CASE OF BAKIR AND OTHERS v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BAKIR VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
(Başvuru no. 46713/10)
KARAR
STRAZBURG
10 Temmuz 2018
İşbu karar AİHS’in 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
Bakır ve Diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismit’in katılımıyla, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm)
19 Haziran 2019 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın (no. 46713/10) temelinde, 12 Türk Vatandaşı Deniz Bakır, Alihan Alhan, Levent Çakır, Necla Çomak, Uğur Güdük, Latife Canan Kaplan, Serdar Kır, Metin Kürekçi, Selçuk Mart, Mehmet Ali Tosun, Filiz Uluçelebi ve Mesut Açıkalın (“başvuranlar”) 23 Haziran 2010 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
-
İsimleri, doğum tarihleri ve ikamet adresleri ekli tabloda yer alan başvuranlar, İstanbul Barosuna bağlı Avukat Aytaç Sala tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuranların ifade ve toplantı özgürlüğünün iddia edilen ihlaline ilişkin şikâyetleri 5 Haziran 2013 tarihinde Hükümete iletişmiş ve başvurunun kısmen kabuledilemez olduğuna karar verilmiştir.
-
Bölüm Başkanı 3 Ocak 2014 tarihinde Mahkeme İçtüzüğü’nün 34 § 3 maddesi uyarınca başvuranların temsilcisinin Mahkeme önündeki yazılı işlemler için Türkçe dilini kullanmasına izin vermiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
6 Mart 2006 tarihinde başvuranlar yasadışı silahlı terör örgütü olan MLKP’ye (Marksist Leninist Kominist Parti) yardım ve yataklık ettikleri şüphesiyle polis tarafından gözaltına alınmıştır.
-
Başvuranlar 7 Mart 2006 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne bağlı bir hâkimin önüne çıkarılmıştır. Başvuranlar birkaç gösteriye katılımlarına ve başvuranların evlerinde polis tarafından bulunduğu iddia edilen CD’ler, belgeler, kitaplar ve süreli yayınlara ilişkin olarak sorguya çekilmiştir. Başvuranlar, yasadışı örgüte destek verdikleri yönündeki iddiaların doğruluğunu inkâr etmiştir. Özellikle, yasal olarak düzenlenen gösterilere katıldıklarını kabul etmelerine rağmen başvuranlar yasadışı bir şekilde ya da yasadışı örgüt lehine slogan attıklarını inkâr etmiştir. Ayrıca başvuranlar evlerinde bulunan materyallerin yasadışı olmadığını iddia etmiştir. Özellikle Necla Çomak evinde bulunan belgelerin yasal bir dernek olan Emekçi Kadınlar Derneği’yle ilgili olduğunu iddia etmiştir.
-
Aynı gün içerisinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Levent Çakır, Deniz Bakır, Alihan Alhan, Necla Çomak, Metin Kürekçi, Latife Canan Kaplan ve Uğur Güdük’ün tutuklanmasını emretmiştir. Diğer başvuranlar serbest bırakılmıştır.
-
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22 Mart 2006 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne hitaben bir iddianame hazırlamıştır. İddianamede savcı, başvuranların 17 Aralık 2005 ve 19 Şubat 2006 tarihlerinde sendikalar ve sivil toplum kuruluşları tarafından valilik makamının izniyle düzenlenen iki gösteriye katıldığını bildirmiştir. Ayrıca, savcı polis tarafından sağlanan video görüntüsüne dayanarak başvuranların internetteki bilgiye göre MLKP ile bağlantısı olan ESP (Ezilenlerin Sosyalist Platformu) ve SGD (Sosyalist Gençlik Derneği) adına pankartlar taşıdığını belirtmiştir. Başvuranlar Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314. maddeleri gereğince yasadışı terör örgütü üyesi olmakla suçlanmıştır.
-
Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 18 Mayıs 2006 tarihinde davadaki ilk duruşmayı gerçekleştirmiştir. Başvuranlar 17 Aralık 2005 ve 19 Şubat 2006 tarihlerinde gerçekleşen gösterilere katıldıklarını mahkeme önünde kabul etmiştir ancak bu gösterilerin yasal olduğuna vurgu yapmıştır. Evlerinde bulunan belgeler, süreli yayınlar ve CD’lere ilişkin olarak başvuranlar, sahip oldukları bu materyallerin hiçbirinin yasadışı olmadığını ve evlerinde arama yapıldıktan sonra hazırlanan arama ve el koyma tutanaklarının içeriğini bu tutanakların kendilerinin gıyabında hazırlandığı için kabul etmediklerini ileri sürmüştür.
-
22 Haziran 2006 tarihinde gerçekleştirilen duruşma sırasında Latife Canan Kaplan, Uğur Güdük ve Levent Çakır tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır.
-
18 Mayıs 2006 ve 17 Ocak 2007 tarihleri arasında Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde 9 duruşma gerçekleşmiştir.
-
Ağır Ceza Mahkemesi 17 Ocak 2007 tarihinde Deniz Bakır, Metin Kürekçi, Necla Çomak ve Alihan Alhan’ı Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314 § 3 maddelerinin yollamasıyla aynı kanunun 314 § 2 maddesi uyarınca terör örgütü üyeliğinden mahkûm etmiştir. Metin Kürekçi, Necla Çomak ve Alihan Alhan’a 6 yıl 3 ay hapis cezası verilmiştir. Deniz Bakır’a 7 yıl 6 ay hapis cezası verilmiştir. Diğer başvuranlar 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 Sayılı Kanun”) 7 § 2 maddesi gereğince terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan mahkûm edilmiştir ve her birine 1 yıl 8 ay hapis cezası verilmiştir.
-
Yargıtay, 27 Eylül 2007 tarihinde 3713 Sayılı Kanun 7 § 2 maddesi gereğince başvuranların eylemlerinin Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sınıflandırılmasına ilişkin olarak başvuranlara savunmalarını sunma fırsatı sunulmadığı gerekçesiyle kararı bozmuştur.
-
6 Ekim 2008 ve 22 Ekim 2008 tarihleri arasında Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde 7 duruşma daha gerçekleşmiştir. 22 Ekim 2008 tarihinde mahkeme 17 Ocak 2007 tarihinde verdiği kararda bulunan aynı sonuçları ve cümleleri içeren bir karar sunmuştur. Ayrıca mahkeme Metin Kürekçi, Necla Çomak ve Alihan Alhan’ın tutuklu kaldığı süreyi ve onlara verilen hapis cezasının süresini göz önünde bulundurarak onların serbest bırakılmasını emretmiştir.
15 Ağır Ceza Mahkemesi kararında ESP ve SGD’nin birer yasal kuruluş olmasına rağmen bunların eylemlerinin MLKP’nin eylemleri doğrultusunda olduğunu not etmiştir. Mahkeme, ESP ve SGD üyelerinin güvenlik güçleri tarafından öldürülen ya da açlık grevlerinde ölen MLKP üyelerini “şehitler” olarak gördüğünü ve onlar için anma törenleri organize ettiklerini gözlemlemiştir. Ayrıca mahkeme İnternet üzerinde MLKP tarafından yayınlanan deklarasyonların ESP ve SGD’nin hedefleri ile örtüştüğünü gözlemlemiştir. Bu nedenle mahkeme ESP ve SGD’nin MLKP’nin yasal alandaki temsilcisi olduğu ve MLKP ile organik bir bağının bulunduğu kanısındadır. Mahkeme, ESP ve SGD üyelerinin eylemlerini temel alarak ve sanıkların evlerinde bulunan belgeleri göz önünde bulundurarak ESP ve SGD üyelerinin MLKP’nin stratejileri doğrultusunda eylemler gerçekleştirdiğini ve bu üyelerin demokratik haklarını kullanma bahanesiyle bu örgüt lehine yasal olarak izin verilmiş gösteriler düzenlediklerini sabit bulmuştur.
-
Başvuranları mahkûm ederken Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Selçuk Mart dışında bütün başvuranların 17 Aralık 2005 tarihindeki gösteriye katıldığını not etmiştir. Diğer yandan mahkeme Selçuk Mart’ın da 19 Şubat 2006 tarihindeki gösteriye katıldığını gözlemlemiştir. Mahkeme başvuranların 17 Aralık 2005 tarihinde gerçekleştirilen gösteri sırasında aşağıdaki sloganları attığını sabit bulmuştur: “M-L-K-P”, “Yaşasın partimiz MLKP”, “Devrimin zaferi, biji MLKP”, “İşçiler partiye, MLKP’ye”. Ayrıca mahkeme Necla Çomak ve Uğur Güdük’ün “Yaşasın 1. Kürdistan konferansı” şeklinde slogan attığını sabit bulmuştur. Son olarak mahkeme Selçuk Mart’ın 19 Şubat 2006 tarihinde gerçekleştirilen gösteri sırasında “Dısa dısa serhildan MLKP Kürdistan” şeklinde slogan attığını not etmiştir.
-
Ek olarak Ağır Ceza Mahkemesi Metin Kürekçi ve Mehmet Ali Tosun’un 17 Aralık 2005 tarihinde gerçekleşen gösteride üzerlerinde “ESP” yazılı kıyafetler giydiklerini ve yine “ESP” yazılı flamaları taşıdığını ve aynı zamanda Uğur Güdük ve Selçuk Mart’ın üzerinde “SGD” yazılı kıyafet ve şapkalar giydiklerini not etmiştir. İlk‑derece mahkemesi Serdar Kır’ın ve Necla Çomak’ın kollarında kırmızı kurdeleler olduğunu ve Necla Çomak’ın kalabalığı sloganlar atmaya davet ettiğini kaydetmiştir. Ayrıca mahkeme Levent Çakır’ın gösteri sırasında yumruğunu sıkarak selam verdiğini sabit bulmuştur.
-
Ağır Ceza Mahkemesi Metin Kürekçi, Alihan Alhan ve Deniz Bakır’ın çeşitli mitinglere katıldığı gerekçesiyle daha öncesinde de gözaltına alındığını belirtmiştir. Ayrıca Necla Çomak’ın adli sicil kaydına işlenmiş bir kaç kayıt bulunmaktadır. Alihan Alhan ve Deniz Bakır da daha öncesinde gözaltında tutulmuştur. Ek olarak mahkeme Metin Kürekçi, Necla Çomak, Filiz Uluçelebi ve Mehmet Ali Tosun’un evlerinde daha öncesine hakkında el koyma emri verilen kitapları bulundurduğunu kaydetmiştir. Ayrıca Metin Kürekçi’nin ESP ve SGD’yle ilişkili yazılı materyalleri bulundurduğu bildirilmiştir. Necla Çomak ise yasadışı örgüte ilişkin notları ve ESP’ye ait broşürleri elinde bulundurmaktaydı.
-
Ağır Ceza Mahkemesi Metin Kürekçi, Necla Çomak, Alihan Alhan ve Deniz Bakır’ın MLKP terör örgütüne yardım ettikleri gerekçesiyle MLKP üyesi olarak mahkûm edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Mahkeme bu başvuranların kalabalıkları yönettiklerini, insanları MLKP lehine sloganlar atmaya teşvik ettiklerini, pankartlar taşıdıklarını, örgüte ilişkin belgeler hazırladıklarını ve daha öncesinde MLKP lehine düzenlenen eylemlere katıldıklarını sabit bulmuştur. Mahkeme başvuranların bu eylemlerinin devamlılık ve çeşitlilik gösterdiği ve MLKP ile organik bir bağı olduğu görüşündedir. Mahkeme başvuranların MLKP’nin “planladığı şekilde” hareket ederek ve insanları bu doğrultuda hareket etmeye yönlendirerek MLKP’ye yardım ettiğine karar vermiştir ve başvuranları Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314 §§ 2 ve 3 maddeleri uyarınca mahkûm etmiştir.
-
Levent Çakır, Uğur Güdük, Latife Canan Kaplan, Serdar Kır, Selçuk Mart, Mehmet Ali Tosun, Filiz Uluçelebi ve Mesut Açıkalın hakkında ise Ağır Ceza Mahkemesi bu başvuranların 17 Aralık 2005 ya da 19 Şubat 2006 tarihlerinde gerçekleşen gösteriler sırasında MLKP lehine sloganlar attığını, pankartlar ile flamalar taşıdığını ve ellerinde örgüte ilişkin yasaklı kitaplar ve belgeler bulundurduklarını not etmiştir. Mahkeme bu başvuranların eylemlerinin MLKP lehine propaganda ve dolayısıyla insanları şiddete ya da diğer terörist yöntemleri uygulamaya teşvik eden bir propaganda teşkil ettiğine karar vermiştir. Bu yüzden bu başvuranlar 3713 Sayılı Kanunun 7 § 2 maddesi uyarınca mahkûm edilmiştir.
-
24 Aralık 2009 tarihinde Yargıtay, 22 Ekim 2008 tarihli kararı onamıştır.
-
10 Mart 2009 ve 12 Temmuz 2012 tarihleri arasında çeşitli tarihlerde Necla Çomak dışındaki tüm başvuranlar hapis cezalarını çekmiştir.
-
5 Temmuz 2012 tarihinde 6352 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir.
-
2 Kasım 2012 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Ekim 2008 tarihli kararını 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 Sayılı Kanun gereğince Metin Kürekçi, Alihan Alhan, Deniz Bakır, Necla Çomak, Levent Çakır, Serdar Kır, Selçuk Mart ve Filiz Uluçelebi’ye ilişkin olarak tekrar gözden geçirmiştir. Mahkeme Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314 § 3 maddelerinin yollamasıyla aynı kanunun 314 § 2 maddesi uyarınca Metin Kürekçi, Alihan Alhan, Deniz Bakır ve Necla Çomak’a verilen hapis cezasının 2 yıl 1 aya düşürülmesine karar vermiştir. Levent Çakır, Serdar Kır, Selçuk Mart ve Filiz Uluçelebi hakkında ise Ağır Ceza Mahkemesi 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi uyarınca verilen cezaların infazının 6352 Sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi gereğince durdurulmasına karar vermiştir. Durdurma, başvuranın fikirlerini ve düşüncelerini basın ya da diğer medya ortamında ya da başka herhangi bir yöntemle ifade ederken suç işlememesi koşuluyla üç senelik bir dönemi kapsamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
A. 5237 Sayılı Ceza Kanunu (“5237 Sayılı Kanun”)
- 01 Nisan 2005 tarihinde 5237 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir. Olayın gerçekleştiği sırada Ceza Kanunu’nun 220. maddesi aşağıdaki gibidir:
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma
“(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.
(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.
(5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.
(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye
olmak suçundan da cezalandırılır.
(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve
isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.
(8) Örgütün ya da amaçlarının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”
2 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 Sayılı Kanun ile değişikliğe uğrayan 220. maddenin 6. ve 7. fıkraları aşağıdaki gibidir:
“(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye
olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.
(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve
isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.”
- Ceza Kanunu’nun 314. maddesi aşağıdaki gibidir:
Silahlı örgüt
“(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”
B. 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu
- 7 Ağustos 2003 ve 18 Temmuz 2006 tarihleri arasında 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi aşağıdaki gibidir:
“Yukarıdaki fıkra uyarınca meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere veya şiddet veya diğer terör yöntemlerine başvurmayı teşvik edecek şekilde propaganda yapanlara bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş milyon liradan bir milyar liraya kadar ağır para cezası verilir...”
18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı kanun ile 3713 sayılı Kanunun 7(2) maddesinin ilk cümlesi aşağıdaki gibi değiştirilmiştir:
“Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır...”
30 Nisan 2013 tarihinde 6459 Sayılı Kanun ile değişen 3713 Sayılı Kanunun 7(2) maddesinin ilk cümlesi aşağıdaki gibidir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır...”
III. ULUSLARARASI BELGELER
A. Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu)
- Venedik Komisyonu 11 ve 12 Mart 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen 106. genel kurul toplantısında TCK’nın 216, 299, 301 ve 314. maddeleri hakkında bir görüş kabul etmiştir (CDL-AD(2016)002). Görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Silahlı örgüt üyeliği (mad. 314)
- TCK silahlı örgüt ya da silahlı grup hakkında bir tanım içermemektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 3 Nisan 2007 tarihli kararında (E. 2006/10-253 K. 2007/80) suç örgütlerinin -TCK’nın 220. maddesi anlamında– taşıması gereken ana ölçütleri listelemiştir. Grubun en az üç üyesi olmalıdır; grup üyeleri arasında katı veya gevşek hiyerarşik bir bağlantı olmalıdır ve üyeler arasındaki soyut bir bağlantı olması yeterli değildir; üyelerin suç işleme konusunda ortak kastı mevcut olmalıdır (henüz suç işlenmemiş olsa dahi); grup süreklilik teşkil etmelidir; örgütün yapısının, üye sayısının, araç ve gereçlerinin amaçlanan suçları işlemeye yeterli/elverişli olması gereklidir.
...
-
Yargıtay’ın silahlı örgüt hakkında “üyelik” üzerine ölçüt geliştirdiği zengin bir içtihadı bulunmaktadır. Yargıtay, ilgili şüphelinin eylemlerinin, şüphelinin örgütle “organik bağının” olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığı, ya da eylemlerinin “örgütün hiyerarşik yapısı” içerisinde bilerek ve isteyerek işlenmiş olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin anlaşılması amacıyla şüphelinin değişik eylemlerini, eylemlerin “devamlılığı, çeşitliliği ve yoğunluğu”nu göz önünde bulundurarak incelemiştir.
-
Eğer örgütle olan “organik bağ” davalıya atfedilen ve “devamlılık, çeşitlilik ya da yoğunluk” arz etmeyen eylemler temelinde kanıtlanamaz ise 220. maddenin “silahlı örgüte yardım ve yataklık yapmak” ya da “silahlı örgüt adına suç işlemek” hakkındaki fıkraları uygulanabilir (aşağıya bakınız).
...
- Sivil kaynaklara göre, 314. maddenin uygulamasına ilişkin olarak birçok davada yerel mahkemeler oldukça zayıf delilleri temel alarak bireylerin silahlı örgüt üyesi olduğuna karar vermiştir ve bu da “tahmin edilebilirlik” ilkesinin uygulanması konusunda soruların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 2013 Türkiye Raporunda Uluslararası Af Örgütü, toplanma ve dernek kurma özgürlüğü ve ifade özgürlüğü hakkını kullanmaya ilişkin eylemler gibi kendisi suç olmayan eylemlerin davalıların silahlı bir örgüte üyeliğine ilişkin bir delil olarak değerlendirildiği kanaatindedir. Rapora göre bu yaklaşımın sebebi ise kovuşturma işlemlerinde bu aktivitelerin bir terörist grubun izlediği aynı genel amaçları taşıdığı şeklinde algılanmasıdır ve bunun sonucunda da ‘bireyler, yalnızca barışçıl ve kendilerince yasal Kürt yanlısı aktivitelere katıldıkları yönündeki suçlamalarla terör örgütü üyesi olarak kovuşturulmuştur.’ Uluslararası Af Örgütü tarafından sağlanan somut dava örneklerinde davalının bir terör örgütüne bağlantısını gösteren deliller arasında bir terör örgütü tarafından düzenlendiği iddia edilen altı farklı gösteriye katılım, bu gösterilerde yapılmış bir konuşma, davalının Barış ve Demokrasi Partisi tarafından düzenlenen ‘Siyaset Akademisi’ne katılması ( BDP- tanınmış Kürt yanlısı siyasal parti) ve bu Akademi kapsamındaki çeşitli aktiviteleri yer almaktadır.
...
-
... Yılmaz ve Kılıç/Türkiye davasında (68514/01), Mahkeme (eski Ceza Kanunu 169. maddesinin bir terör örgütüne yardım ve yataklık etmeye ilişkin bağlamına rağmen) başvuranların 169. madde uyarınca mahkûm edilmesine yol açan tek delilin ifade biçimleri (başvuranların ifadeleri, başvuranların gösteriler sırasında bağırarak attığı sloganların içeriği) olduğu ve burada başvuranların ifade özgürlüğü hakkına müdahale olduğu sonucuna varılması gerektiği şeklinde değerlendirmiştir (bkz. kararın 58. maddesi). Ardından Mahkeme bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğine ilişkin olarak inceleme gerçekleştirmiştir. Mahkeme Gül ve Diğerleri / Türkiye (4870/02) davasında uygulanan prensiplerin aynısını uygulamıştır ve eski Ceza Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca başvuranların mahkûmiyetinin, başvuranların aleyhinde kullanılan tek delilin gösteriler sırasında attıkları sloganların içeriği olması gerekçesiyle başvuranların ifade özgürlüğüne müdahale oluşturduğuna karar vermiştir.
-
... Komisyon 314. maddesinin uygulanmasında yetersiz deliller temelinde verilen mahkûmiyetlerin, Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında problemler ortaya çıkarabileceğini tekrar etmiştir çünkü bu hüküm ayrıca ceza kanunlarının sanığın aleyhine geniş bir şekilde uygulanmasını yasaklayan ilkeyi içermektedir. Yerel mahkemenin davalıyı bir terör örgütü üyesi olmaktan mahkûm etmesine yol açan tek delilin yukarıda örnek olarak verilen Yılmaz ve Kılıç davasında olduğu gibi ifade biçimleri olduğu davalarda, yetersiz delilleri esas almak davalının ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin “tahmin edilebilirliğine” ilişkin problemleri ortaya çıkarabilir... Venedik Komisyonunda ... silahlı örgüt üyeliğine ilişkin herhangi bir iddia ikna edici kanıtlarla desteklenerek ortaya atılmalıdır ve iddiaya ilişkin herhangi bir makul şüphe bulunmamalıdır.
-
... Venedik Komisyonu ilk olarak, davalıya atfedilen eylemlerin “devamlılığı, çeşitliliği ve yoğunluğuyla” onun bir örgütle olan “organik bağını” göstermesini ya da bu eylemlerin davalının örgütün “hiyerarşik yapısı” içerisinde bilerek ve isteyerek hareket ettiğini kanıtlamasını gerekli kılan ve Yargıtay içtihadında yer alan ölçütün sıkı bir şekilde uygulanmasını önermektedir. Bu ölçütlerin gevşek bir şekilde uygulanması özellikle Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında kanunilik ilkesi ile ilgili sorunlara mahal verebilecektir.
-
İkinci olarak, bir fikrin farklı şekillerde ifade edilmesinin yerel mahkemeler önünde davalının silahlı örgüt üyeliğine karar verilmesindeki tek delil olmaması gerekir. Yegâne delinin ifade ediş biçimlerinden ibaret olduğu durumlarda silahlı örgüte üye olmaktan verilen mahkûmiyet, davalının ifade özgürlüğüne müdahale teşkil edecek olup, söz konusu müdahalenin gerekliliği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadında öngörülen ölçütler, özellikle de “şiddete teşvik” ölçütleri, temelinde her davanın somut koşulları içerisinde incelenmelidir.
-
314. maddenin 220. maddeyle bağlantılı olarak uygulanması
-
314. maddenin 3. fıkrasında suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümlerin, bu suç açısından aynen uygulanacağı öngörülmüştür. Ceza Kanunu’nun 220. maddesi özel bir öneme sahiptir çünkü Yargıtay’ın son zamanlarda verdiği birçok kararda 314. madde, yine bu maddenin 3. fıkrasında örgüt kurma suçuyla ilgili diğer hükümlere ilişkin olarak yapılan atfa dayanılarak 220. maddenin 6. Ve 7. fıkralarıyla bağlantılı olarak uygulanmıştır. 220. maddenin 6 ve 7. fıkrasına göre bir örgüt adına suç işleyen (6. fıkra) veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık eden kişi (7. fıkra) de örgüt üyesi olmamasına rağmen örgüt üyesi olarak cezalandırılır (314. madde).
-
4 Mart 2008 tarihli kararında Yargıtay Ceza Genel Kurulu PKK yanlısı medya araçları tarafından yapılan genel çağrılar doğrultusunda gösterilere katılmak, terör örgütünün lideri lehine ve onu desteklemek amacıyla zafer işareti yapmak ve sloganlar atmak ve güvenlik güçleriyle çatışmak gibi eylemlerin örgüt adına işlenen suçlar olarak değerlendirildiğine karar vermiştir. Bu davada örgüte üyelik bulunmamasına rağmen, davalı 314. maddeyle bağlantılı olarak uygulanan 220. maddenin 6. Fıkrası uyarınca terör örgütü üyesi olarak mahkûm edilmiştir. Bu kararla Yargıtay, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nin “ bir mahkemenin, bir suçun terör örgütü adına işlendiğine karar vermesi için, “terör örgütünün belirsiz bir topluluğa değil, doğrudan eylemi yapabilecek kapasitede bir bireye eylem çağrısı yapması gerekir” şeklindeki kararını iptal etmiştir.
-
24 Mart 2011 tarihli kararında Yargıtay 9. Dairesi, silahlı örgütün internet sitesinden yaptığı genel çağrının ardından yasadışı gösterilere katılma, gösteriler sırasında kimliğini saklamak amacıyla yüzünü kapatma ve silahlı örgütü desteklemek amacıyla sloganlar atma eylemlerinin silahlı örgüt adına suç işlemek olarak kabul edildiğine karar vermiştir ve davalının örgüte üyeliğinin kanıtlanmamış olmasına rağmen davalı aynı zamanda silahlı örgüt üyesi olarak mahkûm edilmiştir (314. maddeyle bağlantılı olarak 220. maddenin 6. fıkrası).
-
Bilerek ve isteyerek örgüte yardım ve yataklık etmeyle ilgili 220. maddenin 7. fıkrası aynı zamanda ifade özgürlüğüyle ilgili davalarda da uygulanmıştır. Nedim Şener davasında başvuran 220. maddenin 7. fıkrasıyla bağlantılı olarak 314. maddenin 3. fıkrası (örgüte yardım ve yataklık etme) uyarınca suç örgütü üyesi olduğu şüphesi bulunan kimselerin isteği üzerine hükümetin eylemlerini eleştiren kitapların hazırlanmasına katkıda bulunduğu için kovuşturulmuştur. 4 Haziran 2012 tarihli Yargıtay kararında, davalıların terör örgütü tarafından örgütün internet sitesinde düzenlenen kampanya kapsamında “Öcalan’a, Sayın Öcalan diye hitap etmek suçsa, ben burada bu suçu [Öcalan’a Sayın Öcalan diye hitap ederek] işliyorum ve kendimi [yetkililere] ihbar ediyorum” ifadelerinin yer aldığı bir deklarasyon hazırlaması ve bu deklarasyon için imza toplaması ‘bilerek ve isteyerek suç örgütüne yardım etmek” olarak kabul edilmiştir.
-
Sonuç olarak Yargıtay tarafından 314. maddeyle ilgili içtihatlar aracılığıyla oluşturulan yerleşik kriter (bk. 100. ve 101. paragraflar) temelinde davalının silahlı örgüte “organik bağının” bulunduğu kanıtlanamamış olmasına rağmen, silahlı örgüt adına suç işlediği (220. maddenin 6. fıkrası) ya da bilerek ve isteyerek silahlı örgüte yardım ve yataklık ettiği (220. maddenin 7. fıkrası) kabul edilen davalı 314. madde uyarınca bu örgütün üyesi olma suçundan da cezalandırılır.
...
-
... 11 Nisan 2013 tarihinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişiklikle 7. maddeye yeni bir fıkra eklenmiştir. Söz konusu yeni fıkraya göre, 7. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen suçu (terör örgütü lehine propaganda), 6. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen suçu (terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basmak veya yayınlamak); 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 28. maddesinin ilk fıkrasında belirtilen suçu (kanuna aykırı bir gösteriye katılmak) işleyen kişiler TCK’nın 220(6) maddesi uyarınca ayrıca cezalandırılmayacaktır. Yetkililer bu değişiklikle terörle mücadele mevzuatının uygulanmasında ifade özgürlüğünün kapsamının genişletilmiş olduğunu bildirmişlerdir.
-
Venedik Komisyonu Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinde yapılan ve yukarıda bahsi geçen suçları 220(6) maddesinin uygulama kapsamından çıkaran değişikliği memnuniyetle karşılamaktadır. Bu değişiklik ile bu tür suçları işlemekle suçlanan şüpheliler ayrıca 314. madde uyarınca silahlı örgüt üyeliğinden ayrıca cezalandırılmayacaklardır.
-
Ancak Venedik Komisyonu bu değişikliğin kapsamının nispeten sınırlı olduğunu ve özellikle ifade ve toplantı yapma haklarının kullanımına yeterli koruma sağlamadığını değerlendirmektedir. İlk olarak, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinde yapılan değişiklik, yukarıda bahsi geçen suçları yalnızca 220(6) maddesinin uygulama kapsamından çıkarmıştır. Ancak, 111. paragrafta atıf yapılan Yargıtay kararlarında da belirtildiği üzere, bazı ifade şekilleri 220(7) maddesinin (örgüte yardım ve yataklık yapmak) kapsamına girebilmektedir. Bu durum pratikte kötü niyetli uygulamaya yol açabilecektir; zira terör örgütü lehine olduğu değerlendirilen bir ifade biçimi, silahlı örgütle organik bağları tespit edilmemiş olmasına rağmen davalıları 314. madde uyarınca silahlı örgüt üyeleriymiş gibi cezalandırmak amacıyla, 220(6) maddesi yerine 220(7) maddesi uyarınca yaptırıma tabi tutulabilecektir.
...
-
Sonuç olarak Venedik Komisyonu 220. maddenin 6 ve 7. fıkralarındaki “o örgütün üyesi olmasa dahi, örgüt üyeliği suçundan da cezalandırılır” cümlesinin yürürlükten kaldırılmasını tavsiye etmektedir. Bu durumda, 220. maddenin 6 ve 7. maddelerinde belirtilen suçları işleyen kişiler 314. madde uyarınca değil, başka yaptırımlarla cezalandırılacaklardır.
-
Eğer 6 ve 7. fıkralardaki bu cümle muhafaza edilirse, Türk makamları 220. maddenin 314. madde ile bağlantılı olarak uygulanmasını ifade ve toplanma özgürlüğünün kullanımı ile ilgili olmayan davalarla sınırlandırmayı düşünmelidirler..”
B. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri
-
10 Ocak 2012 tarihli rapor (CommDH(2012)2)
-
Türkiye’ye 10 ve 14 Ekim 2011 tarihleri arasındaki ziyaretinden sonra 10 Ocak 2012 tarihinde yayımlanan raporunda Avrupa Konseyi İnsan Hakları Eski Komiseri Hammarberg aşağıdaki gibi ifade etmiştir:
“68. Komiser, terörizm ve terör örgütlerinin Türk toplumuna karşı teşkil ettiği ciddi tehlikenin ve aynı zamanda Türk devletinin bu tehditle etkin soruşturmalar ve adil yargılamalar dâhil etkili tedbirlerle mücadele etme yükümlülüğünün tamamen bilincindedir. Ancak Komiser, Avrupa’da terörle mücadelede öğrenilen büyük dersin adalet sistemine olan kamu güveninde çok büyük önemi olduğunun altını çizmek ister. Bu, herhangi bir terör faaliyeti iddiasının ikna edici delillerle ve herhangi makul bir şüphe olmadan ortaya konması gerektiği anlamına gelmektedir. Bu konuda yaşanan tecrübeler tekrar tekrar göstermiştir ki, terörle mücadelede, yargının işleyişini de kapsayan yerleşik insan hakları ilkelerinden yapılan her sapma, nihayetinde terör örgütlerinin çıkarlarına yaramaktadır.
-
Bu bağlamda, şiddetin ya da şiddet kullanmakla tehdit etmenin bir terör eyleminin esas bileşenlerinden biri olduğu ve terörle mücadelede insan haklarının kısıtlanmasının ‘mümkün olduğunca eksiksiz bir şekilde tanımlanmış olması, izlenen amaç açısından gerekli ve orantılı olması gerektiği’ göz önünde bulundurulmalıdır.
-
Komiser, Terörle Mücadele Kanunu’ndaki ve TCK’nın 220. maddesindeki hükümlerin özellikle terör örgütüne üyeliğin kanıtlanmadığı ve bir eylemin ya da ifadenin bir terör örgütünün amaçları ya da talimatlarıyla kesiştiğinin düşünülebileceği durumlarda çok geniş bir takdir payı tanıdığını değerlendirmektedir. Komiser, Türk makamlarını bu endişeleri yasama tedbirleri ve/veya içtihat aracılığıyla değerlendirmeye ve gidermeye teşvik eder.
-
15 Şubat 2017 Memorandumu ((CommDH(2017)5))
-
Türkiye’ye 6 ve 14 Nisan 2016 tarihleri arasındaki ziyaretinden sonra, Türkiye’deki ifade ve medya özgürlüğü üzerine 15 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan memorandumda (CommDH(2017)5), Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks, TCK’nın 220 §§ 6 ve 7 maddesinin ve aynı zamanda 314. maddesinin tamamen gözden geçirilmesi ihtiyacını vurgulamıştır. Komiser, bu gözden geçirme yapılırken Mahkeme’nin içtihatlarının ve yukarıda bahsi geçen Venedik Komisyonu görüşünün tam anlamıyla dikkate alınması gerektiğini değerlendirmektedir.
C. Sivil Toplum Örgütlerinin Raporları
-
1. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 1 Kasım 2010 tarihli Raporu
-
İnsan Hakları İzleme Örgütü 1 Kasım 2010 tarihinde “Protestoyu Terör Suçu Saymak / Türkiye’de Göstericileri Yargılamak ve Hapsetmek için Terörle Mücadele Yasalarının Keyfi Kullanımı” başlıklı bir rapor yayımlamıştır. 7‑5 sayfalık raporda ağırlıklı olarak Türkiye’deki göstericilerin 5237, 2911 ve 3713 sayılı Kanunlar uyarınca yargılanmaları ve mahkûm edilmeleri konusuna yer verilmiştir. Raporun bahse konu bölümleri aşağıda yer almaktadır:
“Türkiye’de yüzlerce kişi terör bağlantılı suçlardan yargılanıyor ya da hâlihazırda ağır cezalar almış durumda. “Suçları” ise barışçıl protesto eylemlerine katılmak ya da gösterilerde taş atmak veya lastik yakmak gibi fiillerde bulunmaktır. 2005’ten bu yana yapılan yasal değişiklikler ve 2008’den beri var olan içtihatlar sayesinde, Türkiye’deki mahkemeler göstericileri en ağır terörle mücadele yasaları uyarınca, Türk Ceza Kanunu’nun iki maddesini Terörle Mücadele Kanunu’yla birlikte kullanarak, mahkûm edilebilmektedir.
2005 Ceza Kanunu ile birlikte “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma” başlığı altında 220. madde getirilmiştir... Bu madde en yaygın bir şekilde suç çetelerini cezalandırmada kullanılmıştır, yukarıda belirtildiği gibi ayrı bir madde olarak silahlı siyasi örgütlere üyeliğe ilişkin cezalar vermiştir. Ancak aynı zamanda mahkemeler 220. maddeyi silahlı siyasi örgütlerle ilişkisi olduğu düşünülenler hakkında da uygulamıştır.
Bu madde aynı zamanda bireylere silahlı örgüt üyesi olmamalarına rağmen örgüt üyesiymiş gibi davranılmasına izin veren bir hükmü de beraberinde getirmiştir.
...
220. Maddenin 7. Fıkrası aşağıdaki gibidir:
Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve
isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.
220. maddenin 7. fıkrası son zamanlarda Kürt yanlısı gösterilerde uygulanmazken, bu fıkra bazı davalarda maddi destek sunmadan ‘bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık etmekten” dolayı silahlı örgüt ‘üyeleri ‘olarak cezalandırılan solcu göstericiler hakkında uygulanmıştır. Solcu göstericiler aleyhinde kullanılan bu tanımlanmamış ve belirsiz suçlama için ayrı bir çalışmanın yürütülmesini gerektirmektedir.
...
Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrası ve 220. maddesinin 7. Fıkrası (‘örgüt adına suç işlemek’ ve ‘örgüte yardım ve yataklık etmek’) neyin yasak olduğuna yönelik bireylerin eylemlerini nasıl düzenleyeceği ve nasıl sınırlandıracağı konusunda belirsiz bir şekilde ifade edilen ve açık olmayan yasal hükümler arasında çarpıcı örneklerdir.
...
X. Türk Hükümeti’ne Tavsiyeler:
Acil bir şekilde Türk Ceza Kanunu’nun 220. Maddesini (‘suç örgütü kurma’) değiştiriniz ve belirsiz, yasal açıklıktan ve özgüllükten yoksun olan ve dolayısıyla keyfi uygulamaya açık olan 220. maddenin 6. fıkrasını (‘örgüt adına suç işlemek’) ve 220. maddenin 7. fıkrasını (‘isteyerek ve bilerek örgüte yardım ve yataklık etme’) kaldırınız.
...
Uluslararası insan hakları hukukunun getirdiği yükümlülüklerle uyumu sağlamak için Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. ve 7. fıkrasıyla bağlantılı olan 314. maddenin 2. fıkrası ve 314. maddenin 3. fıkrasını kaldırmak amacıyla bu maddelerle ilişkili bütün davaları denetleyecek bir inceleme kurulu kurunuz.
-
27 Mart 2013 tarihli Uluslararası Af Örgütü Raporu
-
Uluslararası Af Örgütü 27 Mart 2013 tarihinde, “Türkiye: İfade Özgürlüğünün Tam Zamanı” başlıklı bir rapor yayımlamıştır. Aşağıda, söz konusu raporun ilgili bölümlerine yer verilmiştir:
220. MADDENİN 7. FIKRASI: TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM ETME
“Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 7. fıkrası terör örgütüne yardım etme eylemini cezalandırmaktadır. 220. Maddenin 6. Fıkrasının aksine bu eylem kendi başına bir suçtur ve başka bir suçun işlenmesini gerektirmez. Ancak 220. maddenin 6. fıkrası, bu fıkra uyarınca mahkûm edilenlerin yardım ettikleri örgütün üyesiymiş gibi cezalandırılmasına izin vermektedir. İlgili maddenin tamamı aşağıdaki gibidir:
‘Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve
isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.’
220. maddenin 6. fıkrasına gelince bu fıkraya ifade, toplantı ve dernek kurma özgürlüğü hakları tarafından korunan eylemleri kovuşturmak için başvurulmuştur. Nitekim, savcıların kovuşturma için 220. maddenin 6. ve 7. fıkrasını tercih etmeleri sıklıkla keyfi olarak değerlendirilmektedir. Aynı şekilde bazen birinin, bazen diğerinin, bazen de direkt olarak (terör örgütü üyeliğini cezalandıran) 314. maddenin tercih edilmesi de aynı doğrultudadır. 220. Maddenin 6. Fıkrası kapsamında yapılan kovuşturmalara ilişkin olarak savcılar 220. Maddenin 7. Fıkrası kapsamında bir bireyi mahkûm etmek istediklerinde genellikle yasadışı örgüte yardım iddiası dışında terör örgütüne üyeliği gösteren bir delil sunmazlar ya da sanığın ceza gerektiren bir suça karıştığını veya yardım ve yataklık ettiğini kanıtlamaya çalışmazlar.
İfade, toplantı ve dernek kurma özgürlüğü hakkını ya da diğer insan haklarını ihlal edecek kovuşturmalar yapmamak için 220. Maddenin 7. Fıkrasının kullanılmamasını sağlama görevi Türk yetkili makamlarına düşmektedir. Bu doğrultuda hükümet savcılar için desteğin kendisinin tanımlanabilir bir suç olması ya da bir suçun planlanmasına ya da işlenmesine direkt olarak bağlantısının olması gerekliliği dâhil olmak üzere silahlı örgüte desteğin ne zaman cezalandırılabileceğine ilişkin açık kriterler oluşturan kılavuzları hazırlamalı ve yayımlamalıdır. Delil yetersizliği olduğunda barışçıl bir gösteriye katılma gibi yasal eylemlerden çıkarımlar yapılmamalıdır. Bu eylemler yasal yollarla terör örgütü tarafından izlenen hedeflere yarar sağlasa bile çıkarımlar yapılmamalıdır. Yasal eylemler yapan bir bireyin gerekçesi önemsizdir ve bir suçun işlenmesinde ya da planlanmasında yardım ve yataklık etmeyen ve yasal bir eylem gerçekleştiren bir birey sadece sahip olduğu siyasi görüşü yüzünden suçlu muamelesi görmemelidir.
...
Uluslararası Af Örgütü Türk Hükümetine aşağıdakileri uygulamaya teşvik etmektedir:
...
220. maddenin 7. fıkrasının uygulanmasına ilişkin olarak savcılar için desteğin kendisinin tanımlanabilir bir suç olması ya da bir suçun planlanmasına ya da işlenmesine direkt olarak bağlantısının olması gerekliliği dâhil olmak üzere silahlı örgüte desteğin ne zaman cezalandırılabileceğine ilişkin açık kriterler oluşturan kılavuzları uygulamaya geçirmek.
...”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMET’İN İLK İTİRAZI
-
27 Mart 2014 tarihli görüşünde Hükümet başvuranların görüşlerinin Mahkeme İç Tüzüğü’nün 34 § 1 maddesi uyarınca Mahkeme’nin resmi dillerinden birinde sunulmadığını ve Mahkeme önündeki yargılamalarda Türkçeyi kullanma izninin verildiğine dair herhangi bir dokümanın dava dosyasında bulunmadığını savunmuştur. Hükümet Mahkeme’yi başvuranların adil tazmine yönelik görüşlerini ve taleplerini dikkate almamaya davet etmiştir.
-
Mahkeme, başvuranlara 3 Ocak 2014 tarihli bir yazıyla Bölüm Başkanı’nın Mahkeme İç Tüzüğü’nün 34 § 3 maddesi uyarınca başvuranlara Mahkeme önündeki yazılı yargılamalarda Türkçeyi kullanma iznini verdiğinin bildirildiğini not etmiştir (bk., yukarıda § 4). İdari bir hata yüzünden Hükümet’in bu karardan haberi olmamıştır. Bununla birlikte Mahkeme davalı Hükümet tarafından yapılan benzer itirazları hâlihazırda incelemiş ve reddetmiş olduğunu vurgulamaktadır (bk., Atılgan ve Diğerleri / Türkiye, no. 14495/11, 14531/11, 26274/11, 78923/11, 8408/12, 11848/12, 12078/12, 12103/12, 14745/12, 21910/12 ve 41087/12, § 12, 27 Ocak 2015, ve Şakir Kaçmaz / Türkiye, no. 8077/08, § 62, 10 Kasım 2015). Mevcut davada Mahkeme, daha önce bulgularından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir sebep görmemektedir. Dolayısıyla Hükümet’in bu husustaki itirazının reddedilmesi gerekmektedir.
II. SÖZLEŞMENİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuranlar, gösterilere katıldıkları ve oradaki eylemleri için yargılanmalarının ve cezai anlamda mahkûm edilmelerinin Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri tarafından tanınan haklarını ihlal ettiğinden şikâyet etmiştir.
-
Başvuranların cezai anlamda mahkûmiyetlerinin başlıca gösterilere katılma ve oradaki eylemlerine dayandığını göz önünde bulundurarak Mahkeme bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 11. maddesi açısından değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir (bk., Galstyan / Ermenistan, no. 26986/03, § 95, 15 Kasım 2007; Kasparov ve Diğerleri / Rusya, no. 21613/07, § 82, 3 Ekim 2013; Lütfiye Zengin ve Diğerleri / Türkiye, no. 36443/06, § 35, 14 Nisan 2015; ve Gülcü / Türkiye, no. 17526/10, § 75, 19 Ocak 2016).
-
Bununla birlikte Mahkeme başvuranların sadece gösterilere katıldığı için mahkûm edilmediğini aynı zamanda bu gösterilerde görüşlerini ifade ettikleri gerekçesiyle de mahkûm edildiklerini not etmiştir. Ek olarak Mahkeme bazı başvuranların hapis cezaları durdurulduğunda, başvuranların fikir ve görüş bildirmeye ilişkin bir suç işlememelerinin gerektiğini not etmiştir (bk., yukarıda § 16, 17, 19, 20 ve 24 ). Bu yüzden Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesinin özerk ve özel başvuru sahasına rağmen, Sözleşme’nin 10. maddesi ışığında değerlendirilmesi gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 10. maddesinin güvence altına aldığı kişisel görüşlerin korunması, 11. maddede yer alan barışçıl toplanma özgürlüğünün de hedeflerinden biridir (bk., Ezelin / Fransa, 26 Nisan 1991, § 37, Seri A no.202; yukarıda anılan Galstyan, § 96; ve yukarıda anılan Kasparov ve Diğerleri, § 83).
Sözleşme’nin 11. maddesi aşağıdaki gibidir.
“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir
- Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan
haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.”
- Hükümet başvuranların iddialarına karşı çıkmıştır.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
-
Hükümet başvuranların Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi anlamı kapsamında başvurabilecekleri iç hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürmüştür. Hükümet 2 Kasım 2012 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin 6352 Sayılı Kanun’un geçici 1. Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca kararını tekrar gözden geçirdiğini ve başvuranların Anayasa Mahkemesi’ne başvurmalarının gerektiğini çünkü kararın bireysel başvuru sisteminin getirildiği tarih olan 23 Eylül 2012 tarihinden sonra verildiğini bildirmiştir.
-
Mahkeme davalı Hükümet tarafından yapılan benzer itirazları hâlihazırda incelemiş ve reddetmiş olduğunu vurgulamaktadır (bk., Öner ve Türk / Türkiye, no. 51962/12, §§ 14-18, 31 Mart 2015). Mahkeme, somut davayı bu içtihattan ayırmayı gerektirecek herhangi belirli bir durum bulmamıştır. Bu yüzden Mahkeme Hükümet’in itirazını reddetmiştir.
-
Ek olarak Mahkeme davalı Devlet’in başvuranların bu başlık altındaki şikâyetleri bağlamında Mahkeme’nin kişi bakımından yetkisine herhangi bir itirazda bulunmamasına rağmen mağdur statüsü meselesinin Mahkeme tarafından değerlendirilmesinin gerektiği kanısındadır (bk., Gülcü, yukarıda bahsedilen, § 78, ve Döner ve Diğerleri / Türkiye, no. 29994/02, § 81, 7 Mart 2017). Bu bağlamda Mahkeme başvuranların Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314 § 3 maddelerinin yollamasıyla aynı kanunun 314 § 2 maddesi ve 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi uyarınca cezai anlamda mahkûm edilmesinin başvuranların toplantı özgürlüğü hakkına bir “müdahale” oluşturduğu görüşündedir. Ayrıca Mahkeme 6352 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından 2 Kasım 2012 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi uyarınca Levent Çakır, Serdar Kır, Selçuk Mart ve Filiz Uluçelebi’nin hakkında verilen cezaların üç yıl boyunca durdurulmasına karar verdiğini ve Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314 § 3 maddelerinin yollamasıyla aynı kanunun 314 § 2 maddesi uyarınca Metin Kürekçi, Alihan Alhan, Deniz Bakır, ve Necla Çomak hakkında verilen cezalarda indirime gitmeye karar verdiğini not etmiştir.
-
Ancak Mahkeme 2 Kasım 2012 tarihli kararın başvuranların Ceza Kanunu’nun 314 § 2 maddesi ve 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi kapsamında mahkûm edilmeleri gerekçesiyle toplantı özgürlüğü haklarının ihlal edildiği iddiasını kabul etmediğini ya da telafi etmediği kaydetmiştir. Bu durumda Mahkeme’nin görüşüne göre başvuranların cezalarında indirime gidilmesi ve diğer başvuranların cezalarının üç yıl boyunca durdurulması başvuranların mağdur statüsünü kaldırmamıştır.
-
Mahkeme ayrıca, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Ayrıca kabul edilemezliğe ilişkin başka herhangi bir gerekçe de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas hakkında
- A. Tarafların beyanları
(a) Başvuranlar
-
Başvuranların Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314 § 3 maddelerinin yollamasıyla aynı kanunun 314 § 2 maddesi ve 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi uyarınca cezai anlamda mahkûm edilmelerinin başvuranların toplantı özgürlüğü hakkına bir “müdahale” oluşturduğunu iddia etmiştir. Başvuranlar, 17 Aralık 2005 ve 19 Şubat 2006 tarihlerinde gerçekleşen gösterilere katılmalarının ve bu gösterilerdeki eylemlerinin bahsedilen hükümler uyarınca kovuşturulmalarına ve ceza almalarına neden olacağını öngöremedikleri için söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 11. maddesinin anlamı dâhilinde kanunda öngörülmemiş olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda başvuranlar eylemlerine dâhil oldukları ESP ve SGD’nin birer yasal sivil toplum kuruluşu olduğuna ve söz konusu gösterilerin yasal ve barışçıl olduğuna vurgu yapmıştır.
-
Ayrıca başvuranlar attıkları sloganlarda şiddete teşvik eden bir unsur bulunmadığı için söz konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını iddia etmiştir. Başvuranlar “Yaşasın partimiz MLKP” ve “Devrimin zaferi, biji MLKP” sloganlarını atmamıştır ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesi davanın koşullarını sadece bir polis tutanağını temel alarak belirlemiştir. Başvuranların evlerinde bulunan ve yasadışı olduğu iddia edilen belgeler arasında kitaplar, bilimsel makaleler, yasal dernek broşürleri ve bir sivil toplum örgütüne ve bir yasal siyasi partiye ilişkin notlar yer almıştır.
-
Başvuranlar son olarak kendine verilen cezaların özellikle gösterilerin barışçıl olduğu göz önüne alındığında orantısız olduğunu bildirmiştir.
(b) Hükümet
-
Hükümet başvuranların toplantı özgürlüğü hakkına müdahalenin kanunda öngörüldüğünü bildirmiştir. Başvuranların mahkûmiyeti Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314 § 2 maddesi ve 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesine dayandırılmıştır. Bu hükümlerin lafzı Sözleşme’nin 10. Ve 11. Maddelerinin anlamı kapsamında bulunan açıklık ve tahmin edilebilirlik kriterlerini sağlamaktadır. Başvuranlar MLKP lehine düzenlenen gösteriye katılmıştır ve sloganlar atmıştır. Buna ek olarak polis MLKP ile organik bağlarının bulunduğu ve bu örgüt lehine propaganda yaptıkları tespit edilen Deniz Bakır, Metin Kürekçi, Alihan Alhan ve Necla Çomak’ın evlerindeki yasaklı öğelere el koymuştur.
-
Ayrıca Hükümet söz konusu müdahalenin ulusal güvenliği, toprak bütünlüğünü ve kamunun emniyetini korumak ve düzensizliği ve suçu önlemek amacını güttüğünü iddia etmiştir.
-
Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı sorusuna ilişkin olarak Hükümet başvuranlar tarafından atılan sloganların bir terör örgütü olan MLKP lehine atıldığını belirtmiştir. Ek olarak başvuranlar hakkında attıkları sloganlar gerekçesiyle 2911 Sayılı Toplantı ve Yürüyüş Kanunu uyarınca bir soruşturma başlatılmamıştır ve güvenlik görevlileri gösteriler sırasında bir müdahalede bulunmamıştır. Ancak Hükümet Mahkeme’nin bu konudaki içtihadından iyi bir şekilde haberdar olduğunu belirterek başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından tanınan hakkına yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğine ilişkin değerlendirmeyi Mahkeme’nin takdirine bırakmıştır.
-
Mahkemenin değerlendirmesi
a. Müdahalenin olup olmadığı hakkında
- Mahkeme, başvuranların MLKP üyeliği ve MLKP lehine propaganda yapma gerekçeleriyle cezai anlamda mahkûm edilmesinin ve başvuranlara ceza verilmesinin başvuranların Sözleşme’nin 11. Maddesi tarafından güvence altına alınan toplantı özgürlüğü hakkını kullanmalarına ilişkin müdahale oluşturduğuna karar vermiştir (bk., Gülcü, yukarıda , §§ 98-102, ve Döner ve Diğerleri, yukarıda, § 89).
(b) Müdahalenin gerekçelendirilip gerekçelendirilmediği hakkında
(i) Deniz Bakır, Metin Kürekçi, Alihan Alhan ve Necla Çomak hakkında
-
Bir müdahale ‘kanunda öngörülmüş’ olduğu, Sözleşme’nin 11 § 2. maddesinde belirtilen bir veya birden fazla meşru amaca hizmet ettiği ve söz konusu amaçların gerçekleştirilmesi için ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olduğu haller dışında Sözleşme’nin 11. maddesini ihlal edecektir.
-
Mahkeme yerleşik içtihadına atıf yaparak, “hukuka uygun” ve “kanunla öngörülmüş” ifadelerinin yalnızca ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani ilgili kişiler için erişilebilir ve etkileri öngörülebilir olması gerektiğine atıf yaptığını hatırlatır (bk. De Tommaso/İtalya [BD], no. 43395/09, § 106, 23 Şubat 2017 ve bu kararda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri/Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, § 68, AİHM 2017; ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 142, AİHM 2017 (alıntılar)). Buna ek olarak, yasal normların hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşması gerekmektedir (Örneğin bk. Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001‑VIII; Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, § 57, AİHM 2012; ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri/Türkiye, no. 28255/07, § 50, 8 Ekim 2013). Ayrıca, Mahkeme’ye göre “kanun”, yetkili mahkemelerin yorumladığı şekliyle yürürlükte olan hükümdür (bk. Leyla Şahin/Türkiye [BD], no. 44774/98, § 88, AİHM 2005‑XI).
-
Öngörülebilirlik, “kanunla öngörülmüş” ifadesinin getirdiği gerekliliklerden biridir. Dolayısıyla, kişilere davranışlarını düzenleme imkânı vermek üzere yeterli netlikle ifade edilmediği takdirde, bir norm “kanun” olarak kabul edilemez; zira kişiler, gerekirse uygun tavsiye ile, belli bir eylemin yol açabileceği sonuçları, söz konusu koşullar içerisinde makul olan derecede öngörebilmelidir. Bu sonuçların mutlak bir kesinlikle öngörülebilir olması gerekli değildir; nitekim bunun başarılmasının mümkün olmadığı tecrübeyle sabittir. Yine de, kesinlik oldukça arzu edilen bir şey olmakla birlikte, beraberinde aşırı katılık getirebilir ve kanunun değişen koşullara ayak uydurabilmesi gerekmektedir. Buna göre, çoğu kanun kaçınılmaz olarak az çok muğlak olup; yorumlanması ve uygulanması tatbike bağlı hususlardır (bk. The Sunday Times/Birleşik Krallık (no. 1), 26 Nisan 1979, § 49, A Serisi no. 30; yukarıda anılan De Tommaso, § 107; yukarıda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri, § 70; ve yukarıda anılan Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy, § 143).
-
Bu bağlamda Mahkeme, bir kuralın, kamu mercileri tarafından keyfi uygulamalarda bulunulmasına ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağladığında “öngörülebilir” nitelikte olduğunu vurgular (bk. Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], no. 38433/09, § 143, AİHM 2012; Mesut Yurtsever ve Diğerleri/Türkiye, no. 14946/08 ve diğer 11 başvuru, § 103, 20 Ocak 2015; Işıkırık/Türkiye, no. 41226/09, § 58, 14 Kasım 2017; ve ayrıca, bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Hasan ve Chaush/Bulgaristan [BD], no. 30985/96, § 84, AİHM 2000‑XI; ve yukarıda anılan De Tommaso, § 109). Temel hakları etkileyen durumlarda, sınırsız yetki biçimindeki bir hukuki takdir yetkisinin tahsis edilmesi, demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğüne aykırılık teşkil eder. Sonuç olarak, kanunlar, takdir yetkisinin kapsamı ile bunun uygulanış biçimini gereken netlikle belirtmelidir (bk. yukarıda anılan Hasan ve Chaush, § 84; Maestri/İtalya [BD], no. 39748/98, § 30, AİHM 2004‑I; S. ve Marper/Birleşik Krallık [BD], no. 30562/04 ve 30566/04, § 95, AİHM 2008; Sanoma Uitgevers B.V./Hollanda [BD], no. 38224/03, § 82, 14 Eylül 2010; ve Güler ve Uğur/Türkiye, no. 31706/10 ve 33088/10, § 48, 2 Aralık 2014).
-
Mahkeme, Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi temelinde Deniz Bakır, Metin Kürekçi, Alihan Alhan ve Necla Çomak’ın MLKP üyesi olarak mahkûm edildiğini kaydetmiştir.
-
Mahkeme Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesinin erişilebilirliğine ilişkin bir şüphenin bulunmadığı görüşündedir.
-
Öngörülebilirlik koşuluna ilişkin olarak Mahkeme son zamanlarındaki kararlarında yukarıda‑ bahsedilen Işıkırık / Türkiye davasında başvuranın Ceza Kanunu’nun 220 § 6 ve 314 § 2 maddeleri uyarınca cezai anlamda mahkûmiyetinin kanunda öngörülmemiş olması gerekçesiyle Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini belirtmiştir. Mahkeme başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamındaki haklarına yapılan keyfi müdahalelere karşı yasal koruma sunmadığı için Ceza Kanunu’nun 220 § 6 maddesinin uygulamalarında “öngörülebilir” olmadığına karar vermiştir. Bu davada Işıkırık biri cenaze biri gösteri olmak üzere iki toplantıya katıldığı ve burada gerçekleştirdiği eylemler için kovuşturulmuş ve cezalandırılmıştır. Yerel mahkemeler başvuranın PKK adına hareket ettiği ve dolayısıyla Ceza Kanunu’nun 220 § 6 maddesi uyarınca terör örgütü üyesi olarak cezalandırılması gerektiği görüşündeydi.
-
Mahkeme’ye göre Ceza Kanunu’nun 220 §§ 6 ve 7 maddesi yapıları açısından temelde birbirinden farklı olarak görünmemektedir. Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6 ve 7. fıkralarının metinlerinin ikisi de sırasıyla bir kimsenin yasadışı örgüt “adına” eylemde bulunmasını ve “bilerek ve isteyerek yasadışı örgüte yardım etmesini” fiili üyeliğe ilişkin maddi unsurları kanıtlama zorunluluğu getiren bir kovuşturma yapmadan örgüte üyelikle bağdaştırmaktadır. Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin ne 6. fıkranın ne de 7. fıkranın lafzı “adına” ve “bilerek ve isteyerek yardım etme” ifadelerini tanımlamaktadır. Bu iki fıkra arasındaki terk fark 6. fıkra bir kimsenin yasadışı örgüt üyeliğinden mahkûm edilebilmesi için bu örgüt adına bir suçun işlenmesini gerektirirken böyle bir mahkûmiyetin uygulanabilmesi için 7. fıkrada söz konusu kimsenin ceza kanunu tarafından yasaklanan bir suç işleme koşulunun bulunmamasıdır. Bir kimsenin yerel mahkemeler tarafından yasadışı örgüte yardım sağlamak olarak görülen eylemleri iç hukukta bir suç oluşturmasa bile bu kimsenin örgüt üyeliğinden mahkûm edilmesine yol açabilir.
-
Gösteriler bağlamında adli yetkililerin Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesini yorumlamasına ilişkin olarak Mahkeme Hükümetin başvuranlar yargılanırken ve mahkûm edilirken yerel mahkemelerin uygulamalarına atıfta bulunmadığını not etmiştir. Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesinde geçen “bilerek ve isteyerek yardım etme” kavramını yorumlayan böylesi içtihatlar bu kavramın gösteriler bağlamındaki anlamını ve kapsamını tanımlamış ve bu hüküm uyarınca cezai sorumluluk oluşturabilecek “eylemleri” belirlemiş olurdu.
-
Bununla birlikte, Mahkemenin yukarıda anılan Işıkırık davası gibi bazı davalarda gözlemlediği üzere Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi, başvuranların eylemlerine benzer eylemlerin Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 6 maddesi kapsamına girdiğini değerlendirmiş ve göstericiler hakkında yasadışı örgütlere üyelik suçundan verilen mahkûmiyet kararlarını onamıştır (bk. yukarıda §§ 28 ve 57: Venedik Komisyonunun Türk Ceza Kanunu’nun 216, 299, 301 ve 314. maddeleri hakkındaki görüşünün 109 ve 110. paragrafları).
-
Mahkeme, yukarıda bahsedilen Yargıtay 9. Dairesi kararının, başvuran kamuya açık toplantılara katıldıktan ve mahkûm edildikten sonra verildiğinin farkındadır. Öte yandan, yukarıda atıf yapılan yerel mahkeme kararları, başvuranların davasına benzer davaların Yargıtay 9. Ceza Dairesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından farklı şekillerde değerlendirildiğini göstermektedir. Dolayısıyla, gösteriler ve benzeri kamuya açık toplantılar bağlamında, Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi de dâhil olmak üzere farklı ceza hükümleri kapsamında bireylere cezai yükümlülük yükleyebilecek eylem ve faaliyetlerin niteliğine ilişkin kriterleri oraya koyan yerleşik bir Yargıtay içtihadı bulunmadığı görülmektedir. Özellikle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 4 Mart 2008 tarihli kararının içeriğine rağmen Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 22 Ekim 2008 tarihinde başvuranları Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314 § 2 maddesi uyarınca mahkûm etmiştir ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Şubat 2009 tarihinde başvuranların mahkûmiyetini onamıştır (bk., yukarıda § 21)
-
Bu nedenle, Mahkemeye göre, hem Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi içerisinde barındırdığı ifadelerin tanımlarından yoksun bir şekilde formüle edilmiş, hem de yerel mahkemeler bu hükmün gösteriler bağlamında tutarlı bir adli yorumunu geliştirememiştir. Ancak Mahkeme, öngörülebilirlik koşulunun, cezai sorumluluğun dayanağını oluşturan bir kuralın yalnızca yeterli netlikle ifade edilmesi değil, aynı zamanda ve daha da önemli olarak, kamu mercilerinin keyfi müdahalelerine ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlaması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda § 54). Söz konusu hükmün hâlen yürürlükte olduğunu göz önünde bulunduran ve başvuranların davasının olayları üzerine yaptığı incelemenin niteliğini ve genel kapsamını dikkate alan Mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nun 200 § 7 maddesinin başvuran bakımından öngörülebilirliğini, söz konusu hükmün metni ve 314. madde ile olan ilişkisi ışığında inceleyecektir. Bu incelemede, başvuranlar hakkında mahkûmiyet kararı veren yerel mahkemelerin gerçekleştirdiği yorumlamayı, özellikle de bu yorumlamanın yasal hükmün keyfi şekilde uygulanmasına karşı yeterli koruma sağlayıp sağlamadığını dikkate alacaktır.
-
Bu bağlamda Mahkeme başvuranların 17 Aralık 2005 tarihinde gerçekleştirilen gösteriye katıldıkları, MLKP lehine propaganda yaptıkları, topluluğu yönettikleri ve MLKP lehine sloganlar atmaya teşvik ettikleri, pankartlar ve flamalar taşıdıkları, üzerinde “ESP” yazılı kıyafetleri giydikleri ve kollarına kırmızı kurdele bağladıkları gerekçesiyle 22 Ekim 2008 tarihinde Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi uyarınca MLKP üyeliğinden mahkûm edildiğini kaydetmiştir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi başvuranların MLKP lehine belgeler hazırladığını ve daha öncesinde de bu örgüt lehine eylemler gerçekleştirdiği not etmiştir. Bu yüzden mahkeme başvuranların MLKP ile “organik bağlantısının” olduğunu ve aynı zamanda MLKP “tarafından planlanan şekilde” hareket ederek ve diğerlerini yönlendirerek örgüte yardım ettiği görüşündedir. Nitekim, ilk derece mahkemesinin vardığı sonuç mahkemenin ESP, SGD ve MLKP arasındaki ilişkiye yönelik görüşlerine dayandırılmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi kararında ESP ve SGD’nin birer yasal kuruluş olduğunu ancak bunların eylemlerinin MLKP’nin eylemleri doğrultusunda olduğunu not etmiştir. Bu nedenle mahkeme ESP ve SGD’nin MLKP’nin yasal alandaki temsilcisi olduğu ve MLKP ile organik bir bağının bulunduğu kanısındadır. Ağır Ceza Mahkemesi ESP ve SGD üyelerinin MLKP stratejileri doğrultusunda eylemler gerçekleştirdiğini sabit bulmuştur.
-
Mahkeme, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranların eylemlerinin “devamlılık ve çeşitlilik” gösterdiğini ve başvuranların MLKP ile “organik bağlantılarının” olduğunu not etmesine rağmen yasadışı örgüt ile organik bağlantı başvuranların eylemlerinin “devamlılık, çeşitlilik ve yoğunluğu” temelinde kurulduğunda bu kimsenin Ceza Kanunu’nun 314. maddesi kapsamında sorumlu tutulabileceğini öngören Danıştay’ın yerleşik içtihadına karşın mahkemenin sadece Ceza Kanunu’nun 314. maddesine başvurmadığını gözlemlemiştir (bk. yukarıda § 28, Venedik Komisyonu’nun Türk Ceza Kanunu’nun 216, 299, 301 ve 314. maddelerine ilişkin 100. paragrafındaki görüşleri). Başvuranlar, isteyerek ve bilerek örgüte yardım ettikleri gerekçesiyle Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi temelinde MLKP üyeliğinden mahkûm edilmiştir. Mahkeme, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin yukarıda bahsedilen kararındaki tutarsızlığına dikkat çekmeyi gerekli bulmamıştır. Mahkeme başvuranların Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesinin uygulanmasıyla başvuranların mahkûm edilmesine ilişkin yasal sonuçları inceleyecektir.
-
Bu bağlamda Mahkeme, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin, Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi kapsamında yasadışı bir örgüte “üyelik” kavramını kapsamlı bir şekilde yorumladığını ve Yargıtay’ın da bu kararı onadığını gözlemlemektedir. Başvuranların yasal olarak düzenlenen bir gösteriye katılması, sloganlar atması, pankartlar taşıması, üzerinde “ESP” yazan kıyafetler giymesi ve flamalar taşıması ve kollarına kırmızı kurdeleler bağlaması; bu mahkemeler tarafından başvuranların yasal örgüt üyesi olarak MLKP’ye yardım ettiği ve bunun için fiili üye olarak cezalandırılabilecekleri sonucuna varmak için yeterli delil olarak görülmüştür. Özetle, başvuranların davasında da görüldüğü üzere, Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi kapsamında hapis cezası biçimindeki ağır bir cezai yaptırımın uygulanması için potansiyel bir delil teşkil edecek eylemler öyle geniş bir yelpazeye yayılmaktadır ki, ne söz konusu yasal hükmün lafzı ne de yerel mahkemelerce gerçekleştirilen kapsamlı yorum, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlayabilmektedir.
-
Ayrıca Mahkeme, Kanun’un 314. maddesi tek başına uygulandığında, mahkemelerin sanığın silahlı bir örgütün “hiyerarşik yapısı” içerisinde suç işleyip işlemediğini incelediğini not etmiştir. Diğer yandan, aynı madde somut olayda 220 § 7 maddesiyle birlikte uygulandığında, başvuranların bir hiyerarşi dâhilinde hareket edip etmediğine bakılmaksızın, yalnızca MKLP’ye yardım ettiği değerlendirildiği gerekçesiyle silahlı örgüt üyesi gibi cezalandırılmıştır. Bu cihetle Mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesiyle birlikte uygulandığında, 314 § 2 maddesi kapsamındaki mahkûmiyet kriterlerinin başvuranın zararına olacak şekilde kapsamlı bir uygulamaya konu olduğunu tespit etmektedir.
-
Önemli olan başka bir husus ise, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri kapsamına giren eylemler gerekçesiyle başvuranın mahkûm edilmesi nedeniyle, bir siyasetçi ve barışçıl bir gösterici olan başvuran ile PKK yapılanması dâhilinde suç işleyen bir kişi arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. Bir yasal normun bu denli kapsamlı bir şekilde yorumlanışı, yalnızca temel özgürlüklerin kullanılması ile yasadışı örgüt üyeliği durumlarının, üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmaksızın denk tutulmasına yol açıyorsa, meşru gösterilemez. Mahkeme, terörle mücadelenin yol açtığı zorlukları hafife almamaktadır (Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 58, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV; Döner ve Diğerleri/Türkiye, no. 29994/02, § 102, 7 Mart 2017 ve yukarıda anılan Işıkırık, § 68; ayrıca bk. yukarıda § 29: Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin 10 Ocak 2012 tarihli (CommDH(2012)2) raporunun 68. paragrafı). Ancak, Mahkeme’ye göre, başvuranların sadece bir gösteriye katılması ve orada görüşlerini ifade etmesi sebebiyle Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi ve 314. maddesi uyarınca cezai olarak sorumlu tutulması, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının özünü ve dolayısıyla demokratik bir toplumun temellerini sarsmıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Galstyan, § 117 ve yukarıda anılan Işıkırık, § 68).
-
Ayrıca Mahkeme Deniz Bakır’a yedi yıl altı ay ve Metin Kürekçi, Necla Çomak ve Alihan Alhan’a altı yıl üç ay hapis cezası verildiğini gözlemlemiştir. Sonrasında bu hapis cezalarının süreleri iki yıl bir aya düşürülmüştür. Ancak başvuranlar bu hapis cezalarını çekmiştir. Mahkeme, başvuranlar gibi göstericilerin yasadışı silahlı örgüte üye olmak suçundan yargılandıklarında 5 ilâ 10 yıllık ilave bir hapis cezası alma riskiyle karşı karşıya kaldıklarını; bu müeyyidenin çarpıcı düzeyde ağır ve bu kişilerin davranışlarıyla ciddi şekilde orantısız olduğunu kaydetmiştir. Bu nedenle Mahkeme, somut olayda uygulandığı şekliyle Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 7. maddesinin, ifade ve toplanma özgürlüğü haklarının kullanılması üzerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratmasının kaçınılmaz olduğu kanısındadır. Dahası, söz konusu hükmün uygulanması, yalnızca daha önce cezai olarak sorumlu bulunan kişileri Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri ile korunan haklarını yeniden kullanmaktan caydırmakla kalmayacak, muhtemelen aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da gösterilere katılmaktan ve daha genel manada açıkça siyasi tartışmaya katılmaktan caydıracaktır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Huseynli ve Diğerleri/Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 başvuru, § 99, 11 Şubat 2016; ve Süleyman Çelebi Diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, § 134, 24 Mayıs 2016; Kasparov ve Diğerleri/Rusya (no. 2), no. 51988/07, § 32, 13 Aralık 2016 ve yukarıda anılan Işıkırık, § 69).
-
Yukarıda verilen açıklama ve görüşler ışığında, Mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesinin uygulanışında “öngörülebilir” olmadığı, zira başvuranların Sözleşme’nin 11. maddesi ile korunan hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurana yasal koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır (bk. Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, §67, AİHM 2012 ve yukarıda anılan Işıkırık, § 70). Dolayısıyla, 220 § 7 maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir. Bu tespite ulaşan Mahkeme, müdahalenin meşru bir amacının bulunup bulunmadığı, eğer bulunuyorsa da demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususunda bir inceleme yapmayı gerekli görmemektedir.
Bu doğrultuda Deniz Bakır, Metin Kürekçi, Necla Çomak ve Alihan Alhan hakkında Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
(ii) Levent Çakır, Uğur Güdük, Latife Canan Kaplan, Serdar Kır, Selçuk Mart, Mehmet Ali Tosun, Filiz Uluçelebi ve Mesut Açıkalın hakkında
-
Mahkeme taraflar arasında Levent Çakır, Uğur Güdük, Latife Canan Kaplan, Serdar Kır, Selçuk Mart, Mehmet Ali Tosun, Filiz Uluçelebi ve Mesut Açıkalın’ın toplantı özgürlüğü hakkına müdahalenin yasal dayanağı olduğu konusunda bir tartışma olmadığını belirtmiştir. Bu yüzden bu başvuranlar 3713 Sayılı Kanunun 7 § 2 maddesi uyarınca mahkûm edilmiştir. Bu hükmün uygulanış şekli açısından öngörülebilirliğe ilişkin sorular ortaya çıkabilirken; müdahalenin demokratik bir toplumda “gerekliliğine” ilişkin (bk., aşağıda § 72 – 78 ) aşağıdaki incelemeler ışığında Mahkeme, yasalara uygunluk hususunda kesin bir sonuca varmaya gerek olmadığı görüşündedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Faruk Temel / Türkiye, no. 16853/05, § 49, 1 Şubat 2011; Öner ve Türk, yukarıda alıntılanan, § 21).
-
Mahkeme, mevcut davada, ulusal makamların, ulusal güvenliğin korunması ve düzensizlik ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçları izlemiş sayılabileceğini kabul etmeye hazırdır. (bk., Faruk Temel / Türkiye, yukarıda alıntılanan, § 52, ve Gülcü, yukarıda alıntılanan, § 109).
-
Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğine ilişkin olarak Mahkeme daha önce birkaç davada benzer şikâyetler incelediğini ve Sözleşme’nin 10. Ve 11. Maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini not etmiştir (bk., örneğin, Savgın/Türkiye, no. 13304/03, §§ 39-48, 2 Şubat 2010; Gül ve Diğerleri/Türkiye, no. 4870/02, §§ 32-45, 8 Haziran 2010; Menteş/ Türkiye (no. 2), no. 33347/04, §§ 39-54, 25 Ocak 2011; Kılıç ve Eren/Türkiye, no. 43807/07, §§ 20-31, 29 Kasım 2011; Faruk Temel, yukarıda alıntılanan, §§ 58-64; Öner ve Türk, yukarıda alıntılanan, §§ 19-27; Gülcü, yukarıda alıntılanan, §§ 110-17; ve Belge, yukarıda alıntılanan, §§ 24-38). Mahkeme somut davayı incelemiş ve somut davada Hükümet’in farklı bir sonuca ulaşmayı gerektirecek herhangi bir argüman öne sürmediği kanaatine varmıştır.
-
Özellikle Mahkeme Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranların aşağıdaki sloganları attığını tespit ettiğini not etmiştir: “M-L-K-P”, “Yaşasın partimiz MLKP”, “Devrimin zaferi, biji MLKP”, “İşçiler partiye, MLKP’ye”, “Yaşasın Kürdistan’ın ilk konferansı” (“Long live the first Conference of Kurdistan”). Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi Selçuk Mart’ın “Yine yine başkaldırı, MLKP Kürdistan” şeklinde slogan attığını kaydetmiştir. Ek olarak Ağır Ceza Mahkemesi başvuranlardan bazılarının üzerinde “ESP” ve “SGD” yazan kıyafetleri ve şapkaları giydiğini ve yine üzerinde “ESP” ve “SGD” flamalar taşıdığını, kollarına kırmızı kurdeleler bağladıklarını ve başvuranlardan birinin 17 Aralık 2005 tarihindeki gösteri sırasında yumruğunu sıkarak selam verdiğini tespit etmiştir. Bunlara ilaveten Ağır Ceza Mahkemesi Mehmet Ali Tosun’un el koyma kararı verilen kitapları elinde bulundurduğunu not etmiştir.
-
Başvuranların “Yaşasın Partimiz MLKP” ve “İşçiler partiye, MLKP’ye” şeklinde sloganlar attıkları iddialarını reddetmesine rağmen Mahkeme, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararlarının neden bu sloganların şiddeti ya da diğer terörizm metotlarını teşvik ettiği şeklinde algılandığına dair bir bilgi içermemesini göz önünde tutarak mahkemenin bu iddiasına incelemeyi gerekli görmemiştir. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi başvuranların eylemlerinin kamu düzenine etki edip etmediğini incelememiştir. Dava dosyasında somut davada gösterilerin barışçıl olmadığına ya da göstericilerin şiddet eylemlerine başvurduğuna ilişkin bir gösterge bulunmamaktadır. İlk derece mahkemesinin başvuranları mahkûm ederken gösterilerin gerçekleştiği bağlamı ve göstericilerin özellikle başvuranların eylemlerini göz önüne almadığı anlaşılmaktadır (bk., Faruk Temel, yukarıda alıntılanan § 61).
-
Ayrıca Mahkeme diğer sloganları atarak ve “ESP” ile “SGD” yazılı kıyafetler giyerek ve şapkalar takarak, yine aynı harfleri taşıyan flamaları taşıyarak ve yumruğunu sıkıp selam vererek (bu eylem cezai anlamda mahkûm edilmelerinin temelini oluşturmuştur) başvuranların şiddete yönelmediği, başkalarını yaralamadığı ya da başkalarına zarar vermediği görüşündedir (bk., Gül ve Diğerleri, yukarıda alıntılanan, § 42, ve Kılıç ve Eren, yukarıda alıntılanan, § 29).
-
Yukarıdakilere ilişkin olarak Mahkeme 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi uyarınca Levent Çakır, Uğur Güdük, Latife Canan Kaplan, Serdar Kır, Selçuk Mart, Mehmet Ali Tosun, Filiz Uluçelebi ve Mesut Açıkalın’ın cezai anlamda mahkûm edilmesini gerekçelendirmek için ulusal mahkemeler tarafından sunulan gerekçelerin Sözleşme’nin 11. maddesinin anlamı çerçevesinde “alakasız ve yetersiz” olduğu görüşündedir.
-
Son ve önemli olarak Mahkeme müdahalenin orantılılığının değerlendirilmesinde verilen cezanın yapısının ve ciddiyetinin dikkate alınması gereken hususlar arasında yer aldığını tekrarlamıştır (bk., Karataş / Türkiye [BD], no. 23168/94, § 53, AİHS 1999‑IV). Bu bağlamda Mahkeme diğer başvuranlara verilen bir yıl sekiz aylık hapis cezasının ciddiyetine dikkat çekmiştir. Mahkeme, başvuranların her durumda başvuranların şiddete yönelmediği, başkasını yaralamadığı ya da zarar vermediği eylemlerinin böylesine uzun hapis cezalarının verilmesini meşru kılacak düzeyde olmadığı görüşündedir (bk., buraya uygulanabildiği ölçüde, Murat Vural, yukarıda § 66).
-
Yukarıdaki görüşler Mahkeme’nin başvuranların 3713 Sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi gereğince MLKP lehine propaganda yaptıkları için cezai anlamda mahkûm edilmesinin “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sonucuna varması için yeterlidir.
Bu doğrultuda Levent Çakır, Uğur Güdük, Latife Canan Kaplan, Serdar Kır, Selçuk Mart, Mehmet Ali Tosun, Filiz Uluçelebi ve Mesut Açıkalın’a ilişkin olarak Sözleşme’nin 11. Maddesi ihlal edilmiştir.
B. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuranlar Sözleşme’nin 6. Maddesine dayanarak gerçekleri yansıtmayan arama ve el koyma raporu ve video görüntüleri temelinde mahkûm edilmelerinden şikâyet etmiştir. Ayrıca başvuranlar, mahkeme bir sebep bildirmeden başvuranların video görüntülerine ilişkin uzman görüşü talebini reddettiği için delillerin doğruluğuna itiraz edememiştir. Ek olarak başvuranlar aynı başlık altında polisin gösteriyi yasaya aykırı olarak kaydettiği gerekçesiyle polis tarafından sağlanan video görüntülerinin dava dosyasına hukuka aykırı bir şekilde eklendiğini bildirmiştir. Aynı zamanda başvuranlar mahkemenin kararlarının gerekçelendirilmediğinden şikâyet etmiştir. Son olarak başvuranlar aralarından bazılarının önceki yakalanmalarına ve tutuklanmalarına yapılan atıfların başvuranların masumiyet karinesi hakkını ihlal ettiğinden şikâyet etmiştir.
-
Davaya konu olaylar, tarafların beyanları ve Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlâl edildiği tespiti dikkate alındığında, Mahkeme, başvuranların Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyetlerinin kabul edilebilirliği veya esasına ilişkin ayrı bir karar verilmesine yer olmadığı kanısındadır (bk. örnek olarak Centre for Legal Resources on behalf of Valentin Câmpeanu / Romanya [BD], no. 47848/08, § 156, AİHM 2014 ve ilgili kararda atıf yapılan diğer kararlar).
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
- Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlâl edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlâlin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
- Başvuranlar aşağıda belirtilen miktarlarda maddi ve manevi tazminat talep etmiştir.
| Başvuranların adı | Manevi tazminat talebi | Maddi tazminat talebi |
|---|---|---|
| Deniz Bakır | 40.000 avro | 20.000 avro |
| Alihan Alhan | 40.000 avro | 20.000 avro |
| Metin Kürekçi | 40.000 avro | 20.000 avro |
| Necla Çomak | 30.000 avro | 15.000 avro |
| Levent Çakır | 10.000 avro | 10.000 avro |
| Uğur Güdük | 35.000 avro | 20.000 avro |
| Latife Canan Kaplan | 35.000 avro | 20.000 avro |
| Serdar Kır | 30.000 avro | 15.000 avro |
| Selçuk Mart | 30.000 avro | 15.000 avro |
| Mehmet Ali Tosun | 30.000 avro | 15.000 avro |
| Filiz Uluçelebi | 10.000 avro | 10.000 avro |
| Mesut Açıkalın | 35.000 avro | 20.000 avro |
-
Altıncı başvuran Uğur Güdük, cezai anlamda mahkûmiyetinden önce memur olduğunu ve öğretmen olarak çalıştığını bildirmiştir. Mahkûmiyeti sebebiyle görevden atıldığını ve maaşını kaybettiğini iddia etmiştir. Maddi tazminat talebini desteklemek üzere Güdük 22 Ekim 2008 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından cezai anlamda mahkûm edilmesi gerekçesiyle memuriyetten atıldığını gösteren belgeyi ve memur olarak göreve başladığı 16 Şubat 2007 tarihi ve görevden atıldığı 14 Ekim 2010 tarihi arasındaki kamu hizmetindeki kariyerini detaylı olarak anlatan belgeyi sunmuştur.
-
Hükümet bu şikâyetlere itiraz etmiştir. Hükümet iddia edilen ihlal ile maddi tazminat talebi arasında nedensel bir bağlantının bulunmadığı kanısındadır. Ayrıca manevi tazminat için talep edilen miktarların aşırı olduğu görüşündedir.
-
Altıncı başvuran Uğur Güdük’e ilişkin olarak Mahkeme başvuranın 22 Ekim 2008 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde cezai anlamda mahkûm edilmesinin ardından memuriyetten atılması dolayısıyla maddi zarar gördüğüne karar vermiştir. Ancak, başvuran talep ettiği maddi tazminata ilişkin ayrıntılı bir hesaplama sunmamıştır. Bu yüzden Mahkeme bu başvuranın talebini reddetmiştir. Diğer başvuranlara ilişkin olarak Mahkeme, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talepleri reddetmiştir.
-
Başvuranların manevi tazminat taleplerine ilişkin olarak Mahkeme başvuranların sadece Mahkeme’nin kararında Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit etmesiyle telafi edilemeyecek düzeyde bir manevi zarar gördüğü kanısındadır. Mahkeme başvuranların mahkûm edildiği yasal hükmü ve başvuranların tutukluluk sürelerini göz önüne alarak tazminat verilmesi gerektiği görüşündedir. Bu doğrultuda Mahkeme Deniz Bakır, Alihan Alhan, Metin Kürekçi ve Necla Çomak’ın her birine ayrı ayrı 7.500 avro manevi tazminat verilmesine karar vermiştir. Ayrıca Selçuk Mart’a bu başlık altında 6.000 avro manevi tazminat verilmesine karar vermiştir. Ek olarak Mesut Açıkalın, Uğur Güdük, Latife Canan Kaplan, Mehmet Ali Tosun ve Serdar Kır’ın her birine ayrı ayrı 4.500 avro manevi tazminat verilmesine karar vermiştir. Son olarak Mahkeme Levent Çakır ve Filiz Uluçelebi’nin her birine 3.000 avro manevi tazminat verilmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve giderler
-
Başvuranlar, Mahkeme önünde oluşan masraf ve giderleri karşılığında 25.900 avro talep etmiştir. Başvuranlar avukatlarının 60 saatlik hukuki çalışma yürüttüğünü bildirmiştir. Dört başvuran (Canan Kaplan, Serdar Kır, Selçuk Mart, Mehmet Ali Tosun) taleplerini desteklemek üzere avukatları ile yürüttükleri ve her başvuranın yasal danışmanlık ve Mahkeme önünde temsil için avukatlarına 2.000 avro ödemesi gerektiğini gösteren yasal ücret sözleşmesini sunmuştur.
-
Hükümet başvuranlar tarafından talep edilen miktarın aşırı ve dayanaksız olduğunu ileri sürmüştür.
-
Mahkeme içtihadına göre, başvuranın masraf ve giderlerini geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve giderlerin fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Mahkeme, mevcut belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, Mahkeme önündeki yargılamalar için başvuranlara müştereken 3.500 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmıştır.
C. Gecikme Faizi
- Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
-
Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;
-
Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
-
Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında yapılan şikâyetlerin incelenmesine gerek olmadığına;
(a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devlet’in para birimine çevrilmek üzere, başvuranlara yansıtılabilecek her türlü vergi hariç aşağıdaki manevi tazminat miktarlarının ödenmesine:
(i) Deniz Bakır, Alihan Alhan, Metin Kürekçi ve Necla Çomak’ın her birine ayrı ayrı 7.500 avro (yedi bin beş yüz avro);
(ii) Selçuk Mart’a 6.000 avro (altı bin avro)
(iii) Mesut Açıkalın, Uğur Güdük, Latife Canan Kaplan, Mehmet Ali Tosun ve Serdar Kır’ın her birine ayrı ayrı 4.500 avro (dört bin beş yüz avro);
(iv) Levent Çakır ve Filiz Uluçelebi’nin her birine ayrı ayrı 3.000 avro (üç bin avro);
(a) Davalı Devlet tarafından, başvuranlara, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devlet’in para birimine çevrilmek üzere, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, masraf ve giderler için müştereken 3.500 avro (üç bin beş yüz avro) ödenmesine;
(c) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;
- Başvuranların adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 10 Temmuz 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
EK
- 1979 doğumlu olan Deniz BAKIR Türkiye, Ankara’da ikamet etmektedir.
- 1986 doğumlu olan Mesut AÇIKALIN Türkiye, Ankara’da ikamet etmektedir.
- 1974 doğumlu olan Alihan ALHAN Türkiye, Ankara’da ikamet etmektedir.
- 1982 doğumlu olan Levent ÇAKIR İsviçre, Basel’de ikamet etmektedir.
- 1975 doğumlu olan Necla ÇOMAK Fransa, Ballene’de ikamet etmektedir.
- 1982 doğumlu olan Uğur GÜDÜK Türkiye, Ankara’da ikamet etmektedir.
- 1984 doğumlu olan Latife Canan KAPLAN İzmir’de ikamet etmektedir.
- 1987 doğumlu olan Serdar KIR Türkiye, Ankara’da ikamet etmektedir.
- 1983 doğumlu olan Metin KÜREKÇİ Türkiye, İstanbul’da ikamet etmektedir.
- 1982 doğumlu olan Selçuk Mert Türkiye, Ankara’da ikamet etmektedir.
- 1954 doğumlu olan Mehmet Ali TOSUN Türkiye, Ankara’da ikamet etmektedir.
- 1970 doğumlu olan Filiz ULUÇELEBİ Türkiye, Ankara’da ikamet etmektedir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.