CASE OF MEHMET GÜNAY ET GÜLLÜ GÜNAY v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
MEHMET GÜNAY VE GÜLLÜ GÜNAY / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 52797/08)
KARAR
STRAZBURG
20 Şubat 2018
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Mehmet Günay ve Güllü Günay davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 30 Ocak 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumda yapılan müzakerelerin ardından anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşları Mehmet Günay ve Güllü Günay’ın (‘‘başvuranlar’’), 13 Ekim 2008 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (no. 52797/08) bulunmaktadır.
-
Başvuranlar, Ankara Barosu’na kayıtlı Avukat T. Ürün tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (« Hükümet ») kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuranlar, kızlarının ölümünü çevreleyen koşullar ve yeterli bir adli soruşturma yapılmaması nedeniyle Sözleşme’nin 2 ve 6. maddelerinin ihlal edilmesinden şikâyetçidirler.
-
Başvuru 25 Ağustos 2011 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAY
-
Başvuranların her ikisi de 1969 doğumludurlar ve Bartın’da ikamet etmektedirler.
-
Başvuranların kızı Nilay Günay, altı yaşındayken 15 Eylül 2000 tarihinde Bartın Devlet Hastanesinde saat 10.30’da bademcik ameliyatı geçirmiştir. Nilay Günay ameliyat için yapılan anesteziden yaklaşık olarak öğle vakti uyanmıştır. İzleyen saatlerde iki kez istifra etmiş, bu durum doktorlar tarafından normal olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte aynı günün akşamında sağlık durumu kötüleşmiş ve saat 21.50’de sara nöbeti geçirmiştir. Doktorlar tarafından yapılan tüm müdahalelere rağmen çocuğun beyin ölümünü tespit etmişlerdir.
-
Başvuranların kızı ertesi gün Hacettepe Çocuk Hastanesine sevk edilmiştir.
-
Başvuranların kızı 24 Eylül 2000 tarihinde beyin ödemi nedeniyle yaşamını yitirmiştir.
-
Başvuranlar, 17 Kasım 2000 tarihinde Sağlık Bakanlığı nezdinde tazminata ilişkin bir ön koşul başvurusu yapmışlardır.
-
İdare 5 Aralık 2000 tarihinde başvuranların taleplerini reddetmiştir.
-
Başvuranlar 2001 yılı içinde, kızlarının cerrah ve nöbetçi doktorun kusurları, dikkatsizlikleri ve ihmalleri nedeniyle öldüğü iddiasıyla Zonguldak İdare Mahkemesi (« idare mahkemesi ») önünde tazminat davası açmışlardır. Maddi ve manevi zararları için toplam 100.000 TL (YTL) ve kızlarının öldüğü günden itibaren işleyen gecikme faizi talep etmişlerdir.
-
İdare mahkemesi 14 Şubat 2002 tarihinde, başvuranlar tarafından dava konusu yapılan tıbbi personelin ihmallerinin başvuranların kızlarının ölümüne sebep olup olmadığının tespiti amacıyla Adli Tıp Kurumundan bilirkişi raporu istenmesine hükmetmiştir.
-
1. Adli Tıp İhtisas Kurulu 1 Ekim 2003 tarihinde dosyayı incelemiş ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Uzmanlarının görüşlerini almıştır. Kurul, Nilay Günay’ın ölümünün, bademcik ameliyatı ile birlikte ortaya çıkan, nedeni belirlenemeyen bir beyin ödeminden kaynaklandığını ve 3. Adli Tıp İhtisas Kurulunun görüşlerine başvurmanın uygun olacağını belirten bir rapor sunmuştur.
-
3. Adli Tıp İhtisas Kurulu 23 Şubat 2004 tarihinde dosyayı ele almış ve diğerlerinin yanı sıra, başvuranların kızlarına uygulanan anestezik maddelerin miktarını da incelemiştir. Kurul, raporunda somut olayda uygulanan narkoz dozunun, aynı yaş ve kiloda bir çocuk için normal dozdan 10gr daha yüksek olduğunu ve ama yine de ilgilinin saat 11.00 civarı yavaş yavaş uyandırıldığını, saat 14.00 ve 16.00’da yapılan kontrollerde ilgilinin bilinçli ve işbirliği içinde olduğunu ve çocuğun artık bahse konu maddelerin etkisi altında olmamasına rağmen, sara nöbetlerinin sadece saat 21.50’de başladığını belirtmiştir. 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu bu nedenle anestezik maddelerin başvuranların kızının ölümünün nedeni olmadığını değerlendirmiş ve dava konusu doktorlar tarafından yapılan herhangi bir kusur ya da ihmal bulunmadığı sonucuna varmıştır.
-
Yukarıda anılan rapor sonuçlarına dayanan idare mahkemesi, 5 Mayıs 2004 tarihinde başvuranların tüm taleplerini reddetmiştir.
-
Danıştay, sırasıyla 15 Mayıs 2007 ve 24 Mart 2008 tarihlerinde başvuranların temyiz ve karar düzeltme taleplerini reddetmiştir. Bu ret kararı ilgililere 22 Nisan 2008 tarihinde tebliğ edilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuranlar, kızlarının ölüm koşullarının Sözleşme’nin 2. maddesini ihlal ettiğini ve yerel mahkemeler önündeki davanın 13. maddeye aykırı olarak ölümün sorumlularını tespit edecek durumda olmadığını iddia etmişlerdir.
-
Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.
-
Davaya ilişkin olguların hukuki nitelendirilmesinde takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, başvuranlar veya Hükümetler tarafından kendilerine atfedilen nitelendirmelere bağlı olmaması nedeniyle başvuranlarca dile getirilen şikayetlerin Sözleşme’nin 2. maddesinin hem usul hem esas yönüyle incelenmesinin yerinde olacağı kanısındadır (Eugenia Lazăr / Romanya, no. 32146/05, § 60, 16 Şubat 2010). Somut olayın ilgili kısmında bu hüküm aşağıdaki şekilde ifade edilmektedir:
« 1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...) »
-
Tarafların iddiaları
-
Başvuranlar, kızlarının ölüm koşullarından şikayet etmekte ve kızlarını mağdur eden tıbbi ihmalin kabul edilmesini ve tazmin edilmesini talep etmektedirler.
-
Hükümet, yerel mahkemelerin, dava konusu sağlık personeline yüklenecek herhangi bir kusur ya da ihmal tespit edilmediğini, tazminat davası kapsamında alınan bilirkişi raporlarına dayanarak başvuranların taleplerini reddetmiş olduğunu savunmaktadır. Başvuranların tazminat talebinin mahkemeler tarafından reddedilmesinin, hastanede görev yapan personeli her türlü kusur ve ihmalin dışında kaldığı hususlarının uzmanların tespitine dayandığını ifade etmektedir.
-
Mahkeme’nin değerlendirmesi
a) Genel ilkeler
-
Mahkeme, Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden biri olarak ayırdığı Sözleşme’nin son derece önemli maddeleri arasında yer alan 2. maddenin ilk cümlesi (bkz. örneğin McCann ve diğerleri / Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995, § 147, A serisi no. 324), Devlet’e sadece « kasten » öldürmekten imtina etme değil aynı zamanda kendi yetki alanı ile ilgili kişilerin yaşamının korunması amacıyla gerekli tedbirleri alma sorumluluğunu da yüklediğini hatırlatmaktadır (L.C.B. / Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998, § 36, Derlenen Karar ve Hükümler 1998‑III).
-
Mahkeme aynı zamanda makamların kamusal sağlık politikaları çerçevesindeki eylemleri ya da ihmallerinin bazı koşullarda 2. maddenin esası yönünden kendilerine sorumluluk yükleyebildiğini de hatırlatmaktadır Bununla birlikte, bir Sözleşmeci Devlet’in, sağlık personeli bakımından yeterlik seviyesini yükseltmek ve hastaların yaşamlarının korunmasını güvence altına almak için gerekeni yapmışsa, bir hastanın tedavisi kapsamında bir sağlık uzmanının yaptığı değerlendirme hatası ya da sağlık uzmanları arasındaki koordinasyon bozukluğu gibi bazı sorunların tek başlarına bir Sözleşmeci Devleti Sözleşme’nin 2’nci maddesinde öngörülen yaşam hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülük uyarınca hesap vermeye zorlamak için yeterli olduğunun kabul edilemeyeceğini daha önceden değerlendirmiştir (Lopes de Sousa Fernandes / Portekiz [BD], no. 56080/13, § 168, AİHM 2017, Byrzykowski / Polonya, no. 11562/05, § 104, 27 Haziran 2006 ve yukarıda anılan Eugenia Lazăr kararı § 60).
-
Ancak Sözleşme’nin 2’nci maddesinden doğan pozitif yükümlülük, Devletleri sağlık uzmanlarının -kamu ya da özel sektör olabilir- sorumluluğu altında bulunan bir kişinin ölümü halinde ölüm nedenini tespit edebilecek ve olası sorumluları eylemleri hakkında hesap vermekle yükümlü kılacak yeterlilikte etkin ve bağımsız bir yargı sistemi tesis etmeye zorunlu kılar (Powell / Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik kararı), no. 45305/99, AİHM 2000-V ve Calvelli ve Ciglio / İtalya [BD], no. 32967/96, § 49, AİHM 2002‑I).
-
Şayet yaşam ve fiziksel bütünlük hakkı kasıtlı olarak ihlal edilmemişse, Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan, etkin bir hukuki sistem oluşturmaya yönelik mevzuat yükümlülüğü her durumda ceza nitelikli bir başvuruyu zorunlu kılmamaktadır (buna ilişkin tüm ilkeler için bkz. yukarıda anılan Calvelli ve Ciglio kararı § 51, Mastromatteo / İtalya [BD], no. 37703/97, §§ 89 ve 90, AİHM 2002‑VIII, Lazzarini ve Ghiacci / İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no. 53749/00, 7 Kasım 2002 ve Vo / Fransa [BD], no. 53924/00, § 90, AİHM 2004‑VIII).
b) Somut durumda bu ilkelerin uygulaması
-
Mahkeme somut olayda başvuranların kızının, beyin ödemi sonucu ölmeden önce bir bademcik ameliyatı geçirmiş olduğunu tespit etmektedir.
-
Mahkeme, Bartın Devlet Hastanesinin bir kamu kuruluşu olması ve dava konusu doktorların da kamu görevlisi olmaları nedeniyle idari dava yolunun, bu bağlamda verilen kararda bu ihlalin açıkça ya da en azından özetle kabulünün (buna ilişkin tüm ilkeler için bkz. Scordino / İtalya (no. 1) [BD], no. 36813/97, §§ 178-192, AİHM 2006‑V ve Turgut / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 64625/11, §§ 42 ila 45, 30 Ağustos 2016) gösterilmesi koşuluyla tıbbi ihmaller nedeniyle maruz kalınan zararın tazmini bağlamında « uygun ve yeterli » bir miktarın makamlarca ödenmesinin Sözleşme’nin 2. maddesinin iddia konusu ihlalinin mağdur niteliğini ortadan kaldıracak nitelikte olduğunu bilen ceza mahkemeleri (yukarıda anılan Calvelli ve Ciglio kararı § 51 ve Karakoca / Türkiye, (kabul edilebilirlik kararı), no. 46156/11, 21 Mayıs 2013) önünde yapılan bir başvuru ile tek başına ya da müştereken destekleyici olduğunu kaydetmektedir.
-
Mahkeme, somut olayda başvuranların sadece tek bir hukuk yolunu yani idari mahkemeler önünde tazminat yolunu kullanmış olduklarını ve kendilerine göre kızlarının Bartın Devlet Hastanesi’nin sağlık çalışanlarının ihmal ve kusurları neticesinde ölümü nedeniyle maddi ve manevi zarar için 100.000 YTL talep etmiş olduklarını gözlemlemektedir.
-
Mahkeme, idare mahkemesinin başvuranların taleplerini reddetmek için Adli Tıp Kurumu’ndan gelen 1 Ekim 2003 ve 23 Şubat 2004 tarihli raporları (yukarıdaki 12 ve 13. paragraflar) dayanak gösterdiğini dikkate almaktadır. Söz konusu raporlarda, bu durum yapılan bademcik ameliyatının ardından meydana gelmiş olsa bile başvuranların kızının ölüm nedeninin teşhis edilemediğini ve uygulanan anestezik maddelerin de ölüm nedeni olmadığı açıklanmış ve dava konusu doktorların herhangi bir kusur ya da ihmalinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
-
Mahkeme, konuyla ilgili tıbbi uzman görüşlerinin ulusal mahkemelerin sonuçları gibi, ayrıntılı bir şekilde açıklanan herhangi bir tıbbi ihmal ya da kusur içermediğini tespit etmektedir
-
Mahkeme, elinde bulundurduğu tıbbi verilerden sonra, bilimsel bakış açısının kendi doğru karakterleri hakkında tahmin yürüterek bilirkişi tespitlerini tekrar tartışmaya açmanın kendisi ile ilgili olmadığını hatırlatmaktadır (Glass / Birleşik Krallık, no.61827/00, § 87, AİHM 2004‑II, Tysiąc / Polonya, no. 5410/03, § 119, AİHM 2007‑I ve Yardımcı / Türkiye, no. 25266/05, § 59, 5 Ocak 2010).
-
Şikayetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. maddesinin a fıkrası ve 4. maddesi uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmesi gerekmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuranlar, ilgili bölümleri aşağıda ifade edilen Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına aykırı olarak değerlendirdikleri ulusal mahkemeler önünde görülen dava süresinden şikayet etmektedirler:
Madde 6 § 1
« Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) karar verecek olan, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...) »
-
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmiş ve yargılama süresinin makul süresi konusunda bir hukuk ihlali söz konusu olduğu durumda, iç hukuk mahkemelerinin başvuranlara idare mahkemeleri önünde tam yargı davası açarak adli kamu hizmetinin kusurlu işleyişinden kaynaklanan zararın tazmin edilmesini talep etme imkanı sunduğunu savunmuştur.
-
Mahkeme ilk olarak Hükümet’in ulusal mahkemeler önündeki yargılama süresinin Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerini ihlal edip etmediği sorusuna cevap vermeye çağrılmasına rağmen, dosya incelemesinden başvuranların 13. madde hususunu özet olarak bile gündeme getirmediklerinin anlaşıldığını gözlemlemektedir. Bu hüküm bakımından herhangi bir sorunun ortaya konmadığı anlaşılmaktadır. Mahkeme, bu durumda mevcut şikayeti tek başına Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından inceleyecektir.
-
Mahkeme, ilgili dönemde bir başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında davasının makul bir sürede görülmesini isteme hakkı elde etmesine imkan veren bir iç hukuk yolu bulunmadığını daha önce tespit etmiş olduğunu hatırlatmaktadır (Daneshpayeh / Türkiye, no. 21086/04, § 37, 16 Temmuz 2009 ve Ümmühan Kaplan / Türkiye, no. 24240/07, § 58, 20 Mart 2012). Mahkeme, somut olayda bu argümandan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemekte ve Hükümet’in bu itirazının kabul edilemeyeceğini değerlendirmektedir.
-
Bununla birlikte Mahkeme, yargılamaların uzunluğuna ilişkin şikayetleri içeren yeni bir tazminat başvuru yolunun Ümmühan Kaplan (yukarıda anılan) davasında pilot karar usulünün uygulanmasının ardından başlatıldığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu yeni başvuru yolunun öncelikle erişilebilir ve bu tür bir şikayet bildirimi öncesi yargılama süresine ilişkin şikayetlerin telafi edilmesi konusunda makul bakış açıları sunabilir olduğunu değerlendirmiştir (Turgut ve diğerleri / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 4860/09, 26 Mart 2013).
-
Mahkeme Ümmühan Kaplan pilot kararında yine de, Hükümet’e daha önceden bildirilen benzer şikayetlerin incelemesini normal usul yoluyla sürdürebileceğini de özellikle belirtmiştir.
-
Önceki belirtilenler ışığında, Mahkeme, mevcut başvurudaki tazminat davasının süresine ilişkin şikayetin incelenmesine karar vermiştir. Bu şikayetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi ile bağdaşmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmektedir.
-
Mahkeme, somut olayda idari yargılama usulünün İdare’ye yapılan 17 Kasım 2000 tarihli tazminat ön başvurusu ile başladığını ve 24 Mart 2008 tarihinde sona erdiğini (yukarıdaki 8 ve 15. paragraflar) tespit etmektedir.
-
Hükümet, yargılamaların bireyin ölüm koşulları hakkında karar vermek üzere başlatıldığını ve sürelerin uzunluğuna davanın karmaşıklığının ve bilirkişi raporları isteme zorunluluğunun neden olduğunun ve haksız herhangi bir atalet dönemi oluşmadığını iddia etmiştir. Bu nedenle dava süresinin adli bir makama mal edilemeyeceği kanısına varmıştır.
-
Mahkeme, davanın ulaştığı uzun süreleri özellikle de ilk bilirkişi raporunun Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu tarafından teslim edene kadar on dokuz aydan fazla bir süre geciktiğini gözlemlemekle Hükümet’in argümanını kabul edemez (bkz. 12. ve 13. paragraflar). Mahkeme ayrıca, davanın temyiz edilmesi ile birlikte Danıştay tarafından değerlendirilmeden önce neredeyse dört yıllık bir sürenin geçtiğini tespit etmektedir (bkz. 15. ve 16. paragraflar).
-
Mahkeme’nin bakış açısına göre başvuranların tazminat talebi hakkında karar vermek için idari yargı usulünün bu aşırı süreleri ne davanın karmaşıklığı ile ne de başvuranların tutumu ile açıklanamaz. Mahkeme, tazminat talepli bir usulün iç hukukta bu kadar sürebileceğini kabul edemez (Oyal / Türkiye, no. 4864/05, §§ 74 ila 76, 23 Mart 2010).
-
Bu durumda Mahkeme, 7 yıl 4 aylık bu sürenin makul süre gerekliliğini karşılamadığı kanısına varmaktadır (bkz. diğer kararlar arasında Kalender / Türkiye, no. 4314/02, §§ 63 ila 66, 15 Aralık 2009, yukarıda anılan Yardımcı kararı §§ 47 ve 52 ve Akdemir ve Evin / Türkiye, no. 58255/08 ve 29725/09, §§ 74 ve 75, 17 Mart 2015).
-
Mahkeme, bu nedenle ve yukarıda ulaştığı tespitleri dikkate alarak somut olayda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
« Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.»
A. Tazminat
-
Başvuranlar, maruz kaldıklarını değerlendirdikleri manevi tazminat başlığında 100.000 avro (EUR) talep etmektedirler.
-
Hükümet, bu miktarın aşırı olduğunu değerlendirmekte ve Mahkeme’yi başvuranların taleplerini reddetmeye davet etmektedir.
-
Mahkeme, 6. maddenin 1. fıkrasının ihlalinin, başvuranlar adına sadece ihlal tespitinin telafi etmek için yeterli olmadığı belli bir manevi zarara yol açtığını kabul etmektedir. Bu nedenle, hakkaniyetle karar vererek ilgililere manevi zarar nedeniyle müştereken 3.000 EUR tutar ödenmesinin yerinde olacağı kanaatine varmaktadır.
B. Masraf ve giderler
-
Başvuranlar, ayrıca yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde yapmış olduklarını beyan ettikleri masraf ve giderler için 5.000 EUR talep etmektedirler.
-
Hükümet bu miktara itiraz etmektedir.
-
Mahkeme İçtihadına göre, bir başvuranın Mahkeme önünde yaptığı masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini ispatlaması halinde bu masraflar başvurana iade edilebilmektedir. Somut olayda başvuranların belli sayıda sundukları kanıtlayıcı belge ve yerel mahkemeler önünde açılan davanın masrafları bu miktarla birbirini tutmaktadır. Elinde bulundurduğu belgeler ve yerleşik içtihadı ışığında Mahkeme, tüm masraflar için 1.000 EUR tutarın makul olduğu ve bu tutarın başvuranlara müştereken ödenmesinin uygun olacağı kanısındadır.
BU GEREKÇELERLE, MAKKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Yargılamanın süresine ilişkin olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikayetin kabul edilebilir olduğunu ve başvuranın geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunu beyan eder;
-
İdare mahkemeleri önündeki yargılama süresi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
-
a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, davalı devletin, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere başvuranlara müştereken;
i. Manevi tazminat için, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 3.000 avro (üç bin avro);
ii. Masraf ve giderler için, başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç 1 000 avro (bin avro) ödenmesine;
b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;
- Adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 20 Şubat 2018 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.