CASE OF ÇAPIN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÇAPIN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 44690/09)
KARAR
STRAZBURG
15 Ekim 2019
KESİNLEŞME TARİHİ
15 Ocak 2020
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Çapın/Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Hâkimler,
Marko Bošnjak,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Ivana Jelić,
Darian Pavli,
Saadet Yüksel,
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
3 Eylül 2019 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonrasında,
aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Davanın temelinde, Mehmet Atilla Çapın (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 13 Ağustos 2009 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 44690/09) bulunmaktadır.
-
Başvuran, Mahkeme önünde İzmir Barosuna bağlı avukatlar olan E. Keleş ve M. Keleş tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, babalık davasının zaman aşımına uğraması nedeniyle reddedilmesinin Sözleşme’nin 6 ve 8. maddelerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
-
Başvuranın şikâyetleri 13 Haziran 2017 tarihinde Hükümet’e bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmı Mahkeme İç Tüzüğünün 54 § 3 maddesine göre kabul edilemez bulunmuştur.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
Başvuran, 1958 doğumlu olup New York’ta ikamet etmektedir.
-
Dava konusu olaylar, taraflar tarafından ileri sürüldüğü şekliyle ve kendileri tarafından ibraz edilen belgelerden anlaşılacağı şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
A. Babalık Davası
-
Söz konusu zamanda kırk beş yaşında olan başvuran 31 Ekim 2003 tarihinde İsmail S.’nin öz babası olduğunu iddia ederek babalık davası açmıştır. Başvuran, annesinin kendisini oğlu olarak kabul etmek istemeyen bir subay ile ikinci kez evlenirken dört yaşındayken yetimhaneye yerleştirildiğini belirtmiştir. Başvuran, annesi kendisine öz babasının bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini söylediği için yetim olduğunu düşünerek büyümüştür. Başvuran, on sekiz yaşında Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışmak için ülkeyi terk ettiğini, burada yirmi beş yıl boyunca yaşadığını ve emlak şirketine sahip olduğunu kaydetmiştir. Ek olarak, başvuran, Türkiye’ye 2003 Ekim ayında Türkiye’ye döndüğünde akrabalarından babası olduğu varsaydığı ve gerçekten trafik kazasında hayatını kaybeden annesinin ilk kocası N. Çapın’ın öz babası olmadığını öğrenmiştir. Başvuran, akrabalarından annesinin “İsmail” ile olan evlilik dışındaki ilişkiden doğduğunu öğrenmiştir. Başvuran, ayrıca, belirli bir zaman sonra kimlik kartında baba ismi kısmında belirtilen “İsmail’in” aslında Ankara’da kamu hizmeti şirketinde mühendis olarak çalışan İsmail S. olabileceğini 2003 yılının Ekim ayında keşfettiğini beyan etmiştir. Başvuran, bu nedenle davayı zamanında açtığını savunmuştur. Son olarak, başvuran ilgili mahkemeden İsmail S.’nin öz babası olup olmadığının tespit edilebilmesi için kimlik kayıt bilgileri, tanık ifadeleri ve DNA testi de dâhil olmak üzere gerekli tüm delilleri toplamasını talep etmiştir.
-
İsmail S., başvuranın babası olduğu iddialarına itiraz etmiştir. İsmail S. söz konusu hususta daha önce verilmiş nihai ve bağlayıcı bir karar olduğunu beyan etmiştir. İsmail S., başvuranın annesi tarafından 1958 yılında babalık davasının açıldığını ve bu davanın somut zamanda yürürlükte olan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi uyarınca başvuranın annesinin “ahlaka mugayir” bir hayat sürdüğü gerekçesiyle reddedilmesine karar verildiğini kaydetmiştir (bk. aşağıdaki 21. paragraf). Ek olarak, İsmail S. başvuranın babalık davasını yasal süre sınırı dışında açtığını ve başvuranın yirmi beş yıl yurt dışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye seyahati sırasında kendisinin öz babası olduğunu öğrendiği iddialarının güvenilir olmadığını öne sürmüştür. İsmail S., başvuranın annesi ile hiçbir zaman “karı-koca” ilişkisine sahip olmadığını eklemiştir.
-
İlk derece mahkemesi, başvuranın babalık iddialarının temelinin olup olmadığını ve babalık davasının yasal süre sınırı dâhilinde açılıp açılmadığını tespit etmek amacıyla başvuranın teyzesinden, üvey kız kardeşinden (annesinin ikinci kocasından olan kardeşi) ve karısından ifade almıştır.
Başvuranın teyzesi, ilk derece mahkemesi nezdinde kız kardeşinin 1956 ve 1957 yılları arasında söz konusu zamanda Ankara’da bulunulan kamu hizmeti şirketinde çalışmakta olan İsmail S. ile evlilik dışı ilişki yaşadığını ve bu ilişkiden hamile kaldığını belirtmiştir. Başvuranın teyzesi, İsmail S.’yi kız kardeşi ile ilişki yaşadığı zaman çok iyi tanıdığını ve daha sonra İsmail S.’nin halen hayatta olduğunu ve İsviçre’de yaşadığını duyduğunu kaydetmiştir. Başvuranın teyzesi, kız kardeşi doğum yaptıktan sonra İsmail S. aleyhinde babalık davası açtığını fakat İsmail S.’nin kız kardeşi hakkında yalan iddialarda bulunması nedeniyle bu davanın reddedildiğini eklemiştir. Başvuranın teyzesi, kız kardeşinin ikinci kez evlenmesinden sonra başvuranı bir yetimhaneye yerleştirdiğini doğrulamıştır. Son olarak, başvuranın teyzesi, başvuranın ne zaman ve nasıl babasının kimliğini öğrendiğini ya da babasının hayatta olup olmadığını bilmediğini belirtmiştir.
Başvuranın üvey kız kardeşi daha önce başvuranın babasının, annesinin trafik kazasında ölen ilk kocası olduğunu düşündüğünü beyan etmiştir. Başvuranın kız kardeşi, 2002 yılının sonunda teyzesi kendisine söyleyene kadar annesinin halen hayatta olan ve İsviçre’de yaşan İsmail isimli bir adamla evlilik dışı ilişkisi olduğunu ve bu ilişkiden başvuranın doğduğunu bilmediğini iddia etmiştir. Başvuranın kız kardeşi, başvuranın babası hakkındaki bilgiyi 2003 Ekim ayında Türkiye’ye ziyarette bulunan başvuran ve karısına söylediğini kaydetmiştir. Başvuranın kız kardeşi, annesi ve teyzesinin her zaman başvuranın babasının trafik kazasında öldüğünü ve başvuranın öz babası hakkındaki gerçeği başvurandan saklı tutuklarını eklemiştir.
Başvuranın karısı, kocasının çok küçük yaşta yetimhaneye verildiğini ve başvuranın sadece babasının öldüğünü bildiğini doğrulamıştır. Başvuranın karısı, kocasının üvey kardeşinin başvuranın babası hakkındaki bilgiyi teyzesinin söylemesiyle öğrenmesinin ardından kendisine söylediğini belirtmiştir. Başvuranın karısı, bu bilgiyi daha sonra kocasına söylediğini ve ardından İsmail S.’nin öz babası olduğunu öğrenen başvuranın babalık davası açtığını eklemiştir.
-
İlk derece mahkemesi, başvuranın doğum belgesinin bir nüshası ile nüfus kaydının ibraz edilmesini talep etmiştir. Başvuranın doğum belgesinde başvuranın nesepsiz olduğu yazılmıştır. Ek olarak, başvuranın babasının ilk ismi olarak hem doğum belgesinde hem de nüfus kaydında “İsmail” olarak belirtilmiştir.
-
İsmail S., 12 Ekim 2005 tarihinde hayatını kaybetmiştir ve dava İsmail S.’nin karısı ve iki çocuğu aleyhinde devam etmiştir. İsmail S.’nin mirasçıları merhumun başvuranın iddialarına yaptığı itirazları yineleyerek ve mahkemeden söz konusu davayı reddetmesini talep ederek ilk derece mahkemesine başvuruda bulunmuştur. İsmail S.’nin mirasçıları, mülga Türk Kanunu Medenisi uyarınca (bk. aşağıdaki 21. paragraf) atanan başvuranın kayyumunun başvuran adına babalık davası açtığını da belirtmiştir. Kayyumun açtığı dava başvuranın annesinin açtığı dava ile birlikte incelenmiş olup başvuranın annesinin davasının reddedilmesi gerekçe gösterilen aynı sebepler dolayısıyla ile reddedilmiştir (bk. yukarıdaki 8.paragraf).
-
Ankara Aile Mahkemesi, 3 Ekim 2007 tarihinde söz konusu davayı zaman aşımına uğraması nedeniyle reddetmiştir.
-
Davaya konu olan Ankara Aile Mahkemesinin kararının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“... Söz konusu bu dava, Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesi ve sonra gelen maddeleri uyarınca babalık soy bağının tespit edilmesi ile ilgilidir. Türk Medeni Kanunu’nun 303 § 2 maddesi uyarınca, çocuğun babalık davasını reşit olduğu yaşı müteakip bir yıl içerisinde açması gerekmektedir. Söz konusu maddenin son fıkrası, bir yıl hak düşürücü sürenin sona ermesinin ardından, eğer gecikmeyi haklı çıkarabilecek geçerli sebeplerin olması halinde [babalık davasının] gecikmeye sebebiyet veren sebeplerin ortadan kalkmasının ardından bir ay içinde açılabileceğini öngörmektedir. Dolayısıyla, mahkeme davanın esasını incelemeden önce söz konusu davanın yasal süre sınırı dâhilinde açılıp açılmadığını belirlemelidir.
Toplanan delillere göre, davacı 1958 doğumlu olup, yasanın öngördüğü bir yıllık hak düşürücü süreyi geçirmiş ve Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesine dayanarak bir aylık süreden yararlanıp bu davayı açmıştır. Davacı, annesi evlilik dışı ilişkisinden nesepsiz ve baba ismi “İsmail” olarak nüfusa tescil edilmiştir. Davalı, İsmail S., davacının annesinin daha önce aleyhinde açtığı reddedilen bir babalık davası bulunan “İsmail” ile aynı kişidir. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan ve belirli bir konuma ulaşmış olan davacının söz konusu bu hususu bilmemesi olağan hayatın akışına terstir. Davacı, babası İsmail’in öldüğünün kendisine söylenmiş fakat 2003 yılı Ekim ayında babasının ölmediğini ve İsviçre’de yaşadığını öğrenmiştir. Söz konusu bu durum doğru bile olsa, öz babasının hayatta olup olmadığı konusu yasal süre sınırının başlama noktasını belirlememektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 301 § 2 maddesi uyarınca, eğer gayri meşru çocuğun babası olduğu varsayılan şahıs hayatta ise dava söz konusu şahıs aleyhinde eğer hayatta değilse şahsın mirasçıları aleyhinde açılmalıdır. Dolayısıyla, mahkeme bu davanın yasal süre sınırı dışında açıldığı sonucuna varmalıdır...".
-
Başvuran, 11 Kasım 2007 tarihinde bu kararı temyiz etmiştir. Başvuran, yetimhanede yetişmesi ve yetimhaneden çıktıktan sonra yurt dışına gitmesi dolayısıyla annesi ve üvey kardeşleri ile çok nadir iletişime geçtiğini belirtmiştir. Başvuran, pasaport kayıtlarına atıfta bulunarak Türkiye’ye 1994 yılında yaptığı kısa bir ziyaret dışında 1996 yılında annesinin cenazesi de dâhil olmak üzere hiç Türkiye’ye dönmediğini belirtmiştir. Başvuran, babası hakkında bildiği tek bilginin kimlik kartında belirtilen “İsmail” ismi olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, söz konusu “İsmail’in” trafik kazasında hayatını kaybetmesi dolayısıyla yetimhaneye yerleştirildiğini sandığını kaydetmiştir. Başvuran, somut yargılamaları açana kadar annesinin kendisine babası olduğunu söylediği şahsın öz babası olmadığını ya da annesinin daha önce İsmail S. aleyhinde babalık davası açtığını bilmediğini vurgulamıştır. Başvuran, babalık davasını yasal süre sınırları dâhilinde açtığını ve her halükarda ebeveynlerini bilme hakkının kendi kimliğini bilme hakkının temel unsurlarından birini oluşturduğunu ve bu yüzden bir süre sınırına konu edilmemesi gerektiğini savunmuştur. Başvuran, sadece öz babasının İsmail S. olup olmadığını bilmek istediğini ve zaten 150 çalışana sahip bir emlak şirketine sahip olduğunu ve bu nedenle İsmail S.’nin herhangi varlığı ya da arsası ile ilgilenmediğini eklemiştir.
-
Yargıtay, 20 Ocak 2009 tarihinde başvuranın davayı açma tarihindeki gecikmeyi haklı kılabilecek bir gerekçe sunmadığına karar vermiş ve bu nedenle başvuranın temyizini reddetmiştir.
-
Başvuran, 3 Mart 2009 tarihinde temyiz başvurusunda sunduğu argümanlarını yineleyerek 20 Ocak 2009 tarihli Yargıtay kararı için karar düzeltme talebinde bulunmuştur.
-
Yargıtay, 4 Mayıs 2009 tarihinde başvuranın itirazlarının temelsiz olduğuna hükmetmiş ve başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir.
B. Yargılamaların yenilenmesi için yapılan başvurular
-
Başvuran, Mahkemeye başvuru yapılmasının ardından 4 Kasım 2015 tarihinde babalık davasına ilişkin yargılamanın yenilenmesi için Ankara Aile Mahkemesine başvurmuştur. Başvuran, ilgili çocuklar tarafından açılan babalık davalarındaki yasal süre sınırını kaldıran T.C. Anayasa Mahkemesinin kararlarına(bk. aşağıdaki 23. paragraf) ve Mahkemenin Turnalı/Türkiye (no. 4914/03, 7 Nisan 2009) davasındaki kararına atıfta bulunmuştur.
-
Hükümet, başvuranın yargılamanın yenilenmesi talebine ilişkin incelemenin , karşı tarafa tebliğ masraflarının başvuranca ödememesi nedeniyle ilerleyemediğini beyan etmiştir. Hükümet, İsmail S.’nin mirasçılarının adreslerinin sunulması için başvurana iki hafta süre veren Ankara Aile Mahkemesinin 8 Aralık 2015 tarihli ara kararını sunmuştur. Hükümet, ayrıca, 30 Aralık 2015 tarihinde başvuran tarafından bu amaçla sunulan ve üzerinde el yazısıyla, dilekçenin yurt dışında yaşamakta olan İsmail S.’nin mirasçılarına iletilmesi için gerekli olan masrafların ödenmediğini belirten ibarenin bulunduğu belgeyi sunmuştur.
-
Başvuran, Hükümetin görüşlerine itiraz etmiştir. Başvuran, başvurunun karşı taraflara iletilmesi için gerekli masrafları ödemesinin talep edilmediğini ve söz konusu mirasçıların adreslerini verilen süre zarfında ibraz ettiğini kaydetmiştir. Bu doğrultuda, başvuran yargılamaların yenilenmesi için yaptığı başvurunun halen Ankara Aile Mahkemesi önünde derdest olduğunu ileri sürmüştür.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
A. Mülga Türk Kanunu Medenisi
- Başvuranın annesinin ve mahkeme tarafından atanan kayyumun İsmail S. aleyhinde babalık davası açtığı sırada mülga Türk Kanunu Medenisi yürürlükteydi. Mülga Türk Kanunu Medenisi uyarınca, eğer bir mahkemeye evlilik dışı bir çocuğun doğduğu bildirilirse, söz konusu mahkeme çocuğun çıkarlarını korumak adına ivedilikle çocuk için bir kayyum atamakla yükümlüdür. Söz konusu Kanun, babalık davasının çocuk doğmadan önce ya da çocuğun doğumunu müteakiben en geç bir yıl içerisinde açılabileceğini öngörmüştür. Ek olarak, Mülga Türk Kanunu Medenisi, babalık davasının eğer anne hamileliği sırasında “iffetsiz” davrandığı tespit edilirse reddedilebileceğini belirtmiştir.
B. Yeni Türk Medeni Kanunu
- 4721 sayılı yeni Türk Medeni Kanunu mülga Türk Kanunu Medenisi yerine geçerek 22 Kasım 2001 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ulusal yargılamaların yürütüldüğü sırada yürürlükte olan yeni Türk Medeni Kanunu’nun babalık davasına ilişkin ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 301 -Babalık hükmü
“Çocuk ile baba arasındaki soy bağının mahkemece belirlenmesini ana ve çocuk isteyebilirler.
Dava babaya, baba ölmüşse mirasçılarına karşı açılır.”
...”
Madde 303 - Hak düşürücü süreler
“Babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Ananın dava hakkı, doğumdan başlayarak bir yıl geçmekle düşer.
Eğer çocuğa doğumundan sonra bir kayyum atanmışsa, söz konusu süre kayyumun atandığının bildirildiği tarih itibari ile başlar. Eğer çocuğa kayyum atanmamışsa, söz konusu süre çocuğun reşit olmasından itibaren başlar.
...
Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir.”
- T.C. Anayasa Mahkemesi, Türk Medeni Kanunu’nun 303 § 2 maddesini 27 Ekim 2011 tarihli kararı ile iptal etmiştir. Ardından, T.C. Anayasa Mahkemesi 15 Mart 2012 tarihinde 303 maddesini çocuk tarafından açılan babalık davalarını ilgilendirdiği ölçüde iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi, iki kararında da yasal süre sınırlarının çocuğun babasının tespit edilmesi hakkını orantısız bir şekilde kısıtladığına hükmetmiştir. Anayasa uyarınca, Anayasa Mahkemesinin anayasa aykırılık kararlarının geriye dönük etkisi bulunmamaktadır. Ek olarak, Anayasa Mahkemesi 15 Mart 2012 tarihli kararının 21 Temmuz 2012 tarihinde basılan Resmi Gazete’de yayınlanmasından bir yıl sonra yürürlüğe gireceğini belirtmiştir. Bu doğrultuda, çocuk tarafından baba olduğu düşünülen kişiye karşı açılan babalık davaları için Türk hukuku sisteminde 22 Temmuz 2013 tarihi itibari ile herhangi bir yasal süre sınırı uygulanmamaktadır.
C. Yargıtay’ın kararları
-
Hükümet, babalık yargılamalarında DNA delillerinin toplanmasına ilişkin Yargıtay’ın iki kararını Mahkemeye ibraz etmiştir.
-
Yargıtay, 23 Mayıs 2013 tarihli kararında (E. 2013/7034 - K. 2013/8942), babalık davasının süre sınırı dışında yapıldığı gerekçesiyle bu davayı reddeden ilk derece mahkemesinin kararını, söz konusu kararın verildiği tarihte T.C. Anayasa Mahkemesinin Türk Medeni Kanunu’nun 303 § 2 maddesini iptal eden kararının yürürlükte olması dolayısıyla bozmuştur. Bu doğrultuda, Yargıtay ilk derece mahkemesinin söz konusu babalık davasının esaslarının incelemesi ve DNA testi sonuçları temelinde hükmünü vermesini gerekli görmüştür.
-
Yargıtay, 8 Ocak 2013 tarihli kararında (E. 2013/11088 - K. 2013/13915) ise yeterli delil olmaması dolayısıyla ilgili babalık davasını reddeden ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve ilk derece mahkemesinin DNA testi gerçekleştirip bu doğrultuda hüküm vermesine karar vermiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 6 ve 8. maddelerine dayanarak babalık davasının zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle reddedilmesinin öz babasına ilişkin olarak biyolojik bir gerçeği öğrenme hakkından mahrum bıraktığı konusunda şikâyette bulunmuştur.
-
Mahkeme, başvuranın şikâyetinin yalnızca Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Sözleşme’nin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes özel ve aile hayatına ... saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
-
Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”
-
Hükümet, başvuranın görüşlerine itiraz etmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, başvurunun iki sebep dolayısıyla kabul edilebilir olmadığını öne sürmüştür. Hükümet, başvurunun ilk olarak Sözleşme’nin 8 maddesi kapsamı dâhilinde değerlendirilemeyeceğini savunmuştur. İkinci olarak, Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu belirtmiştir.
-
Konu bakımından bağdaşmazlık
-
Hükümet, babalık hususu ulusal seviyede çözümlenememiş olduğundan başvuran ve İsmail S. arasında “aile hayatı” olarak değerlendirilebilecek bir ilişkinin hiç olmadığını iddia etmiştir. Hükümet, Mahkemenin Haas/Hollanda (no. 36983/97, § 43, AİHM 2004‑I) kararına atıfta bulunarak, başvuranın zaten öz babasının kimliğini bildiği, söz konusu davanın sadece başvuran ve babası arasında hukuki bağın tesis edilip edilmemesine yönelik deliller ile alakalı olduğunu belirterek Sözleşme’nin 8. maddesinin somut davaya uygulanabilir olmadığını ileri sürmüştür.
-
Başvuran, Türkiye’ye 2003 yılının Ekim ayında gelmeden önce öz babasının kimliğini bilmediği iddiasını yineleyerek Hükümetin argümanlarına itiraz etmiştir. Başvuran, öz babasının kimliğinin belirlenmesi için babalık davası açtığını ve dolayısıyla başvurusunun Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında özel ve aile hayatına saygı hakkını ilgilendirdiğini beyan etmiştir.
-
Mahkeme, daha önce birçok davasında belirttiği gibi babalık davalarının Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına düştüğünü yinelemektedir (bk., diğer kararlar arasında, Backlund/Finlandiya, no. 36498/05, § 37, 6 Temmuz 2010 ve Silva ve Mondim Correi/Portekiz, no. 72105/14 ve 20415/15, § 52, 3 Ekim 2017). Mahkeme, somut davada başvuran ve öz babası olduğu düşülen şahıs arasındaki baba-oğul ilişkisini tespit etmek için açılan yargılamaların Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına girip girmediğinin tespit edilmesi amacıyla bir değerlendirilme yapılmasının, her halükarda bir bireyin kökenini bilme hakkının söz konusu şahsın kişisel kimliğinin önemli yönlerini oluşturması dolayısıyla “özel hayat” kavramı dâhilinde kabul edilmesi dolayısıyla, gerekli olmadığı kanaatindedir. Ek olarak, “özel hayat” kavramının, gayri meşru ilişkiden doğan bir çocuk ile öz babasının arasındaki hukuki ya da biyolojik ilişkinin tespit edilmesini kapsamaması için herhangi bir ilke bulunmamaktadır (bk. Mikulić/Hırvatistan, no. 53176/99, § 53, AİHM 2002‑I).
-
Somut davada, evlilik dışı bir ilişkiden doğmuş olan başvuran, öz babasının kimliğini tespit etmek için mahkemelere başvurmuştur. Yukarıda anılan Haas davasının koşullarının aksine başvuran tarafından açılan yargılamalar başvuran ve öz babası arasındaki biyolojik bağı tespit edilmesi amacı taşımaktadır ve dolayısıyla herhangi bir miras ihtilafı ile ilişkili değildir. Sonuç olarak, başvuranın özel hayatı ile babalığın tespit edilmesi arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır (bk., yukarıda anılan, Turnalı, § 36 ve Silva ve yukarıda anılan, Mondim Correia, § 50).
-
Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına girmektedir.
-
İç hukuk yollarının tüketilmemesi
-
Hükümet başvuranın, yargılamaların yenilenmesine ilişkin olarak yapılan başvurusunun halen ulusal mahkemeler önünde derdest olmasından dolayı (bk. yukarıdaki 18. paragraf) Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca iç hukuk yollarını tüketmediğini belirtmiştir.
-
Hükümet, başvuranın ilk olarak yargılamaların yenilenmesi için masraflarını ödemediğini ve bu nedenle ulusal hukuk yolunu sürdürmekte başarısız olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, söz konusu yargılamaların sonlanmasının ardından başvuranın T.C. Anayasa Mahkemesi nezdinde bireysel başvuruda bulunabileceğini eklemiştir. Ancak, başvuran söz konusu mevcut olan ve etkili ulusal hukuk yolunu kullanmamıştır.
-
İkinci olarak, Hükümet, başvuranın öz babası olduğunu varsaydığı şahsın kalıntılarından ya da bu şahsın mirasçılarının genetik materyalından DNA testinin yapılmasını talep edebileceğini savunmuştur. Hükümet, bu argümanını desteklemek adına ilk derece mahkemelerinin DNA testi sonuçları temelinde karar vermesine hükmeden Yargıtay’ın iki kararı ibraz etmiştir (bk. yukarıdaki 24. paragraf).
-
Başvuran, yargılamaların yenilenmesinin zorunlu olmamakla birlikte istisnai ve olağan üstü bir hukuk yolu olduğunu belirterek somut başvuruyu yapmadan önce mevcut olan tüm iç hukuk yollarını tükettiğini iddia etmiştir. Ek olarak, başvuran öz babasının olduğunu düşündüğü şahsın veya bu şahsın mirasçılarının DNA örneklerini alabilmesinin tek yolunun babalık davası yoluyla olduğunu savunmuştur. Başvuran, Hükümetin ibraz ettiği Yargıtay kararlarının, babalık iddialarının temelinin incelenmeden açtığı babalık davasının zaman aşıma uğraması nedeniyle reddedilmesi dolayısıyla kendi davası ile alakalı olmadığını ileri sürmüştür.
-
Mahkeme, Hükümet tarafından öne sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtirken öne sürdüğü ilk argümanına ilişkin olarak yargılamaların yenilenmesine ilişkin başvuruların genel kural olarak Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinin uygulanması yönünden dikkate alınamayacağı hakkındaki yerleşik içtihadını yinelemektedir (bk., diğer kararlar arasında, Korzeniak/Polanya, no. 56134/08, § 39, 10 Ocak 2017). Mahkeme, somut davada başvuranın davasındaki mahkeme kararının Yargıtay’ın kararı ile kesinleştiğini gözlemlemektedir. Bu koşullar altında, yargılamaların yenilenmesi için yapılan bir başvuru olağanüstü bir hukuk yolu olup başvuran bu hukuk yolunu tüketmek ile yükümlü değildir (bk., Merter ve Diğerleri/Türkiye, no. 2249/03, § 33, 23 Mart 2010).
-
Mahkeme, Hükümetin ikinci argümanına ilişkin olarak ise başvuranın babalık davasını açtığı sırada ilk derece mahkemesinden DNA testi yapılması kararını vermesini talep ettiğine dikkat çekmektedir (bk. yukarıdaki 7. paragraf). Ancak, birinci derece mahkemesi başvuranın davasını, esasları incelemeden zaman aşımına uğradığı gerekçesi ile reddetmiş ve bu da DNA delillerinin toplanmasını imkânsız kılmıştır (karşılaştırınız, Grönmark/Finlandiya, no. 17038/04, 6 Temmuz 2010). Ek olarak, Hükümet tarafından atıfta bulunulan Yargıtay kararlarının aksine, Yargıtay, başvuranın davasında birinci derece mahkemesinin kararını onamış olup davanın esasları yönünden incelenme olasılığını ortadan kaldırmıştır. Mahkeme, ayrıca, başvuranın babalık davasının reddedildiği göz önünde bulundurulduğunda Hükümetin başvuranın öz babası olduğunu düşündüğü şahsın ya da bu şahsın mirasçıların DNA örneği alınması için başvurabileceği Türk hukuk sisteminde öngörülen başka herhangi bir hukuk yolu göstermediğini not etmektedir.
-
Bu doğrultuda, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazının reddedilmesi gereklidir.
-
Sonuç
-
Mahkeme bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
B. Esas Hakkında
- Tarafların Beyanları
(a) Başvuran
-
Başvuran, ulusal mahkemeler nezdinde öne sürdüğü iddiaları yinelemiştir. Başvuran, 2003 yılının Ekim ayında üvey kardeşi ile konuşmadan önce annesinin kendisine babasının kimliği hakkında gerçeği söylemediğini ve daha önce Ankara’da kamu hizmeti şirketinde mühendis olarak çalışan İsmail S.’nin öz babası olduğunu bilmediğini belirtmiştir. Başvuran, ek olarak, öz babasının kimliğini daha önce neden araştırmadığına ilişkin olarak annesinin kendisine babasının trafik kazasında öldüğünü söylediğini kaydetmiştir. Ayrıca başvuranın, annesinin ilk kocası gerçekten trafik kazasında öldüğü için annesi tarafından kendisine verilen bilginin doğruluğunu sorgulamak için herhangi bir gerekçesi olmamıştır.
-
Başvuran, dört yaşında yetimhaneye yerleştirildiğini ve on sekiz yaşına girdiğinde ülkeyi terk ettiğini eklemiştir. Başvuran, söz konusu bu süre içerisinde annesiyle ya da diğer akrabalarıyla nadiren görüşmüştür. Bu şartlar altında, 2003 yılının Ekim ayında Türkiye’ye yaptığı ziyaretten önce babasının tam kimliğini bilmesi makul olarak başvurandan beklenemez. Başvuran, ulusal mahkemelerin önündeki dava dosyasında bulunun tanık ifadelerinin ve delillerin de kendisinin söz konusu babalık davasını açmadan önce öz babasının tam kimliğini bilmediğini ispatladığını savunmuştur.
-
Başvuran, başvurusuna yanıt alana dek annesinin ve kayyumunun daha önce İsmail S. aleyhinde babalık davaları açtığını bilmediğini beyan etmiştir. Başvuran, ulusal mahkemelerin gerekçelerinin daha önce açılan davalara dayandığını, daha önce açılan babalık davalarının Türk Kanunu Medenisi’nin eskimiş ve ayrımcı hükümleri temelinde reddedildiğini ve bu nedenle bu davaların dikkate alınmaması gerektiğini kaydetmiştir. Başvuran, ulusal mahkemelerinin kararlarını gerekçelendirirken sadece “hayatın olağan akışı” varsayımına dayanarak kendisinin söz konusu önceden açılmış davaları ve dolayısıyla babasının kimliğini bilmesi gerektiğini belirttiklerini ve davasına ilişkin özel durumları göz önünde bulundurmadıklarını ileri sürmüştür. Başvuran, savunmasında ulusal mahkemelerin babasının kimlik kartında ilk ismi “İsmail” olarak gözükmesini ve öz babasının ismi, soy ismi adresi olmak üzere tüm kimliğini 2003 yılının Ekim ayına kadar bilmediği konusunu göz ardı ettiklerini savunmuştur.
-
Başvuran, ayrıca, her halükarda öz ebeveynlerini bilme hakkının öz babasının kimliğinin bilme hakkını içerdiğini ve bu hakkın zaman aşımına uğrayamayacağını iddia etmiştir. Başvurana göre, T.C. Anayasa Mahkemesinin Türk Medeni Hukuku’nun 303. maddesinde öngörülen yasal süre sınırını kaldırmasıyla beraber babasının kimliğini bilme hakkının zaman aşımına uğramaması gerektiğini doğrulamıştır. Ek olarak, başvuran sadece babası ile biyolojik bir bağının olup olmadığına dair bir yargı kararı verilmesini isteyip herhangi bir mali kaygı gütmemiştir. Bu doğrultuda, başvuran davasının reddedilmesi ile başvuran, öz babasının gerçek kimliğini bilme hakkından salt olarak mahrum bırakılmış ve dolayısıyla başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınan hakları ihlal edilmiştir.
(b) Hükümet
-
Hükümet, söz konusu davanın zaman aşımına uğraması nedeniyle reddedilmesinden Türk hukuku kapsamında babalık davalarını düzenleyen usule ilişkin kurallara uymaması dolayısıyla başvuranın suçu olduğunu ileri sürmüştür. Dolayısıyla, Hükümet başvuranın Sözleşme’nin 8 maddesi kapsamında güvence altına alınan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkına herhangi bir müdahale yapılmadığını belirtmiştir.
-
Hükümet, bir müdahalenin olduğu varsayılsa bile bu müdahalenin “yasaya uygun yapıldığını” ve meşru bir amaç taşıdığını savunmuştur. Hükümet, başvuranın davasına uygulanan yeni Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesinde öngörülen yasal süre sınırının baba olduğu düşünülen şahısları yalan iddialardan korumayı ve yasal kesinliği güvence altına almayı amaçladığını belirtmiştir. Hükümet, Mahkemenin Mizzi/Malta (no. 26111/02, § 83, AİHM 2006-I (alıntılar)) davasındaki kararına dayanarak Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesinde belirtilen yasal süre sınırının meşru olduğunu ve Sözleşme ile çelişmediğini kaydetmiştir.
-
Hükümet, Türk mevzuatının meşru çocuğun babası olduğu varsayılan şahısın kimliği 303 § 2 maddesinde sağlanan bir yıl yasal süre sınırının dolmasından sonra öğrenilmesi durumunda gündeme gelen problem için bir çözüm sunduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, söz konusu bir yıl yasal süre sınırının dolmasından sonra gecikme için geçerli sebepler olması kaydıyla gayrimeşru çocuğun babalık davası açması için ek bir ay süre sağlayan Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesinin son cümlesine dikkat çekmiştir.
-
Hükümete göre, başvuranın davasına yasal süre sınırı çok katı uygulanmaması ve başvuranın babalık iddiasına dayanak oluşturacak inandırıcı bir delil sunmaması sebebiyle somut dava yukarıda anılan Phinikaridou (no. 23890/02, 20 Aralık 2007) ve Grönmark davalarından farklıdır. Hükümet, Konstantinidis/Yunanistan (no. 58809/09, 8 Eylül 2014) davasında olduğu gibi başvuranın iddialarının herhangi bir delil ile desteklenmediğini ve ulusal mahkemeler tarafından kabul edilemez bulunan iddiaları içerdiğini kaydetmiştir.
-
Hükümet, başvuranın öz babası olduğunu varsaydığı şahıs aleyhinde babalık davası açarken yeterli özende hareket etmediği ve ulusal mahkemelerin aleyhinde babalık davası açılan şahsın ve başvuranın çıkarları arasında adil bir denge kurduğu sonucuna varmıştır. Hükümet, her halükarda bu konunun takdir yetkisi sınırları dâhilinde olduğunu eklemiştir.
-
Mahkemenin Değerlendirmesi
(A) Genel ilkeler
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesinin temel amacının bireyleri kamu makamlarının keyfi eylemleri karşısında korumak olduğunu yinelemektedir. Özel ve aile hayatına etkili “saygı” gösterilmesini güvence altına almak ek pozitif yükümlülükleri de beraberinde içerebilir. Söz konusu yükümlülükler, bireylerin aralarındaki ilişkiler yönünden bile özel hayata saygının korunmasını amaçlayan tedbirlerin alınmasını içerebilir (bk., yukarıda anılan, Mikulić, § 57, ve S.H. ve Diğerleri [BD], no. 57813/00, § 87, AİHM 2011). Ancak, Devletlerin bu madde kapsamında pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınırlar kesin olarak tanımlanmamıştır. Uygulanacak ilkeler aynıdır. İki durumda da, asıl dikkat edilmesi gereken husus bireylerin yarışan çıkarları ile genel olarak toplumun çıkarları arasında adil bir dengenin sağlanması olmalıdır. Bireysel çıkarların yarışması durumunda da bunların arasında adil bir dengenin sağlanması gereklidir. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 8 maddesinin de kullanılan “herkes” ifadesinin hem çocuk hem de baba olduğu düşünülen şahıs için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Daha önceden de belirtildiği gibi her ne kadar bireylerin kendi kimliklerini bilme hakkı olsa da baba olduğu düşünülen şahısların, haklarındaki yıllar öncesine dayanan koşullara ilişkin iddialardan korunması yönündeki çıkarları yadsınamaz. Son olarak, çıkarların çatışmasına ek olarak baba olduğu düşünülen şahsın ailesi başta gelmek üzere üçüncü tarafların çıkarları ve hukuki kesinlik genel çıkarının dâhil olduğu diğer çıkarlar da gündeme gelebilir (bk. yukarıda anılan, Backlund, § 46).
-
Devlet, pozitif ya da negatif yükümlülükler yönünden bazı takdir yetkilerine sahiptir (bk. yukarıda anılan, Odièvre, § 40,ve yukarıda anılan, Mikulić, § 58). Mahkemenin görevi babalık davalarını düzenlemede ulusal seviyede yetkili olan ulusal makamların yerini almak olmayıp, bu makamların takdir yetkilerini kullanırken aldıkları kararların Sözleşme’ye uygun olup olmadığını denetlemektir. (bk., yukarıda anılan, Konstantinidis, § 43 ve Călin ve Diğerleri/Romanya, no. 25057/11 ve 2 diğer karar, § 86, 19 Temmuz 2016). Mahkeme, bu nedenle, davalı Devletin başvuranın babalığın tanınmasına ilişkin davasını yürütürken Sözleşme’nin 8 maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüklerine uyup uymadığını değerlendirmelidir.
-
Mahkeme, yukarıda anılan Phinikaridou davasındaki başvuruyu incelerken Sözleşmeci Devletlerin babalığın hukuksal olarak tanınması kurumuna ilişkin olarak mevzuatlarını karşılaştırmalı olarak incelemiştir. Söz konusu çalışma, bu konuda tek bir yaklaşım olmadığını ortaya koymuştur. Devletlerin büyük çoğunluğu, baba tarafından babalığın tesis edilmesi ya da reddi için açılan davalardan farklı olarak çocuk tarafından ebeveynliğin tesis edilmesi amacıyla açılan davalara dair herhangi bir yasal süre sınırı koymamıştır. Zira, babalığın ilişkisinin tanınmasına ilişkin çocuğun sahip olduğu hakkın giderek korunması yönünde bir eğilim söz konusudur (bk. yukarıda anılan, Phinikaridou, § 58).
-
Söz konusu davanın açılabilmesi için bir yasal süre sınırı belirleyen Devletlerde ise uygulanabilen bu süre sınırı, bir ile üç yıl arasında olmak üzere önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Ek olarak, her ne kadar söz konusu yasal süre sınırının başlanma noktası olarak referans alınan tarih arasında farklılıklar olsa da bu Devletlerin çoğunluğunda ilgili süre sınırı çocuğun doğduğu tarih veya çocuğun reşit olduğu tarih ya da çocuğun babası hakkındaki gerçekleri öğrendiği tarihten bağımsız olarak ve herhangi bir istisna öngörmeden babalığı reddeden nihai kararın verildiği tarih üzerinden hesaplanmaktadır. Sadece, az sayıda Devletlerin hukuki sistemleri yasal süre sınırının sona ermesinin ardından ilgili koşulların öğrenilmesi durumunda bazı çözümler öngörülmüştür. Örneğin, maddi veya manevi nedenlerin söz konusu davayı verilen süre sınırında açılmasını imkânsız kıldığı durumlarda ya da söz konusu gecikme için iyi bir gerekçenin var olması durumunda yasal süre sınırının sona ermesinin ardından dava açılmasına olanak sağlanmıştır (anılan kararda § 59).
-
Mahkeme, daha önce babalık davaları için yasal süre sınırının öngörülmesinin hukuki kesinliği güvence altına alma bağlamında meşru olduğunu kabul ettiğini yinelemektedir (bk., yukarıda anılan, Silva ve Mondim Correia, § 57). Bu doğrultuda, yasal süre sınırının mevcut olması başlı başına Sözleşme ile çelişmemektedir. Mahkemenin somut davada asıl kesinleştirmesi gereken husus somut davada uygulanan söz konusu yasal süre sınırının niteliğinin ve/veya uygulanma yönteminin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını incelemektir (bk., yukarıda anılan, Backlund, § 45 ve yukarıda anılan, Phinikaridou, § 52).
-
Mahkeme, babalık iddiaları kurumu üzerinde uygulanan yasal süre sınırına ilişkin davalarda “çıkarların dengelenmesini” incelerken birçok unsuru göz önünde bulundurmuştur. Örneğin, bir başvuranın biyolojik bir gerçeği keşfettiği tarih önemlidir. Mahkeme, bu nedenle, spesifik bir babalık iddiasına ilişkin koşulların uygulanan yasal süre sınırının dolmasından önce mi yoksa sonra mı mevcut olduğunu inceleyecektir. Ek olarak, Mahkeme söz konusu yargılamaların zaman aşımına uğraması durumunda herhangi bir alternatif telafi yolu olup olmadığını da inceleyecektir. Bu telafi yöntemleri, yasal süre sınırının uzatılmasını sağlamak için etkili iç hukuk yollarının var olması ya da yasal süre sınırının dolmasının ardından biyolojik gerçekliğini keşfeden bir şahsın bulunduğu durumlara süre sınırının uygulanmasında yapılan istisnalar gibi yolları içermektedir (bk., yukarıda anılan, Phinikaridou, § 54). Yukarıda anılan bu unsurların ölçütü, söz konusu yasal karinenin biyolojik ve sosyal gerçekliğin önüne geçmesine izin verilip verilmediği ve eğer böyleyse Devletlere verilen takdir yetkisini, tespit edilen olguları ve ilgililerin taleplerini göz önünde bulundurarak; söz konusu koşullar altında, özel ve aile hayatına “etkili” saygının güvence altına alınması yükümlülüğü ile uyumlu olup olmadığıdır.
-
Mahkeme, babalığın tanınmasına dair yukarıda bahsedilen genel ilkelerin uygulanmasında, babalık davalarının açılması için öngörülen yasal süre sınırının mutlak olduğu davalar ve iç hukukun eğer ilgili koşullar söz konusu yasal süre sınırının son bulmasından sonra öğrenilmişse süre sınırının uzatılmasını öngördüğü fakat başvuranların bu uzatılmadan faydalanmadığı davalar arasında farklılık olduğunu belirtmektedir.
-
Mahkeme, ilk dava grubuna ilişkin olarak, çocuğun babasının kimliği hakkındaki gerçekleri öğrenmesinden bağımsız olarak mutlak bir yasal süre sınırının uygulanması dolayısıyla Sözleşme’nin 8 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (bk., yukarıda anılan, Phinikaridou, § 62).
Mahkeme, yukarıda anılan Backlund davasında ve Finlandiya aleyhindeki diğer davalarda, biyolojik gerçekliği tesis eden DNA ve diğer delillerin varlığını vurgulamış olup ulusal makamların hukuki gerçekliğin biyolojik gerçeklik ile çelişmesine izin vermemesi gerektiğine hükmetmiştir (bk., yukarıda anılan, Grönmark; Laakso/Finlandiya, no. 7361/05, 15 Ocak 2013 ve Röman/Finlandiya, no. 13072/05, 29 Ocak 2013).
Mahkeme, ayrıca, yukarıda anılan Turnalı davasında, ulusal mahkemelerin iyi gerekçelerin sunulması durumunda mutlak yasal süre sınırı için istisna yapılmasını öngören yeni Medeni Hukuku’nun 303. maddesinin son cümlesinde yer alan ilgili hükmü uygulamaması nedeniyle Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bk. yukarıdaki 22. paragraf)
- Mahkeme, ikinci grup davalara ilişkin olarak ise ilk olarak somut davalarda başvurana uygulan yasal süre sınırlarının mutlak olmadığını ve başvuranların söz konusu süre sınırının dolmasından sonra dava açma olasılığından yararlanma konusunda gerekli özeni gösterip göstermediğini belirlemiştir.
Mahkeme, Konstantinidis (yukarıda anılan, § 61) ve Silva ve Mondim Correia (yukarıda anılan, § 68) davalarında başvuranların söz konusu yargılamaları açmada özen göstermemelerini haklı çıkaramadıkları dolayısıyla Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmemiştir. Mahkeme, başvuranların babaları hakkındaki biyolojik gerçeği öğrenmeleri çıkarlarının iç hukuk tarafından öngörülen gerekliliklere uyma yükümlülüklerini yerine getirmelerinden muaf tutmadığını vurgulamıştır.
(b) Somut davaya uygulanması
-
Mahkeme, somut davadaki 1958 yılında doğan başvuranın babalığın tanınması için kırk beş yaşında babalık davası açtığını belirtmektedir. İlk derece mahkemesi, başvuranın iddiasının esaslarını incelemeden söz konusu babalık davasının Türk Medeni Yasası’nın 303. maddesinde öngörülen yasal süre sınırının dışında yapıldığına hükmetmiştir. Yargıtay, başvuranın babalık davasını açmadaki gecikmesini haklı çıkarabilecek herhangi bir gerekçenin var olduğunu ispatlamadığına karar vererek ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
-
Mahkeme, babalık davalarının açılması için belirtilen yasal süre sınırlarına ilişkin genel ilkeler ve ilgili içtihadı (bk. yukarıdaki 53-61. paragraflar) ışığında, başvuranın davasının zaman aşımına uğraması sebebiyle reddedilmesinin başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesinde öngörülen haklarına müdahalede bulunup bulunmadığını incelemeli ve eğer müdahale teşkil ettiyse söz konusu bu müdahalenin “yasa ile uyumlu olup” olmadığını, meşru bir amaç taşıyıp taşımadığını ve Sözleşme’nin 8 § 2 maddesi kapsamında “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını değerlendirmelidir.
i. Müdahalenin olup olmadığı hakkında
- Mahkeme, başvuranın davasının reddedilmesinin başvuranın İsmail S.’nin gerçekten öz babası olup olmadığını öğrenmesinin önüne geçtiği ve dolayısıyla özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir.
ii. Söz konusu müdahalenin “hukuka uygun olması” ve meşru bir amaç taşıması hakkında
-
Mahkeme, taraflar arasında müdahalenin hukuka uygunluğu hususunda herhangi bir anlaşmazlığın olmadığına dikkat çekmektedir. Mahkeme, ulusal mahkeme kararlarının, başvuruya konu olan babalık yargılamalarının yürütüldüğü tarihte yürürlükte olan Türk Medeni Yasası’nın 303. maddesinin son cümlesine dayandığını gözlemlemektedir (bk. yukarıdaki 22. paragraf). Mahkeme, yukarıdaki bilgiler ışığında şikâyette bulunulan müdahalenin “hukuka uygun olduğunu” tespit etmiştir.
-
Mahkeme, meşru amaç hususuna ilişkin olarak, yukarıdaki 57. paragrafta da belirttiği gibi yasal süre sınırının mevcut olmasının başlı başına Sözleşme ile çelişmediğini kaydetmektedir. Mahkeme, süre sınırı konulmasının, aile ilişkilerine ilişkin olarak hukuki kesinliğin güvence altına alınması ve gayrimeşru çocuğun babası olduğu düşünülen şahıs ile bu şahsın ailesinin yalan iddialardan korunması amacı taşımasından dolayı meşru olduğunu eklemektedir (bk., diğer kararların yanı sıra, yukarıda anılan Silva ve Mondim Correia, § 57). Mahkeme, yerleşik içtihadı ışında söz konusu müdahalenin bu nedenle meşru bir amaç taşıdığı kanaatindedir.
-
Mahkeme şimdi somut davada uygulanan söz konusu yasal süre sınırının niteliğinin ve/veya uygulanma yönteminin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını inceleyecektir (bk., yukarıda anılan Silva ve Mondim Correia, § 64).
iii. Müdahalenin somut davada orantılı olup olmadığı hakkında
-
Mahkeme, babalığın hukuki tanınması için açılan davalarda öngörülen yasal süre sınırını söz konusu zamanda Türk Medeni Hukuku’nun 303 § 2 maddesinin düzenlediğini not etmektedir. Yasa koyucu, anne için çocuğun doğumundan başlamak üzere ve çocuğun kayyumu için atandığının bildirildiği tarihten başlamak üzere babalık davasının açılabileceği süreyi, bir yıl olarak öngörmüştür. Yasa koyucu, kayyumun atanmadığı durumlarda ise söz konusu süreyi çocuğun reşit olduğu tarihten başlamak üzere bir yıl olarak belirlemiştir. Mahkeme, içtihadı ışığında söz konusu Kanun’un 303 § 2 maddesi kapsamındaki yasal süre sınırının makul olduğunu ve reşit yaşa ulaşmış bir bireyin babalık davasını açıp açmamasına karar verirken aynı zamanda babası olduğu varsayılan şahsın ve bu şahsın ailesine ilişkin olarak hukuki kesinliğin güvence altına alınması için yeterli bir süre sunduğu kanaatindedir (bk., bu karara uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan, Konstantinidis, § 54; ve karşılaştırınız, yukarıda anılan, Călin ve Diğerleri, § 95).
-
Ek olarak Mahkeme, yasa koyucunun, dava açılmasında yaşanan gecikmeyi haklı kılan durumların bir yıl yasal süre sınırının dolmasının ardından çocuk tarafından öğrenilmesi durumunda çocuk tarafından açılan babalık davaları için ek bir aylık süre daha tanıdığını gözlemlemektedir. 303. maddenin son cümlesi çocuğun, gecikme sebeplerinin ortadan kalkmasının ardından bir ay içerisinde babalık davasını açması gerektiğini öngörmüştür. Bu doğrultuda, her ne kadar Mahkeme aşağıdaki değerlendirmesinde dikkate alacağı bir husus olan (bk. aşağıdaki i 71-80. paragraflar) söz konusu yasal sürenin kısa olduğunu kabul etse de çocuk tarafından açılan babalık davaları için mutlak bir yasal süre sınırını uygulayan yasal çerçevenin önüne de geçmiştir (bk., bu karara uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan, Silva ve Mondim Correia, § 65; karşılaştırınız, yukarıda anılan, Phinikaridou, § 65 ve yukarıda anılan, Backlund, § 56).
-
Mahkeme, yasal süre sınırının başvuranın davasına uygulanmasının Sözleşme’nin 8 maddesi ile uyumlu olup olmadığını incelemelidir. Özellikle, Mahkeme ulusal mahkemelerin başvuranın davasını reddederken söz konusu yarışan çıkarları yeteri kadar değerlendirip değerlendirmediğini ve kararları için yeterli ve ilgili gerekçe sunup sunmadığını inceleyecektir.
-
Mahkeme, başvuranın öz babasının kim olduğunu 2003 yılının Ekim ayından önce bilip bilmediği konusunda taraflar arasında anlaşmazlık olduğunu not etmektedir. Hükümet, başvuranın daha önce ulusal mahkemeler nezdinde babasının kim olduğunu bilmediğini iddia etmediğini savunmuştur. Hükümete göre, başvuran sadece öz babasının hayatta olduğunu 2003 Ekim ayında öğrendiğini iddia etmiştir. Başvuran, Hükümetin bu iddiasına itiraz etmiş ve annesinin ilk kocasının öz babası olduğuna inandırıldığını ve gerçek öz babasının kimliğini ancak 2003 yılının Ekim ayında öğrendiğini yinelemiştir.
-
Mahkeme, ilk olarak başvuranın İsmail S.’nin varsayılan babası olduğunu 2003 Ekim ayından önce bilip bilmediğine karar vermenin görevi olmadığına dikkat çekmektedir. Ek olarak, Mahkeme Hükümetin öne sürdüğü gibi başvuranın iddialarını destekleyici bir delile sahip olmadığını ve zaten öz babasının kimliği hakkında somut bir delil elde etmek amacıyla başvuruya konu olan davayı açtığını not etmektedir. Yukarıdaki 41. paragrafta da belirtildiği gibi babalık davası, İsmail S. ve mirasçılarının babalığı reddetmesinden dolayı başvuranın söz konusu bu şahıslardan DNA delilli elde edebileceği tek yoldur. Ayrıca, başvuranın babasının tüm kimliğini kesin bir şekilde yansıtan herhangi bir resmi belge bulunmamaktır (karşılaştırınız, yukarıda anılan, Laakso, § 50, ve yukarıda anılan, Röman, § 55) ve daha önce başvuranın annesi ve başvuranın kayyumu tarafından açılan babalık davalarını reddeden mahkeme kararları daha sonra ortadan kaldırılan ve babalığın nihai olarak tespit etmeyen karine temelinde alınmıştır.
-
Mahkeme, başvuranın ulusal mahkemelere verdiği savunmalarda babalık davasının kırk beş yaşından daha önce açamama sebebinin haklı olduğunu göstermek için yetiştirildiği istisnai koşullara atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Başvuran, dört yaşında yetimhaneye yerleştirildiğini ve annesinin kendisine söylediği gibi babasının bir trafik kazasında hayatını kaybettiğine inanarak yetim olarak büyüdüğünü ileri sürmüştür. Başvuran on sekiz yaşına girer girmez ülkeyi terk etmiş ve yirmi beş yıl boyunca yurt dışında yaşarken annesi ve akrabaları ile nadiren iletişime geçmiştir. Mahkeme, söz konusu bu iddiaların yargılamaların herhangi bir aşamasında güvenilmez bulunmadığını not etmektedir.
-
Mahkeme, ayrıca, gerekli delilleri toplayan ve dava dosyasını inceleyen ulusal mahkemelerin başvuranın babalık davasını geç açmasını haklı çıkarabilecek herhangi geçerli bir sebep bulamadığını gözlemlemektedir. Ulusal mahkemelerin kararı başvuranın doğum ve kimlik belgelerinde “İsmail” isminin daha önce aleyhinde başvuranın annesi ve kayyumu tarafından babalık davası açılan İsmail S. olduğu öncülüne dayanmıştır. Ulusal mahkemeler bu temelde başvuranın öz babasının kimliği hakkında 2003 yılının Ekim ayından önce haberdar olmamasının “normal hayatın akışına” ters düştüğüne hükmetmiştir. Hükümete göre, başvuranın öğrendiği husus öz babasının kimliği ile alakalı olmayıp babasının halen hayatta olduğu ile alakalıdır ve bu konu babalık davasının Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesinde öngörülen yasal süre sınırı son bulduktan sonra açılması için iyi bir gerekçe teşkil etmemektedir.
-
Mahkeme, bir şahsın babalığın hukuki olarak tanınmasını talep ettiği durumları değerlendirmenin genellikle ve özellikle zor olduğu kanaatindedir. Mahkeme, özellikle hayatının büyük bir kısmını ailesinden ayrı ve sadece çok az bir zamanını ailesi ile geçiren başvuran için bu durumun geçerli olduğunu gözlemlemektedir. Ancak, ulusal mahkemeler, başvuranın davasını zaman aşımına uğraması nedeniyle reddederken başvuranın istisnai durumlarını hesaba katmamıştır. Özellikle, ulusal mahkemeler, “hayatın olağan akışı” kavramının babalık davaları bağlamında ne anlama geldiğini ve başvuranın koşullarına nasıl uygulandığı konusunda bir açıklama sunmamıştır. İlk derece mahkemesi sadece başvuranın Amerika Birleşik Devletlerinde yaşadığına ve başvuranın toplumda, İsmail S. aleyhinde davaların başvuran daha bebekken yaklaşık kırk beş yıl önce açılmasına rağmen başvuranın söz konusu bu davaları bildiği varsayımını destekleyecek bir konuma geldiğine dair genel bir atıfta bulunmuştur. Yargıtay, kısaca başvuranın gecikme için iyi bir gerekçe olduğunu kanıtlayamaması dolayısıyla başvuranın temyizini reddetmiştir.
-
Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından öne sürülen gerekçelerin, somut davada yukarıda anılan ilgili kriterler uyarınca (bk. yukarıdaki 53‑61. paragraflar) başvuranın öz babası hakkındaki gerçeği öğrenme hakkı ile baba olduğu varsayılan şahıs ve ailesinin çıkarları ya da aile ilişkilerinin hukuki kesinliğini korumaya yönelik genel çıkarın korunması arasında denge sağlandığını tespit etmeye olanak vermediğini not etmektedir. Mahkeme, ilk derece mahkemesinin kararının ya da ilk derece mahkemesinin kararını onayan Yargıtay kararının, başvuranın hem kendisi hem de babasının ebeveynliği hakkındaki biyolojik gerçeği öğrenmesinin tek yolundan mahrum bırakarak davasının usule ilişkin gerekçelerle reddedilmesinin özel hayatına saygı gösterilmesi hakkını orantısız bir şekilde zedeleyip zedelemediği konusunda yeterli bir cevap sunmadığı kanaatindedir.
-
Mahkeme, herkesin Sözleşme’nin 8 maddesi tarafından güvence altına alınan kimliği hakkındaki gerçekleri bilme ve herhangi bir belirsizliği ortadan kaldırma konusunda hayati bir çıkarı olduğunu yinelemektedir. Dengenin özenli bir şekilde kurulması gereken babanın tespiti davalarında çocuğun yararının gözetilmesine öncelik verilmelidir. Mahkeme, somut davaya ilişkin olarak ulusal yargılamaların yürütüldüğü sırada başvuranın kırk beş yaşında olduğunu ve ebeveynlik bağları yönündeki belirsizliğe rağmen çoktan kişiliğini oluşturduğunu not etmektedir. Ancak, baba olduğu varsayılan kişinin tam kimliğini öğrenen başvuran, söz konusu babası olduğu varsayılan şahsın gerçekten öz babası olup olmadığını kesinleştirmeye ve bu konuda somut bir bilgi edinmeye yönelik içten bir ilgi göstermiştir. Bu bağlamda, Mahkeme, bir şahsın kendi kimliğine ilişkin olarak herhangi bir belirsizliğin ortadan kaldırılması için gerekli bir bilgiyi öğrenmesindeki çıkarının yaşı ile ortadan kalkmadığı, tam aksine bu durumun tam tersi olduğu kanaatindedir (bk. Jäggi/İsviçre, no. 58757/00, §§ 38 ve 40, AİHM 2006‑X).
-
Son olarak, Mahkeme, Mahkemeye somut davanın yapılmasının ardından Anayasa Mahkemesinin çocuklar tarafından açılan babalık davalarına Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesi kapsamında uygulanan yasal süre sınırını anayasaya aykırı olduğunu tespit ettiğini ve bu süre sınırını yürürlükten kaldırmış olduğunu (bk. yukarıdaki 23. paragraf) gözlemlemektedir. Ancak, Mahkeme, söz konusu bu gelişmenin Mahkeme nezdinde yapılan somut dava üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını not etmektedir.
-
Mahkeme, yukarıdaki hususlar ışığında, her ne kadar Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesi öngördüğü yasal süre sınırının özünde mutlak olmasa da, bu maddenin ulusal mahkemeler tarafından somut davanın koşullarına söz konusu haklar ve çıkarlar arasında denge kurulmadan uygulanmasının ve yorumlanmasının gözetilen meşru amaç kapsamında orantısız olduğunu ve bu nedenle başvuranın özel hayatına saygı gösterilmesi hakkının korunmasının sağlanamadığını tespit etmiştir.
-
Buna göre, Sözleşme’nin 8. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
- Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Başvuran, manevi tazmin olarak 200.000 avro ve ulusal mahkemeler ile Mahkeme önünde temsile ilişkin olarak oluşan masraf ve giderler ile beraber maddi tazminat olarak 100.000 avro talep etmiştir.
-
Hükümet, başvuranların adil tazmin taleplerini temelsiz ve aşırı olduğuna dair görüş bildirmiştir.
A. Tazminat
-
Mahkeme, maddi tazminata ilişkin olarak başvuranın babalık davasının ulusal mahkemeler tarafından zaman aşımına uğramış bulunarak reddedilmesi dolayısıyla Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlalini tespit etmiştir. Mahkeme, somut davanın esaslarını, babalık hususunda karar verme yetkisinin sadece ulusal mahkemelerin sorumlulukları dâhilinde olması nedeniyle incelememiştir. Bu doğrultuda, Mahkeme söz konusu ihlal tespiti ile talep edilen maddi tazminat arasında herhangi bir nedensellik ilişkisi tespit etmemiştir ve bu nedenle bu talebin reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir (bk. Grönmark/Finlandiya (adil tazmin), no. 17038/04, § 15, 12 Temmuz 2011).
-
Hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, tespit edilen ihlalin niteliğini göz önünde bulundurarak başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere manevi tazminat olarak 5.000 avro ödenmesine hükmetmiştir.
B. Masraflar ve Giderler
-
Hükümet, başvuranın masraf ve giderlere ilişkin iddialarına itiraz etmiştir. Hükümet, başvuranın kendisi ve avukatı arasında yapılan herhangi bir sözleşmeyi ya da söz konusu bu masrafların gerçekten meydana geldiğini ispat eden bir faturayı ibraz etmediğini savunmuştur.
-
Mahkeme, başvuranın masraf ve giderler için talep ettiği miktara ilişkin olarak Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuranın, ancak masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu gösterebiliyorsa, bunların tazmin edilmesi hakkına sahip olduğunu yinelemektedir (bk. diğer kararların yanı sıra, Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri/Romanya [BD], no. 76943/11, § 187, 29 Kasım 2016).
-
Somut davada, başvuran masraf ve giderlere ilişkin iddialarına dair bir dayanak sunmamıştır. Bu nedenle Mahkeme, bu başlık altında herhangi bir miktara hükmetmemiştir.
C. Gecikme Faizi
- Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
-
Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;
(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere 5.000 avro (beş bin) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
- Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 15 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Robert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.