inceleme yapılmasını gerektiren ciddi fiili ve hukuki sorunlar içerdiğini değerlendirmektedir. Sonuç olarak başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu söylenemez.
-
Bu nedenle Mahkeme, Hükümetin tüm itirazlarını reddetmektedir.
-
Mahkeme, başvurunun, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi içermediğini tespit ederek, kabul edilebilir olduğunu ilan eder. 2. Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
-
Başvuran, satışın iptali nedeniyle maruz kaldığı zararın telafisi için bir meblağın ödenmemesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, kendisine ödenen meblağın, yoksun bırakıldığı taşınmazın güncel değerine denk gelmediğini ve ilgili dönemde yaşanan yüksek enflasyona bağlı olarak para biriminde meydana gelen değer kaybını dikkate almadığını belirtmektedir.
-
Hükümet, başvuranın şikâyetçi olduğu müdahalenin, mevcut davada olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Borçlar Kanunu’nun 61. maddesi olmak üzere yasal bir dayanağı olduğunu ve bu hükmün sebepsiz zenginleşmeyi engellemek üzere meşru bir amaç izlediği ve söz konusu menfaatler arasında adil bir denge kurduğu kanaatindedir.
-
Hükümet, son olarak, Mahkeme’nin, orantılılık ilkesinin uygulanmasını denetlerken, hem uygulanacak düzenlemeleri seçme konusunda hem de söz konusu yasal amaçlara ulaşma kaygısıyla, genel menfaat açısından sonuçlarının meşru olup olmadığını belirleme hususunda Devlete geniş bir takdir yetkisi tanıdığını belirtmektedir (Chassagnou ve diğerleri/Fransa [BD], no. 25088/94 ve 2 diğer başvuru, § 75, AİHM 1999-III).
-
Hükümet, başvuranın kendisinin, bu amaçla bir talepte bulunmayarak, 1991 yılından itibaren faiz hesaplanmasından kaynaklanacak faydadan mahrum kaldığını ileri sürmekte ve başvuranın kendi ihmalinin sonuçlarına katlanmak zorunda olduğu kanaatine varmaktadır. Hükümet, bu nedenle, müdahalenin orantısız olmadığı sonucuna varmaktadır. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
-
Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin üç farklı kural içerdiğini hatırlatmaktadır: İlk paragrafın birinci cümlesinde belirtilen ve genel bir niteliğe sahip olan ilk kural, mülkiyete saygı ilkesini ortaya koyar; aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural, mülkiyetten yoksun bırakılma konusunu ele almakta ve belli koşullara tabi tutulmasıyla ilgilidir; ikinci paragrafta kaydedilen üçüncü kural ise, Devletlere, özellikle kamu yararı doğrultusunda malların kullanımını düzenleme yetkisi tanımaktadır. Bununla birlikte, bu kurallar birbirlerinden bağımsız bir nitelik taşımamaktadır. İkinci ve üçüncü kurallar, mülkiyet hakkına yönelik özel ihlal örnekleri ile ilgilidir; bu nedenle, ilk kural tarafından kabul edilen prensip ışığında yorumlanmaları gerekir (bk. diğer birçok karar arasında, Broniowski/Polonya [BD], no. 31443/96, § 134, AİHM 2004 V).
-
Mahkeme, somut olayda, başvuranın şikâyetçi olduğu müdahalenin, tapunun iptal edilmesi nedeniyle maruz kalınan zararın tazmin şekline yönelik olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, hukuki durumun karmaşıklığının müdahalenin belirli bir kategoride sınıflandırılmasını engellediği ve bu nedenle genel norm ışığında incelenmesi gerektiği kanaatindedir (bk. Gladysheva/Rusya, no. 7097/10, § 71, 6 Aralık 2011, bu dava, satışın geçersiz olduğu gerekçesiyle tapunun iptal edilmesiyle ilgilidir).
-
Mahkeme, bir kişinin mülkiyetine saygı hakkına yapılan bir müdahalenin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle uyumlu olabilmesi için, öncelikle yasallık ilkesiyle uyumlu olması ve keyfi bir niteliğe sahip olmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu müdahale aynı zamanda toplumun genel menfaatinin gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasına ilişkin gereklilikler arasında “adil denge” kurmalıdır (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 69, A Serisi no. 52).
-
Mahkeme, somut olayda, başvuran tarafından satın alınan taşınmazın satışının, böyle bir devir için gerekli tüm koşulların, özellikle taşınmazın bulunduğu Muallim köyü nüfusuna ikamet eden olarak kayıtlı olma koşulunun yerine getirilmediği gerekçesiyle geçersiz olduğunu gözlemlemektedir. Sonuç olarak, başvuran, taşınmazı iade etmek zorunda kalmış ve satış bedelini geri almıştır.
-
Mahkeme, satış sözleşmesinin kanuna aykırı olması nedeniyle tapunun iptal edilmesinin, yeterli bir tazminat ödendiği sürece tek başına Sözleşme’ye aykırı olmadığını değerlendirmektedir.
-
Mahkeme, diğer konulara ilişkin olarak taraflar arasında tartışma bulunmadığını ve başvuranın şikâyetinin özellikle satış bedelinin geri ödenmesine ilişkin olarak hükmedilen düşük meblağla ilgili olduğunu dikkate alarak, incelenmesi istenen sorunun bu meblağın söz konusu menfaatler arasında adil bir denge kurup kurmadığına karar vermek olduğunu değerlendirmektedir.
-
Mahkeme, yetkili makamların, başvurana ödenecek meblağın belirlenmesine ilişkin olarak belirli bir takdir yetkisine sahip olduğu kanaatindedir.
-
Mahkeme, satışın iptal edildiği tarihte taşınmazın piyasa değerine karşılık gelen bir meblağın ödenmesinin reddedilmesine ilişkin olarak, satışın başlangıçtan (ab initio) geçersiz olduğu ve başvuran tarafından ödenen satış bedelinin işlemin yapıldığı tarihte mülkün piyasa değerine karşılık gelmediğine ilişkin (bk. yukarıdaki 17. paragraf) böyle bir yaklaşımın kendi başına mantıksız olmadığı görüşündedir.
-
Bununla birlikte Mahkeme, yetkili makamların, Türk lirasının uğradığı yüksek değer kaybını dikkate almak için herhangi bir güncelleme yapmadan veya başka herhangi bir tazminat şekli önermeden, sadece 25 yıldan daha uzun bir süre önce ödenen satış bedelinin geri ödenmesine hükmederek uygulamada başvuranı her türlü tazminattan mahrum bıraktığını gözlemlemektedir. Nitekim 25 Eylül 2007 tarihinden (davanın açıldığı tarih) itibaren ilgiliye ödenen asıl meblağ, bu tarihe kadar hâlihazırda %99,8 oranında değer kaybetmiş ve toptan eşya fiyat endeksine dayanarak hesaplanan alım gücü açısından, 1991 yılında yaptığı ödemenin %0,2’sine karşılık gelmiştir.
-
Mahkeme, daha önce birçok kez, makul olarak nitelendirilemeyecek kadar zaman geçmesi gibi değer kaybına neden olabilecek unsurların dikkate alınmaması halinde, tazminatın yeterli olma niteliğinin zayıflayacağına karar vermiştir (bk. diğer birçok karar arasında, Zacharakis/Yunanistan, no. 17305/02, § 31, 13 Temmuz 2006). Mahkeme bu yaklaşımı, özellikle başvuranın tapusunun satışın geçersiz olduğu gerekçesiyle geri alındığı ve ilgilinin sadece yıllar geçmesi ve yüksek enflasyon nedeniyle değersiz hale gelen tazminatı - satış bedelinin geri ödemesini - talep edebildiği Kalinova/Bulgaristan (no. 45116/98, § 76, 8 Kasım 2007) davasında adil dengenin bozulduğunu tespit etmek için uygulamıştır.
-
Mahkeme, somut olayda, adli makamların, yaklaşımlarını haklı göstermek amacıyla, başvuranın kötü niyetle hareket ettiği ve iptalden sorumlu olduğu kanaatine vardığını gözlemlemektedir (bk. yukarıdaki 20 ve 22. paragraflar). Bu konu, mevcut davayı, başvurana herhangi bir hukuka aykırılığın atfedilemediği Kalinova (yukarıda anılan dava, § 74) davasından ayırmaktadır.
-
Mahkeme, ilke olarak, ödenmesine hükmedilecek tazminatın belirlenmesinde başvuranın hatasının dikkate alınmasını engelleyen herhangi bir unsur bulunmadığını değerlendirmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Belova/Rusya, no. 33955/08, § 41, 15 Eylül 2020).
-
Mahkeme, bu bağlamda, Yargıtay’ın, daha fazla bilgi vermeksizin, başvuranın “yanıltıcı beyanda” bulunduğunu belirttiğine dikkat çekmektedir.
-
Bununla birlikte, dosyadan, başvuranın, talep formunda, nüfusa kayıtlı olduğu yer olarak açıkça Terme ilçesini gösterdiği ve Muallim köyünün resmi ikametgâhı olduğunu iddia etmediği anlaşılmaktadır (bk. yukarıdaki 7. paragraf). Bu durum, Asliye Hukuk Mahkemesinin 14 Ekim 1997 tarihli kesinleşmiş kararıyla da onaylanmıştır (bk. yukarıdaki 12. paragraf).
-
Ancak Mahkeme, 10 Nisan 2008 tarihli bilirkişi raporunun (bk. yukarıdaki 16. paragraf) ve bu raporun sonuçlarını onaylayan Asliye Hukuk Mahkemesinin ilk kararının (bk. yukarıdaki 20. paragraf), başvurana, söz konusu taşınmazı satın alma koşullarını karşılamadığı halde taşınmazın tahsisi için başvuruda bulunmuş ve prosedürü sonuna kadar takip etmiş olması nedeniyle bir kusur atfettiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, Yargıtay tarafından kullanılan ifadenin, başvuranın başvurusunda yanlış beyanda bulunduğu anlamına değil, koşulları yerine getirmeyen başvuran tarafından bir başvuru yapılmasının kendi başına hatalı olduğu ve başvuranın başvurusunda yanlış bilgi verdiği anlamına gelmediğini belirtmektedir.
-
Mahkeme, başvuranın, başvuruda bulunurken sonucundan emin olmadığını kaydetmektedir. Nitekim sadece başvurunun yapılması, mevzuatta öngörülen satış düzenlemesinden faydalanmak için yeterli değildi zira yerel makamlar, mevcut davada muhtar ve ihtiyar meclisi, başvuruyu incelemek ve başvuranın uygunluğunu kontrol etmekle yükümlüydü. Ancak, söz konusu makamlar tarafından herhangi bir itirazda bulunulmamış ve satış gerçekleşmiştir (bk. Seregin ve diğerleri/Rusya, no. 31686/16 ve 4 diğer başvuru, §§ 99 ve 101, 16 Mart 2021).
-
Bu nedenle, başvuranın, resmi ikametgâhı nedeniyle uygun olmadığını bilmesi gerektiği düşüncesiyle tutumunun kınanması ile aynı şekilde köyde ikamet etmediği ve başvurusunun reddedilmesi gerektiği formdan açıkça anlaşıldığı halde başvuranın talebini kabul eden muhtarın tutumunun da eleştirilmesi gerekmektedir.
-
Başka bir ifadeyle, eğer başvurana bir kusur atfedilmesi gerekiyorsa, bu ancak kısmi olabilir zira idarenin de bir kusuru bulunmaktadır.
-
Ancak ulusal mahkemeler, iptalin tüm sorumluluğunu yalnızca başvurana yüklemiş ve yetkili makamların başlangıçta sergilediği ihmalkâr tutuma herhangi bir sonuç bağlamayı reddetmiştir.
-
Mahkemeler tarafından izlenen yaklaşım, sadece idareyi her türlü sorumluluktan muaf tutmakla kalmamış, aynı zamanda idarenin başvuran aleyhine sebepsiz zenginleşmesine de yol açmıştır.
-
Mahkeme, bu bağlamda, başvuranın bir daire tapusunun iptal edildiği Vukušić/Hırvatistan davasında (no. Hırvatistan (no. 69735/11, §§ 66 ve 68, 31 Mayıs 2016), iptale yol açan kusurdan kısmen sorumlu olmasına rağmen başvurana, söz konusu davada satış bedelinin gecikme faiziyle birlikte geri ödenmesi ve iptalden kaynaklanan diğer tüm zararların tazmin edilmesi şeklinde yeterli tazminat alma imkânı tanındığı gerekçesiyle adil dengenin bozulmadığına karar verdiğini hatırlatmaktadır.
-
Ancak somut olayda, başvurana, uygulamada herhangi bir geri ödemeden mahrum bırakıldığına karşılık gelen küçük bir miktar tazminat ödenmiştir (bk. yukarıdaki 59. paragraf)
-
Mahkeme, tüm bu unsurları dikkate alarak, başvuranın aşırı bir yüke maruz kaldığı ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin korunmasını gerektirdiği adil dengenin bozulduğu kanaatindedir.
-
Mahkeme, Hükümetin başvuranın faizin başlangıç noktasını belirtmeyerek kendisini yeterli bir tazminat alma imkânından mahrum bıraktığı yönündeki iddiasına (yukarıdaki 50. paragraf) ilişkin olarak, bu konuyu hâlihazırda kabul edilebilirlik bağlamında incelemiş olduğu kanaatindedir (bk. yukarıdaki 42 ve 43. paragraflar).
-
Dolayısıyla, Sözleşme’ye 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir. 2. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
-
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
- Başvuran, maruz kaldığını düşündüğü maddi zarar karşılığında 200.000 avro ve manevi zarar karşılığında 100.000 avro talep etmektedir.
- Başvuran ayrıca, taşınmazın değerine ilişkin bir bilirkişi raporu için ödenen 1.500 TRY ve aynı zamanda miktar belirtmeksizin, avukatlık ücretleri de dâhil olmak üzere diğer yargılama masraflarının da davalı Devlet tarafından ödemesini talep etmektedir.
- Hükümet, bu taleplerin tamamına itiraz etmekte ve Mahkeme’yi, Kaynar ve diğerleri/Türkiye (no. 21104/06 ve 2 diğer başvuru, §§ 64-82, 7 Mayıs 2019) davasında olduğu gibi, 41. maddenin uygulanması konusunu Tazminat Komisyonuna sevk etmeye davet etmektedir.
- Mahkeme, usul ekonomisi ilkesi kapsamında, zararın miktarını kendisinin belirleyebilecek durumda olması sebebiyle, bu konunun yeniden iç hukuka sevk edilmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir. Mahkeme, ihlal tespitinin dayandırıldığı gerekçeleri dikkate alarak, başvurana, maddi zararı bağlamında 2.700 avro ödenmesine hükmetmektedir. Mahkeme, manevi tazminata ilişkin olarak, 2.000 avronun makul olduğu kanaatiyle başvurana ödenmesine karar vermektedir.
- Mahkeme, masraf ve giderlere ilişkin olarak, içtihatlarına göre bir başvurana, yalnızca bu masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraf ve giderlerin geri ödenebildiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer birçok karar arasında, H.F. ve diğerleri/Fransa [BD], no. 24384/19 ve 44234/20, § 291, 14 Eylül 2022). Mahkeme, somut olayda, önündeki belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, başvurana tüm masraflar dâhil olmak üzere 185 avro ödenmesine karar vermektedir.
- Bu miktarlara, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı eklenecektir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
- Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,
- Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine,
- Bu nedenle,
a) Davalı Devletin, başvurana, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç aylık bir süre içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna;
- Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, maddi zarar bağlamında 2.700 avro (iki bin yedi yüz avro),
- Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi zarar bağlamında 2.000 avro (iki bin avro),
- Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için, 185 avro (yüz seksen beş avro),
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 18 Nisan 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan
[1] 1 Ocak 2005 tarihinde, eski Türk lirasının (TRL) yerini alan yeni Türk lirası (TRY) yürürlüğe girmiştir. 1 TRY bir milyon TRL değerindedir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.