CASE OF MİHDİ PERİNÇEK v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

MİHDİ PERİNÇEK / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 54915/09)

KARAR

STRAZBURG

29 Mayıs 2018

Kesinleşme Tarihi

8 Ekim 2018

İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

Mihdi Perinçek/Türkiye davasında,

Başkan,

Robert Spano,

Hâkimler,

Paul Lemmens,

Işıl Karakaş,

Nebojša Vučinić,

Valeriu Griţco,

Jon Fridrik Kjølbro,

Stéphanie Mourou-Vikström,

ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),

7 Mayıs 2018 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,

Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Davanın temelinde, Mihdi Perinçek (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 13 Ekim 2009 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 54915/09) bulunmaktadır.

  2. Kendisine adli yardım verilmiş olan başvuran, Adana Barosuna kayıtlı avukatlar Tugay Bek ve Mustafa Çinkılıç tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuran, özellikle, oğlu Şiyar Perinçek’in Sözleşme’nin 2. maddesine aykırı bir şekilde polis memurları tarafından öldürüldüğünü ve ulusal makamların ölüme ilişkin etkili bir soruşturma yürütmemiş olduklarını iddia etmiştir.

  4. Başvuru, 30 Mart 2012 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.

OLAYLAR

DAVANIN KOŞULLARI

  1. Başvuran 1957 doğumlu olup Diyarbakır’da ikamet etmektedir.

  2. Dava konusu olaylar; taraflarca belirtildiği üzere ve taraflarca ibraz edilen belgelerden anlaşılacağı şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir.

  3. Sekiz polis memuru tarafından 28 Mayıs 2004 tarihinde düzenlenen olay tespit tutanağına göre, yetkililer 28 Mayıs 2004 günü saat 15.00’da iki PKK (Kürdistan İşçi Partisi, yasa dışı silahlı bir örgüt) mensubunun, alışveriş merkezleri, emniyet müdürlüğü ve adliyede terör saldırısı gerçekleştirmek amacıyla motosikletle Türkiye’nin güneyinde yer alan büyük bir şehir olan Adana’ya gideceklerine yönelik bir istihbarat almışlardır. Alınan istihbarata göre, söz konusu iki kişinin kod adları “Küçük Şiyar” ve “Botan” idi ve saldırılardan önce Adana’da bir caminin önünde buluşacaklardı.

  4. Söz konusu cami önündeki iki kişiyi durdurmak ve yakalamak amacıyla güvenlik önlemleri almaya başlayan polis memurları, 28 Mayıs 2004 tarihinde saat 14.30’da üzerinde iki kişi olan kırmızı bir motosikletin camiye doğru giderken görüldüğü bilgisini almışlardır. Ancak, söz konusu iki kişi motosikletle camiye vardıktan sonra bölgedeki polisleri fark ederek durmadan aracı sürmeye devam etmişlerdir. Polis memurları, polis arabalarıyla takip etmeye başlamıştır ve sürücünün arkasında oturan “Küçük Şiyar” tabancasını çekerek bir polis arabasına doğrultmuştur. Sonrasında polis arabası motosiklete çarpmış ve iki kişi yere düşmüştür. “Küçük Şiyar” ayağa kalkarak polis memurlarına ateş etmiştir. Polis ateşle karşılık vermiş ve “Küçük Şiyar” yere düşmüştür. Polis memurları, yaralandığını fark ettikten sonra ambulans çağırarak “Küçük Şiyar”ı hastaneye göndermiştir. Motosikletin sürücüsü düştükten sonra olay yerinden kaçmıştır.

  5. İkinci şüpheli “Botan”, “Küçük Şiyar”ı beklerken, farklı birkaç polis memuru tarafından caminin dışarısında yakalanmıştır. Sonrasında kimliği M.G.A. olarak tespit edilmiştir.

  6. Farklı polis memurları tarafından hazırlanan başka bir raporda, emniyet amirinin ve üç polis memurunun, aynı gün saat 15.00’da, “Küçük Şiyar” vurulduktan sonra ancak hastaneye götürülmeden önce olay yerine geldikleri belirtilmektedir. Dört polis memuru, “Küçük Şiyar”ın yaklaşık 1,5-2 metre ötesinde içerisinde beş mermi bulunan 9 mm tabancayı görmüştür. Polisler motosikletin üzerinde buldukları bir çantanın içerisinde bir el bombası bulmuştur. Rapora göre, dört polis memuru, trafik akışının sağlanması ve olayın işlek bir caddede meydana gelmiş olması sebebiyle vatandaşların panik yapmasının önlenmesi amacıyla tabancayı, el bombasını ve motosikleti götürmüşlerdir.

  7. “Küçük Şiyar” saat 15.00’da hastaneye yatırılmıştır. Doktorlar, sırtında bir mermi girişi yarası olduğunu kaydetmiş ve durumunun hayati risk taşıdığına kanaat getirerek ameliyata almışlardır. Hastanedeki polis memurları “Küçük Şiyar”ın kıyafetlerinin ceplerini aramış ve 900 Amerikan doları ile üzerine el yazısıyla “800 gr. potasyum klorür” ve “sürtünmeye ve darbelere karşı hassastır” yazılmış bir not bulmuştur. Hastane yetkililerinin o sırada adını veya kod adını bilmemeleri sebebiyle herhangi bir hastane kaydına adı veya kod adı yazılmamıştır.

  8. Aynı gün saat 15.10’da olay yerine gelen olay yeri inceleme ekibi olay yerini incelemiştir. Aynı gün saat 18.45’te hazırlanan rapora göre, ekip olay yerine vardığında motosiklet halen olay yerindeydi. Ekip inceleme sırasında iki adet boş 9 mm mermi kovanı bulmuş ve bu kovanları delil olarak güvence altına almıştır. Raporda, “mermi, kan [lekeleri], [veya] mermi izleri” gibi kanıt değeri taşıyan başka maddelerin bulunmadığı belirtilmiştir. Yine aynı raporda, yaralanan kişinin ameliyatından sonra hastanede ellerinden svap örnekleri alındığı belirtilmiştir.

  9. Bir polis raporuna göre, motosikleti süren kişi olan ve sonrasında M.N.B. olduğu tespit edilen kişi polis memurları tarafından aynı akşam yakalanmıştır. Ayrıca, söz konusu iki kişiye lojistik destek sağladığından şüphelenilen M.K. de aynı akşam tutuklanmıştır. “Küçük Şiyar”ın hastanede çekilmiş bir fotoğrafı gösterilen M.K., “Küçük Şiyar”ın, 27 Mayıs 2004 tarihinde akşam M.N.B. ile birlikte evinde kalan kişi olduğunu belirtmiştir.

  10. “Küçük Şiyar”ın yanında bulunan silah adli tıp yetkilileri tarafından incelenmiş ve 18 Mart 2004 tarihinde Adana’da başka bir silahlı saldırıda kullanıldığı tespit edilmiştir. Olay yerinde bulunan boş iki mermi kovanı (bk. yukarıda 12. paragraf) incelenmiş ve bu kovanların söz konusu silahtan ateşlendikleri saptanmıştır.

  11. “Küçük Şiyar”, 30 Mayıs 2004 tarihinde hastanede hayatını kaybetmiştir. Cesedi otopsi yapılması amacıyla Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir.

  12. M.N.B. 31 Mayıs 2004 tarihinde saat 18.45’te bir karakolda sorgulanmıştır. M.N.B. polis memurlarına, “Küçük Şiyar”ın 28 Mayıs 2004 tarihinde kendisini Sabancı Camiye bırakmasını rica ettiğini ve kendisinin de bu isteği yerine getirdiğini söylemiştir. Camiye giderken “Küçük Şiyar” fikir değiştirerek kendisini adliyeye bırakmasını söylemiş ve kısa süre sonra bir araba motosiklete arkadan çarpmış, M.N.B. olay yerinden kaçmıştır.

  13. Savcı, 1 Haziran 2004 tarihinde hastaneye bir yazı göndererek, 30 Mayıs 2004 tarihinde hastanede hayatını kaybeden henüz kimliği belirlenememiş kişinin kıyafetlerinin, adli tıp yetkilileri tarafından incelenebilmesi amacıyla savcılığa gönderilmesini talep etmiştir. Hastane yönetimi aynı gün, kıyafetlerin yaralı şahıs ameliyathaneye alınırken hastanede bulunan polis memurlarına verildiğini savcıya bildirmiştir. Savcı, yine aynı gün, emniyet müdürlüğünden kıyafetlerin derhal savcılığa gönderilmesini talep etmiştir. Emniyet müdürlüğü 3 Haziran 2004 tarihli bir yazıyla, savcılığı kıyafetlerin “emniyet müdürlüğüne teslim edilmediği” konusunda bilgilendirmiştir.

  14. Kriminal polis laboratuvarı, 2 Haziran 2004 tarihinde görünürde M.N.B., M.K., M.G.A ve İ.T.’nin ellerinden alınmış ve laboratuvara “bir zarf içerisinde” gönderilmiş olan svap örneklerinin incelemesi ile ilgili bir rapor hazırlamıştır. Raporda, M.N.B. ve İ.T.’nin ellerinden alınan svap örneklerinde atış artığı tespit edildiği belirtilmiştir. M.K. ve M.G.A.’nın ellerinden alınan svap örneklerinde ise atış artığına rastlanmamıştır.

  15. Başvuran, 3 Haziran 2004 tarihinde hastaneye gitmiştir. Hastanede kendisine “Küçük Şiyar”ın cesedi gösterilmiş ve başvuran cesedin 1979 doğumlu oğlu Şiyar Perinçek’e ait olduğunu belirtmiştir. Başvuran, oğlunun Ankara’da üniversite öğrencisi olduğunu ve arkadaşlarıyla ailesinin kendisinden altı yıldır haber almadığını belirtmiştir. Ayrıca, önceki gün anonim bir telefon çağrısıyla oğlunun Adana’da öldürüldüğünü öğrendiğini eklemiştir. Oğlunun cesedi aynı gün başvurana teslim edilmiştir.

  16. Polis aynı gün savcılığı, başta İ.T. olduğu düşünülen ve 2 Haziran 2004 tarihli Polis Laboratuvarı raporunda (bk. yukarıda 18. paragraf) İ.T. olarak anılan şahsın aslında başvuranın oğlu Şiyar Perinçek olduğu hususunda bilgilendirmiştir.

  17. Yine aynı gün, bir sivil toplum kuruluşu olan İnsan Hakları Derneğinin Adana şubesi savcılığa bir dilekçe sunmuştur. Dilekçede olayın şubenin bürosunun önünde meydana geldiği ve olaya şahit olanların olduğu iddia edilmiştir. Söz konusu görgü tanıklarına göre, motosikleti takip eden sivil görünümlü bir araç motosikletin yanına yaklaşmış ve aracın kapısı açılarak motosikletle giden iki kişinin yere düşmesine sebep olmuştur. Düşenlerden birisi ayağa kalkarak kaçmaya başlamıştır. Sivil görünümlü araçtan çıkan bir kişi yerdeki diğer kişinin beline dizini koyarak sırtına iki el ateş etmiştir. Sonrasında ise tabancasından atılan boş iki mermi kovanını yerden alarak ceketinin cebine koymuştur. İnsan Hakları Derneğine göre, yaralanan kişiyi hastaneye götürmek yerine bir arabaya sürükleyerek başka yerlere götürmüşlerdir. Motosikletteki diğer kişi olan M.N.B., olay yerinden kaçmaya çalışmış, ancak polis tarafından yakalanmış ve karakola götürülerek ciddi bir kötü muameleye maruz bırakılmıştır. Dilekçeyi sunanlar, savcılıktan iddialarına yönelik geniş kapsamlı bir soruşturma yürütmesini ve cesedin otopsisinin ayrıntılı bir şekilde yapılmasını sağlamasını talep etmiştir.

  18. Savcılık, 16 Haziran 2004 tarihinde, Adana Emniyet Müdürlüğünden 28 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleşen olaya karışan polislerin isimlerini ve sorgulama için savcılığa gelmelerinin sağlanmasını talep etmiştir. Savcılık ayrıca olayda kullanılan silahların incelemelerine ilişkin adli tıp raporlarının nüshalarını talep etmiştir. Bunun ardından savcılığa yukarıda özeti verilen adli tıp raporları sunulmuştur (bk. yukarıda 14 ve 18. paragraflar). Polis ayrıca, olay sırasında polis memuru tarafından kullanılan tabancanın adli tıp incelemesinin yapılmadığını savcılığa bildirmiştir.

  19. Savcı, 6 Temmuz 2004 tarihinde, başvuranın oğlu hastaneye götürüldüğünde orada olan polis memurlarından biri olan T.S.’yi sorgulamıştır. T.S. savcıya, parayı ve Şiyar Perinçek’in cebinde bulunan diğer eşyaları delil olarak güvence altına aldığını, ancak kıyafetlerini almadığını belirtmiştir.

  20. Ertesi gün sorgulanan diğer bir polis memuru olan K.K. savcıya, Şiyar Perinçek’in kıyafetlerinin Perinçek ameliyata alınmadan önce çıkarıldığını ve sivil polis olan D.A.Y. tarafından siyah bir plastik poşet içerisinde götürüldüğünü söylemiştir. K.K. ayrıca savcıya, kıyafetlerin bir polis memuruna verildiğini gösteren hastane kayıtlarının bir nüshasını vermiştir. Bunun ardından aynı gün savcıya, D.A.Y.’nin bir aylık yıllık izne ayrıldığı ve sorgulanamayacağı bildirilmiştir.

  21. Emniyet müdürlüğü, 7 Temmuz 2004 tarihinde, 28 Mayıs 2004’te meydana gelen olaya müdahil olan ve aynı gün olay tespit tutanağı düzenleyen sekiz polis memurunun (bk. yukarıda 7-8. paragraflar) isimlerini savcılığa göndermiştir.

  22. Önceki paragrafta bahsedilen sekiz polis memurundan yedisi 9 Temmuz 2004 tarihinde savcılık tarafından tanık olarak sorgulanırken, sekizinci polis memuru ve emniyet amiri D.Ö. şüpheli olarak sorgulanmıştır. D.Ö. savcılığa, emniyetin, bahsi geçen gün iki teröristin Adana’da bombalı saldırı gerçekleştireceğine yönelik istihbarat aldığını ve bu nedenle iki teröristin buluşma noktası olan caminin etrafında gerekli ihtiyati tedbirleri uyguladığını söylemiştir. Emniyete verilen tanıma uyan, üzerinde iki kişi bulunan bir motosiklet camiye vardığında, motosikletin üzerindeki şahıslar polisi fark etmiş ve durmayarak yollarına devam etmişlerdir. İki sivil görünümlü araç ve bir polis motosikleti ile D.Ö. ve diğer yedi polis memuru takip etmeye başlamıştır. Motosikletin arkasında oturan kişi tabancasını çekip polis motosikletindeki ve diğer polis aracındaki polis memurlarını nişan alınca D.Ö. içinde bulunduğu aracın sürücüsüne motosiklete yandan yaklaşarak çarpmasını söylemiştir. Sürücü söyleneni yapmış ve motosikletin üstündeki iki kişi yere düşmüştür. Sonrasında D.Ö. araçtan çıkarak iki kişiye teslim olmalarını söylemiştir. Motosikletin sürücüsü kaçarken motosikletteki diğer kişi D.Ö.’ye iki el ateş etmiştir. Bunun üzerine D.Ö. ateşe karşılık verirken diğer polis memurlarından birisi ateş eden kişinin üzerine atlayarak söz konusu kişiyi yakalamıştır. Olay sırasında başka bir polis memuru olmamıştır. Ateş eden kişinin yaralandığını fark eden D.Ö. ve diğer polis memurları ambulans çağırmış ve söz konusu kişiyi hastaneye götürmüştür. D.Ö., yerde yatan kişinin beline dizini koyduğu ve sırtına iki el ateş ettiği (bk. yukarıda 21. paragraf) iddialarını reddederek savcıya diğer kişiyi vurmasaydı kendisinin vurulmuş olacağını söylemiştir. Dolayısıyla güç kullanımı ile ilgili yasal sınırlamaları aşmamış ve öldürmeyi amaçlamamıştır.

  23. Diğer yedi polis memuru benzer ifadelerde bulunmuş ve M.N.B.’nin olay yerinde tutuklandığı ve kötü muameleye maruz bırakıldığı iddiasını reddetmişlerdir.

  24. Başvuran, 13 Temmuz 2004 tarihinde, ceza soruşturmasına müdahil sıfatıyla katılmıştır.

  25. Hastanede 28 Mayıs 2004 tarihinde görevli olan bir güvenlik görevlisi, 14 Temmuz 2004 tarihinde savcılığa, başvuranın oğlunun ameliyathaneye kıyafetleriyle alındığını, bunun ardından kısa bir süre sonra ameliyathanedeki çalışanların kıyafetleri çıkardığını ve hastanede bekleyen terörle mücadele şubesinde görevli sivil polislere verdiklerini söylemiştir. Başvuranın oğlunun cebindeki eşyalar resmi bir belgede listelenmiş olmasına (bk. yukarıda 11. paragraf) ve polis memurlarına verilmiş olmasına rağmen kıyafetleri söz konusu belgede yer almamaktadır.

  26. Savcı, 16 Temmuz 2004 tarihinde, Adana Ağır Ceza Mahkemesine (bundan böyle “yargılamayı yürüten mahkeme”) bir iddianame sunarak Emniyet Amiri D.Ö.’yü (bk. yukarıda 26. paragraf) başvuranın oğlunun ölümü sebebiyle taksirle adam öldürmekle suçlamıştır. Savcı aynı iddianamede, M.N.B.’nin iddialarına ilişkin olarak (bk. yukarıda 21. paragraf) diğer iki emniyet amirini kötü muamele ile suçlamıştır. Başvuran ceza yargılamalarına müdahil olarak katılmıştır.

  27. Uluslararası Af Örgütü, 27 Ağustos 2004 tarihinde, ulusal yargı makamlarının etkili bir soruşturma yürütmesini ve olayın tüm koşullarını aydınlatmasını istemiştir. Birleşmiş Milletler Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü de Türk Hükümetinden ölüm ile ilgili olarak bilgi talep etmiştir.

  28. Başvuran, 21 Aralık 2004 tarihinde yapılan duruşmada, kendisini temsil eden avukatların yardımıyla yargılamayı yürüten mahkemeye yazılı görüşlerini sunmuştur. Başvuran, vurulma ile ilgili şüpheli polis memuru tarafından verilen ifadelerin gerçeği yansıtmadığını ve oğlunun vurulma sırasında silahsız olduğunu öne sürmüştür. Polis memurlarının oğlunu yakın mesafeden vurduğunu, polis memurlarının delilleri yok ederek izlerini kapattıklarını ve vurulma sırasında oğlunun giydiği kıyafetlerin polis memurları tarafından alınıp kaybedildiğini iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, olay yeri inceleme ekibi olay yerine varmadan önce önemli delillerin başka bir grup polis memuru tarafından yok edildiğini ileri sürmüştür (bk. yukarıda 10. paragraf). Ek olarak, söz konusu polis memurları tarafından düzenlenen tutanakta her iki tabancanın, el bombalarının ve motosikletin olay yeri inceleme ekibi gelmeden önce götürüldüğü belirtilmesine rağmen, olay yeri inceleme ekibinin tutanağına göre ekip olay yerine geldiğinde motosiklet halen oradaydı (bk. yukarıda 12. paragraf).

  29. Başvuran ayrıca oğlunun ellerinden alının svap örneklerinin alınma şeklini eleştirmiştir. Bu bağlamda, birden fazla kişiden alınan svap örneklerinin, oğlundan alınan örneğin bulunduğu zarfa koyulduğunu (bk. yukarıda 18. paragraf) ve bu nedenle svap örneklerinin birbirine bulaştığını öne sürmüştür. Ek olarak, svap örneklerinin incelenmesi ile ilgili adli tıp raporunda oğlunun ellerinden alındığı iddia edilen svap örneğinde oğlunun adı değil İ.T.’nin adı verilmiştir. Bu nedenle, atış artığı bulunun svap örneklerinin oğlunun ellerinden alındığının kabul edilmesi mümkün değildir. Başvuran yargılamayı yürüten mahkemeye, İ.T.’nin terörle bağlantılı suçlar nedeniyle yargılanmış olduğunu ve oğlunun aranan bir kişinin kimliğini taşımasının mantıklı olmadığını söylemiştir. Ek olarak başvuran mahkemeye, İ.T.’nin 29 Haziran 2004 tarihinde güvenlik güçlerince öldürüldüğü yönünde bilgi vermiştir.

  30. Başvuran, yukarıda anılan hususlar ve benzeri tutarsızlık ve usulsüzlüklerin, soruşturmanın doğruluğu ve güvenilirliği hususunda şüphelere yol açtığını ve polis memurlarının delillerle oynadıklarını gösterdiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuran, sanık polis memurunun tabancasından çıkan merminin ve boş mermi kovanının alınmamasının ve hatta olay yeri tutanaklarının hiçbirinde adli tıp yetkililerinin söz konusu mermiyi veya boş mermi kovanını aradığından bahsedilmemesinin oldukça şüphe uyandırıcı olduğunu öne sürmüştür. Benzer şekilde, sanık polis memurunun tabancası olayın ardından herhangi bir adli incelemeye tabi tutulmamıştır.

  31. Yargılama sırasında M.N.B., bahsi geçen gün motosikletiyle Adana şehir merkezine gitmek üzereyken başvuranın oğlunun kendisini bir yere bırakmasını istediğini ileri sürmüştür. Motosikletle şehre doğru yol alırken trafik ışıklarında durduklarında bir araba motosiklete vurmuş ve yere düşmüşlerdir. M.N.B. o an hırsızlığa uğrayacaklarını düşünerek paniklemiştir. Sonrasında silah sesini duymuş ve Şiyar Perinçek’in yere düştüğünü görmüştür. Ardından bir grup M.N.B.’yi ve Şiyar’ı yakalamıştır. M.N.B., Şiyar Perinçek’in silahının olduğunu veya polis memurlarına ateş ettiğini veya motosiklette bir çantasının olduğunu reddetmiştir (bk. yukarıda 10. paragraf).

  32. Başvuranın oğlunun cesedi üzerinde 30 Mayıs 2004 tarihinde yapılan otopsi ile ilgili rapor, 3 Aralık 2004 tarihinde yargılamayı yürüten mahkemeye iletilmiştir. Rapora göre, sol koltuk altının aşağısında bir mermi giriş deliği ve sağ kürek kemiğinde mermi çıkış deliği tespit edilmiştir. Doktorlar ölüm sebebinin iç organların tahrip olması ve sonrasında meydana gelen tıbbi komplikasyonlar olduğuna kanaat getirmiştir. Otopsi raporunda ayrıca, başvuranın oğlunun kıyafetlerinin üzerinden vurulduğu ve vurulma mesafesinin tespit edilebilmesi için vurulma anında müteveffanın giydiği kıyafetlerin incelenmesinin gerekliliği sebebiyle vurulma mesafesinin hesaplanamadığı belirtilmiştir.

  33. Duruşmalardan birisinde, 7 Temmuz 2004 tarihinde savcıya Şiyar Perinçek’in kıyafetlerini hastaneden meslektaşı D.A.Y.’nin aldığını söylemiş olan (bk. yukarıda 24. paragraf) polis memuru K.K., yargılamayı yürüten mahkeme tarafından dinlenmiştir. K.K. bu sefer mahkemeye, Şiyar Perinçek’in ameliyathaneye kıyafetleriyle alındığını ve sonrasında kıyafetlerinin polise verilmediğini belirtmiştir. Buna cevaben başvuranı temsil eden avukatlar, K.K.’nın 7 Temmuz 2004 tarihli ifadesinde verdiği bilginin açık ve net olduğunu öne sürmüş ve K.K.’nın meslektaşlarını korumak amacıyla ifadesini değiştirdiğini iddia etmişlerdir. Avukatlar, adaleti engellemeleri sebebiyle K.K. ve meslektaşları aleyhine resmi olarak şikâyette bulunacaklarını belirtmişlerdir.

  34. Sonrasında başvuranların avukatları, yargılamayı yürüten mahkemeye, taleplerinin ardından polis memurları hakkındaki iddialarına yönelik bir soruşturma başlatıldığını ve olay sırasında hastanede görevli olan bazı kişilerin savcılık tarafından sorgulandığını bildirmiştir. Sorgulama sırasında hastane personeli savcıya, Şiyar Perinçek’in kıyafetlerinin ameliyathanede çıkarıldığını ve kıyafetleri götürme konusunda fazlasıyla istekli bir polis memuruna verildiğini belirtmiştir. Avukatlar, polislerin kıyafetleri alma konusundaki ısrarları ve sonrasında kıyafetleri kaybetmelerinin, Şiyar Perinçek ile polis memurları arasında silahlı bir çatışma olmadığını, polis memurlarının Şiyar Perinçek’i yakın mesafeden vurduğunu kanıtladığını ileri sürmüştür.

  35. Sanık polis memuru D.Ö., yargılamayı yürüten mahkemeye nihai yazılı savunmasını sunmuş ve mermi giriş deliğinin etrafında yanık izlerinin olmamasının Şiyar Perinçek’i yakın mesafeden vurmadığını gösterdiğini öne sürmüştür. Şiyar Perinçek, teslim olmasına yönelik uyarılarını dinlemeyerek D.Ö.’ye ateş etmiştir. Dolayısıyla, karşılık veren D.Ö. kendini savunmuştur.

  36. Yargılamayı yürüten mahkemeye verdiği beyanlarında savcı, sanık polis memurunun kendisini savunduğunu ileri sürmüştür.

  37. Başvuran, 6 Mart 2007 tarihinde nihai savlarını yargılamayı yürüten mahkemeye sunmuştur. Önceki argümanlarını ve şikâyetlerini tekrar dile getiren başvuran, oğlunun yakın mesafeden vurulduğunu iddia etmiştir. Başvuran, yargılamayı yürüten mahkemeden, oğlunun vurulduğu mesafenin tespit edilmesi amacıyla otopsi raporunu ayrıntılı olarak incelemesini istemiştir. Polis memurlarının, oğlunu kısa mesafeden vurduklarını gizlemek amacıyla giymiş olduğu kıyafetleri aldıklarını ifade etmiştir. Söz konusu kıyafetler olmadan mermi giriş ve çıkış deliklerinin büyüklüklerine bakılarak oğlunun vurulduğu mesafenin belirlenebileceğini öne sürmüştür. Başvuran ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemeye, hastanede çalışan polis memurları hakkında iddianame düzenlendiğini ve oğlunun kıyafetlerini kaybetmeleri dolayısıyla görevlerini ihmal ettikleri gerekçesiyle yargılandıklarını söylemiştir.

  38. Yargılamayı yürüten mahkeme, 6 Mart 2007 tarihli kararında, sanık polis memurunun kendisini savunduğu ve orantılı güç kullandığı gerekçesiyle sanığın beraatine karar vermiştir. Söz konusu mahkeme başvuranın oğlunun terör örgütü üyesi olduğuna ve Adana’ya terör saldırısı düzenleme amacıyla geldiğine kanaat getirmiştir. Polis memurları motosikleti takip ederken başvuranın oğlu polislere iki el ateş etmiştir. Bunun ardından sanık polis memuru bir el ateş ederek Şiyar Perinçek’i yaralamıştır. Perinçek daha sonra hastanede hayatını kaybetmiştir. Olayın ardından polis memurları motosikletin üzerindeki bir çantada patlayıcı madde bulmuştur. Başvuranın oğlunun kullandığı tabanca ve boş iki mermi kovanı olay yerinden alınmıştır. Vurulma sırasında başvuranın oğlunun giydiği kıyafetler “hastanedeki karmaşa” sırasında kaybolmuştur ve dolayısıyla vurulma mesafesinin tespit edilmesi mümkün olmamıştır. Ancak, yaranın etrafında yanık veya barut kalıntısı bulunmaması, Şiyar Perinçek’in yakın mesafeden vurulmadığını göstermektedir.

  39. Başvuran bu karara itiraz etmiş ve önceki argümanlarını yinelemiştir. Yargılamayı yürüten mahkemenin, soruşturmadaki kusurlar ile ilgili ifadelerini dikkate almadığından şikâyet etmiştir. Dosyada, kıyafetlerin polis memurları tarafından alındığını gösteren çok sayıda delil olduğu göz önünde bulundurulursa, yargılamayı yürüten mahkemenin vardığı, kıyafetlerin “hastanedeki karmaşa” sırasında kaybolduğu sonucu açıkça yanlıştır. Başvuran ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemenin, yaranın etrafında yanık olmaması sebebiyle vurulmanın yakın mesafede gerçekleşmediğine yönelik beyanını da eleştirmiş ve kıyafetler olmadan böyle bir sonuca varılamayacağını ileri sürmüştür.

  40. Başvuran tarafından karara karşı yapılan temyiz, 5 Mart 2009 tarihinde Yargıtay tarafından reddedilmiştir. Yargıtay, bir sayfalık kararında, başvuranın soruşturmada kusurlar olduğuna yönelik argümanlarının ikna edici olmadığını belirtmiştir. Karar, Adana Ağır Ceza Mahkemesinin yazı işleri müdürlüğüne 15 Nisan 2009 tarihinde iade edilmiştir.

  41. Bu süreçte, üç polis memuru ve bir özel güvenlik görevlisi aleyhinde Şiyar Perinçek’in kıyafetlerini kaybederek görevlerini ihmal ettikleri gerekçesiyle yürütülen ceza yargılamaları 7 Şubat 2007 tarihinde beraatlarıyla sonuçlanmıştır. Başvuran 8 Şubat 2007 tarihinde söz konusu beraatlere itiraz etmiştir. Yargıtay, 6 Haziran 2011 tarihinde, söz konusu suçun zaman aşımına uğraması sebebiyle itirazı incelemeyi reddetmiş ve ceza yargılamalarını düşürmüştür.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, Sözleşme’nin 2, 6 ve 13. maddelerine aykırı olarak oğlunun yasa dışı bir şekilde öldürülmesinden ve söz konusu ölümle ilgili etkin bir soruşturma yürütülmediğinden şikâyetçi olmuştur.

  2. Mahkeme, başvuranın şikâyetlerini sadece ilgili kısımları aşağıdaki gibi geçen Sözleşme’nin 2. maddesi yönünden incelemeyi uygun görmektedir:

“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur...

  1. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:

(a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;

(b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;

(c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması.”

  1. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  1. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını belirtmektedir. Ayrıca kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.

B. Esas hakkında

  1. Başvuran

  2. Başvuran, oğlunun olay sırasında silahsız olduğundan ve yakalandıktan sonra kasten öldürüldüğünden şikâyetçi olmuştur. Polis memurlarının izlerini kapatmak amacıyla oldukça önemli kanıtları ortadan kaldırdığını ve soruşturma ile yargılamanın etkili bir şekilde yürütülmediğini iddia etmiştir.

  3. b. Hükümet

  4. Hükümet, başvuranın oğlu tabancasını polis memurlarına doğrulttuğunda emniyet müdürü D.Ö.’nün bağırdığını ve “dur, polis, teslim ol!” şeklinde uyarıda bulunduğunu ileri sürmüştür. Ancak, başvuranın oğlu tabancasını tekrar polis memurlarına doğrultmuş ve iki el ateş etmiştir. Sonrasında D.Ö. tek el ateş etmiş ve başvuranın oğlunu yaralamıştır. Hükümet, somut davada güvenlik güçlerinin güç kullanımı mutlak gerekli olduğunu ve kullanılan gücün gözetilen amaçla orantılı olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, somut davada, “bir kişiyi yasa dışı şiddete karşı korumaya veya bir kişinin Sözleşme’nin 2 § 2 (a) ve (b) maddesinde belirtilen usullere uygun olarak yakalanmasını sağlamaya yönelik koşullar yerine getirilmiştir.

  5. Nitekim Adana Ağır Ceza Mahkemesi, emniyet amirinin, Türk Ceza Kanununun anlamı dâhilinde kendisini savunmak amacıyla kullandığı gerekçesiyle beraatine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, söz konusu sonuca dikkatle varmış ve polis memurunun başvuranın oğlunu vurma mesafesinin yakınlığını da incelemiştir.

  6. Savcılık tarafından başvuranın oğlunun olay sırasında giydiği kıyafetlerin bulunması amacıyla ayrı bir soruşturma yürütülmüştür. Bu bağlamda, etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünün sonuç yükümlülüğü olmayıp uygun araçların uygulanması yükümlülüğüdür ve savcı bu ilke doğrultusunda kıyafetlerin bulunması amacıyla makul tüm tedbirleri almıştır.

  7. Başvuranın oğlunun tabancası olayın ardından güvence altına alınmış ve olay yerinde bulunan boş iki mermi kovanının adli tıp incelemesinin ardından başvuranın oğlunun tabancasından ateşlendiği belirlenmiştir. Olay yerinde bulunan bomba da incelenmiş ve bomba imha uzmanları tarafından etkisiz hale getirilmiştir.

  8. Yetkililer, Mahkeme’nin içtihadında gerekli görülen tüm usulleri yerine getirmişlerdir. Soruşturma anında başlatılmış ve bağımsız ve tarafsız bir savcı tarafından şeffaf bir şekilde iki aylık bir süreçte yürütülmüştür. İlk olay yeri incelemeleri, olaya müdahil olmayan polis memurları tarafından yürütülmüş ve dolayısıyla olaya karışmış olan polis memurlarının soruşturmaya nüfuz etmesinin önüne geçilmiştir. Olaya karışan polis memurları, emniyetin istihbarat dairesinde çalışmaktayken, olay yerinden delil toplayan polis memurları ayrı bir birim olan terörle mücadele şubesinde çalışmaktaydı. Bunun ardından olay yeri inceleme ekibi olay yerine varmış ve savcının talimatları üzerine olay yerini ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Dolayısıyla, başvuranın polis memurlarının delilleri yok etmesine yönelik iddiaları gerçeği yansıtmamıştır.

  9. Soruşturma sürecinde olay yeri güvence altına alınmış ve ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulmuştur. Başvuranın oğlunun ellerinden svap örnekleri alınmıştır. Savcı, polis memurları ve olaya karışmış diğer kişiler dâhil olmak üzere bazı kişileri bizzat sorgulamıştır. Ağır Mahkemesi nezdinde bir ceza davası başlatılmıştır.

  10. Soruşturma ve dava sürecinde başvuran, avukatlarının yardımıyla savcılara ve ulusal mahkemelere bazı taleplerde bulunabilmiş ve yetkililer tarafından verilen kararlara itiraz etme hakkını kullanabilmiştir.

  11. Mahkemenin Değerlendirmesi

  12. Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin bir bütün olarak, 2. fıkranın esasen bir kişinin kasten öldürülmesinin kabul gördüğü durumları değil, istenmeyen bir sonuç olarak ölüme sebep olan “güç kullanımı”nın kabul gördüğü durumları tanımladığını hatırlatmaktadır. Ancak, güç kullanımı, (a), (b) ve (c) bentlerinde belirtilen herhangi bir amaca ulaşılmasına yönelik olarak “kesinlikle gerekli” olandan daha fazla olamaz. Bu bağlamda, 2 § 2 maddesinde geçen “kesinlikle gerekli” ifadesi, normalde Sözleşme’nin 8-11. maddelerinin 2. paragrafı kapsamında Devletin gerçekleştirdiği eylemin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı belirlenirken geçerli olan gereklilik testinden daha katı ve zorlayıcı bir testin kullanılması gerektiğini ifade eder. Özellikle, kullanılan güç, söz konusu maddenin bentlerinde öngörülen amaçlara ulaşılmasıyla kesinlikle orantılı olmalıdır (bk., McCann ve Diğerleri/Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995, §§ 148‑149, Seri A no. 324). Ayrıca, bu bağlamda, demokratik bir toplumda kolluk kuvvetlerinden, tehlikeli teröristlerle mücadele ederken dahi ateşli silah kullanımında ihtiyatlı olmalarının beklendiği hatırlatılmalıdır (aynı kararda, 212. paragraf).

  13. Ek olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 1. maddesi kapsamında Devletin “yetki alanı dâhilindeki kişilerin Sözleşme’de tanımlanan haklarını ve özgürlüklerini koruma” genel görevi ile birlikte değerlendirilen Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün, güç kullanımı sonucunda hayatını kaybeden kişilerin ölümünü araştırmak için etkili resmi bir soruşturma açılmasını dolaylı olarak gerektirdiğini yinelemelidir (aynı kararda, 161-63. paragraflar). Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamındaki anlamıyla, bir soruşturmanın “etkili” olması için, o soruşturma yeterli olmalıdır. Yani, olayların tespit edilmesini ve uygun olduğunda, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlamalıdır (bk., Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], no. 24014/05, § 172, 14 Nisan 2015 ve burada atıfta bulunulan dava).

  14. Somut davanın koşullarına bakıldığında, Mahkeme, tarafların, başvuranın oğlunun bir polis memuru tarafından öldürüldüğü hususunda mutabık olduğunu kaydetmektedir. Hükümet, polis memuru tarafından kullanılan gücün kesinlikle gerekli olan güçten fazla olmadığını ve Sözleşme’nin 2 § 2 maddesinin bentlerinde belirtilen amaçlara ulaşılmasına yönelik olarak mutlak orantılı olduğunu kanıtlamakla yükümlüdür.

  15. Mahkeme’nin somut davada olduğu gibi davalı Devletin öldürmeyi gerekçelendirme yükümlülüğünü taşıdığı davalarda verdiği kararlardaki gibi, bir soruşturmada atılan adımların incelenmesi, soruşturmanın yalnızca etkili soruşturma yürütmek amacıyla usule ilişkin yükümlülük gerekliliklerine uygun olup olmadığını değerlendirme amacına değil, aynı zamanda bunun, kullanılan gücün söz konusu koşullarda gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğinin ve Hükümetin, böylece, öldürmeyi gerekçelendirme yükümlülüğünü tatmin edici bir şekilde yerine getirip getirmediğinin tespit edilmesini sağlama kabiliyetine haiz olup olmadığına karar verme amacına da hizmet etmelidir (bk., diğerleri arasında, Beker/Türkiye, no. 27866/03, §§ 44 ve 53, 24 Mart 2009; Özcan ve Diğerleri/Türkiye, no. 18893/05, § 61, 20 Nisan 2010; Gülbahar Özer ve Diğerleri/Türkiye, no. 44125/06, § 59, 2 Temmuz 2013; Cangöz ve Diğerleri/Türkiye, no. 7469/06, § 115, 26 Nisan 2016; ve Karataş ve Diğerleri/Türkiye, no. 46820/09, § 69, 12 Eylül 2017).

  16. Bu bağlamda, görevinin ikincil yapısına hassas olarak, Mahkeme, olayların belirlenmesi hususunda, baktığı davanın şartları bunu kaçınılmaz kılmadıkça, ilk derece olay hâkimi rolünü üstlenme konusunda dikkatli davranması gerektiğini vurgulamaktadır. Somut davadaki gibi, iç hukuktaki yargılamaların yürütüldüğü davalarda, Mahkeme’nin görevi ulusal mahkemelerin olaylara yönelik değerlendirmesini kendi değerlendirmesiyle değiştirmek değildir ve sunulan delillere dayanarak olayları belirlemek ulusal mahkemelerin görevidir. Mahkeme, yerel mahkemelerin bulgularıyla kısıtlı olmayıp kendisine sunulanlar ışığında kendi değerlendirmesini yapmakta özgür olsa da, normal koşullar altında, yerel mahkemelerin ulaştığından farklı bir sonuca ulaşması için ikna edici ögeler bulunmalıdır (bk., Mustafa Tunç ve Feride Tunç, yukarıda anılan, § 182, ve burada atıfta bulunulan davalar).

  17. Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği üzere, başvuranın oğlunu öldüren polis memuru hakkında bir kovuşturma yürütülmüş ve ceza yargılamalarının ardından kendisini savunduğu ve orantılı güç kullandığı gerekçesiyle hakkında beraat kararı verilmiştir. Davalı Hükümet, yukarıda özetlenen görüşleri temel alarak bu sonuca varmıştır (bk., yukarıda 52. paragraf).

  18. Mahkeme, Adana Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen ceza soruşturmasını ve sonrasında yargılamayı yürüten mahkeme önünde görülen dava ile verilen kararı incelemiş ve aşağıda vurgulanan eksikliklerin, Mahkeme’nin, ulusal yargı makamları tarafından varılan sonuçlara dayanıp dayanamayacağı veya Mahkeme’nin söz konusu makamların vardığı sonuçlardan farklı bir sonuca varmasına sebep olacak ikna edici ögelerin olup olmadığı hususunda doğrudan bir etkiye sahip olduğu kanaatindedir.

  19. Mahkeme, öncelikle, dava dosyasında, savcının olay yerinin güvence altına alınmasını ve kanıtların bağımsız uzmanlar tarafından muhafaza altına alınıp toplanmasını sağlamak amacıyla olay yerine gittiğine yönelik bir bilginin bulunmadığını belirtmektedir. Dolayısıyla, güvenlik güçleri tarafından öldürülenler ile ilgili olarak Türkiye aleyhine açılan diğer bazı davalarda da olduğu üzere, oldukça önemli kanıtlar güvenlik güçleri tarafından olay yerinden alınmıştır. Yukarıda belirtildiği üzere, dört polis memuru olayın ardından derhal olay yerine varmış ve tabancayı, el bombasını ve, iddia edildiği üzere, motosikleti götürmüştür (bk. yukarıda 10. paragraf), ancak söz konusu polis memurlarından sonra olay yerine gelen olay yeri inceleme ekibi motosikletin halen olay yerinde olduğunu belirtmiştir (bk. yukarıda 12. paragraf). Hükümetin ileri sürdüğü üzere dört polis memuru farklı bir emniyet biriminde görevli olsalar (bk. yukarıda 55. paragraf) bile, Mahkeme söz konusu memurların bağımsız ve tarafsız olarak düşünülemeyeceği ve, özellikle olay yeri inceleme görevlilerinin yalnızca on dakika sonra olay yerine vardığı göz önünde bulundurulduğunda, bağımsız olay yeri inceleme ekibi olay yerine varmadan önce oldukça önemli delilleri olay yerinden almalarının meşru olmadığı kanaatindedir (bk. yukarıda 10 ve 12. paragraflar). Mahkeme ayrıca, söz konusu delilin olay yerinden trafiğin akışını etkilememek veya vatandaşların panik yapmasını önlemek amacıyla (bk. yukarıda 10. paragraf) alındığı iddiasının, olay yerine müdahale edilmesini ve oldukça önemli delillerin olay yerinden alınmasını haklı çıkardığı hususunda ikna olmamıştır. Olay yerinin etrafına polis kordonu çekerek vatandaşları olay yerinden uzakta tutmak gibi alternatif yöntemler, kamu yararı konusunda ortaya çıkmış olan endişeleri gidermek için yeterli olabilirdi.

  20. Mahkeme, dört polis memuru tarafından olay yerine müdahale edilmesinin ve olay yerinden önemli kanıtların alınmasının, yalnızca ceza yargılamalarının tamamının bağımsızlığı konusunda soru işaretlerine yol açacak kadar ciddi olmakla kalmayıp (bk., Ramsahai ve Diğerleri/Hollanda [BD], no. 52391/99, §§ 337‑341, AİHM 2007‑II), aynı zamanda polis memurlarının ölümle bir bağlantısı olduğunu gösteren önemli kanıtların kirlenmesi, yok edilmesi veya göz ardı edilmesi riskini de taşıdığı kanaatindedir. Mahkeme, aşağıda, olay yerinden toplanan delillerin incelenmesi ve teyit ediciliğinin değerlendirilmesinde bu riski dikkate alacaktır.

  21. Olay yerinde bulunduğu iddia edilen ve dört polis memuru tarafından olay yerinden alınan tabancanın, üzerinde başvuranın oğlunun parmak izlerinin olup olmadığının belirlenmesi amacıyla incelenmediği görülmektedir. Başvuru Hükümete tebliğ edildiği zaman, Mahkeme Hükümetten, Şiyar Perinçek’e ait olduğu iddia edilen tabancanın ve el bombasının üzerinde Perinçek’in parmak izlerinin olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla incelenip incelenmediğini açıklığa kavuşturmasını özellikle talep etmiştir. Hükümet cevap olarak, tabancanın olay sonrasında güvence altına alındığını ve olay yerinde bulunan tabanca ile boş iki mermi kovanının adli incelemesinin ardından mermilerin başvuranın oğlunun tabancasından ateşlendiğinin belirlendiğini belirtmiştir. Olay yerinde bulunan bomba da incelenmiş ve bomba imha uzmanları tarafından etkisiz hala getirilmiştir (bk. yukarıda 10. paragraf).

  22. Mahkeme, Hükümetin yukarıdaki beyanlarını dayandırdığı adli inceleme raporunu yukarıda incelemiş ve özetlemiştir (bk. yukarıda 14. paragraf). Söz konusu raporda tabancada başvuranın oğlunun parmak izlerinin olup olmadığına yönelik bir inceleme bahsedilmemektedir. Hükümetin de bu hususta bir iddiası olmamıştır.

  23. Mahkeme, Türkiye’de, güvenlik güçleri tarafından öldürülen kişilerin cesetlerinin yanında bulunan silahlarda parmak izi incelemesinin yapılmamasının bir sorun teşkil ettiğini gözlemlemektedir (bk., diğerleri arasında, Gülbahar Özer ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 68; Cangöz ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 135; Erdoğan ve Diğerleri/Türkiye, no. 19807/92, § 92, 25 Nisan 2006; Yüksel Erdoğan ve Diğerleri/Türkiye, no. 57049/00, § 107, 15 Şubat 2007; ve Bektaş ve Özalp/Türkiye, no. 10036/03, § 68, 20 Nisan 2010). Mahkemeye göre, tabancanın üzerindeki parmak izlerinin incelenmesi, soruşturmada mantıken savcının başlama noktası olmalıydı. Yargılamayı yürüten mahkemenin, ilk ateş edenin başvuranın oğlu olduğunu polis memurunun bu nedenle kendisini savunmak durumunda kaldığı sonucuna ulaşmasında önemli bir role sahip bir delil üzerinde oldukça basit bir inceleme yapılmaması göz önünde bulunduran Mahkeme, başvuranın müteveffa oğlunun tabancayı alarak polis memurlarına ateş ettiği hususunda şüphe duymaktadır (bk. Cangöz ve Diğerleri, yukarıda anılan § 135).

  24. Benzer şekilde, Mahkeme, olay yeri inceleme ekinin raporunda geçen kısa bir not – “hastanede ameliyat sonrası yaralı kişinin ellerinden svap örnekleri alınmıştır” – haricinde, söz konusu svap örneklerinin tam olarak ne zaman veya hangi koşullar altında alındığına yönelik bir bilgi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, dört kişiden alınan svap örneklerinin aynı zarfa koyulmuş olmasına ve adli tıp raporunda ellerinde atış artığı olduğu tespit edilen kişinin başvuranın oğlu değil de İ.T. olarak bahsedilmesine (bk. yukarıda 33. paragraf) yönelik başvuran tarafından dile getirilen soruların, soruşturmayı yürüten makamlar veya yargılamayı yürüten mahkeme tarafından cevaplanmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, adli tıp raporunun, silahı kesin olarak başvuranın oğlunun ateşlediğini kanıtladığını kabul edemez (bk., davaya uygulanabildiği ölçüde, Cangöz ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 122).

  25. Delillerin toplanmasındaki çok ciddi diğer bir eksiklik de başvuranın oğlunun ölümünde kullanılan, sanık polis memuruna ait tabancanın herhangi bir adli incelemeye tabi tutulmamış olmasıdır. Ek olarak, olay yeri raporlarının hiçbirinde adli makamların söz konusu polis memurunun tabancasından çıkan mermi veya boş mermi kovanını aradığına yönelik bir ibare bulunmamaktadır. Aslına bakılırsa, başvuran bu eksikliği yargılamalar sırasında dile getirmiş, ancak bir cevap alamamıştır (bk. yukarıda 34, 41 ve 43. paragraflar). Mahkeme ayrıca, bu bağlamda dava dosyasında, başvuranın oğlunu öldürmesi sebebiyle adam öldürmekle suçlanan (bk. yukarıda 30. paragraf) polis memurunun yargılamalar yürütülürken görevden alındığına yönelik bir bilgi bulunmadığını gözlemlemektedir (bk., davaya uygulanabildiği ölçüde, Abdülsamet Yaman/Türkiye, no. 32446/96, § 55, 2 Kasım 2004; ayrıca bk., Savin/Ukrayna, no. 34725/08, § 68, 16 Şubat 2012).

  26. Aslında, başvuranın oğlunu öldüren polis memurunun veya olaya karışmış olan diğer yedi polis memuru, savcı tarafından 9 Temmuz 2004 tarihine kadar, yani olaydan yaklaşık altı hafta sonrasına kadar, sorgulanmamıştır. İçtihadını göz önünde bulunduran Mahkeme, güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen öldürmelere yönelik Türkiye’deki savcılar tarafından yürütülen soruşturmaların ortak özelliklerinden birinin, faillerin zamanında sorgulanmaması veya hiçbir şekilde sorgulanmaması olduğunu gözlemlemektedir.

  27. Mahkeme’ye göre, somut davada olduğu gibi öldürmeye yönelik yürütülen bir soruşturmada ana şüphelilerin hemen sorgulanmaması, yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında yer alan usule ilişkin yükümlülüğün bir gerekliliği olan etkili bir soruşturmanın en önemli ilkelerinden birine ciddi bir uyuşmazlık teşkil etmekle kalmamakta, ayrıca gerçeğin ortaya çıkarılması hususunda da olumsuz sonuçlara sebep olmaktadır. Mahkeme ayrıca, şüphelilerin hemen sorgulanmamasının, soruşturma ve yargılama sürecinde polis memurları tarafından verilen bilgileri olduğu gibi kabul eden ve polis raporlarında belirtilenlerin ötesine bakmayan yargı makamlarının sergilediği tavrı temsil ettiği kanaatindedir (bk. Cangöz ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 128).

  28. Ek olarak, polis memurlarının zamanında sorgulanmamış olmalarının, yargı makamları ile polis arasında gizli bir anlaşma olduğu görüşünü yaratmakta ve müteveffanın yakınlarını, ve aynı zamanda genel olarak kamuyu, güvenlik güçlerinin yaptıkları karşısında yargı makamları nezdinde hesap vermekle yükümlü olmadıkları bir fanusta faaliyet gösterdiklerini düşünmeye sevk etmektedir (bk., Bektaş ve Özalp, yukarıda anılan, § 65 ve Ramsahai ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 330).

  29. Soruşturmadaki diğer bir eksiklik de başvuranın oğlunun kıyafetlerinin kaybedilmesidir. Mahkeme, hastaneye getirildiğinde başvuranın oğlunun kıyafetlerinin üzerinde olduğunu ve olay anında görevli olan birçok çalışanın ifadelerine göre kıyafetlerinin ameliyathanede çıkarıldığını kaydetmektedir. Söz konusu kıyafetler sonrasında kaybolmuş ve bir daha bulunamamıştır. Savcılığa verdikleri ifadelerde polis memurları ve hastanede çalışan güvenlik görevlileri kıyafetlerin terörle mücadele şubesinde çalışan polis memurlarına verildiğini belirtmiş olsalar da (bk. yukarıda 24 ve 29. paragraflar), sonrasında bazıları ifadelerini değiştirmişlerdir (bk. yukarıda 37. paragraf). Ancak, sivil çalışanlar, kıyafetlerin polise teslim edildiğini savunmuşlardır (bk. yukarıda 38. paragraf).

  30. Kıyafetlerin kaybettikleri ve dolayısıyla görevlerini ihmal ettikleri gerekçesiyle bazı sanıkların hakkında açılan ceza davası, işledikleri iddia edilen suçun zamanaşımına uğramasına dayanılarak düşürülmüştür (bk. yukarıda 45. paragraf). Her halükarda, herhangi bir şahsın eylemleri veya ihmallerinin kıyafetlerin kaybedilmesine sebep olup olmadığını belirlemek Mahkeme’nin görevi değildir. Mahkeme’nin görevi, somut davada, bir Devlet görevlisinin birisini öldürmesiyle ilgili bir davada bu denli önemli bir delilin korunmasına yönelik yeterli bir mekanizma veya sistemin var olup olmadığını incelemektir. Kendisine sunulan bütün belgeleri inceleyen Mahkeme, Adli Tıp Kurumunun raporunda belirttiği üzere başvuranın oğlunun vurulduğu mesafenin belirlenmesi (bk. yukarıda 36. paragraf) ve başvuranın, oğlunun yakın mesafeden ve herhangi bir çatışma olmadan yasaya aykırı bir şekilde öldürüldüğüne yönelik iddialarının doğruluğuna yönelik inceleme yapılabilmesi (bk. 32, 41 ve 43. paragraflar) için gerekli olan kıyafetlerin güvence altına alınması hususunda anlamlı adımların atılmadığını belirtmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin, kıyafetlerin hastanede polis memurlarına teslim edildiğini gören çok sayıda görgü tanığının ifadelerinden bahsetmediğini ve basit bir şekilde kıyafetlerin “hastanedeki karmaşa” sırasında kaybolduğu sonucuna vardığını belirtmektedir.

  31. Özellikle bu durum, Mahkeme’nin, Türkiye’de Devlet görevlilerinin sebep olduğu öldürmelerle ilgili davalarda verdiği kararlarda incelediği kusur örüntüsünün bir belirtisidir. Mahkeme, önceki bazı davalarda, kolluk kuvvetleri tarafından öldürülmüş kişilerin kıyafetlerinin yok edildiğini veya delil olarak güvence altına alınmadığını belirtmiştir (bk., diğerleri arasında, Karataş ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 83-84; Cangöz ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 133 ve 134; Erdoğan ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 61, 80 ve 93; Gülbahar Özer ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 19 ve 67; ve Kavaklıoğlu ve Diğerleri/Türkiye,, no. 15397/02, § 86, 6 Ekim 2015).

  32. Bu bağlamda, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin, Adli Tıp Kurumunun bilirkişi beyanına göre başvuranın oğlunun kıyafetlerinin üzerinden vurulmuş olmasına ve bu nedenle müteveffanın vurulduğu mesafenin tespit edilebilmesi için kıyafetlere gerek duyulmasına rağmen, mermi giriş deliğinin etrafında yanık olmamasının başvuranın oğlunun yakın mesafeden vurulmadığını gösterdiğine yönelik kararının arkasındaki mantığını sorgulamaktadır. Dolayısıyla, Ağır Ceza Mahkemesinin, polis memurunun başvuranın oğlunu vurduğu mesafenin yakınlığını inceledikten sonra özenle bir sonuca varıldığına yönelik Hükümetin yukarıdaki beyanı Mahkeme’yi ikna etmemiştir.

  33. Son olarak, Mahkeme, Yargıtay’ın ancak iki yıl sonra tek sayfalık bir kararla başvuranın temyiz dilekçesinde vurguladığı soruşturmadaki kusurların hiçbirine yönelik bir cevap vermeksizin (bk. yukarıda 43. paragraf) başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunu reddettiğini kaydetmektedir.

  34. Yukarıdakilerin ışığında, Mahkeme, ulusal düzeyde yürütülen soruşturmanın ve yargılamanın, başvuranın oğlunun öldürülmesinin ardında yatan gerçeklerin belirlenmesinde yeterli olamayacak kadar açıkça yetersiz olduğu ve bariz birçok sorunun cevabını veremediği kanaatindedir ve mevzubahis yargılamaların ardından varılan sonucu bir dayanak noktası olarak kullanamamaktadır (bk. Cangöz ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 138, ve burada atıfta bulunulan davalar). Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümetin başvuranın oğlunun öldürülmesinde kesinlikle gerekli olandan daha fazla güç kullanılmadığını ve kullanılan gücün Hükümetin amacına ulaşması için orantılı bir araç olduğunu kanıtlama yükümlülüğünü yerine getirmediği kanaatine varmıştır.

  35. Bu nedenle, Mahkeme, başvuranın oğlunun öldürülmesi hususunda Sözleşme’nin 2. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Başvuran, maddi tazminat olarak 100.000 avro ve manevi tazminat olarak 50.000 avro talep etmiştir.

  2. Hükümet, iddia edilen Sözleşme ihlali ile maddi tazminat talebi arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığını iddia etmiştir. Ayrıca talep edilen miktarın aşırı ve dayanaksız olduğunu ileri sürmüştür. Manevi tazminat talebi ile ilgili olarak, Hükümet, talep edilen miktarın aşırı olduğunu ve başvuranın söz konusu manevi tazminatın ödenmesine yol açan bir durum yaşadığını kanıtlayamadığını iddia etmiştir.

  3. Başvuranın oğlunun bir polis memuru tarafından Sözleşme’nin 2. maddesi ihlal edilerek öldürüldüğüne yönelik yukarıda vardığı sonucu göz önünde bulunduran Mahkeme, bulunan ihlal ve iddia edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı olabileceği kanaatindedir. Ancak, başvuranın maddi tazminat talebini destekleyen herhangi bir kanıt veya bilgi sunmadığı göze alınarak Mahkeme başvuranın bu talebini reddetmektedir.

  4. Hükümetin beyanlarının aksine herhangi bir kanıtlama gerektirmeyen bir şekilde, başvuranın oğlunun bir polis memuru tarafından öldürülmesi ve ulusal makamların bu olayla ilgili etkili bir soruşturma yürütmemiş olması sebebiyle başvuranın çektiği acıyı göz önünde bulunduran Mahkeme, başvuranın talep ettiği miktarda manevi tazminatın ödenmesine hükmetmiştir.

  5. Başvuran, Mahkeme önünde oluşan masraf ve giderleri karşılığında toplamda 3.400 avro talep etmiştir. Bu meblağdan 2.833 avrosu avukatların ücreti, geri kalanı ise çeviri ücreti olarak talep edilmiştir.

  6. Hükümet, bu başlık altında başvuran tarafından talep edilen miktarların aşırı olduğunu ve belgelere dayalı herhangi bir delil tarafından desteklenmediğini ileri sürmüştür.

  7. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada, başvuran masraflara ilişkin iddialarına dair bir dayanak sunmamıştır. Örneğin, avukat ücretlerine ilişkin olarak, bir sözleşme, ücret anlaşması veya avukatlarının dava üzerinde geçirdiği zamanın dökümü gibi belgelere dayalı bir delil sunmamıştır. Benzer şekilde, çeviri masraflarına yönelik olarak da herhangi bir fatura sunmamıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuran tarafından talep edilen masraf ve giderlere yönelik olarak herhangi bir ödeme yapılmasına hükmetmemiştir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;

  2. Sözleşme’nin 2. maddesinin esas ve usul yönünden ihlal edildiğine;

3. (a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, manevi tazmin olarak 50.000 avro (ellibin avro) ödenmesine;

(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağa basit faiz uygulanmasına;

  1. Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 29 Mayıs 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Hasan Bakırcı Robert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim