CASE OF M.T.B. v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

M.T.B./ TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 47081/06)

KARAR

STRAZBURG

12 Haziran 2018

Kesinleşme Tarihi

12.09.2018

İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

M.T.B. / Türkiye davasında,

Başkan,
Robert Spano,

Yargıçlar,

Ledi Bianku,

Işıl Karakaş,

Nebojša Vučinić,

Valeriu Griţco,

Jon Fridrik Kjølbro,

Stéphanie Mourou-Vikström ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith,

22 Mayıs 2018 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında,

Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

1. Davanın temelinde, Bay M.T.B. adlı bir Türk vatandaşı (“başvuran”) tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 8 Kasım 2006 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 47081/06) bulunmaktadır. Bölüm Başkanı, başvuranın isminin açıklanmaması talebini kabul etmiştir (Mahkeme İçtüzüğünün 47 § 4 maddesi).

2. Kendisine adli yardım verilmiş olan başvuran, İstanbul Barosu’na bağlı

Avukat F. Algan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.

3. Başvuran, özellikle, gıyabında (in absentia) yargılandığı ve hüküm giydiği için ve ondan sonra yeniden yargılanma imkanı verilmediği için adil olarak yargılanmadığını iddia etmiştir.

4. Başvuranın yukarıdaki şikâyeti 26 Ağustos 2013 tarihinde Hükümet’e bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmı Mahkeme İç Tüzüğünün 54 § 3 maddesine göre kabul edilemez bulunmuştur.

OLAYLAR

  1. DAVANIN KOŞULLARI

  2. Başvuran, 1953 doğumlu olup; İstanbul’da ikamet etmektedir.

B. Başvuran aleyhine ceza yargılamaları

  1. İ.Ö. adlı bir kişi, 10 Mayıs 1999 tarihinde, başvuranın 26 Nisan 1999 tarihli karşılıksız bir çek keşide ettiğini iddia ederek başvuran hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.

  2. Aynı tarihte, Bakırköy Savcılığı, söz konusu dönemde yürürlükte bulunan 3167 sayılı Kanunun 16(1) maddesi uyarınca, başvuran hakkında, Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesinde, karşılıksız çek keşide etmek suçundan kamu davası açmıştır. Çekin altında başvuranın adı, yönetim kurulu başkanı olduğu şirketin adının altında yer alıyordu ve çek üzerinde adres “...Bakırköy/ İstanbul” olarak belirtiliyordu.

  3. Davaya bakan mahkeme, 2 Eylül 1999 tarihinde tensip duruşması düzenlemiş ve başvurana tebligatın gönderilmesine karar vermiştir.

  4. Davaya bakan mahkeme, 6 Ekim 1999 tarihinde, çek üzerinde yazılan adrese ilk duruşmanın tebliği ile birlikte iddianamenin bir nüshasını göndermiştir. Aynı gün, davaya bakan mahkeme, Bakırköy Savcılığından başvuranın kimliğini tespit etmesini ve tam adresini soruşturmasını ve kendisine bu bilgilerin sağlanmasını talep etmiştir.

  5. Başvuranın, o adresi alternatif bir adres olarak “P.K.[posta kodu] 5 Bakırköy adresini bırakarak terk ettiği gerekçesiyle tebligat, 7 Ekim 1999 tarihinde iade edilmiştir.

  6. Başvuranın yeni adresinin ne olduğunu bulmak için yapılan araştırmalar bağlamında, Bakırköy Savcılığı’nın, polis ve muhtarlıktan bilgi toplamaları talebinde bulunduğu görülmektedir. Bu bağlamda, polis, çek üzerinde yazan adrese gitmiş ve başvuranın burayı terk ettiği sonucuna varmıştır. Muhtardan alınan bilgiye göre, başvuran, hiçbir bildirimde bulunmadan o adresi terk etmiştir.

  7. Davaya bakan mahkeme, 14 Şubat 2000 tarihinde, başvuranın gıyabında ilk duruşmasını gerçekleştirmiştir. Mahkeme, o zamanda yürürlükte bulunan eski Ceza Muhakemesi Kanununun 223. maddesi uyarınca, ifadesini almak üzere tevkif müzekkeresi düzenlenmesine karar vermiştir.

13 Davaya bakan mahkeme, 14 Şubat 2000 ve 13 Ekim 2004 tarihleri arasında, yakalama kararının yerine getirilmesini beklemiştir.

  1. Ceza yargılaması devam ederken, 11 Ekim 2001 tarihinde, İstanbul’da başka bir mahkeme olan Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın başka bir ceza yargılamasında müşteki olarak ifade vermesini isteyerek başvuranın ev adresi olan “...Avcılar/ İstanbul” adresine davetiye göndermiştir.

  2. Başka bir ceza soruşturmasında, 16 Temmuz 2001 tarihinde, Küçükçekmece Savcılığı da başvuranın adresini “...Avcılar/ İstanbul” olarak belirterek, kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar vermiştir.

  3. Davaya bakan mahkeme, 26 Mayıs 2003 tarihinde, çek üzerinde yazılı olan adrese tekrar davetiye göndermeye çalışmış ancak aynı gerekçelerle bunu başaramamıştır.

  4. Davaya bakan mahkeme, Tebligat Kanunu’nun (Kanun no.7201) 35(4) maddesi uyarınca aynı adrese celpname göndermeye karar vermiştir.

  5. Davaya bakan mahkeme, 13 Ekim 2004 tarihinde, başvuranın suçunu sabit bulmuş ve onu 500.000.000 TL ağır para cezasına mahkum etmiştir. Bu karar 30 Ekim 2004 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir. Karara karşı temyize gitmek için öngörülen yedi günlük süre sınırı dolmuş ve karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

B. Başvuranın tutuklanması ve daha sonra yeniden yargılanma teşebbüsleri

  1. İstanbul, Avcılar’daki Firuzköy karakolundan birkaç polis memuru, 2006 yılında belirtilmeyen bir tarihte, tutuklama emriyle başvuranın apartmanına gitmiş ve onu karakola gelmeye davet etmiştir. Başvuran, karakolda, bir ceza mahkemesi tarafından mahkum edilmesinden sonra kendisi aleyhine çıkarılan tutuklama emri ve mahkeme tarafından önceden verilen 500 Türk lirası (TL) para cezasını ödemezse hapse gireceği konusunda bilgilendirilmiştir. Kendisi aleyhine yürütülen ceza yargılamasının farkında olmayan başvuran, söz konusu kararın detaylarını talep etmiş ve daha fazla bilgi için Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi yazı işleri müdürlüğüne başvurmuştur.

  2. Asliye Ceza Mahkemesi yazı işleri müdürlüğünde ilgili dava dosyasını inceledikten sonra başvuran, 27 Nisan 1999 tarihinde karşılıksız çek keşide ettiği için gıyabında suçlanıp hüküm giydiğini ve çek tutarına karşılık gelen tutar olan 500 TL para cezasına mahkûm edildiğini fark etmiştir. Ayrıca, Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 13 Ekim 2004 tarihinde verilen karar, temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

  3. Başvuran, 5 Mayıs 2006 tarihinde, söz konusu kararın gıyabında verildiği ve kendisi aleyhine olan suçlamaların dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Asliye Ceza Mahkemesi önünde karara itiraz etmiştir. Başvuran, ihtilaf konusu kararın verilmesinden üç ay önce, ilgili olmayan bir nedenle sabıka kaydını almak için Bakırköy Savcılığına gittiğinde dahi ceza yargılamaları veya karar hakkında hiçbir bildirim almadığını vurgulamıştır. Ceza yargılamalarında davacı olan İ.Ö.’nün eski kız arkadaşı olduğunu ve ortak borçlarını bir bankaya ödemek için bir garanti olarak ona açık çek verdiğini eklemiştir. Aslında, onlar, başvuran ortak borçlarını bankaya ödeyemezse İ.Ö.’nün bu çeki nakde çevirebilecek tek kişi olacağını teyit eden resmi bir belgeyi 12 Mart 1998 tarihinde, avukat huzurunda imzalamışlardır. Bankaya borcu ödedikten sonra, başvuran, İ.Ö.’nün açık çeki ona iade etmesini istemiş, ancak İ.Ö. açık çeki kaybettiğini iddia ederek bunu iade edememiştir. Bu doğrultuda, başvuran, bankaya çeki kayıp olarak bildirmiş ve bunun nakde çevrilmesi çabaları olması durumunda bilgilendirilmeyi talep etmiştir. Yeni bir adrese taşındıktan kısa bir süre sonra, 27 Nisan 1999 tarihinde, başvuranın eski kız arkadaşı, görünürde, çeki nakde çevirmeye çalışmış ve çek tahsil edilmediğinde, başvurana karşı suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, talimatlarına rağmen, söz konusu çek İ.Ö. tarafından bankaya yatırıldığında banka kendisiyle iletişime geçmemiştir. Başvuran, çek karşılıksız çıktığında da banka tarafından bilgilendirilmemiştir.

  4. Aynı gün, Bakırköy Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuranın itirazını, süresinden sonra yapıldığı gerekçesiyle reddetmiştir. Mahkeme, 13 Ekim 2004 tarihli kararın, başvurana 7201 sayılı Kanunun 35. maddesi uyarınca 30 Ekim 2004 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiğine ve bu nedenle, itirazın 8 Kasım 2004 tarihine kadar sunulmuş olması gerektiğini belirtmiştir.

  5. Başvuran, Bakırköy Asliye Hukuk Mahkemesine önceden sunduğu iddiaları yineleyerek verilen karara itiraz etmiştir. Başvuran, doğru adres detaylarına muhtarlıktan kolaylıkla ulaşılabilecek olmasına rağmen, Ekim 2004 tarihli kararın, şirketinin 15 Nisan 1999 tarihi itibariyle taşınmış olduğu adrese tebliğ edildiğini vurgulamıştır. Görünüşe göre, karar, başvuran yerinde bulunmadığından, bina kapısına iliştirilmiştir. Bu nedenle, başvuran, gıyabında verilen kararın iptal edilmesini veya kaldırılmasını talep etmiştir.

  6. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 21 Eylül 2006 tarihinde, başvuranın itirazına dair mütalaasını vermiş ve bu mütalaada Asliye Mahkemesinin 5 Mayıs 2006 tarihli kararının, başvuranın gıyabında verilen ilk kararın kanuna aykırı tebliğ edildiği gerekçesiyle iptal edilmesini talep etmiştir.

  7. Yargıtay, 2 Ekim 2006 tarihinde, söz konusu kararın 7201 sayılı Tebligat Kanununun 35. maddesi uyarınca başvurana usulüne uygun olarak tebliğ edildiğine karar vererek alt mahkemenin kararını onamıştır.

  8. Ceza Muhakemesi Kanununun 308. maddesine göre, 8 Kasım 2006 tarihinde, başvuran, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Yargıtay kararının kaldırılması konusunda başvuruda bulunmasını talep etmiştir.

  9. Başvuranın, 13 Ekim 2004 tarihinde Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi tarafından verilen 500 TL para cezasını ödeyemediği için 24 Kasım 2006 tarihinde hapse girdiği görülmektedir.

  10. Başvuran 26 Kasım 2006 tarihinde koşullu salıverilmiştir.

  11. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 1 Aralık 2008 tarihinde, başvuranın iddialarının, 2 Ekim 2006 tarihli kararında Yargıtay tarafından halihazırda incelendiğini belirterek, Ceza Muhakemesi Kanununun 308. maddesi uyarınca başvuranın başvurusunu reddetmiştir.

  12. İLGİLİ İÇ HUKUK

  13. İlgili zamanda yürürlükte bulunan, (3167 Sayılı Kanun) Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanunun “Karşılıksız çekler” başlıklı 16 (1) maddesi aşağıdaki gibidir:

“4. maddede belirtilen süre içerisinde...[alacaklının çeki resmen bozdurabildiği zaman] ...[çek] bankaya ibraz edildiğinde banka hesabında yetersiz fon bulunması sebebiyle tam ödenmeyen veya kısmen ödenen bir çeki keşide eden hesap sahipleri veya yetkili temsilcileri, [ilgili] mevzuatta yasaklanan diğer eylemlere halel getirmeksizin, çek üzerinde yazan tutara eşit ağır para cezasına çarptırılırlar.”

  1. Söz konusu zamanda yürürlükte olan Tebligat Kanununun(7201 sayılı Kanun) 35. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Kendisine veya ev adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan adli makama bildirmeye mecburdur. Bu takdirde, bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılmalıdır.

Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve tebligat görevlisi tarafından bu yeni adresin tespit edilemediği durumlarda, tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır.

Bundan sonra eski adrese çıkarılan tebliğler muhataba yapılmış sayılır.

Önceden hiçbir tebligat yapılmasa bile[bu adreslerle ilişkili olarak], bu bölümün hükümleri ayrıca resmi makamlar önünde [sözleşmeleri]imzalamış olan taraflar tarafından yapılan bu sözleşmelerde belirtilen adreslere, ve kamu kurum ve kuruluşlarına, kamu kurumu niteliğindeki mesleki kurumlara, ticari sicillere ve esnaf ve sanatkar sicillerine verilen son adreslere de uygulanır.”

  1. Başvuranın gıyabında yargılanması sırasında geçerli olan eski Ceza Muhakemesi Kanununun(1412 sayılı Kanun) 223. maddesi, aşağıdaki gibidir:

“Bu Kanundaki istisnalar saklı kalmak kaydıyla mahkemeye gelmemiş olan sanık hakkında duruşma yapılmaz.

[Bir sanığın] gelmemesinin makbul sebepleri ispat edilmezse sanığın ihzarı emrolunur veya sanık hakkında tevkif müzekkeresi verilir.

Sanık yargılandığı suçtan ötürü yüzüne karşı verilmiş bir tutuklama kararından sonra firar ederse ve duruşmada halihazırda sorguya çekilmiş ve artık duruşmada hazır bulunmasına mahkemece lüzum görülmemiş olması halinde dava gıyabında görülerek bitirilebilir.

Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkumiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanaatine varılırsa, sorgusu yapılmamış olsa dahi dava gıyabında bitirilebilir.

  1. Başvuranın gıyabında yargılandığı zaman geçerli olan eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 225 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir:

“Kovuşturmaya konu olan suçun, para cezası, hafif hapis, müsadere veya bunların[cezaların] birleşimiyle cezalandırılabilmesi durumunda, sanığın gıyabında bir duruşma yapılabilir. Bu tür durumlarda, sanığa gönderilen celpnamede, gıyabında bir duruşmanın yapılacağı hususu bulunur.”

  1. Eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 421. maddesi aşağıdaki gibidir:

Bu Kanuna göre ağır ceza işleri

421. madde

“Bu Kanuna göre ağır ceza işlerinden maksat, idam cezası, ağır hapis ve on seneden fazla hapis cezalarını gerektiren cürümlere ilişkin davalardır.”

  1. Eski Ceza Muhakemeleri Kanununu fesheden yeni Ceza Muhakemeleri Kanunu(5271 sayılı Kanun), 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak, 31 Mart 2005 tarihli, [yeni] Ceza Muhakemeleri Kanununun yürürlüğe girmesine ve uygulanmasına ilişkin 5320 sayılı Kanun uyarınca, Yargıtay’a temyiz usulüne ilişkin eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 305-326. maddeleri, bölge istinaf mahkemeleri faaliyete geçene kadar yürürlükte kalacaktı. Söz konusu zamanda yürürlükte olan eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 307, 308, 315, 317. maddeleri ve 318. maddenin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

Temyiz sebebi

307. madde

“Temyiz ancak ihtilaf konusu hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur.

Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesi kanuna muhalefettir.”

Kanuna muhalefet halleri

308. madde

Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır.

  1. Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması,

  2. Hakimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hakimin hükme iştirak etmesi,

  3. Makbul şüpheden dolayı hakkında ret talebi vakı olupta bu talep kabul olunduğu halde hakimin hükme iştirak etmesi yahut bu talebin kanuna mugayir olarak reddolunması suretiyle hakimin hükme iştirak ettirilmesi,

  4. Mahkemenin kanuna muhalif olarak davaya bakmaya kendini vazifeli veya salahiyetli görmesi,

  5. Cumhuriyet Savcısı yahut kanunen bulunması lazım diğer şahsın gıyabında duruşma yapılması,

  6. Sözlü bir duruşma neticesi olarak verilen hükümde aleni muhakeme kaidesinin ihlal edilmesi,

  7. Hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi,

  8. Hüküm için mühim olan noktalarda mahkeme kararıyla müdafaa hakkının tahdit edilmiş olması.

Temyiz talebinin kabul edilebilir olmamasından dolayı hükmü veren mahkemece reddi

315. madde

“Temyiz isteği kanuni sürenin geçmesinden sonra yapılmış veya temyiz edilemeyecek bir hüküm temyiz edilmişse veya temyiz edenin buna hakkı yoksa, hükmü temyiz olunan mahkeme bir karar ile temyiz dilekçesini reddeder.

Temyiz eden taraf, red kararının kendisine tebliğinden itibaren bir hafta içerisinde, Yargıtay’dan bu hususta bir karar verilmesini talep edebilir. Bu takdirde dosya Yargıtay’a gönderilir. Ancak, bu sebepten dolayı hükmün infazı tehir olunmaz.”

Yargıtayca temyiz isteğinin reddi

317. madde

“Temyizin sözlü veya yazılı yapılması durumunda:

Yargıtay, süresi içinde temyiz dilekçesinin verilmediğini veya beyanının yapılmadığını, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını görürse, temyiz isteğini reddeder, görmezse incelemesini yapar.”

Ağır ceza hükümlerinin tetkikinde [Yargıtay] önünde duruşma

318. madde

“Ağır cezaya müteallik hükümlerde Yargıtay tetkikatını sanığın temyiz başvurusundaki talebi üzerine veya dilerse re’sen duruşma icrası suretiyle yapar. Duruşma gününden sanığa veya talebi üzerine müdafiine haber verilir.

...”

  1. 1 Haziran 2005 tarihi itibariyle yürürlükte olan yeni Ceza Muhakemeleri Kanununun 40. maddesi, ilgili olduğu kadarıyla, aşağıdaki hükümleri öngörmektedir:

Eski hâle getirme

40. madde

“Kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişi, eski hale getirme (status quo ante) isteminde bulunabilir.”

  1. 1 Haziran 2005 tarihi itibariyle yürürlükte olan yeni Ceza Muhakemeleri Kanununun 299. maddesi, ilgili olduğu kadarıyla, aşağıdaki hükümleri öngörmektedir:

“On yıl veya daha fazla hapis cezasına ilişkin hükümlerde, Yargıtay, incelemelerini re’sen veya sanığın veya katılanın temyiz başvurusundaki istemi üzerine duruşma yoluyla yapar.”

  1. Yeni Ceza Muhakemeleri Kanununun, “Hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenleri” başlıklı 311 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir:

“Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür:

a) Duruşmada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliği anlaşılırsa,

b) Yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanık veya bilirkişinin hükmü etkileyecek biçimde hükümlü aleyhine kasıt veya ihmal ile gerçek dışı tanıklıkta bulunduğu veya oy verdiği anlaşılırsa,

c) Hükme katılmış olan hâkimlerden biri, hükümlünün neden olduğu kusur dışında, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkûmiyetini gerektirecek biçimde görevlerini yapmada kusur etmiş ise.

d) Ceza hükmü hukuk mahkemesinin bir hükmüne dayandırılmış olup da bu hüküm kesinleşmiş diğer bir hüküm ile ortadan kaldırılmış ise,

e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa,

f) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme ve Protokolleri tarafından korunan bir hakkın ihlal edildiğini tespit ederse ve ceza hükmünün bu ihlale dayandığını belirlerse, Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir.

...”

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

SÖZLEŞMENİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

  1. Başvuran, gıyabında yargılandığı ve hüküm giydiği ve davasının yeniden incelenmesi reddedildiği için adil yargılanmadan mahrum edildiği şikâyetinde bulunmuştur. Sözleşmenin ilgili kısımları aşağıda geçen 6. maddesine atıfta bulunmuştur:

“1. 1. Herkes kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın .... karara bağlanmasında, ... bir mahkeme tarafından, adil ... yargılanma hakkına sahiptir.”

  1. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.

A. Kabul edilebilirlik

  1. Mahkeme, başvurunun Sözleşmenin 35 § 3 (a) maddesi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca kabul edilemezliğe ilişkin başka herhangi bir gerekçe de bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.

B. Esas Hakkında

  1. Tarafların Beyanları

(a) Başvuran

  1. Başvuran, ilk olarak, Hükümetin, onun gıyaben yargılandığı ve hüküm giydiği ya da ceza yargılamaları hakkında hiçbir bilgisi olmadığı gerçeğine itiraz etmediğini belirtmiştir. Daha sonra, başvuran, davaya bakan mahkemenin, yaklaşık beş yıl süren yargılaması sırasında adresinin tespiti ile ilgili olarak gereken özeni göstermediğini ileri sürmüştür. Davaya bakan mahkeme tarafından adresinin bulunması için talimat aldıklarında, polis tarafından bu yönde hangi adımların atıldığı da açık değildi. Bu bağlamda, başvuran, davaya bakan mahkemenin adresini tespit etmek için ne bankadan bilgi talep ettiği ne de vergi bürosuna danıştığı gerçeğine atıfta bulunmuştur. Başvuranın görüşüne göre, davaya bakan mahkeme, basit bir şekilde, 29 Kasım 1999 tarihinden sonra kendisinin adresini bulmak için hiçbir adım atmamıştır.

  2. Bununla beraber, başvuran, diğer mahkemeler ve savcılıklar, farklı ceza yargılamalarına ilişkin olaylar hakkında ona bilgi verebildiği için ev adresi değişikliğini ilgili makamlara bildirdiğini belirtmiştir. Bu iddiayı desteklemek üzere, başvuran, mevcut başvurunun konusunu teşkil eden ve aleyhine olan ceza yargılamaları devam ederken, Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi ve Küçükçekmece savcılığı tarafından 2001 yılında verilen kararları sunmuştur.

  3. Başvurana göre, kaçmadığı veya duruşmaya katılma hakkından feragat etmediği için yerel düzeyde davasının yeniden görülmesi gerekmekteydi. Ancak, davaya bakan mahkemenin kararının Tebligat Kanununun 35. maddesi uyarınca başvurana tebliğ edildiği gerekçesiyle, başvuranın tüm başvuruları reddedilmiştir. Başvuran, davaya bakan mahkemenin kararı hakkında kendisine yasal olarak bildirimde bulunduğu varsayılsa bile, bu gerçeğin tek başına, yetkililerinin onun yerini bulmada gereken özeni gösteremediği dikkate alındığında, görülmekte olan davada 6. maddenin ihlal edilmesini önleyemediği kanaatindedir.

(b) Hükümet

  1. Hükümet, davaya bakan mahkemenin özenli hareket ettiğini ve duruşma tarihini başvurana bildirmek amacıyla onun gerçek adresini bulmaya çalıştığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, davaya bakan mahkeme, savcılıktan yardım istemiş ve bunun karşılığında, savcılık, gerekli adımları atması için polis ve muhtardan gerekli adımları atmasını talep etmiştir. Ayrıca, davaya bakan mahkeme, başvuranı ifade vermesi için mahkemeye çıkarmak amacıyla onun gıyaben tutukluluğuna karar vermiştir. Ancak, davaya bakan mahkeme, başvuranın gerçek adresini bulamamış ve Tebligat Kanununun 35. maddesinin son cümlesi uyarınca, çek üzerinde yazan adrese kararını tebliğ etmeye karar vermiştir. Bununla beraber, başvuran tüccardı ve ilgili kurumlara, işini, gereken özeni göstererek, örneğin muhtarlığa, yeni adresini sağlamak gibi, yürütmesi gerekmekteydi. Hükümetin kanaatine göre, davaya bakan mahkeme devamlı olarak başvuranın adresini aramış olsaydı, bu durum ceza yargılamalarının yürütülmesini aksatırdı ve kovuşturma için süre sınırının sona ermesine veya adli hataya yol açardı.

  2. Başvurana yeniden davasının değerlendirilmesi imkânının verilip verilmediği konusunda, Hükümet, başvurana davaya bakan mahkemenin kararı hakkında yasal bildirimde bulunulduğunu ve temyizinin süresi dolduğu için Yargıtay tarafından reddedildiğini ileri sürmüştür. Son olarak, Hükümet’e göre başvuran, Yargıtay’a önündeki itirazının duruşmalı görülmesi talebinde bulunmadığı için şahsen duruşmaya katılma hakkından feragat etmiştir.

  3. Mahkemenin Değerlendirmesi

(A) Genel ilkeler

  1. Gıyaben yargılamalarla ilgili genel ilkeler Sejdovic\ İtalya ([GC], no. 56581/00, §§ 81-88, AİHS 2006‑II, kararında bulunabilir, konuya ilişkin genel ilkelerin ve konu hakkındaki ilgili uluslararası materyalin yeniden tekrarlanmış hali için bkz. Ayrıca Sanader\Hırvatistan, no. 66408/12, §§ 50-53 ve 67-74, 12 Şubat 2015).

(b) Somut davaya uygulanması

48. Mahkeme, öncelikli olarak, söz konusu zamanda, gıyaben yargılamanın, Türk Ceza Kanununda para cezası, hafif hapis cezası, müsadere veya bu cezaların birleşimi ile ortaya çıkan cezaları gerektiren suçlar (eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 225. maddesi) bakımından mümkün olduğunu kaydetmektedir. Somut davada, başvuranın itham edildiği suç, yani söz konusu zamanda yürürlükte olan 3167 sayılı Kanunun 16. maddesinin ilk cümlesi uyarınca bir suç olan karşılıksız çek keşide etme, para cezasını gerektiriyordu. Dolayısıyla, bu ceza, Ceza Muhakemeleri Kanununun 225. maddesi kapsamına giriyordu. Gıyaben yargılama yapma imkânsızlığının -delillerin ortadan kaybolması, kovuşturma için öngörülen süre sınırının sona ermesi veya adli hataya yol açabilmesi gibi- ceza yargılamasına gölge düşürebileceğini vurgulayan Mahkeme (Colozza \ İtalya, 12 Şubat 1985, § 29, A Serisi no. 89), başvuranın gıyabi yargılanmasının, söz konusu zamanda yürürlükte olan Türk mevzuatında yasal dayanağı olduğu kanaatindedir.

49. Mahkeme, ayrıca, cevaplanması gereken ilk sorunun, başvuranın-örneğin adaletten kaçmaya çalışarak- açıkça veya kendi davranışlarıyla mahkeme huzuruna çıkma ve kendini savunma hakkından feragat edip etmediği olduğunu not etmektedir. Bu değerlendirmenin başlangıç noktası, kaçınılmaz bir şekilde, başvuranın, aksi halde geçerli bir feragatin yapılmayacağı kendi aleyhine olan ceza yargılamaları hakkında bilgisi olup olmadığı konusudur (bkz. Dilipak ve Karakaya\Türkiye, no. 7942/05 ve 24838/05, § 87, 4 Mart 2014, ve Ait Abbou\Fransa, no. 44921/13, §§ 6365, 2 Şubat 2017 ile karşılaştırınız). Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın, davaya bakan mahkeme önüne çıkması için gönderilen celpnameyi aldığını veya iddianamenin veya kendisini mahkûm eden nihai kararı aldığını gösteren hiçbir delilin bulunmadığını not etmektedir (bkz. Abdelali \ Fransa, no. 43353/07, § 52, 11 Ekim 2012). Bununla beraber, Hükümet, Mahkeme huzurunda buna itiraz etmemiştir (bkz. Huzuneanu\ İtalya, no. 36043/08, § 42, 1 Eylül 2016). Bu koşullar altında, başvuranın açıkça ve bilerek mahkeme huzuruna çıkma ve kendini savunma hakkından feragat ettiği söylenemez.

  1. Mahkeme, halihazırda, başvuranın, başka bir şekilde, örneğin yargılamadan kaçmayı isteyerek, mahkeme huzuruna çıkma ve kendini savunma hakkından zımnen feragat edip etmediğine karar vermek amacıyla onun ceza yargılamalarının yeterince farkında olup olmadığını inceleyecektir. Bu bağlamda, Mahkeme, Hükümetin başvuranın yargılamanın farkında olduğuna veya bu konuda yeterli bilgisi olduğuna muhtemelen işaret edebilecek hiçbir belge iddia etmediğini veya sunmadığını bir kez daha kaydetmektedir. Bunun yerine, görülmekte olan davada, Hükümetin beyanlarının, davaya bakan mahkemenin, başvuranın yerini tespit etmede özenli bir şekilde hareket ettiği ve resmi belgelerin tebliği ile ilgili olarak o zaman yürürlükte bulunan iç hukuk hükümlerine riayet ettiği gerçeğine odaklanmıştır. Ayrıca, Hükümet, başvuranın duruşmada bulunmamasının, onun yetkililere adres değişikliğini bildirememesinden kaynaklandığını iddia etmiştir.

51 . Bu itibarla, Mahkemenin, başvuranın yerini tespit etmede ve onu ceza yargılamaları hakkında bilgilendirmede davaya bakan mahkemenin yeterli özeni gösterdiğinin söylenebileceği hususunu netleştirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme şu gözlemlerde bulunmaktadır: İlk olarak, başvuranın, şirketinin yönetim kurulu başkanı sıfatıyla ihtilaflı çeki keşide etmesine rağmen, Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesinde bir birey olarak yargılanmıştır. Ancak, bu mahkeme, ilk olarak, başvuran tarafından çek üzerinde belirtilen şirket adresine iddianame ile birlikte bir celpname göndermiştir. Bu celpname, şirketin, yeni adres olarak “P.K.[posta kutusu] 5 Bakırköy’ü bırakarak ayrıldığı gerekçesiyle iade edilmiştir. Aynı zamanda, davaya bakan mahkeme, savcılıktan yardım talep etmiş ve bunun karşılığında, savcılık polisten ve ilgili muhtardan başvuranın adresini tespit etmesini istemiştir. Başvuranın, çek üzerinde yazılı adresten ayrıldığı sonucuna varmışlardır. Daha sonra, davaya bakan mahkeme, başvuranı mahkeme huzuruna çıkarmak amacıyla, eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 223. maddesi uyarınca başvuran hakkında gıyaben tutuklama emri çıkarmıştır ve bu emrin yerine getirilmesi için 14 Şubat 2000’den 13 Ekim 2004 tarihine kadar beklemiştir. Son olarak, davaya bakan mahkeme, o zamanlar yürürlükte olan Tebligat Kanununun 35(4) maddesi uyarınca, çek üzerinde belirtilen adrese mahkeme celbi göndermeye karar vermiştir.

52 . Mahkeme, davaya bakan mahkemenin yukarıda belirtilen çabalarını dikkate almaktadır. Ancak, bu çabalar, çek üzerinde belirtilen şirket adresiyle sınırlıdır. Önemli bir şekilde, davaya bakan mahkeme, başvuran o mahkemede bir birey olarak yargılanmasına rağmen, asla onun ikamet yerine iddianameyi, celpnameyi veya kararını tebliğ etme çabası içerisine girmemiştir. Daha da önemlisi, kendisi de İstanbul’da yer alan Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi, 11 Ekim 2001 tarihinde, başvuranın müşteki olduğu ceza yargılamalarıyla ilgili olarak başvuranın ev adresine celpname gönderebilmiştir( neredeyse benzer bir durum için, bkz. Colozza, yukarıda anılan, § 28) Ayrıca, kendisi de İstanbul’da yer alan Küçükçekmece Savcılığı, diğer ceza yargılamaları bağlamında verilen bir karar olan 16 Temmuz 2001 tarihli kovuşturmaya yer olmadığında dair kararında başvuranın ev adresini belirtmiştir. Bu noktada, Mahkeme, polisin de 2006 yılında başvuranın yerini tespit edip evinde yakalayabildiğini yinelemeyi önemli görmektedir.

53 . Yukarıdaki hususlar ışığında ve Sözleşme kapsamında bir demokratik toplumda adil yargılanma hakkının önemli yerini akılda tutarak(bkz. Hokkeling \ Hollanda no. 30749/12, § 62, 14 Şubat 2017) Mahkeme, Hükümetin davaya bakan mahkemenin başvuranın yerini tespit etmedeki çabalarında gereken özeni gösterdiği iddiasına katılmamaktadır(bkz. bu davaya uygun olabildiği ölçüde(mutatis mutandis), Davran\Türkiye, no. 18342/03, § 45, 3 Kasım 2009, ve Büyükdağ \Türkiye, no. 28340/95, § 67 son cümle 21 Aralık 2000). Bu tür bir durumda, ulusal mahkemelerin, görülmekte olan davada taraflar arasında ihtilaf konusu olan bir gerçek olan, iç hukuk hükümleri uyarınca kararı tebliğ ettiği görüşünü, tek başına Devleti Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerinden azat etmek için yeterli değildir.

54 . Bu doğrultuda, Mahkeme, başvuranın yargılamalar hakkında hiçbir bilgisi olmadığı ve mahkeme huzuruna çıkma ve kendini savunma hakkından feragat etmediği veya adaletten kaçma teşebbüsünde bulunmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, iç mevzuatın, yeterli kesinlikte, başvurana yeni bir yargılamada yer alma fırsatı verip vermediğinin belirlenmesi gerekmektedir(bkz. Sejdovic, yukarıda anılan, § 101 son cümle, ve ayrıca Jones \ Birleşik Krallık (karar), no. 30900/02, 9 Eylül 2003).

55 . Bu bağlamda, Mahkeme, Hükümetin, söz konusu zamanda, görülmekte olan davada başvuran örneğinde olduğu gibi, insanların gıyaben yargılandığı ve hüküm giydiği davaların yeniden görülmesini öngören yasal yollar sunup sunmadığına dair hiçbir iddia ileri sürmediğini not etmektedir. Bunun yerine, Hükümet, başvurana kararın usulüne göre tebliğ edildiğini ve başvuranın Yargıtay’dan duruşma düzenlemeyi isteyemediğini ve sonuç olarak, onun bu haktan feragat etmiş sayılması gerektiğini belirtmiştir.

56 . Bununla beraber, Mahkeme, başvuranın bu amacı gerçekleştirmek için aşağıdaki hukuk yollarını kullanmayı denediğini gözlemlemektedir. Başvuran, Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesinin kararına yönelik olarak 5 Mayıs 2006 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Ancak, bu mahkeme, temyiz için öngörülen süre sınırını geçtiği için başvuranın temyiz talebini reddetmiştir. Başvuran, 22 Mayıs 2006 tarihinde bu kararı temyiz etmiştir. Yargıtay, 2 Ekim 2006 tarihinde, davaya bakan mahkemenin kararının başvurana Tebligat Kanununun 35. maddesi uyarınca yasalara uygun olarak tebliğ edildiğini belirterek bu temyizi reddetmiştir. Ceza Muhakemeleri Kanununun 308. maddesine göre, 8 Kasım 2006 tarihinde, başvuran, Yargıtay’ın kararının kaldırılması konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına talepte bulunmuştur. Başvuranın başvurusu 1 Aralık 2008 tarihinde reddedilmiştir.

57 . Hükümetin, başvuranın, temyizine yönelik bir duruşma düzenlenmesi konusunda Yargıtay’a talepte bulunamayarak mahkeme huzuruna çıkma hakkından zımni olarak feragat ettiğini iddia ettiği ölçüde, Mahkeme, eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 318. maddesinin, bir suçun ancak idam cezası, “ağırlaştırılmış hapis cezası” veya on yılı aşkın hapis cezası ile cezalandırılabildiği durumlarda duruşma imkanı öngördüğünü kaydetmektedir. Ancak, başvuran, karşılıksız çek keşide etmekten yargılanmış ve daha sonra para cezasına mahkum edilmiştir. Başka bir deyişle, başvurana yüklenen suç, 318. madde kapsamına girmediği için başvuranın davasında Yargıtay huzurunda bir duruşma düzenlemek için yasal bir olasılık bulunmamaktaydı. Başvuranın Yargıtay önünde duruşma hakkı bulunmadığı için, onun bu haktan feragat etmiş olacağı söylenemez. Bu nedenle, Hükümet’in bu konu hakkındaki savı reddedilmelidir.

58. Davaya bakan mahkemenin başvuranın geç temyizi sonrası incelemesi hususunda, Mahkeme, söz konusu zamanda yürürlükte olan Ceza Muhakemeleri Kanununun 310. maddesinde belirtilen temyiz süresi dışına çıktığı gerekçesiyle temyizin reddedildiğini gözlemlemektedir. Davaya bakan mahkeme, Tebligat Kanununun 35. maddesinin son cümlesi uyarınca başvurana kararın temyiz edildiği ancak başvuranın zamanında temyiz talebinde bulunamadığı gerçeğine dayanmıştır.

  1. Yargıtay hususunda ise, Mahkeme, bu mahkemenin, kararın başvurana yasalara uygun olarak tebliğ edildiğini ve davaya bakan mahkemenin bu temyizi reddetme kararının doğru olduğunu belirterek başvuranın temyizini reddettiğini kaydetmektedir.

  2. Başvuranın olağanüstü hukuk yoluna başvurma girişimi, şöyle ki önceden “karar düzeltme” olarak bilinen Ceza Muhakemeleri Kanununun 308. maddesi kapsamındaki başvurusu hususunda, Mahkeme, halihazırda, bu usulün kullanımının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının takdirinde olduğuna ve bu nedenle, bireylerin doğrudan erişebildiği bir hukuk yolu olmadığına karar verdiğini yinelemektedir( bkz. Akçiçek \ Türkiye (karar) no. 40965/10, 18 Ekim 2011). Her halükarda, bu başvuru, görülmekte olan davada Başsavcı tarafından reddedilmiştir.

  3. Mahkeme, içtihadı uyarınca, ister asıl yargılamalarda ister yeniden yargılamada olsun, davalının mahkeme salonunda bulunma hakkını güvence altına alma görevinin, 6. maddenin önemli gerekliliklerinden biri olduğunu ve o hükümde son derece yerleşik olduğunu yinelemektedir. Dolayısıyla, sanığın yargılamada bulunma hakkından feragat ettiğine dair hiçbir belirti olmaksızın gıyaben yapılan ve yeniden başlatılması daha sonra reddedilen yargılamalar, adil bir şekilde, “6. madde hükümlerine veya burada yer alan ilkelere açıkça aykırı” olarak tanımlanabilir”(bkz. Stoichkov \ Bulgaristan no. 9808/02, § 56, 24 Mart 2005).

  4. Mahkeme, görülmekte olan davada, halihazırda, davaya bakan mahkemenin, başvuranın yerini tespit etmede gereken özeni gösteremediğine karar vermiştir. Nitekim, hem davaya bakan mahkeme hem de Yargıtay, incelemelerini sadece o noktayla sınırlandırmış ve kararın başvurana yasalara uygun olarak, şöyle ki Tebligat Kanununa göre, tebliğ edildiğini belirterek başvuranın başvurusunu reddetmiştir (bkz. bu davaya uygun olabildiği ölçüde(mutatis mutandis, Kounov \ Bulgaristan no. 24379/02, § 52 son cümle, 23 Mayıs 2006). Başvurana bilfiil bildirimde bulunup bulunulmadığı veya mahkeme huzuruna çıkma ve kendini savunma hakkından kesin surette feragat edip etmediği hususunu incelememişlerdir. Dolayısıyla, başvuranın, önceden Sejdovic kararında (yukarıda anılan, § 84) “adaleti aleni olarak tanımama” olarak tanımlanan bir durum olan, yargılama sırasında bulunma hakkından feragat ettiğine dair hiçbir belirtinin olmaması bakımından davasının yeniden olgusal ve yasal tespitine yönelik başvuruları reddedilmiştir.

  5. Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme, gıyaben yargılanan ve hüküm giyen ve yargılamadan kaçmaya çalıştığı veya mahkeme huzuruna çıkma hakkından kesin surette vazgeçtiği gözükmeyen başvurana, Sözleşmenin 6. maddesince verilen tüm adil yargılanma güvencelerinin bir mahkeme tarafından sağlanarak aleyhine olan suçlamaların esaslarının yeniden değerlendirilmesi fırsatı verilmediğini düşünmektedir.

64 . Dolayısıyla, görülmekte olan davada Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.

II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

65 . Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

A. Tazminat

66 . Başvuran 86.400 TL maddi ve 100.000 TL manevi tazminat talep etmiştir. Bu bağlamda, başvuran, bankalar nihai karar hakkında bilgilendirilip borç vermeyi reddettiği veya çek defteri vermediği için, gıyaben yargılanmasının ve daha sonra hüküm giymesinin, ticari hayatını sonlandırdığını ileri sürmüştür. Bundan dolayı, polis tarafından yakalanması sırasında 500 TL gibi ufak bir meblağı verememiş ve bu para cezası tazyik hapsine çevrilmiştir. Ayrıca, bir çevirmen olarak çalışmaya devam etmesi için hiçbir sabıka kaydı olmama koşulunu artık yerine getirememiştir. Sabıka kaydından dolayı iş başvuruları da reddedilmiştir. Başvuranın ibrazlarına göre, mahkûmiyeti, 30 Ekim 2013 tarihinde sabıka kaybından silinmiştir. Sonuç olarak, başvuran, maddi tazminat bakımından, başvuruyu yaptığı tarih ve 30 Ekim 2013 tarihleri arasındaki ayların her biri için asgari ücret olan 800 TL talep etmiştir. Son olarak, başvuran, Mahkemeden, manevi tazminat bakımından herhangi bir ödenmesi gereken tutarı belirleme konusunda, kendisinin üç gün özgürlüğünden mahrum bırakıldığını dikkate almasını talep etmiştir.

  1. Hükümet, Devletin sorumlu olmadığı bir kayıp konusunda tazminat ödemesinin gerekmeyeceğini iddia etmiştir.

  2. Mahkeme, maddi tazminat hususunda, yargılamanın 6. maddeye uygun olmuş olması halinde sonucunun ne olabileceği hakkında tahmin yürütemeyeceğini ve bu nedenle, adil tazmin verilmesinin sadece başvuranın o maddenin güvencelerinden faydalanmadığı konusuna dayanabileceğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, yargılamanın başvuranın huzurunda yürütülmesi halinde sonucunun ne olabileceğini tahmin etmek mümkün olmadığından, maddi tazminat vermemektedir (kıyaslayın ve karşılaştırın Barberà, Messegué ve Jabardo\ İspanya ( 50. madde), 13 Haziran 1994, § 16-20, A Serisi no. 285‑C, ve Demoktatik Toplum Partisi(DTP) ve Diğerleri\Türkiye, no. 3840/10 ve diğer 6, §§ 133136, 12 Ocak 2016).

  3. Mahkeme, manevi tazminat konusunda, Sözleşmenin 6 § 1 maddesinde ihlal olması durumunda, başvuranın, o hükmün göz ardı edilmemiş olması halinde, mümkün olduğu kadarıyla, mahkemede olabileceği hususunda yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır(bkz. Somogyi \ İtalya no. 67972/01, § 86, AİHS 2004‑IV). Bununla beraber, görülmekte olan davada olduğu gibi, bir bireyin Sözleşmenin 6. maddesi gerekliliklerinin ihlallerine neden olan yargılamalardan sonra hüküm giymiş olması durumunda, talep edildiği takdirde, yeniden yargılama veya davanın yeniden açılması, ilke olarak, ihlali düzeltmenin uygun bir yolunu temsil etmektedir(bkz. Moreira Ferreira \ Portekiz (no. 2) [GC], no. 19867/12, § 49, AİHS 2017 (alıntılar), ve Sejdovic, yukarıda anılan, § 126). Bu bağlamda, Mahkeme, ayrıca, Ceza Muhakemeleri Kanununun 311. maddesinin, Mahkemenin Sözleşmede ihlal bulması halinde iç yargılamaların yeniden açılmasına olanak tanıdığını belirtmektedir. Mahkeme, ayrıca, bir ihlalin tespitiyle yeterince tazmin edilemeyecek olan manevi zarar görmüş olması gerektiğini kanaatindedir. Mahkeme, hakkaniyet temelinde karar vererek, başvurana, bu meblağa üzerinden ona yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmak üzere, 5.000 avro vermektedir.

B. Masraflar ve giderler

70. Başvuran, ayrıca, avukatının ücretleri bakımından, başvuranla görüşmeden, davasının incelenmesinden ve Mahkeme önündeki görüşlerinin hazırlanmasından oluşan otuz dört saat yasal çalışmaya karşılık gelen bir tutar olarak 2.000 avro talep etmiştir. Ayrıca, yerel mahkemeler önünde oluşan masraf ve giderler karşılığında 200 avro talep etmiştir. Başvuran, bu talepleri desteklemek üzere, bir avukatlık ücreti anlaşması, Barolar Birliğinin ücret baremi ve avukatının dava konusunda harcadığı zaman dökümü sunmuştur.

71 . Hükümet, başvuranı avukatlarının sadece görüşlerin ve adil tazmin taleplerinin hazırlanmasında yer aldığını belirtmiş ve avukat ücretlerinin tutarının, benzer yargılamalara kıyasla yüksek olduğu için gerçeği yansıtmadığını iddia etmiştir. Üstelik, başvuranın, posta masrafları ile ilgili ödeme hariç olmak üzere, herhangi bir ödeme belgesi sunamadığını belirtmişlerdir. Bu doğrultuda, Mahkemeden başvuranın taleplerini reddetmesini istemişlerdir.

72 . Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu gösterebiliyorsa, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıdaki kriterleri göz önünde bulundurarak, tüm başlıklar altındaki masrafları karşılamak üzere, talep edilen tüm meblağı vermeyi makul görmektedir.

C. Gecikme Faizi

  1. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.

III. SÖZLEŞME’NİN 46. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Sözleşme’nin 46. maddesi aşağıdaki gibidir:

46. madde

“1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, tarafı oldukları herhangi bir davayla ilgili olarak Mahkeme tarafından verilen nihai karara riayet etmeyi taahhüt etmişlerdir.

  1. Mahkemenin nihai kararı, bu kararın yerine getirilmesini denetleyen Bakanlar Kuruluna iletilir.”

  2. Başvuran, Türk hukukunun, yargılamalar hakkında hiçbir bilgisi olmayan veya şahsen mahkeme huzuruna çıkmayan veya adaletten kaçmayan bir sanığın gıyabında yargılanmasında, temyize veya yargılamaların yeniden başlatılmasına olanak sağlayan etkili bir hukuk yolu öngörmediği için, görülmekte olan davadaki ihlalin Türkiye’deki yapısal bir sorundan kaynaklandığını ileri sürmüştür. Dolayısıyla, Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca, başvuran, Mahkeme’den, şikâyet edilen duruma bir son vermesi için davalı Hükümete genel önlemler almasını belirtmesini istemiştir.

  3. Hükümet, bu konu hakkında hiçbir görüş sunmamıştır.

  4. Somut davanın özel koşullarında ve davanın yeniden yargılanmasının veya açılmasının, talep edildiği takdirde, ilke olarak, somut davadaki ihlali düzeltmenin uygun bir yolunu temsil ettiği göz önüne alındığında, Mahkeme, mevcut hükmün yerine getirilmesi için Devletin kabul etmesi gereken genel ilkeleri belirtmenin gerekli olduğunu düşünmemektedir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,

  2. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğini kabul etmiştir.

  3. Mahkeme ayrıca şağıdakileri oybirliğiyle kabul etmiştir:

(a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devlet’in para birimine çevrilmek üzere aşağıdaki meblağların ödenmesine:

(i) Manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç 5.000 avro (beş bin avro);

(ii) Masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 2.200 avro (iki bin iki yüz avro) ödenmesine;

(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;

  1. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar İngilizce tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğünün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 12 Haziran 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim