CASE OF KAZAN v. TÜRKİYE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KAZAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 58262/10)
KARAR
Madde 11 • Barışçıl toplanma özgürlüğü • Bir gösteri sırasında yaralanan polis memurlarına sağlık harcamaları nedeniyle ödenen tazminatın geri ödenmesi amacıyla, başvuranı (ceza yargılamasında beraat etmiştir) diğer 45 kişiyle birlikte müştereken ve müteselsilen tazminat ödemeye mahkûm etme • Öngörülebilir bir kanun tarafından öngörülmeyen müdahale
STRAZBURG
6 Haziran 2023
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Kazan / Türkiye davasında,
Başkan
Arnfinn Bårdsen
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Pauliine Koskelo,
Saadet Yüksel,
Frédéric Krenc,
Diana Sârcu,
Davor Derenčinović
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı Şerife Kazan’ın (“başvuran”) 16 Ağustos 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 58262/10),
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ve 11. maddesine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
16 Mayıs 2023 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Dava, İçişleri Bakanlığı tarafından açılan bir rücu davasına bakan hukuk mahkemesinin, ceza yargılaması sonunda beraat etmiş olmasına rağmen, bir gösteri sırasında yaralanan polis memurlarına sağlık harcamaları bağlamında ödenen tazminatın geri ödenmesi amacıyla başvuranı, kırk beş kişiyle birlikte müştereken ve müteselsilen tazminat ödemeye mahkûm etme kararıyla ilgilidir. Başvuru esas olarak Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamında sorunlar gündeme getirmektedir.
OLAY
-
Gösteri
-
Başvuran, 1975 doğumlu olup Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Ankara Barosuna bağlı Avukat B.T. Özkan tarafından temsil edilmiştir.
-
Hükümet, kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
-
Ankara’da bulunan Ulucanlar Ceza İnfaz Kurumunda 26 Eylül 1999 tarihinde güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında meydana gelen olaylarda mahkûmlar hayatlarını kaybetmiştir (ayrıntı bilgi için, bk. Kavaklıoğlu ve Diğerleri/Türkiye, no. 15397/02, §§ 29-36, 6 Ekim 2015).
-
Aralarında başvuranın da bulunduğu bir grup, 24 Ekim 2000 tarihinde, Ankara Ağır Ceza Mahkemesince yargılanan bazı sanıklara destek vermek amacıyla Ankara Adalet Sarayının yakınında bulunan Abdi İpekçi Parkında toplanmıştır.
-
Grup parkın dışında sloganlar atarak ve üzerlerinde “Ulucanlarda İşkenceye Uğrayan Değil İşkenceci Katiller Yargılansın”, “Ulucanların Sorumluları Tutuklansın” ve “Adalet İstiyoruz” yazılı pankartlar, dövizler ve afişler sallayarak yürüyüşe başlamıştır.
-
Güvenlik güçleri gruba dağılmaları yönünde ihtarda bulunmuş ve bariyer kurarak gösteriye engel olmaya çalışmıştır; bunun akabinde göstericilerin taş ve sopalı saldırısına uğramışlardır. Gruptaki bazı kişiler, güvenlik güçlerinin zırhlı araçlarının üzerine atlamıştır.
-
Güvenlik güçleri, kendilerine taş ve sopalarla saldıran ve aralarından on birinin çeşitli yerlerinden yaralanmasına neden olan kişileri yakalamak amacıyla müdahalede bulunmuştur. Aralarında başvuranın da bulunduğu kırk altı kişi gözaltına alınmıştır. Başvuran bir gün boyunca gözaltında tutulmuştur.
-
Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde Görülen Ceza Yargılaması
-
25 Ekim 2000 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı (“Savcılık”) tarafından başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran, ağabeyinin bir mahkûmiyet kararının ardından Çankırı Ceza İnfaz Kurumunda tutulduğunu ve konuyla ilgili bir davayı takip etmek için Adalet Sarayına girmek istediğini, ancak buna engel olunduğunu beyan etmiştir. Başvuran, herhangi bir gösteriye katılmadığını ve hiçbir slogan atmadığını belirtmiştir.
-
Savcılık aynı gün, aralarında başvuranın da bulunduğu kırk altı kişi hakkında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun (“2911 sayılı Kanun”) 32. maddesinin 1 ve 3. fıkraları gereğince iddianame hazırlamıştır.
-
Yine aynı gün, Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesinde (“Asliye Ceza Mahkemesi”) davayla ilgili ilk duruşma görülmüştür. Başvuran, mahkeme önündeki sorgusunda, Savcılık önündeki argümanlarını yinelemiş ve hakkındaki suçlamalara itiraz etmiştir. İfadesinin ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Savcılığa verdiği ifade okundu. Cevaben, “Ben paletli zırhlı aracın şoföründen de şikâyetçiyim; bu karışıklık sırasında ben diğerlerinin altındayken zırhlı araç bana doğru geldi ve altında kaldım, zırhlı araç şoföründen de şikâyetçiyim. Beni adalet sarayına götüren diğer polis memurlarından da şikâyetçiyim.” dedi.”
Asliye Ceza Mahkemesi, duruşma sonunda suçun vasıf ve mahiyeti, toplanan delil unsurları ile ilgili şahısların savunmalarında sundukları argümanlara dayanarak kırk altı sanığın tahliyesine karar vermiştir.
-
Asliye Ceza Mahkemesi yine aynı gün, olayın video kayıtlarıyla ilgili bir rapor hazırlaması amacıyla bilirkişi tayin edilmesine de karar vermiştir.
-
Belirtilmeyen bir tarihte, tayin edilen bilirkişi konuyla ilgili bir rapor hazırlayarak Asliye Ceza Mahkemesine sunmuştur.
-
Asliye Ceza Mahkemesi 9 Nisan 2003 tarihinde tüm sanıkların beraatine karar vermiştir. Mahkeme ilk olarak, videokasetin bilirkişi tarafından incelendiğini ve sadece,
“(...) haklarında kamu davası açılan K.K. ve H.K.nin olay yerinde olduğunun belirlendiğini ve diğer sanıkların belirlenemediğinin” tespit edildiğini kaydetmiştir. Mahkeme gerekçesinde özellikle şu hususlara dikkat çekmiştir: “Rapor, 9. sayfanın 10. satırındaki bir notta, kaydın çeşitli sıçramalar ve aksaklıklar nedeniyle kesintiye uğradığına özellikle dikkat çekmektedir. Bu, kameranın birkaç kez açılıp kapatıldığı veya montaj yapıldığı anlamına gelmektedir. Dahası, kayıt cihazı yanlış kullanılmış olabilir; zira numaratörün üzerindeki rakam sürekli ileri ya da geri kaymaktadır. Bu açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda, dosyada bulunan videokasete kanıt olarak dayanmak olanaksızdır. Nitekim şekil içeren belgeler (örneğin, videolar vs.) mahkûmiyet kararı verilmesi için tek başlarına yeterli değildir: Bunların başka delillerle desteklenmeleri gerekir [doktrine atıf].
Görsel olarak incelenebilen, şekil içeren belgelerin -örneğin fotoğraflar söz konusu olduğunda- değiştirilmiş olması muhtemeldir ve bu nedenle, diğer belgelerde olduğu gibi, sahtelik iddiasına konu olabilir [doktrine atıf]. Yukarıdaki açıklamalardan, incelemesi yapılan videokasete, başka kanıtlarla desteklenmeden, delil olarak dayanılamayacağı sonucu çıkmaktadır. Buna göre, izinsiz olarak bir protesto yürüyüşüne katıldıklarını veya güvenlik güçleri mensuplarına karşı cebir veya şiddet kullandıklarını ortaya koyan ve cezalandırılmalarını gerektirir yeterli ve inandırıcı kanıt bulunmadığı gerekçesiyle sanıklar beraat ettirilmelidir (...).”
-
Temyiz başvurusunda bulunulmadığı için karar kesinleşmiştir.
-
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde Görülen Hukuk Yargılaması
-
2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun ve ilgili Yönetmelik (aşağıda 33 ve 34. paragraflar) uyarınca, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğüne bağlı Nakdi Tazminat Komisyonu, 24 Ekim 2000 tarihinde yaşanan olaylarda yaralanan on polis memuruna nakdi tazminat ödemiştir. Nakdi Tazminat Komisyonu tarafından hazırlanan raporda, memurlar F.B., F.A., A.G. ve N.Ş.nin her birine 587.100.000 eski Türk lirası (TRL) ; memurlar F.A., F.H., D.B., M.A.D. ve A.A.nın her birine 978.500.000 TRL ve memur E.K.ye 1.369.900.000 TRL (olayların meydana geldiği dönemde, sırasıyla yaklaşık 550 avro, 925 avro ve 1.295 avroya tekabül etmekteydi) tutarında tazminat ödenmesi üzerinde anlaşıldığı sonucuna varılmaktadır. Raporda, olayların, ilk dört memur için üç gün, sonraki beş memur için beş gün ve son memur için yedi gün iş göremezliğe neden olduğu belirtilmekteydi. Bu şekilde hesaplanan tazminat tutarları 21 Haziran 2001 tarihinde ilgili kişilere ödenmiştir.
-
Ayrıca, yukarıda belirtilen olaylar sırasında yaralanan ve yedi gün iş göremezliğe uğrayan Şube Müdürü A.S.ye 2 Temmuz 2001 tarihinde, 1.369.900.000 TRL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 1.295 avroya tekabül etmekteydi) ödenmiştir.
-
İçişleri Bakanlığı, 13 Kasım 2001 ve 2 Mayıs 2002 tarihlerinde, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde (“Asliye Hukuk Mahkemesi”), yukarıda belirtilen tazminat taleplerine ilişkin olarak, gösteriye katıldıkları iddia edilen ve aralarında başvuranın da bulunduğu kırk altı kişi aleyhine yukarıda belirtilen tazminatlarla ilgili olarak iki rücu davası açmıştır. Bakanlık temsilcisi, dava dilekçesinde şu açıklamalara yer vermiştir:
“3) 2330 sayılı Kanun sadece Kanun kapsamındaki kişileri (bu kişiler iç güvenlik ve asayiş hizmetlerinde çalışan kişilerdir) sadece kendi işleri ile meşgul olmaları, dava ve yargıda vakit kaybetmemeleri (görev yaptıkları yerler itibariyle adli teşkilat bile olmayabilir) için uğradıkları zararın maddi olarak karşılanmasına (sadece ödemeye) mahsustur. Bu nedenle kanunda rücu maddesine yer verilmemiştir. Çünkü olayın genel hükümler çerçevesinde halli gerekmektedir.
- Anılan kanunla ödenen meblağın rücua ilişkin madde olmaması nedeniyle tahsil edilemeyeceği düşünülürse o zaman sorumlu kişinin yerine Devlet bu kanunla tazminat ödeyecek, sorumlu kişi mükâfatlandırılacak, suç ve zarar karşılıksız kalacaktır. “
-
15. Asliye Hukuk Mahkemesi 24 Eylül 2002 tarihinde, davaların birleştirilmesine ve yargılamanın 13. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmesine karar vermiştir.
-
Yargılama sırasında Asliye Hukuk Mahkemesi, tazminat miktarlarının hesaplanması amacıyla bilirkişi tayin etmiştir. İlk bilirkişi raporu 14 Ocak 2005 tarihinde hazırlanmış ve 8 Temmuz 2005 tarihli ek bilirkişi raporu da dosyaya eklenmiştir. Her iki raporda da, İçişleri Bakanlığı tarafından ödenen toplam 8.610.800.000 TRL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 1.295 avroya tekabül etmektedir) ve 1.369.900.000 TRL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 8.145 avroya tekabül etmektedir) tutarındaki nakdi tazminatın, yasal faiziyle birlikte, başvuranın da aralarında bulunduğu kabul edilen göstericilerden tahsilinin gerektiği sonucuna varılmıştır.
-
Birinci raporun ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Dosyada ibraz edilen resim ve videokasetinden, olay günü bir çatışma çıktığı, bu olayda polis memurlarının yaralandıkları anlaşılmaktadır. Yaralılara verilen Adli Tıp Kurumu raporuyla da bu durum sabittir.
2330 sayılı Yasa’ya göre, davacı İçişleri Bakanlığının, yaralanan polis memurlarına yardım yaptığı da Komisyon kararı ve ödeme belgelerinden anlaşılmaktadır.
Bu kanun, kolluk kuvvetleri mensuplarının görev esnasında vuku bulan yaralanmalarından dolayı, karar tarihindeki en yüksek Devlet memurunun ek göstergesi dâhil brüt aylığının yüz katı tutarının iş ve gücüne engel bulunan % 1 oranında hesaplanarak ödeme yapılmasını öngörmektedir.
Somut olayda, Nakdi Tazminat Komisyonunun 24 Mayıs 2001 günlü oturumunda ihdas edilen 2001/372 K no.lu kararıyla ödemelerin karar altına alındığı ve olay mağduru polis memurlarına karar doğrultusunda ödemede bulunulduğu anlaşılmıştır.”
-
22 Şubat 2005 tarihinde, yani iki raporun sunulması arasında geçen süre zarfında, başvuranın temsilcisi dosyaya görüşlerini eklemiştir. Asliye Ceza Mahkemesinin, sanıkların izinsiz olarak bir yürüyüşe katıldıklarına ya da şiddet kullandıklarına dair herhangi bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle 2911 sayılı Kanun’a muhalefet suçundan beraatlerine karar verdiğini belirtmiştir. Ayrıca, -konusu ve içeriği dikkatli incelemeyi gerektiren- 2330 sayılı Kanun’un rücu başvurusu öngörmemesi nedeniyle, böyle bir prosedürün kanunilik ilkesine aykırı olduğunu iddia etmiştir.
-
Asliye Hukuk Mahkemesi 21 Şubat 2006 tarihinde, gerekçeli kararla, 8.610.800.000 TRL ve 1.369.900.000 TRL tutarındaki meblağların, 2 Temmuz 2001 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte, davalılardan tahsili ile davacıya verilmesine hükmetmiştir. Başvuran da dâhil olmak üzere davalılar aleyhlerinde açılan ceza yargılaması sonunda beraat etmiş olmalarına rağmen, bu kararın, Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi bakımından kusur olup olmadığına karar vermesi istenen hukuk hâkimi için bağlayıcı olmadığını ifade etmiştir. Davalıların bir toplantı düzenlediklerini ve kurallara uygun olarak bildirilmeyen bir gösteriye katıldıklarını, güvenlik güçlerinin her türlü kargaşaya engel olmak amacıyla gerekli tedbirleri aldıklarını, polis memurlarının kendilerini hedef alan saldırılar nedeniyle yaralandıklarını ve bu yüzden sanıkların davranışının haksız fiil teşkil ettiğini belirtmiştir. Hukuk Mahkemesi, talep ettiği bilirkişi raporuna dayanarak, haksız fiilin ardından İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan ödeme tutarının, başvuran da dâhil olmak üzere söz konusu grubu oluşturan şahıslardan tahsilinin gerektiğine karar vermiştir. Son olarak, Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, tüm davalıların - ihtilaf konusu eylemlerin azmettiricisi, söz konusu eylemlerin esas faili veya onlara yardım eden kişiler - müştereken neden olunan bir zarardan, herhangi bir ayrım gözetmeksizin müştereken ve müteselsilen sorumlu oldukları değerlendirmesinde bulunmuştur. Kararın ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Dava, haksız fiil nedeniyle görevli polis memurlarına ödenen tazminatların davalılardan rücuen tahsili istemine ilişkindir.
Dava ile ilgili tüm belge ve deliller (teslim tesellüm tutanakları, komisyon kararı tahakkuk müzekkeresi, raporlar, Ankara Asliye Ceza Mahkemesinin 2000/1077 E. sayılı dosyası, resimler ve videokasetler dosyaya ibraz edilmiştir.
Bazı davalılar, davanın zamanaşımına uğradığını öne sürmüşler ise de, olayda ceza zamanaşımı süresi de nazara alındığı için zamanaşımı def’i yerinde görülmemiştir.
Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesinin dosyasının incelenmesinde, davalılar hakkında 2911 sayılı Yasa’ya muhalefet nedeniyle dava açıldığı, yargılama sonucunda kanıt yetersizliğinden davalıların beraatlarına karar verildiği görülmektedir.
Borçlar Kanunu’nun 53. maddesine göre, hâkim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için, ceza hukukunun mesuliyete dair hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinden verilen beraat kararıyla da mukayyet değildir.
20 Temmuz 2000 tarihinde meydana gelen olayda dava dilekçesinde belirtildiği şekilde polis memurları yaralanmışlardır. Davacı idare, ilgili polis memurlarına 2330 sayılı Yasa gereğince toplam 8.610.800.000 TRL tazminat ödemiştir. Bu konuda bir uyuşmazlık yoktur.
Tüm belge ve deliller nazara alınarak, [tazminat tutarlarının] hesap yönünden inceleme yaptırılmak üzere dosya uzman bilirkişiye verilerek hesap yönünden гарог alınmıştır.
2330 sayılı Yasa’ya göre davacı İçişleri Bakanlığının olayda yaralanan polis memurlarına yardım yaptığı alınan bilirkişi raporundan, 2001/372 K. sayılı, 24 Mayıs 2001 tarihli komisyon kararından ve ödeme belgelerinden anlaşılmaktadır. Bakanlık Nakdi Tazminat Komisyonunun 24/5/2001 günlü oturumunda ihdas edilen 2001/372 K. sayılı kararıyla ödemelerin karar altına alındığı ve olay mağduru polis memurlarına karar doğrultusunda ödemede bulunulduğu, kararın alındığı gün itibariyle (ek ödemeler dâhil) en yüksek memur maaşı 195.700.000 TRL olup bunun günlük ödeme karşılığı %1’lik tutar ise 195.700.000 TRL olduğu açıklanmıştır.
(...)
Davacı vekilinin itirazının değerlendirilmesi için dosya bilirkişiye verilerek bilirkişiden 22 Ağustos 2005 tarihli [ek] rapor alınmıştır.
Alınan ek raporda esas davada; davalıların katıldığı olayda yaralanan polis memurlarına 2330 sayılı Yasa gereği yapılan ödeme tutarı 1.369.900.000 TRL’nin 21 Haziran 2001 tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte davalılardan tahsili gerektiği anlaşılmaktadır. Birleştirilen davada, davalıların katıldığı olayda yaralanan şube müdürü A.S.ye 2330 sayılı Yasa gereği ödenen 10.369.900.000 TRL’nin 2 Temmuz 2001 tarihinden geçerli yasal faiziyle birlikte rücuen davalılardan tahsili gerektiğinin açıklandığı görülmektedir.
Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinin 1. fıkrasına göre, birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde müşevvik ile asıl fail ve fer’an methali olanlar, tefrik edilmeksizin müteselsilen mesul olurlar.
Mahkememizce, yerinde ve inandırıcı gerekçe içeren birinci bilirkişi raporu ve ek raporu hükme dayanak yapılarak, toplanılan delillere ve açıklanan gerekçeye göre davanın kısmen kabulüne dair aşağıdaki hüküm kurulmuştur.”
-
Yargıtay 12 Kasım 2007 tarihinde kararı bozmuş ve hukuk mahkemesinden ek bilirkişi raporu talep etmiştir.
-
Asliye Hukuk Mahkemesi 6 Kasım 2008 tarihinde -başvuranın da aralarında bulunduğu- ana davadaki davalıların, müştereken ve müteselsilen 6.930,44 Türk lirasını (TRY) (ödeme tarihinde yaklaşık 6.495 avroya tekabül etmektedir) 21 Haziran 2001 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte ve birleşen davadaki davalıların, 1.102,57 TRY (ödeme tarihinde yaklaşık 1.030 avroya tekabül etmektedir), 2 Temmuz 2001 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte ödemelerine karar vermiştir.
-
Başvuran 14 Ocak 2009 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Temsilcisi, başvuranın, haklarını kullanmak için Adalet Sarayı önünde olduğunu belirtmiştir. Polis memurları tarafından darp edilen kişinin başvuran olduğunu ve Asliye Ceza Mahkemesindeki yargılama dosyasına konuyla ilgili iki tıbbi rapor konulduğunu eklemiştir. Polis memurlarının, Ulucanlar Ceza İnfaz Kurumunda yaşanan olayların mağdurlarının ve yakınlarının duruşmasını izlemeye gelen kişilere orantısız güç kullanarak engel olduklarını belirtmiş ve polisin bu şekilde yasal hakların kullanılmasını engelleyerek suç işlediğini iddia etmiştir. Görüşlerinin ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“(...) Tüm davalılar, hükmedilen tazminat ile müvekkiller arasında herhangi bir bağlantı kurulmaksızın tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir. Yüzlerce kişinin karıştığı bir olayda müvekkilin kusuru hangi olay ve olgulara, kanıtlara ve belgelere dayanılarak tespit edilmiştir?
Müvekkiller yasal haklarını kullanmak için orada bulundukları sırada, iddia edilenin aksine, müvekkil polis tarafından darp edilmiştir. Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesinin dosyasında müvekkile ait tıbbi raporlar mevcuttur.”
-
Yargıtay 21 Ocak 2010 tarihinde, itiraz edilen kararı onamıştır.
-
Davanın bildirilmesi sonrasında Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığına gönderilen 16 Ağustos 2018 tarihli bir yazıda, Ankara Valiliği Defterdarlık Muhakemat Müdürlüğü, ilamdan kaynaklanan alacağın tahsili için kendisine ulaşılan bir kısım davalılardan 1.200 TRY tahsil edildiğini; ancak başvuranın herhangi bir ödeme yapmadığını bildirmiştir. Yazıda ayrıca, aleyhine dava açılan kişilerin sayıca çok olması (kırk altı kişi), ödeme yapmayan davalılara ulaşılamaması ve son olarak, alacağın tahsili için icra takibi başlatılsa dahi sonuç alınamayacak olma ihtimali nedeniyle, Muhakemat Müdürlüğünün icra takibine başlanmasından vazgeçtiği de belirtilmektedir.
İLGİLİ İÇ HUKUK ÇERÇEVESİ
- 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 32. maddesinin 1 ve 3. fıkrasının, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükteki hali aşağıdaki şekildedir:
“Kanuna aykırı toplantı veya yürüyüşlere silahsız olarak katılanlar emir ve ihtardan sonra kendiliğinden dağılmazlar ve hükümet kuvvetleri tarafından zorla dağıtılırsa, bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis ve beşbin liradan otuzbin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.
(...)
Dağıtma sırasında cebir veya şiddet veya tehdit veya saldın veya mukavemette bulunanlar fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
- Mülga Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinin 1. fıkrasının olayların meydana geldiği dönemde yürürlükteki hali “haksız fiil halinde” müteselsil mesuliyet konusunda şunu öngörmektedir:
“Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde müşevvik ile asıl fail ve fer’an methali olanlar, tefrik edilmeksizin müteselsilen mesul olurlar. Hâkim, bunların birbiri aleyhinde rücu hakları olup olmadığını takdir ve icabında bu rücuun şumulünün derecesine tâyin eyler.”
- Aynı Kanun’un “Ceza Hukuku ile Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesinin olayların meydana geldiği dönemde yürürlükteki hali aşağıdaki şekildedir:
“Hâkim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkâmiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tâyin hususunda dahi hukuk hâkimi takyit etmez.”
- Mevcut Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) “Ceza hukuku ile ilişkisinde” başlıklı 74. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.
Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.”
-
2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun’un konusu, 1. maddesinde tanımlandığı üzere, güvenlik güçlerinin, görevlerinin ifası sırasında maruz kaldıkları yaralanma veya yakalandıkları bir hastalık sonucu ölmeleri veya sakat kalmaları halinde ödenecek nakdi tazminat ile bağlanacak aylığın esas ve yöntemlerinin düzenlenmesidir.
-
Aynı Kanun’un “Nakdi Tazminat” başlıklı 3. maddesinin olayların meydana geldiği dönemde yürürlükteki hali aşağıdaki şekildedir:
“Bu kanun kapsamına girenlerden;
a) (1 Nisan 1998 tarihinde 4356 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilmiştir.) Ölenlerin kanunî mirasçılarına, en yüksek Devlet memuru brüt aylığının (Ek gösterge dâhil) 100 katı tutarında,
b) (1 Nisan 1998 tarihinde 4356 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilmiştir.) Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının yardım ve desteği ile sürdürebilecek şekilde malûl olanlara ise, en yüksek devlet memuru brüt aylığının, (ek gösterge dâhil) 200 katı, diğer engelli hâle gelenlere (a) bendinde belirtilen tutarın % 25’inden % 75’ine kadar, yaralananlara ise %20’sini geçmemek üzere engellilik ve yaralanma derecesine göre, nakdî tazminat ödenir.
Bu nakdî tazminatın tespitine esas tutulacak aylık; tazminat verilmesine dair karar tarihindeki en yüksek devlet memuru aylığının (Ek gösterge dâhil) brüt tutarıdır.
c) (a) bendi esaslarına göre tespit edilen nakdi tazminatın kanuni mirasçılara intikalinde; ölenin eş ve füruu veya yalnızca füruu ile içtima eden ve ölüm tarihinde sağ olan ana ve babasının her birine ayrı ayrı olmak üzere % 15 tutarındaki kısmı verildikten sonra kalanı içtima eden diğer mirasçılara ödenir. Diğer hallerde miras hükümleri uygulanır. Ancak ana veya babaya verilen tazminat çocukların her birine ödenen tazminattan fazla olamaz.
d) (7 Haziran 1990 tarihinde 3658 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle eklenmiştir.) Kesin raporun alınmasının uzayacağının anlaşılması halinde tazminatın ödenme usüllerine göre, olay tarihi itibariyle, (b) bendine göre hesaplanacak miktarın asgari oranı üzerinden avans ödenir.
Sıkıyönetim veya olağanüstü hallerin devam ettiği süre içinde, bu maddede yer alan nakdi tazminat miktarlarının yarıya kadar indirilmesine veya nakdi tazminata ilişkin hükümlerin uygulanmamasına Bakanlar Kurulu yetkilidir.”
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
-
SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, hukuk mahkemesi tarafından, bir mahkûmun yakını olarak duruşmaya katılmak üzere gittiği ve düşüncelerini ifade ettiği adalet sarayı önündeki topluluğun dağıtılması sırasında yaralanan polis memurlarına İçişleri Bakanlığı tarafından sağlık harcamaları bağlamında ödenen meblağları, atılı suçlardan beraat etmiş olmasına rağmen, geri ödemeye mahkûm edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir. Olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eden Mahkeme (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), şikâyeti Sözleşme’nin 11. maddesi açısından inceleyecektir.
“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
-
Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarıda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet bir yandan iç hukuk yollarının tüketilmediğini, öte yandan başvuranın mağdur sıfatı taşımadığını ileri sürmektedir.
-
İç Hukuk Yollarının Tüketilmediği İddiası Hakkında
-
Hükümet, bu konuda, 25 Ekim 2000 tarihinde savcı tarafından alınan ifadesinde ihtilaf konusu gösteriye katılmadığını belirten başvuranın, yerel adli makamlar önündeki yargılamaların hiçbir aşamasında, toplantı ve gösteri özgürlüğü hakkının ihlal edildiği yönünde bir şikâyette bulunmadığını ifade etmektedir.
-
Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına ilişkin genel ilkelerine göre (Vučković ve Diğerleri Sırbistan ([BD], no. 17153/11, §§ 69-77, 25 Mart 2014), Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasının yalnızca şikâyet edilen ihlallerle ilgili olarak mevcut ve uygun hukuk yollarının tüketilmesini gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Bir hukuk yolu, olayların meydana geldiği dönemde, hem teorik hem de pratik olarak mevcut olduğu, yani başvurana şikâyetlerini telafi etme imkânı sunacak nitelikte ve erişilebilir olduğu, ayrıca makul başarı beklentileri sunduğu takdirde etkin olabilmektedir(Akdivar ve Diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 68), 16 Eylül 1996, § 68, Raporlar 1996IV, Demopoulos ve Diğerleri/Türkiye (k.k.) [BD], no. 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve 21819/04, § 70, AİHM 2010).
-
Mahkeme aynı zamanda, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralını, bağlamı usulüne uygun şekilde dikkate alarak ve aşırı şekilcilikten sakınarak belli bir esneklikle uygulaması gerektiğini de hatırlatmaktadır. Ayrıca, bu kuralın otomatik olarak uygulanabilir ya da mutlak nitelikte olmadığını, bu kurala uyulup uyulmadığını denetlerken davanın koşullarını göz önünde bulundurması gerektiğini de kabul etmiştir. Bu durum özellikle, başvuruların yapıldığı hukuki ve siyasi bağlam ile başvuranların kişisel durumlarını gerçekçi bir şekilde dikkate alması gerektiği anlamına gelmektedir (bk. diğer birçok karar arasında, Reshetnyak/Rusya, no.56027/10, § 58, 8 Ocak 2013 ve Azzolina ve Diğerleri/İtalya, no. 28923/09 ve 67599/10, § 114, 26 Ekim 2017).
-
Mahkeme öncelikle, başvuranın kuşkusuz, bir duruşmaya katılmak üzere diğer kişilerle birlikte beklediği adalet sarayı önünde bulunma ve yasa dışı olduğu düşünülen bir toplantıya katıldığı iddiası nedeniyle yakalandığını ve yukarıda anılan iki yargılamanın yalnızca söz konusu gösteriye katılmış olma ihtimaliyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Ayrıca, başvuranın, susma hakkını kullandığı ve kanunsuz olduğu düşünülen bir toplantıya katıldığını reddettiği için, böyle bir gerekçeyle mahkûm edilmekle yüz yüze gelme riski göz önüne alındığında, makul olarak suçlanamayacağı kanaatindedir. Mahkeme son olarak, 14 Ocak 2009 tarihinde başvuranın temsilcisi tarafından müvekkilinin temyiz başvurusu kapsamında ileri sürülen şu argümanları kaydetmektedir: İlgili, haklarını kullanmak üzere adalet sarayının önünde toplanan diğer insanların arasındaydı; polis memurları tarafından dövülmüştür ve bu konuda Asliye Ceza Mahkemesi önündeki yargılama dosyasına iki tıbbi rapor konulmuştur; ilgiliye göre, polis memurları orantısız güç kullanarak, Ulucanlar Ceza İnfaz Kurumunda yaşanan olayların mağdurlarının ve yakınlarının duruşmasını izlemelerine engel olmuşlardır; son olarak, polis, yasal hakların kullanılmasını engelleyerek suç işlemiştir (yukarıda 26. paragraf).
-
Mahkemenin içtihadı gereğince, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı her zaman Sözleşme’nin ulusal yargılamada açıkça ileri sürülmesini gerektirmemektedir: Şikâyetin “en azından özü itibariyle” ileri sürülmesi yeterlidir (bk. yukarıda anılan Radomilja ve Diğerleri kararı, § 117 ve bu paragrafta atıf yapılan içtihat). Oysa Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlardan, başvuranın, ulusal mahkemeler önünde, özü itibariyle, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkını kullanılmasına müdahale edildiğini ileri sürdüğü sonucuna varmaktadır. Bu nedenle, Hükümetin birinci ilk itirazını reddetmektedir.
-
Başvuranın Mağdur Sıfatı Hakkında
-
Hükümet, hukuk mahkemesinin, 6 Kasım 2008 tarihinde, aralarında başvuranın da bulunduğu kırk altı kişiyi tazminat ödemeye mahkûm etmesine rağmen, başvuranın bu bağlamda herhangi bir ödeme yapmadığını belirtmektedir. İletişim bilgilerinin olmaması ve sonuca ulaşılmayacak olan böyle bir işlemin ulusal makamlara gereksiz yere ek bir yük yükleyecek olması sebebiyle, söz konusu kişilerden hiçbirinin -ne başvuran ne de bir başkasının- icra takibine konu olmadığını eklemektedir. Bu nedenle Mahkemeden, mağdur sıfatı bulunmaması nedeniyle mevcut başvuruyu reddetmesini talep etmektedir.
-
Mahkeme, başvuranın lehinde bir karar veya tedbirin, ancak ulusal makamların, açıkça veya özü itibariyle, Sözleşme’nin ihlal edildiğini kabul edip akabinde bunu telafi etmesi halinde, ilke olarak, ilgilinin “mağdur” sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli olduğunu hatırlatmaktadır (bk. Öztürk/Türkiye [BD], no. 22479/93, § 73, AİHM 1999-VI; Erdoğdu/Türkiye, no. 25723/94, § 72, AİHM 2000-VI, Müslüm Özbey/Türkiye, no. 50087/99, § 26, 21 Aralık 2006 ve Ulusoy/Türkiye, no. 52709/99, § 34, 31 Temmuz 2007).
-
Mahkeme, başvuranın en nihayetinde beraat etmeden önce yakalanarak gözaltına alındığını gözlemlemektedir. Daha sonra, 14 Ocak 2009 tarihinde, İçişleri Bakanlığının, gösteri sırasında yaralanan polis memurlarına yardım bağlamında ödediği tazminatların geri ödenmesi amacıyla açtığı dava sonucunda, başvuran, diğer kırk beş kişiyle birlikte müştereken ve müteselsilen, sırasıyla 21 Haziran 2001 ve 2 Temmuz 2001 tarihlerinden itibaren yasal faiziyle birlikte, 6.495 avro ve 1.030 avro ödemeye mahkûm edilmiştir. Ankara Valiliği Defterdarlık Muhakemat Müdürlüğünün, olaylardan yaklaşık on dokuz yıl; Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinin kararından ise yaklaşık sekiz yıl sonra yazdığı bir yazıda verdiği kesinleşmiş kararın icrasını durdurma taahhüdü, başvuranın tazminata ilişkin ilk mahkûmiyetinin toplanma özgürlüğü hakkını ihlal ettiğinin ve kendisine bu bağlamda herhangi bir tazminat verildiğinin kabulü anlamına gelmemektedir. Bu nedenle Mahkeme, söz konusu taahhüdün başvuranın mağdur sıfatını ortadan kaldırmadığı tespitinde bulunmalıdır.
-
Bu koşullar altında, Hükümetin ikinci ilk itirazının da reddedilmesi gerekmektedir.
-
Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran, yukarıda belirtilen olayların yaşandığı gün, ceza infaz kurumunda tutuklu bulunan ağabeyinin yargılandığı davanın duruşmasına katılmak üzere adalet sarayına gittiğini ifade etmektedir. Güvenlik güçlerinin çeşitli güvenlik önlemleri aldığını, polis memurlarının, duruşmaya katılmak için gelen kişileri parka yönlendirdiğini ve burada diğer kişilerle birlikte beklediklerini, polis memurlarının orantısız güç kullanarak müdahalede bulunduğunu ve son olarak kendisinin yakalandığını belirtmektedir. Başvuran, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun hükümlerine muhalefet sebebiyle mahkemeye çıktığını ve nazarında, kendisine atfedilebilecek bir eylem ile söz konusu zarar arasında nedensellik bağı kuracak veya sorumluluğunu gösterecek herhangi bir kanıt olmadan hukuk mahkemeleri tarafından haksız fiilden dolayı tazminat ödemeye mahkûm edilmeden önce bu suçtan beraat ettiğini eklemektedir.
b) Hükümet
-
Hükümet öncelikle, başvuranın, Mahkemeye sunduğu başvuru formunda, ihtilaf konusu müdahalenin hukuka aykırı olduğundan şikâyet etmediğini belirtmekte ve bu nedenle Mahkemeden bu hususta karar vermemesini talep etmektedir. Mahkemenin aksi yönde karar vermesi halinde, Hükümet, 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun’un 3. maddesinin ihtilaf konusu müdahalenin yasal dayanağını oluşturduğunu ve söz konusu hükmün açıklık, erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerine uygun olduğunu ileri sürmektedir.
-
Hükümet ayrıca, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün ve kamu güvenliğinin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi bazı meşru amaçlar izlediğini savunmaktadır.
-
Müdahalenin gerekliliği ile ilgili olarak, mevcut davada, başvuranın da aralarında bulunduğu yaklaşık üç yüz kişinin, terör suçlarından hüküm giymiş veya tutuklu bulunan ve adalet sarayında duruşması olan kişilere destek vermek amacıyla, yetkili makamlara önceden bildirmeksizin Ankara Adalet Sarayı yakınındaki bir parkta toplandığını ifade etmektedir. Güvenlik güçlerinin, kamu düzeninde olası karışıklıkları önlemek amacıyla gerekli tedbirleri aldığını ve gruba ihtarlarda bulunduğunu da eklemiştir. Grubun, yapılan ihtarlara rağmen sloganlar atarak ve üzerlerinde “Ulucanlarda İşkenceye Uğrayan Değil İşkenceci Katiller Yargılansın”, “Ulucanların Sorumluları Tutuklansın” ve “Adalet İstiyoruz” yazılı pankartlar, dövizler ve afişler sallayarak parkın içinde yürüyüşe başladığını belirtmektedir.
Grubun yapılan ihtarlara rağmen protesto yürüyüşüne devam etmesi üzerine güvenlik güçlerinin müdahalede bulunduğunu ifade etmektedir. Bunun üzerine göstericilerin parkta buldukları taş ve sopalarla polis memurlarına saldırdığı ve on bir güvenlik görevlisinin çeşitli yerlerinden yaralandığını iddia etmektedir.
-
Hükümet, Sözleşmeci Devletlerin ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü haklarını koruma yükümlülüklerine ek olarak, başkalarının can ve mal güvenliğini de sağlamak zorunda olduğunu eklemektedir. Mevcut davanın, nazarında, toplanma özgürlüğü hakkı kapsamında değerlendirilemeyecek şiddet eylemleri ve aşırı davranışlar içerdiği değerlendirmesinde bulundurarak, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığının iddia edilemeyeceğini ileri sürmekte ve söz konusu şiddet eylemlerinin gerçekleştirildiği iddia edilen gösterinin barışçıl toplanma özgürlüğü hakkı kapsamına girmediği kanaatine varmaktadır.
-
Hükümet, Türk hukukuna göre, hukuk hâkiminin, ceza hâkiminin nihai kararı ile bağlı olmadığını ve Yargıtay içtihadından kaynaklanan sınırlar dâhilinde bir dereceye kadar bağımsız olduğunu açıkladıktan sonra, başvuranın ifadesinde olay günü olay yerinde bulunduğunu ve adalet sarayına girmek istediğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Hükümete göre, hukuk mahkemesi, üç yüz kişilik bir grubun, yetkili makamlara önceden bildirmeksizin, Ankara Adalet Sarayına yakın bir yerde, kamu düzenini bozabilecek bir gösteri düzenlediğini ve bu gösteri sırasında on bir polis memurunun yaralandığını dikkate almıştır.
-
Hukuk mahkemesi tarafından belirlenen tazminat miktarının nazarında makul olmasını, başvuranın bu bağlamda herhangi bir ödeme yapmamış olmasını ve aleyhinde icra takibi başlatılmadığını göz önünde bulunduran Hükümet, ihtilaf konusu müdahalenin izlenen meşru amaçla orantılı ve demokratik bir toplumda gerekli olduğu kanaatindedir. Hükümet, her halükarda, başvuranın, ödemeye mahkûm edildiği meblağın kendisi için aşırı bir yük veya kayda değer bir zarar teşkil ettiği iddiasında bulunmadığını ve bu bağlamda herhangi bir somut olgu sunmadığını belirtmektedir.
-
Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Genel İlkeler
-
Mahkeme, toplantı özgürlüğü hakkının, demokratik bir toplumun temellerinden biri olan ifade özgürlüğü hakkı gibi, böyle bir toplumda temel bir hak olduğunu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, bu hak kısıtlayıcı bir yoruma tabi tutulmamalıdır (Kudrevičius ve diğerleri/Litvanya [BD], no. 37553/05, § 91, AİHM 2015 ve Kemal Çetin/Türkiye, no. 3704/13, § 37, 26 Mayıs 2020).
-
Sözleşme’nin 11. maddesi “gerekli tedbirlerin” toplanma özgürlüğü hakkının kullanılmasını kısıtlayabileceğini kabul etse de, Mahkemenin içtihadı, “gerekli” sözcüğünün “yararlı” veya “uygun” gibi terimlerin esnekliğine sahip olmadığını ortaya koymuş ve benzer bir müdahalenin “zorunlu bir sosyal ihtiyacı” karşılaması gerektiğini belirtmiştir. Kamu yararına belirli bir kısıtlama getirmek için böyle bir “zorunlu sosyal ihtiyaç” olup olmadığını değerlendirmek öncelikle ulusal makamların görevidir. Sözleşme, söz konusu makamlara bu bağlamda belli bir takdir yetkisi tanısa da, bağımsız mahkemeler tarafından verilenler de dâhil olmak üzere, bu makamların konuyla ilgili kararları, hem yasaya hem de yasayı uygulayan kararlara ilişkin olarak Mahkemenin denetimine tabidir.
-
Mahkeme, denetimini uygularken, kendisini yetkili ulusal mahkemelerin yerine koymakla değil, bu mahkemelerin takdir yetkileri uyarınca verdikleri kararları Sözleşme’nin 11. maddesi açısından denetlemekle görevlidir. Buradan, Mahkemenin davalı Devletin bu takdir yetkisini iyi niyetle, özenle ve makul şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla yetinmesi gerektiği anlaşılmamaktadır: Mahkemenin bu müdahalenin “izlenen meşru amaçla orantılı” ve bunu haklı göstermek için ulusal makamlar tarafından ileri sürülen gerekçelerin “uygun ve yeterli” olup olmadığını belirlemek için ihtilaf konusu müdahaleyi davanın tamamı ışığında değerlendirmesi gerekmektedir. Böylelikle Mahkeme, ulusal makamların ilgili olay ve olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayanarak, Sözleşme’nin 11. maddesiyle ortaya konulan ilkelere uygun kurallar uyguladıkları konusunda ikna olmalıdır (bk. diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Kudrevičius ve diğerleri kararı).
b) Mevcut davanın 11. madde açısından incelenmesi
-
Müdahalenin varlığı hakkında
-
Mahkeme, başvuranın ve diğer şahısların, nazarlarında, siyasi nitelikte olan bir ceza davasında verilen kararın açıklanmasına katılmak için mahkemeye gittiklerinde, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkını kullanmasına müdahale edildiği tespitinde bulunduğunu hatırlatmaktadır (Navalnyy/Rusya [BD], no. 29580/12 ve diğer 4 başvuru, §§ 110-111, Kasım 2018; 10. madde bağlamında benzer bir yaklaşım için, Kilin/Rusya, no. 10271/12, § 55, 11 Mayıs 2021 ve İmrek/Türkiye, no. 45975/12, § 29, 10 Kasım 2020, diğer atıflarla birlikte). Aynı vesileyle, bu kişileri mahkeme önüne çıkaran ortak nedenin - kamusal öneme sahip bir mesele karşısında kişisel kararlarını sergilemek -, bu doğaçlama toplanmayı, örneğin bir kamu binasına girmek için sıraya girmek gibi, her biri kendi amacını güden bireylerin rastgele bir araya gelmesinden ayırdığına dikkat çekmiştir. Bu toplanma, yoldan geçen kimselerin kazara bir gösteriye karışması ve bu gösteriye katılanlarla karıştırılma riski taşıması durumundan da farklıdır (Kasparov ve Diğerleri/Rusya, no. 21613/07, § 72, 3 Ekim 2013).
Mevcut davada, başvuran, savcılık ve asliye ceza mahkemesi önünde, gösteriye katıldığını kabul etmemiş olmasına rağmen (yukarıda 9 ve 11. paragraflar), bir duruşmaya katılmak amacıyla adalet sarayına gittiğini ifade ettiği dosyadaki belgeler ile temsilcisinin Yargıtay önünde, ilgilinin, haklarını kullanmak üzere orada bulunduğu yönündeki beyanları göz önünde bulundurulduğunda (yukarıda 26. paragraf) ve hukuk mahkemesi tarafından, topluluğun dağıtılması sırasında yaralan polis memurlarına sağlık harcamaları bağlamında ödenen tazminatların geri ödenmesi amacıyla tazminat ödemeye mahkûm edilmesi sebebiyle (yukarıda 25. paragraf), Mahkeme, bu mahkûmiyetin, ilgilinin, Sözleşme’nin 11. maddesi açısından toplanma özgürlüğü hakkına müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (karşılaştırınız, bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Galstyan/Ermenistan, no. 26986/03, § 100, 15 Kasım 2007, bu davada başvuran, hâkimin tespitlerine göre, gösteri sırasında neden olduğu “yüksek gürültü” ve “sokakta trafiğin engellenmesi” nedeniyle cezalandırılmıştır ve bk. aksi yönde bir karar için (a contrario), Shmorgunov ve Diğerleri/Ukrayna, no. 15367/14 ve diğer 13 başvuru, § 487, 21 Ocak 2021, bu davada, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyet, başvuranın gösterilere katılmadığını yalnızca seyrettiğini ifade etmesi nedeniyle dayanaktan yoksun bulunarak reddedilmiştir.).
-
Böyle bir müdahale, “kanunla öngörülmedikçe”, 11. maddenin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan bir veya daha fazlasını izlemedikçe ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadıkça bu maddeyi ihlal etmektedir (bk. yukarıda anılan Kudrevičius ve Diğerleri kararı, § 102 ve Laguna Guzman/İspanya, no. 41462/17, § 44, 6 Ekim 2020).
-
Yasallığa saygı gösterilmesi hakkında
58. Yasallığa saygı gösterilmesi ile ilgili olarak, Hükümet, başvuranın Mahkemeye sunduğu başvuru formunda bu bağlamda herhangi bir şikâyette bulunmadığı gerekçesiyle Mahkemeden bu konuda karar vermemesini talep etmektedir. Mahkemenin aksi yönde karar vermesi halinde, Hükümet, 2330 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ihtilaf konusu müdahalenin yasal dayanağını oluşturduğunu ileri sürmekte ve ilgili hükümde kullanılan terimlerin açıklık, erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerine uygun olduğu değerlendirmesinde bulunmaktadır. Başvuran bu konuda herhangi bir görüş bildirmemiştir.
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 8 ila 11. maddelerinde yer alan “yasayla öngörülmüş” ve “yasaya uygun” ifadelerinin, itiraz edilen bir tedbirin yalnızca iç hukukta bir dayanağı olmasını gerektirmekle yetinmediğini hatırlatmaktadır: Bu ifadeler aynı zamanda söz konusu hukukun kalitesine de atıfta bulunmaktadır. Dolayısıyla, kanun ilgili kişiler tarafından erişilebilir ve bu kişilerin - gerektiği takdirde uygun tavsiyelerle çevrelenerek - belirli bir eylemin kendileri için doğurabileceği sonuçları, makul ölçüde öngörebilmelerini sağlayacak yeterli kesinlikte yazılmış olmalıdır (bk. diğer birçok karar arasında, Maestri/İtalya [BD], no. 39748/98, § 30, AİHM 2004-I, Gorzelik ve Diğerleri/Polonya [BD], no. 44158/98, § 64, AİHM 2004-I). Ayrıca, “kanunun kalitesi” kavramı, öngörülebilirlik kriterinin doğal sonucu olarak, yasanın, hukukun üstünlüğü ile uyumlu olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla bu, iç hukukta, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı uygun güvencelerin bulunmasını gerektirmektedir (Magyar Kétfarkú Kutya Párt/Macaristan [BD], no.201/17, § 93, 20 Ocak 2020, diğer atıflarla birlikte ve Mustafa Hajili/Azerbaycan, no. 69483/13, § 38, 6 Ekim 2022).
-
Özellikle, yetkili makamlara tanınan takdir yetkisinin, mutlak yetki terimleriyle ifade edilmesi hukuk devletine aykırı olacaktır. Bu nedenle yasa, bireyin, Devletin keyfi müdahalelerine karşı yeterince korunmasını sağlamak için böyle bir takdir yetkisinin kapsamını ve uygulama yöntemlerini yeterli açıklıkla belirtmelidir. İç hukuk, uygulanması öngörülebilir olacak şekilde ifade edilmeli, yani bireylere, yetkili makamların, Sözleşme bağlamındaki haklarını etkileyen tedbirlere başvurma yetkisine sahip olduğu durum ve koşullar hakkında uygun bir işaret sunmalıdır (Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no.14305/17, §§ 249-250 ve 254, 22 Aralık 2020, diğer atıflarla birlikte ve yukarıda anılan Mustafa Hajili kararı, §§ 39-40).
-
Mahkeme, bir müdahalenin hukuka uygunluğunu ve özellikle de söz konusu iç hukukun öngörülebilirliğini değerlendirirken, hem kanun metnini hem de kanunun yerel makamlar tarafından uygulanma ve yorumlanma şeklini dikkate almaktadır (Jafarov ve Diğerleri/Azerbaycan, no. 27309/14, § 70, 25 Temmuz 2019). Kanunun mahkemeler tarafından pratikte yorumlanması ve uygulanması, bireyleri keyfi müdahalelere karşı korumalıdır (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş kararı, § 275 ve yukarıda anılan Mustafa Hajili/Azerbaycan kararı, § 43).
61. Ulusal mahkemelerin kararlarının incelenmesi, Mahkemeye, Borçlar Kanunu’nun, hukuk hâkiminin, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı yönündeki 53. maddesine, 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun’a (bu Kanun’un 3. maddesine dayandığını belirtmeksizin) ve Borçlar Kanunu’nun müteselsil sorumluluğa ilişkin 50. maddesinin 1. fıkrasına atıf yaptığı tespitinde bulunmaya imkân vermektedir.
-
Mahkeme, savcılığın 25 Ekim 2000 tarihinde, aralarında başvuranın da bulunduğu kırk altı kişi hakkında, Ankara Ağır Ceza Mahkemesince yargılanan bazı sanıklara destek vermek üzere Ankara Adalet Sarayı yakınlarındaki bir parkta toplandıkları sırada, kendilerini dağıtmak için müdahalede bulunan polis memurlarına saldırmak ve yaralamaktan, 2011 sayılı Kanun’un 32. maddesinin 1-3. fıkraları uyarınca iddianame düzenlediğini kaydetmektedir. Mahkeme 9 Nisan 2003 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesinin, bilirkişi raporunu müteakip, söz konusu kişiler hakkında, izinsiz bir gösteriye katıldıkları veya polis memurlarına karşı cebir veya şiddet kullandıklarına dair yeterli ve inandırıcı delil bulunmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdiğini kaydetmektedir (yukarıda 7-12. paragraflar).
-
Öte yandan Mahkeme, yaralanan polis memurlarına tazminat ödenmesinin ardından, İçişleri Bakanının, aralarında başvuranın da bulunduğu kırk altı kişi hakkında, zarardan sorumlu kişi aleyhine iki rücu davası açtığını ve Bakanlık temsilcisinin, dava dilekçesinde, 2330 sayılı Kanun’un “sadece Kanun kapsamındaki kişilerin (...) uğradıkları zararın maddi olarak karşılanmasına (sadece ödemeye) mahsus” olduğunu ve “bu nedenle kanunda rücu maddesine yer verilmediğini” belirttiğini gözlemlemektedir.
-
Mahkeme son olarak, 21 Şubat 2006 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen meblağların olay tarihinden itibaren faiziyle birlikte ödenmesine hükmettiğini kaydetmektedir. Mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararının gerekçesinde, hukuk hâkiminin, ceza mahkemesinin kararı ile bağlı olmadığını vurguladığını, izinsiz gösteri sırasında polis memurlarının yaralandığını hatırlattığını ve bilirkişi raporunun sonuçlarına dayanarak, suç teşkil eden bir eylemle ilgili olarak ödenen tazminata tekabül eden meblağların, nazarında, aralarında başvuranın da bulunduğu söz konusu gösteriye katılan kişilerden geri alınması gerektiği görüşünü benimsediğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, bilirkişi raporunda, İçişleri Bakanlığının yaralanan polis memurlarına “yardım” yaptığının belirtildiğini kaydetmektedir.
-
Mahkeme öncelikle ulusal mahkemelerin 2330 sayılı Kanun’un 3. maddesine açıkça atıfta bulunduğunu ve bu hükmün erişilebilir olduğunu tespit etmektedir. Bu mahkemeler tarafından atıfta bulunulan diğer hükümlerin - yani Borçlar Kanunu’nun, hâkimin, ceza hukukunun hukuki sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı yönündeki 53. maddesi ile aynı Kanun’un müşterek ve müteselsil sorumluluğa ilişkin 50. maddesinin 1. fıkrası- genel nitelikte olduğunu ve özel olarak mevcut davanın olaylarıyla ilgili olmadığını ve bunun yanı sıra Hükümetin ilgili yasal dayanaklar arasında bunlardan bahsetmediğini gözlemlemektedir. Bu koşullar altında Mahkeme, Hükümet tarafından önerildiği üzere, incelemesini 2330 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle sınırlandıracaktır.
-
Bu hükmün öngörülebilirliği ile ilgili olarak Mahkeme öncelikle, 2330 sayılı Kanun’un 3. madde lafzının, İçişleri Bakanlığı temsilcisinin de belirttiği üzere, yalnızca iç güvenlik ve kamu düzeninden sorumlu hizmet görevlilerine Devlet tarafından tazminat ödenmesine ilişkin koşulları düzenlediğini ve olayların temelinde yer alan zararın sorumlusu üçüncü şahıslarca tazminatın geri ödenmesini hiçbir surette öngörmediğini kaydetmektedir. Başka bir ifadeyle, söz konusu madde, düzenlediği tazminatların temelinde yer alan zararlarda üçüncü şahısların muhtemel sorumluluğuna hiçbir atıfta bulunmamaktadır.
-
Mahkeme, öngörülebilirlik şartını yerine getirmek için, -mevcut davada hukuki sorumluluğun dayandırıldığı gibi- bir kuralın yalnızca yeterli açıklıkla yazılması değil, fakat aynı zamanda ve özellikle, kamu makamlarının her türlü keyfi müdahalesine ve bir kısıtlamanın bir tarafın aleyhine olacak şekilde yaygın olarak uygulanmasına karşı belli bir koruma sağlaması gerektiğini hatırlatmaktadır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Işıkırık / Türkiye, no. 41226/09, § 64, 14 Kasım 2017 ). Bu bağlamda, kendisine yöneltilen sorunun, benzer olaylardan dolayı ceza yargılamasında beraat etmiş olan başvuranın mahkûmiyetinin, ihtilaf konusu tedbir, Sözleşme’yle güvence altına alınan maddi bir hakka müdahale teşkil ettiğinden, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında öngörülebilir bir hükme dayanıp dayanmadığı hususuyla ilgili olduğunun altını çizmektedir.
-
Bu hükmün halen yürürlükte olduğu görüldüğü halde, Mahkeme, davanın tek ve tekrarlanamaz niteliği göz önüne alındığında, 2330 sayılı Kanun’un 3. maddesinin öngörülebilirliğini yalnızca, bu maddenin mevcut davaya uygulanması bakımından inceleyecektir.
-
Mahkeme, ulusal mahkemelerin, 2330 sayılı Kanun’un 3. maddesi kapsamına giren mevcut davadaki gibi bir duruma bunları genişleterek, hukuki sorumluluk kavramına ve rücu ilkesine geniş bir yorum getirdiğini gözlemlemektedir. Nitekim başvuranın, o gün yargılanan bazı sanıklara destek vermek amacıyla Ankara Adalet Sarayı yakınındaki bir parkta toplanan bir grup insan arasında sadece bulunduğu iddiası, başvuranın hukuki sorumluluğunu doğurmak için yeterli olmuştur.
-
Ayrıca, yaralanan polis memurlarına ödenen tazminatın, bilirkişi raporunda ve ulusal mahkemelerce “yardım” olarak tanımladığı halde 2330 sayılı Kanun’un 3. maddesinde “tazminat” terimi kullanıldığını da belirtilmelidir. Mahkeme, olayların meydana geldiği dönemde Devlet makamları tarafından yapılan bu tür bir ödemeyle ilgili olarak, ne kanunun lafzının ne de içtihadın, bu tür durumda zararın faili olduğu iddia edilen kişi aleyhine rücu başvurusu olup olmadığını açıkça ortaya koymaya imkân vermediğini tespit etmektedir.
-
Mahkeme, ayrıca, başvuranın, Sözleşme’nin 11. maddesinin uygulama alanına giren olaylar nedeniyle, beraat eden kendisi ile polis memurlarına karşı şiddet eylemlerinde bulunan ayrıca bedensel ve maddi zarara neden olan diğer kişiler arasında herhangi bir ayrım yapılmaksızın, müştereken ve müteselsilen, ödeme tarihinde yaklaşık 6 495 avro ve 1 030 avroya tekabül eden çok yüksek meblağları, 2 Temmuz 2001 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte geri ödemeye mahkûm edildiğini gözlemlemektedir (yukarıda 25. paragraf).
-
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında Mahkeme, 2330 sayılı Kanun’un 3. maddesinin uygulanmasının “öngörülebilir” olmadığı sonucuna varmaktadır; zira söz konusu hüküm başvurana keyfi bir müdahaleye karşı herhangi bir yasal koruma sağlamamaktadır. Bu nedenle, söz konusu uygulamadan kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir. Dolayısıyla, Mahkemenin müdahalenin meşru bir amaç izleyip izlemediğini ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını araştırması gerekmemektedir.
-
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
-
SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, hukuk mahkemeleri tarafından alınan kararın gerekçeli olmadığından şikâyet etmekte ve polis memurlarının bedensel zararlarından dolayı sorumluluğunun kabul edilmesi için dayanak bulunmadığını ileri sürmektedir.
-
Mahkeme, yukarıda belirtilen ihlal tespitini dikkate alarak (yukarıda 55-72. paragraflar), Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyetin kabul edilebilirliği ve esasını ayrı olarak incelemeye gerek olmadığına karar vermektedir.
-
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
-
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Başvuran adil tazmin bağlamında rakamsal bir talepte bulunmamıştır. Ancak, iç hukukta aleyhinde yürütülen yargılamanın düşürülmesini talep etmiştir
-
Hükümet, başvuranın bu bağlamdaki talebinin, Sözleşme’nin 60. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
-
Mahkeme, başvuranın, adil tazmin bağlamında kurallara uygun bir talepte bulunmadığı kanaatindedir. Bu nedenle Mahkeme, başvurana bu bağlamda herhangi bir ödeme yapılmasına gerek olmadığı kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
- Sözleşme’nin 11. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;
- Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
- Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyeti incelemeye gerek olmadığına karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 6 Haziran 2023 tarihinde bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.