CASE OF ABDULLAH KILIÇ v. TÜRKİYE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ABDULLAH KILIÇ/TÜRKİYE
(Başvuru no. 43979/17)
KARAR
Madde 5 § 1 c) • Madde 5 § 3 • Bir gazetecinin terör örgütüne üye olduğuna dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlerin bulunmaması nedeniyle hukuka aykırı ve keyfi olarak tutuklanması • Yasal hükümlerin makul olmayan bir şekilde yorumlanması ve uygulanması • Madde 15 • Duruma uygulanabilir Sözleşme’ye aykırı bir tedbirin bulunmaması • Tutukluluk halinin devamının hukuka aykırılığı
Madde 5 § 4 • Tutukluluğun yasaya uygunluğunun Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesinin bir yıl, beş ay, dokuz gün olacak şekilde aşırı uzun sürmesi
Madde 5 § 5 • Mahkeme tarafından tespit edilen ihlallerle ilgili olmayan, tutukluluğa ilişkin ihlal nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından tazminata hükmedilmesi
Madde 10 • İfade özgürlüğü • Müdahalenin yasaya uygunluğunu etkileyen tutukluluğun hukuka aykırılığı
STRAZBURG
31 Ocak 2023
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Abdullah Kılıç/Türkiye davasında,
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Jovan Ilievski,
Pauliine Koskelo,
Saadet Yüksel,
Lorraine Schembri Orland,
Frédéric Krenc,
Davor Derenčinović
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türk vatandaşı Abdullah Kılıç’ın (“başvuran”), 31 Mart 2017 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 43979/17),
Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3, 4 ve 5. fıkraları ve 10 ve 18. maddeleri ile ilgili şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak
10 Ocak 2023 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Mevcut başvuru bilhassa, gazeteci olan başvuranın tutuklanmasıyla ilgilidir.
OLAY VE OLGULAR
- Başvuran, 1972 doğumludur. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat Z.M. Arısoy tarafından temsil edilmiştir.
- Hükümet, kendi yetkilisi, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
- Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Daimî Temsilcisi, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından 21 Temmuz 2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine Sözleşme’nin 15. maddesi bağlamında askıya alma bildirimi göndermiştir. Söz konusu bildirim metni, Atilla Taş/Türkiye (no. 72/17, § 8, 19 Ocak 2021) kararında yer almaktadır. Olağanüstü hal 19 Temmuz 2018 tarihinde sona ermiştir. Askıya alma bildirimi 8 Ağustos 2018 tarihinde geri çekilmiştir. Hükümet, başvuran tarafından iddia edilen tüm şikâyetlerin bu bildirim ışığında incelenmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
- Başvuranın Yakalanması ve Tutuklanması
- İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği, İstanbul Başsavcılığı tarafından FETÖ/PDY isimli terör örgütü (Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” adıyla belirtilen bir örgüt) hakkında açılan bir ceza soruşturması kapsamında, savcılığın talebi üzerine, 24 Temmuz 2016 tarihinde, başvuranın da dâhil olduğu 41 kişinin evinde arama yapılmasına karar vermiştir.
- İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, aynı gün, FETÖ/PDY üyesi olduklarından şüphelenilen başvuranın ve temsilcisinin de dâhil olduğu 41 kişinin ve avukatlarının soruşturma dosyasına erişimlerinin kısıtlanması yönünde bir tedbir uygulanmasına karar vermiştir.
- İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği, 25 Temmuz 2016 tarihinde, başvuran hakkında yakalama kararı çıkarmıştır.
- FETÖ/PDY üyesi olduğundan şüphelenilen başvuran, 26 Temmuz 2016 tarihinde gözaltına alınmıştır.
- Başvuran, 29 Temmuz 2016 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet savcısı tarafından sorgulanmıştır. Başvuran, ifadesinin ardından, yalnızca Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinin 2. fıkrasına (azami tutukluluk süresini öngören madde) ve 100. maddesinin 3. fıkrasının a) bendine atıfta bulunarak tutuklanmasına karar veren İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğine sevk edilmiştir.
- Başvuranın bu karara yönelik itirazları 24 ve 25 Ağustos 2016 tarihlerinde reddedilmiştir.
- İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği, 29 Ağustos 2016 tarihinde, başvuranın ve diğer şüphelilerin tutukluluğunu resen incelemiş ve tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir. İstanbul 10. Sulh Ceza Hâkimliği, kararında, söz konusu unsurları dikkate almıştır: i) FETÖ/PDY üyesi olduğundan şüphelenilen bir dizi insan kaçmıştır; ii) muhabir, gazeteci, köşe yazarı gibi sıfatlar altında çalışan şüpheliler, Fetullahçı terör örgütünü ve üyelerini hayır işleriyle uğraşan bir yapı gibi göstererek kamuoyunda yanlış bir algı oluşturmuş ve söz konusu dönemde FETÖ/PDY tarafından gerçekleştirilmek istenen ve “17-25 Aralık” operasyonları olarak bilinen çeşitli suçlara karışan - söz konusu örgütün üyesi olduğu iddia edilen - kolluk kuvvetlerinin kamuoyu nezdinde itibar kazanmalarına çalışmışlardır; iii) şüphelilerin eylemleri sürekli ve çeşitli niteliktedir ve iv) yapılan aramalarda ele geçirilen dijital materyaller tamamen incelenmemiştir.
- İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, 9 Eylül 2016 tarihli kararla, başvuranın itirazının reddine ve tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
- Yetkili Sulh Ceza Hâkimlikleri, 26 Eylül, 27 Ekim, 29 Kasım ve 30 Aralık 2016 tarihlerinde, resen inceleme yapmış ve başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Sulh Ceza Hâkimlikleri, yukarıda belirtilen gerekçelerin yanı sıra (bk. 9 ve 11. paragraflar), delil unsurlarının toplanmadığını ve söz konusu suç için kanunla öngörülen cezanın ağırlığına göre tutukluluk tedbirinin orantılı olduğunu değerlendirmiştir. 2. Başvuran Hakkında Açılan Ceza Davası ve Serbest Bırakılması
- İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 16 Ocak 2017 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde, terör örgütüne üye olmak ile suçlayarak başvuranın da dâhil olduğu birçok kişi hakkında bir iddianame sunmuştur.
- Savcılık, iddialarına dayanak olarak, söz konusu delil unsurlarını sunmuştur: 9 Ekim 2015 ve 20 Şubat 2016 tarihleri arasında başvuran tarafından yazılan ve Meydan gazetesinde yayımlanan altı yazı; 4 Temmuz 2013 ve 18 Temmuz 2016 tarihleri arasında başvuranın Twitter hesabı üzerinden paylaşılan yedi tweet; başvuranın BankAsya’da bir hesabının olması; FETÖ/PDY örgüt yöneticilerinden biri tarafından kontrol edildiği iddia edilen “Fuatavni” hesabı üzerinden paylaşılan bir tweet ve başvuranla aynı kurumlarda çalışan ve başvuranı Fetullahçı terör örgütüne yakın olarak tanımlayan beş kişinin ifadeleri.
- İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, ilk duruşmanın ardından 31 Mart 2017 tarihinde, söz konusu suçun niteliğini, delil durumunu, suçun sanıklar lehine yeniden hukuki nitelendirilmesi ihtimalini ve ilgililerin sabit bir ikametgâhı olduğunu dikkate alarak başvuranın ve diğer belirli sanıkların serbest bırakılmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, başvuran serbest bırakılmamıştır. 3. Tekrar Tutuklama
- İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 31 Mart 2017 tarihinde, başvuranın serbest bırakılmasına ilişkin kararın kabul edilmesinden birkaç saat sonra, başvuran ve diğer belirli sanıklar hakkında yeni bir soruşturma başlatmıştır. Sonuç olarak başvuran, ceza infaz kurumundan tahliye edilmeden önce, bu kez anayasal düzeni ve hükümeti cebir ve şiddet yoluyla devirme girişimi suçundan tekrar gözaltına alınmış ve emniyete götürülmüştür.
- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, 3 Nisan 2017 tarihinde, başvuranın ve diğer sanıkların serbest bırakılmasına karar veren İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerini ve bunu talep eden Cumhuriyet savcısını üç aylık bir süre için görevden almıştır. Bir devlet ajansı olan Anadolu Ajans tarafından yayımlanan bilgilere göre, ilgililerin serbest bırakılmasına ilişkin ihtilaf konusu karar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu göre, hâkimlerin itibarını ve saygınlığını zedeleyebilirdi.
- İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği, 14 Nisan 2017 tarihinde başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği, dosyadaki dökümlerden, ilgilinin FETÖ/PDY örgütünün üst düzey yapılanmasında bulunan üyelerle, özellikle T.B. ve H.B.Ö. (Molla heyeti üyesi olduğu iddia edilen kişiler) ile sık sık telefon görüşmeleri yaptığının anlaşıldığını kaydetmiştir. Hâkimlik ayrıca, başvuranın, E.Ş., B.Ş., A.F.Y. ve F.S. gibi söz konusu örgütün diğer üyeleriyle de iletişim içinde olduğunu ve 2013 ve 2015 yılları arasında örgütün lideri Fetullah Gülen’in çağrısı üzerine BankAsya’dan para yatırdığını değerlendirmiştir. Hâkimlik dahası, başvuranın, kamuoyunda mağduriyet algısı yaratmak amacıyla, Zaman gazetesi ile Bugün TV ve Kanaltürk televizyon kanallarına özel amaçlı (ad hoc) kayyum atanmasını protesto etmek amacıyla düzenlenen protesto eylemlerine katıldığını kaydetmiştir. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliğine göre, başvuran ve diğer sanıklar, FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün basın ve yayın yapılanması nezdinde faaliyet yürütmüş ve bu bağlamda, aralarında bir fikir birliği oluşmuş ve halkı darbe girişimi lehine etkilemek üzere faaliyet yürütmüşlerdir. Hâkimliğe göre, ilgililerin Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinin 1. fıkrası ve 312. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen ve “katalog” suçlar arasında yer alan suçları işlediklerine dair kuvvetli şüpheler bulunmaktaydı. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği ayrıca, söz konusu suçlar için kanunla öngörülen cezanın alt sınırı dikkate alındığında, tutukluluğa alternatif tedbirlerin yetersiz olduğu kanaatine varmıştır. 4. İkinci Ceza Davası ve Davaların Birleştirilmesi
- İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 5 Haziran 2017 tarihinde başvuran ve diğer sanıklar hakkında yeni bir iddianame düzenlemiştir. Savcılık, anayasal düzeni ve hükümeti cebren ve şiddet yoluyla devirme girişimi suçundan başvuranın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasını talep etmiştir.
- İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Ağustos 2017 tarihli duruşma sırasında, mevcut dava ile önceki dava arasında hukuki ve olgusal bağlantılar olduğu kanaatine vararak iki davanın birleştirilmesine karar vermiştir.
- İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Mart 2018 tarihinde, başvuranı, terör örgütüne üyesi olma suçundan, altı yıl, üç ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
- İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, 22 Ekim 2018 tarihinde, bu kararı onamıştır.
- Başvuran, 10 Eylül 2020 tarihinde serbest bırakılmıştır.
- Tarafların 2020 yılında sundukları son bilgilerden, ceza davasının Yargıtay önünde halen derdest olduğu anlaşılmaktadır. 5. Başvuran Tarafından Anayasa Mahkemesine Yapılan Başvuru
- Başvuran, 27 Eylül 2016 ve 26 Nisan 2018 tarihlerinde, Anayasa Mahkemesine iki bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, konu bakımından benzerlik göstermesini dikkate alarak bu başvuruları 2016/25356 sayılı dosyada birlikte incelemiş ve 8 Ocak 2020 tarihinde kararını vermiştir.
- Anayasa Mahkemesi, başvuranın tutukluluğunun yasaya uygunluğu ve uygunluğu bağlamındaki şikâyetlerine ilişkin olarak, bu şikâyetlerin yalnızca Anayasa’nın 19. maddesinin 3. fıkrası tarafından korunduğu şekilde ilgilinin tutukluluğu incelenmesinde yasaya uygun olduğu kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi, başvuranın “iki kez” tutuklandığını değerlendirerek, öncelikle ilk tutukluluğun yasaya uygunluğunu ele almaya karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, söz konusu tutukluluğun yasal bir dayanağı olduğunu yani Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesine dayandığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi ardından, başvuranın atılı suçu işlediğine dair kuvvetli şüphelerin bulunup bulunmadığını incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, bu bağlamda, söz konusu tutukluluğa ilişkin kararı veren makamın başvuran için bu tür şüphelerin varlığını değerlendirmediğini kaydetmiştir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, iddianamenin sunulduğu sırada savcılık tarafından getirilen delilleri değerlendirerek, başvuran tarafından suç işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin varlığını gösteren yeterince unsur olduğu sonucuna varmıştır.
- Anayasa Mahkemesi ayrıca, ilgilinin tutuklanmasının meşru bir amaç izleyip izlemediğini incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, bu bağlamda, darbe girişiminin ardından oluşan koşulların, şüphelilerin özellikle kaçmasını engellemek veya delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek amacıyla, şüphelilerin tutuklanmasını gerektirebileceği kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi dahası, terör örgütü üyesi olma suçunun, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen suçlar arasında bulunduğunu ve kanunla öngörülen suçun ağır olduğunu tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, sonuç olarak, başvuranın tutuklanmasının meşru bir amaç izlediğine karar vermiştir.
- Anayasa Mahkemesi son olarak, başvuranın tutukluluğunun izlenen amaçla orantılı olduğu kanaatine varmıştır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, başvuranın maruz kaldığı “birinci tutukluluk” hakkındaki şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
- Anayasa Mahkemesi, başvuranın 14 Nisan 2017 tarihinden itibaren maruz kaldığı tutukluluğa ilişkin şikâyet ile ilgili olarak, iki tutukluluğun aynı olaylara dayandığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, sonuç olarak, suçların hukuki nitelendirmesi farklı olmasına rağmen, aynı suça ilişkin olarak iki tutuklamanın fiilen (de facto) söz konusu olduğu sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesine göre, “ikinci tutukluluk” hakkındaki karar, ilgilinin tutuklanmasını gerektiren nedenleri ve söz konusu tedbirin, serbest bırakıldığı bir suça göre orantılılığını göstermemiştir.
- Anayasa Mahkemesi, dahası, savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının askıya alınmasını öngören Anayasa’nın 15. maddesi bakımından özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edilip edilmediğini incelemiş ve başvuranın maruz kaldığı tutukluluğun söz konusu durumun katı gereklilikleriyle orantısız olduğuna ve Anayasa’nın 19. maddesinin 3. fıkrası tarafından korunduğu şekliyle, ilgilinin özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
- Anayasa Mahkemesi ayrıca, başvuranın ifade ve basın özgürlüğüne ilişkin şikâyetinin incelenmesine yer olmadığını değerlendirmiş ve başvuranın mahkûmiyet sonrası tutukluluk kararının yasaya aykırılığına ve tutukluluğu hakkında kararı verecek hâkimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin şikâyetlerini reddetmiştir.
- Anayasa Mahkemesi, başvurana, manevi tazminat olarak ve masraf ve giderler bağlamında sırasıyla 25.000 Türk lirası (TRY) (yaklaşık 3.725 avro) ve 3.534,20 TRY (yaklaşın 535 avro) ödenmesine hükmetmiştir.
HUKUKÎ ÇERÇEVE VE İLGİLİ İÇ HUKUK UYGULAMASI
-
TÜRK ANAYASASININ İLGİLİ HÜKÜMLERİ
-
Türk Anayasası’nın somut olaya ilişkin hükümleri, Mahkemenin Mehmet Hasan Altan/Türkiye (no. 13237/17, §§ 57-60, 20 Mart 2018) davasında verdiği kararda açıklanmaktadır. 2. TÜRK CEZA KANUNU’NUN İLGİLİ HÜKÜMLERİ
-
Türk Ceza Kanunu’nun yasa dışı bir örgüte üye olma suçunu öngören 314. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“2. Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.”
-
CEZA MUHAKEMESİ KANUNU’NUN İLGİLİ HÜKÜMLERİ
-
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun somut olaya ilişkin hükümleri, Mahkemenin Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) ([BD], no. 14305/17, §§ 150-157, 22 Aralık 2020) davasında verdiği kararda açıklanmaktadır.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
-
İLK GÖRÜŞLER
-
Mahkeme, bir tutukluluk ile ilgili olarak, değerlendirmeye alınması gereken sürenin ilgilinin yakalandığı (Tomasi/Fransa, 27 Ağustos 1992, § 83, A Serisi, no. 241‑A) veya özgürlüğünden yoksun bırakıldığı (Letellier/Fransa, 26 Haziran 1991, § 34, A Serisi, no. 207) tarihte başladığını ve kendisine yöneltilen suçlamalara ilişkin ilk derece mahkemesi tarafından dahi serbest bırakılmasıyla ve/veya karara bağlanmasıyla son bulduğunu hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Wemhoff/Almanya, 27 Haziran 1968, s. 23, § 9, A Serisi, No. 7 ve Buzadji/Moldova Cumhuriyeti [BD], no. 23755/07, § 85, 5 Temmuz 2016).
-
Mahkeme, somut olayda, 26 Temmuz 2016 tarihinde, başvuranın FETÖ/PDY üyesi olduğu şüphesiyle gözaltına alındığını kaydetmektedir. İlgili kişi, 29 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 16 Ocak 2017 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde, terör örgütüne üye olmak ile suçlayarak başvuran hakkında bir iddianame sunmuştur. İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, 31 Mart 2017 tarihinde, kendi önünde gerçekleştirilen bir duruşma sonucunda, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir. Bununla birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, ilgili tahliye edilmeden önce, aynı olaylara dayanarak ve yalnızca atılı suçların hukuki nitelendirmesini değiştirerek ilgili hakkında yeni bir soruşturma başlatmıştır. Başvuran, sonuç olarak, etkin bir şekilde serbest bırakılma imkânı olmadan özgürlüğünden yoksun kalmaya devam etmiştir. Ardından başvuran, 14 Nisan 2017 tarihinde tutuklanmıştır. Dahası, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 5 Haziran 2017 tarihli bir iddianameyle, anayasal düzeni ve hükümeti cebren ve şiddet yoluyla devirme girişimi nedeniyle başvuranın mahkûmiyetini talep etmiştir. Ardından İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Ağustos 2017 tarihinde, iki dava arasında hukuki ve olgusal bağlantılar olduğu kanaatine vararak iki ceza davasının birleştirilmesine karar vermiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Mart 2018 tarihli bir kararla, başvuranı, terör örgütüne üye olma suçundan, altı yıl, üç ay hapis cezasına mahkûm etmiş ve İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, 22 Ekim 2018 tarihinde söz konusu kararı onamıştır. Başvuran, 10 Eylül 2020 tarihinde serbest bırakılmıştır.
-
Mahkeme, mevcut davada, başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının açıkça iki ayrı dönemden oluştuğunu tespit etmektedir: ilki 26 Temmuz 2016 tarihinden 31 Mart 2017 tarihine kadar ve ikincisi 31 Mart 2017 tarihinden 8 Mart 2018 tarihine kadar. Ancak Mahkeme, konu hakkındaki içtihatları uyarınca (Atilla Taş/Türkiye, no. 72/17, §§ 71-79, 19 Ocak 2021 ve Murat Aksoy/Türkiye, no. 80/17, §§ 57-65, 13 Nisan 2021), başvuranın maruz kaldığı tutukluluğu iki farklı tutukluluk olarak yorumlamanın, özellikle kişiyi keyfi veya haksız yere özgürlüğünden yoksun bırakılmaya karşı koruyan Sözleşme’nin 5. maddesinin konusuna ve amacına aykırı olacağı kanaatine varmaktadır (Ilaşcu ve diğerleri/ Moldova ve Rusya [BD], no. 48787/99, § 461, AİHM 2004-VII). Nitekim Mahkeme, somut olayda, ilgilinin İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 31 Mart 2017 tarihli kararına rağmen tahliye edilmediğini göz ardı edemez. Başvuranın tutukluluk halinin, başvuran serbest bırakılmaksızın bu kararla son bulduğunu kabul etmek kanundan sapılmasına imkân vermekle eşdeğer olacaktır. Nitekim adli makamlar, benzer durumda, aynı olaylar nedeniyle yeni ceza soruşturmaları başlatarak, kişileri özgürlüklerinden yoksun bırakmaya devam edebilir. Mahkeme, bu bağlamda, yeni bir hukuki nitelendirmeye başvurarak, tutukluluğu haklı çıkarmak için yeterli olmadığına karar verilen olaylara ilişkin yeni bir ceza soruşturması açılmasının, yetkili makamların kanundan sapmasına imkân verebileceği yönündeki içtihatlarını hatırlatmaktadır (Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, § 440, 22 Aralık 2020).
-
Mahkeme, somut olayda, başvuranın serbest bırakılmasına karar veren İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 31 Mart 2017 tarihli kararının uygulanmasının engellenmesi amacıyla ilgilinin yeniden gözaltına alındığının tespit edildiğine karar vermektedir. Bu durum, başvuranın tutuklanmasına dayanak teşkil eden delil unsurlarının her iki yargılamada aynı olması göz önüne alındığında daha da belirgindir.
-
Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, dikkate alınması gereken dönemin, başvuranın gözaltına alındığı 26 Temmuz 2016 tarihinde başladığı ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararın tarihi olan 8 Mart 2018 tarihinde sona erdiği sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla başvuranın maruz kaldığı tutukluluk, bir yıl, yedi ay, on gün sürmüştür ve Mahkeme, ilgilinin bu döneme ilişkin şikâyetlerinin tümü hakkında karar vermeye yetkilidir. 2. TÜRKİYE’NİN SÖZLEŞME’Yİ ASKIYA ALMASINA İLİŞKİN ÖNCELİKLİ SORUN
-
Hükümet, başvuranın bütün şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 15. maddesi bağlamında, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne 21 Temmuz 2016 tarihinde bildirilen askıya alma bildiriminin dikkate alınarak incelenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu bakımdan, Sözleşme’yi askıya alma hakkını kullanmış olan Hükümet, Türkiye’nin Sözleşme hükümlerini ihlâl etmediği kanaatindedir. Bu bağlamda Hükümet, askeri darbe girişiminin doğurduğu tehlikeler sebebiyle, ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikenin bulunduğunu ve bu tehlikeye cevap olarak ulusal makamlar tarafından alınan tedbirlerin, durumun katı gerekliliği olduğunu belirtmektedir.
-
Başvuran, Mahkemenin Mehmet Hasan Altan/Türkiye (no. 13237/17, 20 Mart 2018) ve Şahin Alpay/Türkiye (no. 16538/17, 20 Mart 2018) davalarındaki içtihatlarına atıfta bulunarak Hükümetin bu iddiasına itiraz etmektedir.
-
Mahkeme, başvuranın olağanüstü hal sırasında tutuklandığını gözlemlemektedir. Mahkeme aynı zamanda, bu dönem boyunca ilgili hakkında başlatılan ceza yargılamalarının bu dönemin ötesine uzadığını kaydetmektedir.
-
Bu aşamada, Mahkeme, Mehmet Hasan Altan (yukarıda anılan karar, § 93) davasında verdiği kararında, askeri darbe girişiminin, Sözleşme anlamında “ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikenin” varlığını ortaya koyduğu kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, somut olayda alınan tedbirleri, durumun gerektirip gerektirmediği ve bu tedbirlerin uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere uygun olup olmadığı hususuyla ilgili olarak, başvuranın şikâyetlerinin esası hakkında –aşağıda yapacağı- bir incelemenin gerekli olduğu kanaatindedir (bk. aynı zamanda, yukarıda anılan Şahin Alpay, § 78). 3. HÜKÜMET TARAFINDAN İLERİ SÜRÜLEN İLK İTİRAZLAR HAKKINDA
- CMK’nın 91. Maddesinin 5. Fıkrasında Öngörülen Hukuk Yolunun Kullanılmamasına İlişkin İtiraz Hakkında
-
Hükümet, başvuranın öncelikle CMK’nın 91. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, yakalanmasına ve gözaltına alınmasına karşı itirazda bulunmuş olması gerektiğini ileri sürmektedir. Hükümet, Mahkemenin, başvuranın yakalanmasına ve gözaltına alınmasına ilişkin şikâyetlerini iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddetmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
-
Başvuran bu itiraz hakkında herhangi bir görüş bildirmemektedir.
-
Mahkeme, başvuranın yakalanmasına ve tutuklanmasına ilişkin herhangi bir şikâyetin Hükümete bildirilmediğini ve dolayısıyla bununla ilgili olarak taraflara özel bir soru sorulmadığını gözlemlemektedir. Başvuranın şikâyetleri özellikle tutukluluğu ile ilgilidir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen söz konusu itiraz hakkında karar vermesine gerek olmadığı kanaatindedir. 2. Tazminatla İlgili Hukuk Yolunun Kullanılmamasına İlişkin İtiraz Hakkında
-
Hükümet, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının a) ve d) bentlerinin yasaya aykırı olarak yakalanan ya da haksız olarak tutulan kişilere tazminat elde etme imkânı sağladığını belirterek, tutukluluğu sona eren başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3, ve 4. fıkralarına ilişkin şikâyetleri bağlamında bu hükme dayanarak tazminat davası açabileceğini ve açması gerektiğini ileri sürmektedir.
-
Başvuran, özgürlüğünden yoksun bırakılmasına son verememesi ve suç işlediğinden şüphelenmeye yönelik inandırıcı nedenlerin bulunmadığı sonucuna varılamayacağı nedeniyle söz konusu hukuk yolunun etkin olmadığını belirtmektedir.
-
Mahkeme, öncelikle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları bağlamındaki şikâyetlerle ilgili olarak, mevcut davada, başvuranın yalnızca tutukluluğunun süresinden şikâyetçi olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme, bu bağlamda, Selahattin Demirtaş (no. 2) (yukarıda anılan dava, § 214) davasında verdiği kararda, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının a) ve d) bendine dayalı tazminat davasının, kişinin suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlerin bulunmadığı veya Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları anlamında bir tutukluluğu haklı gösterebilecek ilgili ve yeterli gerekçelerin bulunmadığı iddialarına itiraz etmek için etkin bir hukuk yolu olarak kabul edilemeyeceği kanaatine varmıştır.
-
Mahkeme ardından, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası bağlamındaki şikâyete ilişkin itirazla ilgili olarak, başvuranın soruşturma dosyasına erişiminin olmamasına ilişkin şikâyetinin başvurunun Hükümete bildirimi sırasında kabul edilemez olduğuna karar verildiğini hatırlatmaktadır. Söz konusu hüküm bağlamında bildirilen tek şikâyet, tutukluluğunun yasaya uygunluğuna itiraz etmek amacıyla Anayasa Mahkemesi önünde yürütülen yargılamanın süresiyle ilgilidir. Bununla birlikte CMK’nın 141. maddesi, bu tür şikâyetleri kapsamamaktadır.
-
Bu nedenle, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itiraz kabul edilemezdir. 3. Anayasa Mahkemesi Önündeki Bireysel Başvuru Yolunun Kullanılması Hakkında
-
Hükümet, Mahkemenin, başvuranın iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünün ilke olarak Mahkemeye başvurunun yapıldığı tarihte değerlendirildiği yönündeki içtihatlarını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvurular söz konusu mahkeme önünde derdestken Mahkemeye başvurduğunu belirmektedir. Hükümet, başvuranın dolayısıyla Mahkeme önündeki yargılamayı ikincil nitelikte bir hukuk yolu yerine ek veya alternatif bir hukuk yolu olarak kullandığı kanaatine varmaktadır. Hükümet, Mahkemenin, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle mevcut başvuruyu reddetmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
-
Başvuran, Hükümetin iddiasına karşı çıkmaktadır.
-
Mahkeme, başvuranın iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünün, ilke olarak Mahkemeye başvuru yapmış olduğu tarihte değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Baumann/Fransa, no. 33592/96, § 47, AİHM 2001 V (alıntılar)). Mahkeme bunun yanı sıra, başvuru yapıldıktan sonra, fakat başvurunun kabul edilebilirliği hakkında karar vermeden önce bir hukuk yolunun son aşamasına ulaşılmasını anlayışla karşılamaktadır (Karoussiotis/Portekiz, no. 23205/08, § 57, AİHM 2011 (alıntılar), Stanka Mirković ve diğerleri/Karadağ, no. 33781/15 ve diğer 3 başvuru, § 48, 7 Mart 2017, Azzolina ve diğerleri/İtalya, no. 28923/09 ve 67599/10, § 105, 26 Ekim 2017).
-
Mahkeme, mevcut davada, Anayasa Mahkemesinin kararını 8 Ocak 2020 tarihinde (yukarıdaki 26 ila 33. paragraflar), yani Mahkemenin kabul edilebilirlik hakkındaki kararından önce verdiğini gözlemlemektedir (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 193). Mahkeme bu nedenle, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazın tüm uygulanabilirliğini kaybettiği kanaatine varmaktadır.
-
Dolayısıyla Hükümet tarafından ileri sürülen bu itirazın reddedilmesi gerekmektedir. 4. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 1 VE 3. FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, tutuklanmasını gerektiren bir suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlerin varlığına ilişkin herhangi bir delil unsurunun bulunmadığını iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesi bağlamında, tutukluluk süresinden şikâyet etmekte ve tutukluluğuna ve tutukluluk halinin devamına karar veren mahkeme kararlarının yeterince gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir.
-
Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları bağlamında incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Bu maddenin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...)
c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
(...)
-
İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, bunların kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir (yukarıdaki 46 ila 58. paragraflar). 2. Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran, herhangi bir somut delil olmaksızın tutuklandığını ileri sürmektedir. Başvurana göre, kendisine isnat edilen suçları işlemiş olduğuna dair tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek herhangi bir olay ya da olgu ve bilgi mevcut değildi.
- Başvuran ayrıca, tutukluluk halinin devamı için mahkemeler tarafından kabul edilen gerekçelere itiraz etmektedir. Başvuranın ifadesine göre, bu türden gerekçeler, kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakmak için uygun ve yeterli olarak kabul edilemez.
b) Hükümet
- Hükümet, Mahkemenin bu konuya ilişkin içtihatlarından doğan ilkelere atıfta bulunarak (Klass ve diğerleri/Almanya, 6 Eylül 1978, §§ 58-68, A Serisi no. 28, Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, A Serisi no. 182, Murray/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 55, A Serisi no. 300-A, ve İpek ve diğerleri/Türkiye, no. 17019/02 ve 30070/02, 3 Şubat 2009), öncelikle başvuranın, terör örgütleri ile mücadele kapsamında başlatılan bir ceza soruşturması sırasında yakalandığını ve tutuklandığını belirtmektedir.
- Hükümet, FETÖ/PDY örgütünün şüphesiz yeni türden atipik bir terör örgütü olduğunu belirtmek istemektedir. Bu örgüt, öncelikle, yargılama organları, güvenlik güçleri ve silahlı kuvvetler gibi bütün kamu kurum ve kuruluşlarına, görünüşte yasal bir şekilde üyelerini yerleştirmiştir. Dahası, bu örgüt, kitle iletişim araçları, sendikalar, finans sektörü ve eğitimin de dâhil olduğu bütün alanlarda kendi örgütlenmesini kurarak, paralel bir yapı oluşturmuştur. Öte yandan, FETÖ/PDY, kendi örgütlenmesine bağlı olmayan basın organlarına üyelerini gizlice yerleştirerek, kendi amaçlarına ulaşmak için kamuoyunu manipüle etmek amacıyla bu organların yayınlarını yönlendirmeye çalışmıştır. Hükümet ayrıca, başvuranın, tutukluluğu sırasında, FETÖ/PDY medya yapılanmasına ait kurumlarda çalışmış bir gazeteci olarak bilindiğini belirtmektedir.
- Hükümet ardından, Cumhuriyet Başsavcılığının FETÖ/PDY ile bağlantısı bulunduğuna dair hakkında şüphelenilen başvuranın da aralarında bulunduğu birçok kişi hakkında ceza soruşturması başlattığını ve ilgilinin 29 Temmuz 2016 tarihinde, terör örgütüne üye olmak suçundan tutuklandığını ileri sürmektedir. Hükümet, bu bağlamda, başvuranın CMK’nın 100. maddesi uyarınca tutuklandığını ve bunun, kendisine göre, Sözleşme’nin ilgili hükümleriyle bağdaştığını kaydetmektedir.
- Hükümet, tanıkların ifadeleri uyarınca, başvuranın, Habertürk televizyon kanalında çalıştığı sırada FETÖ/PDY’nin amaçlarına uygun belirli bir algı yaratmaya çalıştığını iddia etmektedir. Dahası, iddiaya göre başvuran, Fetullah Gülen’in çağrısıyla BankAsya hesabına para yatırmıştır. Ayrıca, meşhur Twitter hesabı “Fuatavni” başvuranın bir yazısını paylaşmıştır. Hükümet dahası, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine sunulan ve başvuran hakkındaki şüpheleri gösteren birçok delil unsurunun bulunduğunu vurgulamaktadır.
- Hükümet, ulusal mahkemelerin başvuranın tutukluluğunu haklı gösterecek nitelikte uygun ve yeterli gerekçeler sunma yükümlülüklerini yerine getirdiği kanısındadır. Ayrıca Hükümet, ilgilinin maruz kaldığı tutukluluğun makul süreyi aşmadığını belirtmektedir. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Başvuranın Bir Suç İşlediğinden Şüphelenmek İçin İnandırıcı Nedenlerin Bulunmadığı İddiası Hakkında
- Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin birinci bölümünün yalnızca, bir kişinin suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlerin bulunması durumunda, yetkili adli makamın huzuruna çıkarılması amacıyla ceza yargılaması kapsamında tutuklanmasına imkân verdiğini hatırlatmaktadır. Yakalamanın dayanması gereken şüphelerin “makul olması”, 5. maddenin 1. fıkrasının c) bendiyle sunulan korumanın temel bir unsurunu teşkil etmektedir. Makul şüphelerin varlığı, objektif bir gözlemciyi, söz konusu kişinin kendisine isnat edilen suçu işlemiş olabileceği hususunda ikna edebilecek olay ve olgular ile bilgilerin varlığını gerektirmektedir. Bununla birlikte, makul olarak kabul edilebilecek husus, koşulların tamamına bağlıdır (bk. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) kararı, § 314, diğer atıflarla birlikte).
- Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi, soruşturma makamlarının, yakalama sırasında suçlamalarda bulunmak için yeterli deliller toplamalarını gerektirmemektedir. Söz konusu fıkra uyarınca tutukluluk sırasında yapılan sorgulamanın amacı, yakalamanın dayandırıldığı somut şüpheleri doğrulayarak veya ortadan kaldırarak ceza soruşturmasını tamamlamaktır. Böylelikle, şüphelere yol açan olay ve olguların, ceza soruşturması sürecinin daha sonraki aşamasında söz konusu olan, mahkûmiyet kararını haklı göstermek veya hatta suçlamada bulunmak için gerekli olanlarla aynı düzeyde olmamalıdır (bk. ibidem, § 315, diğer atıflarla birlikte).
- Genel kural olarak, “şüphelerin makul olması” ile ilgili sorunlar, olgular düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Bu durumda sorulması gereken, yakalama ve tutuklamanın, söz konusu olayların gerçekten meydana geldiğinden şüphelenmek için “inandırıcı sebepleri” haklı göstermek üzere, yeterli seviyede ve tarafsız unsurlara dayanıp dayanmadığıdır. Olgusal yönüne ek olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında, “şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin” varlığı, dayanılan olguların, makul bir şekilde, ceza gerektiren davranışı ele alan kanun maddelerinin birinin kapsamına girdiğinin değerlendirilebilmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla, bir tutuklu hakkında kabul edilen eylem veya olayların, meydana geldikleri sırada bir suç teşkil etmemesi halinde, açıkça makul bir şüphe söz konusu olamaz (ibidem, § 317, diğer atıflar ile birlikte).
- Ayrıca, atfedilen olay ve olguların, başvuranın Sözleşme tarafından güvence altına alınan haklarını kullanmasıyla bağlantılı görünmemesi gerekmektedir (ibidem, § 318).
- Mahkeme, şüphelerin “makul” olup olmadığının değerlendirilmesi sırasında, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi tarafından sunulan güvencenin özüne zarar verilip verilmediğini belirleyebilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, yakalanan kişi hakkında iddia edilen suçu işlediğine dair şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı gerekçelerin bulunduğu hususunda Mahkemeyi ikna edebilecek en azından bazı olgu veya bilgileri sunma görevi davalı Hükümete aittir (ibidem, § 319).
- Yakalama ve ilk tutuklama anında makul şüphelerin mevcut olması gerekmekle birlikte, tutukluluğun süresinin uzatılması durumunda, tutukluluk süresince şüphenin devam ettiği ve “inandırıcı sebeplere” dayandığı da kanıtlanması gerekmektedir (ibidem, § 320).
- Mahkeme, somut olayda, başvuru formunda, başvuranın 29 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmasını gerektiren bir suçu işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlerin varlığına ilişkin herhangi bir somut delilin bulunmadığını iddia ettiğini gözlemlemektedir.
- Sonuç olarak, söz konusu şikâyet, başvuranın tutuklandığı sırada inandırıcı nedenlerin bulunup bulunmadığı sorusuyla sınırlıdır (Tercan/Türkiye, no. 6158/18, § 151, 29 Haziran 2021).
- Mahkeme, mevcut davayı çevreleyen çok özel bağlamın olayların büyük bir dikkatle incelenmesini gerektirdiği kanaatindedir. Bu bağlamda, Mahkeme, Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ertesi günü yüzleşmek zorunda kaldığı zorlukları dikkate almaya hazırdır (yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan kararı, § 210).
- Mahkeme, mevcut davada, başvuranın 26 Temmuz 2016 tarihinde yakalandığını ve 29 Temmuz 2016 tarihinde tutuklandığını, yalnızca CMK’nın 102. maddesinin 2. fıkrasına ve 100. maddesinin 3. fıkrasının a) bendine atıf yaparak tutuklanmasına karar veren İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğine sevk edildiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, bu bağlamda, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararın ilgili hakkında herhangi bir delil unsuruna yer vermediğini kaydetmektedir.
- Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin, başvuranın tutukluluğunun yasaya uygunluğuna dair incelemesinde, başvuranın bir suç işlediğine dair kuvvetli şüphelerin varlığını kanıtlamak için yeterli unsurların bulunduğu kanaatine vardığını belirtmektedir. Anayasa Mahkemesi, bu amaçla, söz konusu tutukluluğa ilişkin kararı veren makamın bu tür şüphelerin varlığını değerlendirmediğini tespit etmiştir (yukarıdaki 27. paragraf). Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi, iddianamenin sunulduğu sırada savcılık tarafından getirilen delilleri değerlendirerek, başvuran tarafından suç işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin varlığını gösteren yeterince unsur olduğu sonucuna varmıştır.
- Mahkeme, dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinin, başvuran tarafından suç işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin olup olmadığını belirlemek üzere, başvuranın tutuklanmasına ilişkin 29 Temmuz 2016 tarihli kararda bahsedilmeyen delil unsurlarına dayandığını, zira söz konusu kararda, şüphelere yol açan olay ve delillerin belirtilmediğini gözlemlemektedir. Bu delil unsurları yalnızca, başvuranın ilk tutukluluğunun ardından yaklaşık altı ay sonra, 16 Ocak 2017 tarihli iddianamenin sunulmasının ardından hâkimlerin huzurunda sunulmuştur. Dolayısıyla Mahkeme, ilk tutuklama kararını gerekçelendiren şüphelerin inandırıcılığını tespit etmek için bu delil unsurlarının incelenmesine gerek olmadığı, zira bu delil unsurlarının 29 Temmuz 2016 tarihinde verilen karar üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı kanısına varmaktadır (bu anlamda bk. yukarıda anılan Atilla Taş, § 131).
- Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin kararında belirttiği gibi, mevcut durumda İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin herhangi bir somut delil unsuruna dayanarak başvuranın tutuklanmasını haklı göstermediğini tespit etmektedir (yukarıdaki 27. paragraf). Mahkeme, CMK hükümlerine yapılan belirsiz ve genel atıfların, bir yandan, dosyadaki unsurlara ilişkin bireyselleştirilmiş ve somut bir değerlendirmenin ve diğer yandan, başvuran hakkında duyulan şüpheleri haklı gösterebilecek bilgilerin veya diğer türden unsurların ya da doğrulanabilir olguların bulunmaması nedeniyle, başvuranın tutuklanmasının dayanağını oluşturduğu varsayılan şüphelerin inandırıcılığını haklı göstermek için yeterli olarak değerlendirilemeyeceklerini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Alparslan Altan kararı, § 142). Sonuç olarak Mahkeme, başvuranın tutuklanmasını haklı gösteren şüpheler oluşturabilecek nitelikte özel bir olgu ya da bilginin, bununla birlikte ilgili hakkında özgürlükten yoksun bırakan bu tedbirin alınmasıyla sonuçlanan ilk yargılama boyunca belirtilmediğini ya da sunulmadığını tespit etmektedir. Ayrıca Mahkeme, başvuranın tutuklanması sırasında, ilgilinin atfedilen suçları işlediğine dair objektif bir gözlemciyi ikna edecek nitelikte herhangi bir olay ve bilginin mevcut olmadığı kanısına varmaktadır (yukarıda anılan Atilla Taş kararı, § 132).
- Mahkeme, bu koşullar altında, somut olayda, ulusal makamlar tarafından ileri sürülen yasal hükümlerin yorumlanmasının ve uygulanmasının, başvuranın maruz kaldığı özgürlükten yoksun bırakmayı hukuka aykırı ve keyfi kılma noktasında makul olmadığı kanaatine varmaktadır.
- Mahkeme, Sözleşme’nin 15. maddesi ve Türkiye’nin Sözleşme’de öngörülen yükümlülükleri askıya almasına ilişkin olarak, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan ve Anayasa’nın 121. maddesine uygun olarak hareket eden Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun olağanüstü hal boyunca birçok kanun hükmünde kararname yayımladığını ve bu kararnamelerle, gözaltına alınan veya tutuklanan kişilere iç hukukta tanınan usuli güvencelere önemli sınırlamalar getirdiğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, mevcut davada, başvuran, CMK’nın 100. maddesi uyarınca tutuklanmıştır. Özellikle suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin varlığını gösteren olgusal unsurların bulunmasını gerektiren bu hükümde, olağanüstü hal dönemi boyunca herhangi bir değişiklik yapılmadığını gözlemlemek gerekmektedir. Böylelikle, mevcut davada ileri sürülen tutukluluk kararı, olağanüstü halin ilan edilmesinden önce ve sonra uygulanabilir olan mevzuata dayanılarak alınmıştır. Sonuç olarak, bu tutukluluk kararının söz konusu durumun gerektirdiği katı tedbire uyduğu kabul edilemez. Aksi yönde bir sonuca varmak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin asgari koşullarını geçersiz kılacaktır (Kavala/Türkiye, no. 28749/18, § 158, 10 Aralık 2019).
- Sonuç olarak, somut olayda, başvuranın suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı nedenlerin bulunmaması dikkate alındığında, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
b) Sözleşme’nin 5. Maddesinin 3. Fıkrasının İhlal Edildiği İddiası Hakkında
- Mahkeme, bilhassa Buzadji (yukarıda anılan karar, §§ 87-91) ve Merabishvili/Gürcistan ([BD], no. 72508/13, §§ 222-225, 28 Kasım 2017) kararlarında belirtildiği şekliyle, bir tutukluluğun haklı gösterilmesine ilişkin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasıyla ilgili içtihatlarından doğan genel ilkelere atıfta bulunmaktadır.
- Mahkeme, mevcut davada, daha önce, ilgilinin özgürlükten yoksun bırakılması sırasında, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından başvuranın tutukluluğunu haklı çıkaran şüpheler oluşturabilecek herhangi bir olay ve olgunun veya bilginin ileri sürülmediğini (yukarıdaki 69 ila 84. paragraflar) ve dolayısıyla, başvuranın bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı nedenlerin bulunmadığını tespit etmiştir.
- Mahkeme, tutuklanan kişinin suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlerin devam etmesinin tutukluluk halinin devamının hukuka uygunluğunun olmazsa olmaz (sine qua non) bir koşulu olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Merabishvili kararı, § 222, bu kararda yapılan atıflarla birlikte). Mahkeme, bu türden nedenlerin bulunmaması nedeniyle, aynı zamanda Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
- Bu koşullarda, ulusal makamların, ilgilinin maruz kaldığı tutukluluğu haklı göstermek için ilgili ve yeterli gerekçeler ileri sürüp sürmediklerinin veya yargılamanın devamında “özel bir ihtimam” gösterip göstermediklerinin araştırılması gerekmemektedir (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş kararı (no. 2), § 356). 5. SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran, tutukluluğunun yasaya uygunluğuna itiraz etmek üzere Anayasa Mahkemesi önünde yaptığı başvuru çerçevesinde söz konusu mahkemenin “kısa süre” gerekliliğine uymadığı kanaatine varmaktadır.
Anayasa’nın 5. maddesinin 4. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
- Hükümet, başvuranın iddiasına karşı çıkmaktadır. 1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
- Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ulusal anayasa mahkemeleri önündeki yargılamalara uygulandığına ilişkin içtihatlarını hatırlatmaktadır (bk. Smatana/Çek Cumhuriyeti, no. 18642/04, §§ 119-124, 27 Eylül 2007, Žúbor/Slovakya, no. 7711/06, §§ 71-77, 6 Aralık 2011 ve Ilnseher/Almanya [BD], no. 10211/12 ve 27505/14, § 254, 4 Aralık 2018). Mahkeme, dolayısıyla, Türk Anayasa Mahkemesinin yargı yetkisini göz önünde bulundurarak (bu konuda bk. örneğin, Koçintar/Türkiye ((k.k.), no. 77429/12, §§ 30-34, 1 Temmuz 2014) söz konusu hükmün bu mahkeme önündeki yargılamalara da uygulanabilir olduğu sonucuna varmaktadır.
- Mahkeme dahası, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir (yukarıdaki 46 ila 58. paragraflar).
2. Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran, Anayasa Mahkemesinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası anlamında “kısa sürede” karar vermediği yönündeki iddiasını tekrarlamaktadır. Başvurana göre bu durum, söz konusu hukuk yolunu etkisiz hale getirmektedir. Başvuran, Anayasa Mahkemesi hâkimlerinin makul bir süre içinde karar vermediklerini, zira bu hâkimlerin, Mehmet Hasan Altan ve Şahin Alpay davalarında (her ikisi de yukarıda alıntılanmıştır) verdikleri kararların ardından olduğu gibi, eleştirilmekten korktuklarını ileri sürmektedir.
b) Hükümet
- Hükümet, Türk hukukunun, tutuklanan kişilere, özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarına etkin bir şekilde itiraz etme imkânı veren yeterli hukuki güvenceler içerdiğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, tutukluların, soruşturmanın veya yargılamanın her aşamasında serbest bırakılmalarını talep edebileceklerini ve bu yönde yapılan taleplerle ilgili olarak verilen ret kararlarının itiraza elverişli olduğunu belirtmektedir. Hükümet, bir tutuklunun tutukluluk halinin devamı hususunun, otuz günü aşmamak suretiyle düzenli aralıklarla resen incelendiğini eklemektedir.
- Dahası Hükümet, Anayasa Mahkemesinin iş yükünü ve Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklerin askıya alınmasına ilişkin 21 Temmuz 2016 tarihli bildirimi dikkate alarak, Anayasa Mahkemesinin “kısa süre” gerekliliğine uymadığı sonucuna varılmasının mümkün olmadığını değerlendirmektedir.
- Hükümet, özellikle Mehmet Hasan Altan (yukarıda anılan karar) ve Şahin Alpay (yukarıda anılan karar) kararlarına atıfta bulunarak, kendisine göre, Mahkemenin söz konusu kararlarda dikkate aldığı, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen gerekliliğin ihlal edilmediği sonucuna varmasına yol açan gerekçelerin somut olayda da geçerli olduğunu belirtmektedir. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
- Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası anlamında “kısa sürede” karar verme gerekliliği ile ilgili içtihadından doğan ilgili ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu ilkeler, özellikle Ilnseher (yukarıda anılan karar, §§ 251-256) kararında özetlenmektedir. Mahkeme aynı zamanda, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından Türk Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamanın uzunluğuna ilişkin olarak, Mehmet Hasan Altan (yukarıda anılan karar, §§ 161-167) ve Şahin Alpay/Türkiye (no. 16538/17, §§ 133-139, 20 Mart 2018) kararlarında vardığı sonuçlara atıfta bulunmaktadır.
- Bu bağlamda, Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının birinci amacının, özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişiler için tutukluluğun yasaya uygunluğuna ilişkin kısa süre içinde yargısal denetimin yapılmasını sağlamak olduğunu ve bu denetimin gerektiği takdirde kişilerin serbest bırakılmalarına neden olabileceğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, tutukluluğun yasaya uygunluğunun incelenmesine ilişkin ivedilik gerekliliğinin, bu tutukluluk devam ettiği sürece geçerli olduğu kanaatine varmaktadır. Tutuklu kişilerin serbest bırakılmalarının ardından, kısa sürede karar verme güvencesinin bundan böyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının amacı bakımından geçerli olmamasına rağmen, yeniden incelemenin etkinliğine ilişkin güvence geçerli olmaya devam etmektedir, zira eski bir tutuklu yine tutukluluğunun yasaya uygunluğunun serbest bırakılmasının ardından bile ortaya konulması hususunda meşru bir menfaate sahip olabilmektedir (yukarıda anılan Žúbor kararı, § 83).
- Somut olayda, Mahkeme, başvuranın Anayasa Mahkemesine ilk bireysel başvurusunu 27 Eylül 2016 tarihinde yaptığını ve ilgilinin tutukluluğunun 8 Mart 2018 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararla sona erdiğini gözlemlemektedir. Söz konusu karar, tutukluluğunun yasaya aykırılığına ilişkin başvurusunun Anayasa Mahkemesi tarafından kısa süre içinde incelenmemesinden kaynaklanan Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasına ilişkin iddia edilen ihlale son vermiştir (yukarıda anılan Žúbor kararı, § 85 ve bu kararda yapılan atıflar). Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın Anayasa Mahkemesinde görülen yargılamada Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası anlamında kısa sürede karar verme gerekliliğine riayet edilmemesi bağlamındaki şikâyetinin Anayasa Mahkemesine başvurunun yapıldığı tarih ile İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararı arasında geçen süreyle ilgili olması nedeniyle, bu şikâyeti mevcut davada incelemeye davet edilmektedir. Dolayısıyla dikkate alınması gereken süre bir yıl, beş ay, dokuz gündür.
- Hükümet, temel olarak, söz konusu inceleme sürenin olağanüstü hal ilanının ardından mahkemenin büyük iş yüküyle açıklanabileceğini ileri sürmektedir.
- Mahkeme, hâlihazırda, mahkeme işlemlerinin birikmesinin, gereken hızla bu istisnai durumla başa çıkmak için uygun telafiyi sağlayan Sözleşmeci bir Devlet için uluslararası yükümlülük doğurmadığına kanaat getirmiştir (yukarıda anılan Kavala kararı, § 187). Şüphesiz, darbe girişiminin ardından Anayasa Mahkemesi önünde açılan davalarda ileri sürülen hukuki soruların karmaşıklığı ve çeşitliliği ve bu davaların çok sayıda olması göz önüne alındığında, Anayasa Mahkemesinin söz konusu soruları kapsamlı bir şekilde incelemesinin ve öncü kararlar vasıtasıyla karara bağlamasının zaman alması olağan görünmektedir (bk. Akgün/Türkiye (k.k.), no. 19699/18, §§ 35-44, 2 Nisan 2019). Bununla birlikte Mahkeme, daha önce, Anayasa Mahkemesinin aşırı iş yükünün somut olayda olduğu gibi aşırı uzun süreleri daimî olarak haklı çıkaramayacağını vurgulamıştır (yukarıda anılan Kavala kararı, § 188). Nitekim yargı sistemini mahkemelerinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının gerekliliklerine uymalarını sağlayacak şekilde düzenlemek Devletin görevidir (bk. G.B./İsviçre, no. 27426/95, § 38, 30 Kasım 2000).
- Bu bağlamda, Mahkeme, daha önce ilgili maddenin ihlal edildiğine hükmetmeksizin, bir yıl, dört ay, üç günlük ve bir yıl, beş ay, yirmi dokuz günlük bir sürenin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası uyarınca “kısa” olarak değerlendirilemeyeceğini tespit ettiğini belirtmektedir (yukarıda anılan Şahin Alpay, §§ 133-139 ve Kavala, §§ 185-196). Mahkeme, Şahin Alpay davasında, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edilmediğine, Kavala davasında ise söz konusu hükmün ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, Kavala davasında, özellikle tespit edilen usuli gecikmenin yetkili makamlara atfedilebilir olmasını dikkate almıştır (ibidem, § 190).
- Mahkeme, mevcut davada, Hükümetin usuli gecikmenin yetkili makamlara atfedilebilir olmadığını göstermeye çalışmaması nedeniyle, mevcut başvuranla büyük ölçüde ilgili olan Kavala (yukarıda anılan karar) davasındaki gerekçe ve sonuca katılmaktadır. Nitekim Mahkeme, somut olayda, Anayasa Mahkemesine başvurulan soruların nispeten karmaşık olduğunu kabul edebilir. Bununla birlikte, Mahkemenin önünde bulunan unsurlarda, başvuranın veya avukatının, söz konusu tedbire ilişkin Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan adli kontrolün uzamasına katkıda bulunduklarına dair herhangi bir gösterge bulunmamaktadır.
- Mahkeme ayrıca, Mehmet Hasan Altan (yukarıda anılan karar, § 166) ve Şahin Alpay (yukarıda anılan karar, § 138) davalarında, ihlal olmadığına yönelik tespitinin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası kapsamında ileri sürülen benzer şikâyetlere ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin sınırsız yetki sahibi olduğu anlamına gelmediğini belirtmiştir. Mahkeme, bu bağlamda, mevcut davada dikkate alınması gereken sürenin, bu iki davada gözlemlenen inceleme sürelerini aştığının da altını çizmektedir (bk. ayrıca, yukarıda anılan Atilla Taş, §§ 155-163, yukarıda anılan Murat Aksoy, §§ 132-139, Öğreten ve Kanaat/Türkiye (no. 42201/17 ve 42212/17, §§ 110-117, 18 Mayıs 2021) ve İlker Deniz Yücel/Türkiye (no. 27684/17, §§ 113-120, 25 Ocak 2022)).
- Mahkeme dahası, kişinin özgürlüğünün söz konusu olduğu durumlarda, Devletin, yükümlülüğünde olduğu gibi, tutukluluğun hukuka uygunluğu konusunda kısa süre içinde karar verip vermediğini belirlemek üzere katı kriterler uyguladığını hatırlatmaktadır (Idalov/Rusya [BD], no. 5836/03, § 157, 22 Mayıs 2012 ve yukarıda anılan Kavala, § 192).
- Mahkeme, bu gerekçelerle, söz konusu sürenin aşırı uzun olduğu ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası anlamında “kısa” olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır.
- Mahkeme, Hükümetin, bu dava çerçevesinde, Türkiye’nin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne ilettiği, Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklerin askıya alınması hususunun dikkate alınmasını talep etmesi nedeniyle, Hükümetin, mevcut davada, özgürlüğünden mahrum bırakılan bir gazetecinin Anayasa Mahkemesi önünde açtığı davaların görülmesindeki gecikmenin, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal tarafından gerekli hale getirildiğini kanıtlayacak nitelikte herhangi bir unsur sunmadığını kaydetmektedir.
- Sonuç olarak, Mahkeme, söz konusu hükmün ihlal edildiği kanaatine varmaktadır. 6. SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 5. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran ayrıca, tutukluluğu nedeniyle maruz kaldığını belirttiği zarara ilişkin tazminat almasını sağlayabilecek etkin bir hukuk yoluna sahip olmamasından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran bu bağlamda, Sözleşmenin 5. maddesinin 5. fıkrasının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“5. Bu madde hükümlerine aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir.”
- Hükümet, başvuranın iddiasına karşı çıkmaktadır.
1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
- Tarafların İddiaları
a) Hükümet
- Hükümet, başvuranın, CMK’nın 141. maddesinde öngörülen tazminat yolu ve Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolu olmak üzere maruz kaldığını iddia ettiği zararın tazmini için iki hukuk yoluna sahip olması nedeniyle, mevcut şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini iddia etmektedir. Hükümet, bu hukuk yollarının başvuranın tutukluluğuna ilişkin şikâyetlerini telafi edecek nitelikte olduğunu belirtmektedir.
- Hükümet dahası, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasında yer alan hakkın, söz konusu hükmün fıkralarından birinin ihlalinin Mahkeme veya ulusal mahkemeler tarafında tespit edilmesini gerektirdiğine ilişkin Mahkeme içtihatlarını hatırlatmaktadır. Hükümet, başvuranın tutuklanması nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlal edilmediği kanaatine vararak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası bağlamındaki şikâyetin, konu yönünden (ratione materiae) uygunsuzluk gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
b) Başvuran
- Başvuran, genel olarak, söz konusu hukuk yollarının etkin olmadığını ileri sürmektedir. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
- Mahkeme, öncelikle, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları bağlamındaki şikâyetlerine ilişkin olarak CMK’nın 141. maddesinde öngörülen tazminat yolunun etkinliğiyle ilgili vardığı sonuçları hatırlatmaktadır (yukarıdaki 51. paragraf). Özellikle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlalinin tazmin edilmesini talep etme imkânıyla ilgili olarak, CMK’nın 141. maddesi, kişinin suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlerin bulunmaması nedeniyle maruz kalınan zarara ilişkin tazminat talep etme imkânını açıkça öngörmemektedir (Ahmet Hüsrev Altan/Türkiye, no. 13252/17, § 190, 13 Nisan 2021). Hükümet, bu bağlamda, başvuranın durumuna benzer bir durumda bulunan bir kişiye, CMK’nın bu hükmüne dayanarak bir tazminatın ödenmesine ilişkin herhangi bir mahkeme kararı sunamamıştır. Mahkeme, dolayısıyla, başvuranın, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası bağlamındaki şikâyetine ilişkin olarak söz konusu hukuk yolunu tüketmek zorunda olmadığı ve Hükümet tarafından ileri sürülen itirazın kabul edilemeyeceği kanaatindedir.
- Mahkeme ardından, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yoluna ilişkin itirazla ilgili olarak, Anayasa Mahkemesinin, başvuranın 14 Nisan 2017 tarihinden itibaren maruz kaldığı tutukluluğa ilişkin ihlal tespit ederek, kararını 8 Ocak 2020 tarihinde verdiğini ve başvurana, manevi tazminat olarak 25.000 TRY (yaklaşık 3.725 avro) ödenmesine hükmettiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, söz konusu itirazın, başvuran tarafından sunulan şikâyetin esasına ilişkin incelemeyle yakından ilişkili olan sorunlar ileri sürdüğü kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme, bu konuyu, şikâyetin esasına ilişkin incelemesi çerçevesinde ele alacaktır.
- Son olarak, Mahkeme, konu yönünden (ratione materiae) uygunsuzluk bağlamında ileri sürülen kabul edilemezlik itirazıyla ilgili olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları bağlamındaki şikâyetlerin esası hakkında vardığı sonuçlar ışığında (yukarıdaki 84 ve 87. paragraflar), Hükümet tarafından sunulan itirazın reddedilmesine yer olduğuna karar vermektedir.
- Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını veya Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
2. Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran, tutukluluğu nedeniyle uğradığı zarara ilişkin tazminat almasına imkân sağlayabilecek etkin bir hukuk yolunun bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadır.
b) Hükümet
- Hükümet, başvuranın iddiasına karşı çıkmaktadır. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
- Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasında belirtilen tazminat alma hakkının, bu hükmün diğer fıkralarından birinin ihlal edildiğinin, ulusal bir makam veya Sözleşme’nin kurumları tarafından ortaya konulmasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır (N.C./İtalya [BD], no. 24952/94, § 49, AİHM 2002‑X). Mevcut davada, geriye başvuranın maruz kalınan zarar için bir tazminat talep etme imkânına sahip olup olmadığını belirlemek kalmaktadır.
- Mahkeme, somut olayda, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkralarının ihlal edildiği kanaatine varmıştır.
- Mahkeme, mevcut davada, başvurana, 14 Nisan 2017 tarihinden itibaren maruz kaldığı tutukluluğa ilişkin olarak tespit edilen ihlalin telafisine yönelik Anayasa Mahkemesi tarafından tazminat ödenmesine karar verildiğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, söz konusu tazminat, Mahkeme tarafından tespit edilen ihlallerle ilgili değildir, zira Anayasa Mahkemesi, başvuran tarafından maruz kalınan “birinci tutukluluk” hakkındaki şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir (yukarıdaki 28-29. paragraflar). Sonuç olarak, başvuranın 14 Nisan 2017 tarihinden itibaren tutukluluğuna ilişkin olarak tespit edilen ihlal için tazminat olarak bir miktar ödenmesine rağmen, mevcut davanın koşullarında, Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası anlamında etkin bir hukuk yolu teşkil edemez. Bu nedenle, Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen itirazı reddetmektedir.
- Sonuç olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası ihlal edilmiştir. 7. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran ayrıca, tutukluluğu ve tutukluluk halinin devamı nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir. Bu madde aşağıda belirtildiği gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
-
Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
-
Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir. 1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, öncelikle, başvuranın 10. madde bağlamındaki şikâyetinin, ilgili hakkında açılan ceza davasının ulusal mahkemeler önünde halen derdest olması sebebiyle, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini iddia etmektedir.
-
Başvuran, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının ifade özgürlüğü hakkına müdahale teşkil ettiğini belirtmektedir.
-
Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazın, ifade özgürlüğü hakkının başvuran tarafından kullanmasına yönelik bir müdahalenin varlığının incelenmesiyle ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetin esasıyla yakından ilişkili sorunlar ortaya çıkardığı kanısına varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, bu şikâyetin davanın esasıyla birleştirilmesine karar vermektedir (yukarıda anılan Şahin Alpay, § 164 ve yukarıda anılan Atilla Taş, § 168).
-
Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. 2. Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran, yalnızca gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklandığını ileri sürmektedir. Başvuran, tutukluluğunun araştırmacı gazeteci olarak mesleğini yapmasını engellediğini ve diğer gazetecileri de mesleki faaliyetlerinde kendilerini sansürlemeye zorladığını eklemektedir. Başvuran ayrıca, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından hazırlanan Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğüne İlişkin Memorandum da dâhil olmak üzere bir dizi uluslararası belgeye atıfta bulunmaktadır.
b) Hükümet
- Hükümet öncelikle, başvuranın tutukluluğunun Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında bir müdahale teşkil etmediğini, zira kendi ifadesine göre, ilgili hakkında başlatılan yargılamaların konusunun ilgilinin gazetecilik faaliyetleriyle ilgili olmadığını belirtmek istemektedir. Hükümet, bu bağlamda, başvuranın terör örgütüne üye olduğuna dair hakkında duyulan şüpheler nedeniyle tutuklandığını ve tutukluluk halinin devamına karar verildiğini ifade etmektedir. Hükümet, başvuranın gazetecilik faaliyetlerini yapmaktan engellendiğine ilişkin iddiayla ilgili olarak, tutukluluk sonucunda bazı hakların kısıtlanmasının doğal olduğunu ifade etmektedir. Hükümete göre, bu türden bir kısıtlama, ifade özgürlüğü hakkında yönelik bir müdahale olarak değerlendirilmemelidir.
- Hükümet, Mahkemenin bununla birlikte, bir müdahalenin söz konusu olduğu sonucuna varması durumunda, her hâlükârda, bu müdahalenin “kanunla öngörüldüğü”, meşru bir amaç taşıdığı ve bu amaca ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olduğu ve dolayısıyla haklı gösterildiği kanaatine varılmasının uygun olacağını belirtmektedir.
- Hükümet, bu konuda, başvuran hakkında açılan ceza soruşturmalarının Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası tarafından öngörüldüğünü ileri sürmektedir. Hükümet aynı zamanda, ihtilaf konusu müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, ulusal güvenliğin veya kamu düzeninin korunması ve düzensizliğin ve suçun önlenmesi yönünde birçok amaç izlediğini belirtmektedir.
- Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğine ilişkin olarak, Hükümet, demokratik sistemlerin sunduğu imkânlara başvurarak, terör örgütlerinin amaçlarına ulaşmak amacıyla yasal görünümlü pek çok yapıyı oluşturduklarını ifade etmektedir. Hükümete göre, bu yapıların bünyesinde aktif olan kişiler hakkında yürütülen ceza soruşturmalarına bu kişilerin mesleki faaliyetlerinin konu edildiği belirtilemeyecektir. Bu doğrultuda, Hükümet, FETÖ/PDY’nin karmaşık ve kendisine özgü (sui generis) bir terör örgütü olduğunu ve yasallık görünümü altında faaliyetlerini sürdürdüğünü belirtmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, FETÖ/PDY’nin basın organlarının yapısının başlıca amacının kamuoyunu manipüle ederek, bu örgütün eylemlerini meşrulaştırmak olduğunu ileri sürmektedir.
- Hükümete göre, başvuran, sosyal ağlardaki yazılarının ve paylaşımlarının açıkça kamuoyunu yetkili makamlara ve bu örgüte karşı aldıkları tedbirlere karşı teşvik etme ve manipüle etme amacı olması nedeniyle, bu türden bir ceza soruşturması çerçevesinde tutuklanmıştır. Hükümet, başvuranın yazılarının içerikleri göz önüne alındığında, ihtilaf konusu tedbirin orantılı ve demokratik bir toplumda gerekli olduğu görüşündedir. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
- Mahkeme, her şeyden önce, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi açısından tutuklanmasından şikâyet ettiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle Mahkeme, bu hüküm açısından yaptığı inceleme kapsamında, yalnızca başvuranın maruz kaldığı tutukluluğu dikkate alacaktır.
- Mahkeme, içtihatlarına göre, henüz kesinleşmiş bir kararla mahkûm edilmemiş olsalar bile, ifade özgürlüğü hakkının kullanımı üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip olan bazı koşullara maruz kalan kişilerin, bu özgürlüğün ihlali sebebiyle, mağdur sıfatına sahip olabileceklerini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk. Dink/Türkiye, no. 2668/07 ve diğer 4 başvuru, § 105, 14 Eylül 2010, Altuğ Taner Akçam/Türkiye, no. 27520/07, §§ 70‑75, 25 Ekim 2011 ve Nedim Şener/Türkiye, no. 38270/11, § 94, 8 Temmuz 2014).
- Mahkeme, somut olayda, başvuranın, tutukluluğuna ilişkin kararda belirtilmemesine rağmen, diğerlerinin yanı sıra, gazetelerde çıkan yazıları ve tweetleri nedeniyle, terör örgütüne üyelik şüphesiyle birçok ceza kovuşturmasına tabi olduğunu kaydetmektedir (yukarıdaki 15. paragraf). Başvuran, ceza yargılaması çerçevesinde, 29 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmıştır.
- Mahkeme, söz konusu özgürlükten yoksun bırakmanın gerçek ve etkili bir kısıtlama teşkil ettiği ve Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının başvuran tarafından kullanılmasına yönelik bir “müdahale” olarak değerlendirildiği kanısına varmaktadır (Şık/Türkiye, no. 53413/11, § 85, 8 Temmuz 2014, Ragıp Zarakolu/Türkiye, no. 15064/12, § 75, 15 Eylül 2020, Sabuncu ve diğerleri/Türkiye, no. 23199/17, § 226, 10 Kasım 2020 ve Şık/Türkiye (no. 2), no 36493/17, § 182, 24 Kasım 2020). Mahkeme bu nedenle, Sözleşme’nin 10. maddesi açısından yapacağı inceleme kapsamında, sadece başvuranın maruz kaldığı tutukluluğu dikkate alacaktır.
- Mahkeme, aynı gerekçelerle, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlaline ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazı reddetmektedir.
- Mahkeme ardından, bir müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının gereklerini karşılamadığı sürece, bu maddeyi ihlal ettiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, somut olayda tespit edilen müdahalenin, “kanunla öngörülüp öngörülmediğinin”, bu fıkra bakımından bir veya birçok meşru amacı taşıyıp taşımadığının ve söz konusu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir (yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan kararı, § 202 ve yukarıda anılan Şahin Alpay kararı, § 172).
- Mahkeme aynı zamanda, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “kanunla öngörülen” ifadesinin öncelikle, ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta bir dayanağının bulunmasını, ancak söz konusu kanunun niteliğiyle de ilgili olmasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır: Bu ifade, bir yandan, söz konusu kanunun, kendisi açısından sonuçlarını öngörebilmesi gereken ilgili kişi için erişilebilir olmasını ve diğer yandan, hukukun üstünlüğüyle uyumlu olmasını gerektirmektedir (Müller ve diğerleri/İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 29, A serisi no. 133).
- Mevcut durumda, Mahkeme, başvuranın maruz kaldığı özgürlükten yoksun bırakmanın, ilgilinin Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki haklarına yönelik bir müdahale teşkil ettiğini vurgulamaktadır (yukarıdaki 139. paragraf). Mahkeme, CMK’nın 100. maddesine göre, bir kişinin yalnızca suç işlediğine dair hakkında kuvvetli şüphelerin duyulmasına imkân veren olgusal unsurların bulunması halinde tutuklanabileceğini kaydetmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme daha önce, başvuranın tutukluluğunun, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında bir suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplere dayanmadığı ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasından doğan özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği sonucuna vardığını (yukarıdaki 69 ila 84. paragraflar) ve “ulusal makamlar tarafından ileri sürülen yasal hükümlerin yorumlanmasının ve uygulanmasının, başvuranın maruz kaldığı özgürlükten yoksun bırakmayı hukuka aykırı ve keyfi kılma noktasında makul olmadığı” kanısına vardığını (yukarıdaki 82. paragraf) hatırlatmaktadır. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) ila f) bentlerinin, bir kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılabilmesini sağlayacak gerekçelere ilişkin ayrıntılı bir liste içerdiğini hatırlatmaktadır. Bu türden bir tedbir, bu gerekçelerden birinin kapsamına girmemesi halinde, hukuka uygun olmamaktadır (Khlaifia ve diğerleri/İtalya [BD], no. 16483/12, § 88, 15 Aralık 2016). Sonuç olarak, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki hak ve özgürlüklerine yönelik müdahale, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası açısından haklı gösterilemez, zira bu müdahale kanunla öngörülmemiştir (bk. Steel ve diğerleri/Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, §§ 94 ve 110, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998-VII, yukarıda anılan Ragıp Zarakolu kararı, § 79, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri kararı, § 230 ve yukarıda anılan Şık (no. 2) kararı § 188). Dolayısıyla Mahkemenin, söz konusu müdahalenin meşru bir amaç izleyip izlemediğini ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelemesi gerekmemektedir.
- Mahkeme öte yandan, eleştirel seslerin tutuklanmasının hem tutuklanan kişi hem de bir bütün olarak toplum için birçok olumsuz etki yarattığını, zira somut olayda olduğu gibi, özgürlükten yoksun bırakmayla sonuçlanan bir tedbirin uygulanması, sivil toplumu korkutarak ve muhalif sesleri susturarak ifade özgürlüğü üzerinde kaçınılmaz olarak caydırıcı bir etki oluşturduğunu kaydetmektedir.
- Son olarak, Türkiye’nin Sözleşme’de öngörülen yükümlülükleri askıya almasına ilişkin olarak, Mahkeme, mevcut kararın 83. paragrafında vardığı tespitlerine atıfta bulunmaktadır. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası ile ilgili olarak Sözleşme’nin 15. maddesinin uygulanmasına ilişkin değerlendirmesinin bertaraf edilmesi için ciddi bir sebep bulunmaması nedeniyle, bu madde açısından vardığı sonuçların Sözleşme’nin 10. maddesi açısından yapmış olduğu inceleme için de geçerli olduğu kanaatindedir (yukarıda anılan İlker Deniz Yücel, § 159).
- Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır. 8. SÖZLEŞME’NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran, aynı olay ve olgulara dayanarak ve Sözleşme’nin 5 ve 10. maddeleriyle birlikte Sözleşme’nin 18. maddesini ileri sürerek, eleştirel görüşler ifade ettiği gerekçesiyle tutuklanmasından şikâyet etmektedir. Sözleşme’nin 18. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Anılan hak ve özgürlüklere (...) Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.”
- Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.
- Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
- Mahkeme, gazetecilerin tutuklanmasına ilişkin Türkiye aleyhine açılan birçok davada, söz konusu davaların koşullarını ve özellikle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası ve 10. maddesi açısından daha önce vardığı sonuçların tamamını göz önünde bulundurarak, bu şikâyetin ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına karar verdiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan kararı, § 216, yukarıda anılan Şahin Alpay kararı, § 186, yukarıda anılan Atilla Taş kararı, § 196, yukarıda anılan Murat Aksoy kararı, § 171 ve yukarıda anılan İlker Deniz Yücel kararı, § 164). Mahkeme, mevcut davanın özel koşullarında, söz konusu içtihadını bertaraf etmesine yer olmadığı kanaatine varmaktadır. 9. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Tazminat
-
Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 100.000 avro talep etmektedir.
-
Hükümet, bu talebin dayanaktan yoksun olduğunu ve talep edilen miktarın aşırı olduğunu belirtmektedir.
-
Başvurana uygulanan hukuka aykırı ve keyfi tutukluluk da dâhil olmak üzere tespit edilen birçok ihlalin ciddi niteliğini ve Mahkemenin benzer davalardaki uygulamasını dikkate alarak ve Anayasa Mahkemesi tarafından ödenmesine karar verilen 3.725 avro tutarındaki manevi tazminat miktarını göz önünde bulundurarak, Mahkeme, başvurana, bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 12.275 avro ödenmesine karar vermektedir. 2. Masraf ve Giderler
-
Başvuran ayrıca, yapmış olduğu masraf ve giderler için 20.000 avro talep etmektedir. Başvuran, talebine dayanak olarak, ulusal mahkemeler önündeki yargılama için 10.000 TL (yaklaşık 550 avro) ve Mahkeme önündeki yargılama için 10.000 TL ödediğini gösteren iki ödeme makbuzu sunmaktadır.
-
Hükümet, bu giderlerin gerekliliğine ve bunların miktarının makul niteliğine itiraz etmektedir.
-
Mahkemenin içtihatlarına göre, bir başvurana, yalnızca bu masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraf ve giderler geri ödenebilmektedir (bk. H.F. ve diğerleri/Fransa [BD], no. 24384/19 ve 44234/20, § 291, 14 Eylül 2022). Mahkeme, somut olayda, kendisine sunulan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri dikkate alarak, başvurana, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, tüm masraf ve giderleri için 1.100 avro tutarının ödenmesinin makul olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
- Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası bağlamındaki şikâyete ilişkin olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmaya dair ilk itirazın davanın esasıyla birleştirilmesine ve reddedilmesine;
- Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyete ilişkin olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair ilk itirazın davanın esasıyla birleştirilmesine ve reddedilmesine;
- Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
- Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
- Sözleşme’nin 18. maddesine ilişkin şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına;
a) Davalı Devletin başvurana, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç aylık bir süre içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
- Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 12.275 avro (on iki bin iki yüz yetmiş beş avro) ödemesine;
- Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere masraf ve giderler bağlamında 1.100 avro (bin yüz avro) ödemesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 31 Ocak 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.