CASE OF SOYTEMİZ v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SOYTEMİZ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 57837/09)
KARAR
STRAZBURG
27 Kasım 2018
Kesinleşme Tarihi
27 Şubat 2019
İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Soytemiz/Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Hâkimler,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
6 Kasım 2018 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonrasında,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Davanın temelinde, Hakan Soytemiz (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 8 Ekim 2009 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 57837/09) bulunmaktadır.
-
Başvuran, İstanbul Barosuna kayıtlı Avukat F.A. Tamer tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, özellikle, polis memurlarının kendisi için resmi olarak görevlendirilen avukatı hukuka aykırı bir şekilde sorgu odasından çıkardıkları, daha sonra kendisini suçlayıcı ifadeler vermeye zorladıklarını ve bu ifadelerin mahkûmiyetinin kesinleşmesi için yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kullanıldığını iddia etmiştir.
-
Başvuru, 25 Kasım 2010 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
Başvuran, 1971 doğumlu olup Çorum’da ikamet etmektedir.
-
Başvuran yasa dışı örgüt olan TDP’ye (Türkiye Devrim Partisi) yardım ve yataklık ettiği şüphesiyle 17 Mart 2004 tarihinde başka bir şahısla birlikte tutuklanmış ve gözaltına alınmıştır.
-
Başvuran 18 Mart 2004 tarihinde polise ifade vermeden önce avukat yardımından faydalanmayı talep etmiştir. Söz konusu zamanda yürürlükte olan Mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 138. maddesi uyarınca Barolar Birliği tarafınca A.E.D. isimli bir avukat başvuranı temsil etmek için görevlendirilmiştir. Avukat, başvuranın tutulduğu karakola gelmiştir. Başvuran ve A.E.D. sekiz dakika süren gizli bir görüşme gerçekleştirmiştir. Başvuran, kendisinin A.E.D. tarafından temsil edilmesini kabul etmiştir.
-
Başvuranın polis sorgusu 18 Mart 2004 tarihinde A.E.D.’nin hazır bulunduğu İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şubesinde gerçekleştirilmiştir. Sorgu tutanağına göre, başvuran TDP ile olduğu iddia edilen bağlantısını ve geçmişini ilgilendiren bazı sorulara cevap vermiştir. Başvuran TDP ile hiçbir bağlantısının olmadığını belirtmiştir. Son sorunun ardından, başvuran söz konusu zamanda TDP üyesi olduğu iddia edilen M.K.’nin kendisine yurt dışına kaçması için sahte kimlik vermeyi teklif ettiğini ve kardeşinin kimlik bilgilerini M.K.’ye verdiğini kaydetmiştir. Polis memurları avukatın “sessiz kal, bu tarz ifade verme, bu soruya cevap verme” diyerek başvuranın özgür iradesine müdahale ettiğine inandıkları için yukarıdaki soruyu sorduktan sonra sorgulamayı sonlandırmışlardır. Avukat, polis memurlarının başvuran tarafından sarf edilmeyen ifadeleri kayıt altına aldığını iddia ederek memurlardan başvuranın ifadesinin bir kısmını çıkarmasını talep etmiştir.
-
Avukatın müdahalesinin ardından, polis memurları avukatı sorgulama odasından iddia edildiği şekliyle tehdit ederek çıkarmış ve avukatın başvuranı artık temsil edemeyeceğini söylemişlerdir. Sonuç olarak, avukat soruşturma tutanağını imzalamamıştır. Başvuranın Mahkemeye verdiği savunmalara göre, avukatı odadan zorla çıkarıldıktan sonra, polis memurları başvuranı avukatı odadayken verdiği kendini suçlayıcı ifadeleri imzalaması için eğer söz konusu ifadeleri imzalamazsa kardeşini davaya karıştıracaklarını söyleyerek zorlamışlardır. Başvuran, ifadeleri imzalamıştır.
-
Polis memurlarının talebi üzerine 20 Mart 2004 tarihinde başvuranı temsil etmesi için yeni bir avukat görevlendirilmiştir. Aynı gün içerisinde, polis memurları başka bir sorgulama gerçekleştirerek yeni avukat nezdinde başvurandan ek ifadeler almışlardır. Başvuran bir kez daha yasa dışı örgütle olan bağını reddetmiştir. Başvuran, M.K.’nın birçok kez evinde kaldığını belirtmiştir. M.K. 16 Mart 2004 tarihinde başvuranın evinde kalmaktayken bir arkadaşını ziyaret etmek istemiştir. Polisin kendisini aradığını belirten M.K. başvuranın karısının polis tarafından fark edilmemek için kendisine eşlik edip edemeyeceğini sormuştur. Buna müteakip, başvuran M.K. ve karısının söz konusu arkadaşı beraber ziyaret etmelerine izin vermiştir.
-
Başvuran, 21 Mart 2004 tarihinde sırasıyla Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hâkim önüne çıkarılmıştır. Başvuran Cumhuriyet savcısı önünde susma hakkını kullanmıştır. Başvuran daha sonra avukat huzurunda nöbetçi hâkime ifade vermiştir ve polis memurları tarafından kendini suçlayıcı ifade vermesi için zorlandığını iddia ederek polise verdiği ifadeleri geri çekmiştir. Nöbetçi hâkim, başvuranın salınmasına karar vermiştir.
-
Daha sonra, başvuranın gıyabında tutuklama kararı 22 Mart 2004 tarihinde verilmiştir.
-
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı mülga Ceza Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca başvuranı yasadışı terör örgüte yardım ve yataklık etme ile suçlayan bir iddianameyi 29 Mart 2004 tarihinde hazırlamıştır.
-
Başvuran 20 Nisan 2004 tarihinde tutuklanmıştır.
-
Başvuran 24 Kasım 2004 tarihinde görülen bir duruşmada avukat huzurunda ifade vermiş ve yasa dışı silahlı bir örgüte yardım etmediğini savunarak kendisine isnat edilen suçları reddetmiştir. Başvuran, nöbetçi hâkime verdiği ifadeleri ve Cumhuriyet savcısı önünde susma hakkını kullandığını kabul etmiştir. Ancak, başvuran polis memurlarının sarf etmediği cümleleri kaydettiğini belirterek polise verdiği ifadeleri reddetmiştir. Başvuran, avukatının bu hususa karşı çıktığını ve bu nedenle sorgulama odasından çıkarıldığını kaydetmiştir. Başvurana göre, avukatı odadan çıkarıldıktan sonra polis memurları, başvuranın kardeşinin kimlik bilgilerini ortak sanık M.K.’ye verdiği ibaresini söz konusu ifadelere eklemişlerdir. İlgili mahkeme, aynı duruşma sırasında, polisin sanıklara karşı kötü muamele yaptığı ve sanıkların avukatları ile görüşmelerine izin vermediği iddialarına ilişkin olan soruşturma dosyasının Fatih Cumhuriyet savcısına gönderildiğini belirtmiştir. İlgili mahkeme aynı zamanda söz konusu soruşturma dosyasının bir nüshasını talep etmiştir.
-
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, önünde derdest olan davayı Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde ki yargılamalar ile birleştirmeye 6 Temmuz 2005 tarihinde karar vermiş ve dava dosyasını söz konusu mahkemeye yollamıştır.
-
Başvuran 4 Mart 2005 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır.
-
Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Mart 2006 tarihinde mahkûmiyet için yetersiz delil olduğu gerekçesiyle başvuranın beraat etmesine karar vermiştir.
-
Yargıtay 20 Kasım 2006 tarihinde suç unsurunun tespit edildiği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Dosya, Erzurum Ağır Ceza Mahkemesine geri gönderilmiştir.
-
PTT (Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü) tarafından Erzurum Ağır Ceza Mahkemesine sağlanan bir belgeye göre, başvuranın avukatının sekreteri 6 Ocak 2007 tarihli sıradaki duruşma hakkında bilgilendirilmiştir.
-
Başvuran 24 Aralık 2007 tarihinde görülen bir duruşmada talebi üzerine Yargıtayın kararına ilişkin olarak nihai savunmasını Erzurum Ağır Ceza Mahkemesine yapmıştır. Söz konusu mahkeme, duruşmanın sonunda başvuranı bir daha ki duruşmanın 27 Aralık 2007 tarihinde gerçekleşeceği hususunda bilgilendirmiştir.
-
İlk derece mahkemesi 27 Aralık 2007 tarihinde başvuran ve avukatı gıyabında başvurana atılı suçları sabit bulmuş ve başvuranı üç yıl hapis cezasına mahkûm etmiştir. Kararını verirken, mahkeme başvuranın kısmi itirafına, başvuranın kardeşinin adına çıkartılmış sahte kimlik kartına, tutuklama ve teşhis tutanaklarına dayanmıştır. Mahkeme, başvuranın yasadışı örgüt üyesi olan M.K.’ya kalacak yer sağladığı ve M.K.’ye kardeşi E.S.’nin kimlik bilgilerini verdiğini hükmetmiştir. İlgili mahkeme, M.K.’yi 27 Şubat 2004 tarihinde Adana Havalimanında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne kaçmaya çalışırken polis tarafından yakaladığını ve M.K.’nin üzerinde başvuranın kardeşinin adına hazırlanmış sahte kimlik kartı bulunduğunu not etmiştir.
-
Başvuran temyizinde, duruşma tarihi hususunda bilgilendirilmediğini ileri sürmüş ve mahkûmiyetinin zorla alınan soyut polis ifadelerine dayandığını savunmuştur.
-
Yargıtay, 2 Mart 2009 tarihinde mahkûmiyet kararını onamıştır.
-
Söz konusu karar ilk derece mahkemesinin yazı işleri müdürlüğüne 8 Nisan 2009 tarihinde tevdi edilmiştir.
Polis memurları aleyhindeki cezai soruşturmalar
-
Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte ilgili avukatıyla beraber katıldığı sorgulamayı gerçekleştiren polis memurlarının sorgulamaya hukuka aykırı bir şekilde müdahale ederek savunma hakkını ihlal ettiğine dair şikâyette bulunmuştur.
-
Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı 22 Ekim 2004 tarihinde ilgili polis memurları aleyhinde kötü muamelede bulundukları ve görevlerini suiistimal ettikleri gerekçesiyle bir iddianame hazırlamıştır. Savcı, söz konusu polis memurlarının 17 ve 21 Mart 2004 tarihleri arasında gözaltında tutulurken başvurana ve diğer şüphelilere kötü muamelede bulunduğunu belirtmiştir. Savcı, ayrıca, polis memurlarının avukatlarına belirli belgeleri incelemesi izin vermediklerini bu belgelerin bir nüshasını avukatlara vermediklerini ve avukatların şüphelilerin özgür iradesine müdahalede bulunduğu ve sorgulamalar sırasında şüphelilere susma hakkını hatırlattığı gerekçelerini öne sürerek sorgulamaları sonlandırdıklarını kaydetmiştir.
-
Başvuranın resmi olarak görevlendirilen avukatı A.E.D., Fatih Asliye Ceza Mahkemesi önünde 2 Mart 2005 tarihinde görülen bir duruşmada müşteki sıfatıyla dinlenmiştir. Avukat, söz konusu tarihte farklı bir şüpheliyi temsil ettiğini ve polis memurlarının kendisine söz konusu şüphelinin suratına bakamayacağını söylediğini belirtmiştir. Ardından, avukat sorgulama sırasında başvuranı susma hakkı hakkında bilgilendirdiği sırada polis memurlarından birinin kendisine terbiyesizlik yaptığı gerekçesiyle bağırdığını öne sürmüştür. Diğer memur ise iddiaya göre çizmeyi aştığını söyleyerek avukatı sorgulama odasından çıkarmıştır. İki başka avukat da müşteki olarak ifade vermiş ve polis memurlarının şüphelileri görmelerine ya da soruşturma dosyasında bulunan bazı belgeleri incelemelerine engel olduklarını belirtmişlerdir.
-
Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 223. maddesi ve mülga Ceza Kanunu’nun (765 sayılı Kanun) 102. maddesi uyarınca zaman aşımına uğraması nedeniyle davayı 29 Eylül 2010 tarihinde düşürmüştür. Taraflar temyize gitmemiş ve 14 Aralık 2010 tarihinde bu karar kesinleşmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
-
Avukata erişim hakkı hususundaki ilgili iç hukuka ilişkin açıklamalar, Salduz/Türkiye ([BD] no. 36391/02, §§ 27 ‑31, AİHM 2008) kararında yer almaktadır.
-
15 Temmuz 2003 tarihli, 4928 sayılı Kanun ile 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi yürürlükten kaldırılmış; dolayısıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki davalarda sanıkların avukata erişim hakkı üzerine getirilen kısıtlama kaldırılmıştır.
-
Başvuranın tutuklanması sırasında yürürlükte olan mülga Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 136
“Yakalanan kişi veya sanık, soruşturmanın her hal ve derecesinde bir veya birden fazla müdafiin yardımından faydalanabilir. Kanuni temsilcisi varsa o da yakalanana veya sanığa bir müdafi seçebilir.
Zabıta amir ve memurları tarafından yapılacak sorgulama işlemlerinde, ancak bir müdafi hazır bulunabilir. Cumhuriyet Savcılığı işlemlerinde bu sayı üçü geçemez
Zabıtaca yapılan soruşturma da dahil olmak üzere, soruşturmanın her safhasında müdafiin, yakalanan kişi veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz.”
Madde 137
“Müdafi avukatlık veya dava vekilliği etmeğe kanuni salahiyeti olan kimselerden intihap olunabilir.”
Madde 138
“Yakalanan kişi veya sanık müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse talebi halinde baro tarafından kendisine bir müdafi tayin edilir. Yakalanan kişi veya sanık on sekiz yaşını bitirmemiş yahut sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malul olur ve bir müdafi’de bulunmazsa talebi aranmaksızın kendisine müdafi tayin edilir.”
Madde 139
“Sanık sonradan bir müdafi seçerse evvelce baro tarafından tayin edilmiş müdafiin görevi son bulur.”
Madde 144
“Yakalanan veya tutuklu bulunan kişi vekaletname aranmaksızın müdafi ile her zaman ve konuşulanları başkalarının duyamayacağı bir ortamda görüşebilir Bu kişilerin müdafi ile yazışmaları denetime tabi tutulamaz.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (c) MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, polis memurlarının resmi olarak görevlendirilen avukatını hukuka aykırı bir şekilde sorgu odasından çıkartması, avukat yokluğunda kendisini suçlayıcı ifadeler vermesi için kendisini zorlaması ve bu ifadelerin daha sonra yargılamayı yürüten mahkeme tarafından mahkûmiyet kararında kullanılması dolayısıyla Sözleşme’nin 6 § 3 (c) maddesinin ihlal edildiği hususunda şikâyetçi olmuştur.
-
Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... kamuya açık olarak makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir...
- Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, re’sen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek; ...”
- Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
- Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca kabul edilemezliğe ilişkin başka herhangi bir gerekçe de bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
-
Başvuran, resmi olarak görevlendirilen avukatının hukuka aykırı bir şekilde sorgu odasından çıkarılıp sorgulamanın sonlandırılmasının ardından polis memurlarının avukat yokluğunda kendini suçlayıcı ifadeleri imzalaması için kendisini zorladığını iddia etmiştir. Başvuran yargılamayı yürüten mahkemenin kendisini mahkûm ederken avukat yokluğunda alınan söz konusu ifadelere dayandığını öne sürmüştür.
-
Hükümet, başvuranın polise ifade vermeden önce resmi olarak görevlendirilen avukatıyla gizli bir görüşme gerçekleştirdiğini belirtmiştir. Avukatın odadan çıkarılmasının ardından bile, başvuran ikinci polis sorgulaması sırasında başka bir avukatın yardımından faydalanmıştır. Ek olarak, söz konusu iki avukat da 21 Mart 2004 tarihinde başvuran Cumhuriyet savcısına ve nöbetçi hâkime ifade verirken başvuranın yanında hazır bulunmuştur. Ayrıca, başvuran yargılama aşaması boyunca bir avukat tarafından temsil edilmiş, kendi lehine delil sunma hakkına sahip olmuş, dava dosyasında sunulan deliller üzerinde yorum yapabilmiş ve yargılamayı yürüten mahkemeden ek deliller bulmasını talep edebilmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme sadece başvuranın polise verdiği ifadelerine değil aynı zamanda başvuranın suçluluğunu kanıtlayan kuvvetli delillere de dayanmıştır. Sonuç olarak, Hükümet resmi olarak atanan ilk avukatın sorgu odasından çıkarılmasının bir sakınca doğurmadığını ileri sürmüştür.
-
Genel ilkeler
-
Avukata erişim, susma hakkı, kendi aleyhine tanıklık etmeme hakkı ve tüm bu hakların Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza hukuku yönünden yargılamaların bir bütün olarak adilliği ile olan ilişkisine dair genel ilkeler İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru, §§ 255-74, 13 Eylül 2016) kararında bulunabilir.
-
Mahkemenin Değerlendirmesi
-
Mahkeme, ilk olarak, somut davanın yukarıda anılan Salduz, davasından farklı olduğunu gözlemlemektedir. Salduz davasında, başvuranın avukata erişim hakkında getirilen kısıtlama 3842 sayılı Kanun’dan kaynaklanmış olup sistematik bir niteliğe sahiptir. Diğer bir deyişle, söz konusu davada, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki alanına giren suçları işlemekle suçlanan şahısların avukata erişim hakkına getirilen sistematik bir kısıtlamayı öngören 3842 sayılı Kanun başvuranın tutuklandığı zamanda çoktan değiştirildiği için başvuranın polis nezaretinde avukata erişim hakkına tamamen bir kısıtlama getirilmemiştir. Dolayısıyla, şüphelilerin polise, savcıya ya da nöbetçi hâkimine ifade verirken istemeleri halinde avukata erişim sağlamaları 15 Temmuz 2003 tarihi itibari ile hukuken mümkün olmuştur.
-
Mahkeme, somut davada, başvuranın 18 Mart 2004 tarihinde polise ifade verirken avukat yardımı talep etmesi üzerine mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 138. maddesi uyarınca Türkiye Barolar Birliğinin A.E.D.’yi başvuranı temsil etmesi için görevlendirildiği hususunun ihtilaf konusu olmadığını not etmektedir. Avukat ile başvuranın gizli olarak sekiz dakika görüşmesinin ardından, A.E.D. başvuranın avukatı sıfatıyla polis sorgusuna katılmıştır.
-
Ek olarak, taraflar, avukatın başvurana susma hakkını hatırlatması, belirli sorulara cevap vermemesini ya da belli bir şekilde cevap vermesini tavsiye etmesi üzerine polis memurlarının sorgulamayı sonlandırdıkları hususunda mutabıktır (bk. Yaremenko/Ukrayna, no. 32092/02, § 78, 12 Haziran 2008). Ardından, polis memurları resmi olarak atanan Avukat A.E.D.’yi sorgu odasından çıkararak iddiaya göre başvuranı daha önce kaydedilen kendini suçlayıcı ifadeleri imzalaması için zorlamıştır. Başka bir avukat 20 Mart 2004 tarihinde başvuranı temsil etmesi için görevlendirilmiş ve aynı gün içerisinde gerçekleştirilen ikinci polis sorgulamasında hazır bulunmuştur.
-
Mahkeme, “bir suç ile itham edilen” herkesin avukat tarafından etkin olarak savunulması hakkının, kural olarak, avukata erişimin Mahkemenin içtihadı anlamında “suçun” mevcut olduğu andan itibaren sağlanması gerektiğini öngördüğünü yinelemektedir (bk. yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 253 ve Simeonovi/Bulgaristan [BD], no. 21980/04, § 114, 12 Mayıs 2017). Mahkeme, ayrıca Sözleşme’nin 6 § 3 (c) belirtilen “hukuki yardım” ile ilişkilendirilen özel hizmetlerin avukat yokluğunda nasıl ifa edilebileceğinin tahmin edilmesinin oldukça zor olacağından dolayı polis sorgulamalarının da dâhil olduğu soruşturma sürecinde avukatın hazır bulunmasının Sözleşme’nin 6 § 3 (c) maddesinde öngörülen güvencelerin özünü teşkil ettiğini değerlendirmektedir (bk. Karabil/Türkiye, no. 5256/02, § 44, 16 Haziran 2009, Ümit Aydın/Türkiye, no. 33735/02, § 47, 5 Ocak 2010; Boz/Türkiye, no. 2039/04, § 34, 9 Şubat 2010 ve Navone ve Diğerleri/Monako, no. 62880/11 ve 2 diğer başvuru, §§ 78-79, 24 Ekim 2013).
-
Dolayısıyla, bir suçu işlemekle itham edilen şahıs sadece yargılamalar sırasında değil aynı zamanda cezai yargılamalara hazırlık için önemi dikkate alındığında yargılama öncesi aşamada da avukat yardımı ile özellikle ilişkilendirilen çeşitli hizmetlere ulaşabilmelidir (bk. Dvorski /Hırvatistan [BD], no. 25703/11, § 78, AİHM 2015). Bu nedenle, avukat yardımından faydalanma hakkı sadece avukatın hazır bulunmasını değil aynı zamanda diğerleri arasında polis sorgulaması sırasında şüpheliye aktif olarak yardım etmesini ve şüphelinin haklarına saygı duyulmasını sağlamak amacıyla müdahalede bulunmasını da kapsamaktadır (bk. Brusco/Fransa, no. 1466/07, § 54 son cümlesi, 14 Ekim 2010; Aras/Türkiye (no. 2), no. 15065/07, §§ 39-42, 18 Kasım 2014 ve A.T./Lüksemburg, no 30460/13, § 87, 9 Nisan 2015)
-
Bir avukatın yardımından faydalanma hakkı, polis tarafından ifade alınmaya başlanmasından bitimine kadar olan sürecin tamamını kapsamaktadır. Alınan ifadelerin okunup şüphelinin bunları teyit ederek imzalamasının istendiği kısımlar da bu sürece dâhildir zira avukat yardımı ifade alma sürecinin bu noktasında da en az geri kalan zamanlarda olduğu kadar önemlidir. Polis tarafından ifade alındığı esnada avukatın hazır bulunması ve aktif olarak destek sağlaması, belli amaçlara hizmet eden önemli bir usul güvencesidir. Bu amaçlarından biri de şüphelinin iradesi dışında, cebir ve baskı yöntemleri kullanılarak delil elde edilmesini önlemek ve şüphelinin polis tarafından kendisine soru sorulduğunda konuşmayı veya susmayı tercih etme özgürlüğünü korumaktır.
-
Mahkeme, sorgulama sırasında başvuranın avukat yardımından faydalanmayı talep etmesi halinde polis memurlarının, ilke olarak, avukat hazır bulunana kadar ve şüpheliye yardım edebilene kadar sorgulamadan kaçınılması ya da sorgulamayı ertelenmesi yükümlülüğü altında olduğunu yinelemektedir. Aynı hususlar, polis tarafından yapılan sorgulamanın bitiminden önce ve alınan ifadelerin okunup imzalanmasından önce avukatın sorgu odasından ayrılmasını ya da ayrılmasının talep edildiği durumlarda da geçerlidir (bk. Pishchalnikov/Rusya, no. 7025/04, §§ 74 ve 79, 24 Eylül 2009 ve Kulik/Ukrayna [Komite], no. 34515/04, §§ 186-87, 2 Şubat 2017).
-
Somut davanın koşullarında ise, polis memurları başvuranın sorgulamasını sonlandırmış ve başvuranın avukatını sorgulama odasından çıkarmışlardır. Avukat başvurana sorgulama sırasında yardım etmeye çalıştıktan ve polis memurlarının başvuran tarafından söylenmeyen ifadeleri kayıt altına aldıklarını iddia etmesinin ardından odadan çıkarılmıştır. Ancak, avukat sorgulama odasından çıktıktan sonra ve başvuran avukat yardımından faydalanamadıktan sonra iddiaya göre başvuran polis memurlarının zoruyla sorgu tutanağını imzalamıştır. Diğer bir deyişle, başvuran söz konusu ifadeleri kendisi tarafından seçilen bir avukatın yokluğunda imzalamıştır. Bu şartlar altında, Mahkeme, somut başvuruyu avukata erişimin engellenmesi durumlarından biri olarak değerlendirecek ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri (§§ 255‑274) davasında ortaya konulan ilkeleri somut başvuruya uygulayacaktır.
(a) Başvuranın avukata erişimine kısıtlama getirilmesi için zorunlu sebeplerin olup olmadığı hakkında
-
Mahkeme, öncelikle somut davada bulunan şartların var olduğu durumlarda 18 Mart 2004 tarihinde başvuranın avukatı A.E.D.’nin sorgu odasından çıkarılması ve yerine başka avukatın görevlendirmesi şeklinde vuku bulan avukata erişime getirtilen kısıtlamalar için zorunlu sebeplerin olup olmadığını tespit edecektir. Bu bağlamda, Mahkeme polisin yetkileri dâhilinde resmi olarak görevlendirilen avukatın odadan çıkarılması ve başka bir avukatın görevlendirilmesinin talep edilmesinin Türk hukukunda öngörülmemesi dolayısıyla Hükümetin başvuranın avukatının odadan çıkarılmasının kanuna aykırı olduğuna ilişkin iddiasına karşı çıkmadığını kaydetmektedir. Bu noktada, Mahkeme başvuranın sorgulandığı tarihte yürürlükte olan mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 136 § 3 maddesine dikkat çekmektedir. Söz konusu madde şu şekildedir: “Zabıtaca yapılan soruşturma da dâhil olmak üzere, soruşturmanın her safhasında müdafiin, yakalanan kişi veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz.”
-
Ancak somut davada, resmi olarak görevlendirilen avukat anlaşıldığı üzere mesleğini kanuna uygun olarak icra etmesi dolayısıyla sorgu odasından çıkarılmış ve yerine başka avukat görevlendirilmiştir. Hükümet bu hususa itiraz etmemiştir.
-
Aynı şekilde, Mahkeme Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan polis memurlarının diğerleri arasında başvuranın sorgulamasına müdahalede bulunduğunu belirten ve bu eylemleri nedeniyle görevlerini suiistimal ettikleri suçlamasını öne süren iddianameye önem atfetmektedir.
-
Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme Hükümetin başvuranın resmi olarak görevlendirilen avukatının sorgu odasından çıkarılmasını ve yeni bir avukatın görevlendirilmesini gerektirecek zorlayıcı sebeplerin varlığını ispatlayamadığı kanaatindedir.
(b) Yargılamalarının tamamının adilliği hakkında
-
Mahkeme, burada başvuranın polise ifade verirken avukat yardımından faydalanma hakkına kısıtlama getirilmesinin ve söz konusu ifadelerin mahkûmiyet kararını veren yargılamaları yürüten mahkeme tarafından kullanılmasının ceza yargılamalarının genel olarak adilliğine halel getirip getirmediğini inceleyecektir. Mahkeme, başvuranın polise ifade verirken avukata erişim hakkının kısıtlanması için herhangi bir zorunlu sebep olmadığından adillik değerlendirmesini oldukça detaylı bir şekilde yapmalıdır (bk., Dimitar Mitev/Bulgaristan, no. 34779/09, § 71, 8 Mart 2018). Daha da önemlisi, başvuranın avukat yardımından faydalanma hakkına getirilen kısıtlamanın başvuranın yargılamaların genel adilliğine neden, istisnai olarak ve davanın kendine has koşulları altında geri döndürülemez biçimde halel getirmediğini göstermek Hükümetin sorumluluğundadır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 132 ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 265).
-
Mahkeme, yargılamaların tamamının adil olup olmadığına karar verirken başvuranın savunma haklarına saygı duyulup duyulmadığının (ceza yargılamaların genel adilliğine ilişkin olarak yargılama öncesi aşamada yapılan usul ile ilgili hataların etkisini değerlendirirken dikkate alınan unsurların yüzeysel bir listesi için bk. yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 274) ve özellikle başvuranın aleyhinde kullanılan delillerin doğruluğu ile kabul edilebilirliğine ve söz konusu delillerin kullanılmasına karşı çıkma imkânının sağlanıp sağlanmadığının dikkate alınması gerektiğini yinelemektedir(bk. yukarıda anılan Panovits, § 82). Ek olarak, güvenirliği ya da doğruluğu hususunda şüpheye mahal verebilecek şartlar altında delillerin alınma yönteminin da dâhil olduğu delillerin niteliği aynı zamanda dikkate alınmalıdır. Delillerin güvenirliğinin tartışmaya mahal vermesi durumunda, delillerin kabul edilebilirliğinin incelenmesi için adil usullerin bulunması daha da önemli hale gelmektedir (bk. yukarıda anılan Pavlenko, § 116).
-
Mahkeme, somut davayı incelerken başvuranın kendini suçlayıcı beyanda bulunmasına ve polise verdiği ifadelerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kullanılmasına yönelik haklarına odaklanacaktır.
-
Bu bağlamda, Mahkeme tekrardan Fatih Cumhuriyet Başsavcılığının polis memurlarının 17 ve 21 Mart 2004 tarihleri arasında gözaltında tutulurken başvurana ve diğer şüphelilere kötü muamelede bulunduğunu ileri süren bir iddianame hazırladığını belirtmektedir. Bu olgu; 29 Eylül 2010 tarihinde başvuranın mahkûmiyeti kesinleştikten sonra polis memurları aleyhindeki cezai yargılamaların zaman aşımına uğramasından bağımsız olarak, başlı başına davanın başvuranın yukarıdaki iddiasını desteklemesi için yeterli nitelikte olmakla beraber yargılamayı yürüten mahkeme tarafından bir gerekçe sunulmasını gerektirmektedir. Ayrıca, yargılamayı yürüten mahkeme diğerleri arasında başvuranı mahkûm ederken başvuranın polise verdiği ifadelere dayanmıştır.
-
Ancak, yargılamayı yürüten mahkeme ya da Yargıtay A.E.D.’nin odadan çıkarılmasına ya da başvuranın ilk polis ifadelerini zorla imzaladığına ilişkin iddialara atıfta bulunmamıştır. Ek olarak, başvuran en azından teoride şikâyetlerine ilişkin olarak ulusal düzeyde anlamlı bir cevap verebilen ve söz konusu şikâyetleri giderebilen önemli usuli güvencelerden mahrum bırakılmıştır. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranı mahkûm ederken başvuranın polis ifadelerinin kabul edilebilirliğini incelemeden söz konusu ifadelere dayanmıştır. Benzer şekilde, Yargıtay da bu meseleyi şeklî olarak ele almış ve bu eksikliğin giderilmesini sağlayamamıştır (bk. Bayram Koç/Türkiye, no. 38907/09, § 23 son cümlesi, 5 Eylül 2017). Dolayısıyla, başka bir avukat tarafından sonradan sağlanan yardım veya buna müteakip açılan yargılamaların çekişmeli niteliği daha önce oluşan eksikliklerin giderilmesi için yeterli olmamıştır. Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme Hükümetin soruşturmanın ilk aşamalarında meydana gelen usuli eksikliklerin başvuranın savunma haklarına halel getirmediğini ispatlamadığı kanaatindedir (yukarıda anılan Salduz, § 58 ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 274).
-
Sonuç olarak, Mahkeme yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın polise verdiği ilk ifadeleri herhangi bir sıkı incelemeye tabi tutmadan ya da gerekli usuli güvenceleri almadan kullanmasının başvuranın savunma hakkına geri döndürülemez bir şekilde halel getirdiğine, başvuranın susma hakkı ve kendi aleyhinde tanıklık etmeme hakkına usulsüzce zarar verdiğine ve yargılamaların bir bütün olarak adilliğini zedelediğine karar vermiştir.
-
Mahkeme bu nedenle Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlalini tespit etmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında kendisinin ya da avukatının duruşma tarihi hakkında bilgilendirilmediğini ve bu nedenle Yargıtayın karar bozma kararını tartışmak için ya da mahkûmiyeti öncesinde nihai savunmasını yapmak için olanak sağlanmadığını iddia etmiştir.
-
Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir.
-
Mahkeme, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğu kanaatindedir. Ancak, Mahkeme davanın olguları ve yukarıda anılan Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmesini göz önünde bulundurarak somut davada gündeme gelen ana yasal sorunu incelediğini düşünmektedir. Mahkeme, bu nedenle, bu başlık altında başvuranın şikâyeti için ayrı bir karar vermenin gerekli olmadığı kanaatindedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde Irmak/Türkiye, no. 20564/10, § 58, 12 Ocak 2016).
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
- Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Başvuran, Mahkeme İçtüzüğü’nün 60. maddesi uyarınca herhangi bir adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Somut davanın koşulları altında Mahkeme içtihadı kapsamında bu bağlamda adil tazmin sağlamasını gerektirecek istisnai bir durumun olduğunu düşünmemektedir (bk. Nagmetov/Rusya [BD], no. 35589/08, §§ 61 ve 78-82, 30 Mart 2017)
-
Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin yargılamaların yenilenmesine olanak sağladığını kaydetmektedir. Mahkeme, en uygun tazmin şeklinin başvuranın, eğer dilerse, Sözleşme’nin 6. maddesinin gerekliliklerine uygun olarak yargılamaların yenilenmesi olacağı görüşündedir (bk., yukarıda anılan, Bayram Koç, § 29).
-
Başvuran, Mahkeme önünde oluşan masraf ve giderleri karşılığında 1.670 avro talep etmiştir. Taleplerini desteklemek üzere başvuran avukatının 8 saatlik hukuki çalışma yürüttüğünü ve posta ile çeviri masraflarının oluştuğunu gösteren zaman çizelgesini ibraz etmiştir.
-
Hükümet başvuranın iddialarını desteklemek için herhangi bir fatura, avukatlık sözleşmesi ya da belge ibraz etmediğini savunarak bu şikâyetlere itiraz etmiştir.
-
Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu gösterebiliyorsa, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Bu bağlamda, Mahkeme zaman çizelgesinin daha önce çeşitli davalarda destekleyici belge olarak kabul edildiğini yinelemektedir (bk. Beker/Türkiye, no. 27866/03, § 68, 24 Mart 2009; Çoşelav/Türkiye, no. 1413/07, § 89, 9 Ekim 2012; Amine Güzel/Türkiye, no. 41844/09, § 50, 17 Eylül 2013 ve Yiğitdoğan/Türkiye (no. 2), no. 72174/10, § 76, 3 Haziran 2014). Somut davada Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıdaki kriterleri göz önünde bulundurarak, Mahkeme önünde oluşan yargılama masraflarını karşılamak üzere talep edilen meblağın tamamının ödenmesini uygun bulmuştur.
Gecikme Faizi
- Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasını uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
-
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir;
-
Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
-
Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyeti incelemeye gerek bulunmadığına;
(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, masraf ve giderlere karşılık olarak 1.670 avro (binaltıyüzyetmiş avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 27 Kasım 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.