CASE OF ZEHRA FOUNDATION AND OTHERS v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ZEHRA VAKFI VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
(Başvuru No. 51595/07)
KARAR
STRAZBURG
10 Temmuz 2018
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Zehra Vakfı ve Diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 12 Haziran 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk hukukuna göre kurulmuş bir vakıf olan Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı (“başvurucu vakıf”) ile başvurucu vakfın kurucu üyeleri ve Türk vatandaşları Gıyasettin Bingöl, Yasin Yıldırım, Hüseyin Daşkın, Zekeriya Özbek, Cesim Yıldırım ve Abdullah Şahin’in (“başvurucularr”) 16 Kasım 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 51595/07) bulunmaktadır.
-
Başvurucu vakıf ve başvurucular, Ankara Barosuna bağlı Avukat O. Cengiz tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvurucu vakıf ve başvurucular bilhassa, başvurucu vakfın kapatılması ve bu nedenle 2005-2013 yılları arasında faaliyette bulunmaması ve 2013 yılında yeniden açıldığında taşınmazlarından bazılarının iade edilmemesinden ötürü Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edilmesi nedeniyle mağdur oldukları iddiasında bulunmaktadırlar. Yine aynı olay ve olgulara dayanarak, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri ile Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin de ihlal edildiğinden yakınmaktadırlar.
-
Başvuru 14 Kasım 2011 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
- Başvurucu vakfın merkezi, olayların meydana geldiği dönemde İstanbul’da bulunmaktaydı. Gıyasettin Bingöl, Yasin Yıldırım, Hüseyin Daşkın, Zekeriya Özbek, Cesim Yıldırım ve Abdullah Şahin sırasıyla 1962, 1960, 1954, 1950, 1954 ve 1966 doğumlu olup yine sırasıyla, Bursa, İstanbul, Eskişehir, İstanbul, Van ve Diyarbakır’da ikamet etmektedirler.
A. Başvurucu Vakfın Kapatılması
-
Başvurucular 24 Ocak 1989 tarihli bir resmi senetle, Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı adını verdikleri, merkezi Eskişehir olarak belirlenen bir kamu yararı vakfı kurmuşlardır.
-
Başvurucular 1 Mart 1990 tarihinde, Eskişehir Asliye Hukuk Mahkemesinden, başvurucu vakfın, mülga Medeni Kanun’un 74. maddesi gereğince vakıflar siciline tescil edilmesi talebinde bulunmuşlardır.
-
Vakıf senedi başvuruya iliştirilmiştir. Vakıf senedinin 3. maddesinde başvurucu vakfın amaçları belirtilmiştir. Söz konusu amaçlar şu şekildedir:
“ – Vakıf üyeleri arasında sosyal, kültürel, ekonomik yardımlaşmayı gerçekleştirmek ve Türkiye’nin ilmi, sosyal ve ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmak;
– Vakfın halen mevcut veya daha sonra elde edilecek olan mal varlığıyla milli ve manevi değerlere bağlı yetenekli gençlere her derecede öğrenim imkanı sağlamak, bunun için anaokuldan üniversiteye kadar resmi ve özel her kademedeki eğitim kurumlarına girmeye hazırlanmak, girmiş olanlara burs vermek, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak, Kuran kursları, sanat kursları ve eğitim merkezleri açmak. İhtisas için yurt dışına talebe göndermek ve gitmiş olanlara burs vermek. Sömestr ve yaz tatillerinde öğrenciler için dinlenme kampları açmak ve masraflarını karşılamak;
– Eğitim kurumları, yurtlar, cami ve mescitler, konferans salonları, kütüphaneler, laboratuvarlar, araştırma merkezleri, kimsesiz düşkünleri barındırma ve yetiştirme evler, (huzur evleri, hastane ve emsali) ve bunlara benzer hayır ve kültür kurumları inşa ve tesis etmek;
– Sohbet grupları düzenlemek, konferans, seminer, münazara, panel gibi her türlü ilmi, dini ve kültürel kapalı salon ve açık hava toplantıları tertip etmek;
– Üyelerine ve üyelerin ana-baba ve çocuklarına evlenme, doğum, kaza ve ölüm yardımları yapmak, üyelerine ihtiyaçları halinde faizsiz kredi vermek;
– Vakfın gayesiyle örtüşen her türlü hizmeti yerine getirmek.”
-
Eskişehir Asliye Hukuk Mahkemesinin 16 Kasım 1990 tarihli kararıyla, başvurucu vakfın merkezi İstanbul’a nakledilmiştir.
-
Vakıflar Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu, İçişleri Bakanlığının talebi üzerine, 18 Ocak 2000 tarihinde, başvurucu vakfın durumunu ve faaliyetlerini incelemek amacıyla üç müfettiş görevlendirmiştir.
-
Müfettişler 24 Mayıs 2001 tarihinde raporlarını sunmuşlardır. Raporda, başvurucu vakfın ve şubelerinin, kuruluş esnasında esas gayelerini sakladıkları ve sonrasında sosyal amaçlarından ve senetlerinde belirtilen amaçlardan uzaklaşarak yasadışı faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle, başvurucu vakfın mülga Medeni Kanun’un 74. maddesinin 2. fıkrasına aykırı faaliyetlerde bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.
-
Vakıflar Genel Müdürlüğü 19 Temmuz 2001 tarihinde, müfettişler tarafından düzenlenen raporların sonuçlarına dayanarak, Fatih Asliye Hukuk Mahkemesi (İstanbul) nezdinde, başvurucu vakfın kapatılması ve taşınmazlarının Vakıflar Genel Müdürlüğüne intikal edilmesi amacıyla dava açmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, başvurucu vakfın yöneticilerinin, herhangi bir vakfın yönetim organında yer alma hakkından yoksun bırakılması talebinde de bulunmuştur.
-
Başvurucu vakıf 17 Temmuz 2002 tarihli duruşmada, müfettişlerin raporlarına cevaben görüşlerini sunmuştur. Başvurucu vakıf, başkaca görüş sunmak için ek süre talebinde bulunmamıştır.
-
Asliye Hukuk Mahkemesinin talebi üzerine 29 Temmuz 2005 tarihinde, üç kişilik bilirkişi ekibi başvurucu vakıfla ilgili yeni bir rapor sunmuştur.
-
Asliye Hukuk Mahkemesi 20 Aralık 2005 tarihli kararla, başvurucu vakfın kapatılmasına, malvarlığının tasfiye edilmesine ve taşınmazların kalanının Vakıflar Genel Müdürlüğüne intikaline karar vermiştir. Mahkemenin ne şekilde hareket ettiği ve kararının esas gerekçeleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
– Mahkeme, müfettişlerin ve bilirkişilerin raporlarında sunulan olay ve olgular ile delilleri, bu raporlarda varılan sonuçlara bağlı kalmaksızın incelemiştir;
– Başvurucu vakfın resmi yayını olan Zehra Bülteni’nde yayımlanan yazıları göz önünde bulundurmuş; ancak başvurucu vakıfla bağlantısı saptanmamış olan dergi ya da bildirilerdeki yazıları dikkate almamıştır;
– Bu bültende, başvurucu vakıf adına yazılan yazıların, söz konusu vakıf için hukuki olarak bağlayıcı olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur;
– Bu bültende başkaca kişiler tarafından yazılan diğer yazıları, başvurucu vakfı bağlayıp bağlamadığını ve başvurucu vakfın senedinde belirtilenlerden farklı saklı amaçlar savunup savunmadığını saptamak amacıyla incelemiştir;
– Bültene göre, başvurucu vakfın, Said Nursi’nin[1] ideallerini gerçekleştirmek amacıyla Medresetü-z Zehra Üniversitesi kurmayı öngördüğünü –vakfın senedinde yazılı olmayan amaç- tespit etmiştir;
– Bültende yer alan yazıların, mevcut rejime karşı Said Nursi isyanına atıfta bulunduklarını ve Said Nursi’nin, Kürtlerin refah ve mutluluğunun şeriata dayalı bir Kürt devleti kurmaktan geçtiği yönündeki düşüncesine katıldıklarını gözlemlemiş ve söz konusu yazılara göre, eğitim ile ilgili yürürlükte olan Cumhuriyet Kanunu’nun laik ve çoğulcu düşüncede tek tip insan oluşumuna yol açtığını, çoğunluğu Kürt kökenli olan vatandaşların yaşadığı illerde (Van, Diyarbakır, Bitlis) üç üniversite kurulması ile Kürt halkının gerçek İslami eğitiminin gerekliliklerinin karşılanacağını kaydetmiştir;
– Bültende yer alan yazıların, sürekli olarak, Cumhuriyet okullarını İslami ilimler eğitimi konusuna yeterince odaklanmamakla suçladığını; özellikle Atatürk tarafından öğütlenen laik ilke ve fikirlerin geliştirilmesiyle yetindikleri; Anayasa ile koruma altına alınan çoğulcu demokrasi ve laiklik ilkelerinin sakıncalı olduğu ve kutsal İslam düzeniyle değiştirilmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunduklarını ve İslami Kürt üniversitelerinin kurulması fikrinin bu boşluğu doldurma amacı taşıdığını savunduklarını gözlemlemiştir;
– Başvurucu vakıf adına kaleme alınan yazıların, bu vakfın kısa vadede amacının, yalnızca Kürt kökenli kişilere laik olmayan İslami bir eğitim verilmesi olduğunu açıkça gösterdiği, bu durumun, mahkemeye göre, başvurucu vakfın, Said Nursi’nin kitaplarında belirtilen öğretileri izleyerek şeriata dayalı bir sistemle ve Kürt kökenli halkla, teokratik, totaliter bir devlet kurmak olan nihai amacını karşıladığı tespitinde bulunmuştur. Yine mahkemeye göre, Medresetü-z Zehra üniversitesinin kurulması, başvurucu vakıf için, mevcut Devleti ve demokratik rejimini teokratik ve totaliter bir devletle değiştirme projesinde bir aşamaydı;
– Son olarak, bültende yayımlanan yazıların, Türk kökenli vatandaşlar ile Kürt kökenli vatandaşlar arasında bir ayrım gözettiği ve yazılarda, Kürt kökenli vatandaşların, ancak İslami fikir ve ilkeleri yaşama geçirerek özgürlüğüne kavuşabilecek mazlumlar gibi gösterildiği kanaatine varmıştır.
-
Asliye Hukuk Mahkemesi, başvurucu vakfın açıklanmayan asıl amacının, Said Nursi’nin gayesini yaymak, yani Cumhuriyet rejiminin muhalifi ve teokratik bir devletin savunucu olarak Said Nursi’nin öğretilerini savunmak ve şeriata dayalı bir Kürt devleti kurmak olduğu sonucuna varmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesine göre vakfın benzer amaçları, Anayasa ile korunan çoğulcu demokratik rejime aykırı olup, şeriat ilkelerini tüm topluma zorla kabul ettirme ve bu ilkelerle belirlenen hukuk kuralları oluşturma amacı taşımaktaydılar.
-
Başvurucu vakıf 20 Mart 2006 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri ile ilgili içtihadına atıfta bulunarak, 20 Aralık 2005 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvurucu vakıf bilhassa, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararında anılan yazıların, vakfın yönetim kurulunun üyeleri tarafından kaleme alınmadığını ileri sürmüştür.
-
Yargıtay 27 Kasım 2006 tarihli kararla, dosyanın içeriğini, kararın dayandığı delilleri ve kanunu göz önünde bulundurarak Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını onamıştır. Başvurucu vakıf karar düzeltme talebinde bulunmuştur.
-
Yargıtay, 22 Haziran 2007 tarihinde başvurucu vakfa tebliğ edilen 17 Mayıs 2007 tarihli bir kararla, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uyarınca geçerli bir gerekçe bulunmaması nedeniyle bu başvuruyu reddetmiştir.
B. Başvurucu Vakfın Üyeleri Hakkında Açılan Ceza Davası
-
Atatürk’ün hatırasına saldırı, Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve Türk kimliğini aşağılama, din ve etnik kökene dayalı ayrımcılık yoluyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme ve suç örgütü kurma gibi suçların 16 Kasım 1990 ve 14 Temmuz 1998 tarihleri arasında işlendiği iddiasıyla başvurucular ile başvurucu vakfın diğer üyeleri hakkında belirtilmeyen bir tarihte ceza davası açılmıştır.
-
Fatih Cumhuriyet Savcısı 11 Ocak 2008 tarihinde, zamanaşımı nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.
C. Başvurucu vakfın yeniden açılması ve taşınmazlarının iade edilmesi
-
Kapatılan vakfın halen hayatta olan kurucuları 19 Eylül 2013 tarihinde, 2 Ağustos 2013 tarihinde yasalaşan ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nda değişiklik yapan 6495 sayılı Kanun’a dayanarak vakıflarının yeniden tescil edilmesi istemiyle İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuşlardır.
-
İstanbul 21. Asliye Hukuk Mahkemesi 30 Ocak 2014 tarihli kararla, başvurucu vakfın kuruluş senedini yeniden incelediğini ve mahkemeye göre münhasıran Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetki alanında bulunan Kur’an kursları açılmasına ilişkin amacın iptal edildiğini kaydederek vakfın yeniden tescil edilmesine karar vermiştir. Yeniden tescil edilme sonrasında, başvurucu vakıf kapatıldığında Hazine’ye intikal eden yirmi beş taşınmazdan yirmi ikisi, 2 Ağustos 2013 tarihli mevzuat değişikliğine uygun olarak başvurucu vakfa iade edilmiştir. Başvurucu vakfa iade edilmeyen diğer üç taşınmaz zaman içinde diğer kamu hizmetlerine tahsis edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
A. Anayasa
- Anayasa’nın somut olayla ilgili hükümleri, söz konusu dönemde yürürlükte oldukları haliyle, aşağıdaki şekildeydi:
Madde 13
“Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.
Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.
Bu maddede yer alan genel ve özel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir.”
Madde 14 § 1
“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar (...)”
Madde 24 § 1
“Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. (...)”
Madde 33 §§ 1 ve 5
“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir.
Dernek kurabilmek için kanunun gösterdiği bilgi ve belgelerin, kanunda belirtilen yetkili mercie verilmesi yeterlidir. Bu bilgi ve belgelerin kanuna aykırılığının tespiti halinde yetkili merci, derneğin faaliyetinin durdurulması veya kapatılması için mahkemeye başvurur. (...)
Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.”
B. Vakıfların Statüsü
-
Osmanlı İmparatorluğunun ve 1923 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyetinin hukuk sisteminde vakıfların tarihi bir değerlendirmesi için, Mahkeme, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı/Türkiye (no. 34478/97, §§ 23-30, 9 Ocak 2007) kararına atıfta bulunmaktadır.
-
Olayların meydana geldiği dönemde, başvurucu vakfın tescil edildiği sırada, mülga Medeni Kanun’un 74. maddesinin 2. fıkrasının, 13 Temmuz 1967 tarihli 903 sayılı Kanunla değiştirilmiş hali aşağıdaki şekildeydi:
“Kanuna, ahlaka ve genel adaba veya milli menfaatlere aykırı olan veya siyasi düşünce veya belli bir ırk veya cemaat mensuplarını desteklemek gayesi ile kurulmuş olan vakıfların tesciline karar verilemez.”
Eski Medeni Kanun’un 81/A maddesi aşağıdaki şekildeydi:
“Gayesinin tahakkuku imkânsız hale gelen vakıf kendiliğinden dağılmış olur.”
-
17 Şubat 1926 tarihli Medeni Kanun, 22 Kasım 2001 tarihinde kabul edilen 4721 sayılı Kanun’la değiştirilmiş ve 8 Aralık 2001 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Vakıflarla ilgili hükümler, yeni Medeni Kanun’un 101 ila 107. maddelerinde yer almaktadır (Özbek ve diğerleri/Türkiye, no. 35570/02, § 18, 6 Ekim 2009).
-
Türk hukukunda vakıf, malların, hakların ya da kaynakların genel menfaat taşıyan ve kâr amacı gütmeyen bir işi gerçekleştirmek üzere tahsis edilmesidir. Bir tüzel kişi bu gayeyle oluşturulmaktadır ve vakıf senetleri, söz konusu mallar, haklar ya da kaynaklar doğrudan vakıf tarafından yönetildiği sürece geçerli sayılmalıdır (yeni Medeni Kanun’un 101-117. maddeleri).
Yeni Medeni Kanun’un 101. maddesinin 4. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen niteliklerine ve Anayasanın temel ilkelerine, hukuka, ahlâka, millî birliğe ve millî menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz.”
C. 25 Temmuz 1970 tarihli 7/1066 sayılı Türk Medeni Kanunu Hükümlerine Göre Kurulan Vakıflar Hakkında Tüzük’ün 6. Maddesi
“ Tescile karar verilemeyecek haller:
Madde 6 – Kanuna, ahlaka ve adaba veya milli menfaatlere aykırı olan veya siyasi düşünce veya belli bir ırk veya cemaat mensuplarını desteklemek gayesi ile kurulmuş olan vakıfların tesciline karar verilemez.”
- 2 Ağustos 2013 tarihinde yürürlüğe giren ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nu değiştiren 6495 sayılı Kanun, kapatılan vakıfların -halen hayatta olan kurucularının talebi üzerine- yeniden açılmasına ve kapatıldığında Hazine’ye intikal eden ve halen Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yönetilen taşınmazlarının iade edilmesine izin vermektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvurucular ve başvurucu vakıf, başvurucu vakfın kapatılması ve bu nedenle 2005-2013 yılları arasında faaliyette bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edilmesinden ötürü mağdur olduklarından yakınmaktadırlar. Aynı madde açısından, başvurucu vakıf 2013 yılında yeniden açıldığında, bu süre zarfında hayatını kaybeden kuruculara ait olan ve Vakıflar Genel Müdürlüğü haricinde kamu hizmetlerine tahsis edilen taşınmazların başvurucu vakfa iade edilmediğinden de yakınmaktadırlar.
Sözleşme’nin 11. maddesinin, ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. (...)
- Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. (...)”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, 2005 yılında kapatılan vakfın 2013 yılında yeniden açıldığı ve malvarlığının çok büyük bir kısmının kendisine iade edildiği gerekçesiyle başvurucu vakfın ve kurucularının artık mağdur sıfatı taşımadıkları kanaatindedir.
-
Başvurucular ve başvurucu vakıf, Hükümetin bu iddiasına karşı çıkmaktadır. İlgililer, başvurucu vakfın faaliyetlerini yürütemediği 2005-2013 yılları arasındaki döneme ve başvurucu vakfın 2005 yılında kapatılmadan önce sahip olduğu taşınmazların bir kısmının 2013 yılında yeniden açıldığında iade edilmemesi hususlarına vurgu yapmaktadırlar.
-
Mahkeme, ulusal makamların Sözleşme’nin ihlal edildiğini açıkça veya özünde kabul edip sonrasında bu ihlali giderdikleri takdirde, başvurucu lehinde alınan bir karar ya da tedbirin, ilke olarak, ilgilinin Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca “mağdur” sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli olduğunu hatırlatmaktadır (bkz. diğer kararlar arasında, Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 115, AİHM 2010, Eckle/Almanya, 15 Temmuz 1982, § 66, seri A no 51, Dalban/Romanya [BD], no. 28114/95, § 44, AİHM 1999‑VI, Siliadin/Fransa, no. 73316/01, § 62, AİHM 2005‑VII ve Scordino/İtalya (no 1), no. 36813/97, § 180, 29 Temmuz 2004). Sözleşme ile güvence altına alınan bir hakkın ihlalinin ulusal düzeyde giderilmesine ilişkin uygun ve yeterli tazminatla ilgili olarak Mahkeme, genel olarak, bunun bilhassa davada söz konusu olan Sözleşme ihlalinin niteliği dikkate alındığında, davaya ilişkin koşulların tamamına bağlı olduğu kanısındadır (yukarıda anılan Gäfgen kararı, § 116). Öte yandan “mağdur” kavramının, Mahkeme’nin yerleşik içtihadına göre, özerk bir biçimde ve iç hukuktaki yarar veya dava ehliyeti gibi kavramlardan bağımsız olarak yorumlanması gerekmektedir (Vallianatos ve diğerleri/Yunanistan [BD], no. 29381/09 ve 32684/09, § 47, AİHM 2013 (özetler) ve Gorraiz Lizarraga ve diğerleri/İspanya, no. 62543/00, § 35, AİHM 2004‑III). Nitekim Sözleşme’nin 34. maddesi “mağdur” ifadesiyle, iddia edilen ihlal nedeniyle doğrudan ya da dolaylı olarak mağdur olan kişi ya da kişileri tarif etmektedir (SARL du Parc d’Activités de Blotzheim/Fransa, no. 72377/01, § 20, 11 Temmuz 2006). Böylelikle 34. madde, yalnızca iddia edilen ihlal nedeniyle doğrudan mağdur olan kişi ya da kişileri değil, aynı zamanda bu ihlalin zarar verebileceği veya ihlalin sona erdirilmesi yönünde geçerli bir kişisel menfaati bulunan her türlü dolaylı mağduru da kapsamaktadır (yukarıda anılan Vallianatos ve diğerleri kararı, § 47).
-
Mevcut davada Mahkeme ilk olarak, başvurucu vakfın faaliyetlerinin 27 Kasım 2006 tarihinden -başvurucu vakfın kapatılmasını onayan Yargıtay kararının tarihi- 30 Ocak 2014 tarihine –başvurucu vakfın yeniden açılmasını karara bağlayan mahkeme kararının tarihi- kadar yedi yıldan fazla bir süreliğine durdurulduğunu gözlemlemektedir. Bu süre boyunca, başvurucu vakıf ve kurucuları faaliyette bulunamamışlardır.
-
Mahkeme öte yandan, 2014 yılının Ocak ayında yeniden tescil edildiğinde, başvurucu vakfın ilk senedine riayet ederek var olmaya devam edemediğini; zira bir şekilde, Kur’an kursları açılmasına ilişkin amacının kaldırılmasından ibaret olan bir revizyon uygulamak zorunda bırakıldığını kaydetmektedir.
-
Mahkeme aynı zamanda başvurucu vakfın, 30 Ocak 2014 tarihinde yeniden tescil edilmesi sonrasında, Vakıflar Genel Müdürlüğü haricinde kamu hizmetlerine tahsis edilmiş olan üç taşınmazı (kapatıldığında Hazine’ye intikal eden yirmi beş taşınmazdan üçü) geri alamadığını gözlemlemektedir. 30 Ocak 2014 tarihinde halen hayatta olan kurucular, kamu hizmetlerinin kullanımında bırakılan taşınmazların malikleri olmasalar bile, başvurucu vakıfla aynı şekilde, 2014 yılından itibaren, kapatılmadan önce sahip oldukları taşınmazların daha azı ile faaliyetlerini sürdürmek zorunda kalmışlardır.
-
Mahkeme, ulusal makamların, başvurucu vakfın 2014 yılında yeniden tescil edilmesine ve taşınmazlarının büyük kısmının iade edilmesine imkân vererek, zımnen ve özet olarak, Sözleşme’nin muhtemel ihlalini kısmen telafi etmiş oldukları kabul edilebilse bile, bu makamların, başvuruculara ve başvurucu vakfa, ne faaliyette bulunmadıkları yedi yıldan uzun süre boyunca maruz kaldıklarını ifade ettikleri manevi zarar nedeniyle ne de kamu hizmetlerinin kullanımında bırakılan üç taşınmaz nedeniyle tazminat vermedikleri kanısındadır.
-
Başvurucular ve başvurucu vakıf halen Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında, 11. maddenin ihlal edilmesi nedeniyle mağdur oldukları iddiasında bulunabilirler.
-
Öte yandan, işbu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başkaca herhangi bir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilirliğine karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
-
Müdahalenin Varlığı Hakkında
-
Mahkeme, yukarıdaki 34-39. paragraflarda belirtilen tespitlere atıfta bulunarak, başvurucular ve başvurucu vakıf tarafından 11. maddenin 2. fıkrası anlamında dernek kurma özgürlüğü haklarının kullanılmasına müdahale edilmiş olduğu kanısındadır. Söz konusu müdahale, yedi yıldan uzun bir süre boyunca başvurucu vakfın faaliyetlerinin kesintiye uğramasına neden olan bir kapatmadan ve malvarlıklarından bazılarının iade edilmemesinden ibarettir.
-
Müdahalenin Haklılığı Hakkında
a) “Kanunla Öngörülme”
- Hükümet, ulusal mahkemelerin, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan mülga Medeni Kanun’un, ulaşılabilir, açık ve öngörülebilir olduğunu ifade ettiği 74. maddesinin 2. fıkrası ile 81/A maddesine dayandıklarını açıklamaktadır.
Başvurucular ve başvurucu vakfın bu hususa itiraz ettikleri görülmemektedir.
- Mahkeme, Hükümet gibi, ihtilaf konusu tedbirlerin kanunla, yani mülga Medeni Kanun’un 74. maddesinin 2. fıkrası ile 81/A maddesiyle (başvurucu vakfın kapatılmasıyla ilgili olarak) ve 2 Ağustos 2013 tarihinde yürürlüğe giren ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nda değişiklik yapan 6495 sayılı Kanun’un hükümleriyle (kapatılan vakfın yeniden açılmasına ilişkin koşullarla ilgili olarak) öngörüldüğünü kabul etmektedir.
b) Meşru Amaç
-
Başvurucular ve başvurucu vakıf, vakfın asıl kapatılma nedeninin, 28 Şubat 1997 tarihinde askerlerin siyasi iktidara müdahalesi (Refah Partisi’nin koalisyon hükümetinden ayrılmasını isteyen silahlı kuvvetlerin muhtırası) olduğunu ileri sürmektedirler. Bu müdahaleye, kendi toplum modeline uymayan bütün sivil toplum kuruluşlarını etkisiz hale getirmeyi amaçlayan bir kampanya eşlik etmekteydi.
-
Hükümet, ulusal mahkemeler tarafından varılan tespitlere göre, başvurucu vakfın kapatılmasının, çoğulcu demokrasinin ilkelerine aykırı olan, şeriata ve etnik köken temelli ayrımcılığa dayalı bir sosyal düzen kurmayı amaçlayan faaliyetlerine engel olma amacı taşıdığını belirtmektedir.
-
Mahkeme, vakfın kapatılmasının, yargı makamları tarafından kararlarında belirtilenlerden başkaca nedenlerle gerekçelendirilmiş olduğu hususunun başvurucular ve başvurucu vakıf tarafından yeterince kanıtlanmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, vakfın kapatılmasının Sözleşme’nin 11. maddesinde sıralanan meşru amaçlardan birçoğunu izlediğini kabul edebilir: Başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması, kamu güvenliğinin korunması ve kamu düzeninin sağlanması.
c) “Demokratik Bir Toplumda Gereklilik”
i. Taraflar
-
Başvurucular ve başvurucu vakıf, 2006 yılında vakfın kapatılmasıyla sonuçlanan yargılamanın “gizli” Ergenekon örgütünün üyelerince değerlendirildiğini ve yönetildiğini; bu durumun mahkemelerin neden en ağır ceza olan kapatma cezasını uygulamayı tercih ettiklerini açıklayacağını ileri sürmektedirler. Ancak başvuruculara ve başvurucu vakfa göre vakıf, şiddet içeren İslamcı hareketlerin bir parçası değildi ve hiçbir şekilde güç kullanımını savunmuyordu. Başvurucular ve başvurucu vakıf, vakfın kurucusu ve birinci başkanı İ.Y.’nin 1999 yılında silahlı İslamcı grup Hizbullah tarafından kaçırılmasını ve öldürülmesini kanıt olarak göstermektedirler. Başvurucu vakfın bağlı olduğu büyük teolojik ailenin, (teolog Said Nursi’nin öğretilerini takip eden) Nur hareketinin asla şiddet içermediğini, genellikle apolitik olduğunu ve insanın ruhsal oto-disiplini üzerine odaklandığını belirtmektedirler. Başvurucular ve başvurucu vakıf, vakfın geliştirmeyi amaçladığı eğitim faaliyetlerinin, Said Nursi’nin Medreset-üz Zehra ile ilgili projesinin sadece entelektüel planından esinlendiğini ve faaliyetlerinde herhangi bir yasa dışılık bulunmadığını eklemektedirler. Başvurucular ve başvurucu vakıf, ulusal makamların, bu projelerin yasaya aykırı olduğu sonucuna varsalar bile, başvurucu vakfa böyle bir durumu telafi etme imkânı vermiş olmaları gerektiği kanaatindedirler. Ulusal makamlar daha en başında en ağır cezayı uygulamak suretiyle, açıklanan amaçlarına ölçülü şekilde hareket etmemişlerdir.
-
Hükümet, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan kanuna göre, gayesinin tahakkuku imkânsız hale gelen vakfın kendiliğinden dağılmış olduğunu belirtmektedir. Hükümet aynı zamanda, Fatih Asliye Hukuk Mahkemesi (İstanbul) tarafından 20 Aralık 2005 tarihinde verilen kararda yer alan değerlendirmelere de atıfta bulunmaktadır.
ii. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
α) Genel İlkeler
- Mahkeme, dernek kurma özgürlüğü hususunda somut olayla ilgili içtihadına atıfta bulunarak (Gorzelik ve diğerleri/Polonya [BD], no. 44158/98, §§ 92-93, AİHM 2004‑I, burada belirtilen içtihatla birlikte), Sözleşme’nin 11. maddesinde belirtilen hakkın, vakıf kurma hakkını kapsadığını hatırlatmaktadır (Özbek ve diğerleri/Türkiye, no. 35570/02, 6 Ekim 2009, § 34). Vatandaşların kamu yararına bir konuda toplu hareket etmek amacıyla bir tüzel bir kişilik oluşturma ve söz konusu bir vakıf olduğunda tüzel kişiliğin kullanımına malvarlığı verme imkânı, dernek kurma hakkının en önemli yönlerinden birini oluşturmaktadır ki bu imkân olmadan dernek kurma hakkı her türlü anlamından yoksun kalacaktır (Sidiropoulos ve diğerleri/Yunanistan, 10 Temmuz 1998, § 40, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV).
– Çoğulcu Demokrasi ve 11. Madde ile Korunan Oluşumlar
-
Mahkeme, demokrasinin, şüphesiz Avrupa kamu düzeninin temel bir özelliği olduğunu ve Sözleşme ile öngörülen, Sözleşme ile uyumlu tek siyasi model olduğunu birçok defa belirttiğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle Sözleşme’nin 8, 9, 10 ve 11. maddeleri, tanıdıkları hakların kullanımına yönelik müdahalelerin “demokratik bir toplumda gerekli” olma ölçüsüyle değerlendirilmesini gerektirmektedirler. Dolayısıyla, bu haklardan herhangi birine yönelik müdahalenin haklı olabilmesi için, bu müdahalenin “demokratik toplum” niteliğinden kaynaklanması gerekmektedir (Türkiye Birleşik Komünist Partisi/Türkiye, 30 Ocak 1998, § 45, Derleme 1998‑I ve yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri kararı, § 89).
-
“Demokratik bir toplumun” özellikleri arasında Mahkeme, çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğe özel bir önem vermektedir. Mahkeme 11. madde bağlamında, siyasi partiler gibi, bilhassa kültürel ve manevi mirasın korunması, başka türde sosyal ve ekonomik amaçların devam etmesi, bir dinin tebliği ve öğretimi, etnik kimlik arayışı yahut azınlık bilincinin açıklanması gibi farklı amaçlarla kurulmuş dernek ve vakıfların, demokrasinin düzgün işleyişi için önem arz ettiğini yeniden ifade etmektedir. Nitekim çoğulculuk, çeşitliliğe, kültürel geleneklerin dinamiğine, etnik ve kültürel kimliklere, dini inanışlara, sanatsal, edebi ve sosyo-ekonomik düşünce ve anlayışlara karşı saygıya ve tüm bunların kabulüne dayanmaktadır. Sivil bir toplum düzgün bir biçimde işlediğinde, vatandaşların geniş ölçüde demokratik sürece, başkalarıyla bir araya gelerek ortak hedefler etrafında birlikte hareket edebilen dernekler aracılığıyla katılmaları tamamen doğaldır. Ayrıca, 11. maddeyle korunan bir organizasyonun fikir ve görüşlerini özgürce ifade edemediği durumlarda çoğulculuk ilkesinin uygulanmasının imkânsız olması nedeniyle Mahkeme aynı zamanda, Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında görüşlerin ve bunları ifade etme özgürlüğünün korunmasının, dernek kurma özgürlüğünün amaçlarından birini teşkil ettiğini de kabul etmiştir (yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri kararı, §§ 90‑92).
– Sözleşme ve Protokollerine Göre Demokratik Bir Toplumda Eğitim
- Sözleşme’nin 9. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 2. maddesinin ikinci cümlesi, Sözleşme’nin 10. maddesi ile birlikte okunduğunda çoğulcu bir eğitim imkânını gözetmeleri nedeniyle, Devletin, eğitim ve öğretim alanında üzerine düşen görevleri yerine getirerek ve öğrencilerin, din benimsetme uğraşından uzak, sakin bir ortamda, bilhassa dini olgu karşısında eleştirel bir anlayış geliştirmelerine imkân verecek şekilde, müfredatta yer alan bilgi ya da açıklamaların nesnel, eleştirel ve çoğulcu bir şekilde aktarılmasının sağlanmasına dikkat etmesi gerektiğine işaret etmektedir. Devletlerin bu yükümlülüğü, Sözleşme’nin 9. maddesine riayet ederek, yansız ve tarafsız kalarak, farklı dinlerin, mezheplerin ve inançların uygulanmasını güvence altına alma görevlerinin bir parçasıdır. Devletlerin rolü, demokratik bir toplumda kamu düzeninin, dini barışın ve hoşgörünün sağlanmasına katkıda bulunmaktır. Bu, faklı dinlere, mezheplere ve inançlara mensup olan şahıslar arasındaki ilişkiler gibi inananlar ve inanmayanlar arasındaki ilişkilerle de ilgilidir (Lautsi ve diğerleri/İtalya [BD], no. 30814/06, § 62, AİHM 2011 (özetler), Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen/Damimarka, 7 Aralık 1976, §§ 50‑53, seri A no 23 ve Hasan ve Eylem Zengin/Türkiye, no. 1448/04, §§ 51‑52, 9 Ekim 2007).
– Mahkeme’nin Denetimi ve Kısıtlama Getirme İmkânı
-
Dernek kurma özgürlüğü yine de mutlak değildir ve bir dernek ya da vakıf faaliyetleriyle veyahut programında ifade ettiği amaçlarla, Devletin kurumlarını ya da başkalarının hak ve özgürlüklerini tehlikeye attığında, 11. maddenin Devlet makamlarını, bu kurumları ya da kişileri koruma yetkisinden yoksun bırakmadığını kabul etmek gerekmektedir. Bu, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 1. maddesi gereğince Devlete düşen pozitif yükümlülüklerden ve 11. maddenin 2. fıkrasından ileri gelmektedir (yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri kararı, § 94 ve Refah Partisi ve diğerleri/Türkiye [BD], no. 41340/98 ve diğer 3, §§ 96‑103, AİHM 2003‑II).
-
Sözleşme ve demokrasi arasında var olan çok açık ilişki dikkate alındığında, hiçbir organa, demokratik bir toplumun ideallerini ve değerlerini zayıflatmak ya da tahrip etmek için Sözleşme hükümlerinden yararlanma konusunda izin verilmemelidir. Çoğulculuk ve demokrasi, ülkenin bütününde daha fazla istikrar sağlamak için, yararlandıkları bazı özgürlüklerin sınırlandırılmasını bazen kabul etmeleri gereken bireyler ya da birey gruplarının taviz vermesini gerektiren bir anlaşmaya dayanmaktadır (yukarıda anılan Refah Partisi kararı, § 99 ve Petersen/Almanya (kk.), no. 39793/98, AİHM 2001‑XII).
-
Buradan muhakkak, sorumlularının şiddete teşvik ettiği ya da demokrasiye riayet etmeyen veyahut demokrasiyi ve demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri yok etmeyi amaçlayan bir siyasi proje önerisinde bulunduğu bir organın (siyasi parti, dernek, vakıf, vb.) 11. maddenin 2. fıkrasıyla belirlenen kriterlere uygun olarak bu gerekçelerle cezalandırılabileceği anlaşılmaktadır (bk. Kalifatstaat/Almanya (kk.), no. 13828/04, 11 Aralık 2006, mutatis mutandis (lazım gelen değişikler yapılmak koşuluyla) Yazar ve diğerleri/Türkiye, no. 22723/93 ve diğer 2, § 49, AİHM 2002-II).
-
Mahkeme, dernek kurma özgürlüğünün bu noktada ifade özgürlüğünden farklılık gösterdiğinin altını çizmektedir. Mahkeme, 10. maddenin 2. fıkrası göz önünde tutulmak kaydıyla ifade özgürlüğünün, sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsenmeyen “bilgi” ve “düşünceler” için değil, inciten, şoke eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu hatırlatmaktadır (Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49, seri A no 24). Bu kapsamda açıklanan görüşler şiddeti teşvik etmiyorsa ve nefret söylemi doğurmuyorsa sözleşmeci Devletler, 10. maddenin 2. fıkrasında sayılan amaçları, yani ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi amaçlarını ileri sürerek bile kamuoyunun bu görüşleri öğrenme hakkını kısıtlayamaz (Nedim Şener/Türkiye, no. 38270/11, § 116, 8 Temmuz 2014 ve Sürek/Türkiye (no 4) [BD], no. 24762/94, § 60, 8 Temmuz 1999). Bilhassa şeriatın, İslami kanonik rejimin yükselmesiyle ilgili olarak Mahkeme, demokrasiye ve insan haklarına saygılı olduğunu ifade etmek ile şeriata dayalı bir rejimi desteklemenin bağdaştırılması zor olsa ve şeriat Sözleşme değerlerinden açıkça farklı olsa bile, şeriat kurmak için şiddete başvurmadan yalnızca kamuya açık bir oturumda bunu savunmanın “nefret söylemi” olarak değerlendirilemeyeceğini hatırlatmaktadır (Gündüz/Türkiye, no. 35071/97, § 50-52, AİHM 2003‑XI). Nitekim Mahkeme, çoğulcu demokrasinin meşruluğunun ve gücünün, ilke olarak, demokrasinin çoğulcu kamusal tartışma çerçevesinde antidemokratik fikirlerle savaşması gerçeğinden kaynaklandığı kanısındadır.
-
Sözleşme’nin 11. maddesi açısından Devletlerin ayrıca, bir derneğin ve bilhassa siyasi ya da toplumsal bir organın amaç ve faaliyetlerini mevzuatla belirlenen ve çoğulcu demokrasinin temellerine zarar vermekten ibaret olan bir amacı gerçekleştirmeye yoğunlaştırmasına engel olmayı amaçlayan kurallara uygun olup olmadığını inceleme hakkı bulunmaktadır. Aynı durum Devletlerin, bir vakfın malvarlığının, senedine aykırı faaliyetleri finanse etmek maksadıyla ve Sözleşme ile tavsiye edilen çoğulcu demokrasi ilkeleriyle bağdaşmayan bir toplum modeli gerçekleştirmeye yönelik kullanımını kısıtlama imkânı için de geçerlidir.
Ancak Devletlerin bu hakkı, Sözleşme bağlamındaki yükümlülükleriyle bağdaşan bir şekilde ve Sözleşme organları tarafından denetlenmek kaydıyla kullanmaları gerekmektedir. Netice itibarıyla 11. maddede düzenlenen istisnalar katı bir yorum yapılmasını gerektirmektedir; sadece ikna edici ve zorlayıcı nedenler dernek kurma özgürlüğüne getirilen kısıtlamaları haklı kılabilir. Denetleyici yargı yetkisini kullanırken Mahkeme’nin görevi, yetkili ulusal makamların yerini almak değildir; fakat daha ziyade, bu makamların takdir yetkileri gereğince vermiş oldukları kararları 11. madde kapsamında incelemektir. Bu durum söz konusu denetimin, davalı Devletin takdir yetkisini makul ve dikkatli bir şekilde ve iyi niyetli olarak kullanıp kullanmadığını belirlemekle sınırlı olduğu anlamına gelmemektedir. Mahkemenin yapması gereken şikâyet konusu müdahaleyi davanın bütünü ışığında değerlendirmek ve “ulaşılmak istenen meşru amaçla orantılı” olup olmadığını ve ulusal makamlarca söz konusu müdahaleyi haklı çıkarmak amacıyla ileri sürülen gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığını tespit etmektir. Bu tespiti gerçekleştirirken Mahkeme, ulusal makamların, Sözleşme’nin 11. maddesinde öngörülen ilkelere uygun standartları uyguladıklarına ve dava konusu olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesini esas aldıklarına ikna olmalıdır (yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri kararı, §§ 94-96 ve Magyar Keresztény Mennonita Egyház ve diğerleri/Macaristan, no. 70945/11 ve 8 diğer, §§ 78‑80, AİHM 2014 (özetler)).
β) Yukarıda Anılan İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
– Zorunlu Sosyal İhtiyaç
Genel Olarak
-
Mahkeme öncelikle, ihtilaf konusu tedbirlerin –yani başvurucu vakfın, kapatılması sonrasında yedi yıldan uzun bir süre boyunca faaliyette bulunamaması ve dolayısıyla bu süre boyunca faaliyetlerini finanse etmek için malvarlığına sahip olamaması ve yeniden açıldığında taşınmazlarının tamamının iade edilmemesi- olayların meydana geldiği dönemde izlenen meşru amaçlara ulaşmak için “zorunlu sosyal bir ihtiyacı” karşıladığını kabul edip edemeyeceğini inceleyecektir.
-
Mahkeme ilk olarak ihtilaf konusu yayınların, somut olayda ulusal mahkemeler tarafından dikkate alındıkları şekliyle (yukarıda 15 ve 16. paragraflar), başvurucu vakfın malvarlığının, vakıf kapatılmadan önce, demokratik, laik ve çoğulcu rejime sahip bir Devletin yerini alan, Kürt kökenli vatandaşlardan oluşan şeriat rejimine dayalı bir Devlet kurulmasına elverişli ortamlar hazırlama misyonuna sahip orta ve yükseköğretim kurumları kurulmasını finanse etmeye tahsis edildiğine işaret ettiklerini gözlemlemektedir.
İsnat edilebilirlik
-
Başvurucular ve başvurucu vakfın, diğerlerinin yanı sıra, ihtilaf konusu yayınların başvurucu vakfın görüşlerini yansıtmadığını ileri sürmeleri nedeniyle, Mahkeme ilk olarak, bu yayınların içeriğinin başvurucu vakfa isnat edilebilirliğini inceleyecektir. Mahkeme önündeki taraflar, başvurucu vakfın senedinde, şeriat rejimine dayalı ayrı bir devlet kurma amacından hiçbir şekilde bahsedilmediği konusunda hemfikirdirler. Başvurucu vakıf, resmi bülteni olan Zehra Bülteni’nde yayımlanan ve başvurucu vakıf ile bağlantılı olduğuna söz konusu vakıf tarafından itiraz edilmemiş olan yazılara dayanılarak kapatılmıştır. Öte yandan, davaya bakan ulusal mahkemeler, ihtilaf konusu yayınlar üzerinde titiz bir inceleme gerçekleştirmiş ve bu yayınlardan, başvurucu vakfa isnat edilebilirliği şüpheli olanlarını göz önünde bulundurmamışlardır.
-
Mahkeme, başvurucu vakfın vizyonunun ve amaçlarının, resmi bülteninde yayımlanan metinlerde belirtildiği şekliyle, kuşkusuz bu vakfa isnat edilebileceği kanısındadır. Bu yayında, başvurucu vakfın amaçlarıyla ilgili olarak verilen teorik ve spesifik açıklamalar, makul olarak, söz konusu yazıların yazarlarının kişisel görüşleri olarak değil, gelecekteki faaliyetlerinin tasarımı olarak algılanabilir. Mahkeme, bültende ifade edilen görüşlerin başvurucu vakfın görüşlerini yansıtmadığı ya da sadece yazarların kişisel görüşlerini yansıttığının bültende hiçbir şekilde belirtilmediğini gözlemlemektedir.
Kapatma Gerekçeleri
-
Mahkeme ayrıca, ulusal mahkemelerin başvurucu vakfın kapatılmasına karar vermek için ileri sürdükleri gerekçeleri esas olarak şu şekilde özetlediğini kaydetmektedir; başvurucu vakıf tarafından yayımlanan yazılarda, bilhassa Kürt kökenli kişiler için şeriata dayalı bir devlet sistemi kurulması ve bu amaca hizmet eden eğitim kurumları açılması nihai amaç olarak açıkça gösterilmektedir. Mahkeme, ulusal mahkemelerin nazarında, bu iki hususun, laiklik ve çoğulcu demokrasi ilkelerine açık bir muhalefetin işareti olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, dosyada yer alan hiçbir unsurun, ulusal mahkemelerin ilgili ve makul olmayan bir değerlendirmede bulunduklarını düşünmeye imkân vermediği kanaatindedir.
-
Başvurucu vakfın şeriata dayalı, laiklik ve çoğulcu demokrasi ilkelerini göz ardı eden dini bir rejim kurmaya yönelik amacıyla ilgili olarak, Mahkeme daha önce şu tespitte bulunduğunu hatırlatmaktadır : “din tarafından bildirilen ilahi kuralları ve dogmaları bağlılıkla yansıtan şeriat, sabit ve değişmez bir nitelik sergilemektedir. Siyasi alanda çoğulculuk ya da kamusal özgürlüklerin sürekli evrimi gibi ilkeler şeriat için yabancıdır. (...) Aynı anda demokrasiye ve insan haklarına saygılı olduğunu ifade etmek ve Sözleşme’nin değerleriyle açıkça çelişen şeriata dayalı bir rejimi desteklemek zordur.” (yukarıda anılan Kalifatstaat kararı, yukarıda anılan Refah Partisi kararı, § 123). Mahkeme’ye göre, gerçek amacı Sözleşme’ye taraf bir Devlette şeriatın kurulması olan bir vakıf, Sözleşme’nin tamamının altında yatan ideal olan demokrasiye uygun bir dernek olarak kabul edilemez.
-
Başvurucu vakfın, laiklik ve çoğulcu demokrasi ilkelerinin –mahkemelere göre, bültende yer alan yazılarda istenmeyen olarak nitelendirilen ilkeler- ilerlemesine karşı çıkmak amacı taşıyan eğitim kurumları kurulmasını amaçlayan faaliyetleriyle ilgili olarak Mahkeme, adli makamların, ihtilaflı tedbirler aldıklarında, ulusal eğitim programının “öğrencilerin, başkasını kendi dinine sokmaya çalışmaktan uzak ve sakin bir ortamda, bilhassa dini olgu karşısında eleştirel bir anlayış geliştirmelerine imkân vererek, nesnel, eleştirel ve çoğulcu bir şekilde” hazırlanmasını gözetmelerine ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmiş olarak kabul edilebilecekleri kanaatine varmaktadır (yukarıda 50. paragraf).
-
Mahkeme, ulusal mahkemelerin başvurucu vakfın teokratik devlet modelini Kürt kökenli insanlara adayarak ayrımcılık yapılmasını savunduğunu saptayan bulgularıyla ilgili olarak ayrı bir değerlendirme yapılmasının gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, Kürt kökenli vatandaşlar için bir Devlet kurma amacının, hiçbir zaman, şeriatın bir toplum modeli olarak kurulmasından –ki bu amaç, başvurucu vakfın faaliyetlerinde baskın bir unsurdur- ayrı olarak belirmediğini gözlemlemektedir.
-
Başvurucuların ve başvurucu vakfın, kurucu üyelerinin hiçbirinin yasaya aykırı eylemler nedeniyle cezai mahkûmiyeti bulunmadığı gerekçesiyle vakfın kapatılmasının haklı olmadığı iddiasıyla ilgili olarak Mahkeme, mülga Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesinin 1991 yılında yürürlükten kaldırılmasından bu yana, laiklik ilkesine aykırı fikir ve düşüncelerin açığa vurulmasına Türkiye’de artık cezai yaptırım uygulanamayacağını hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu durumun, çoğulcu demokrasilerde, demokratik bir rejimle çelişen fikirlerin bile, nefret söylemi doğurmadığı ya da şiddeti teşvik etmediği sürece kamuya açık oturumlarda dile getirilebileceği yönündeki ifade özgürlüğü ile ilgili içtihadıyla uyumlu olduğu kanısındadır (yukarıda 54. paragraf). Bununla birlikte, ifade özgürlüğünün bu yorumu, sözleşmeci Devletlerin, bir vakfın malvarlığını çoğulcu demokrasinin değerlerine aykırı olan ve Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal eden bir eğitim politikası projesinin hizmetine sunmadığından emin olmak için tedbirler almalarına engel teşkil etmemektedir (yukarıda 55. paragraf).
Uygun Zaman
- Mahkeme, ulusal makamlar tarafından yapılan müdahalenin zamanlamasıyla ilgili olarak, başvurucu vakfın faaliyetlerinin adına dağıttığı ve yayımladığı yazılar da dâhil olmak üzere, senedinde ifade edilenler dışında bir amaç izlemesi sebebiyle, makamların bu farklılığa son vermek maksadıyla meşru olarak müdahalede bulunabileceklerini değerlendirmektedir. Başvurucu vakfın saklı amacının -yani öğrenciler arasında çoğulcu demokratik rejime karşı fikirler yaymak ve eğitim kurumları kurmak- gerçekleşmesini beklemek gerekli değildi.
Zorunlu Sosyal İhtiyacın Kapsamlı İncelenmesi
- Bu nedenle Mahkeme, diğerlerinin yanı sıra, çok sayıda teftiş ya da müfettiş raporlarına dayanarak ve Sözleşme’nin 11. maddesine ilişkin Mahkeme içtihadıyla belirlenen kriterleri uygulayarak davayı ayrıntılı bir şekilde inceleyen ulusal mahkemelerin, nihayetinde, başvurucu vakfın şeriata dayalı bir rejim kurma nihai hedefi doğrultusunda ortaöğretim ve üniversite eğitimi faaliyetlerini uygulamaya koymaya yönelik saklı projesini gerçekleştirmesine engel olmak gibi –çoğulcu demokratik bir toplumda eğitimin spesifik doğasını korumak ve böylece kamu düzenini sağlamak ve başkasının hak ve özgürlüklerini korumak için- zorunlu bir sosyal ihtiyacın var olduğu değerlendirmesinde bulunmakla takdir yetkilerini aşmadıklarını kabul etmektedir.
– Tedbirin Orantılılığı
-
Geriye Mahkeme’nin, başvurucu vakfın yedi yıldan uzun bir süre boyunca faaliyette bulunmamasının ve yeniden açıldığında bazı mallarının kendisine iade edilmemesinin, izlenen meşru amaçlarla orantılı olup olmadığını tespit etmesi kalmaktadır.
-
Başvurucular ve başvurucu vakıf, başvurucu vakfa faaliyetleriyle ilgili olarak bir uyarı yapılmasının gerekli olduğu farz edildiğinde, yetkililerin kapatma kadar radikal bir tedbiri seçmeye mecbur olmadıklarını ileri sürmektedirler. Başvurucular ve başvurucu vakıf, yetkililerin, kanunda bu amaçla öngörülmüş olan daha hafif yöntemlere başvurarak, başvurucu vakfın gelecekteki faaliyetlerini doğru hale getirtebilecekleri kanaatine varmaktadırlar. Ayrıca, kanun sonradan, başvurucu vakfın yeniden açılmasına izin verse bile Devletin, söz konusun vakfın kapatılmadan önce sahip olduğu malların tamamını geri almasına müsaade etmediğini eklemektedirler.
-
Hükümet, başvurucu vakfın durumunun eski haline getirildiği kanısındadır.
-
Mahkeme, müdahalelerin orantılılığını ölçmek söz konusu olduğunda, nitelik ve ağırlığın da göz önünde bulundurulması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır (bk. örnek olarak, Sürek/Türkiye (no 1) [BD], No. 26682/95, § 64, AİHM 1999-IV). Mahkeme ayrıca, 11. maddenin 2. fıkrasıyla izin verilen müdahalenin derecesinin belirsiz şekilde incelenemeyeceğini, ancak davanın özel bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri kararı, § 105).
-
Somut olayda Mahkeme, başvurucu vakfın, kapatıldıktan yedi yıl sonra, kapatılan vakıfların yeniden açılmasına imkân tanıyan yeni bir kanun gereğince vakıflar siciline yeniden tescil edilme talebinde bulunduğunu tespit etmektedir. Başvurucu vakıf, yine yeni kanuna dayanarak, kapatılmadan önce sahip olduğu malvarlığının büyük bir kısmını geri almıştır. Yalnız başka kamu hizmetlerine tahsis edilen mallar, revize edilen senetten ileri gelen yeni amaçlara dayanılarak başvurucu vakfa yeniden tahsis edilmelerinin mümkün olmaması nedeniyle geri verilmemiştir. İade edilmeyen mallar muhtelif kamu hizmetlerinde kullanılmaya devam edilmiştir. Başvurucu vakfın yalnızca sınırlı bir süre boyunca faaliyette bulunmaması, mallarının büyük kısmının kendisine iade edilmesi ve kamu hizmetlerinin kullanımına bırakılan birkaç malın kanunla öngörülen nesnel bir kritere dayalı bir tercih sonrasında belirlenmiş olması nedeniyle Mahkeme, uyuşmazlık konusu tedbirin izlenen amaçlarla orantısız olmadığı değerlendirmesinde bulunmaktadır.
– Sözleşme’nin 11. Maddesiyle İlgili Olarak Mahkeme’nin Vardığı Sonuç
-
Netice itibarıyla, Mahkeme, mevcut davada söz konusu olan müdahalelerin “zorunlu sosyal bir ihtiyacı” karşıladığı, “hedeflenen amaçlarla orantılı” olduğu ve Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında “demokratik bir toplumda gerekli” olarak değerlendirilebileceği sonucuna varmaktadır.
-
Dolayısıyla Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmemiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6 VE 13. MADDELERİ İLE SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvurucular ve başvurucu vakıf, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerine dayanarak, ulusal mahkemelerin, başvurucu vakfın lehine olan başka bir bilirkişi raporundan ziyade aleyhine olan bir bilirkişi raporuna dayanarak ulusal mevzuatı hatalı uyguladıklarını ve ayrıntılı gerekçe sunmadıklarını, bu nedenle, adil yargılanma ve etkili başvuru haklarını ihlal ettiklerini ileri sürmektedirler.
Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesi açısından vardığı sonuçları göz önünde bulundurarak, söz konusu şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esasını ayrı olarak incelemenin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır.
- Başvurucular ve başvurucu vakıf ayrıca, vakıf yeniden açıldığından bazı mallarının kendisine iade edilmemesi nedeniyle Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
Başvurucuların yakındıkları tedbirlerin, Mahkeme’nin tespit ettiği gibi, 11. maddeyi ihlal etmediğini ve Zehra Vakfının kapatılmasının ancak ikincil etkileri olduğunu not etmek uygun olacaktır. Hayatını kaybeden bir kurucuya ait olan ve başka kamu hizmetlerine tahsis edilen taşınmazların iade edilmemesi, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna vardıran aynı gerekçelerden ötürü, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi anlamında haklı bir müdahaledir. Bu nedenle, söz konusu şikâyetleri ayrıntılı olarak ayrıca incelemeye gerek yoktur (bkz. mutatis mutandis (lazım gelen değişiklikler yapılmak koşuluyla), yukarıda anılan Refah Partisi kararı, § 139).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
-
Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;
-
Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edilmediğine;
-
Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri ile Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esasını ayrı olarak incelemenin gerekli olmadığına karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 10 Temmuz 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Robert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
İşbu karar ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Yargıç Lemmens’in ayrık oy görüşü yer almaktadır.
R.S.
H.B.
YARGIÇ LEMMENS’İN KISMİ AYRIK OY GÖRÜŞÜ
Çoğunlukla birlikte, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edilmediği tespiti yönünde oy kullandım.
Bu sonuca ulaştıktan sonra, çoğunluğun, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri ile Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esasının ayrı olarak incelenmesinin gerekli olmadığı yönündeki kararına katılamayacağım (kararın 75-76. paragrafları). Mahkeme, ilk şikâyetle ilgili olarak (somut olayda, Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamındaki şikâyet) ihlal tespitinde bulunmadığında, kanaatimce, diğer şikâyetleri kabataslak bile incelemekle kendini yükümlü görmemezlik yapamaz.
Öte yandan, cevapsız bırakılan şikâyetlerin incelenmesi bence çok fazla sorun teşkil etmemektedir.
Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerine dayalı şikâyetlerle ilgili olarak, bence, başvurucuların Mahkeme’yi, yetki alanına girmeyen, dördüncü derece mahkemesi hâkimi görevini üstlenmeye davet ettiklerini tespit etmek yeterlidir (bk. diğer birçok karar arasında, Zubac/Hırvatistan [BD], No. 40160/12, § 79, 5 Nisan 2018). Bana göre, bu şikâyetler, açıkça dayanaktan yoksun olmaları nedeniyle kabul edilemez olarak açıklanmalıydı.
Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi bağlamındaki şikâyetle ilgili olarak, çoğunluk bizzat, somut olayda (başvurucuların mülkiyet hakkına) bir müdahalenin söz konusu olduğu ve bu müdahalenin “11. maddenin ihlal edilmediği sonucuna vardıran aynı gerekçelerden ötürü” (...) haklı olduğu (kararın 76. paragrafı) tespitinde bulunmaktadır. Çoğunluğun bu tespitten neden mantıklı bir sonuca, yani bu şikâyetin (Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamındaki şikâyet gibi) kabul edilebilir ama dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varmadığını anlamıyorum.
[1]. Said Nursi, namı diğer Bediüzzaman (“zamanın harikası”), 1876 yılında Bitlis’te doğmuş ve 1960 yılında Urla’da hayatını kaybetmiştir. Mevcut eğitim sisteminden hoşnut olmaması nedeniyle, geleneksel dini ilimler eğitimi ile fen bilimleri eğitimini birleştirmek istemekteydi. Bu nedenle, Osmanlı İmparatorluğunun doğu illerinde, bir İslam üniversitesi, Medresetü-z Zehra, kurulmasını arzu etmekteydi.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.