CASE OF NİHAT SOYLU v. TURKEY - [Turkish Translation] by Gülay Öztürk
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
© Av. Gülay ÖZTÜRK-Bu çeviriyi yayınlama yetkisi, HUDOC veri tabanına dâhil edilmek üzere yalnızca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne verilmiştir.
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
NİHAT SOYLU / TÜRKİYE
(Başvuru no: 48532/11)
KARAR
STRAZBURG
11 Aralık 2018
KESİNLEŞME
11.03.2019
İşbu karar Sözleşmenin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli değişikliklere tabi olabilir.
Nihat SOYLU / Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano
Yargıçlar,
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Julia Laffranque,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’ın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
20 Kasım 2018 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USÛL
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan işbu davanın temelinde, bu devletin vatandaşı olan Nihat Soylu’nun ("başvuran") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, 27 Nisan 2011 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleme’nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no:48532/11) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosu’na kayıtlı Avukat F. Algan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ise (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu kişiler aleyhine yürütülen davaların etkin olmadığını iddia etmiştir.
4. Başvuru 7 Şubat 2013 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
MADDİ OLAYLAR
I.DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1953 doğumlu olup, İstanbul’da ikâmet etmektedir.
- Başvuranın oğlunun ölümüyle sonuçlanan olaylar zinciri
6. 22 Haziran 1999 tarihinde, bulunduğu ilkokulda yere sabitlenmemiş olan kale direği başvuranın oğlunun üzerine düşmüştür. Çocuk daha sonra kliniğe götürülmüş, doktor M.T., kendisine ağrı kesici aldırmış ve birkaç saat boyunca müşaade altında tuttuktan sonra evine göndermiştir.
7. Başvuran, kaza ile ilgili bilgilendirilmemiştir.
8. Saat 22:00 civarında, oğlunun kötü durumda olduğunu tespit eden başvuran onu Sinop Atatürk Devlet Hastane’sine götürmüş, doktor (Y.A.) birkaç tahlil yaptıktan sonra hastanın genel durumunun iyi olduğu kanaatine varmıştır. Bununla birlikte doktor genel cerrahi konsültasyonu istemeye karar vermiştir. Durumu paylaştığı nöbetçi uzman hekim (K.C.) kendisinden, nöbetçi cerrahı (S.Y.) aramasını istemiştir. (Y.A.) bahsi geçen cerrah ile iletişime geçerek, başvuranın oğlunu muayene etmesi için hastaneye gelmesini istemiştir. (S.Y.)’nin ise cevaben gelmesinin gerekmediğini, tetkiklerin tekrarlanmasının ve hastanın ertesi güne kadar müşaade altında tutulmasının uygun olacağını bildirdiği iddia edilmiştir.
9. 23 Haziran saat 08:00’de, (Y.A.) yeniden cerrahı (S.Y.) aramış ve hastaneye gelmesini istemiştir.
10. İlgili 08:30’da gelmiş ve hastayı muayene etmeye başlamıştır. Doktor iç organlarda delinme teşhis etmiş ve hastayı ameliyat etmeye karar vermiştir.
11. Doktorların iddiasına göre, başvuran Sosyal Sigortalar Kurumuna (SSK) bağlı olduğunu ve hastane masraflarını karşılayamayacağı için oğlunun ameliyatının SSK ile anlaşmalı olan bir sağlık kuruluşunda yapılmasını tercih ettiğini beyan etmiştir. Böylelikle S.Y. hastanın tekrar Sinop Devlet Hastanesine yönlendirilmesine karar vermiştir.
12. Saat 09:30’da, başvuranın oğlu bahsi geçen sağlık kuruluşunun acil servisine alınmış, burada kendisini muayene eden cerrah hastanın ambulans ile ve hemşire eşliğinde acilen Samsun Devlet Hastanesine sevk edilmesine karar vermiştir.
13. Bu üçüncü kuruluşta muayene edildikten sonra, hasta Samsun’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hastanesine nakledilmiş ve saat 16:00’da acilen ameliyat edilmiştir.
14. Hasta ertesi gün vefat etmiştir.
B. Başvuran tarafından ikame edilen davalar
1-Ceza Yargılaması
15. 30 Haziran 1999 tarihinde, başvuran klinikteki hekim, Sinop Atatürk Devlet Hastanesi hekimleri ve Sinop SSK hastanesi hekimlerine karşı taksirle adam öldürme suçundan Sinop Cumhuriyet başsavcılığına şikayette bulunmuştur.
16. İç soruşturma yapıldıktan sonra, yetkili makamlar sorumluluğu doğabilecek görevliler hakkında ceza soruşturması başlatılmasına izin vermiştir.
17. Ceza soruşturmasına izin veren bu kararlar, Danıştay da dahil olmak üzere idari mahkemelere itiraz konusu olmuştur. Fakat bahsi geçen itirazlar reddedilmiştir.
18. Sonuç olarak, ilgililer hakkında Sinop Asliye Ceza Mahkemesi’nde kovuşturma başlatılmıştır.
19. 24 Aralık 2002 tarihinde, Sinop Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Sağlık Şûra’sından rapor talep etmiştir.
20. 16 Ocak 2004 tarihinde rapor teslim edilmiştir. On tanesi profesör olan, on altı uzman üye görüşüne göre;
- Klinikteki hekimin (M.T.) sorumlulugunun, hastanın muayenesindeki ihmali ve genel cerrahi konsültasyonu istememesi sebebiyle 1/8 oranında olduğu,
- Atatürk Devlet Hastanesinde nöbetçi cerrahın (S.Y.) sorumluluğunun 8/8 oranında olduğu,
-Atatürk Devlet Hastanesinde, hastayı bizzat görmeyen ve durumun telefon ile yönetilmesini isteyen nöbetçi uzman hekimin (K.C.) sorumluluğunun 2/8 oranında olduğu,
-Sinop Devlet hastanesinde hastanın Samsun Devlet hastanesine nakledilmesine karar veren cerrahın sorumluluğunun 8/8 oranında olduğu, kanaatine varılmıştır.
21. 1 Mart 2007 tarihinde Sinop Asliye Ceza Mahkemesi, kamu davasının zamanaşımı sebebiyle düşürülmesine karar vermiştir.
2. Hukuk Yargılaması
22. 9 Mart 2000 tarihinde başvuran ve eşi ; Sağlık Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, oğullarının okuduğu ilkokulun müdürü ve beden eğitimi öğretmeni, klinikteki hekim, Sinop Atatürk Devlet Hastanesindeki hekim ve Sinop Devlet Hastanesindeki hekim aleyhine Sinop Asliye Hukuk Mahkemesi’nde ("ASHM”) tazminat davası açmışlardır. Çocuklarının ölüm tarihinden itibaren uygulanacak temerrüt faiziyle birlikte 4 000 000 000 Türk Lirası (TL) manevi tazminat, 500 000 000 TL (her biri 250 000 000 TL) maddi tazminat talep etmişlerdir. Ayrıca hastane, yol ve cenaze giderlerinin karşılanması için 500 000 000 TL talep etmişlerdir.
23. Davalı idare uyuşmazlığın idari mahkemelerin görev alanına girdiğini iddia etmiştir. ASHM başvuran ve eşi tarafından açılan davada karar vermek için ceza davasının sonucunun beklenmesine karar vermiştir.
24. 22 Haziran 2004 tarihinde, başvuranın avukatı maddi tazminat miktarını ıslah etmiştir. Tazminat miktarı olarak 15 250 000 000 TL ile birlikte yasal faiz talep edilmiştir.
25. 11 Haziran 2008 tarihinde, ASHM’nin talebi üzerine Adli Tıp Kurumu’ndan uzman raporu gelmiştir.
26. Raporu hazırlayan uzmanlar tarafından, klinikteki hekimin (M.T.) hastayı hastaneye göndermek yerine gözlem altında tutulmasına karar vererek ihmali davranışta bulunduğu kanaatine varılmıştır. Sinop Atatürk Hastanesi cerrahının durumu acil olan hastayı ameliyat etmek yerine başka hastaneneye sevk edilmesine karar vererek kusurlu davrandığı kanaatine varılmıştır.
Öte yandan Sinop Asliye Ceza Mahkemesi’nden, Samsun SSK hastanesindeki cerrahın sorumluluğunu tespit etmek için gerekli evrakları talep ettiklerini fakat alamadıklarını belirtmişlerdir.
27. 22 Mayıs 2009 tarihli bilirkişi raporunda başvuranın uğradığı maddi zararın 15.821 YTL[1] değerinde olduğu ve başvuranın 2 Mayıs 2003 tarihinde vefat eden eşinin herhangi bir zarara uğramadığı belirtilmiştir.
28. 1 Haziran 2010 tarihli, ek bilirkişi raporunda başvuranın zararının 15.250 YTL değerinde olduğu ve vefat eden eşine herhangi bir tazminat ödenemeyeceği belirtilmiştir.
29. 28 Eylül 2010 tarihinde, Asliye Hukuk mahkemesi görevli olduğuna karar vermiş ve başvuran ve eşi lehine 2 000 YTL manevi tazminat ile 15 250 YTL maddi tazminatın, çocuğun ölüm tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar vermiştir.
30. 2 Temmuz 2012 tarihli kararıyla, Yargıtay bu uyuşmazlıkta idari mahkemelerin görevli olduğu gerekçesiyle kararı bozmuştur. 24 Aralık 2012 tarihinde ise, başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir.
31. 8 Mart 2013 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi Yargıtay’ın kararına uymaya karar vermiş ve başvuranın davasını reddetmiştir.
32. 5 Haziran 2013 tarihinde, Yargıtay başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiştir.
3. Disiplin İşlemleri
33. 20 Şubat 2000 tarihinde, iç soruşturmanın ardından, Milli Eğitim Bakanlığı İl Müdür yardımcısı, başvuranın oğlunun üzerine düşen kale direğinin yere sabitlenmesi hususunda gerekli önlemleri almadığı gerekçesiyle ilkokul müdürüne (S.Y.A.) uyarı cezası vermiştir.
34. 22 Şubat 2000 tarihinde, İl Millî Eğitim Müdür yardımcısı, okulun beden eğitimi öğretmenini (R.K.) cezalandırmıştır.
35. 7 Mart 2000 tarihinde İl Millî Eğitim Müdürü, ilkokul müdürünün (S.Y.A) disiplin cezasını kaldırmaya karar vermiştir.
36. 11 Ocak 2001 tarihinde, Sağlık Bakanlığı’nda yürütülen iç soruşturma sonucunda, Bakanlık Atatürk Devlet Hastanesi’nde görevli nöbetçi uzman hekimi, başvuranın oğlunu bizzat muayene etmediği ve nöbetçi cerrah ile bizzat iletişime geçmediği gerekçeleriyle kınama cezası vermiştir.
II- İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
37. Olay tarihinde yürürlükte olan Borçlar Kanunu’nun (BK) 53. maddesi gereğince :
Ceza Hukuku ve Medeni Hukuk arasındaki ilişki
Kusur ve zararın tespiti hususunda ceza mahkemesinin değerlendirmesi hukuk hakimini bağlamaz.
38. Bu cümlenin Türk mahkemeleri tarafından yorumu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 9 Nisan 2014 tarihli kararında da özetlenmiştir (E. 2013/4-1008 K. 2014/490). Somut olay ile ilgili kısımlar şu şekildedir:
“Bu açık hüküm karşısında (BK m.53), ceza mahkemesince verilen beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliği, illiyet gibi esasların hukuk hakimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır.
Ancak, hemen belirtilmelidir ki, gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hakiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle "fiilin hukuka aykırılığı" konusuyla hukuk hakiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir.
Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır (Yargıtay H.G.K.’nun 10.1.975 gün ve 1971/406 E., 1975/1 K.; H.G.K.’nun 23.1.1985 gün ve 1983/10-372 E., 1985/21 K.; H.G.K.’nun 27.4.2011 gün ve 2011/17-50 E., 2011/231 K. sayılı ilamları)”
Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine dair ceza mahkemesi kararı hukuk hakimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir (H.G.K.’nun 11.10.1989 gün ve 1989/11-373 E., 472 K.; H.G.K.’nun 27.4.2011 gün ve 2011/17-50 E., 2011/231 K. sayılı ilamları).
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I- SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Dava konusu hakkında
39. Başvuran iç hukuk yollarının etkinsizliğinden şikayetçidir. Ulusal mahkemelerin oğlunun ölümünün bir dizi ihmalden kaynaklandığını kabul etmemiş olmasından yakınmaktadır: Öncelikle, yetkililerin kazadan kendisini haberdar etmediğini, dersler bitince oğlunun normal bir şekilde eve dönmesine müsaade edildiğini; ertesi gün, acilen yapılması gereken ameliyatın yapılmadığını ve oğlunun bir hastaneden diğerine sevk edilerek; tedavinin geç başladığını ve dolayısıyla düzgün bir şekilde gerçekleştirilemediğini ileri sürmektedir..
40. Bu sebeplerle, başvuru sahibi kaza sorumluları ile oğlunun tedavisinden sorumlu olanlar aleyhine yürütülen ceza davasının, makul sürede sonuçlandırılmadığı için davanın zamanaşımına uğradığından ve bu sebeple etkili bir çözüm sağlamadığından yakınmaktadır.
41. Ayrıca başvuran, oğlunun ölümünden sorumlu olan kişiler aleyhine açılan tazminat davasına ilişkin sürenin aşırı uzunluğundan da şikayetçidir. Başvuru sahibi, ilk derece mahkemesini duruşmaları sürekli ertelemekle suçlamaktadır. Kendisine göre, ilk derece mahkemesi sonunda lehine tazminata hükmetmişse de, zaman geçtikçe hükmedilen meblağ uğranılan zararı giderme imkanını ortadan kaldıracak şekilde değer kaybetmiştir.
42. Başvuran, özellikli olarak Sözleşmenin herhangi bir maddesine dayanmamaktadır.
43. Hükûmet, başvuranın hukuk ve ceza davalarının süresine ilişkin şikayetlerinin Sözleşmenin yalnızca 6. maddesi kapsamında olduğu ve 2. maddenin kapsamına girmediği kanaatindedir. Kendisine göre, şikayet formunda yer alan ifadelerin hiçbiri Sözleşme’nin 2. Maddesi kapsamında yorumlanamaz.
44. Başvuran ise şikayetlerinin Sözleşme’nin 2., 6. ve hatta 13. maddelerine dayandığı şeklinde cevap vermiştir.
45. Mahkeme bir şikayetin iki unsurdan oluştuğunu hatırlatmaktadır: olgusal iddialar ve hukuki sebepler. "Jura Novit Curia" ilkesi uyarınca AİHM, başvuranlar tarafından Sözleşme ve protokollerine göre ileri sürülen hukuki sebeplerle bağlı değildir ve şikayete konu olayların, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışında Sözleşmenin diğer maddeleri veya hükümleri ışığında değerlendirerek hukuki niteliğine karar verebilir. ( Radmilja ve diğerleri / Hırvatistan [GC], nos 37685/10 et 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
46. İşbu davada, AİHM başvuranın esasen oğlunun ölümüyle ilgili sorumlulukların tespit edilmesi ve uygun bir tazminat almak için başvurduğu hukuk yollarının etkin olmadığından dolayı şikayetçi olduğunu saptamıştır. Mahkeme bu şikayetin usûl yönünden Sözleşmenin 2. maddesinin uygulama alanına girdiği kanaatindedir. Sonuç olarak, incelemesini bu hükmün ihlal edildiği iddiasıyla sınırlayacaktır.
47. Sözleşme’nin 2. maddesinin, somut olay ile ilgili kısmı şu şekildedir:
"1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur."
B. Kabul edilebilirlik hakkında
1. Tarafların iddiaları
48. Hükûmet, birçok kabul edilemezlik itirazında bulunmuştur.
49. Öncelikle, taksirli ölüm durumunda, hukuk davası yolunun öncelikli olması gerektiğini savunmaktadır. Bu nedenle, kendisine göre, ceza yargılamasının süresi ile ilgili husus değerlendirilmemelidir. Öte yandan, Hükûmet, başvuranın söz konusu davayı sona erdiren kararın tarihi olan 2 Nisan 2007 tarihinden itibaren altı aylık süre içerisinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaması sebebiyle şikayetinin zaten kabul edilemez olduğu kanaatindedir.
50. Son olarak, hükûmet iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş olması gerektiğini savunmaktadır. Yukarıda belirtilen kanun yolunu düzenleyen yasanın 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girdiğini ve bu tarihte hukuk yargılamasının hâlen devam etmekte olduğunu belirtmektedir.
51. Hükûmetin ilk itirazına cevap olarak, başvuran kanun yollarının etkinliğinin bir bütün halinde değerlendirilmesi gerektiğini ve her bir kanun yolunun ayrı ayrı incelenmemesi gerektiğini savunmaktadır.
52. İkinci itiraza gelince, Hükûmet tarafından belirtilen kanun yolunun, davayı açtığı tarihte var olmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca, şikayete konu olayların, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun yürürlük tarihi olan 23 Eylül 2012 tarihinden önce gerçekleştiğini savunmaktadır.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
a) Altı aylık süre kuralına uyulması hakkında
53. Mahkeme, başvuranın Sözleşme kapsamındaki şikayetiyle ilgili etkin tazminat almak adına Türk hukuk sisteminin sunduğu temel hukuk yollarına başvurduğunu gözlemlemektedir.
Bununla birlikte ilgili kişi tazminat davası açtığında – ki ilk bakışta, somut olaylar bakımından açılacak en uygun davanın bu olduğu anlaşılmaktadır - bu tür bir davanın adli merciler önünde baştan kaybedilmeye mahkum olduğu ve bu kapsamda altı aylık süre hesabında dikkate alınmaması gerektiği hususunun aşikar olduğu ispatlanamamıştır. (bkz, örnek olarak, Rezgui/FRANSA (Aralık), no 49859/99, CEHD 2000-Xl, ve Moussaïeva ve diğerleri/RUSYA (Aralık), no 74239/01, 1 Haziran 2006). Zira, uzun süren bir yargılama sonucunda, önce Asliye Hukuk Mahkemesi başvuranı haklı bulmuş, (üstte 29. paragraf) ancak sonrasında Yargıtay, davanın idari yargının görev alanına girdiğine karar vermiştir (üstte 30. paragraf).
54. Somut olaylar açışından, davaları bir bütün halinde değerlendirerek, Sözleşmenin 2. maddesinde belirtilen usûle ilişkin yükümlülükleri yerine getirip getirmediklerini incelemek gerekir (Lopes de Sousa Fernandes/PORTEKIZ [GC], no 56080/13, §§ 127-139, 19 Aralık 2017).
55. Sonuç olarak, AİHM Hükumetin altı aylık süreye ilişkin itirazını reddetmiştir.
b) İç hukuk yollarının tüketilmesi
56. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi şartına uyulduğunu kural olarak kendisine yapılan başvuru tarihi itibari ile değerlendirdiğini hatırlatmakta (Valada Matos das Neves/ Portekiz, no 73798/13, § 102, 29 Ekim 2015) ve işbu davada, başvurunun 27 Nisan 2011 tarihinde, yani Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun yürürlüğe girme tarihi olan 23 Eylül 2012’den önce yapıldığını not etmektedir.
57. Mahkeme, işbu davada başka bir değerlendirmeyi haklı gösterecek herhangi gerekçe görmemektedir.
58. Ayrıca Mahkeme, somut davada olduğu gibi, başvurunun yapıldığı esnada ulusal mahkemeler önünde derdest olan başka bir davada ileri sürülen benzer bir itirazı reddettiğini hatırlatmaktadır. (Öztünç / Türkiye, no 14777/08, §§ 50-61, 9 Şubat 2016).
59. Dolayısıyla, Hükumetin bu itirazını da reddetmektedir.
60. Başvurunun, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça temelsiz olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle karşı karşıya kalmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
C. Esas Hakkında
1-Tarafların iddiaları
61. Başvuran, esasen oğlunun ölümüne ışık tutmak ve sorumlu tuttuğu kişilerin hesap vermesini sağlamak için açtığı davaların etkin olmadığından şikayet etmektedir, ki bunun başlıca sebebi kendisine göre davaların aşırı uzun sürmüş olmalarıdır.
62. Hükümet, Mahkeme’nin konuyla ilgili içtihadının farkında olduğunu belirterek aşağıda yer alan gerekçeleri sunmaktadır :
- Ceza yargılamasına dahil olan kişilerin fazlalığı ve ilgililerin ; kanunun kendilerine tanıdığı hukuk yollarını kullanarak, haklarında kovuşturma yapılması hususunda İdare Mahkemesi ve Danıştay tarafından izin verilmesi yoluna gitmiş olmaları ceza davasının süresinin uzamasına yol açmıştır.
- Şüpheliler hekim olduğundan, olayların vuku bulduğu tarihte yürürlükte olan yasalar gereğince Yüksek Sağlık Kurulundan izin ve rapor alınması gerekmiştir, ve bu rapora karşı yapılan itirazlar neticesinde başka raporların hazırlanmasını gerekmiştir.
- İki disiplin kovuşturması başlatıldı ve birçok kişi cezalandırıldı.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
63. Sağlık alanında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin usûle ilişkin yükümlülüğü ile ilgili genel ilkeler bakımından Mahkeme, Lopes de Sousa Fernandes kararına atıfta bulunmaktadır (bahsi geçen, §§ 214-221).
64. İşbu davada Mahkeme, başvuranın iç hukukta öngörülen yasal yollardan birçoğunu kullandığını tespit etmiştir. Mesele, davanın somut şartlarında, Sözleşme’nin 2. maddesi tarafından güvence altına alınan yaşam hakkına verilen önem ve bu hükümden doğan usûle ilişkin yükümlülüğe Mahkeme’nin verdiği ağırlık dikkate alındığında, Türk hukuk düzeninin bir bütün olarak davanın doğru şekilde ele alınmasına izin verip vermediğini bilmektir. (Kudra / Hırvatistan, no 13904/07, § 107, 18 Aralık 2012).
65. Ceza Yargılaması ile ilgili Mahkeme, kamu davası zamanaşımına uğradığına göre, başvuranın oğlunun ölümüyle ilgili sorumluların tespit edilemediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu yargılamanın etkin olduğu düşünülemez.
66. Hukuk yargılamasıyla ilgili olarak Mahkeme, başvuranın oğlunun 23 Haziran 1999 tarihinde vefat ettiğini ve hukuk mahkemeleri nezdinde 9 Mart 2000 tarihinde tazminat davası açıldığını, bunun ise 5 Haziran 2013 tarihinde, yani 13 yıl sonra hukuk mahkemelerinin görevsizliği ile sonuçlandığını gözlemlemektedir. Mahkeme, ihmal suçlamalarının aydınlatılması için açılan bir davanın iç hukukta bu kadar uzun sürmüş olmasının Sözleşme’nin 2. maddesinin gerekleriyle bağdaşmadığını değerlendimektedir. Mahkeme, sürecin bu kadar ağır işlemesinin gerek davacı taraf açısından gerekse ilgili sağlık uzmanları açısından yıpratıcı olan belirsizliğin daha da uzamasına sebep olduğu kanaatindedir. Mahkemeye göre, yargı sistemini mahkemelerinin Sözleşme gereklerine ve özellikle 2. maddede belirtilen yükümlülüklere uyacak şekilde düzenlenmesi görevi devlete aittir.
67. Disiplin kovuşturmalarına gelince, Mahkeme, bilirkişi raporlarının ve Asliye Hukuk Mahkemesinin çok sayıda sorumlu kişilerin varlığını tespit etmiş olmasına rağmen, nihayetinde yalnızca iki kişinin, (K.C) Atatürk Hastanesi’nin nöbetçi uzman hekimi, ilkokulun beden eğitimi öğretmeninin (R.K.) cezalandırıldığını tespit etmiştir (sırasıyla bir uyarı ve bir kınama cezası). (yukarıdaki 20. & 26. paragraflar).
68. Ek olarak, Mahkeme, başvuranın bu yargılamaya dahil edilmediğini, yaptırımların hafif kaldığını ve isnat edilen olayların yaşama verdiği zarar boyutunun dikkate alınmadığını gözlemlemektedir.
69. Sonuç olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu disiplin soruşturmalarının, bir yandan sorumlulukların tümünün yükletilmesini sağlamadığından ve diğer yandan uygulanan yaptırımların verilen zararı telafi etmeye kendi başına yeterli olmadığından Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında etkili olduğunun kabul edilemeyeceği kanaatindedir.
70. Nihayet Mahkeme, hukuk yargılamasının sonunda, adli yargının görevsizlik kararı nedeniyle başvuranın idare mahkemeler nezdinde tazminat davası açma imkanına sahip olduğunu ve fakat bunu yapmadığını tespit etmiştir. Bununla birlikte, hukuk mahkemelerinin görevsizlik kararını makul bir süre içerisinde vermedikleri de not edilmelidir. Gerçekten de, bu kararı vermeleri, yargılamanın başlagıcından itibaren on üç yıldan fazla sürmüştür. Asliye Hukuk Mahkemesi idarenin itirazına rağmen önce kendini görevli görmüş, ve ceza yargılamasının sonucunu beklemeye karar verdikten sonra, on yıllık yargılamanın sonunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla başvuranın davasının kabulüne karar vermiştir. Bu hususlar ışığında, başvuranı idare mahkemeleri nezdinde dava açarak davayı sürdürmemesi sebebiyle eleştirmek makul değildir.
71. Mahkeme, başvuranın oğlunun tıbbi bir ihmal sonucunda öldüğü iddiasına ilişkin savunulabilir bir şikâyet karşısında ; bir bütün olarak ulusal sistemin, Sözleşme’nin 2. Maddesi ile devlete yüklenen yükümlülük uyarınca uygun ve yeteri kadar ivedi bir cevap getiremediği kanaatindedir. Sonuç olarak, söz konusu hükmün usûl yönünden ihlali söz konusudur.
II. SÖZLESMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANABİLİRLİĞİ HAKKINDA
72. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
« Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazminat verilmesine hükmeder. »
73. Başvuran maddi tazminat olarak 73.160 TL talep etmektedir. Bu tutarın, Asliye Hukuk Mahkemesince 28 Eylül 2010 tarihli kararında, 23 Haziran 1999 tarihinden itibaren işlemiş olan 15.250 TL yasal faizi ile birlikte kendisine ödenmesine karar verilen tutara tekabül ettiğini belirtmektedir. Ek olarak oğlunun hastane ve cenaze giderleri için 5000 TL talep etmektedir.
74. Başvuran, manevi tazminat olarak 43.750 Euro (EUR) talep etmektedir.
75. Masraf ve giderlerle ilgili olarak başvuran, avukatlık ücreti için 13.320 TL (Ulusal mahkemeler nezdinde temsil için 3.320 TL, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde temsil için 10.000 TL), diğer yargılama giderleri için ise 2.000 TL talep etmektedir.
Bu bağlamda, kendisini AİHM’de temsil eden avukat ile akdedilen, 10.000 TL tutarında bir ödeme yapılmasının kararlaştırıldığı sözleşmeyi de sunmaktadır. Ayrıca, Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yapılan yargılama sonucunda 2.000 TL karşı vekalet ücreti ödemeye mahkum edildiğini de belirtmektedir.
76. Hükumet tüm bu iddialara itiraz etmektedir. Başvuranın, 16 Ağustos 2013 tarihinde, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması sebebiyle İnsan Hakları Tazminat Komisyonu’na başvurduğunu ve 10.320 TL tutarında tazminat talebinde bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca bu davanın söz konusu merci önünde halen derdest olduğunu eklemiştir.
77. Eğer Sözleşme organlarına başvurmadan önce iç hukuk yollarının tükettikten sonra mağdurun İnsan Hakları Mahkemesi tarafından adil bir tazminata hükmedilmesi için tekrardan iç hukuk yollarının tüketilmesi talep edilseydi, Sözleşme ile öngörülen yargılama toplam süresinin, insan haklarının etkin bir şekilde korunması fikri ile bağdaşmayacağı şeklinde, daha önceden Mahkeme tarafından alınmış bir karar mevcuttur. Böyle bir gereklilik Sözleşmenin amacı ile bağdaşmayan bir duruma yol açar (Oğur/Türkiye [GC], no 21594/93, § 98, CEDH 1999‑III).
Sözleşmenin 2. maddesinin ihlali ve uyuşmazlık konusu olayların on dokuz yıl önce gerçekleşmesi hususlarında vardığı sonuçlar ışığında Mahkeme, başvuranın adil tazminat talebi hakkında karar vermesine yer olduğu kanaatindedir.
78. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında herhangi bir nedensellik bağı bulunmadığına karar vermiştir. Sonuç olarak bu talebini reddetmiştir.
79. Öte yandan, başvuranın manevi açıdan zarar gördüğü kanaatine varmış ve kendisine 10.000 Euro tutarında tazminat verilmesini uygun görmüştür.
80. Masraf ve giderlere gelince, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, bir başvuran , bu harcamaların yalnızca gerçek, gerekli ve makul bir tutarda olması durumunda iadesini alabilir. İşbu davada, kendisine sunulan belgeler ve mahkeme içtihadına bakıldığında, AİHM, tüm masraflar için 3 000 Euro’luk bir tutarın makul olduğuna karar vermiş ve başvurana ödenmesini uygun bulmuştur.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE;
-
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
-
Sözleşme’nin 2. maddesinin usûl yönünden ihlal edildiğine;
a) Davalı devlet, başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2. Maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, fiili ödeme tarihindeki kur üzerinden davalı devletin para birimine çevrilerek aşağıdaki tutarları ödeyecektir;
i) Manevi tazminat olarak 10.000 Euro (on bin) ile miktara yansıtılabilecek her türlü vergi tutarı.
ii) Masraf ve giderler için 3.000 Euro ( üç bin ) ile miktara yansıtılabilecek her türlü vergi tutarı.
b) Belirtilen süre bitiminden itibaren ve ödemenin yapıldığı tarihe kadar, yukarıda
belirtilen tutarlara Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı basit faiz oranına yüzde üç puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;
- Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine; KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, 11 Aralık 2018 tarihinde, İçtüzüğün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
[1] 1 Ocak 2005 tarihinde, Eski Türk Lirasının (TL) yerini alan Yeni Türk Lirası (YTL) tedavüle girmiştir. 1 YTL bir milyon TL’ye eşittir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.