CASE OF URAT v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

URAT /TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 53561/09 ve 13952/11)

KARAR

STRAZBURG

27 Kasım 2018

Kesinleşme Tarihi

06.05.2019

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

Urat/Türkiye davasında,

Başkan,
Robert Spano,
Hâkimler,
Julia Laffranque,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),

23 Ekim 2018 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,

Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Davanın temelinde, Cemal Urat ve Ahmet Urat (“başvuranlar”) adlı iki Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, sırasıyla 4 Eylül 2009 ve 18 Ocak 2011 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkeme’ye yapılmış olan iki başvuru (no. 53561/09 ve 13952/11) bulunmaktadır.

  2. Birinci başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat M. Sadak tarafından temsil edilmiştir. İkinci başvuran, Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat E. Özkan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuranlar, özellikle, haklarında herhangi bir ceza mahkûmiyeti olmamasına rağmen devlet memurluğundan çıkarılmalarının, masumiyet karinesini ihlal ettiğini iddia etmişlerdir.

  4. 13952/11 no.lu başvuru, 29 Ağustos 2013 tarihinde Hükümete iletilmiştir. Başvuranın masumiyet karinesini ihlal edildiği iddiasına ve 53561/09 no.lu başvuruda disiplin işlemlerinin adilliğine ilişkin şikâyetler, 12 Aralık 2016 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca, kabul edilemez olduğu beyan edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

  1. Kardeş olan başvuranlar, sırasıyla 1964 ve 1962 doğumlu olup; Mardin’de ikamet etmektedirler.

  2. Dava konusu olaylar, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  3. Başvuranlar aleyhine ceza yargılamaları

  4. Başvuruya konu olan olayların gerçekleştiği sırada, başvuranlar Milli Eğitim Bakanlığında öğretim görevlerinde bulunmuşlar ve ilkokul öğretmeni olarak çalışmışlardır.

  5. Birinci başvuran, 22 Ocak 2000 tarihinde, Hizbullah yasa dışı örgütünün İstanbul, Beykoz’daki hücre evinde ele geçirilen belgeler arasında CV’sinin (özgeçmiş) bulunmasından sonra söz konusu yasa dışı örgüt üyesi olduğu şüphesiyle polis tarafından gözaltına alınmıştır. Birinci başvuran, 26 Ocak 2000 tarihinde, polise ifade vermiştir. Birinci başvuran, imzalamaktan kaçındığı ifadesinde, Hizbullah üyesi olduğu iddialarını reddetmiş, ancak 1983 yılında F.Ş. adlı bir kişiye CV’sinde yer alan aynı kişisel bilgilerin bazılarını verdiğini ileri sürmüştür. Birinci başvuran, ayrıca, dindar bir yaşam biçimini benimsediğini ve 1983 yılından beri dini topluluklarla iletişim halinde olduğunu; ancak, camilerde çocuklara Kuran okumanın ötesinde bir faaliyette bulunmadığını ileri sürmüştür. Birinci başvuran, 29 Ocak 2000 tarihinde savcıya verdiği ifadesinde, kendisi tarafından kullanılmayan ifadeler içermesinden dolayı polise verdiği ifadeleri imzalamaktan kaçındığını belirtmiştir. Bununla beraber, birinci başvuran, hücre evinde CV’sinin bulunmasının hiçbir anlam ifade etmediğini çünkü herhangi birinin Hizbullah’a bu tür bilgileri verebileceğini ileri sürmüştür. Birinci başvuran, her halükarda, örgüte kendisi hakkında hiçbir bilgi vermediğini belirtmiştir.

  6. İkinci başvuran, 22 Ocak 2000 tarihinde, birinci başvuranla aynı koşullar altında, yani örgütün İstanbul’daki hücre evinde ele geçirilen belgeler arasında CV’sinin bulunması nedeniyle polis tarafından gözaltına alınmıştır. İkinci başvuran, 28 ve 29 Ocak 2000 tarihlerinde, sırasıyla polis ve Mardin Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmış ve her ikisindealeyhindeki tüm iddiaları reddetmiştir. Hizbullah ile asla iletişime geçmediğini iddia eden ikinci başvuran, polis tarafından sorgulandığı sırada kendisine delil olarak gösterilen CV’nin bir hafta önce tutuklandığı sırada gördüğü CV’den farklı olduğunu ve her ikisinin de geçmişine dair doğru olmayan bilgileri içerdiğini vurgulamıştır.

  7. Cumhuriyet savcısı, 29 Şubat 2000 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde başvuranları yasa dışı silahlı örgüt üyesi olmakla itham ederek haklarında bir iddianame düzenlemiştir. Savcı, ayrıca, ikinci başvuranı, iki kişinin öldürülmesi olayına iştirak etmekle ve üçüncü bir kişiyi yaralamakla suçlamıştır.

  8. Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 30 Haziran 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 16 Haziran 2004 tarihli 5190 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır. Bu nedenle, başvuranlar aleyhinde açılan davalar, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir.

  9. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Eylül 2004 tarihinde, birinci başvuranın terör örgütüyle ilgisinin, CV’sini vermekle ve endoktrinasyon (dini koşullandırma) seanslarına katılımla sınırlı olduğuna ve dolayısıyla bunun üyelikten ziyade yardım ve yataklık etme kapsamına girdiğine karar vermiştir. İddia olunan suçun 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlendiği gerçeğini dikkate alan ilgili mahkeme, söz konusu tarihten önce (bk., aşağıda 38. paragraf) işlenen belirli suçlar bakımından ceza yargılamalarının ertelenmesini öngören 4616 sayılı Kanun’un uygulanabilir olduğuna karar vermiştir. Dolayısıyla, ilgili mahkeme, birinci başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarını ertelemiştir. Birinci başvuran aleyhindeki yargılamalar, 28 Eylül 2007 tarihinde, beş yıllık kovuşturma süresinin dolması nedeniyle düşmüştür. Söz konusu karar, 31 Ekim 2007 tarihinde, kesinleşmiştir.

  10. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Aralık 2007 tarihinde, ikinci başvuran aleyhindeki suçlamayı yasa dışı bir örgüte yardım ve yataklık etmek olarak yeniden sınıflandırmış ve beş yıllık kovuşturma döneminin sona ermesi nedeniyle söz konusu suçlama bakımından yargılamaları düşürmüştür. İlgili mahkeme, ayrıca, delil yetersizliğinden dolayı başvuranı diğer suçlamalardan beraat ettirmiştir.

  11. Başvuranlar aleyhinde yürütülen disiplin işlemleri

A. Ön disiplin soruşturması

  1. Başvuranlar yasa dışı örgüt üyeliği suçlamalarından dolayı kovuşturulmakta oldukları gerekçesiyleaçığa alınmıştır. Ayrıca, 27 Ocak 2000 tarihinde, başvuranlar aleyhindeki ceza soruşturmasının başlatılmasının ardından, Mardin Milli Eğitim Müdürlüğü (“Müdürlük”), başvuranlar ve diğer bazı devlet memurlar aleyhinde siyasi ve ideolojik faaliyetlerine ilişkin bir disiplin soruşturması başlatmıştır. Söz konusu soruşturma kapsamında ifadesi alınanlar arasında, başvuranlar, yaklaşık altı ila dokuz meslektaşı ve aynı zamanda ilkokul müdür ve müdür yardımcısı bulunmaktaydı.Birinci başvuran hakkında, üç öğretmen, kısaca, başvuranın Hizbullah destekçisi olduğunun farkında olduklarını veya bu tür söylentiler duyduklarını belirtmişlerdir. Meslektaşı olan bir öğretmen, başvuranın eşinin çarşaf giydiğini görmesinden dolayı başvuranın Hizbullah destekçisi olduğuna inandığını belirtmiştir. İkinci başvuran hakkında ise, öğretmenler, onun dindar olduğunu bildiklerini, ancak okulda herhangi bir ideolojik propagandada yer aldığına şahit olmadıklarını belirtmişlerdir. Bir öğretmen, ikinci başvuranın Hizbullah destekçisi olduğu konusunda söylentiler olduğunu ileri sürmüştür. Her iki başvuran konusunda, çoğu öğretmen, her iki başvuranın açığa alınmasının kurumun düzenini bozduğunu, zira başvuranların öğrencilerinin diğer öğretmenlere transfer edilmek zorunda kalındığını ve bunun sonucunda, altmış ila yetmiş öğrencili karma sınıfların ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir. Müdür ve müdür yardımcısı, başvuranların yasa dışı örgütle bağlantılı olduğunu gösteren herhangi bir şeye şahit olmadıklarını veya haberdar olmadıklarını belirtmişlerdir. Başvuranlar iddiaları reddetmiş ve mümkün olduğunca hızlı bir şekilde görevlerine geri dönmek istediklerini belirtmişlerdir.

  2. 30 Haziran 2000 tarihli bir soruşturmada, soruşturmacılar, başta örgütün hücre evinden ele geçirilen bir bilgisayarda başvuranların CV’lerinin bulunması olmak üzere ceza yargılamalarındaki delilleri dikkate almışlar ve başvuranların Hizbullah üyeleri oldukları sonucuna varmışlardır. Soruşturmacılar, ayrıca, bu sonucun, başvuranların öğretmen meslektaşlarının ifadeleriyle desteklendiğini eklemişlerdir. Daha sonra, soruşturmacılar, terör örgütü üyesi oldukları iddiasıyla başvuranlar aleyhindeki ceza yargılamalarının niteliğinin, ideolojik ve siyasi amaçlarla kurumun huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozduğu için bir kişinin devlet memurluğundan çıkarılmasını öngören 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125 (E) (a) maddesi kapsamına girdiğine karar vermişlerdir. Bu nedenle, soruşturmacılar, başvuranların bu gerekçelerle devlet memurluğundan çıkarılması gerektiği tavsiyesinde bulunmuşlardır.

  3. Başvuranlar, 24 Ekim 2000 tarihinde, yasa dışı terör örgütü Hizbullah’ın aktif üyesi oldukları ve ideolojik ve siyasi amaçlarla işyerindeki huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozdukları yönündeki iddialara cevaben savunmalarını sunmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Disiplin Kuruluna (“Yüksek Disiplin Kurulu”) davet edilmişlerdir.

  4. Başvuranlar, ayrı beyanlarda, aleyhlerindeki tüm iddiaları reddetmişlerdir. Başvuranlar, Hizbullah’a CV’lerini verdiklerini inkâr etmiş ve söz konusu CV’lerin kendi bilgileri dışında başkası tarafından hazırlandığını göstermek amacıyla dava dosyasında yer alan kopyalardaki bariz imla hatalarını, çelişkileri ve yanlış bilgileri vurgulamışlardır. Birinci başvuran, ayrıca, disiplin soruşturması dosyasının, okulun huzurunu, sükûnunu ve çalışma düzenini bozmak amacıyla iş yerinde ideolojik veya siyasi güdümlü davranışlarda bulunup bulunmadığına dair hiçbir objektif değerlendirme içermediğini iddia etmiştir. Bu bakımdan, birinci başvuran, disiplin makamları tarafından ulaşılan sonucun, gerçeklere dayanmadığını, sadece suçlamalara ve söylentilere dayandığını ileri sürmüştür.

  5. Yüksek Disiplin Kurulunun 18 Nisan 2001 tarihli kararıyla başvuranlar, 657 sayılı Kanun’un 125 (E) (a) maddesi uyarınca devlet memurluğundan çıkarılmışlardır. Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“...başvuran[lar]a isnat edilen eylemler: Hizbullah yasa dışı terör örgütü üyeliği ve örgüt için faaliyetler yürütmek, ideolojik ve siyasi amaçlarla kurumun huzurunu, sükûnunu ve çalışma düzenini bozmak.

...

Dava dosyasındaki bilgi ve belgelerin incelenmesine dayanarak, başvuran[lar]a isnat edilen eylemlerin gerçekliği ve süreklilik arz eden niteliği ortaya konmuştur. Öğretmenlik mesleğinin önemi ve suçun niteliği ve ciddiyeti göz önüne alındığında, daha hafif bir ceza verilmesi uygun bulunmamıştır. Aşağıdaki değerlendirmelere dayanarak, başvuran[lar]ın işten çıkarılması oy birliğiyle kabul edilmiştir...”

b. Birinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasına karşı İdare Mahkemeleri nezdindeki yargılamalar

  1. Birinci başvuran, 4 Ağustos 2001 tarihinde, devlet memurluğundan çıkarılmasına itiraz ederek, Diyarbakır İdare Mahkemesinde Milli Eğitim Bakanlığına karşı dava açmıştır. Birinci başvuran, aleyhindeki ceza yargılamaları halen devam ettiği için devlet memurluğundan çıkarılma kararının yürütmesinin durdurulmasını talep etmiştir.

  2. Diyarbakır İdare Mahkemesi, 10 Ocak 2002 tarihinde, birinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılması kararının durdurulması talebini reddetmiştir.

  3. Masumiyet karinesine dayanan birinci başvuran, 18 Şubat 2002 tarihinde, Bölge İdare Mahkemesi nezdinde söz konusu karara itiraz etmiştir.

  4. Birinci başvuranın terör örgütü üyesi olduğu iddiası nedeniyle devlet memurluğundan çıkarıldığı gerçeğini göz önüne alan Bölge İdare Mahkemesi, 4 Mart 2002 tarihinde, birinci başvuranının hakkında verilen devlet memurluğundan çıkarma kararının yürütmesinin durdurulması talebini kabul etmiş ve kendisininbir disiplin suçuyla değil cezai bir suçla, yani tespiti sadece yetkili ceza mahkemesi tarafından yapılabilecek olanbir suçla itham edildiğine karar vermiştir.

Dolayısıyla, ilgili mahkeme, birinci başvuranın kesin bir hükme bağlanmayan terör örgütü üyeliğinden dolayı devlet memurluğundan çıkarılamayacağına karar vermiştir. Ancak eğer birinci başvuran hüküm giymiş olsaydı, artık devlet memurluğuna uygun vasfa sahip olmadığı gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılabilirdi. Dava, Diyarbakır İdare Mahkemesine iade edilmiştir.

  1. Diyarbakır İdare Mahkemesi, 3 Aralık 2002 tarihinde, davanın esasına ilişkin incelemesini ceza yargılamaları sonuçlanıncaya kadar ertelemeye karar vermiştir. 24. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin ceza yargılamalarını erteleme kararını vermesinden kısa bir süre sonra, 14 Nisan 2005 tarihinde, Diyarbakır İdare Mahkemesi, birinci başvuranın kamu görevinden çıkarma kararının iptali talebini reddetmiştir. Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Bölgede çeşitli görevlerde çalışan başvuran ve diğer devlet memurları, ‘ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumun huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak, boykot, işgal, kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik veya teşvik etmek veya yardımda bulunmak’ eylemleriyle bağlantılı olarak disiplin soruşturmasına konu olmuşlardır. Milli Eğitim Bakanlığının 30 Haziran 2000 tarihli soruşturma raporunda, başvuranın Hizbullah terör örgütü üyesi olmasından dolayı devlet memurluğundan çıkarılması tavsiyesinde bulunulmuştur.

[Terör örgütü üyesi olduğu suçlamasıyla] başvuran aleyhindeki ceza yargılamaları ertelenmesine rağmen, cezai yükümlülükten aklanmanın, disiplin suçu kararı verilmesine engel olmadığı yönünde yerleşik içtihat ilkesi bulunmaktadır. Dolayısıyla, dava dosyasının ve soruşturma raporunun incelenmesinden sonra, ilgili mahkeme, başvuranın, örgüte CV’sini vermesi ve derslerine ve toplantılarına katılması nedeniyle disiplin suçu işlediğini sabit bulmuştur.

  1. Birinci başvuran, 21 Haziran 2005 tarihinde, devlet memurluğundan çıkarılma kararının yürütmesinin durdurulması talebiyle Danıştay’da Diyarbakır İdare Mahkemesinin kararını temyiz etmiştir. Birinci başvuran, işten çıkarılma gerekçelerine itiraz etmiş ve terör örgütü üyeliğinin, devlet memurluğundan çıkarılmayı gerektiren Devlet Memurları Kanunu’nda sıralanan disiplin suçlarından biri olmadığını iddia etmiştir. Bununla beraber, birinci başvuran, aleyhindeki ceza yargılamalarının ertelenmesinden ve kesin olarak suçluluğu yönünde bir tespit bulunmamasından dolayı masumiyet karinesine dayanmıştır. Birinci başvuran, ayrıca, Diyarbakır İdare Mahkemesinin kararında gerekçe sunmamasının, bağımsız bir şekilde disiplin cezasınakonu olan olayları bağımsız olarak ortaya koymadığı anlamına geldiğini iddia etmiştir.

  2. Danıştay, 27 Eylül 2005 tarihli kararında, başka herhangi bir gerekçe sunmaksızın, birinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılma kararının yürütmesinin durdurulması talebini reddetmiştir. İlgili Daire, 6 Haziran 2006 tarihinde, birinci başvuranın temyiz talebini reddetmiştir.

  3. Birinci başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, temyiz dilekçesindeki aynı iddiaları öne sürerek, devlet memurluğundan çıkarılma kararının yürütmesinin durdurulması ve Danıştay’daki kararın düzeltilmesi talebinde bulunmuştur (bk., yukarıda 25. paragraf).

  4. Danıştay, birinci başvuranın iddialarını karşılamaksızın sırasıyla 13 Şubat 2008 ve 14 Nisan 2009 tarihlerinde birinci başvuranın taleplerini reddetmiştir.

c. İkinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasına karşı İdare Mahkemeleri nezdindeki yargılamalar

  1. İkinci başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, devlet memurluğundan çıkarılmasına itiraz ederek devlet memurluğundan çıkarılma kararının yürütmesinin durdurulması talebiyle Diyarbakır İdare Mahkemesi nezdinde dava açmıştır. İdare Mahkemesi, 10 Ocak 2002 tarihinde, yürütmenin durdurulması talebini reddetmiştir.

  2. İkinci başvuran, söz konusu karara karşı Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesine itiraz başvurusunda bulunmuştur. İkinci başvuran, diğerlerinin yanında, yasa dışı örgüt üyeliği suçlamasıyla ceza yargılamalarının halen Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde derdest olduğunu ve dolayısıyla, soyut suçlamalara dayanarak hüküm giymeden devlet memurluğundan çıkarılmasının masumiyet karinesini ihlal ettiğini, işyerinde huzur ve düzeni bozduğuna dair iddiaların tamamen kanıtlanmadığını ve dayanaksız olduğunu ve Yüksek Disiplin Kurulunun kararını verirken 657 sayılı Kanun’da düzenlenen altı aylık süre sınırına uymadığını ileri sürmüştür.

  3. Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, 4 Mart 2002 tarihinde, devlet memurluğundan çıkarma kararının yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. İlgili mahkeme, ilk olarak, bir eylemin disiplin suçu olarak görülmesi için üç temel koşulun olduğunu yinelemiştir: (i) eylemin söz konusu kurum içerisinde kurum çalışanları tarafından gerçekleştirilmesi; (ii) eylemin kurumun yerleşik düzenini bozması; ve (iii) disiplin suçu teşkil eden eylemin ve aynı zamanda ilgili cezanın ilgili kanunlarda ve yönetmeliklerde düzenlenmesi. Daha sonra, Bölge İdare Mahkemesi, devlet memurları tarafından işlenebilecek olan farklı suç türlerini incelemeye başlamış ve münhasıran disiplin suçu teşkil eden eylemler, hem disiplin hem de ceza kanunları kapsamında suç olarak düşünülen eylemler ve son olarak, sadece Ceza Kanunu kapsamında suç olarak tanımlanan eylemler arasında ayrım yapmıştır. Bu sınıflandırma ışığında, Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, ikinci başvurana isnat edilen terör örgütü üyeliği eyleminin, sadece Ceza Kanunu kapsamında cezalandırılabilecek olan ve yetkili ceza mahkeme tarafından değerlendirilebilecek olan üçüncü eylemler kategorisine girdiğine karar vermiştir. İlgili ceza yargılamalarının halen Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde derdest olduğunu dikkate alan Bölge İdare Mahkemesi, ikinci başvuranın, şimdiki şartlara göre, terör örgütü üyeliğinden dolayı devlet memurluğundan kanunen çıkarılamayacağı sonucuna varmıştır. Dava, Diyarbakır İdare Mahkemesi’ne iade edilmiştir.

  4. Diyarbakır İdare Mahkemesi, 8 Eylül 2006 tarihinde, Yüksek Disiplin Kurulunun devlet memurluğundan çıkarma kararını hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. Yüksek Disiplin Kurulunun kararındaki çelişkiyi kaydeden ilgili mahkeme, ikinci başvuranın idare tarafından terör örgütü üyesi olmakla suçlanmakla birlikte, devlet memurluğundan çıkarılması için öne sürülen yasal dayanağın, 657 sayılı Kanun’un 125 (E) (a) maddesi uyarınca ideolojik ve siyasi propaganda yoluyla iş yerinde huzurun ve düzenin bozulması olduğunu belirtmiştir. Okulda sorgulanan hiçbir kimsenin, ikinci başvuran tarafından böyle bir propaganda yapıldığına şahit olmadığı ve “terör örgütü üyeliğinin” ilgili maddede sıralanan devlet memurluğundan çıkarılmanın kapsamlı gerekçelerinden biri olmadığı dikkate alındığında, ikinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasının hiçbir yasal dayanağı bulunmamaktaydı.

  5. Milli Eğitim Bakanlığı, bu kararı temyiz etmiştir. Danıştay, 20 Haziran 2008 tarihinde, Diyarbakır İdare Mahkemesinin kararını bozmuş ve ikinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasına yönelik gerekçeleri değiştirmiştir. Danıştay, ilk olarak, ikinci başvuran aleyhindeki yasa dışı bir örgüte yardım ve yataklık etme suçlamalarının söz konusu suç için düzenlenen beş yıllık zaman aşımı süresinin dolması nedeniyle düştüğünü ve ikinci başvuranın diğer suçlamalardan beraat ettiğini kabul etmiştir. İkinci başvuranın polise verdiği ifadelerine, İstanbul’daki Hizbullah hücre evinden alınan CV’sine ve Mardin Cumhuriyet Savcısı tarafından aleyhinde düzenlenen iddianameye atıfta bulunan Danıştay, daha sonra, ikinci başvuranın terör örgütü üyesi olduğunu, örgüte ayrıca eleman kazandırdığını ve sınıfta terör örgütü ideolojisini sürdürdüğünü sabit bulmuştur. Danıştay, meslektaşları, ikinci başvuranın okulda bu tür bir eylemine tanık olmasa bile, ikinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasının, “devlet memurluğu göreviyle bağdaşmayan yüz kızartıcı ve utanç verici davranışta” bulunduğu tespit edilen devlet memurlarının işten çıkarılmasına olanak sağlayan 125 (E) (g) maddesi kapsamında halen gerekçelendirildiğini belirtmiştir.

  6. Diyarbakır İdare Mahkemesi, 27 Mayıs 2009 tarihinde, davayı, somut davada yargı yetkisini haiz olduğu düşünülen Mardin İdare Mahkemesine göndermiştir.

  7. Danıştay’ın kararına riayet eden Mardin İdare Mahkemesi, 24 Kasım 2009 tarihinde, ikinci başvuranın 657 sayılı Kanun’un 125 (E) (g) maddesi uyarınca devlet memurluğundan çıkarılmasını öngören disiplin kararını onamıştır. Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Silahlı örgüt üyeliği suçlamalarıyla başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının düşürülmesine ve başvuranın cinayet ve müessir fiil suçlamalarından beraat etmesine karşın, soruşturma ve [ceza] davası dosyası, başvuranın İstanbul’daki örgüt [hücre] evinde CV’sinin bulunduğunu ve polise verdiği ifadelerinin ve iddianamenin, onun örgüt üyesi olduğunu, örgüte yeni elemanlar kazandırdığını ve ideolojileriyle ilgili dersler verdiğini göstermektedir. Bunlar, başvuranın ifadeleri ve [CV] ile desteklenen gerçeklerdir. Bu eylemler, devlet memurluğuyla bağdaşmayan yüz kızartıcı ve utanç verici davranış kapsamına girmektedir... bu nedenle, ikinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasını gerekçelendirmektedir.

  1. Danıştay, 17 Eylül 2010 tarihinde, ikinci başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunu reddetmiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK

  1. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125 § E maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“ ...Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:

(a)İdeolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak, boykot, işgal, kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik veya teşvik etmek veya yardımda bulunmak;

...

(g) Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak;

...”

  1. 4616 sayılı Kanun, aşağıdakileri öngörmektedir:

“4. 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenmiş ve maksimum on yıl hapis cezasını gerektiren suçlar konusunda:

-Hiçbir ceza soruşturmasının açılmadığı veya hiçbir iddianamenin sunulmadığı durumlarda ceza yargılamalarının başlatılması ertelenir;

-Ceza yargılamalarının son aşamalara ulaştığı, ancak esasa ilişkin hiçbir kesin hükmün kabul edilmediği veya esas ilişkin kesin hükmün henüz kesinleşmediği durumlarda, esasa ilişkin kesin hükmün kabul edilmesi ertelenir.

İlgili kişi gözaltına alınmışsa, serbest bırakılır. Suçlara ilişkin belgeler ve deliller, zaman aşımına ulaşılıncaya kadar saklanır.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ

  1. Ortaya koydukları olaylar ve maddi konular açısından başvurular arasındaki benzerlikler ışığında, Mahkeme, İçtüzüğü’nün 42 § 1 maddesi uyarınca başvuruları birleştirmeye ve birlikte incelemeye karar vermiştir.

II. SÖZLEŞME’NİN 6 § 2 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuranlar, haklarında bir ceza mahkûmiyeti olmamasına rağmen devlet memurluğundan çıkarılmalarının, ilgili kısmı aşağıdaki gibi geçen Sözleşme’nin 6 § 2 maddesinde öngörülen masumiyet karinesini ihlal ettiği şikâyetinde bulunmuşlardır.

“Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.”

  1. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.

A. Kabul edilebilirlik hakkında

  1. Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi “suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılma” hakkını güvence altına almaktadır. Mahkeme, içtihadında, masumiyet karinesiyle sağlanan korumanın iki yönünün varlığını kabul etmiştir: ceza yargılamalarının yürütülmesi ile ilgili usuli yön, ve mahkûmiyet dışında bir sonuçla sona eren ceza yargılamalarıyla bağlantılı müteakip yargılamalar bağlamında sabit bulunan masumiyete saygı gösterilmesini sağlamayı amaçlayan ikinci yön (bk., genel olarak, Allen/Birleşik Krallık [BD], no. 25424/09, §§ 93-94, AİHM 2013). İlk yönü kapsamında, masumiyet karinesi ilkesi, kamu görevlilerinin bir davalının suçluluğu hakkında vaktinden önce beyanlarda bulunmasını yasaklamaktadır ve ceza yargılamasının adilliğini sağlamak üzere usuli bir güvence görevi görmektedir. Ancak, bu yön, cezai konularda usuli bir güvenceyle sınırlı değildir: kapsamı daha geniştir ve hiçbir Devlet temsilcisinin bir kişinin suçunun mahkeme tarafından sabit oluncaya kadar suçlu olduğunu belirtmemesini gerekli kılmaktadır (Konstas/Yunanistan, no. 53466/07, § 32, 24 Mayıs 2011). Bu bakımdan, masumiyet karinesi, sadece ceza yargılaması bağlamında değil, aynı zamanda ceza yargılamalarıyla eş zamanlı olarak yürütülen ayrı hukuk, disiplin yargılamaları veya diğer yargılamalar bağlamında da ihlal edilebilir (bk., Kemal Coşkun/Türkiye, no. 45028/07, § 41, 28 Mart 2017). Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi uyarınca ilk yönün kapsamı, bir kişinin cezai bir suçla itham edildiği tarihten ceza yargılamalarının kesinleşmesine kadarki dönemi kapsamasına rağmen, ceza yargılamalarının mahkumiyet dışında bir sonuçla sona erdiği durumda, masumiyet karinesi korumasının ikinci yönü devreye girmekte ve bir kişinin cezai bir suç karşısında masumiyetinin, daha sonraki yargılamalarda sorgulanmamasını gerektirmektedir (bk., yukarıda anılan Allen, § 94).

  2. Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi tarafından sağlanan korumanın ikinci yönü, bir kişinin, beraat veya davanın düşmesi ile sonuçlanan ceza yargılamalarının ardından, masumiyetine uygun bir şekilde muamele görmesini gerekli kılmaktadır (a.g.e., § 103). Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi kapsamındaki korumanın daha sonraki cezai olmayan yargılamalara doğru genişletilmesi, bir kişinin, sübut bulmamış herhangi bir suçlama ile ilgili olarak sabit bulunan masumiyetine yönelik önemli bir güvence teşkil etmektedir.

  3. Sonraki yargılamalar bağlamında 6 § 2 maddesinin uygulanabilmesi için, Mahkeme, bir başvuranın, biten yargılamalar ve sonraki yargılamalar arasındaki bağı göstermesini gerekli kılmaktadır. Örneğin, sonraki yargılamanın önceki ceza yargılamasındaki kararının incelenmesini gerektirmesi halinde ve özellikle, sonraki yargılamanın mahkemeyi; ceza kararını incelemesi, ceza dosyasındaki delilleri değerlendirmesi veya gözden geçirmesi, başvuranın suç isnadına yol açan olayların bazılarına veya hepsine katılımının değerlendirmesi veya başvuranın olası suçunun var olan belirtileri hakkında yorum yapması konularında yükümlü kıldığı hallerde, böyle bir bağlantının mevcut olması muhtemeldir (bk., yukarıda anılan Allen, § 104).

  4. Allen (a.g.e., § 125) kararında, Büyük Daire, ceza yargılamalarının bitmesinden sonraki yargılamalar bağlamında 6 § 2 maddesinin ikinci yönünün ihlal edileceği durumları belirlemeye yönelik tek bir yaklaşımın olmadığını kaydetmiştir. Mahkeme’nin mevcut içtihadında gösterildiği üzere, birçok şey, ihtilaf konusu kararın kabul edildiği yargılamaların niteliğine ve bağlamına bağlı olacaktır. Bununla birlikte, tüm davalarda ve hangi yaklaşımın uygulandığına bakmaksızın, bir karar alıcı tarafından kullanılan dil, kararın ve gerekçesinin 6 § 2 maddesine uygunluğunun değerlendirmesinde kritik öneme sahip olacaktır (a.g.e., §§ 125 ve 126).

  5. Mahkeme, somut davada, başvuranların şikâyetinin, esasen, devlet memurluğundan çıkarılmalarıyla masumiyet karinesi haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkin itirazlarının, memuriyetten çıkarılmalarını inceleyen idare mahkemeleri tarafından ele alınış biçimiyle ilgilidir. Mahkeme, bu bağlamda, başvuranların yasa dışı örgüt üyesi oldukları iddialarından sonra, başvuranlar aleyhinde eş zamanlı olarak disiplin işlemlerinin ve ceza yargılamalarının başlatıldığını gözlemlemektedir. Başvuranları devlet memurluğundan çıkarmaya yönelik disiplin kararları, ceza yargılamaları halen devam ederken alınmıştır. Birinci başvuranın davasında, disiplin kararının gerekçesi idare mahkemesi tarafından 14 Nisan 2005 tarihli kararla ve Danıştay tarafından 6 Haziran 2006 tarihli kararla onanmıştır. Başka bir ifadeyle, söz konusu disiplin kararının gerekçesinin onanması, 13 Eylül 2004 tarihinde, yasadışı örgüt üyeliği suçlamasıyla başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının ertelemesi kararının alınmasından sonra gerçekleşmiştir. Bununla beraber, söz konusu kararlar, sonraki karar düzeltme işlemleri sırasında onanmıştır. Hâlbuki o zamana kadar başvuran aleyhindeki yargılamalar resmen düşmüştü. İkinci başvuranın davasında, Danıştay, 20 Haziran 2008 tarihli kararında, disiplin makamlarının tespitlerini onamış ve başvuranın davranışının hukuki nitelendirmesinin, disiplin suçu olarak devlet memurluğuyla bağdaşmayan yüz kızartıcı ve utanç verici davranışa karşılık geldiğine karar vermiştir. Mardin İdare Mahkemesi, 24 Kasım 2009 tarihli kararında Danıştay’ın gerekçesini kabul etmiştir. Mahkeme, ayrıca, söz konusu kararların, yasa dışı örgüt üyeliği suçlamalarıyla başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarını düşürme ve başvuranı iki kişinin öldürülmesinden ve üçüncü bir kişinin yaralanmasından beraat ettirme kararından sonra alındığını kaydetmektedir.

  6. Sözleşmenin 6 § 2 maddesinin hangi yönünün başvuranların şikâyetlerine uygulanması gerektiği hususunda, Mahkeme, 6 § 2 maddesinin her iki yönünün, disiplin ve ceza yargılamalarının birbirine paralel bir şekilde yürütüldüğü dönem için ilgili olmaya devam ettiğini kaydetmekle birlikte, her iki idare mahkemesi kararlarının başvuranlar aleyhindeki ceza yargılamalarındaki kararlardan sonra alındığını dikkate alan Mahkeme, bir kişinin masumiyetinin sonraki yargılamalarda sorgulanmamasını gerektiren 6 § 2 maddesinin ikinci yönünün özelliklerinin somut davalarda ağır bastığı kanaatindedir. Ancak, yargılamalar arasındaki zaman konusundaki bu çakışma, sonraki yargılamalara 6 § 2 maddesinin otomatik olarak uygulanmasına yol açmamaktadır. Masumiyet karinesi ilkesinin sonraki yargılamalara genişletmeyi haklı kılmak için iki yargılama dizisi arasında da bir bağ bulunmalıdır. Mahkeme, bu bağlamda, başvuranların devlet memurluğundan çıkarılmasının, ceza yargılamalarına yol açan olaylarla doğrudan ilgisi olduğu konusunda taraflar arasında ihtilaf bulunmadığını kaydetmektedir. Disiplin makamlarının ve idari mahkemelerinin ceza dosyasını incelemeleri ve gerekçelerini büyük ölçüde dosyanın içeriğine dayandırmaları, Mahkeme’nin ceza yargılamaları ve disiplin işlemleri arasında güçlü bir bağın bulunduğu sonucuna varması için yeterlidir (bk., Alkaşı/Türkiye no. 21107/07, § 28, 18 Ekim 2016). Sonuç olarak, 6 § 2 maddesi, söz konusu disiplin işlemleri ve adli yargılamalar bağlamında uygulanabilirdir. Bu nedenle, başvuru, Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmaktadır.

  7. Son olarak, Mahkeme, söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.

B. Esas Hakkında

  1. Tarafların iddiaları

  2. Başvuranlar argümanlarını ileri sürmüşlerdir.

  3. Hükümet, başvuranlar aleyhindeki disiplin soruşturmasının ceza soruşturması dosyasına dayanarak yürütüldüğüne itiraz etmemiştir. Bununla birlikte, tanık ifadeleri gibi diğer delillerin disiplin soruşturması sırasında toplandığını ileri sürmüştür. Hükümet, disiplin yetkililerinin, daha az sıkı ispat yükü temelinde, başvuranların ceza soruşturmasına neden olan davranışlarından dolayı disiplin hukuku açısından sorumlu tutulmaları gerektiği sonucuna vardıklarını iddia etmiştir. Birinci başvuranın davasında, Hükümet, başvuranın devlet memurluğundan çıkarılma gerekçelerinin yasa dışı örgüt üyesi olmak değil, iş ortamının huzurunu ve düzenini bozmak olduğunu ileri sürmüştür. Bu nedenle, kararın başvuranın masumiyet karinesi hakkına aykırı olduğu düşünülemez. Bu bağlamda, Hükümet, disiplin mercilerinin ve adli mercilerin tespitlerinde başvuranın sadece yasa dışı örgütle bağı olduğu sonucuna varıldığını ve başvuranın ceza hukuku açısından bir terör örgütüne yardım ve yataklık ettiğinin belirtilmediğini iddia etmiştir. İkinci başvuranın davasında, Hükümet, Mardin İdare Mahkemesi 24 Kasım 2009 tarihli kararında, başvuran aleyhindeki cezai suçlamaların düştüğünü açıkça belirterek gerekçesini disiplin alanıyla sınırladığı için ilgili mahkemenin gerekçesinin masumiyet karinesine aykırı olduğunun söylenemeyeceğini ileri sürmüştür. Son olarak, Hükümet, devlet memurları aleyhine ciddi şüphelerin olması durumunda, disiplin organlarının kesinleşmesi yıllar süren ceza yargılamalarının sonucunu beklemek zorunda olmadıklarınıiddia etmiştir. Mevcut davalardaki gibi ciddi iddialar karşısında, disiplin makamlarının ceza yargılamalarının sonucunu beklemesinin gerekmesi kamu yararına aykırı olacaktır.

  4. Mahkeme’nin değerlendirmesi

(a). Genel ilkeler

  1. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi tarafından sağlanan güvencenin ikinci yönünün, bir kişinin, beraat veya davanın düşmesi ile biten ceza yargılamalarının sonuçlanmasının ardından, masumiyetine uygun bir şekilde muamele görmesini gerekli kıldığını yinelemektedir (bk., yukarıda anılan Allen, §§ 94 ve 103). Bu ikinci yönde genel amacı, cezai bir suçlamadan beraat eden veya haklarında ceza yargılamaları düşürülen bireylerin kamu görevlileri ve makamları tarafından aslında suçlu gibi muamele görmelerini önlemektir. Bu tür durumlarda, masumiyet karinesi, haksız bir cezai hükmün verilmesini önlemek amacıyla, sağladığı usuli güvencede yer alan çeşitli gerekliliklerin yargılamada uygulanması yoluyla zaten devreye girmiştir. 6 § 2 maddesinin adil yargılanma güvenceleri, diğer yargılamalarda beraat veya düşme kararına saygı gösterilmesine dair koruma olmaksızın teorik ve yanıltıcı olma riskini taşıyabilir. Bununla beraber, ceza yargılamaları sonuçlanır sonuçlanmaz söz konusu olan durum, kişinin itibarı ve halk tarafından algılanma şeklidir. Belirli ölçüde, bu bakımdan 6 § 2 maddesi kapsamında sağlanan koruma, 8. madde ile sağlanan korumayla çakışabilir (a.g.e., § 94).

  2. Ceza yargılamalarının düşmesinden sonraki ifadelere ilişkin davalarda, sanığın kanuna göre suçlu olduğu daha önce sabit olmaksızın ve savunma haklarını kullanma fırsatına sahip olmaksızın, sanığa ilişkin bir yargı kararının suçlu olduğu görüşünü yansıtması halinde masumiyet karinesi ihlal edilecektir (bk., Bikas /Almanya, no. 76607/13, § 44, 25 Ocak 2018). Herhangi bir resmi hükmün bulunmadığı durumlarda dahi bu durum geçerli olabilir: mahkemenin sanığı suçlu olarak gördüğünü öne süren bazı gerekçelerin olması yeterlidir (bk., Minelli/İsviçre, 25 Mart 1983, § 37, A Serisi no. 62).

  3. Mahkeme’nin içtihadından görüldüğü üzere, ceza yargılamalarının sonuçlanmasını izleyen yargılamalar bağlamında 6 § 2 maddesinin ihlal edileceği durumları netleştirmeye yönelik tek bir yaklaşım bulunmamaktadır. Birçok şey, söz konusu kararın kabul edildiği yargılamaların niteliğine ve kapsamına bağlı olacaktır (bk., yukarıda anılan Allen, § 125, ve Vella /Malta, no. 69122/10, § 55, 11 Şubat 2014). Mahkeme, disiplin işlemlerini içeren davalarda, başvuranın mahkûmiyetle sonuçlanmayan önceki suç isnadındaki aynı olgulardan kaynaklanan bir disiplin suçundan suçlu bulunduğu hallerde, 6 § 2 maddesinin otomatik olarak ihlal edilmediğini kabul etmiştir. Mahkeme, disiplin organlarının, kendi önlerinde bulunan dava konusu olayları bağımsız olarak saptamakla yetkilendirildiklerini ve cezai suçlar ile disiplin suçlarının kurucu unsurlarının aynı olmadığını vurgulamıştır (bk., yukarıda anılan Allen, § 124, ve burada anılan davalar). Mahkeme, bu bağlamda, 6 § 2 maddesi hükümlerinin amacının veya etkisinin, disiplin yetkisine haiz olan mercilerin, bir devlet memurunun uygunsuz davranışının usulüne uygun olarak tespit edildiği durumlarda ceza yargılamalarında itham edildiği eylemlerden dolayı yaptırım uygulamayı önlemek olmadığına karar vermiştir. Bununla beraber, Mahkeme, Sözleşme’nin bir eylemin hem ceza hem de disiplin yargılamalarına neden olmasını ya da iki yargılama dizisinin paralel olarak sürdürülmesini engellemediğini yinelemektedir. Mahkeme, bu itibarla, cezai sorumluluktan aklanmanın bile daha az sıkı bir ispat külfetine dayanarak aynı olaylardan ortaya çıkan hukuki veya diğer sorumluluk türlerinin oluşmasını engellemediğini yinelemektedir (bk., örneğin, Moullet/Fransa (k.k.), no. 27521/04; 13 Eylül 2007; Çelik (Bozkurt)/Türkiye, no. 34388/05, § 32, 12 Nisan 2011; Erkol /Türkiye, no. 50172/06, §§ 38-41, 19 Nisan 2011; Tripon/Romanya (k.k.) no. 27062/04 § 25, CEDH, 7 Şubat 2012; Teodor/Romanya, no. 46878/06, § 40, 4 Haziran 2013; Milojević/Sırbistan (k.k.), no.43519/07 ve diğer 2 başvuru, § 37, 3 Eylül 2013; ve bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Y/Norveç, no. 56568/00, § 42, AİHM 2003‑II (alıntılar)). Bununla birlikte, nihai bir cezai hükmün yokluğunda, disiplin kararının, disiplin işlemlerinde başvuran aleyhinde iddia olunan uygunsuz davranıştan dolayı başvurana cezai sorumluluk isnat eden bir ifade içermesi durumunda bu, Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi kapsamında bir konuyu ortaya atacaktır (bk., yukarıda anılan Kemal Coşkun, § 53 ve burada anılan davalar).

(b). Somut davalara uygulanması

(i). Birinci başvuran hakkında

  1. Mahkeme, ilk olarak, birinci başvuranın davasında, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nin ceza yargılamasında birinci başvuranın faaliyetlerinin yasa dışı bir örgüte yardım ve yataklık etme kapsamında kaldığı şeklinde vardığı sonuç, herhangi bir resmi karar alınmadan ceza yargılamalarının ertelenmesi dikkate alındığında, suçlu bulma anlamına gelmemektedir (bk., yukarıdaki 12. paragraf). -Mahkeme, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan söz konusu nitelendirmenin amacının, önündeki dava dosyasına dayanarak, birinci başvuranın yargılanmakta olduğu suçun 4616 sayılı Kanun’un uygulanabildiği suçların kapsamına girip girmediğini değerlendirmek olduğu kanaatindedir. Nitekim, ceza mahkemelerinin davalının suçluluğu hakkında kesin bir sonuca varmaksızın belirli suçlar ile ilgili olarak ceza yargılamalarını ertelemesini gerektirmesi bakımından 4616 sayılı Kanun’un lafzı açıktır (bk., özellikle, Çelik (Bozkurt)/Türkiye, no. 34388/05,§ 33, 12 Nisan 2011). Bu arka plana karşı, Mahkeme, bu nedenle, birinci başvuranın davasında erteleme kararının bir suçluluk tespiti teşkil etmediği sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Mahkeme, Diyarbakır İdare Mahkemesinin başvuranın ceza mahkemesi tarafından suçlu bulunmamasından dolayı, kararındaki gerekçe veya kullanılan dil yoluyla başvuranın masum sayılma hakkına saygı duyup duymadığını belirlemelidir.

  2. Diyarbakır İdare Mahkemesi, 14 Nisan 2005 tarihli kararında (bk., yukarıda 24. paragraf), birinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasına neden olan olgusal ve hukuki arka planı özetleyerek işe başlamıştır. İlgili mahkeme, daha sonra, birinci başvuranın Hizbullah terör örgütü üyesi olduğunun düşünülmesi nedeniyle devlet memurluğundan çıkarılması tavsiyesinde bulunulduğunu kaydetmiştir. İdare mahkemesi, gerekçesinde, birinci başvuranın Hizbullah’a CV’sini vererek ve derslerine ve toplantılarına katılarak disiplin suçu işlediğine kanaat getirmiştir. Dolayısıyla, bu durum, söz konusu tespitlerin “ideolojik ve siyasi amaçlarla kurumun huzurunu, sükûnunu ve çalışma düzenini bozma” kapsamına girdiğini göstermiştir. Bu doğrultuda, Mahkeme, Diyarbakır İdare Mahkemesi tarafından kullanılan gerekçenin ve dilin, Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi kapsamındaki güvencelere uygun olup olmadığını değerlendirmelidir.

  3. Mahkeme, Diyarbakır İdare Mahkemesinin kararının ilk kısmının sadece davanın olgusal ve hukuki arka planının tekrarını içerdiğini ve birinci başvuranın yasa dışı örgüt üyeliği şeklindeki cezai suçtan suçlu bulunduğu yönünde bir görüş yansıtmadığını veya ifade içermediğini kaydetmektedir. Cezai sorumluluktan aklanmanın bir disiplin suçu tespitini engellemediği ilkesini yineleyen kararın ilk kısmı, benzer bir şekilde, Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi yönünden sorunlu değildir. Bu itibarla, Mahkeme’nin, birinci başvuranın örgüte CV’sini vermesi ve derslerine ve toplantılarına katılması şeklindeki iddia olunan olgulara dayanarak ilgili mahkemenin birinci başvuranın disiplin yükümlülüğü bulunduğuna karar verdiği son cümlede, birinci başvurana cezai suçluluk isnat edildiğinin söylenip söylenemeyeceğini belirlemesi gerekmektedir. Mahkeme, ifadede kullanılan dilin, birinci başvuranın cezai yargılamalarda itham edildiği suçlara yönelik cezai sorumluluk tespitiyle eşdeğer olamayacağı kanaatindedir. İhtilaf konusu beyandan kaynaklanan anlam, birinci başvuranın ceza yargılamalarındaki suçlama olan terör örgütü üyesi olduğu yönünde değildir. Birinci başvuranın idare mahkemesinin disiplin sorumluluğu getirmesi bakımından yeterli bulunan örgüte CV’sini verdiği ve derslerine ve toplantılarına katıldığı yönündedir. Bu nedenle, Mahkeme, söz konusu disiplin işlemlerinde birinci başvuran aleyhinde karar verirken Diyarbakır İdare Mahkemesi tarafından kullanılan dilin, Sözleşme’nin 6 § 2 kapsamında başvuran için güvence altına alınan masumiyet karinesine aykırı olduğu tespitinde bulunamamaktadır.

  4. Bu nedenle, söz konusu hüküm ihlal edilmemiştir.

(ii). İkinci başvuran hakkında

  1. Mahkeme, Danıştay’ın 20 Haziran 2008 tarihli kararının gerekçesi doğrultusunda hareket eden Mardin İdare Mahkemesinin, “ideolojik ve siyasi amaçlarla kurumun huzurunu, sükûnunu ve çalışma düzeni bozma” şeklindeki yasal gerekçelerini “devlet memurluğuyla bağdaşmayan yüz kızartıcı ve utanç verici hareket” olarak değiştirerek ikinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasını onadığını kaydetmektedir. Yerel mahkeme, gerekçesinde, ceza davası dosyasındaki belirli unsurların, ikinci başvuranın Hizbullah terör örgütü üyesi olduğunu gösterdiğini belirtmiştir. Mahkeme’nin kanaatine göre, bu ifade, tek başına, ikinci başvuranın cezai yükümlülüğünün kesin bildirimi anlamına gelmiş ve ikinci başvuranın düşen ceza yargılamaları bakımından masumiyetinin sorgulanmaması hakkına aykırı hareket etmiştir.

  2. Sonuç olarak, ikinci başvurana ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi ihlal edilmiştir.

III. BİRİNCİ BAŞVURAN İLE İLGİLİ OLARAK SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Birinci başvuran, Diyarbakır İdare Mahkemesi kararında uygun gerekçelerin sağlanmamasına atıfta bulunarak idare yargılamalarının adil olmadığı şikâyetinde bulunmuştur.

  2. Başvuran, Sözleşme’nin, ilgili kısmı aşağıda verilen 6 § 1 maddesine dayanmıştır:

“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından, adil bir şekilde ... görülmesini isteme hakkına sahiptir ...”

A. Kabul edilebilirlik hakkında

  1. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, Mahkeme, şikâyetin kabul edilemez olduğuna dair başka herhangi bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.

B. Esas Hakkında

  1. Birinci başvuran, idare mahkemelerinin bulgularını sadece ceza yargılamalarında kendisi aleyhindeki suçlamalara dayandırmış olduklarını ve devlet memurluğundan çıkarılmasını onamak amacıyla kendi gerekçelerini sunmadıklarını ileri sürmüştür.

  2. Hükümet, idari yargılamalarda uygulanabilir olan delil standardının ceza yargılamalarındakiyle aynı olmadığını ileri sürmüştür. Bu nedenle, delillerin ceza soruşturmasından kaynaklanan unsurları içermesine karşın, idari makamlar tarafından sunulan delillere dayanarak birinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasını onayan idare mahkemelerine hiçbir hata atfedilemez. Bu bakımdan, Hükümet, idare mahkemesinin taraflarca sunulan delilleri bağımsız olarak değerlendirme yetkisine sahip olduğu gerekçesiyle söz konusu mahkemenin sonuçlarında hiçbir keyfiliğin tespit edilemeyeceğini iddia etmiştir.

  3. Mahkeme, somut davada, Diyarbakır İdare Mahkemesinin kararının, birinci başvuranın terör örgütüne CV’sini verdiği ve derslerine katıldığı sonucuna dayandığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu durum, birinci başvuranın devlet memurluğundan çıkarılmasını haklı kılmıştır.

  4. Mahkeme, bu bağlamda, birinci başvuranın, CV’sinin terör örgütünün hücre evinde bulunduğu yönündeki delilin aleyhindeki idare yargılamalarında dikkate alınma biçimine itiraz ettiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle, birinci başvuranın argümanları, esas olarak, yerel mahkemeler tarafından kullanılan kanıtların ve kanıt standardının değerlendirilmesiyle ilgilidir. Ancak, Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin, öncelikle ulusal hukuk ve ulusal mahkemelerin düzenlemeleri için önemli olan, delillerin kabul edilebilirliğine veya delillerin değerlendirilme şekline ilişkin herhangi bir kural ortaya koymadığını yinelemektedir. Normalde, ulusal mahkemelerin belirli delil unsurlarına veya değerlendirilmek üzere kendilerine sunulan bulgulara veya değerlendirmelere ağırlık vermesi gibi konular Mahkeme’nin inceleme kapsamına girmemektedir. Mahkeme, dördüncü derece bir mahkeme olarak hareket etmemelidir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca, bulguları keyfi ya da açıkça mantıksız olmadığı sürece ulusal mahkemelerin bu husustaki değerlendirmelerini sorgulamayacaktır (bk., Moreira Ferreira/Portekiz (no. 2) [BD], no. 19867/12, § 83 (b), 11 Temmuz 2017 ve burada anılan davalar: Bochan/Ukrayna (no. 2) [BD], no. 22251/08, § 61, AİHM 2015; Dulaurans/Fransa, no. 34553/97, §§ 33-34 ve 38, 21 Mart 2000; Khamidov / Rusya, no. 72118/01, § 170, 15 Kasım 2007; ve Anđelković/Sırbistan, no. 1401/08, § 24, 9 Nisan 2013; Pavlović ve Diğerleri/Hırvatistan, no. 13274/11, § 49, 2 Nisan 2015; Yaremenko /Ukrayna (no. 2), no. 66338/09, §§ 64-67, 30 Nisan 2015; ve Tsanova-Gecheva/Bulgaristan, no. 43800/12, § 91, 15 Eylül 2015).

  5. Mahkeme, adaletin doğru şekilde tecelli ettirilmesi ile bağıntılı bir ilkeyi yansıtan yerleşik içtihadı uyarınca, mahkeme kararlarının dayandıkları gerekçeleri yeterli düzeyde belirtmesi gerektiğini yinelemektedir. Gerekçe verme yükümlülüğünün ne derece uygulanması gerektiği, kararın niteliğine göre değişebilmektedir ve davanın koşulları kapsamında belirlenmelidir (bk., Garcia Ruiz/İspanya [BD], no.30544/96, § 26, AİHM 1999-I). Ek olarak, diğerleri arasında, bir davacının mahkeme önünde verebileceği beyanların çeşitliliğini ve Sözleşmeci Devletler arasında yasal hükümler, teamül hukuku, hukuki fikir ve kararların hazırlanması ile sunumu arasında bulunan farklılıkları göz önünde bulundurmak gereklilik arz etmektedir. Bu nedenle, bir mahkemenin Sözleşme’nin 6. maddesinden kaynaklanan gerekçe sunma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği ancak davanın koşulları çerçevesinde belirlenebilir (bk., Ruiz Torija/İspanya, 9 Aralık 1994, § 29, A Serisi no. 303‑A).

  6. Son olarak, bir yerel yargı kararı, herhangi bir gerekçe sağlanmadıkça veya sağlanan gerekçelerin adaletin gereğini yerine getirmeyi ret ile sonuçlanacak şekilde yerel mahkeme tarafından yapılan açık maddi veya hukuki hataya dayandığı takdirde yargılamaların adilliğine halel getirecek ölçüde keyfi olarak nitelendirilemez (bk., yukarıda anılan Moreira Ferreira, § 87).

  7. Bu itibarla, Mahkeme, Dulaurans kararında, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir, zira Fransız Yargıtay’ı başvuranın temyiz başvurusunu kabul edilemez bularak reddettiği ihtilafa konu karara sadece “une erreur manifeste d’appréciation” (“açık bir değerlendirme hatası”) sonucunda ulaşmıştır (bk., yukarıda anılan Dulaurans, § 38). Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi bağlamında kullanıldığı anlamıyla “erreur manifeste d’appréciation”(Fransız idare hukukunun bir kavramı) kavramının altında yatan düşünce, şüphesiz, ulusal mahkemece yapılan maddi ya da hukuki hatanın “açık hata” olarak tanımlanabilecek ölçüde bariz -diğer bir deyişle makul davranan hiç bir mahkemenin hiçbir zaman yapamayacağı- bir hata olması ve adil bir yargılamayı kesintiye uğratabilecek nitelikte olmasıdır (bk., yukarıda anılan Bochan (no.2), § 62). Khamidov kararında, ulusal mahkemelerin olgular hakkında ulaştığı sonucun makul olmaması “o denli çarpıcı ve elle tutulur” nitelik taşımaktadır ki Mahkeme, şikayet konusu yargılamanın “ağır derecede keyfi” sayılabileceğine karar vermiştir (bk., yukarıda anılan Khamidov, § 174). Anđelković kararında Mahkeme esasen iç hukukta hiçbir yasal temeli olmayan ve kanıtlanmış olgularla, yürürlükteki hukukla ve davanın sonucuyla hiçbir bağlantı içermeyen ulusal mahkeme kararının keyfiliğinin “adaletin gereğini yerine getirmeyi ret” anlamına geldiğine karar vermiştir (bk., yukarıda anılan Anđelković, § 27). Carmel Saliba/Malta (no. 24221/13, §§ 69-79, 29 Kasım 2016) kararında, Mahkeme, hukuk yargılamalarının adil olmadığı anlamına gelecek ölçüde söz konusu yargılamalardaki diğer daha az önemli eksikliklerle birlikte, yerel mahkemeleri, bir tanığın tutarsız ifadelerine dayanmaları, diğer deliller hakkında uygun bir şekilde yorumda bulunmamaları konusunda eleştirmiştir. Tel/Türkiye (no. 36785/03, § 75, 17 Ekim 2017) kararında, Mahkeme, yalnızca idare mahkemesinin ilgili yargılamalar dizisinde geçmişe dönük etkiyle kaldırdığı bir belgeye dayanan kararı düzeltme talebinin ilgili mahkeme tarafından reddedilmesinin açık bir değerlendirme hatası olduğuna karar vermiştir.

  8. Somut davada, idare mahkemesinin kararının çok kısa olmakla eleştirilebilmesine rağmen, bunun tamamen gerekçelerden yoksun olduğu söylenemez. Bu nedenle, Mahkeme’nin belirleyeceği husus, yerel mahkemenin ileri sürdüğü gerekçelerin açık maddi veya hukuki bir hataya dayanıp dayanmadığıdır. -Mahkeme, bu hususu belirlerken, hukuk yargılamalarına ait bir delil standardı olan olasılıklar dengesi prensibinin söz konusu idari yargılamalara uygulanabilir olduğunu göz önünde bulundurmalıdır.Bu durum, etkili bir şekilde, yargılamayı yürüten mahkemenin, taraflarca sağlanan delillere dayanarak, talebi destekleyen maddi iddianın daha olası olup olmadığını belirlemek zorunda kaldığı anlamına gelmiştir. Bu bakımdan, delilin önemli bir kısmını başvuranın CV’sinin hücre evinde bulunmasının akabinde aleyhinde cezai işlem başlatılmış olduğu gerçeği oluşturmasına rağmen, idare mahkemesi tarafından incelendiği üzere dava, birinci başvuranın iddia olunan uygunsuz davranışının, idari makam tarafından anılan yasal gerekçelerle disiplin yükümlülüğünü gerektirip gerektirmediğine dayanmaktaydı. Birinci başvuran, iddiaları reddederek ve hücre evinde bulunan CV’nin bariz imla hataları ve yanlış bilgiler içermesinden dolayı kendisi tarafından verilmiş olamayacağını ileri sürerek idari makamların tespitlerine itiraz etmiştir. Başvuranın çekişmeli olarak yürütülen yargılamalarda yargılamayı yürüten mahkemeyi ikna etmek için delil veya argüman öne sürme imkanının olmasına rağmen, başvuran tarafından başka bir olgu ileri sürülmemiştir. Mahkeme’nin görüşüne göre, başvuranın iddiasının herhangi bir durumda en ufak bir başarı ihtimaline bile sahip olamaması için aşırı ve ulaşılmaz bir delil standardı durumuna sokulduğu söylenemez (karşılaştırınız, yukarıda anılan Khamidov, § 174). Yargılamayı yürüten mahkemenin, diğer tarafın sunduğudelillerin güvenilirliğinin ve ilgisinin sorgulanmasına yol açan diğer delilleri hariç tutarak bir delil unsuruna makul olmayan bir ağırlık vermesi de söz konusu değildir (karşılaştırınız, yukarıda anılan Carmel Saliba, § 69).

  9. Yukarıda belirtilen değerlendirmeleri dikkate alan Mahkeme, yerel mahkemenin birinci başvuranın davasındaki gerekçesinin, yukarıda 69. paragrafta belirtilen keyfilik veya açıkça makul olmama eşiğine ulaşmadığı veya adaletin gereğini yerine getirmeyi ret anlamına gelmediği kanaatindedir.

Dolayısıyla, birinci başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca “adil yargılanmıştır”.

Bu itibarla, söz konusu hüküm ihlal edilmemiştir.

IV. SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİ KAPSAMINDAKİ DİĞER ŞİKÂYETLER

  1. Başvuranlar, idare mahkemesinin, suçun 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda sıralanan memurluktan çıkarma ile ilgili kapsamlı gerekçelerden biri olmamasına rağmen, başvuranların terör örgütü üyesi oldukları iddiasına dayanarak devlet memurluğundan çıkarılmalarını onamakla yetkisini aştığını (ultra vires) iddia ederek, aleyhlerindeki disiplin yargılamalarının ve adli yargılamaların adil olmadığı şikâyetinde bulunmuşlardır.

  2. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.

  3. Mahkeme, başvuranların şikâyetinin, esasen, ulusal hukukun yorumlanması ve uygulanması meselesi ile ilgili olduğunu ve başlıca görevinin bunu ele almak olmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme’nin 19. maddesine göre, görevinin, Sözleşmeci Tarafların üstlendiği taahhütlerin yerine getirilmesinin gözetilmesi olduğunu yinelemektedir. Bilhassa, Mahkeme’nin görevi, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlükleri ihlal etmedikleri sürece, bir ulusal makam veya mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen maddi veya hukuki hataları değerlendirmek değildir (bk., yukarıda anılan García Ruiz /İspanya, § 28).

  4. Bu şikâyetlerin idare mahkemelerinin iç hukuku ve gerçekleri değerlendirmesi ile ilgili olduğunu belirten Mahkeme, mevcut davanın herhangi bir keyfilik veya açıkça makul olmama durumunun söz konusu olmadığına ve başvuranlara iddialarını ileri sürebilmeleri konusunda tam bir fırsat tanındığına karar vermiştir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinde herhangi bir ihlal görülmemiştir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.

V. İDDİA OLUNAN DİĞER İHLALLER

  1. Son olarak, ikinci başvuran, disiplin işlemleri konusunda, 5., 7., 13. ve 14. maddeler ve 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında ilave şikâyetlerde bulunmuştur. Mahkeme, başvuran tarafından ileri sürülen bu şikâyetleri incelemiştir. Ancak, Mahkeme, kendisine sunulan bütün belgeler ışığında ve şikâyette bulunulan hususların yargı yetkisine girdiği ölçüde, bu şikâyetlerin Sözleşme veya Ek Protokollerinde belirtilen hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine dair hiçbir görünümde bulunmadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, şikâyetler açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.

VI. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

A. Tazminat

  1. İkinci başvuran, diğerlerinin yanında, devlet memurluğundan çıkarılmasından dolayı yaşadığı gelir kaybına karşılık maddi tazminat olarak 80.000 avro talep etmiştir. İkinci başvuran, ayrıca, 40.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

  2. Hükümet, bu talepleri aşırı ve dayanaksız bularak itiraz etmiştir.

  3. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmiştir. Öte yandan, Mahkeme, ikinci başvurana manevi tazminat olarak 6.000 avro ödenmesine hükmetmiştir.

B. Masraflar ve giderler

  1. İkinci başvuran, herhangi bir masraf ve gider talebinde bulunmamıştır. Bu doğrultuda, Mahkeme, söz konusu nitelikte herhangi bir miktara hükmetmemiştir.

C. Gecikme Faizi

  1. Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasını uygun görmektedir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvuruların birleştirilmesine;

  2. Birinci başvuranın Diyarbakır İdare Mahkemesinin gerekçesi konusunda Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında ileri sürdüğü şikâyetinin ve başvuranların Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetinin kabul edilebilir ve başvuruların geriye kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;

  3. Birinci başvurana ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 § 2 maddesinin ihlal edilmediğine;

  4. İkinci başvurana ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 § 2 maddesinin ihlal edildiğine;

  5. Bir oya karşılık altı oyla, Diyarbakır İdare Mahkemesinin kararındaki gerekçe bakımından birinci başvuranla ilgili olarak Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edilmediğine;

  6. Aşağıdakileri oybirliğiyle kabul etmiştir:

(a) Davalı Devlet tarafından, ikinci başvurana, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 6.000 (altıbin) avro ödenmesine;

(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;

  1. İkinci başvuranın adil tazmin talebinin geriye kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 27 Kasım 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan

Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, işbu karara, Hâkim Lemmens’in kısmi ayrık görüşü eklenmiştir.

R.S.
s.h.n.

HÂKİM LEMMENS’İN KISMİ AYRIK GÖRÜŞÜ

  1. Üzülerek belirtmek durumundayım ki, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edilmediği sonucuyla ilgili olarak çoğunluğa katılmıyorum. Benim fikir ayrılığım, mahkemelerin kararları için gerekçe sunma yükümlülüğüne yönelik farklı bir yaklaşımla ilgilidir.

Çoğunluk, kendilerini, gerekçelerin sunulup sunulmadığını ve eğer gerekçeler sunulduysa, gerekçelerin açık maddi veya hukuki hataya dayanıp dayanmadığını incelemekle sınırlamaktadır (bk., kararın 70. paragrafı). Çoğunluk, yerel mahkemelerin gerekçesinin, “keyfilik veya açıkça mantıksızlığın eşiğine ulaşmadığı...veya adaletin gereğini yerine getirmeyi ret anlamına gelmediği sonucuna varmaktadır (bk., kararın 71. paragrafı). Söz konusu bulguyu sorgulamıyorum; ancak bunun 6 § 1 maddesinde ihlal olmadığı sonucuna varmak için somut davada yetersiz bir dayanak sağladığı kanaatindeyim.

  1. Gerekçe sunma yükümlülüğü, sadece mahkemenin karar vermesini sağlayan gerekçeleri belirtme yükümlülüğünü içermemektedir. Söz konusu yükümlülük, ayrıca, tarafların argümanlarına yanıt verme yükümlülüğünü de içermektedir. Kendileri tarafından ileri sürülen her argümana ayrıntılı bir yanıt verilmesini gerektirmeyen bu yükümlülük, kabul edildiği takdirde yargılamaların sonucu için belirleyici olacak argümanlara yönelik olarak belirli ve açık bir cevap almayı bekleyebileceklerini varsaymaktadır (bk., diğer kararlar arasında, Ruiz Torija /İspanya, 9 Aralık 1994, §§ 29-30, A Serisi no. 303‑A; Hiro Balani/İspanya, 9 Aralık 1994, §§ 27-28, A Serisi no. 303‑B; Mugoša/Karadağ, no. 76522/12, § 60, 21 Haziran 2016; ve Moreira Ferreira /Portekiz (no. 2) [GC], no. 19867/12, § 84, 11 Temmuz 2017). İlgili mahkeme, bu yükümlülüğü yerine getirerek taraflara dinlendiklerini göstermektedir (bk., diğer kararlar arasında, Suominen /Finlandiya no. 37801/97, § 37, 1 Temmuz 2003,ve Tatishvili/Rusya, no. 1509/02, § 58, AİHM 2007‑I).

  2. Somut davaya bakıldığında, birinci başvuran tarafından devlet memurluğundan çıkarılmasına karşı açılan davada, Diyarbakır İdare Mahkemesi, bir sayfadan oluşan çok kısa bir gerekçeye dayanarak davayı reddetmiştir. İlgili mahkeme, “başvuranın örgüte CV’sini vermesi, derslerine ve toplantılarına katılması nedeniyle disiplin suçu işlediğini sabit bulmuştur (bk., kararın 24. paragrafı).

Ancak, disiplin işlemlerinin hiçbir aşamasında (yargı denetimi işlemleri dâhil) veya bu hususa ilişkin ceza yargılamalarında, başvuranın örgüte CV’sini verdiği veya derslerine ve toplantılarına katıldığı konusunda kesin bir bulgu bulunmamaktaydı. Aslında, başvuran, CV’de yazılı olan bilgilerin imla hataları, çelişkiler ve yanlış bilgiler içerdiğini ve bu durumun CV’sinin kendi bilgisi dışında başkası tarafından hazırlandığını gösterdiğini iddia etmiştir. Bununla beraber, başvuran, disiplin soruşturması dosyasının, kendisinin okulun huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak amacıyla işyerinde ideolojik veya siyasi güdümlü davranışta bulunup bulunmadığının objektif bir değerlendirmesini içermediğini ileri sürmüştür (bk., kararın 17. paragrafı).

Bu koşullar altında ve başvuran için mevzubahis olan durum dikkate alındığında, Diyarbakır İdare Mahkemesinin kendisini çok genel bir şekilde dava dosyasına ve soruşturma raporuna atıfta bulunmakla sınırlama yetkisi bulunmamaktaydı (bk., kararın 24. paragrafı). Başvuranın itham edildiği olayları açıkça inkâr ettiği göz önüne alındığında, gerekçe sunma yükümlülüğü, ilgili mahkemenin, başvuranın kendisinin örgüte CV’sini verdiği ve derslerine ve toplantılarına katıldığı veya işyerinde menfur davranış sergilediği sonucunu destekleyen olgusal unsurlara atıfta bulunmasını gerektiriyordu. İlgili mahkeme, bunu yapmayarak, başvuranın argümanlarını neden kabul etmediğine açıklık getirmemiştir.

Diyarbakır İdare Mahkemesinin başvuranın argümanlarına cevap vermemesi, daha fazla gerekçe sunmayan Danıştay tarafından düzeltilmemiştir (bk., kararın 26 ve 28. paragrafları).

  1. Başvuranın argümanlarına cevap verilmediği için, kanaatime göre, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim