CASE OF U.Y. v. TÜRKİYE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

U.Y./TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 58073/17)

KARAR

Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası • Bir devlet memurunun, daha önce kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesiyle sonuçlanan bir cinsel taciz suçlaması temelinde, uygunsuz davranışları nedeniyle görevinin ve görev yerinin değiştirilmesi tedbirleri • İdare mahkememesi önündeki yargılamalarda kullanılan dilin, masumiyet karinesinin ikinci yönü tarafından öngörülen gerekliliklerle bağdaşmaması

STRAZBURG

10 Ekim 2023

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.

U.Y./Türkiye davasında,

Başkan

Arnfinn Bårdsen,

Hâkimler

Jovan Ilievski,

Egidijus Kūris,

Pauliine Koskelo,

Saadet Yüksel,

Diana Sârcu,

Davor Derenčinović,

ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),

Türk vatandaşı U.Y.nin (“başvuran”), 16 Haziran 2017 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 58073/17),

Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi yönündeki kararı,

Başvuranın kimliğini açıklamama kararını,

Tarafların görüşlerini dikkate alarak

19 Eylül 2023 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

GİRİŞ

  1. Dava, daha önce kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesiyle sonuçlanan bir cinsel taciz suçlamasına dayanılarak, bir devlet memurunun uygunsuz davranışları nedeniyle görevinin ve görev yerinin değiştirilmesiyle ilgilidir. Dava, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası, 8 ve 14. maddeleri bakımından sorular ileri sürmektedir.

OLAY VE OLGULAR

  1. Başvuran 1978 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Ankara Barosuna bağlı Avukat Z. Karaca Boz tarafından temsil edilmiştir.
  2. Hükümet, kendi yetkilisi, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
    1. 13 Şubat 2008 tarihli olay ve olaya ilişkin ceza yargılaması
  3. Başvuran, 10 Ocak 2008 tarihinde, bir kamu firmasının genel müdürlüğüne müfettiş yardımcısı olarak atanmıştır.
  4. Başvuran, 13 Şubat 2008 tarihinde, iş yerinden 70 km uzaklıktaki Trabzon’da meydana gelen bir olaya karışmıştır. Başvuran, söz konusu tarihte, on dokuz yaşında bir genç olan C.G. ile ikinci kez buluşmuştur. Bundan sonraki olayların seyri kısmen tartışmalıdır.
  5. Polis tarafından düzenlenen tutanağa göre, C.G. ve arkadaşları tarafından zorla yerel polis karakoluna götürülen başvuran saldırganlık belirtileri göstermiştir. İfadesi özetle aşağıdaki gibidir:

“(...) Pazar günü Trabzon’a (...) saç kurutma makinesi almaya geldim (...) Biraz gezdikten sonra Boyner mağazası karşısında ismini C. olarak söyleyen şahısla tanıştım (...) tayinim çıktığı için bilmediğim bu bölgeye geldim dedim (...) Sohbetimiz sırasında amcasının oğlu ile arasının bozuk olduğunu söyledi ben de bir yerlerde oturalım dertleşiriz dedim (...) Bana kuzeninin en iyi arkadaşı olduğunu arkadaşsız kaldığını söyledi (...) gel beraber sahile inelim dedim, morali çok bozuktu ben de kardeşimsin gel omzuma sarıl ağla dedim sarıldı ben de ona sarıldım ve ağlama ben senin bir abinim dedim sana destek olurum dedim sonra ben Rize’ye gitmek üzere yanından ayrıldım bu arada telefon numaralarımızı aldık (...) Bugün (13 Şubat 2008) alışveriş yapmak için ve gezmek için tekrar Trabzon’a geldim C.ye de bir gün önceden geleceğimi söylemiştim kendisi ile boyner önünde buluştuk (...) biraz daha gezip sahil kenarına inmeye karar verdik (...) C. bana burası soğuk dedi sonra tanıdığımın bir yeri var oraya gidelim dedi (...) ben kendisine yemek yiyelim dedim (...) yemeğimizi alalım bir yerlerde yeriz dedi sonra beni bir yerlere doğru götürmeye başladı bir yola girdik önümüzü birkaç kişi kesti beni bir binanın arkasına götürdüler önce üç kişiydiler bana C. İle birlikte neden sahil kenarına indiğimizi sordular ben de hava almak için gittiğimizi söyledim, sen C. ile i.ne olduğun için buluşuyorsun diye söylediler bunu kabul etmemi söylediler sürekli vurdular ve ya böyle olduğunu kabul et ya da seni daha da döveceğiz dediler ben de (...) dediklerini kabul ettim başka çarem yoktu, benim hakkımda söylenenler tamamen yalandır daha sonra beni sokağa çıkarttılar ve polise götüreceğiz onlara teslim edeceğiz dediler (...) Benim C. ile aramda herhangi bir cinsel münasebet geçmemiştir beni darp eden şahısları tanımıyorum (...) Ben bu şahıslardan şikâyetçiyim, uzlaşmak istiyorum (...)”

  1. C.G.nin ifadesi ise özetle aşağıdaki gibidir:

“(...) Yaklaşık üç gün önce Boyner’in karşısında parkta otururken ismini Onur olarak söyleyen şahıs geldi ve buralarda çalışabileceğim kütüphane var mı ben buraların yabancısıyım dedi (...) Yarım saat sohbet ettik kendisi cep telefonu numaramı aldı bana ben buralarda yalnızım dedi burada Defterdarlıkta çalıştığını söyledi (...) Bana Trabzonu gezdirirsin dedi ben de kabul ettim, beraber çay içtik ve o gün ayrıldık Bu akşam (13 Şubat 2008) beni aradı bana buluşalım mı saat 17:15 Boyner’in önünde dedi ben de kabul ettim; Uzunsokak’ta gezdik ve sonra Ganita Çay Bahçesine indik burada otururken eliyle cinsel organımı tuttu bana s.kişelim mi diye sordu ben bir an şaşırdım ve bu şahsın elinden kurtulabilmek için bir iki tokat attım kendisini darp ettim ve şahsı alarak polis merkezine getirdim burada şahsın isminin U. olduğunu öğrendim; ben bu şahıstan beni taciz ettiği için (...) şikâyetçiyim kendisi ile uzlaşmak istemiyorum (...)”

  1. Polis memurları tarafından çağrılan C.G., uzlaşmayı kesin olarak reddetmiştir.

Daha sonra, başvuran tarafından çağrılan iki meslektaşı, yani S.C. ve İ.A., kendisini Rize’ye geri götürmek üzere almaya gelmişlerdir.

Başvuran, ertesi gün, S.C. ve İ.A. ile tekrar görüşüp, avukatıyla konuştuktan sonra, darp ve yaralama sebebiyle suç duyurusunda bulunmaya karar verdiğini açıklamıştır. Başvuran, birkaç gün sonra, meslektaşlarına, 50 ya da 100 Türk lirası civarında küçük bir miktar parasının çalındığını ve bunun kesinlikle C.G. ve kendisine saldıran arkadaşları tarafından yapıldığını belirtmiştir.

Başvuran, saldırganların kendisinden bıçak çekip para çaldıklarını iddia ederek suç duyurusunda bulunmuştur.

9 Ocak 2009 tarihli tıbbi raporda, başvuranın gerçekten de hayati tehlike oluşturmayan yumuşak doku yaralanmalarına maruz kaldığı tespit edilmiştir.

  1. Cumhuriyet savcılığı, 8 Şubat 2009 tarihinde, Trabzon İlk Derece Mahkemesi önünde darp ve yaralama suçlarından C.G. hakkında dava açmıştır.
  2. Savcılık, öte yandan, 9 Şubat 2009 tarihinde, ikna edici delil unsuru olmaması nedeniyle, hem başvuran hakkında “cinsel taciz”[1] suçundan hem de C.G. ve arkadaşları hakkında bıçaklı saldırı ve hırsızlık suçundan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
  3. Yukarıda belirtilen ilk derece, 2 Ekim 2009 tarihinde, davaya müdahil taraf olan başvuranı dinledikten ve suç duyurusunu inceledikten sonra, başvuranın olmadığı bir duruşma yapmıştır. Hâkim, C.G.yi isnat edilen fiillerden suçlu bulmuş; ancak, “başvuranın cinsel organını tutarak ve cinsel ilişki teklif ederek kendisini haksız tahrik ettiği” şeklindeki savunmasının makul olduğuna ikna olması nedeniyle hafifletici sebepten yararlanmasına karar vermiştir.

C.G.nin bu mahkûmiyetten zarar görmemesi için önümüzdeki beş yıl içerisinde yeniden suç işlememesi koşuluyla, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. Bu karar, yedi günlük itiraz süresinin sonunda kesinleşmiştir.

  1. Somut olayda yürütülen idari soruşturma

  2. Yukarıda belirtilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın verildiği 9 Şubat 2009 tarihinde (yukarıdaki 10. paragraf), başvuran amirine yazmıştır. Başvuran, suçsuz geçmişine atıfta bulunarak, bir grup serseri tarafından saldırıya uğradığını ve gasp edildiğini, üstelik bu kişilerin cezasız kalarak kendisinden şikâyetçi olduklarını, ancak kendisinin de aynı şeyi onlara karşı yaptığını açıklamış; saldırganların, gerçekte ne olduğunu araştırmadan kendisine tutanak imzalatan polis memurlarıyla bir yakınlığı olduğunu ileri sürmüş; bu travma nedeniyle psikolojik tedavi görmek zorunda kaldığını belirtmiş ve amirlerinden kendisine güvenmelerini ve bu zor zamanda ön yargısız bir şekilde destek olmalarını istemiştir.

13 Mart 2009 tarihinde, şikâyet edilen olayların niteliği ve başvuranın kamu görevlerini yerine getirmesi üzerindeki olası etkileri dikkate alınarak, ilgili kamu firmasının genel müdürlüğü, başvuranın açıklamalarında ortaya çıkan bazı belirsiz noktaların aydınlatılması amacıyla teftiş kuruluna idari soruşturma açma yetkisi vermiştir.

  1. Bu soruşturma çerçevesinde üç müfettiş görevlendirilmiştir. Müfettişler, öncelikle başvuranı 13 Şubat 2008 gecesi olayların tam seyrini aydınlatmaya davet etmişlerdir. Başvuranın ifadeleri, aşağı yukarı polise verdiği ifadelere benziyordu (yukarıdaki 6. paragraf), ancak üç noktada farklılık gösteriyordu: Bu kez başvuran, ısrarla, Boyner mağazasına Ankara’da yaşayan kız arkadaşına Sevgililer Günü hediyesi almak için gittiğini tekrarlamıştır; ikinci olarak, eşcinsel olduğu iddiasıyla ilgili olarak şahıslar tarafından yapılan tehditlerden herhangi bir şekilde bahsetmemiştir; son olarak, C.G. ile hiçbir zaman uzlaşmak istemediğini ve polis raporunda yer alan aksi yöndeki ifadenin doğru olmadığını ileri sürmüştür.
  2. Müfettişler ayrıca, polis ve Trabzon Cumhuriyet Savcılığından olayla ilgili dosyaların kopyalarını almış ve başvuranın ev arkadaşı S.C. ve İ.A.yı sorgulamışlardır (yukarıdaki 8. paragrafın başı (in limine)).
  3. Söz konusu kişilerin ifadelerinden, Rize’ye dönüş yolunda başvuranın kendisinden para çalınmadığını ve benzin parasını ödemek için bankamatikten para çekmek zorunda olduğunu söylediği anlaşılmaktadır.
  4. Müfettişler, 21 Temmuz 2009 tarihli raporlarında, öncelikle, 10 Nisan 1994 tarihli Teftiş Kurulu Yönetmeliği’nin 12 ve 28. maddelerine atıfta bulunmuşlardır (aşağıdaki 26. paragraf). Vardıkları sonuçlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

– başvuran, polis merkezinde, mağduru olduğu darp ve yaralanmaların kaynağına ilişkin olarak, C.G. ile olan ilişkisinin saldırganlar tarafından ahlak kurallarına aykırı bulunduğunu ileri sürmüştür; oysa C.G. için sebep, cinsel olarak saldırıya uğramış olmasıdır; başvuran, idari soruşturma sırasında ifadesini değiştirmiş ve parasını almak için dövüldüğünü, bunu sonradan anladığını ileri sürmüştür: Ancak, bu iddia inandırıcı değildir, çünkü eğer durum böyle olsaydı, saldırganlar çalınan parayla birlikte ortadan kaybolurlardı; kesinlikle karakola gitmezlerdi; üstelik, başvuran, olay günü benzin parasını bankamatikten para çekerek ödemişse (yukarıdaki 15. paragrafın sonu (in fine)), bunun nedeni üzerinde nakit para olmadığını zaten biliyor olmasıydı; dolayısıyla, eğer parası çalınmış olsaydı, başvuranın bunun farkına birkaç gün sonra değil, o zaman varmış olması gerekirdi;

– başvuranın 13 Şubat 2008 tarihinde gerçekte ne olduğuna dair açıklamaları ikna edici değildir; “tabi ki olayda cinsel tacizin gerçekleştiği kesin değildir”, ancak C.G.nin kendi mağdurunu polise teslim etmesi, yalnızca başvuranın suçluluğuna olan inancıyla açıklanabilir; özellikle de başvuranın uzlaşma isteği, belli bir vicdan azabı çektiğini ortaya koymaktadır;

– yukarıda belirtilenlere ek olarak, başvuranın, mesleki, sosyal veya kültürel hiçbir ilişkisinin olmadığı 19 yaşındaki C.G. ile kışın ve geç saatlerde iki kez buluştuğunu; başvuranın bu kişiye olan ilgisinin nedenlerini açıklayamadığını, aksine konuyla ilgisi olmayan açıklamalar yaptığını; öte yandan, başvuranı karakola götüren, başvurandan şikâyetçi olan ve uzlaşmayı reddeden C.G.nin çok daha tutarlı bir şekilde davrandığını belirtmek önemlidir;

– C.G.nin darp ve yaralama suçlarından suçlu bulunmasına rağmen, başvurana isnat edilen fiilin hafifletici bir sebep olarak nitelendirildiği de göz ardı edilemez.

  1. Sonuç olarak, müfettişlerin görüşüne göre, başvuranın ihtilaf konusu olayın merkezinde yer alan eylemleri davranışsal bir zayıflık göstermekte ve bir müfettişin uygunsuz davranışlarının, temsil ettiği kurumun meşruluğuna ve güvenilirliğine gölge düşüreceği kanaatine vararak, davranışları her koşulda ve her zaman kusursuz olması gereken bir müfettiş yardımcısının kariyeri ve nitelikleriyle bağdaşmamaktadır.

Sonuç olarak, söz konusu kamu şirketinin Teftiş Kurulu, yönetmeliğinin yukarıda bahsi geçen 28. maddesi uyarınca, başvuranın müfettiş yardımcılığı pozisyonundan alınmasını ve başka bir göreve verilmesini tavsiye etmiştir.

Başvuran, 6 Nisan 2010 tarihli ve 4878 sayılı kararla İstanbul’a ambar memurluğu görevlisi olarak tayin edilmiştir. Başvuran halen aynı kamu firmasının bölge müdürlüğünde idari personel şefi olarak çalışmaktadır.

  1. İstanbul İdare Mahkemesi önünde görülen yargılama

  2. Başvuran, 11 Mayıs 2010 tarihinde, yukarıda belirtilen 6 Nisan 2010 tarihli kararın iptali için İstanbul İdare Mahkemesine başvurmuştur.

Başvuran, mesleki başarısına ve saldırı, darp ve iftira mağduru olmasına rağmen, başkalarına cinsel tacizde bulunduğu gerekçesiyle böyle bir cezaya maruz kaldığını ileri sürmüştür. Başvurana göre, müfettişlerin, Trabzon ilk derece mahkemesinin olayın meydana gelmesinde kendisinin tahrikinin bulunduğuna ilişkin sonuçlarına dayanması, özellikle de cinsel taciz suçlamasıyla kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş olması nedeniyle, masumiyet karinesi hakkıyla bağdaşmamaktadır. Ancak müfettişler, yetki sınırlarını aşarak ve tamamen özel hayatıyla ilgili bir olayı soruşturarak kendisini bu suçtan suçlu bulmuşlardır.

  1. İdare Mahkemesi, 13 Ekim 2011 tarihli bir kararla, ceza davası ve idari soruşturma dosyalarını ve C.G.nin duruşma dosyalarını özetledikten sonra, aşağıdaki sonuca vararak başvuranın davasını reddetmiştir:

“Bu durumda, (...) davacının, 13 Şubat 2008 tarihinde meydana gelen olayda C.G. isimli şahısa cinsel tacizde bulunduğu hususu açık olup, anılan eylemin müfettişlik kariyer ve vasıflarıyla bağdaşmayacak nitelikte olması karşısında, (...) ambar memuru olarak atanmasına ilişkin işlemde mevzuata aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.”

  1. Danıştay, 16 Aralık 2014 tarihli bir kararla, çoğunluk olarak, - daha fazla inceleme yapmaksızın - yukarıdaki aynı gerekçelere dayanarak başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiştir (yukarıdaki 18. paragraf).
  2. Başvuran, yine aynı gerekçeleri ileri sürerek Danıştay önünde karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Davaya bakan raportör hâkim, ilk derece mahkemesi kararının, başvuranın kanıtlanmış bir cinsel taciz eylemine dayandırılmasının, savcılığın aynı suçlamayla hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiş olması nedeniyle yararlandığı masumiyet karinesi ilkesine aykırı olduğu; dolayısıyla, itiraz edilen kararın, gerekçeleri düzeltilerek, yani kapsamı, ilgili kişinin, kendisiyle hiçbir ortak yanı olmayan genç bir adamla olan ilişkisinin niteliği ve bu kişi tarafından kendisine vurulan darbelere ve yaralanmalara yol açan gerçek koşullar hakkında inandırıcı bir açıklama yapamamasıyla sınırlandırılarak onanması gerektiği görüşüne varmıştır.

  1. Danıştay, 12 Şubat 2016 tarihli bir kararla, başvuranın başvurusunu reddetmiş ve başvuran tarafından ileri sürülen düzeltme gerekçelerinin kanunda öngörülenlerle uyuşmadığı gerekçesiyle, raportör hâkim tarafından önerilen düzeltmeyi yapmadan, itiraz edilen kararı onamıştır. 4. Anayasa Mahkemesi Önündeki Yargılama
  2. Başvuran, 13 Nisan 2016 tarihinde, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 2. fıkraları, 7, 8 ve 14. maddeleri ile 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine eşdeğer Anayasa hükümleriyle güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

Başvuranın avukatı, başvuruda - görünüşe göre yanlışlıkla - Danıştay’ın 12 Şubat 2016 tarihli kararında (yukarıdaki 22. paragraf), raportör hâkimin önerdiği anlamda kanıtlanmış bir cinsel taciz eyleminin varlığına dayanan gerekçeyi düzelttiğini belirtmiştir (yukarıdaki 21. paragraf).

  1. Avukat özellikle müvekkilinin cinsel yönelimi nedeniyle ayrımcılığa uğradığını ve idari makamların soruşturmayı tamamen iddia edilen cinsel taciz eylemine ve ilgilinin kendisinden daha genç bir erkekle kurmak istediği arkadaşlığa odaklayarak yetkilerini kötüye kullandıklarını ileri sürmüştür. Müfettişlerin soruları, başvuranın mesleki performansını ve herhangi bir görev ihlali bulunmadığını dikkate almaksızın, yalnızca özel hayatına odaklanmıştır. Avukat ayrıca, başvuranın görev yerinin değiştirilmesinin gelecekteki kariyeri ve geliri üzerindeki zararlı etkisini vurgulamıştır.
  2. Anayasa Mahkemesi, 13 Aralık 2016 tarihinde, bu başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın şikâyetlerini yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 2. fıkraları ve 14. maddesi (Anayasa’nın 10, 36 ve 38. maddeleri) bağlamında incelemeye karar verdikten sonra, başvuranın masumiyet karinesi hakkının ihlal edildiği sorununu incelemiş ve başvurunun geri kalan kısmını reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, konuya ilişkin ilgili içtihatlarına atıf yaptıktan sonra, aşağıdaki şekilde karar vermiştir:

“Somut olayda karar düzeltme incelemesi yapan Danıştay İkinci Dairesi (...) yerel mahkeme kararı gerekçesinde yer alan ve masumiyet karinesine aykırı olduğunu değerlendirdiği kısmı düzeltmiştir.”

Anayasa Mahkemesinin görüşüne göre, başvuranın 19 yaşındaki bir erkekle açıklanamayan ilişkisine yol açan koşulların ve maruz kaldığı saldırı ve darpla ilgili çelişkili ifadelerinin göreviyle bağdaşmadığı gerekçesiyle müfettişlik görevinden alınmasının gerekçesi masumiyet karinesi ilkesi açısından herhangi bir sorun teşkil etmemiştir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin de açıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle reddedilmesi gerekmektedir.

İLGİLİ İÇ HUKUK ÇERÇEVESİ

  1. 10 Nisan 1994 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Teftiş Kurulu Yönetmeliği’nin 12 ve 28. maddeleri aşağıdaki gibidir:

“12. Müfettişler bulundukları yerlerde görev ve sıfatlarının gerektirdiği saygınlığı ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunamazlar.

(...)

  1. Müfettiş Yardımcılığı döneminde, müfettişlik kariyer ve vasıfları ile bağdaşmayacak tutum ve davranışları sabit olanlar, Yeterlik Sınavı beklenmeksizin Teftiş Kurulu dışında başka bir memuriyete nakledilirler.”

HUKUKÎ DEĞERLENDİRME

  1. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 2. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  2. Başvuran, ilk olarak, Trabzon ilk derece mahkemesi tarafından tespit edildiği üzere, bir saldırı mağduru olmasına rağmen, soruşturma makamlarının ve idare mahkemelerinin, basitçe kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen bir olaya dayanarak kendisine cinsel suçlu muamelesi yaptığını iddia etmektedir. Böylelikle yetkili makamlar, kendisini müfettiş yardımcılığı görevinden alarak ve daha düşük bir göreve atayarak masumiyet karinesi hakkını ihlal etmiştir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasını ileri sürmektedir. Söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir:

“2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.”

  1. Davanın Konusu ve Kabul Edilebilirliği Hakkında

  2. Hükümet, somut olayda ileri sürülen sorunların çekişmeli yargılamalar çerçevesinde idare mahkemeleri ve Anayasa Mahkemesi tarafından incelendiğini ve bu yargılamalar kapsamında başvurana tüm iddialarını sunma imkânı verildiğini hatırlatmaktadır. Bu yargılamalar, mevcut davada söz konusu olan olgusal ve hukuki unsurların tarafsız bir incelemesine dayanan gerekçeli kararlarla sonlandırılmıştır.

Bununla birlikte, başvuranın şikâyeti, idari ve adli makamların, görevinin ve görev yerinin değiştirilmesinin hukuka uygunluğunu onaylayarak, yalnızca bu nedenle bile masumiyet karinesi ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmek anlamına gelmiştir. Hükümete göre, bu türden bir iddia, soyut ve dayanaksız doğası nedeniyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası kapsamında herhangi bir incelemeyi haklı göstermez. Söz konusu hüküm, somut olayda geçerli değildir zira masumiyet karinesi, somut olayda söz konusu olan idari süreci düzenleyemeyen bir ceza hukuku kavramıdır. İdari süreç ise, ceza hukuku dikkate alınmaksızın, yalnızca başvuranla ilgili somut olguların - kendisine karşı yapılan cinsel taciz iddiaları ışığında dâhil - değerlendirilmesine odaklanmaktadır.

  1. Başvuran, bu iddiaya itiraz etmektedir.
  2. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasının herkesin “suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılma” hakkını koruduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme, içtihatlarında, bu korumanın iki yönü olduğunu kabul etmiştir: Ceza davasının yürütülmesiyle ilgili usuli bir yön ve mahkûmiyet kararından farklı bir sonuca yol açan bir ceza yargılaması ile bağlantılı olması halinde, daha sonraki yargılamalar bağlamında masumiyet beyanına saygı gösterilmesini sağlamaya yönelik ikinci yön (Kemal Coşkun/Türkiye, no. 45028/07, § 41, 28 Mart 2017, Seven/Türkiye, no. 60392/08, § 43, 23 Ocak 2018 ve Istrate/Romanya, no. 44546/13, §§ 64 ve 65, 13 Nisan 2021).
  3. Söz konusu ikinci yön bağlamında amaç, beraat kararından veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan yararlanan kişilerin, kamu görevlileri veya makamları tarafından kendilerine isnat edilen suçtan dolayı gerçekten suçluymuş gibi muamele görmelerinin engellenmesidir, aksi takdirde Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasında yer alan güvenceler teorik ve yanıltıcı hale gelebilir. Aynı zamanda, ceza yargılaması tamamlandıktan sonra, ilgili kişinin itibarı ve kamuoyu tarafından nasıl algılandığı söz konusudur. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası tarafından bu bağlamda sunulan koruma, bir dereceye kadar, mevcut davada da öne sürülen Sözleşme’nin 8. maddesi ile sağlanan korumayla örtüşebilir (bk. Allen/Birleşik Krallık [BD], no. 25424/09, § 94, AİHM 2013, yukarıda anılan Seven, § 54 ve yukarıda anılan Istrate, §§ 57 ve 58 ve burada yer alan referanslar).
  4. Mahkeme, somut olayda, başvuranın şikâyetinin müfettiş yardımcılığı görevinden alınması ve daha az prestijli bir göreve atanmasının yanı sıra, bu tedbirin iptaline ilişkin taleplerinin somut olayda başlatılan çeşitli yargılamalar sırasında ele alınma biçimiyle ilgili olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu konuda, 13 Mart 2009 tarihinde başlatılan idari soruşturma prosedürünün (yukarıdaki 12. paragraf) iç ve dış yönlerinin, mevcut davanın incelenmesinde belirleyici olmadığı kanaatindedir; zira söz konusu soruşturmanın sonuçlarına idare mahkemeleri önünde itiraz edilebilirdi.
  5. Somut olayda, idare mahkemeleri önündeki yargılama 11 Mayıs 2010 tarihinde (yukarıdaki 18. paragraf), yani 9 Şubat 2009 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla kesin olarak sonuçlanan cinsel taciz iddialarına ilişkin ceza soruşturmasının kapanmasından çok sonra başlatılmıştır (yukarıdaki 10. paragraf). Söz konusu soruşturma ile müteakip idari süreç arasında herhangi bir zaman örtüşmesi bulunmaması nedeniyle, somut olayda şüphesiz baskın olan Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasının ikinci yönünün özellikleridir (yukarıda anılan Seven, § 45, sonu (in fine)), ayrıca tarafların, başvurana uygulanan tedbirin, kendisi hakkındaki ceza soruşturmasına yol açan olaylarla doğrudan bağlantılı olduğuna itiraz etmedikleri anlaşılmaktadır. İdare mahkemelerinin, C.G. tarafından yapılan suç duyurusuna ilişkin dosyanın yanı sıra ceza yargılaması ve idari soruşturma prosedürüne ilişkin dosyaları incelemiş ve gerekçelerini bu dosyalardaki unsurlara dayandırmış olması, masumiyet karinesi ilkesinin söz konusu idari yargılamalara genişletilmesini haklı kılmak için gereken yakın bağlantının mevcut olduğu sonucuna varmak için yeterlidir (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Urat/Türkiye, no. 53561/09 ve 13952/11, § 47, 27 Kasım 2018 ve yukarıda anılan Istrate, §§ 64 ve 65).
  6. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası mevcut davada uygulanabilir ve başvuru, Sözleşme hükümleriyle konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun veya başka bir gerekçeyle kabul edilemez olmayan şikâyetin soyut olduğunu (yukarıdaki 28. paragraf) ileri süren Hükümete katılamaz.

Mahkeme, bu nedenle, Hükümetin itirazlarının reddetmekte ve başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.

  1. Esas Hakkında
    1. Tarafların İddiaları

a) Hükümet

  1. Hükümet, öncelikle, Mahkemenin bir davaya bakmaya çağrılan idare mahkemelerinin aynı davayla ilgili olarak verilen cezai beraat kararına uyma yükümlülüğüne ilişkin içtihatlarına atıf yapmaktadır (Vassilios Stavropoulos/Yunanistan, no. 35522/04, 27 Eylül 2007, Paraponiaris/Yunanistan, no. 42132/06, 25 Eylül 2008 ve Çelik (Bozkurt)/Türkiye, no. 34388/05, 12 Nisan 2011). Hükümet ayrıca, disiplin cezaları ve ceza davalarının bu cezaların uygulanmasına etkisi konusunda Danıştay’ın yaklaşımına ilişkin örnekler (2013/1622, 2016/2608 ve 2016/4779 sayılı kararlar) sunmaktadır.

Bu örneklerden, Türk idare hukukunda disiplin cezalarının, kamu görevlilerinin görev ve sorumluluklarını hukuk kurallarına uygun olarak yerine getirmemeleri veya kanunla yasaklanmış fiilleri işlemeleri halinde uygulanan cezalar olduğu; bu tür cezaların kamu hizmetlerinin sorunsuz bir şekilde yürütülmesi ve kamu düzeninin korunması açısından nesnel bir öneme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Delillerin ve işlenen suçun niteliğinin değerlendirilmesi sırasında bir ceza mahkemesi tarafından izlenen kurallar ve ilkeler, disiplin hukukunda uygulananlardan farklıdır; dolayısıyla, ceza hâkimi tarafından belirtilen nedene bağlı olarak, belirli bir suç için ceza yargılamasında verilen beraat kararı aynı fiil için disiplin cezası verilmesini engellemez (657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 131. maddesi); beraat kararı, fiilin söz konusu memur tarafından işlenmediği gerçeğine dayanıyorsa, bu tespit idari makamlar için bağlayıcıdır; öte yandan, beraat kararı yeterli delil bulunmamasına dayanıyorsa, bu idare mahkemeleri için bağlayıcı değildir.

  1. Hükümete göre, mevcut davada idare mahkemesi tarafından kullanılan ifadeler (yukarıdaki 19. paragraf) hiçbir şekilde cinsel tacizden suçlu bulunma anlamına gelmemektedir; nitekim hem söz konusu mahkeme hem de Danıştay, “itiraz edilen görevden alma kararının hukuka uygun olduğunu çünkü başvuran tarafından gerçekleştirilen eylemlerin (saldırganın cinsel organını tutma ve cinsel ilişki teklif etme) saldırganı kışkırttığını” ve böylece devlet memurlarından beklenen davranışsal kusursuzluğu zedelediğini vurgulamakla yetinmiştir. İdare mahkemelerinin başvuranın cinsel yönelimine değil, yalnızca ilgili kamu firması yetkililerinin başvuranın davranışının uygunsuz niteliğine ilişkin değerlendirmelerine dayanması nedeniyle, söz konusu kararlarda herhangi bir suçlama yapılmamıştır.
  2. Hükümet, bu konuda, Danıştay raportör hâkimi tarafından başvuranın masumiyet karinesine saygı gösterilmesine ilişkin olarak önerilen düzeltmenin (yukarıdaki 21. paragraf), aslında bu karinenin ihlal edilmemiş olması nedeniyle, ilgisiz olduğunu değerlendirmektedir. Burada raportör hâkimin tamamen kişisel görüşü söz konusudur ve üstelik bu görüş Danıştay tarafından da onaylanmamıştır. Hükümete göre, böyle bir görüş, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası kapsamında herhangi bir sonuç doğuramaz.

Son olarak, somut olayda, Anayasa Mahkemesi kararında aynı görüşü dikkate almış olsaydı (yukarıdaki 21 ve 25. paragraflar), bu sadece yargı yetkisini kullanırken kendi tercihini yansıtacak ve masumiyet karinesinin ihlal edildiğini göstermeyecekti.

b) Başvuran

  1. Başvuran taraf, İstanbul İdare Mahkemesinin 13 Ekim 2011 tarihli kararının açıkça cinsel taciz eyleminin bir müfettiş yardımcısının görevleriyle bağdaşmamasına dayandığını, Hükümetin bu sonucu genç bir erkekle kurulan arkadaşlığın uygunsuzluğunu ileri sürerek boşuna haklı çıkarmaya çalıştığını belirtmiştir; başvurana göre, bu yorumların her biri, masumiyet karinesi hakkının ihlali anlamına gelmektedir. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi

a) Genel İlkeler

  1. Mahkeme, yeniden, suçluluğu daha önce yasal olarak tespit edilmemiş olsa bile sanık hakkında verilen bir yargı kararının veya resmi bir açıklamanın bu kişinin suçlu olduğu izlenimini yansıtması halinde masumiyet karinesinin ihlal edildiğini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk. Allenet de Ribemont/Fransa, 10 Şubat 1995, § 35, A serisi no. 308, Matijašević/Sırbistan, no. 23037/04, § 45, AİHM 2006-X, yukarıda anılan Allen, § 93 ve yukarıda anılan Istrate, § 55) Bu durum, resmi bir tespitin bulunmadığı hallerde de söz konusu olabilir; yalnızca, hâkimin veya kamu görevlisinin ilgili kişiyi suçlu gördüğünü gösteren bir gerekçe ileri sürmesi yeterlidir (Minelli/İsviçre, 25 Mart 1983, § 37, A Serisi no. 62, yukarıda anılan Matijašević, § 45 ve yukarıda anılan Urat, § 52). Mahkeme, bu bağlamda, bir kişi yargılanmadan ve bir suçtan suçlu bulunmadan önce, hâkim veya kamu görevlisi tarafından yapılan açıklamalardaki kelime seçiminin önemini vurgulamaktadır (Daktaras/Litvanya, no. 42095/98, § 41, ECHR 2000-X ve Marziano/İtalya, no. 45313/99, § 28, 28 Kasım 2002).
  2. Mahkeme, masumiyet karinesine saygı gösterilmesine ilişkin koşulları tanımlarken, kesin bir beraat kararı verilen davalar ile ceza yargılamasının sonlandırıldığı davalar arasında bir ayrım yaptığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, beraat kararının kesinleşmesinden sonra yapılan açıklamalara ilişkin davalarda, bir sanığın masumiyetine ilişkin şüphelerin ifade edilmesinin artık kabul edilemez olduğunu değerlendirmiştir. Öte yandan, ceza yargılamasının sonlandırılmasından sonra yapılan açıklamalarla ilgili davalarda, masumiyet karinesi, yalnızca sanığın suçluluğu önceden yasal olarak tespit edilmeden ve özellikle de savunma haklarını kullanma imkânı olmadan, hakkında verilen bir mahkeme kararının suçlu olduğu yönünde bir görüşü yansıtması halinde ihlal edilmiş olacaktır (Bikas/Almanya, no. 76607/13, § 44 ve bu kararda yapılan atıflar).
  3. Mahkeme, hâlihazırda, bir başvuranın, mahkûmiyetle sonuçlanmayan önceki bir ceza suçlamasında belirtilenlerle aynı olaylar nedeniyle bir disiplin suçundan - veya mevcut davada söz konusu olduğu gibi, resmi olarak disiplin alanına girmeden bir tür “üstü kapalı ceza” teşkil eden benzer bir tedbirden (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Sodan/Türkiye, no. 18650/05, § 49, 2 Şubat 2016)- sorumlu bulunması halinde, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasının otomatik olarak ihlal edilmediğini kabul etmiştir. Nitekim başvuranların cezai olarak sorumlu tutulmamaları koşuluyla, disiplin organları, kendilerine sunulan davaların olay ve olgularını bağımsız olarak tespit etme yetkisine ve kapasitesine sahiptir (Vanjak/Hırvatistan, no. 29889/04, §§ 69-72, 14 Ocak 2010, Šikić/Hırvatistan, no. 9143/08, §§ 5456, 15 Temmuz 2010, yukarıda anılan Çelik (Bozkurt), § 32, yukarıda anılan Kemal Coşkun, § 53, Güç/Türkiye, no. 15374/11, § 39, 23 Ocak 2018, yukarıda anılan Urat, § 53 ve bu kararda yer alan atıflar ve yukarıda anılan Istrate, §§ 59 ve 60).
  4. Bu koşulun sadece disiplin makamları için geçerli olmadığı açıktır. Ceza kovuşturmalarının sonlandırılmasının ardından, masumiyet karinesi, hangi nitelikte olursa olsun sonraki tüm yargılamalarda ilgili kişinin mahkûm edilmemiş olduğunun dikkate alınmasını gerektirir; dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasının kapsamı - somut olayda olduğu gibi - (bk. Teodor/Romanya, no. 46878/06, § 37, 4 Haziran 2013), bir devlet memurunun görevden alınmasına ilişkin yargılamalarda alınan kararlar da dâhil olmak üzere (yukarıda anılan Vanjak, § 41, ve yukarıda anılan Šikić, § 47), kovuşturmanın sonlandırılmasının ardından alınan mahkeme kararlarının yanı sıra ceza yargılamasının sonuçlanmasından sonra - suçluluk tespiti olmaksızın - gerçekleşen çeşitli idari yargılamaları (yukarıda anılan Vassilios Stavropoulos, Paraponiaris ve Çelik (Bozkurt) kararları), bu davalarda ortaya çıkan sorunların başvuran aleyhindeki ceza yargılamasının bir sonucunu ve tamamlayıcısını teşkil ettiği ölçüde, kapsayacak şekilde genişletilmiştir
  5. Ceza yargılamasının sonuçlanmasından sonraki yargılamaya ilişkin olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasının ihlalinin söz konusu olduğu durumların belirlenmesinde, konuların büyük ölçüde ihtilaf konusu kararın alındığı yargılamanın niteliğine ve bağlamına bağlı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bununla birlikte, tüm davalarda ve benimsenen yaklaşımdan bağımsız olarak, karar veren makamın - mevcut davada idare mahkemelerinin - kullandığı kelimeler, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasına uygunluğunun değerlendirilmesinde büyük önem taşımaktadır (yukarıda anılan Allen, §§ 125 ve 126 ve yukarıda anılan Istrate, §§ 61 ve 62).

b) Bu İlkelerin Mevcut Davada Uygulanması

  1. Mahkeme, öncelikle, somut olayda, başvuranın 13 Şubat 2008 tarihinde, bir cezayı ve/veya tedbiri haklı kılacak nitelikte bir disiplin suçu ve/veya mesleki kusur teşkil eden eylemleri işleyip işlemediğini ve başvuranın, yararlandığı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara dayanarak önceki görevine iade edilme hakkına sahip olup olmadığını değerlendirmenin kendi görevi olmadığını vurgulamaktadır; Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası, cezai bir suçtan beraat eden bir kişinin böyle bir iade hakkını güvence altına almamaktadır (yukarıda anılan Seven, § 41).
  2. Öte yandan, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası, disiplin prosedürünün veya bir idari soruşturmanın sonucunun kendi gereklilikleriyle uyumlu olup olmadığı sorusuyla ilgili değildir; dolayısıyla, somut olayda, uygulanan tedbirin iptal edilmesinin reddedilmesinin, tek başına, başvuranın masumiyet karinesi hakkını ihlal edip etmediğini incelemeye gerek yoktur (bk. örneğin, yukarıda anılan Kemal Coşkun, § 56 sonu (in fine)).
  3. Mevcut davada, Mahkemeden sadece idare mahkemelerinin gerekçeleriyle veya kararlarında kullandığı ifadelerle başvuranın masumiyetine şüphe düşürüp düşürmediğini tespit etmesi istenmektedir; zira yukarıda da belirtildiği üzere (yukarıdaki 32. paragraf), idari soruşturma makamlarının kararlarının ayrıca incelenmesine gerek olmadığı anlaşılmaktadır (yukarıda anılan Güç, § 41 ile karşılaştırınız).
  4. Mahkeme, İstanbul İdare Mahkemesinin 13 Ekim 2011 tarihli kararında, başvuran ile C.G. arasındaki olayın koşullarına ilişkin idari soruşturmanın ve ceza soruşturmasının bulgularını özetleyerek başladığını kaydetmektedir. İstanbul İdare Mahkemesi, ardından, kararın gerekçesinde, başvuranın C.G.ye “cinsel tacizde” bulunduğunun “açık” olduğuna ve bunun, verilen cezayı haklı çıkarmak üzere, devlet memurlarından beklenen kusursuzluğa zarar verdiğine karar vermiştir.

Bunu yaparken, ilk derece hâkimleri, yalnızca idari soruşturma makamları ve Trabzon ilk derece mahkemesi tarafından kullanılan kelimeler ve gerekçenin ötesine geçmekle kalmamış (yukarıdaki11, 16 ve 17. paragraflar), aynı zamanda itiraz edilen tedbirin yasallığını inceleme görevlerinin de ötesine geçmiştir.

Davanın koşulları ve yerel mahkemelerin görevinin niteliği göz önüne alındığında (yukarıda anılan Allen, § 126, Vella/Malta, no. 69122/10, §§ 57 ve 61, 11 Şubat 2014 ve yukarıda anılan Güç, § 42), Mahkemenin hâlihazırda hoş görebileceği talihsiz bir dil kullanımıyla orantısız olarak, Ceza Kanunu’nun 105. maddesi tarafından cezalandırılan suçun tanımını tamamen kapsayan bu açık ifade (yukarıdaki 10. paragraf), başvuranın “cinsel taciz”den suçlu olduğunu açıkça kabul etmek anlamına gelmekteydi (benzer bir tespit için bk. yukarıda anılan Çelik (Bozkurt), § 35) ve kararın okuyucusuna, başvuranın gerçekten de C.G. tarafından şikâyet edilen fiillerin faili olduğu izlenimini verebilirdi (bk. örneğin, yukarıda anılan Seven, § 53 sonu (in fine)).

  1. Mahkeme, bu bağlamda, Hükümetin, idare mahkemelerinin yalnızca “itiraz edilen görevden alma kararının hukuka uygun olduğunu çünkü başvuran tarafından gerçekleştirilen eylemlerin (saldırganın cinsel organını tutma ve cinsel ilişki teklif etme) saldırganı kışkırttığını” (yukarıdaki 36. paragraf) vurguladığı yönündeki görüşünü kabul edemez çünkü söz konusu kararın yukarıda belirtilen tek paragrafında böyle bir gerekçe tespit edememiştir (yukarıdaki 47. paragrafın başı (in limine)).
  2. Burada, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası ile bağdaşmayan bir durum söz konusudur. Geriye bu durumun düzeltilip düzeltilemeyeceği kalmaktadır.
  3. Mahkeme, sonraki yargılamalara ilişkin olarak, Danıştay’ın temyiz başvurusunu ve ardından karar düzeltme talebini incelerken yerine getirmesi gereken görevin niteliğinin, idare mahkemesinin kararının hukuka uygunluğunu değerlendirmek ve başvuranın davanın esasına ilişkin argümanlarının (yukarıdaki 18. paragraf) yeterince dikkate alınıp alınmadığını tespit etmek olduğunu kaydetmektedir (bk. yukarıda anılan Seven, § 36).
  4. Mahkeme, bununla birlikte, Danıştay’ın temyiz başvurusuna ilişkin olarak verdiği 16 Aralık 2014 tarihli kararında, olayları ve hukuku yeniden incelemediğini ve başvuranın savunması ve/veya ilk derece mahkemesi kararının içeriği hakkında görüş bildirmediğini ve sonuçta kararı olduğu gibi onadığını gözlemlemektedir.

Bir temyiz mahkemesi tarafından bu tür bir muhakeme tekniğinin kullanılması, ilke olarak, adil yargılanma amaçları açısından kabul edilebilir olsa da somut olayda olduğu gibi, bu gerekliliği karşılayamayacağı durumlar vardır (yukarıda anılan Seven, § 55).

  1. Bunun yerine, Danıştay, ilk derece mahkemesinin gerekçesinin, herhangi bir cezai suçluluğun tespit edilmemesi halinde, neden hukuka uygun olmaya devam edebileceğini değerlendirdiğini açıklamalı ve itiraz edilen kararı, başvuranın masumiyet karinesi hakkına saygı gösterme yükümlülüğü ışığında değerlendirmeliydi (yukarıda anılan Kemal Coşkun, § 56).

Danıştay, somut olayda şikâyet edilen durumdan bu şekilde kaçınabilirdi ve son olarak, karar düzeltme incelemesi sırasında, özellikle de raportör hâkimi, kanıtlanmış bir cinsel taciz eylemine dayanan gerekçenin başvuranın masumiyet karinesi hakkını ihlal ettiğinin altını çizerek Danıştayı bu yönde yönlendirmişken, bu nedenle ilk derece kararının tam da bu noktada düzeltilmesi gerekliydi.

Ancak Danıştay, 12 Şubat 2016 tarihinde, başvuranın itirazını daha fazla incelemeden reddetmiş ve raportörünün görüşüne tamamen sessiz kalarak, ceza adaleti açısından başvuranın masumiyetine ilişkin şüphe uyandırmaya devam etmiştir (benzer bir tespit için, bk. yukarıda anılan Seven, § 56).

Her ne kadar Hükümet bu duruma ağırlık vermese de (yukarıdaki 37. paragraf), Mahkeme, bunu, hâlihazırda Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasıyla bağdaşmadığı kararına vardığı bir durumun düzeltilmesinde yeni bir başarısızlık olarak görmektedir (yukarıdaki 49. paragraf).

  1. Bu tespitler, idari yargılamada kullanılan dilin masumiyet karinesinin ikinci yönünün gerekleriyle bağdaşmadığı sonucuna varmak için yeterli olup, kararı açıkça 12 Şubat 2016 tarihli kararın yanlış okunmasına dayanan Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvurunun ayrıca ele alınmasına gerek yoktur (yukarıdaki 22. paragraf).
  2. Dolayısıyla, somut olayda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası ihlal edilmiştir. 2. SÖZLEŞME’NİN 8 VE/VEYA 14. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
  3. Başvuran, idari makamların kendisini sadece iş dışında meydana gelen ve özel hayatında kurmaya çalıştığı bir arkadaşlıkla ilgili bir olaya dayanarak cezalandırdığını ileri sürmektedir. İdari makamlar, görevini ve görev yerini değiştirerek, Sözleşme’nin 8. maddesini ihlal ederek kariyerini ve itibarını tehlikeye atmış ve maddi refahına zarar vermiştir. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:

“1. Herkes, özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

  1. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”

  2. Başvurana göre, somut olayda, Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlali, Sözleşme’nin 14. maddesine aykırı olarak, iddia edilen cinsel kimliğine dayalı ayrımcı bir amaçtan kaynaklanmıştır. Sözleşme’nin 14. Maddesi aşağıdaki gibidir:

“(...) Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.”

  1. Hükümet, daha önce olduğu gibi (yukarıdaki 28. paragraf), Sözleşme’nin 8 ve 14. maddeleri bağlamında sunulan iddiaların soyut nitelikte olduğunu ileri sürmekte ve başvuranı, bu hakların uygulamada nasıl ihlal edildiğini açıklamamakla eleştirmektedir. Başvuranın cinsel kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğradığı iddiası, tamamen ulusal makamlar tarafından haklı olarak görevden alınmasını gerekçelendirmek için verilen nedenlere ilişkin spekülatif yorumunun bir sonucudur. Hükümete göre, başvuranın ana şikâyeti de Sözleşme’nin 8. maddesi ile konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmamaktadır, çünkü bu hükmün gerektirdiği ciddiyet eşiğini karşılayan koşullara dayanmamaktadır.
  2. Mahkeme, davaya ilişkin olayları, tarafların iddialarını ve aynı zamanda Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası bağlamında varılan sonuçları dikkate alarak, başvurunun bu kısmına ilişkin ayrıca karar vermeye gerek olmadığı kanaatindedir (bk. örneğin, Heaney ve McGuinness/İrlanda, no. 34720/97, § 63, AİHM 2000-XII). 3. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
  3. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

  1. Tazminat

  2. Başvuran, görevden alınması sonrasındaki kısmi gelir kaybı nedeniyle maruz kaldığı maddi zarar bağlamında 16.000 avro talep etmekte, ancak bu talebini belgelerle destekleyemediğini açıklamaktadır. Başvuran ayrıca manevi tazminat bağlamında 50.000 avro talep etmektedir.

  3. Hükümet, herhangi bir somut değerlendirme unsuruna dayanmayan söz konusu taleplerin haksız ve aşırı olduğunu değerlendirmektedir.

  4. Mahkeme, söz konusu hak ihlal edilmeseydi yargılamanın sonucu hakkında fikir yürütmemesi gerektiğini bilerek, adil tazmin kararı için kabul edilmesi gereken tek dayanağın, somut olayda, açılan idari süreci karara bağlayan mahkemeler tarafından başvuranın masumiyet karinesi hakkının ihlal edilmesi olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, dolayısıyla, tespit edilen ihlal ile başvuranın uğramış olduğu herhangi bir maddi zarar arasında nedensellik bağı görmemektedir. Bu nedenle taleplerin bu yönünün reddedilmesi uygundur.

Mahkeme, öte yandan, başvuranın, basit bir ihlal tespitiyle giderilemeyecek manevi zarara uğradığını kabul etmektedir (yukarıda anılan Seven, § 65 ile karşılaştırın). Mahkeme, bununla birlikte, bu bağlamda başvuran tarafından talep edilen miktarın aşırı olduğu kanaatine varmakta ve Sözleşme’nin 41. maddesinin gerektirdiği şekilde hakkaniyete uygun olarak, bu bağlamda başvurana 7.800 avro ödenmesine hükmetmektedir.

  1. Masraf ve Giderler

  2. Başvuran, ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu masraf ve giderler bağlamında 3.500 avro ve Mahkeme önünde görülen başvurusu çerçevesinde yapmış olduğu masraf ve giderler bağlamında 2.000 avro talep etmektedir. Başvuran, talebine dayanak olarak 22 Şubat 2008 tarihinde A. İzmirli tarafından hukuki danışmanlık için imzalanan 1.000 Türk lirası (“TRY”) tutarındaki makbuzun ve 9 Nisan ve 15 Temmuz 2016 tarihlerinde Z. Karaca Boz tarafından Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruların hazırlanması için imzalanan her biri 5.000 TRY tutarındaki iki makbuzun orijinallerini sunmaktadır.

  3. Hükümet, bu destekleyici belgelerin, yapılan masrafların gerçekliğini tespit etmek için yeterince ikna edici olmadığını ve ayrıca, talep edilen toplam meblağın, benzer davalarda verilenlere kıyasla aşırı olduğunu ileri sürmektedir.

  4. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana, yalnızca bu masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraf ve giderler geri ödenebilmektedir (Beeler/İsviçre [BD], no. 78630/12, § 128, 11 Ekim 2022). Mahkeme, somut olayda, elinde bulundurduğu belgeleri, ilgili tarihlerdeki döviz kuru çevirme tablolarını ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, başvurana, bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, iç hukuktaki yargılama çerçevesinde yapılan masraf ve giderler bağlamında talep edilen 3.500 avro ödenmesine hükmetmekte ve geri kalan talepleri belgelendirilmediği gerekçesiyle reddetmektedir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
  2. Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasının ihlal edildiğine;
  3. Sözleşme’nin 8 ve 14. maddelerine ilişkin şikâyetleri incelemeye gerek olmadığına;

a) Davalı Devletin, başvurana, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç aylık bir süre içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna;

  1. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak, 7.800 avro (yedi bin sekiz yüz avro);
  2. Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 3.500 avro (üç bin beş yüz avro);

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

  1. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.

İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 10 Ekim 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan


[1] Ceza Kanunu’nun 105. maddesi kapsamında cezalandırılan bu tür eylemler, fiziksel temas olmadan başka bir kişiye yönelik cinsel davranışları kapsamaktadır. Fiziksel temasın olduğu durumlarda, eylem “cinsel saldırı” olarak tanımlanır ve söz konusu Kanun’un 102. maddesi uyarınca cezalandırılır.

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim