CASE OF ASMA v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ASMA / TÜRKİYE
(Başvuru No. 47933/09)
KARAR
STRAZBURG
20 Kasım 2018
KESİNLEŞME TARİHİ
18 Mart 2019
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Asma / Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano
Hâkimler,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 23 Ekim 2018 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Mehmet Asma’nın (“başvuran”) 24 Ağustos 2009 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 47933/09) bulunmaktadır.
-
Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna bağlı Avukat Ö.O. Sur tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak, kazara çıkan bir yangında 15 yaşında iken hayatını kaybeden kızı Esma Asma’nın yaşam hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Başvuran aynı zamanda, Sözleşme’nin 6. maddesi bakımından, somut olayda kullanmış olduğu ceza yolunun etkin olmadığından da yakınmıştır.
- Söz konusu iki şikâyet 2. maddenin esas ve usul yönleri bakımından 8 Temmuz 2015 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmı, Sözleşme’nin 34. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca kabul edilemez olarak açıklanmıştır.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Davanın Başlangıcı
-
Başvuran 1957 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
-
Başvuranın ailesinin yaşadığı binanın (“bina”) bitişiğindeki arazinin sahibi Z.Y. 6 Eylül 2000 tarihinde, söz konusu arazi için imar izni verilmesi hususunda Eyüp Belediyesine (“Belediye”) başvuruda bulunmuştur. Sunulan talep derdest durumda iken, Z.Y. 154 kilovat (kw) enerji taşıyan yüksek gerilim hava hattı (“nakil hattı”) yakınında izinsiz olarak hafriyat çalışmalarına (“çalışmalar”) başlamıştır.
Mahalle sakinleri, nakil hattının, bölgeye doğru sarkması nedeniyle iş makinelerinin çalışmalarının tehlike arz ettiği hususunda işçileri uyarmışlar; ancak herhangi bir neticeye varamamışlardır.
- Çalışmalara devam edildiği sırada, 21 Ekim 2000 tarihinde, çatıların iki metre ilerisinde bulunan nakil hattı kablolarının birinden kaynaklanan elektrik arkı sonucu oluşan patlama neticesinde binanın dördüncü katında yangın çıkmıştır.
Çıkan yangında, başvuranın kızı, bir çocuk ve bir anne olmak üzere üç kişi hayatını kaybetmiştir.
B. Somut Olayda Başlatılan Yargılamalar
-
Ceza Yargılaması
-
Aynı gün, Eyüp Cumhuriyet Savcısı (“savcı”) tarafından resen ceza soruşturması açılmıştır. İlk olarak, çalışmalara yasaya aykırı olarak başlandığı tespit edilmiştir.
-
Başvuranın kızına sırasıyla 22 Ekim ve 21 Kasım 2000 tarihlerinde, ölüm sonrası muayenesi ve otopsi yapılmıştır. Yapılan incelemeler neticesinde, ilgilinin, yanık ve karbonmonoksit zehirlenmesi sonucu hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.
-
Eyüp Sulh Ceza Mahkemesi naip hâkimi 22 Ekim 2000 tarihinde, çalışmalar sırasında kullanın kepçenin operatörü B.B.nin ifadesini almıştır. B.B., çalışmaya başlanmadan önce, müteahhit H.Y.nin, kamyonların geçişine engel olmaması için sarkan elektrik kablolarını bir ağaca bağlattığını ve kendisinin, iş makinesiyle bu kablolara temas etmediğini ifade etmiştir.
-
Belediye 23 Ekim 2000 tarihinde, inşaatı mühürlemiştir. Belediye 26 Ekim günü, Z.Y.yi 3194 sayılı İmar Kanunu’na muhalefet nedeniyle 500.000.000 Türk lirası (TRL) [1] (Olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 877 avroya tekabül etmekteydi.) para cezasına mahkûm etmiştir.
-
30 Ekim 2000 tarihinde soruşturma dosyasına yangın raporu eklenmiştir. Söz konusu raporda, ölümle neticelenen kazanın bir dizi ihmalkârlık ve tedbirsizlik neticesinde meydana gelmiş olduğu sonucuna varılmıştır. Olayda işçiler, çalışmalar sırasında makinelerin çalışmasına engel olduğu gerekçesiyle nakil hattı kablolarını bir ağaca bağlamak maksadıyla germişler; sonrasında, kepçenin küreği telefon hatlarını koparmış ve muhtemelen söz konusu kablolara da zarar vermişti; bu şekilde zarar gören kablolardan ikisi, binanın çatı seviyesinin altında belli bir yükseklikte sarkık vaziyette durmaktaydı ve bu kablolar görünüşe göre binanın son katında yüksek gerilim elektrik arkı meydana getirmişti.
-
Savcı 1 Kasım 2000 tarihli iddianamesi ile, Y.Ö., kepçe operatörü B.B. ve H.Y.yi tedbirsizlik ve ihmalkarlık sonucu yangına ve üç kişinin ölümüne sebebiyet vermekle (mülga TCK’nın 383. maddesinin 2. fıkrası) suçlayarak Eyüp Ağır Ceza Mahkemesine (“EACM”) sevk etmiştir. Savcı, söz konusu şahısları, nakil hattı kablolarının yerini herhangi bir güvenlik önlemi almadan yanlış şekilde değiştirmekle ve böylelikle yangına sebep olan elektrik arkına yol açmakla suçlamıştır.
Duruşmaya, EACM önünde 6 Kasım 2000 tarihinde başlanmıştır.
-
6 Şubat 2001 tarihli duruşmada, bilhassa sanıklardan B.B. ve Y.Ö.nün savunmaları alınmıştır. 14 Şubat günü ise, hâkimler, bir görgü tanığını ve sanık H.Y.yi dinlemişlerdir. 27 Mart 2001 tarihli duruşma sırasında, H.Y. ve avukatı savunmalarını sunmuşlardır; aynı zamanda B.B.nin avukatı da dinlenmiştir.
-
EACM tarafından 10 Mayıs 2001 tarihinde, üç görgü tanığının yanı sıra sanık H.Y.nin ve müdahil tarafların avukatlarının ifadeleri alınmıştır. Öte yandan, olay yerinde ikinci bir olay yeri incelemesi ve teknik bilirkişi raporu düzenlenmesi amacıyla bilirkişi heyeti kurulmasına karar vermiştir. EACM, İstanbul Teknik Üniversitesinden (“Üniversite”) –devlet kurumu- mühendis bilirkişi listesi hazırlaması talebinde bulunmuştur.
Duruşmaya 26 Haziran 2001 tarihinde H.Y. ve B.B.nin huzurunda başlanmıştır. EACM, İtfaiye Müdürlüğünden, olay yerinde çekilmiş olması muhtemel tüm video kayıtlarını iletmesi talebinde bulunmuştur. Hâkimler aynı zamanda, Üniversitenin talep edilen listeyi henüz sunmadığını kaydetmişlerdir.
- EACM heyeti 23 Ağustos 2001 tarihinde değiştirilmiş ve dosya yeni hâkimler tarafından yeniden okunmuştur. Bilirkişi listesi halen taraflarına ulaşmamıştır.
Bu sırada mühendis listesi taraflarına ulaşmış ve hâkimler 20 Eylül 2001 tarihinde, meslektaşlarından birini, söz konusu listeden hareketle bilirkişi heyeti kurmakla görevlendirmişlerdir.
Hâkimler 18 Ekim 2001 tarihli duruşmada, bilirkişi heyetine raporunu sunması için on beş günlük süre vermiştir.
- Bilirkişi heyeti 6 Kasım 2001 tarihinde raporunu sunmuştur. Rapor kapsamında, nakil hattı yakınındaki çalışmaların inşaat ruhsatı olmadan ve tüm güvenlik önlemleri alınmadan yapıldığı kanaatine varılmıştır. Bilirkişiler aynı zamanda, felaketin yaşandığı binanın, yönetmeliğe uygun asgari mesafe 4 metre olduğu halde, Elektrik Kuvvetli Akım Tesisleri Yönetmeliği (aşağıda 50. paragraf) ihlal edilerek, hava hatlarından 2 metre uzağa inşa edildiğini ve üstelik bu kablolama fazlarından birinin kusurlu olduğunu belirtmişlerdir. Bilirkişilere göre, çalışmalar sırasında, kepçe telefon hattını germiş ve telefon hattı, binanın çok yakınından geçen bir kabloya temas etmiş ve bu durum, Esma Asma’nın yaşadığı kata doğru 154 kw.lık elektrik boşalmasına neden olmuştur.
Söz konusu rapor kapsamında, müterafik sorumluluklar şu şekilde belirlenmiştir:
– Herhangi bir güvenlik önlemi alınmamış olmasına ek olarak, çalışmalara yasaya aykırı olarak başlama nedeniyle, H.Y.nin 4/8 oranında;
– Kepçeyle tedbirsiz şekilde yapılan manevralar nedeniyle, Y.Ö. ve B.B.nin her birinin 1/8 oranında;
– Nakil hattı yakınında izinsiz başlatılan çalışmaları denetlemediği ve konutlar, çatıları ile yüksek gerilim hava hatları arasında uyulması gereken yönetmeliğe uygun asgari mesafeler dikkate alınmadan bina inşaatına müsamaha gösterdiği gerekçesiyle, Belediyenin 2/8 oranında kusurlu olduğu kanaatine varıldığı belirtilmiştir.
- 8 Kasım 2001 tarihli duruşma sırasında, dosya, EACM’nin yeni hâkimleri tarafından yeniden okunmuştur; bilirkişi raporunun incelenmesi sonrasında, H.Y., B.B. ve Y.Ö. sonuçlarına itiraz etmişlerdir.
EACM, bilirkişi raporunda Belediyenin de suçlandığı gerekçesiyle, kanuni gereğin takdiri için söz konusu raporun savcıya iletilmesine karar vermiştir.
-
EACM 20 Aralık 2001 tarihli duruşmada, sanıkların itirazlarını ve aynı zamanda Türkiye Elektrik İletim A.Ş.nin (TEİAŞ) kazanın meydana gelmesindeki müterafik ihmal konusunda hesap vermesi gerektiği yönündeki iddialarını göz önünde bulundurarak yeni bilirkişi incelemesi yapılmasının gerekliliği hakkında daha sonra karar vereceğini bildirmiştir. TEİAŞ, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye tabi iktisadi devlet teşekkülü olup sermayesi Devlete aittir.
-
EACM tarafından yapılan bildirime uygun olarak (yukarıda 18. Paragrafın son cümlesi) savcı, Belediye Başkanı A.G. ve Belediye İmar Müdürü H.K. hakkında yeni bir dosya açmıştır.
4483 sayılı 2 Aralık 1999 tarihli Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun (aşağıda 47. paragraf) uyarınca, savcı, A.G. ve H.K. hakkında soruşturma başlatılması için gerekli izni almak amacıyla dosyayı Eyüp Kaymakamlığına iletmiştir.
Daha sonrasında, dosya İçişleri Bakanlığına gönderilmiş ve söz konusu dava, farklı kamu memurları hakkında görülmekte olan benzer diğer davalarla birleştirilmiştir.
-
EACM heyeti 6 Haziran 2002 tarihinde yeniden değiştirilmiş ve tutanaklar yeni hâkimlere okunmuştur. EACM, belediye memurları A.G. ve H.K. hakkında derdest olan dosyaların akıbetini araştırmaya karar vermiştir.
-
4483 sayılı Kanun uyarınca başvurulan (yukarıda 20. paragraf) İçişleri Bakanlığı 20 Kasım 2002 tarihinde, iç soruşturmanın sonuçlarına dayanarak, A.G. ve H.K. hakkında talep edilen soruşturma iznini vermeyi reddetmiştir. İçişleri Bakanlığı, A.G. ve H.K.nın kaza meydana gelmeden önce şantiyede tamamen bilgileri dışında yürütülen çalışmaların yasaya aykırı oluşundan haberdar olamayacakları ve her halükarda, sonrasında suçlulara gerekli idari cezaları uygulamaktan kaçınmadıkları kanaatine varmıştır.
-
Söz konusu kararın EACM’nin bilgisine sunulmamış olduğu anlaşılmaktadır; zira 25 Aralık 2002 tarihli duruşmada, mahkeme, konuyla ilgili yeniden bilgilendirilme talebinde bulunmuştur. EACM 8 Mayıs 2003 tarihli duruşma sırasında da aynı talepte bulunmuştur.
-
EACM 8 Ekim 2003 tarihinde savcılık tarafından, yeni bir bilirkişi incelemesi yapılması talebi ile ilgili meseleyi incelemeye davet edilmiştir (yukarıda 19. Paragrafın en başında). Hâkimler bu nedenle, üç mühendisten oluşan yeni bir bilirkişi heyeti kurulmasına karar vermişler ve Üniversiteden, mühendis bilirkişi listesini tarafına iletmeyi talep etmişlerdir.
-
Söz konusu liste 25 Şubat 2004 tarihinde halen EACM’ye ulaşmamıştır.
EACM 27 Nisan 2004 tarihli duruşmada, Üniversiteden talep edilen listenin halen tarafına ulaşmadığını belirtmiştir.
Hâkimler söz konusu listeye 24 Haziran 2004 tarihinde ulaşmışlar ve yeni bir olay yeri incelemesi yapmak üzere bilirkişi heyeti kurulması amacıyla üç isim tayin etmişlerdir.
22 Aralık 2004 tarihli duruşmada, önceki duruşmada isimleri belirlenmiş olan bilirkişilere ulaşılamadığından olay yerinde herhangi bir inceleme yapılmadığı tespit edilmiştir. EACM bunun üzerine, hızlı bir şekilde başka bir bilirkişi heyeti kurulmasına karar vermiştir.
Görünüşe göre, yeni bilirkişi heyeti 17 Mart 2005 tarihli duruşma sırasında belirlenebilmiştir.
- Bu bilirkişi heyeti 17 Mayıs 2005 tarihinde ek bilirkişi raporunu sunmuştur. Heyet, yangına neden olan elektrik arkının çalışmalar sırasında, telefon hattının kopması sonucu yüksek gerilim kablosu ile temas etmesi neticesinde meydana geldiği sonucuna varmıştır. Düzenlenen rapor kapsamında, daha önce belirtilen aynı gerekçelerden ötürü (yukarıda 17. paragraf),
– H.Y.nin 4/8,
– B.B.nin 1/8,
– Belediyenin 2/8 oranında kusurlu oldukları kanaatine varılmıştır.
Üç bilirkişinin değerlendirmesine göre, kazanın meydana gelmesinde Y.Ö.nün herhangi bir kusuru bulunmamaktaydı. Buna karşın, bilirkişilere göre, TEİAŞ, kendi görev alanındaki nakil hattı yakınında bu tür çalışmalar başlatılmasına müsamaha gösterdiği gerekçesiyle 1/8 oranında kusurlu idi.
- EACM 18 Mayıs 2005 tarihli duruşmada, yeni raporu incelemeleri için sanıklara süre vermiştir.
Sanıklar 16 Haziran 2005 tarihinde, bu son raporun sonuçlarına da itiraz etmiştir. Ancak EACM, bir karar verebilmek için raporun yeterince ayrıntılı ve bilgilendirici olduğu sonucuna varmıştır.
- Savcılık 12 Ekim 2005 tarihli duruşma sırasında mütaalasını sunmuştur. Savcılık, Y.Ö.nün serbest bırakılmasını; H.Y. ve B.B.nin üzerlerine atılı suçlardan mahkûmiyetini talep etmiştir. TEİAŞ Müdürlüğünü suçlamamıştır.
EACM 22 Kasım 2005 tarihinde, bir sonraki duruşma tarihini Y.Ö., H.Y. ve B.B.nin avukatlarına tebliğ etmiştir.
EACM 23 Mart 2006 tarihinde, söz konusu avukatlara nihai savunmalarını yapabilmeleri için süre vermiştir.
EACM 10 Mayıs 2006 tarihinde, H.Y.nin avukatının istifa etmesini dikkate alarak, baroyu, resen müdafii tayin etmekle görevlendirmiştir.
- Savcılık 18 Temmuz 2006 tarihli duruşmada, sanıkların savunmalarının dinlenildiği tarihi göz önünde bulundurarak, 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 102. maddesinin 4. fıkrasıyla -5237 sayılı 1 Haziran 2005 tarihli yeni Türk Ceza Kanunu’na nazaran daha lehte bir rejim uygulayan- öngörülen beş yıllık zaman aşımı süresinin dolduğunu ifade etmiştir.
EACM, savcının mütalaasına uyarak, kamu davasının zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar vermiştir.
- Başvuran 8 Aralık 2006 tarihinde Yargıtay önünde bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
Yargıtay 12 Mart 2009 tarihinde temyiz başvurusunu reddetmiş ve konuyla ilgili karar 30 Nisan 2009 tarihinde EACM’nin Yazı İşleri Müdürlüğüne kaldırılmıştır.
- Hukuk Yargılaması
a) Mahkeme Kararı
- Başvuran, eşi ve oğlu (“Asma ailesi”) 5 Ocak 2001 tarihinde, B.B., Y.Ö., H.Y. ve Eyüp Belediyesi aleyhinde, Borçlar Kanunu anlamında, kızlarının hayatını kaybetmesine yol açan haksız fiil nedeniyle Eyüp Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açmışlardır. Asma ailesi,
– Başvuran için ve eşi için, her biri manevi tazminat olarak 10.000 Türk lirası (TRY) ve maddi tazminat olarak 2.000 TRY;
– Oğulları için, manevi tazminat olarak 5.000 TRY ve maddi tazminat olarak 1.000 TRY talep etmişlerdir.
Asma ailesi gecikme faizi talebinde bulunmamıştır.
- Söz konusu dava derdest olduğu sırada, Asma ailesi 14 Ekim 2005 tarihinde bu kez TEİAŞ ve Z.Y. aleyhine, aynı nitelikte ikinci bir dava açmış ve aynı bağlamda aynı meblağları fakat yasal gecikme faizleriyle birlikte talep etmişlerdir.
Bu iki dava 20 Aralık 2005 tarihinde, 2001/16 esas sayılı dosya ile birleştirilmiştir.
- Olay ve olgular ile sorumluların tespit edilmesi amacıyla teknik bilirkişi incelemesi yapmak üzere AHM tarafından 2 Mart 2010 tarihinde üç mühendisten oluşan bir bilirkişi heyeti görevlendirilmiştir.
27 Nisan 2010 tarihinde, başvuranın ve eşinin maruz kaldığı maddi destek kaybının hesaplanması amacıyla bir aktüerya bilirkişisi tayin edilmiştir.
- Yukarıda anılan bilirkişi heyeti 12 Mayıs 2010 tarihinde raporunu sunmuştur. Rapor kapsamında, müteahhit H.Y., kamyon şoförleri ve kepçe operatörü B.B.nin, telefon hatlarını keserek ve havai elektrik kablolarını yolun diğer tarafında bulunan bir ağaca bağlayarak alanı güvenlik altına almaya çalıştıkları; bunu, belediye yetkilerine haber vermeden ve izin almadan yasalara aykırı bir şekilde yaptıkları ve dolayısıyla yetkili çalışanlar tarafından önceden uygun güvenlik önlemleri alınmasına engel oldukları sonucuna varılmıştır. Netice itibarıyla, bilirkişilere göre, çatıların hizasında sarkık vaziyette duran telefon hatlarından biri binanın bulunduğu yönde yangına sebebiyet veren elektrik arkının oluşmasına neden olacak şekilde yüksek gerilim kablolarına değmişti.
Bilirkişilere göre, söz konusu kazanın meydana gelmesinde,
– İnşaat ruhsatı olmadan hafriyat çalışmalarına başladığı ve gerekli güvenlik önlemlerini (yerinde) almayı ihmal ettiği gerekçesiyle, H.Y.nin % 25 oranında;
– Belediyeden ve TEİAŞ’tan gerekli izin ve resmi onayları almadan çalışmalara karar verdiği gerekçesiyle, Z.Y.nin % 25 oranında;
– İhtilaf konusu kepçenin sahibi olması dışında ilgilinin olaylara hiçbir şekilde dâhil olmadığı gerekçesiyle, Y.Ö. nün herhangi bir kusuru bulunmadığı;
– Kepçenin küreği ile yaptığı manevraların güvenlik yönergelerini ihlal ettiği gerekçesiyle, B.B.nin % 15 oranında;
– İmar konusundaki denetim yapma ve 5272 sayılı Belediye Kanunu [2] ile 775 sayılı Gecekondu Kanunu açısından yasaya aykırı inşaatları önleme görevlerini yerine getirmediği gerekçesiyle Belediyenin % 25 oranında ve
– Yönetmeliğe uygun asgari mesafeleri ihlal ederek iki yüksek gerilim direği arasına inşa edilmiş olan bir binanın mevcudiyetine müsamaha gösterdiği gerekçesiyle TEİAŞ’ın % 10 oranında kusurlu bulunmuşlardır.
-
Aktüerya, 13 Mayıs 2010 tarihinde, raporunu sunmuştur (bk. yukarıdaki 33. paragraf). Aktüerya, başvuranın maruz kaldığı maddi destek kaybını 5.456.61 TL ve eşinin kaybını ise 9.710.29 TL olarak değerlendirmiştir.
-
Asliye hukuk mahkemesi, 9 Aralık 2010 tarihli bir karar ile, Asma ailesini kısmen haklı bulmaktadır.
Hâkimler, diğerleri arasında, bilirkişi raporunda belirtilenlerin aksine, B.B. tarafından kullanılan kürek makinesinin sahibi olan Y.Ö.nün, yüzde 15 oranında bir "objektif sorumluluğu" vardır.
Dolayısıyla, asliye hukuk mahkemesi, müştereken ve ortaklaşa, H.Y., Z.Y., Y.Ö., B.B., belediye ve TEİAŞ’ın, her birinin, başvurana ve eşine maddi tazminat olarak 2.000 TL ve manevi tazminat olarak 7.000 TL ödemesine karar vermiştir; Ayrıca, asliye hukuk mahkemesi, manevi tazminat olarak başvuranın oğluna 3.000 TL ödenmesine karar vermiştir. Asliye hukuk mahkemesi, kazanın meydana geldiği tarihten, yani 21 Ekim 2000 tarihinden itibaren bu miktarlara faiz eklemiştir.
-
B.B. ve Y.Ö.,10 Şubat 2011 tarihinde, temyiz başvurunda bulunmuşlardır; TEİAŞ ve belediye de, sırasıyla 23 Şubat ve 24 Şubat 2011 tarihlerinde, temyiz başvurunda bulunmuşlardır.
-
Yargıtay, 17 Nisan 2012 tarihli bir karar ile, belediyenin idari mahkemeler önünde cevap vermek zorunda olduğu gerekçesiyle belediyenin temyiz başvurusunu kabul etmiştir. Yargıtay, diğer temyiz başvurusunda bulunan kişilere gelince, Asma ailesinin, 5 Ocak 2001 tarihli dava açma dilekçesinde faiz talebinde bulunmadıklarından dolayı, faizleri 21 Ekim 2000 tarihinde başlatmanın mümkün olmadığı sonucuna varmıştır (yukarıdaki 31. paragraf). Yargıtay, ayrıca, sanıkların "müştereken ve ortaklaşa’’ mahkûm edilmeleri ve belediyenin bir idari mahkeme tarafından ayrıca mahkûm edilme riskinin bulunması nedeniyle, gelecekteki ödemelerin kümülasyonunu yasaklayan bir şartın düzenlemeye dâhil edilmesi gerektiği kanısındadır.
-
Başvuran, H.Y.nin temyiz başvurunda bulunmaması nedeniyle suçlanan bütün kişilere dayanarak kararı bozmanın mümkün olmadığını ileri sürerek, karar düzeltme talebinde bulunmuştur.
Yargıtay, 30 Ocak 2013 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu kabul etmiş ve H.Y.yi temyiz başvurusunda bulunan kişiler listesinden çıkarmıştır. Dolayısıyla, dava H.Y. için kesin olarak sona ermiştir.
-
Asliye hukuk mahkemesi, 10 Aralık 2013 tarihinde, ikinci kararını vermiştir. Asliye hukuk mahkemesi, temyiz kararına uymuş ve belediyeyle ilgili olarak, dosyayı ayırmaya karar vermiştir. Ardından, daha önce ödenmesine karar verilen miktarlara dayanarak, asliye hukuk mahkemesi, faizlerin, Z.Y., H.Y. ve TEİAŞ hakkında, 21 Ekim 2000 tarihinden itibaren ve B.B. ve Y.Ö. hakkında kararın ileri sürülebileceği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadırlar.
-
Asliye hukuk mahkemesi, 6 Mayıs 2014 tarihli ayrı bir karar ile, belediyenin ayrı görülen davasını yeniden ele alarak, ratione materiae (konu yönünden) görevsizlik kararı vererek dava dosyasını İstanbul idare mahkemesine göndermiştir.
-
Yargıtay, 30 Haziran 2014 tarihli bir karar ile, 10 Aralık 2013 tarihli kararı onamıştır.
b) 10 Aralık 2013 tarihli kararın icrası
- Kayıtlarına göre, Asma ailesine, faizlerle birlikte, aşağıdaki miktarlar ödenmiştir:
- 7 Ekim 2011 tarihinde, Y.Ö. tarafından 15.000 TL (bu tarihte yaklaşık 6.050 avroya tekabül etmektedir);
- 25 Mayıs 2011 tarihinde, Z.Y. tarafından 25.000 TL (bu tarihte yaklaşık 11.060 avroya tekabül etmektedir);
- 17 Ekim 2014 tarihinde, TEİAŞ tarafından 37.329,93 TL (bu tarihte yaklaşık 12.955 avroya tekabül etmektedir) ödenmiştir.
Dolayısıyla, Asma ailesine bu başvuruda bulunmasına kadar tahsil edilen toplam tutar, 77.329,93 TL’dir (yaklaşık olarak 30.065 avro)’dur. Diğer bir deyişle 16 Ekim 2015 tarihli ilgili icra bordrosuna göre ailenin, formalitelerin tamamlanmasından sonra tahsil edilmesi gereken 35.941,59 TL (bu tarihte yaklaşık 10.900 avroya tekabül etmektedir) tutarında kalan bir kısımdan alacaklı oldukları anlaşılmaktadır.
-
İdari yargılama
-
Yukarıda belirtilen 6 Mayıs 2014 tarihli kararın gerekçelerine dayanarak (bk. yukarıdaki 41. paragraf), Asma ailesi, 2 Temmuz 2014 tarihinde, İstanbul İdare Mahkemesinde ("İİM") belediye hakkında tam yargı davası açmıştır. Maddi destek kaybına ilişkin olarak, başvurana 5.456,61 TL ve eşine 9.710,29 TL (yukarıdaki 35. paragrafa bakınız) ve aynı zamanda manevi zarara ilişkin olarak, ebeveynlerin her birine 10.000 TL ve başvuranın oğluna 5.000 TL ödenmesi talep edilmiştir.
-
İstanbul İdare Mahkemesi, 29 Mayıs 2015 tarihli bir karar ile, belediyenin, yangın çıkan binanın yasaya uygun olmayan şekilde inşaa edilmesine ve kanuna aykırı çalışmalar yapılmasına göz yumduğu gerekçesiyle, bir hizmet kusurundan dolayı sorumlu olduğuna karar vermiştir. İstanbul İdare Mahkemesi, bununla birlikte, bu hatanın, hukuk mahkemelerinin belirttiği gibi üçüncü kişilerin hatalarına paralel olarak işlendiğini belirmiştir. Bilirkişi raporlarına göre, yangının meydana gelmesinde belediyenin yüzde 25 oranında bir sorumluluk payına sahip olduğunu göz önünde bulunduran İstanbul İdare Mahkemesi, Asma ailesi tarafından talep edilen tutarları, orantılı bir hesaplamaya sunmuş ve dolayısıyla aşağıdaki meblağların ödenmesine karar vermiştir:
- Başvurana, maddi tazminat olarak 1.364,15 TL, manevi tazminat olarak 2.500TL;
- Başvuranın eşine, maddi tazminat olarak 2.427,57 TL, manevi tazminat olarak 2.500 TL; ve
- Başvuranın oğluna, manevi tazminat olarak 1.250 TL.
Bu meblağlar, başvuranın kızının ölüm tarihi olan 21 Ekim 2000 tarihinden itibaren faiz eklenecektir.
- Belediye bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. 2018 yılının Nisan ayında, bu yargılama hala Danıştay’ın önünde derdesttir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
-
2 Aralık 1999 tarihli ve 4483 Sayılı Memurların ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunla düzenlenen rejime ilişkin olarak, Aydoğdu/İtalya kararına (No. 40448/06, §§ 37 ila 39, 30 Ağustos 2016) atıfta bulunulması uygundur.
-
3194 Sayılı İmar Kanunun 32. maddesi aşağıdaki gibidir:
Bu Kanun hükümlerine göre ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılar hariç; ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine aykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, (...) belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur. Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine aşılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır. Bu tebligatın bir nüshası da muhtara bırakılır. Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mührün kaldırılmasını ister. Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir.
Söz konusu kanunun 42. maddesi, bu kanunun hükümlerine uymayan inşaatlara uygulanacak idari cezaları belirlemektedir.
- 3 Nisan 1930 tarihli ve 1580 Sayılı Eski Belediye Kanununun 15. Maddesinin 2. fıkrasının 19. bendine göre, belediyeler, kanun ve yönetmeliklere uymayan, kanunen ruhsata tabi iken ruhsatsız yapılan, beldenin selamet, intizam, sıhhat ve huzurunu ihlal eden şeylere meydan vermemek ve bunları menetmekle yükümlüdür.
20 Temmuz 1966 tarihli ve 775 Sayılı Gecekondu Kanunu, 18. maddesinde, bütün izinsiz yapılar, inşa sırasında olsun veya iskân edilmiş bulunsun, hiçbir karar alınmasına lüzum kalmaksızın, derhal yıktırılacağını belirtmektedir. Bu önlemlerin uygulanması, güvenlik güçlerini ve Devletin diğer araçlarını kullanabilen idari makamların sorumluluğudur (ayrıca bk. Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, §§ 53 ve 54, AİHS 2004‑XII).
Bir inşaat alanında alınması gereken güvenlik önlemleri ile ilgili olarak, Cevrioğlu/Türkiye (No. 69546/12, §§ 33 ila 40, 4 Ekim 2016) kararına atıfta bulunulması uygundur.
- Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan, 21 Kasım 1978 tarihli ve 16466 Sayılı Elektrik Kuvvetli Akım Tesisleri Yönetmeliği’nin 44. maddesinin h) bendinde, 72,5 ila 170 kW arasında bir gerilime sahip elektrik hatları için, üstten geçen hatlar ve iletkenleri ile binaların en belirgin kısmı arasındaki minimum yanal mesafe (en büyük salgılı duruma göre) 4 metredir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. DAVANIN KONUSU
A. Tarafların iddiaları
-
Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürerek, kendi görüşüne göre, hem üçüncü şahıslara hem de yetkililere atfedilebilecek olan ihmalden ve somut olayda yürütülen ceza yargılamasının etkisizliğinden dolayı, yangın nedeniyle kızının hayatını kaybetmesinden şikâyetçidir.
-
Hükümet, mevcut davanın Sözleşme’nin 2. maddesinin esası ve usulü bakımından, kendisine usule aykırı şekilde iletildiği kanaatindedir (bk. yukarıdaki 4. paragraf). Hükümete göre, başvuranın ulusal mahkemeler önünde, hiçbir zaman Sözleşme’nin 2. maddesinin usule aykırı bir şekilde ihlal edildiğini ileri sürmemesi nedeniyle, ikinci şikâyet yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına göre incelenmelidir.
Bu bağlamda, Hükümet, Zafer Öztürk/Türkiye kararında (No. 25774/09, 21 Temmuz 2015, görüşün 14 ve 15. paragrafları) belirtilen ortak sunulan muhalefet şerhine dayanmaktadır.
Yine Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamında, Hükümet, başvuranı, tamamen cezalandırma amacındaki ceza yargılamasında, bu yargılama esnasında tazminat talebinde bulunmayarak ve 1 Haziran 2005 tarihli eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunun hükümleri kaldırılıncaya kadar bu talepte bulunmakta serbest olmasına rağmen, “müdahil taraf” olmasından dolayı suçlamaktadır. Bu nedenle, Hükümete göre, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının uygulandığı bir durumda bulunmamaktadır ve bu şikâyeti, Alp/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 3757/09, § 53, 9 Temmuz 2013) kararında olduğu gibi, ratione materiae (konu yönünden) uyumsuz olması gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu bildirmesi gerekmektedir.
B. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
- Hükümete cevaben, Mahkeme, başlangıçta, atıfta bulunduğu Zafer Öztürk kararının aksine, mevcut durumun tıbbi ihmal alanına girmediğini ve bu davadaki söz konusu yargılamanın hukuki değil, daha ziyade cezalandırıcı nitelikte olduğunu vurgulamaktadır.
Ayrıca, Mahkeme, başlangıçta yapılan ikinci şikâyeti, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası uyarınca (yukarıdaki 4. paragraf) ceza yargılamasının uzunluğunu bildirmesine ilişkin kısmının kabul edilemez olduğunu belirtmiştir; bu türden bir şikâyet, Hükümetin de belirttiği gibi (bk. (kısacası) yukarıda 52. paragraf), bu hüküm kapsamına giremez (bk., diğer kararlar arasında, Perez/Fransa [BD], No. 47287/99, §§ 66 ila 71, AİHS 2004- I, Beyazgül/Türkiye, No. 27849/03, §§ 35, 43 ve 44, 22 Eylül 2009, Aksu/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 25082/08, §§ 32 ila 34, 20 Mayıs 2014 ve Hafikli/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 13394/12, 30 Ağustos 2016).
Dolayısıyla, bu konuda başka bir inceleme yapılması gerekmemektedir.
- Bunun üzerine, Mahkeme, bir şikâyetin iki unsur içerdiğini hatırlatmaktadır: olgusal iddialar ve hukuki gerekçeler. Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince, Sözleşme ve Protokolleri gereğince başvuranlar tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelerle sınırlı olmadığını ve bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamındaki inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebilir (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018). Somut olayda, Mahkeme, başvuranın her iki şikâyetini yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesinin esası ve usulü açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Söz konusu maddenin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
"1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...) ’’
II. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
- Tarafların İddiaları
A) Hükümet
-
Hükümet, mevcut davada, tercih edilmesi gereken iç hukuk yolunun, somut olaydaki ölümün kasıtlı bir eylem sonucu gerçekleşmediği gerekçesiyle, tazminat davası olduğu kanaatindedir.
Bu bağlamda, Hükümet, Asma ailesinin böyle bir başvuruda bulunduğunu ve bir kısmı zaten tahsil edilmiş olan önemli bir tazminat aldığını belirtmektedir. Ayrıca, Hükümet, Asma ailesi suçlanan belediyeye karşı tam yargı davası açtığını ve belediyenin tazminat ödemesi için ilk derece mahkemesi tarafından mahkûm edildiğini belirtmektedir. -
Hükümet için, bu yargılamaların sonucu, hem ceza yargılamasının zaman aşımı ile sonlandırılmasının başvuranın medeni haklarını iddia etme kabiliyeti üzerinde hiçbir etki yaratmadığını, hem de ilgilinin zararının giderilmesi gerekçesiyle herhangi bir ihlalden dolayı Sözleşmenin 34. maddesi anlamında “mağdur” olduğunu ileri süremeyeceğini göstermektedir.
-
Hükümet ayrıca, başvuranın her şeyden önce, Danıştay’da hala derdest olan tam yargı davasının bitmesini beklemeden Mahkemeye başvurduğunu iddia ederek, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.
-
Daha sonra, Sözleşme’nin 6. maddesi ışığında, Hükümet,
başvuranın, 2012 yılında “Yargıtay tarafından başlattığı hukuk davasının reddedilmesinin” bildirilmesinden sonra, bu yargılamanın süresi ile alakalı şikâyetini, Hükümete göre, “süre” ile alakalı davalarda tazminat alma olasılığını veren ve 9 Ocak 2013 tarihinde kurulan tazminat komisyonuna sunması gerektiği kanaatindedir (Turgut ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 4860/09, 26 Mart 2013). -
Hükümete göre başvuran ayrıca, Anayasa veya Sözleşme ile korunan temel hak ve özgürlükleri hakkında muzdarip olduklarını iddia eden kişiler için bu konudaki şikâyetlerini incelemek amacıyla 23 Eylül 2012 tarihinde kurulan bir hukuk yolu olan, Anayasa Mahkemesinde bireysel başvuru yolunu kullanmamıştır. Hükümete göre, bu başvuru yolu, bu bağlamda herhangi bir ihlalin meydana gelip gelmediğinin tespit edilmesine izin vermektedir.
b) Başvuran
-
Başvuran, somut olayda yapılan yanlışa ilişkin kısmi olarak maddi tazminat verilmesine rağmen, asıl sorunun kızının ölümünden sorumlu olanları cezalandırmaya hala izin vermedikleri gerekçesiyle cezalandırıcı hukuk yollarının etkisiz olduğunu iddia etmektedir.
-
Mahkeme’nin Değerlendirmesi
Esasa ilişkin incelemeye karşı itirazlar
- Mahkeme, Hükümetin, başvuranın “mağdur” statüsünün bulunmamasının ve başvurunun vaktinden önce sunulmasının (yukarıdaki 55 ila 57 arasındaki paragraflar), bu anlaşmazlığın merkezinde bulunan faaliyet alanlarına, yani yüksek gerilim tesisatlarının işletilmesi ve kentsel alanlarda inşaatlarda olmak üzere bu inşaatların denetimi hakkında, uygulanabilir içtihadın kapsamının ilk önce nitelendirilmesi gerektiğini gözlemlemektedir.
Bu faaliyetler "potansiyel olarak tehlikeli" olarak nitelendirilirse, ilgili yönlendirici ilkeler ışığında (Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, §§ 69 ila 74, AİHS 2004‑XII), Mahkeme, Sözleşmenin 2. maddesi uyarınca hangi tür adli cevap verilmesi gerektiğine dair bir tanımlama yapmalıdır. Bu olmadan, Hükümet tarafından ileri sürülen hukuki ve/veya idari tazminat davalarının "yeterli bir adli cevap" oluşturup oluşturmadıkları veya başvuranın tam yargı davasının sona ermesini beklemesi gerekip gerekmediği, ya da hukuki tazminat yargılamalarının sonuçlarının olumlu sonuçlarının ilgiliyi "mağdur" statüsünden mahrum bırakması muhtemel olup olmadığı sorularına cevap veremeyiz.
Bunlar, şikâyetlerin esaslarının incelenmesiyle yakından bağlantılı konulardır ve bu nedenle söz konusu itirazları esasa eklemek uygundur.
2. İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi Hakkında
i. Tazminat komisyonu
- 9 Ocak 2013 tarihinde kurulan tazminat komisyona başvurulması hakkında (bk. yukarıdaki 58. paragraf), somut olayda, başvuranın, Hükümetin atıfta bulunduğu hukuki yargılamanın süresinden değil (bk. yukarıdaki 31. paragraf), zira ceza yargı yollarının etkisizliğinden şikâyetçi olduğunu belirtmek yeterlidir.
Bu nedenle bu itiraz kabul edilemezdir.
ii. Anayasa Mahkemesi
-
Mahkeme, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma konusunda (yukarıdaki 59. paragraf), bu başvurunun uygunluğunu daha önce incelemiştir (bk. örneğin, Şükrü Yıldız/Türkiye, No. 4100/10, §§ 42 ve 43, 17 Mart 2015) ve özellikle söz konusu başvuru yolunun yürürlüğe girdiği tarihten, yani 23 Eylül 2012 tarihinden sonra sona eren ve Sözleşmenin ihlal edilmesine neden olan olaylar hakkında ilke olarak söz konusu başvuru yolunun tüketilmesi gerektiği kanaatindedir (bk. örneğin Uzun/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 10755/13, §§ 25 ila 27, 30 Nisan 2013).
-
Mevcut davada, Mahkeme, başvuranın hukuk davasının, bu Anayasal yolun yürürlüğe girmesinden sonra sona erdiğini (bk. yukarıdaki 42. paragraf) ve tam yargı davasının hala derdest olduğunu (bk. yukarıda 46. paragraf) belirtmektedir. Bununla birlikte, önemli olan, başvuranın öncelikli olarak şikâyet ettiği ceza yargılamasının 12 Mart 2009 tarihinde kesin olarak sona ermesi (yukarıdaki 30. paragraf) ve mevcut başvurunun 24 Ağustos 2009 tarihinde, yani 23 Eylül 2012 tarihinden önce yapılmasıdır.
-
Mahkeme, bu nedenle, tüketilmesi gereken hukuk yollarının başvurunun yapıldığı tarihte değerlendirildiğini ileri süren genel kurala karşı gelinmesine izin verecek herhangi bir özel koşul bulunmadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme, bu nedenle, başvuranın şikâyetlerini Anayasa Mahkemesine sunma yükümlülüğü ile karşılaşmaması gerektiği kanaatindedir (bk. Diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Şükrü Yıldız, § 45 ve aynı yönde verilen kararlar, Cvetković/Sırbistan, No. 17271/04, § 41, 10 Haziran 2008, A. ve B./Karadağ, No. 37571/05, § 62, 5 Mart 2013 ve Maširević/Sırbistan, No. 30671/08, § 42, 11 Şubat 2014).
Bu nedenle, bu itirazın da kabul edilemeyeceği sonucuna varılmıştır.
c) Sonuç
- Öte yandan, Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve bununla birlikte, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle örtüşmediğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetlerin kabul edilebilir olduğunu belirtmek gerekmektedir.
B. Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran makamları, kendi ifadesine göre, yüksek gerilim hattının yakınında yasa dışı olarak inşa edilen bir binanın varlığına müsamaha göstermekle ve sonunda kızının hayatına mal olan kazaya neden olan, izinsiz olarak gerçekleştirilen kazı çalışmalarını önlemek için herhangi bir şey yapmamakla suçlamaktadır. Başvuran, böylelikle, ilgili kişi ve makamların kızının ölümünden sorumlu olduklarını belirtmektedir.
Başvuran, benzer trajedilerin, gösterişten uzak konut alanlarında üstten geçen elektrik tesisatları ve kaba inşaatlar bakımından idarenin tolerans göstermesi nedeniyle Türkiye’de çok sık görüldüğünü eklemektedir. Başvuran bu bağlamda, güvenli yer altı tesisatlarının en zengin mahallelere tahsis edildiğini belirtmektedir.
- Başvuran, bu trajedi karşısında Ceza Mahkemesinin gösterdiği tepkiden de şikâyetçi olmaktadır. Başvuran özellikle, kendi ifadesine göre haksız ertelemelerin ardından zaman aşımı nedeniyle sonunda düşürülen davanın sonuçsuz kalması nedeniyle, kızının ölümünden sorumlu olan kişilerin kusurlu davranışlarından dolayı asla hesap vermek zorunda kalmayacaklarını ifade etmektedir. Başvuran son olarak, sorumlu olabilecek kamu makamları ve bu makamlardaki görevlilerin yalnızca kendilerini “aklamak” amacıyla düzenlenen bilirkişi raporları sayesinde adaletten kaçmayı başardıklarını ileri sürmektedir. Bununla birlikte, Devlet tarafından halk için tehlikeli yüksek gerilim tesisatlarının denetimine ilişkin genel soruna çözüm getirilmediği sürece, herhangi bir memurun belirli bir davada kendi kusurları nedeniyle yargılanması anlamsız olacaktır.
b) Hükümet
- Hükümet, uygulanabilir mevzuat bakımından, gereken bütün tedbirlerin somut olayda “öngörüldüğü” kanısına varmaktadır. Böylelikle, Eyüp Belediyesi, “sorumlulara” idari para cezası vererek, ihtilaf konusu kazı çalışmalarını sonlandırmış ve kazılan çukurları doldurtmuştur.
Hükümet, Belediyenin, çalışmaların başlamasından önce, kendisi açısından “öngörülebilir herhangi bir riskin” bulunmadığını dikkate alarak, “yasaya aykırı çalışmaların başlatıldığından haberdar edilmesinin hemen ardından” müdahale ettiğini belirtmektedir. Hükümete göre, üçüncü kişiler, yani “inşaat şirketi ve yöneticileri” bu davada gerçek sorumlulardır ve Belediye, kendi çevresindeki “inşaat alanlarının tamamını” denetleyememekle suçlanamaz.
-
Hükümet nazarında, başvuranın kızının başına gelenlerden Devletin sorumlu tutulması, kendi ifadesine göre, “kaza sonucu çıkan yangına ilişkin alınabilecek bütün tedbir ve önlemlerin daha önce alınmış olması” nedeniyle, Devlete aşırı bir yük yüklemek anlamına gelebilecektir.
-
Usul yönüyle ilgili olarak, Hükümet, somut olayda yürütülen davalar sırasında, olaya karışan kişilerin tamamının sorumluluklarının, ivedilikle başlatılan ve yüksek nitelikli uzmanlar tarafından yapılan bilirkişi incelemelerinin de dâhil olduğu bütün delillerin bir araya getirilmesini sağlayan bir soruşturma sayesinde tespit edilebildiğini belirtmektedir.
Hükümete göre, bu durum, Hukuk Mahkemesine, Asma ailesine sonuç olarak maddi tazminat sunma imkânı vermiştir. Hükümet, ilk derece İdare Mahkemesinin aynı zamanda kazanın meydana gelmesinde Eyüp Belediyesinin 2/8 oranında sorumluluğu olduğunu kabul ettiğini ve ayrıca söz konusu Belediyeyi müteveffanın ailesine tazminat ödemeye mahkûm ettiğini vurgulamak istemektedir.
- Mahkemenin Değerlendirmesi
A) Uygulanabilir İlkeler
- Mahkeme, her şeyden önce, somut olayda söz konusu faaliyet alanları için ilgili içtihadi çerçeveyi belirleme gerekliliğini dikkate alarak (yukarıda 61. paragraf), yüksek gerilim elektrik dağıtım şebekelerinin işletilmesinin, herhangi bir sebeple, bu tesisatların yakınında bulunan kişiler için yüksek bir risk içeren bir faaliyet olduğunu daha önce tespit ettiğini hatırlatmaktadır (Iliya Petrov/Bulgaristan, No. 19202/03, § 56, 24 Nisan 2012 ; ayrıca bk., Fedina/Ukrayna, No. 17185/02, §§ 52 ila 54, 2 Eylül 2010 - örnek olarak, Güvenç/Türkiye (k.k.), No. 43036/08, 21 Mayıs 2013 kararıyla karşılaştırınız).
Kendiliğinden tehlikeli nitelikleri nedeniyle insan hayatı için riskler oluşturabilen, inşaat alanlarında yürütülen faaliyetlerle ilgili olarak da aynı durum geçerlidir (Cevrioğlu/Türkiye, No. 69546/12, § 57, 4 Ekim 2016 ; ayrıca bk., Pereira Henriques ve diğerleri/Lüksemburg (k.k.), No. 60255/00, 26 Ağustos 2003, ve Kostovi/Bulgaristan (k.k.), No. 28511/11, 15 Nisan 2014).
Bu bağlamda aynı zamanda, kamuya açık alanlarda kişilerin hayatını tehdit edebilecek kusurlu yapılara ilişkin tehlikeler de yer almaktadır (Banel/Litvanya, No. 14326/11, §§ 66 ila 69, 18 Haziran 2013, ve Ciechońska/Polonya, No. 19776/04, § 69, 14 Haziran 2011).
-
Dolayısıyla, bunlar, mevcut davada uygulanması gereken ve Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönü bakımından, tehlikeli faaliyetler nedeniyle yaşam hakkına zarar verilmesinin önlenmesine ilişkin bu içtihat derlemesinde belirtilen ilkelerdir (genel ilkelerle ilgili olarak, özellikle bk., yukarıda anılan Öneryıldız kararı, §§ 69 ila 74, 89 ve 90, ve Ercan Bozkurt/Türkiye, No. 20620/10, § 54, 23 Haziran 2015 ; bilhassa somut olayda söz konusu faaliyet alanlarına ilişkin olarak bk., örnek olarak, yukarıda anılan Iliya Petrov kararı, §§ 54 ila 56, yukarıda anılan Banel kararı, §§ 62 ila 65, ve yukarıda anılan Cevrioğlu kararı, §§ 50 ila 52, 56 ve 57).
-
Aynı bağlamda, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönüne ilişkin olarak, yukarıda anılan Öneryıldız (§§ 91 ila 96), Iliya Petrov (§§ 70 ila 73), Banel (§ 66) ve Cevrioğlu (§§ 53 ila 55) kararlarına yeniden atıfta bulunan Mahkeme, somut olayda, öncelikle davanın bu yönünün ele alınması gerektiği kanısına varmaktadır.
b) Bu İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
i. Sözleşme’nin 2. Maddesinin Usul Yönü Açısından
-
Mahkeme öncelikle, somut olaya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurarak (yukarıda 74. paragraf), mevcut dava koşullarında, başvuranın kızının yaşam hakkına verilen zarardan sorumlu olan kişilerin suçlanmaması ve yargılanmamasının, ilgilinin kendi inisiyatifi dahilinde kullanabileceği başka herhangi bir itiraz şekli dikkate alınmaksızın, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlaline yol açabileceği kanaatine varmaktadır (bk., örnek olarak, yukarıda anılan Öneryıldız kararı, §§ 93 ve 94, ve yukarıda anılan lIiya Petrov kararı, § 72).
-
Mahkeme, somut olayda yürütülen cezalandırıcı nitelikte davaların incelemesine başlamadan önce, yeniden konuya ilişkin yönlendirici ilkelere atıfta bulunmaktadır (özellikle bk., yukarıda anılan Öneryıldız kararı, §§ 95 ve 96) ve bir başvuranın iddialarının ulusal düzeyde bu türden davalara yol açması durumunda, ceza sorumluluğunun Sözleşme uyarınca uluslararası sorumluluktan ayırt edildiğini dikkate almak gerektiğini hatırlatmaktadır. Bir Devletin Sözleşme bakımından sorumluluğunu, değerlendirmesi yerel mahkemelerin yetkisi kapsamında olan, bireysel ceza sorumluluğuna ilişkin iç hukuk sorunları ile karıştırmamak gerekmektedir. Ceza hukuku anlamında, suçluluk veya masumiyetle ilgili kararlar vermek Mahkemenin yetkisi kapsamına girmemektedir (Avşar/Türkiye, No. 25657/94, § 284, AİHM 2001‑VII (özetler), Imakaïeva/Rusya, No. 7615/02, § 116, AİHM 2006‑XIII (özetler), ve yukarıda anılan Öneryıldız kararı, § 116).
-
Mahkemenin görevi, ulusal mahkemelerin, kendileri önündeki davayı, oluşturulan yargı sisteminin caydırma gücünün ve bu sistemin yaşam hakkı ihlallerinin önlenmesinde oynaması gereken rolün öneminin azalmaması için, Sözleşme’nin 2. maddesinin gerektirdiği üzere, titiz bir incelemeye tabi tuttuklarının kabul edilip edilemeyeceğini ve hangi ölçüde kabul edilebileceğini tespit etmekten ibarettir.
- Kazı Çalışmalarının Sorumluları Hakkında
- Somut olayda, Mahkeme, ihtilaf konusu kazı çalışmalarına katılan kişilerin başvuranın kızının bulunduğu apartman dairesinde ölümcül bir yangına yol açan tedbirsizlik ve ihmal nedeniyle 1 Kasım 2000 tarihinde, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesine sevk edildiklerini saptamaktadır (yukarıda 13. paragraf). Dolayısıyla, gerçekte, Cumhuriyet Başsavcılığının başvuranın şikâyetlerine karşılık gelen bir bağlamda olası sorumlulukları ivedilikle ve uygun bir şekilde tespit ettiği kanısına varılabilmektedir.
Bununla birlikte, Mahkemenin kanaatine göre, söz konusu usuli gereklilikleri karşılayan bir soruşturmanın yapılıp yapılmadığını belirlemekten ziyade, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesinin sorumluları cezalandırmak için istekli olduğunu gösterip göstermediğini incelemek söz konusudur.
79. Bu bağlamda, Mahkeme öncelikle, eski Türk Ceza Kanunu’nun 383. maddesinin 2. fıkrasının kazı çalışmalarının sorumluları tarafından yapılan ve somut olayda söz konusu ölümcül yangına yol açan tedbirsizlik ve ihmalleri bir suç olarak düzenlediğini kaydetmektedir. Bu hüküm, açıkça başkalarını, diğerlerinin yanı sıra, bu türden faaliyetler nedeniyle kamu güvenliğini tehdit edecek nitelikte ciddi risklere karşı korumayı amaçlamaktaydı; ayrıca tehlikeli bir faaliyet nedeniyle yaşam hakkına verilen zararın cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte resmi bir soruşturma mekanizması, soruşturmaların sonuçları bu cezalandırmayı haklı göstermesi nedeniyle, somut olayda gerekli olmuştur (bk., diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Sinim kararı, § 64, ve yukarıda anılan Öneryıldız kararı, § 94).
80. Oysa Mahkeme, mahkeme önüne sevk edilen sanıklar hakkında sonunda bir karar verilmediğini, zira bu sanıklar hakkında açılan kamu davasının zaman aşımı nedeniyle sona erdiğini (yukarıda 29. paragraf) ve Yargıtay’ın bu duruma bir çözüm getiremediğini gözlemlemektedir.
Dolayısıyla, zaman aşımı nedeniyle kamu davalarının sona ermesi durumlarına ilişkin olarak ivedilik ve makul özen ile aynı zamanda, ulusal yargı sistemi tarafından bu durumda verilen cevabın yeterliliğine ilişkin gereklilikler ışığında, yalnızca ilk derece mahkemesinde görülen ceza davasının seyrini incelemek gerekmektedir.
Bu hususta, söz konusu gerekliliklerin Sözleşme’nin 2 veya 3. maddelerini ihlal edecek şekilde devlet görevlileri tarafından yapılan kötü muamelelere ve/veya sebep olunan ölüme ilişkin davalarda ilk defa ileri sürülmesi halinde (bk., örnek olarak, Okkalı/Türkiye, No. 52067/99, § 76, AİHM 2006-XII (özetler), Türkmen/Türkiye, No. 43124/98, § 53, 19 Aralık 2006, Ali ve Ayşe Duran/Türkiye, No. 42942/02, § 69, 8 Nisan 2008, Hüseyin Şimşek/Türkiye, No. 68881/01, § 67, 20 Mayıs 2008, ve Abdülsamet Yaman/Türkiye, No. 32446/96, § 55, 2 Kasım 2004), bununla birlikte, kasıtsız olarak ya da ihmal nedeniyle meydana gelen ölüm durumlarına ilişkin olarak bu durumda söz konusu alanla karşılaştırılabilir olan diğer alanlarda da uygulandığını hatırlatmak gerekmektedir. Böylelikle, söz konusu durum, bir hastanın ölümünde uzmanların ve/veya kamu sağlığı hizmetlerinin sorumluluğunu (bk., örnek olarak, Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk/Türkiye, No. 13423/09, §§ 98 ila 106, AİHM 2013, ve Eugenia Lazăr/Romanya, No. 32146/05, §§ 70 ila 75, 16 Şubat 2010), veya yine - mevcut davada olduğu gibi - ölüme yol açan kazalar nedeniyle üçüncü kişilerin sorumluluğunu (örnek olarak, Sıdıka İmren/Türkiye, No. 47384/11, §§ 61 ve 62, 13 Eylül 2016) içeren durumlar için geçerlidir.
81. Somut olayda, özellikle sanıkların ve şikâyetçilerin dinlenmesine yer veren usuli aşamalar hakkında gecikmemek gerekmektedir, zira bu aşamalar herhangi bir özel sorunu ortaya çıkarmamaktadır.
Buna karşın, Mahkeme, kurula katılan yeni hâkimlerin dosyaya aşina olmalarının gerekmesi nedeniyle, en azından sonuçsuz kalan üç aylık bir sürecin kaçınılamaz niteliğini kabul etse bile (yukarıda 16, 18 ve 21. paragraflar), özellikle, bilirkişi heyetlerinin oluşturulması için gerekli olan mühendis bilirkişilerin ilgili listesini iki defa sunmayı ihmal ederek, yaklaşık bir yıl on ay boyunca hâkimlerin kararlarını dikkate almayan İstanbul Teknik Üniversitesine tanınan serbestliğe bir anlam verememektedir (yukarıda 24 ve 25. paragraflar). Mahkeme aynı zamanda, Belediye görevlileri A.G. ve H.K. hakkındaki suçlamaların daha önce bu davadan ayrılmasına rağmen (yukarıda 20. paragraf), İçişleri Bakanlığının bu görevliler hakkında açılan idari soruşturmanın sonucuna ilişkin söz konusu mahkemeyi bilgilendirmek için on bir aydan daha fazla bir süre boyunca beklenmesinin ne kadar önemli olacağını anlayamamaktadır (yukarıda 21 ila 23. paragraflar). Bazılarının bu türden gecikmeleri yalnızca söz konusu üniversite ve Bakanlık tarafından özen gösterilmemesine dayandırabilmesi halinde, Türkiye’nin bu iki kamu makamı dâhil olmak üzere, belirli bir davada, müdahale etmeye davet edilen organlarının tamamından sorumlu olduğunu hatırlatmak yeterlidir (bk., mutatis mutandis, Moreira de Azevedo/Portekiz, 23 Ekim 1990, § 73, A serisi No. 189, ve yukarıda anılan Hüseyin Şimşek kararı, § 70).
82. Hükümetin, davanın esasına bakan hâkimlerin, anlamaları gereken davanın karmaşıklığına bağlı herhangi bir değerlendirme güçlüğüyle karşılaştıklarını ileri sürmemesi nedeniyle, burada riayet edilmesi gereken zaman aşımı süresinin yalnızca beş yıl olduğu bir davanın söz konusu olması sebebiyle, yaklaşık üç yıl süren bu türden adli gecikmeler tek başına söz konusu pozitif yükümlülükleri ihlal etmektedir (yukarıda 29. paragraf).
Bu nedenle, söz konusu davanın gereken ivedilikle ilerlediği ve görevli makamların davanın zaman aşımına uğramasından önce kamu davasını sonuçlandırmak için koşulların ağırlığının gerektirdiği özeni gösterdikleri kanaatine varılamayacaktır.
-
Yerel makamlar hakkında
- Belediye
83. Bu davaya katılan yerel makamlara ilişkin olarak, Mahkeme öncelikle, başvuranın Türk adli bilirkişi mekanizmasını, kendilerine kolayca adaletten kaçma imkânı verebilecek, kamu makamlarının karşısında genel olarak müsamaha göstermekle suçladığını kaydetmektedir (yukarıda 68. paragrafın son cümlesi). Bu şikâyet, dile getirildiği şekliyle, esasen, 4483 sayılı Kanun uyarınca yürütülen davayla ilgili olamayacaktır, zira bu davanın sonunda, Belediye bünyesinde suçlanan memurlar, yani Belediye Başkanı A.G. ve Şehir Planlama Müdürü H.K., kendileri lehine olan iç soruşturma raporuna dayanarak, İçişleri Bakanlığının korumasından yararlanmışlardır (yukarıda 22. paragraf).
84. Ayrıca Mahkeme, düzenleyici çerçevenin uygulanmasında meydana gelen eksiklikleri belirleyecek ve bu koşulların sıralanmasında herhangi bir şekilde olaya karışan devlet görevlilerini ya da organlarını tespit edecek nitelikte soruşturmaları yetkili makamların “resen” yürütmesini gerektiren Sözleşme’nin 2. maddesi ışığında bu hususu değerlendirebileceği kanısına varmaktadır; bu durum, toplumun güvenini korumak ve hukuk devletine katılımını sağlamak ve yasa dışı eylemlere veya ihmallere tolerans gösterildiği ya da bunların işlenmesinde işbirliği yapıldığı yönünde her türlü izlenimi önlemek için kaçınılmazdır (yukarıda anılan Öneryıldız kararı, § 94 ve 96).
85. Memurlar A.G. ve H.K. kamu hukuku kapsamına girmişlerdir ve dolayısıyla, bu kişiler hakkındaki ceza davası 4483 sayılı Kanun’la düzenlenmiştir (yukarıda 47. paragraf). Savcı, öte yandan, A.G. ve H.K. hakkında soruşturma yapmak için gerekli izni elde etmek amacıyla Eyüp Kaymakamlığına talebini sunmuştur (yukarıda 20. paragraf).
Ardından, dosya 20 Kasım 2002 tarihli kararla, talep edilen izni vermeyi reddeden İçişleri Bakanlığına gönderilmiştir. İç soruşturmanın sonunda belirtilen görüşe katılan Bakanlık, bu iki memurun, “tamamen bilgileri dışında, kazanın meydana gelmesinden önce söz konusu alanda yürütülen çalışmaların yasaya aykırılığından haberdar olamadığı ve her halükârda, daha sonra suçlular için gereken idari cezaları uygulayamadığı sonucuna varmıştır (yukarıda 22. paragraf).
86. Bu bağlamda, Mahkemeye, yargılanabilir kişilerin konuya ilişkin soruşturmalara etkin olarak katılımının imkânsızlığıyla (Işıldak/Türkiye, No. 12863/02, §§ 54 ila 56, 30 Eylül 2008) ve söz konusu organların kararları üzerinde gerçekleştirilen adli denetimin yetersizliğiyle ilgili olarak (Kanlıbaş/Türkiye, No. 32444/96, § 49, 8 Aralık 2005, Sultan Öner ve diğerleri/Türkiye, No. 73792/01, § 143, 17 Ekim 2006, Uyan/Türkiye (No. 2), No. 15750/02, § 49, 21 Ekim 2008, ve Mecail Özel/Türkiye, No. 16816/03, § 25, 14 Nisan 2009), bu rejimi uygulamaya davet edilen soruşturma organlarının bağımsız olmaması nedeniyle, 4483 sayılı Kanun’un gerektirdiği bu rejimi sistematik olarak eleştirdiğini ve birçok defa cezalandırdığını hatırlatmak yeterlidir (bk., örnek olarak, Nazif Yavuz/Türkiye, No. 69912/01, § 49, 12 Ocak 2006, Ümit Gül/Türkiye, No. 7880/02, §§ 53‑57, 29 Eylül 2009, Mete ve diğerleri/Türkiye, No. 294/08, § 114, 4 Ekim 2011, ve Karahan/Türkiye, No. 11117/07, § 45, 25 Mart 2014).
Mahkemenin mevcut davada bu sonuçlardan uzaklaşmasına imkân veren herhangi bir özel koşul bulunmamaktadır ve Mahkeme, Aydoğdu kararında daha önce belirttiği gibi (yukarıda anılan karar, § 90), burada tek başına Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlalini teşkil eden yapısal bir sorunun söz konusu olduğu kanısına varmaktadır.
β. TEİAŞ
- Somut olayda, 12 Ekim 2005 tarihli duruşma sırasında, Savcılık TEİAŞ’ın beyanlarını kabul etmemiş (yukarıda 28. paragraf) ve sonuç olarak bu nitelik ile ilgili olarak, verilen kararın gerekçeleri sonuçsuz kalmıştır (yukarıda 29. paragraf). Şüphesiz bu durum, cezasız kalma şekline işaret etmesi nedeniyle kaygılandırıcıdır. Bununla birlikte, bu durum dikkate alınarak, başvuranların şikâyetlerinin TEİAŞ’ın yararına olan söz konusu durumu kapsadığının kabul edilemeyeceğini gözlemlemek gerekir. Ayrıca, Mahkeme davanın bu belirli yönü hakkında karar veremeyeceği kanaatine varmaktadır.
- Sonuç
-
Mahkeme, yukarıdaki bütün görüşleri (yukarıda 81-87. paragraflar) dikkate alarak ve mevcut durumda başvuranın inisiyatifiyle telafi için açılan hukuk ve idari davaların Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, uygun adli bir cevap teşkil edemeyeceğini hatırlatarak (bk., örneğin, yukarıda belirtilen Öneryıldız, §§ 93 ve 94 ve yukarıda belirtilen Iliya Petrov, §§ 72 ve 79), somut olayda uygulandığı şekliyle cezai sistemin, Sözleşme’nin 2. maddesinde yer verilen yaşam hakkının korunmasına ilişkin ihlallerin önlenmesi amacıyla, hiçbir caydırıcı güce yol açmadığı sonucuna varmıştır.
-
Dolayısıyla, Mahkeme daha önce esasa eklenen Hükümetin itirazlarını (yukarıda 55-57 ve 61. paragraf) reddetmekte ve bu hükmün usuli yönden ihlal edildiğine karar vermiştir.
ii. Sözleşmenin 2. maddesinin esası açısından
- Hiç kimse, Türkiye’de söz konusu tehlikeli faaliyetlerin üç alanında korumaya ilişkin düzenlemelerin bulunduğu konusunda itirazda bulunmamıştır (yukarıda 48-50 ve 72. paragraflar) ve buna bağlı olarak güvenlik kurallarının uygulanmasının sağlanması amacıyla yapılan denetim işlemlerinin olduğu gibi yeniden söz konusu edilmesi için hiçbir unsur bulunmamaktadır. Bu bağlamda, başvuran belirli bir şikâyet ileri sürmemiştir.
Dolayısıyla, somut olayda ulusal makamların Esma Asma’nın hayatını kaybetmesinin önlenmesi için söz konusu olan faaliyetlerden ayrılmaz olan tehlikeleri azaltmak için özellikle gerekli ve yeterli tedbirleri alıp almadıkları hususu ortaya çıkmaktadır (bk. Örneğin, yukarıda belirtilen Öneryıldız, § 93, yukarıda belirtilen Iliya Petrov, §§ 72 ve 79, yukarıda belirtilen Banel, § 69 ve yukarıda belirtilen Cevrioğlu, §§ 61 et 62).
-
Somut olayda, Mahkeme başvuranın kızının hayatına doğrudan bir tehdit teşkil etmesiyle sonuçlanan potansiyel üç ayrı tür tehlikenin bir araya geldiğini hatırlatmaktadır. Öncelikle ölümcül kazanın yasadışı olarak inşa edilen bir binada gerçekleştiği durum bulunmaktadır. Daha sonra, buna bağlı teknik düzenleme ihlal edilerek, iki yüksek gerilim hattı kulesine yakın olmasına rağmen, bu binada kişiler oturmuştur. Sonuç olarak, hiçbir izin ve önlem alınmaksızın, kazı çalışmalarını ceza görmeksizin yapan bu kişiler bulunmakta ve bu çalışmalar Esma Asma’nın elektrik akımına kapılmasına yol açmıştır.
-
Bu bağlamda, soruşturma makamları ve ulusal mahkemeler tarafından yapıldığı gibi olayların ve sorumlulukların tespiti, tek başına mevcut davanın esas yönünün incelenmesi için belirleyici değildir (yukarıda 17, 26, 34 ve 45. paragraflar‑) (bk. örneğin Klaas/Almanya, 22 Eylül 1993, §§ 29 ve 30, A Serisi, No. 269, yukarıda belirtilen Öneryıldız, § 109 ve yukarıda belirtilen Aydoğdu, § 82) .
Nitekim, ulusal hukuka göre, sorumluluk Sözleşme hükümleri bağlamında, uluslararası sorumluluktan farklı olmaktadır. Mahkemenin yetkisi, ikincisini belirlemekle sınırlı kalmaktadır. Ayrıca, mevcut durumda, Sözleşme’nin 2. maddesi bakımından, bu organların veya görevlilerin eylemleri nedeniyle, Devletin sorumluluğu ve yerel mahkemelere bağlı olan değerlendirme dâhil olmak üzere, ilgililerin bireysel sorumlulukları hakkında iç hukuk konuları karıştırılmamalıdır.
-
Bu bağlamda, yaşam hakkının korunmasına ilişkin uygun önleyici tedbirler almak için pozitif yükümlülük kapsamının, söz konusu tehdidin kaynağına ve bu tehdidin yatıştırılması imkânına bağlı olduğunu bilmek gerekir. Bu tür bir yükümlülüğün olması için, öncelikle yetkililerin olaylar sırasında belirli bir kişinin hayatının gerçek ve doğrudan tehdit edildiğinden haberdar olduğunun veya olması gerektiğinin ve yetkileri çerçevesinde, bu riski hafifletmek için makul olarak beklenen tedbirleri almadıklarının ortaya çıkması gerekir. Özellikle insan davranışının öngörülemezliği, öncelikler ve kaynaklar konusunda yapılacak operasyonel seçimler dikkate alınarak, bu yükümlülük yetkililere dayanılmaz veya aşırı bir yük yükleyen veya her kişiye mutlak güvenlik düzeyinin sağlanması şeklinde yorumlanamaz (bk. diğer kararlar arasında, Cavit Tınarlıoğlu/Türkiye, No. 3648/04, §§ 90 à 92, 2 Şubat 2016).
-
Bu konuda Mahkeme, 21 Ekim 2000 tarihine kadar, ailelerin şehir planlaması ve elektrik şebekelerinin işletilmesi konusunda yasak ve yasal normlara rağmen, ihtilaf konusu binalarda yetkililer tarafından endişe duyulmaksızın yaşayabildiklerini gözlemlemektedir.
-
Şüphesiz, Mahkeme yetkililerin teknik kuralları karşılamayan binaların güvenlik sorunları hakkında ilçe düzeyinde bazı bilgilere sahip olduklarını kabul etmeye hazırdır. Bununla birlikte, Mahkeme bu konuda genel bir şekilde gözlemlenen sorunların ihtilaf konusu binanın bulunduğu alanda daha ciddi veya bu bölgenin geçmişte benzer kazaların yeri olduğunu düşündürmeye imkân sağlayan bütün bilgilendirici unsurların bulunmadığını da kaydetmektedir. Öte yandan, bina sakinlerinin hayatına kaçınılmaz olarak bir yük teşkil eden özel bir tehdidin bulunduğunu ortaya koyan yerel makamların bilgi sahibi oldukları konusunda hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca, yerel makamların ihtilaf konusu yapı ve/veya yapının yüksek gerilim kablolarının yakınında bulunmasıyla ilgili olarak, herhangi bir şikâyet ya da ihbarın hiç kimse tarafından yapılmadığı dosyadan anlaşılmamaktadır.
Dolayısıyla, yukarıda belirtilen durumun yasadışı yapılar ve yüksek gerilim şebekelerinin yönetimi konusunda daha önce uygulanan düzenlemeye göre özellikle daha katı önleyici tedbirleri öngören bir düzenlemenin gerektirdiği iddia edilemez.
-
Mahkeme için, düzenleyici veya idari eksikliklerden daha çok, kazaya ve Esma Asma’nın hayatını kaybetmesine etkili olan nedensellik bağının kurulduğu her türlü güvenlik tedbirinden uzak kişilerin davranışlarının izinsiz yapılan kazı çalışmalarının başlatılmasına yol açması önemlidir. Geriye, bu davranışların, Sözleşme’nin 2. maddesinde öngörülen pozitif yükümlülüklerine ilişkin Türkiye’nin bir eksikliğinin tespitine yol açıp açmadığı hususu kalmaktadır.
-
Şüphesiz, Mahkeme kendisine atfedilen davanın koşullarından kaynaklanan olayın boyutunun ve bölgenin çevresinde yasadışı olarak yürütülen inşaat çalışmalarının gözetimiyle ilgili olarak, belediye memurlarının bölgede bulunmamasının eleştiri konusu olabileceğinin farkındadır. Bununla birlikte, Mahkeme yalnızca bu memurların her hâlükârda söz konusu çalışmadan haberdar oldukları ancak bu durumu dikkate almadıkları konusunda herhangi bir unsurun bulunup bulunmadığını tespit edebilmektedir. Bu durum, somut olayda Öneryıldız/Türkiye (yukarıda belirtilen karar § 101) davasından tamamen farklıdır ve ilgililerin olaylar sırasında, Esma Asma’nın hayatına gerçek ve doğrudan bir tehlike arz edecek şekilde hadiselerin meydana gelebileceğinden haberdar olduklarının veya olması gerektiğinin varsayılmasını engellemektedir.
-
Dolayısıyla, daha önce belirtilenler anlamında, somut olayda üzücü olan ölümün meydana gelmesine yol açan kontrol edilemeyen olaylar dizisidir (yukarıda 93. paragraf). Mahkemenin nazarında, bu tür bir durumun önlenmesi, Kentsel alanlarda, yasalara aykırı olarak inşaat ve inşaat çalışmalarındaki olası eksiklikleri ve usulsüzlükleri belirlemek için günlük uyarı ve denetim mekanizması gibi, var olan denetim işlemlerinin ötesine geçen işlemler gerektirmiştir. Hâlbuki neredeyse kalıcı olan bu tür bir mekanizmanın oluşturulmasının gerektirmesi, ulusal makamlara orantısız bir yük yükleyecektir ve bu ölümün meydana gelmesinde yukarıda belirtiler kişilerin temel sorumluluklarını dikkate almama anlamına gelecektir (yukarıda 96. paragraf).
-
Dolayısıyla, Mahkeme yukarıda incelenen koşulların, esas yönden Sözleşme’nin 2. maddesini ihlal etmediği sonucuna varmıştır.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. “
A. Tazminat
-
Başvuran, talebini değerlendirmeksizin 500.000 avro talep etmektedir. Yalnızca başvuran, 15 yaşında kızının hayatını kaybetmesi nedeniyle, kendisinin ve eşinin maruz kaldığı maddi destek kaybının değerlendirilmesi hakkında aktüerya bilirkişi raporuna dayanmaktadır. Bilirkişi, başvuranın kızının hayatta iken çalışmadığını gözlemleyerek, bu kaybın hâlihazırda 26.106,25 Türk lirası (TRY) olduğunu ve 4.016 avro’ya tekabül ettiğini değerlendirmiştir.
-
Hükümet, özel anlamda talep edilen somut olayda sunulan bilirkişi raporunun ve her türlü adli kontrol dışında, bu talebin dikkate alınamayacağı kanaatine vararak kabul etmemektedir.
Üstelik, Hükümet adil tazmin bağlamında Mahkeme tarafından normal olarak verilen tutarlarla birlikte ortak tedbir olmaksızın taleplerin aşırı olduğuna karar vermiştir.
-
Mahkeme, somut olayda tespit ettiği Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlalinin (yukarıda 89. paragraf), şüphesiz zarar verici ihmaller ve eylemlerin sorumlularının cezalandırılmasına imkân sağlamayan yargılamalara katılması gerektiğinden başvuranı yaraladığını değerlendirmektedir.
-
Bununla birlikte, Mahkeme tarafından ihlal tespitleri gibi, yerel mahkeme kararları, belirli ölçüde başvuranın zararlarını telafi edebilecektir (bk. örneğin, Barberà, Messegué ve Jabardo/İspanya (madde 50), 13 Haziran1994, § 19, A Serisi, No. 285‑C, yukarıda belirtilen Öneryıldız, § 171 vePerişan ve diğerleri/Türkiye, No.12336/03, § 118, 20 Mayıs 2010). Bu bağlamda, Mahkeme başvuranın ailesinin yaklaşık 30.065 avroya tekabül eden bir tutarın bulunduğu her türlü zararlar için daha önce bir tazminat ödendiğini ve söz konusu tarihte yaklaşık 10.900 avroya karşılık gelen bir tutarın geri kalanının ve idare mahkemeleri tarafından yine ödenecek olan her türlü tutarın alacaklısı olarak kalmaya devam ettiğini kaydetmektedir (yukarıda 43-46. paragraflar).
Dolayısıyla Mahkeme, karşılaştırılamaz davalarda manevi tazminat bağlamında verdiği tutarları dikkate alarak (bk. örneğin, yukarıda belirtilen Cevrioğlu, § 87), mevcut ihlal tespitinin başvuranın zararının telafi edilmesi için yeterli olduğu kanaatine varmaktadır.
Ayrıca Mahkeme, bu talepleri kabul edemez.
B. Masraf ve Giderler
- Ayrıca, başvuran ikâmet ettiği bölgeden taksiyle yargılamaların yürütüldüğü Eyüp’ün merkezine gitmesi nedeniyle ulaşım masraflarının ödenmesini ve bu seyahatler sırasında iş yerinde bulunmaması sebebiyle, kazanılması gereken eksikliğin telafi edilmesini talep etmektedir. Aynı şekilde, başvuranın avukatının Kadıköy’de bulunan bürosu ile Eyüp’te yer alan adalet sarayı arasında ulaşım masrafları 3.240 TRY’ye ulaşmaktadır. Bu konuda başvuran, Taksi ve Şoförler Odasının bir belgesini ve yukarıda belirtilen bölgeler arasında güzergâhlara uygulanan tarifeler ile ilgili olarak belediye kararını sunmuştur.
Avukatlık ücretleriyle ilgili olarak, başvuran ceza yargılamaları çerçevesinde temsil işlemleri için belirlenen İstanbul Barosunun 2016 tarihli bareme atıfta bulunarak, 8.500 TRY talep etmektedir.
Bu tutarların toplamının 12.820 TRY olmasına rağmen, başvuran 10.000 TRY gibi bir tutarın geri ödenmesiyle tatmin olacağını belirtmektedir.
-
Hükümet, avukatlık ücretleri için talep edilen tutarın, hiçbir sözleşme, ayrıntılı bir kayıt ve ödeme makbuzu ile desteklenmediğini belirtmektedir. Taleplerin geri kalanıyla ilgili olarak, Hükümet seyahat masrafları hakkında sunulan genel bilgilerin, bu tür seyahatlerin gerçekten yapıldığını hiçbir şekilde kanıtlamadığını dile getirmektedir. Dolayısıyla, Hükümet bu masrafların doğru ve gerekli olduğunun kanıtlanmadığı kanaatine varmaktadır.
-
Mahkemenin İçtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul niteliğini ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir.
Somut olayda, elinde bulunan belgeleri ve İçtihadını göz önünde bulundurarak, Mahkeme, ulaşım masraflarına ilişkin talebi reddetmektedir. Avukatlık ücretleriyle ilgili olarak, Mahkeme başvuranın yasal veya sözleşmeden doğan bir yükümlülük gereğince, bu ücretleri ödemesi gerektiği veya ödemekle yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme yazılı deliller örneğin kendisine yukarıda belirtilen koşulların hangi ölçüde yerine getirildiğinin belirlenmesine imkân sağlayan yeterince açık olması gereken avukatlık ücreti kayıtları, ayrıntılı faturalar veya temsil sözleşmeleri talep etmektedir (İzzettin Doğan ve diğerleri/Türkiye[BD], No. 62649/10, § 192, AİHM 2016). Mevcut davada, yalnızca İstanbul Barosunun avukatlık ücretlerine referans alınması bu bağlamda yeterli olmamaktadır.
Bu koşullarda ve ayrıca İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin 2 ve 3. fıkralarının hükümlerini dikkate alarak, Mahkeme bu talebi de reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKAME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Başvuranın mağdur niteliğini kaybetmesiyle ilgili olarak, Hükümet tarafından ele alınan itirazların esasının birleştirilmesine ve başvurunun vaktinden önce yapılmasıyla ilgili olarak, itirazların reddedilmesine;
-
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
-
Usuli yönden Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
-
Esas yönden Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;
-
Mevcut kararın manevi tazminat olarak yeterli bir telafi teşkil ettiğine;
-
Geriye kalan için adil tazmin talebinin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Sözleşme’nin 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca, 20 Kasım 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Bölüm Yazı İşleri Müdürü Başkan
[1]. 1 Ocak 2005 tarihinde, eski Türk lirasının (TRL) yerini alan Türk lirası (TRY) yürürlüğe girmiştir. 1 TRY, bir milyon TRL’ye karşılık gelmektedir.
[2]. Somut olayda söz konusu kazanın meydana geldiği tarihte, yürürlükte olan, eski 3 Nisan 1930 tarihli 1580 sayılı Belediye Kanunu idi (aşağıda 49. paragraf). 24 Aralık 2004 tarihinde, 5272 sayılı Kanun, 1580 sayılı Kanun’un yerini almıştır.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.