CASE OF FAYSAL PAMUK v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
FAYSAL PAMUK / TÜRKİYE
(Başvuru No. 430/13)
KARAR
6 § 1 maddesi (ceza yönü) ve 6 § 3 (d) maddesi • Adil yargılama • Tanıkların dinlenmesi •İkamet ettikleri yerlerdeki mahkemeler tarafından dinlenen ve yargılamayı yürüten mahkeme tarafından hazır bulunmalarını sağlamak için makul çaba gösterilmeyen tanıkların yazılı ifadelerine dayalı mahkûmiyet •Belirleyici delil sağlayan tanıkların yeterli dengeleyici faktörler olmaksızın hazır bulunmaması için geçerli bir nedenin olmaması
STRAZBURG
18 Ocak 2022
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Faysal Pamuk / Türkiye davasında,
Başkan,
Carlo Ranzoni,
Hâkimler,
Aleš Pejchal,
Egidijus Kūris,
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
Marko Bošnjak,
Saadet Yüksel,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türk vatandaşı olan Faysal Pamuk’un (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 5 Ekim 2012 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış olduğu başvuruyu (no. 430/13);
Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını,
Hükümetin görüşlerini dikkate alarak,
7 Aralık 2021 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Başvuru, daha önce kendisi hakkında suçlayıcı ifadeler veren ve başvuranın PKK (Kürdistan İşçi Partisi) terör örgütünün bir üyesi olarak üç farklı silahlı eyleme karıştığını belirten dört tanıkla bizzat yüzleşemediği iddiası nedeniyle başvuran aleyhindeki ceza yargılamasının adil olmadığı iddiasıyla ilgilidir.
OLAYLAR
-
Başvuran 1978 doğumlu olup Mahkeme’ye başvurunun yapıldığı tarihte Amasya E Tipi Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulunmaktaydı. Başvuran, Diyarbakır Barosuna bağlı avukatlar S. Çelebi ve K. Yılmaz tarafından temsil edilmiştir.
-
Hükümet, kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
-
Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
-
Terör örgütüne üye olmakla suçlanan F.K., 30 Ekim 1995 tarihinde, polise ifade vermiş ve diğer hususların yanı sıra, Diyarbakırlı bir “savaşçı” olan “Avarej” kod adlı bir örgüt üyesinin 24 Eylül 1995 tarihinde Mazgirt’te gerçekleştirilen bir saldırıda yer aldığını ileri sürmüştür.
-
Terör örgütüne üye olmakla suçlanan Y.A., 12 Mayıs 1996 tarihinde, avukat yokluğunda polise ifade vermiş ve diğer hususların yanı sıra, “Avareş” kod adlı bir örgüt üyesinin 22 Eylül 1995 tarihinde Mazgirt’te gerçekleştirilen silahlı faaliyetlerde yer aldığını ileri sürmüştür. Y.A., ayrıca, “Avareş”in, “Navdar” kod adlı başka bir PKK üyesinin komutasındaki bir savaşçı olduğunu, Kalaşnikof tüfeği taşıdığını ve metal çerçeveli gözlük taktığını ifade etmiştir. Y.A., devamında, “Avareş”in yirmi beş yaşında, 1.75 metre boyunda, zayıf ve koyu tenli ve siyah dalgalı saçı olduğunu belirtmiştir.
-
Terör örgütüne üye olmakla suçlanan S.Y., 17 Kasım 1999 tarihinde, jandarmaya ifade vermiş ve diğer hususların yanı sıra, “Avareş” kod adlı bir örgüt üyesinin Mayıs veya Haziran 1997 civarında PKK üyeleri ile güvenlik güçleri arasındaki silahlı çatışmada yer aldığını ileri sürmüştür. S.Y.’nin 21 Kasım 1999 tarihinde polise verdiği ifadelere göre, “Avareş” Diyarbakırlı bir “savaşçıydı”.
-
Terör örgütüne üye olmakla suçlanan A.T., 30 Kasım 1999 tarihinde, avukat yokluğunda polise ifade vermiş ve diğer hususların yanı sıra, “Avreş” kod adıyla tanıdığı bir örgüt üyesinin 1997 sonbaharında Mazgirt’te güvenlik güçleriyle olan silahlı bir çatışmada yer aldığını ileri sürmüştür. A.T.nin polise verdiği ifadesinin 15’inci sayfasına göre “Avreş” Ergani ilçesindendi ve yakalanmıştı, ancak belgenin silahlı çatışmanın ayrıntılarını içeren 53’üncü sayfasına göre, “Avreş” Kulp ilçesindendi. “Avreş”in fiziki görünümünü tarif eden A.T., onun kısa boylu ve koyu tenli olduğunu ve yüzünde çizikler olduğunu belirtmiştir.
-
Mazgirt Sulh Ceza Mahkemesi, 5 Kasım 2003 tarihinde, başvuran dâhil on üç kişinin, 3 Eylül 1997 tarihinde bir polis kontrol noktasına yönelik gerçekleştirilen ve iki erin ölümüyle ve başka bir erin yaralanmasıyla sonuçlanan silahlı saldırıya karıştıkları iddiasıyla gıyabında tutuklanmalarına karar vermiştir.
-
Başvuran, 7 Aralık 2009 tarihinde, Cumhuriyet savcılığına gitmiş ve 1994 yılından 2005 yılına kadar on bir yıldır boyunca PKK üyesi olduğunu ileri sürerek gönüllü olarak teslim olmuştur.
-
Başvuran, 10 Aralık 2009 tarihinde, kendisine yöneltilen PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne üye olma ve örgütün kırsal kadroları için silahlı faaliyetlerde bulunma suçlamalarına ilişkin olarak avukatı huzurunda Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesine ifade vermiştir. Başvuran, ifadesinde, terör örgütüne nasıl dâhil olduğunu anlatmış ve kendisine verilen kod adlarını, bulunduğu yerleri, katıldığı faaliyetleri, aldığı eğitimleri, örgütün faaliyetlerini, bu faaliyetlerde yer alanların isimlerini ve tanıdığı diğer örgüt üyelerinin isimlerini belirtmiştir. Özellikle, kendisine önce “Kendal” kod adının verildiğini, ancak daha sonra (iki ay sonra) “Kendal” kod adlı başka bir kişi olduğu için kod adının “Avareş-Tekoşin” olarak değiştirildiğini ileri sürmüştür. Polis memurları, başvurana, diğer PKK üyelerinin farklı zamanlarda verdiği çeşitli ifadelerde “Avareş” olarak anılan kişinin kendisi olup olmadığını sorduklarında, başvuran, “Avareş” kod adlı diğer iki üye hakkında ayrıntılı açıklamalar yaparken, aynı zamanda kod adının sadece “Avareş” değil “Avareş-Tekoşin” olduğunu belirtmiştir. Başvuran, ayrıca, diğer bazı örgüt üyelerini fotoğraflardan teşhis etmiştir. Başvuran, ifadesinin sonunda, PKK’ya katılmaktan dolayı pişmanlık duyduğunu dile getirmiş ve bilgi vermesi karşılığında kendisine verilebilecek cezadan indirim öngören Ceza Kanunu’nun “Etkin pişmanlık” başlıklı 221. maddesinden yararlanmayı talep etmiştir.
-
Başvuran, 10 Aralık 2009 tarihinde, avukatının huzurunda Cumhuriyet savcısına ifade vermiş ve esasen polise verdiği ifadeleri doğrulamıştır. Başvuran, bir kez daha, kod adının “Avareş-Tekoşin” olduğunu vurgulamıştır.
-
Aynı tarihte, başvuran avukatının huzurunda sorgu hâkimi tarafından sorgulandığında, esasen daha önceden vermiş olduğu ifadelerini yinelemiştir.
-
Malatya Cumhuriyet Savcısı, 5 Ocak 2010 tarihinde, söz konusu tarihte yürürlükte olduğu haliyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250 § 1 maddesinde belirtilen ağır suçlarla ilgili davalara bakma konusunda özel yetkili Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesine (bundan böyle “Malatya Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi” veya “yargılamayı yürüten mahkeme” olarak anılacaktır) başvuran hakkında bir iddianame hazırlamış ve başvuranı, mülga Ceza Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında Devlet hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını ayırmaya matuf faaliyetlerde bulunmakla itham etmiştir. Başvuran, belirli üç silahlı faaliyette yer almakla suçlanmıştır:
(i) 3 Eylül 1997 tarihinde bir polis kontrol noktasına yapılan ve iki erin ölümü ve bir erin yaralanmasıyla sonuçlanan silahlı saldırı (“olay 1”, bk., yukarıda paragraf 9);
(ii) 22 Eylül 1995 tarihinde iki polis memuruna silahlı saldırı, bir cezaevi gardiyanının kaçırılması ve polis memurlarına tahsis edilen bir apartman binasına roketatarla silahlı saldırı (“olay 2”, bk., yukarıda paragraf 6); ve
(iii) 30 Mayıs 1997 tarihinde PKK üyeleri ile silahlı güçler arasında çıkan ve iki jandarmanın yaralanmasıyla sonuçlanan silahlı çatışma (“olay 3”, bk., yukarıda paragraf 7).
-
Yargılamayı yürüten mahkeme, 13 Ocak 2010 tarihinde, tarafların gıyabında bir tensip duruşması düzenlemiş ve S.Y. ve A.T.’nin Cumhuriyet savcısına ve sorgu hâkimine diğer ceza yargılamaları bağlamında vermiş oldukları ifadelerin örneklerini istemiştir.
-
Başvuran, 18 Şubat 2010 tarihinde yapılan ilk duruşmada, bizzat ifade vermiş ve önceki ifadelerini yinelemiş, ancak herhangi bir silahlı faaliyette yer almadığını ileri sürmüştür. Cumhuriyet savcısı, yargılamayı yürüten mahkemeden, başvuranın fiziki görünümünün kayda alınmasını talep etmiştir. Başvuranın yaklaşık 1.60 cm boyunda, ince, koyu tenli ve siyah saçlı olduğu ve zayıf olmasından dolayı yüzünün iki yanında çizikler olduğu kaydedilmiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın kod adının “Avareş-Tekoşin” olduğunu, Tunceli’de “Avareş” kod adlı yaklaşık altı veya yedi örgüt üyesinin bulunduğunu ve silahlı faaliyetlerin faillerine ilişkin verilen tariflerin başvurana ilişkin verilen tariften farklı olduğunu belirtmiştir. Başvuranın avukatı, ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemenin, başvuranın silahlı faaliyetlere katıldığı yönünde ifade verenleri dinlemesini ve kendileri ile başvuran arasında bizzat yüzleştirme yapılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Cumhuriyet savcısı, yargılamayı yürüten mahkemeden, silahlı faaliyetlerin üzerinden geçen süre göz önüne alındığında dava dosyasına katkı sağlamayacağını öne sürerek, yüzleştirme talebinin reddedilmesini talep etmiştir. Duruşmanın sonunda, yargılamayı yürüten mahkeme, S.Y.nin ve A.T.nin verdiği ifadelerin örneklerinin alınmasının akabinde bu talebi ele almaya karar vermiştir.
-
Başvuranın avukatı, 1 Nisan 2010 tarihinde yapılan duruşmada, başvuran ile S.Y., A.T., Y.A. ve F.K. arasında yüzleştirme yapılması talebini yinelemiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın fotoğraflarının çekilmesine karar vermiş ve bireylerin adresleri tespit edildiğinde yüzleştirmenin gerçekleşeceğini belirtmiştir.
-
Yargılamayı yürüten mahkeme, 13 ve 16 Nisan 2010 tarihlerinde, tanıkların ikamet ettikleri yerlerdeki mahkemelere dört istinabe yazısı göndermiş ve kendilerinden, (i) tanıkların ifadelerini almalarını; (ii) tanıklara başvuranın fotoğraflarını göstermelerini ve onun “Avareş-Tekoşin-Kendal” kod adlı örgüt üyesi olup olmadığını teyit etmelerini istemelerini ve (iii) tanıkların ifade verecekleri duruşmalar hakkında başvuranın avukatını bilgilendirmelerini talep etmiştir. Başvuran o tarihte tutukludur ve mahkûm edilene kadar tutuklu kalmıştır.
-
Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi, 28 Nisan 2010 tarihinde, başvuranın avukatının yokluğunda Y.A.nın ifadesini almıştır. Y.A. başvuranı tanımadığını ve iddianamede belirtilen üç olay ve başvuranın bunlara katılıp katılmadığı hakkında bilgisi olmadığını ileri sürmüştür. Benzer şekilde, Y.A. kendisine gösterilen yedi fotoğraftan başvuranı teşhis edememiştir. Mahkeme kendisine 12 Mayıs 1996 tarihinde verdiği ifadeleri hatırlattığında, Y.A. “polise verdiği ifadelerinde belirtildiği gibi" “Avareş” kod adlı bir kişiyi hatırladığını belirtmiştir. Bununla birlikte, Y.A. polise bu ifadeleri vermesinin üzerinden “on beş yıl” geçtiğini öne sürerek başvuranı fotoğraflardan hala teşhis edememiştir. Duruşmanın sonunda, Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın avukatına celp gönderilmesine ve Y.A.nın 26 Mayıs 2010 tarihindeki bir sonraki duruşmada hazır bulunmasının sağlanmasına karar vermiştir. Başvuranın avukatının söz konusu duruşmaya katılmasına karşın, Y.A. mahkemeye göndermiş olduğu bir sayfalık mektuba göre iyi hissetmediğinden dolayı hazır bulunmamıştır.
-
Yargılamayı yürüten mahkeme önünde, 6 Mayıs 2010 tarihinde, üçüncü duruşma düzenlenmiş ve bu duruşma sırasında, başvuranın avukatı, S.Y. ve A.T.nin ifadelerinin aksine, başvuranın kod adının “Avareş” olmadığını ve Ergani ilçesinden olmadığını ileri sürmüştür.
-
Söz konusu tarihte yürürlükte bulunduğu haliyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250 § 1 maddesinde belirtilen ağır suçlarla ilgili davalara bakmakla özel yetkisi bulunan İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Mayıs 2010 tarihinde başvuranın ve avukatının yokluğunda S.Y.nin ifadesini almıştır. S.Y. “Avareş” kod adlı iki veya üç kişi olduğunu, ancak başvuranı tanımadığını ileri sürmüştür. Mahkemenin, 30 Nisan 2010 tarihinde, başvuranın avukatına kendisini S.Y.nin dinlenmesinde hazır bulunmaya davet eden bir yazı gönderdiği anlaşılmaktadır.
-
Muş Ağır Ceza Mahkemesi, 27 Mayıs 2010 tarihinde, başvuranın avukatına duruşma hakkında usulüne uygun olarak bilgilendirme yapıldığını kaydettikten sonra, A.T.nin ifadesini almıştır. A.T. “Avareş” veya “Avareş-Tekoşin-Kendal” kod adlı birini ya da kendisine gösterilen fotoğraflardaki kişileri tanımadığını belirtmiştir.
-
Yargılamayı yürüten mahkeme, 29 Temmuz 2010 tarihinde yapılan duruşmada, F.K.’nın İstanbul’daki iş adresinin tespit edildiğini kaydetmiştir.
-
İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi (bundan böyle “İstanbul Mahkemesi”), 10 Ağustos 2010 tarihinde düzenlenen duruşmada, F.K.nın iş adresine gönderilen celbin kendisinin söz konusu adreste bulunmadığı gerekçesiyle iade edildiğini kaydetmiştir.
-
İstanbul Mahkemesi, 24 Eylül 2010 tarihinde yapılan duruşmada, F.K.nın hazır bulunmasının sağlanması için İstanbul Emniyet Müdürlüğüne bir yazı gönderildiğini, ancak yanıt alınmadığını kaydetmiştir. Sonuç olarak, mahkeme, F.K.nın duruşmada hazır bulunmasını talep etmek üzere cep telefonunu aramaya karar vermiştir. 6 Ekim 2010 tarihli polis tutanağına göre, polis, F.K.nın adresinin sokak adının eksik olması nedeniyle F.K.nın yerini tespit edememiştir.
-
22 Ekim 2010 tarihinde yapılan duruşmada İstanbul Mahkemesi, F.K.ye cep telefonundan ulaşılamadığını tespit ederek talep yazısının mahkemeye iade edilmesine karar vermiştir.
-
11 Kasım 2010 tarihinde yapılan duruşmada yargılamayı yürüten mahkeme, F.K.nin yeri tespit edilemediği için kendisini dinlemeye ilişkin kararının geri alınmasına karar vermiştir.
-
Yargılamayı yürüten mahkeme, 14 Nisan 2011 tarihinde başvuranın suçunu sabit bulmuş ve başvuranı müebbet hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranı mahkûm ederken, diğerlerinin yanı sıra, kendisi ve S.Y., A.T., Y.A. ve F.K. dahil olmak üzere on bir diğer tanık tarafından verilen beyanlara dayanmıştır. Bu bağlamda mahkeme, başvuranın PKK bünyesinde bir “savaşçı” olduğunun, başvuranın itirafları ve diğer on bir tanığın verdiği ifadelerle tespit edildiğine karar vermiştir.
-
İlk olayla ilgili olarak, yargılamayı yürüten mahkeme, A.T. tarafından silahlı faaliyetlerin failinin fiziksel tanımının başvuranınkiyle mükemmel bir şekilde eşleştiğine dikkat çekmiştir. Mahkemenin görüşüne göre, A.T. tarafından belirtildiği gibi başvuranın yüzünde çizgiler olması dikkate değer bir husustur, zira iki kişinin yüzlerinde çizgiler olma olasılığı çok düşüktür.
-
İkinci olayla ilgili olarak, mahkeme, Y.A.nın 1995 yılında olayda “Avareş” kod adlı bir kişinin yer aldığını belirtmesine rağmen, “Avareş”in nereli olduğunu bilmediğini kaydetmiştir. Ancak F.K. 1996 yılında verdiği ifadesinde olaya karışan tanıdığı “Avareş”in Diyarbakırlı olduğunu belirtmişti. Yargılamayı yürüten mahkeme bu nedenle ikinci olayda yer alan “Avareş”in başvuran olduğunu tespit etmiştir.
-
Üçüncü olayla ilgili olarak, mahkeme, S.Y.’nin 1999 yılında verdiği ifadesinde, Diyarbakırlı bir savaşçı olan ve Avareş kod adlı bir kişinin kod adı “Karker” olan silahlı bir kişinin komutasında söz konusu olayda yer aldığına dair ifade verdiğini kaydetmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, diğer üç tanığın (A.T. dâhil) “Avareş” ve “Karker”in aynı grupta olduğunu belirttiğini belirterek, S.Y.nin ifadelerinde belirtilen “Avareş”in başvuran olduğuna karar vermiştir.
-
Ayrıca, mahkeme, A.T., S.Y. ve Y.A.’nın önceki ifadelerini hatırlayamadıklarını söylemelerinin nedeninin PKK’lıları korumaya çalışmaları veya PKK’nın misilleme yapmasından korkmaları olduğuna karar vermiştir.
-
Başvuranın kod isimlerle ilgili olası bir karışıklığa ilişkin iddiaları ile ilgili olarak, yargılamayı yürüten mahkeme, ilk kod adının “Kendal” olduğuna ve bu kod adının zaten başka bir örgüt üyesi tarafından kullanıldığı için “Avareş” olarak değiştirildiğine karar vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkemenin görüşüne göre, bu PKK’nın olağan uygulamasıydı ve örgüt içinde ortaya çıkabilecek bir karışıklığı önlemeyi amaçlıyordu. Dolayısıyla, PKK içerisinde “Avareş” kod adını kullanan birden fazla kişi olduğu varsayıldığında dahi, (i) Diyarbakırlı, (ii) Dersim bölgesinde faaliyet gösteren ve (iii) “Avareş” kod adına sahip olan başka bir kişinin bulunma olasılığı, örgütün yukarıda belirtilen uygulamasıyla çelişmekteydi. Buna göre, başvuranın olayların meydana geldiği sırada Dersim’de bulunduğunu kabul etmesi ve farklı zaman ve yerlerde tutuklanan PKK’nın farklı üyeleri tarafından sağlanan delillerin tutarlı olması gerçeğini göz önünde bulunduran mahkeme, başvuranın savunmasını reddetmiştir.
-
2 Haziran 2011 tarihli temyiz başvurularında, başvuranın avukatı, esas olarak, mahkemeninin başvuranın PKK’ya on altı yaşındayken ve muhakeme yetisini tam kazanmamışken katıldığını değerlendirmediğini ileri sürerek mahkemenin, gönüllü olarak yetkililere teslim olan başvurana karşı olan tutumunu eleştirmiştir. Avukat ayrıca, başvuranın PKK bünyesinde Diyarbakır’dan “Avareş” kod adlı üç kişinin daha bulunduğuna ilişkin beyanının doğrulandığını ve yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın kod adının sadece “Avareş” değil, “Avareş‑Tekoşin” olduğu beyanına cevap vermediğini belirtmiştir. Avukat, bu ifadelerde ayrıca şunları söylemiştir:
“... gerçeği ortaya çıkarmak için yüzleştirme talebinde bulunmamıza rağmen yargılamayı yürüten mahkeme, fotoğraflı kimlik tespiti için ilgili yerlere talep yazıları göndermiştir. Talep mektuplarına verilen cevaplardan da anlaşılacağı üzere, tanıklardan hiçbiri başvuranın kimliğini tespit edememiştir. Ayrıca F.K.’den ifade alınamadığı için alınmamasına karar verilmiştir. Tüm bu gelişmeler başvuranın lehinde olmasına rağmen, yargılamayı yürüten mahkeme [başvuranı] serbest bırakmamıştır. Buna göre başvuran mahkûm edilmiş ve hukuka aykırı bir hüküm verilmiştir.”
- Yargıtay, 5 Nisan 2012 tarihinde, yargılamayı yürüten mahkemenin kararını özet olarak onamıştır.
İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE
- Eski Ceza Kanunu’nun (765 sayılı Kanun) 125. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Kim Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını kısmen veya tamamen değiştirmeye veya Anayasaya göre kurulan Büyük Millet Meclisine darbe yapmaya veya zor kullanarak görevini engellemeye teşebbüs ederse, idam cezasına çarptırılabilir.”
- Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (4 Aralık 2004 tarihli ve 5271 sayılı Kanun) “Tanık ve Bilirkişinin Naiple veya İstinabe Yoluyla Dinlenmeleri” başlıklı 180. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“(1) Hastalık veya malûllük veya giderilmesi olanağı bulunmayan başka bir nedenle bir tanık veya bilirkişinin uzun ve önceden bilinmeyen bir zaman için duruşmada hazır bulunmasının olanaklı bulunmayacağı anlaşılırsa, mahkeme onun bir naiple veya istinabe yoluyla dinlenmesine karar verebilir.
(2) Bu hüküm, konutlarının yetkili mahkemenin yargı çevresi dışında bulunmasından dolayı getirilmesi zor olan tanık ve bilirkişinin dinlenmesinde de uygulanır.
....
(5) Yukarıdaki fıkralar içeriğine göre tanık veya bilirkişinin aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle dinlenebilmeleri olanağının varlığı hâlinde bu yöntem uygulanarak ifade alınır. Buna olanak verecek teknik donanımın kurulmasına ve kullanılmasına ilişkin esas ve usuller yönetmelikte gösterilir.”
- 181. madde aşağıdaki gibidir:
“(1) Bir tanığın ya da bilirkişinin delil sunacağı tarih savcıya, mağdura ve temsilcisine, sanığa ve avukatına bildirilmelidir.
(2) Yeniden keşif ve muayeneye ihtiyaç duyulursa, yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.
(3) Tutuklu olan sanık, ancak tutuklu bulunduğu yer mahkemesinde yapılacak bu tür işlerde hazır bulundurulmasını isteyebilir. Ancak, hâkim veya mahkeme tarafından zorunlu sayılan hâllerde tutuklu bulunan şüpheli veya sanığın da bu tür işlerde hazır bulunmasına karar verilebilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
-
SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (d) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi altında, belirli tanıklarla şahsen yüzleşmesinin engellendiği için adil yargılanmadığından şikâyet etmiştir. Sözleşme’nin 6. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir.
....
- Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(d) iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;
...”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Mahkeme, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinde sıralanan gerekçeler kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve kabul edilebilir olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
-
Esas Hakkında
- Tarafların Beyanları
-
Başvuran, bu amaç için ayrılan süre içinde herhangi bir görüş sunmamıştır.
-
Hükümet, yargılamayı yürüten mahkemenin, dört tanığın, ikamet ettikleri yerdeki mahkemelere gönderilen talep yazıları kapsamında bu mahkemelerde sorgulanmasına ilişkin kararının, belirli koşullar altında bu durumu öngören Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 180. maddesi uyarınca alındığını ileri sürmüştür. Y.A., S.Y. ve A.T., Türkiye’de üç farklı ilde hapis cezasını çeken hükümlülerdi. F.K. hususunda ise yargılamayı yürüten mahkeme kendisini bulma çabaları sonuçsuz kalınca, kendisinin beyanının alınması kararını iptal etmiştir. A.T., S.Y. ve Y.A., aradan çok zaman geçtiğini öne sürerek önceki açıklamalarını hatırlayamazken, Y.A. yaptığı açıklamalarda “Avareş” kod adlı bir kişiyi hatırlayabilmiştir. Ayrıca, başvuranın avukatına, bu tanıkların ifadelerinin alındığı mahkemelerde yapılan duruşmalar hakkında bilgi verilmiş olmasına rağmen, talimat duruşmalarının hiçbirine katılmamıştır.
-
Ek olarak, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranı mahkûm etmeden önce dava dosyasındaki delilleri titiz bir şekilde değerlendirmiştir. Bu bağlamda, istinabe mahkemeleri nezdinde tanıkların verdikleri ifadeleri inandırıcı bulmamış ve ilk ifadelerine daha fazla ağırlık vermesine yol açan nedenleri ortaya koymuştur. Benzer şekilde, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın “Avareş” kod adlı birden fazla kişinin bulunduğu yönündeki iddialarına da gerekçeli bir yanıt vermiştir. Bu açıklamalar ışığında Hükümet, Mahkeme’yi Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edilmediği yönünde karar vermeye davet eder.
-
Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Genel İlkler
-
Adalet, 6. maddenin uygulanmasına yön veren temel ilkedir. Adil yargılanma hakkı, demokratik bir toplumda o kadar önemli bir yere sahiptir ki, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin güvencelerini kısıtlayıcı bir şekilde yorumlamak için hiçbir gerekçe olamaz (bkz. Asatryan/Ermenistan, no. 3571/09, § 51, 27 Nisan 2017).
-
Hazır bulunmayan tanıkların dinlenmesine ve bu tanıklar tarafından verilen ifadelerin mahkemelerce delil olarak kullanılmasına ilişkin şikâyetlerle ilgili genel ilkeler, Schatschaschwili/Almanya ([BD], no. 9154/10, §§ 100-131, AİHM 2015), ve Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık ([BD], no. 26766/05 ve 22228/06, §§ 118‑147, AİHM 2011; bu ilkelerin kısa bir özeti için ayrıca Seton/Birleşik Krallık, no. 55287/10, §§ 57‑59, 31 Mart 2016) kararlarında yer almaktadır.
-
Özetle, bu ilkeler, Mahkemenin aşağıdaki hususları incelemekle yükümlü olduğu üç aşamalı testi ortaya koymaktadır: (i) hazır bulunmayan tanığın yargılamaya katılmaması için haklı bir neden olup olmadığı; (ii) hazır bulunmayan tanığın verdiği ifadenin başvuranın mahkumiyetinin tek veya belirleyici dayanağı olup olmadığı veya bu bakımdan önemli bir ağırlık taşıyıp taşımadığı; ve (iii) savunmanın hazır bulunmayan tanık tarafından verilen ifadeler karşısında karşılaştığı zorlukları telafi etmek için yeterli dengeleyici faktörlerin bulunup bulunmadığı. Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 6 § 3 maddesi kapsamındaki tüm şikâyetlerde olduğu gibi, davalının bir tanığa soru yöneltememesinin, yargılanmanın bir bütün olarak adilliği üzerindeki etkisi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir (bk. Šmajgl/Slovenya, no. 29187/10, § 61, 4 Ekim 2016). Mahkeme, ilgili usuller de dâhil olmak üzere, yargılama sırasında bir tanığın dinlenmesi bakımından aynı ilkelerin uygulanacağına zaten karar vermiştir (bk. Chernika/Ukrayna, no. 53791/11, § 46, 12 Mart 2020; Ürek ve Ürek/Türkiye, no. 74845/12, § 49, 30 Temmuz 2019 ve Cherpion/Belçika (k.k.), no. 47158/11, §§ 35-41, 9 Mayıs 2017).
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesinin, bir sanığın mahkûm edilmesinden önce, aleyhindeki tüm delillerin normalde onun huzurunda, çekişmeli şekilde görüş sunulabilmesi amacıyla açık bir duruşmada sunulması gerektiği ilkesini ortaya koyduğunu yinelemektedir. Bu ilkenin istisnaları olabilir ancak, kural olarak, sanığa, ya tanık ifadesini verdiğinde ya da yargılamanın daha sonraki bir aşamasında, kendisine karşı bir tanığa itiraz etmesi ve sorgulaması için yeterli ve uygun bir fırsat verilmesini gerektiren savunma haklarını ihlal etmemelidir (bk. Schatschaschwili, yukarıda anılan, § 103 ve Lucà/İtalya, no. 33354/96, § 39, AİHM 2001‑ II).
-
Bazı durumlarda mahkemelerin ceza soruşturması aşamasında yapılan açıklamalara başvurması gerekebilir. Sanığa, ifadelerin alındığı sırada veya yargılamanın sonraki bir aşamasında bu ifadelere itiraz etmek için yeterli fırsat sunulmuşsa, bu ifadelerin kullanılması, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin güvencelerine aykırı değildir (bk. Berhani/Arnavutluk, no. 847/05, §51, 27 Mayıs 2010, daha fazla referans ile birlikte). Bu bağlamda, Mahkeme ayrıca, savunma haklarının Sözleşme’nin normalde gerektirdiği ölçüde güvence altına alınamadığı koşullar altında bir tanıktan elde edilen kanıtların son derece dikkatli bir şekilde ele alınması gerektiğini yineler (bk. Visser/Hollanda, no. 26668/95, §44, 14 Şubat 2002 ve S.N./İsveç, no. 34209/96, §53, AİHM 2002-V). Bu tür bir delilin kabulünün otomatik olarak 6. maddenin ihlaliyle sonuçlanmayacağı doğru olsa da bir mahkûmiyetin salt olarak veya belirleyici bir biçimde duruşmada hazır bulunmayan tanıkların beyanına dayandırıldığı veya bu tür bir delilin söz konusu konuyla ilgili olarak ciddi önem taşıdığı durumlarda Mahkeme’nin yargılamayı mümkün olan en derin irdelemeye tabi tutması gerekmektedir (bk. yukarıda anılan Al-Khawaja ve Tahery, §§ 118-147). Her davada sorulan soru, söz konusu delilin güvenilirliğine dair adil ve uygun bir değerlendirmenin yapılabilmesine izin veren tedbirleri içermek üzere yeterli dengeleyici faktörlerin olup olmadığıdır (aynı kararda § 147). Bu, yalnızca davadaki önemi göz önüne alındığında yeterince güvenilir olması halinde, bir mahkumiyetin bu tür kanıtlara dayandırılmasına izin verecektir (aynı kararda § 147).
-
Dahası, Mahkeme, daha öncesinde başvuran tarafından çapraz sorguya çekilmiş bir tanığın suçlayıcı ifadesini geri çekmesi durumunda tekrar çağrılmamasının Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi bakımından sorun teşkil edebileceğini yinelemektedir (bk. Bondar/Ukrayna, no. 18895/08, § 75, 16 Nisan 2019). Bu yaklaşım daha ziyade yargılamanın herhangi bir aşamasında başvuran tarafından çapraz sorguya çekilmemiş tanıklar hakkında uygulanabilirdir.
-
Yüzleştirmelerle ilgili olarak Mahkeme, tanıkların, şayet kimliğe ilişkin bir şüphe varsa, ciddi suçlardan şüpheli olan bir kişiyi bizzat teşhis etmesi gerektiğinin normalde istenen bir durum olduğuna (bk. yukarıda anılan Šmajgl, § 70) ve bu tür bir kimlik teşhisinin olmamasının savunma için kaçınılmaz olarak zorluklara neden olduğuna hâlihazırda karar vermiştir. Dahası, bireysel bir davada doğrudan bir yüzleşmenin olmamasının Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin gerekliliklerine uyup uymadığını incelenmek için Sözleşme organları tarafından geliştirilen kriterlere ilişkin olarak, Mahkeme, ele alınan ilk sorunun duruşmada hazır olmayan veya gizli tanıkları içeren davalara, yani sanığın yokluğunda tanığın ifadesini dinlenmek için haklı bir gerekçe olup olmadığına uygulananlarla benzer olduğunu not etmektedir. Bu tür haklı bir gerekçenin olduğuna hükmedildiği davalarda, Sözleşme organları, başvuranların bu tür bir yüzleştirmenin olmaması dolayısıyla savunma haklarından yararlanırken ciddi anlamda etkilenip etkilenmediğini de incelemişlerdir (bk. yukarıda anılan Šmajgl, § 64).
(a) Söz konusu ilkelerin somut davaya uygulanması
(i) Duruşma esnasında tanıklar S.Y., A.T., Y.A. ve F.K.’nin yargılamaya katılmaması için haklı bir gerekçe bulunup bulunmadığı
-
Mahkeme, başvuranın polise gittiğini ve PKK’ya katılmış olduğunu itiraf ederek kendiliğinden teslim olduğunu not etmektedir. Bu doğrultuda, diğer hususların yanı sıra, yaklaşık olarak 11 yıl boyunca PKK için eylemler gerçekleştirdiğini ayrıntılı bir biçimde anlatsa da herhangi bir silahlı eylem yürüttüğü veya böyle bir eylemin içinde yer aldığı hususunu reddetmiştir. Buna rağmen, Cumhuriyet Savcısı, farklı ceza yargılamaları sırasında diğer 11 örgüt üyesinin yapmış olduğu ifadelere dayanmıştır. Cumhuriyet savcısı, söz konusu dört tanığın, yani S.Y., A.T., Y.A. ve F.K.’nin, diğer hususların yanı sıra, üç silahlı eyleme dahil olan “Avareş” kod adlı belirli bir örgüt mensubunu tasvir ettiklerini ileri sürmüştür. Bu ifadeler daha sonra başvuran hakkındaki iddianamenin temelini oluşturmuştur. Cumhuriyet savcısı, söz konusu dört tanığın 1995 ve 1999 yılları arasındaki verdikleri ifadelere dayanarak, tanıkların bahsettiği kişinin başvuran olduğunu öne sürmüştür.
-
Mahkeme, dört tanık 1995 ve 1999 yılları arasında ifade verdiklerinde hem başvuranın hem de avukatının bu kişileri sorguya çekme ve sorgulama fırsatına sahip olmadıklarının tartışmasız olduğunu not etmektedir. Dahası, başvuranın avukatı yargılamayı yürüten mahkemeden başvuran ve dört tanık arasında bir yüzleştirme yapılmasını istediğinde söz konusu mahkeme tanıkların ikamet ettikleri yerdeki mahkemeler tarafından dinlenmelerine karar vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme bu şekilde söz konusu mahkemeleri tanıkları dinlemeye, başvuranın fotoğrafı da dâhil olmak üzere bu tanıklara birkaç fotoğraf göstermeye ve bu tanıklardan başvuranı teşhis edip edemediklerini sormaya davet etmiştir. Tanıkların hiçbirinin söz konusu fotoğraflardan başvuranı teşhis edemediklerini not etmek önemlidir.
-
Yargılamayı yürüten mahkeme tarafından seçilen yöntem, yani şayet tanıklar yargılamanın yürütüldüğü yerden farklı bir yerde ikamet ediyorlarsa ikamet ettikleri yerdeki mahkemeler tarafından dinlenmesi, Hükümetin de iddia ettiği üzere bilhassa 180. madde olmak üzere Ceza Muhakemesi Kanununun ilgili hükümlerinin yorumlanmasından kaynaklanıyor görünmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme ilk olarak, bu yorumun tanıkların duruşmaya katılmamasına yönelik olarak Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi kapsamındaki içtihatta Mahkeme tarafından kullanılan ifade anlamında haklı bir gerekçe olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini belirlemelidir.
-
Bu doğrultuda, Mahkeme, bir tanığın yargılamanın yürütüldüğü ülkede olmamasının yargılamada hazır bulunmamasına yönelik olarak tek başına yeterli bir gerekçe olmadığını Seton (yukarıda anılan § 61) davasında hâlihazırda ortaya koyduğunu yinelemektedir (bk. ayrıca Gabrielyan/Ermenistan, no. 8088/05, § 81, 10 Nisan 2012). Bu değerlendirmeler, muhtemel surette, sanık hakkında yürütülen yargılamada tanıkların aynı ülkede yerleşik olup farklı yerlerde olması durumunda geçerli olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, iki şehir arasındaki mesafenin hâkimlerin tanıkların bizzat sorgulanmasını sağlayamamasının tek başına ve teorik olarak haklı bir gerekçe olarak nitelendirilemeyeceğine (bk. Süleyman/Türkiye, no. 59453/10, § 78, 17 Kasım 2020) ve Sözleşmeci Devletlerin özellikle de sanığın aleyhindeki tanıkları sorguya çekme ve çektirmesine olanak sağlayan olumlu adımlar atmasını gerektirdiğine hâlihazırda karar vermiştir. Son olarak, Mahkeme, tanıkların cezaevinde olmasının, bir diğer deyişle Devlet yetkililerinin münhasır bilgisi ve kontrolünde olan bir yerde, duruşmaya bizzat katılmamalarına yönelik tek başına haklı bir gerekçe teşkil edemeyeceğini netleştirmiştir (bk. yukarıda anılan Bondar, § 76 ve Daştan/Türkiye, no. 37272/08, § 24, 10 Ekim 2017).
-
Yukarıdaki ilkeler ışığında değerlendirildiğinde, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin Ceza Muhakemesi Kanununun 180. maddesini yorum ve uygulamasının, şayet tanıklar yargılamanın yürütüldüğü yerden farklı bir yerde ikamet ediyorlarsa, tanıkların her zaman ikamet ettikleri yerdeki mahkemeler tarafından sorguya çekileceği anlamına geldiğini not etmektedir. Buna göre, yargılamayı yürüten mahkemenin dışındaki mahkemeler tarafından dört tanığın üçünün beyanı alınmış ve yargılamayı yürüten mahkeme tarafından mahkeme huzurunda canlı olarak yapılan tanıklıkların yerine bu tanıkların yazılı ifadelerinin nüshaları delil olarak kabul edilmiştir. Bir diğer deyişle, başvuranın tanıkları bizzat sorguya çekememesinin özü, yargılamayı yürüten mahkemenin tanıkların farklı şehirlerde yerleşik olduğu hususuna dayanarak esnek olmayan ve mekanik bir yaklaşım sergilemesinden kaynaklanmaktadır. Mahkemeye göre, tanıkların duruşmaya katılmaması için haklı gerekçeler olup olmadığı sorusunun bireysel değerlendirmesine engel olan ve tanıkların duruşmaya katılımını sağlamak için her türlü makul çabayı göstermeye yönelik görevlerinden yerel mahkemeleri muaf tutuyor gibi görünen bu durum, tek başına gerçeği sorgulayıp belirleyen makamlar huzurunda başvuranların tanıklarla yüzleştirilmesi hakkından alıkonması için haklı bir gerekçe olarak değerlendirilemez.
-
Nitekim tanıkların başvuranın yargılanması esnasında beyanda bulundukları sırada Türkiye’de farklı cezaevlerinde hapis cezalarını infaz ediyor olmaları ve dolayısıyla Devletin münhasır kontrolü altında olmaları, yargılamayı yürüten mahkemeyi bu tanıkları bizzat dinlemenin mümkün olup olmadığını değerlendirmeye sevk etmemiştir.
-
Benzer şekilde, Mahkeme, yerel makamlar tarafından F.K.nin yerini tespit etmek için alınan tedbirlerin, yani yalnızca iddia edilen iş adresinin soruşturulması ve ona ait cep telefonu numarasının aranmasının, bu kişinin duruşmada hazır bulunmasını sağlamak için kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yaptıklarını göstermediğine hükmetmiştir (bk. özetle Panagis / Yunanistan, no. 72165/13, § 47, 5 Kasım 2020 ve Tseber/Çekya, no. 46203/08, §§ 50‑51, 22 Kasım 2012).
-
Yukarıdaki anlatılanlar ışığında Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin tanıkların katılımını sağlayamaması nedeniyle istinabe yazılarını göndermiş olduğu sonucuna ulaşamamıştır. Buna göre, yerel mahkemeler veya Hükümet tarafından söz konusu tanıkların duruşmaya katılmamalarına yönelik olarak herhangi haklı bir gerekçe gösterilmediği sonucu ortaya çıkmaktadır.
(ii) Mahkeme önünde hazır bulunmayan tanıkların delilerinin başvuranın mahkûmiyeti için tek veya belirleyici bir delil olup olmadığı
-
Mahkeme, yerel mahkemelerin kararlarının davada hazır bulunmayan tanıklar tarafından sunulan beyanlara atfedilen öneme ilişkin olarak hiçbir değerlendirme içermediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu konu hakkında Mahkeme kendi değerlendirmesini yapacaktır. Bu doğrultuda, Mahkeme, başvuranın PKK mensubu olduğunu kabul etmesine ve ceza yargılamasının tamamı boyunca bu tutumunu sürdürmesine rağmen PKK tarafından gerçekleştirilen herhangi bir silahlı eylemde yer almadığını tutarlı bir şekilde iddia ettiğini gözlemlemektedir. Bu, başvuranın nihayetinde suçlu bulunduğu mülga Ceza Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında “Devlet hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını ayırmaya matuf faaliyetlerde bulunmak” suçunun zaruri maddi unsuru olduğu için somut davada önemli bir husustur. Nitekim bu hüküm uyarınca mahkûmiyeti ve nihayetindeki karar verilen müebbet hapis cezası, PKK tarafından gerçekleştirilen üç silahlı eylemde yer aldığı tespitine bağlıdır.
-
Başvurana isnat edilen olaylara ilişkin olarak diğer tanıkların ifadeleri ve olay raporları yargılamayı yürüten mahkemenin tasarrufunda olsa bile, geriye kalan hiçbir delilin başvuranı suçlu bulmaya yeterli olamayacağı göz önüne alınarak, duruşmada hazır bulunmayan dört tanık tarafından sunulan beyanların yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararından başvuranın mahkûmiyeti için esas alınmış olduğu anlaşılmaktadır (bk. Dan/Moldova, no. 8999/07, § 31, 5 Temmuz 2011). Nitekim yargılamayı yürüten mahkemenin ilk ve üçüncü olaya ilişkin bulguları belirleyici bir şekilde Y.A., F.K. ve A.T.nin verdiği ifadelerden oluşmuştur. İkinci olaya ilişkin olarak, yargılamayı yürüten mahkeme değerlendirmesinin temelini, S.T.’nin ifadelerinin bir kısmını (onun “Karker” grubu içerisinde faaliyet gösteren Diyarbakır’dan bir savaşçı olduğunu ilgilendirdiği kadarıyla) A.T.’nin de dâhil olduğu diğer üç tanığın ifadeleriyle doğrulamadan önce, söz konusu olayda “Avareş” kod adlı örgüt üyesinin yer aldığını bildiren tek kişi olan S.T.nin ifadelerine dayandırmıştır.
-
Dolayısıyla, Mahkeme’ye göre, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın iddianamede gösterilen üç silahlı eyleme katıldığını tespit edip müebbet hapis cezasına hükmederken belirleyici ölçüde duruşmada hazır bulunmayan tanıkların ifadelerine dayanmıştır (kıyaslayınız Verdam/Hollanda, (k.k.) no. 35253/97, 31 Ağustos 1999).
-
Yukarıda anlatılanların ışığında, dört tanığın duruşmaya katılmamasını telafi edebilecek usuli güvencelerin olup olmadığı halen belirsizdir.
(iii) Savunmanın karşı karşıya kaldığı engelleri telafi edecek yeterlikte dengeleyici faktörlerin mevcut olup olmadığı
-
Mahkeme, bir yargılamanın adil olarak değerlendirilebilmesi için gerekli olan dengeleyici faktörlerin niteliğinin söz konusu delilin ağırlığına bağlı olduğunu yinelemektedir. Söz konusu delil ne kadar önemli olursa, yargılamanın bir bütün olarak adil olarak değerlendirilebilmesi için dengeleyici faktörlerin ağırlığı da o derece önem taşıyacaktır (bk. yukarıda anılan Schatschaschwili, § 116). Tanık ifadesinin merkezde olması göz önüne alındığında, Mahkeme, yargılamanın adilliğini sağlaması için önemli dengeleyici faktörlerin gerektiği kanaatindedir (bk. yukarıda anılan Chernika, § 66). Mahkeme, şu unsurların bu bağlamla önemli olduğunu değerlendirmiştir: yargılamayı yürüten mahkemenin söz konusu delillere yaklaşımı, diğer suçlayıcı delillerin varlığı ve gücü ve duruşma sırasında tanıkların doğrudan çapraz sorguya çekilememesinin telafisi için alınan usuli tedbirler (bk. yukarıda anılan Schatschaschwili ve Ürek ve Ürek, § 60).
-
Yerel mahkemelerin duruşmada hazır bulunmayan tanıklar tarafından verilen delilin kabulünün olumsuz etkisini sınırlandırmak amacıyla usuli güvenceler alıp almadığına ilişkin olarak, Mahkeme, Hükümetin bu konuya dair argümanlarının iki yönlü olduğunu not etmektedir: birinci olarak, başvuranın avukatının, ona tanıkları sorguya çekme olanağı sağlayabilecek istinabe duruşmalarına katılmadığını ileri sürmüştür ve ikinci olarak de yargılamayı yürüten mahkemenin duruşmada hazır bulunmayan tanıklar tarafından sunulan delile yönelik titiz bir inceleme yaptığına vurgu yapmışlardır. Mahkeme, bu iki hususu sırasıyla ele alacaktır.
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi kapsamında duruşmada hazır bulunmayan tanıklar tarafından sunulan delil karşısında usuli güvenceler istenmesinin altında yatan sebebin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin anlamı dâhilinde yargılamanın bir bütün olarak adilliğini sağlamak amacıyla bu tür tanıklar tarafından sunulan delilin güvenilirliğinin adil ve uygun bir değerlendirmesine duyulan ihtiyaç olduğunu yinelemektedir (bk. yukarıda anılan Al-Khawaja ve Tahery, § 147).
-
Hükümetin itirazının ilk kısmına ilişkin olarak, Mahkeme yargılamayı yürüten mahkemenin CMK’nın 180. maddesini yorumlaması nedeniyle tanıkların yokluğu için haklı bir neden bulunmadığını zaten tespit ettiğini yinelemektedir. Sonuç olarak, Mahkeme yargılamayı mümkün olan en derin irdelemeye tabi tutacaktır (aynı kararda § 147).
-
Bu bağlamda Mahkeme ayrıca, CMK’nın 180. maddesinin ikinci fıkrasında tanıkların ikamet yerinde bulunan mahkemeler tarafından dinlenmesinin sadece ikamet adresinin yargılamayı yürüten mahkemenin yargı çevresi dışında bulunmasından dolayı getirilmesi zor olan tanıklara uygulandığının öngörüldüğünü gözlemlemektedir. Ancak yargılamayı yürüten mahkemenin kararında bu önemli gereklilik hususunda sessiz kalınmıştır. Benzer şekilde, CMK’nın 180. maddesinin beşinci fıkrasında yargılamayı yürüten mahkemenin yargı çevresi dışında bulunan tanıkların aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle dinlenebilmeleri olanağının varlığı hâlinde bu yöntem uygulanarak ifade alınabileceği öngörülmektedir. Ancak yargılamayı yürüten mahkemenin bu yöntemi de dikkate almadığı görülmektedir. Ek olarak, yargılamayı yürüten mahkeme bu yönetimi kullanmasına engel teşkil eden herhangi bir gerekçe sunmamıştır. Bu nedenle, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin hazır bulunmayan tanıklardan delil elde etmek için alternatif tedbirleri araştırmadığı sonucuna varmıştır.
-
Her halükarda, Hükümetin itirazının ilk kısmını değerlendirmek için Mahkeme yargılamayı yürüten mahkemenin tercih ettiği yöntemin, yani hazır bulunmayan tanıkların sorgulanması için ikamet yerlerindeki mahkemelere istinabe yazıları göndermenin, savunmanın kanıtların güvenirliğinin adil ve uygun bir şekilde değerlendirilmesine izin verecek şekilde olup olmadığına ilişkin ilk soruyu da incelemelidir. Mahkeme, somut davada aşağıdaki nedenlerden dolayı bu soruya olumlu bir yanıt verememektedir.
-
İlk olarak, Mahkeme Hükümetin itirazını kabul etseydi, sanık ve/veya müdafiler, tanığa soru sorma hakkından yararlanabilmek için tanıkların ifade verecekleri duruşmalara katılmak üzere farklı yerlere seyahat etmek zorunda kalacaklardı. Avukatların uzak şehirlerde potansiyel olarak birden fazla duruşmaya katılmalarını gerektiren böyle bir işlem silahların eşitliği ilkesine uygun olmayacak ölçüde savunmaya orantısız bir yük yükleme riski taşırmaktadır. Somut davada, başvuranın avukatı, Y.A.ya soru sorma amacıyla Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde gerçekleştirilen duruşmaya katılmıştır. Ancak, o zamana kadar mahkeme, Y.A.yı daha önceki duruşmada dinlemiştir ve bu duruşmanın tutanakları, başvuranın avukatının bu konuda usulüne uygun olarak bilgilendirildiğini gösteren hiçbir şey içermemektedir. Başvuranın avukatının hazır bulunduğu ikinci duruşma sırasında, Y.A. hasta olduğu için hazır bulunamamış ve başvuranın avukatı, Y.A.yı çapraz sorguya çekememiştir (bk. yukarıda 19. paragraf). Her halükarda, Hükümet hiçbir aşamada, ceza yargılaması boyunca tutuklu kalan başvuranın arzu ederse farklı mahkemelerdeki istinabe duruşmalarına katılabileceğini ileri sürmemiştir. Hatta böyle bir olasılığın, tutuklunun tanık dinlenmesi sırasında hazır bulunması hakkını tutuklu bulunduğu yer mahkemesiyle sınırlandıran CMK’nın 181 § 3 maddesi tarafından açıkça reddedildiği görülmektedir. Mahkeme, fiziksel teşhisin çok önemli rol oynadığı davalarda, bir başvuranın yargılamayı yürüten mahkeme nezdinde tanıklarla birlikte şahsen bulunmasının büyük önem taşıdığını ve avukatın bu tanıkların güvenilirliğini sorgulayabilmesi durumunda bile, yalnızca başvuranın avukatının bulunması savunma haklarını desteklemek için yeterli olmayacağını yinelemektedir (bk. Fikret Karahan/Türkiye, no. 53848/07, §§ 54-55, 16 Mart 2021).
-
İkinci olarak, özellikle yerel mahkemeler bir tanığın hazır bulunmasını sağlamak almak için kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yapmadığında, yargılamayı yürüten mahkemenin bu yaklaşımı doğrudanlık ilkesini tehlikeye düşürebilmektedir. Zira, bu yaklaşım ikamet ettiği yerde bulunan mahkemelerde beyanda bulunan belirli bir tanığın tutumunu ve güvenilirliğini doğrudan gözlemleme olanağına sahip olmayacağı bir duruma yol açmaktadır. Bir tanığın güvenilirliğinin ve verdiği ifadelerin doğruluğunun değerlendirilmesi genellikle tek başına kayıt altına alınmış sözlerinin okunmasıyla yerine getirilemeyecek karmaşık bir görevdir (bk. yukarıda anılan Daştan, § 33). Nitekim avukatlar her istinabe duruşmasına gitme ve katılma imkânına sahip olsalar bile, tanıkların çapraz sorgusu veya sanıkları teşhis etmeleriyle ulaşılmak istenen amaç, sanığın suçluluğu konusunda karar verecek olan hâkimlerin, hazır bulunmayan tanıkların tutumlarını gözlemleme ve davada hazır bulunmadıkları için haklı bir sebep olmaksızın güvenilirliklerini değerlendirme imkânına sahip olmayacakları göz önüne alındığında, gerektiği gibi yerine getirilmeyebilir. Bu noktada somut dava, tanıkların sanığın yokluğunda, ancak avukatı huzurunda yargılamayı yürüten mahkemeler tarafından dinlenmesinin Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesinin gereklerine uygun olduğu tespit edilmiş -somut davanın aksine, nihayetinde suçluluk meselesine ilişkin karar verilmiş- olan diğer davalardan farklıdır (bk. yargılama sırasında sanık ve tanıklar arasında doğrudan bir yüzleştirilmenin yapılmadığına ilişkin olan, yukarıda anılan, Fikret Karahan § 55; yukarıda anılan Šmajgl, § 64 ve burada atıfta bulunan diğer davalar ve Mahkemenin, başvuranlar ve tanıklar arasında yalnızca yargılama öncesi soruşturma sırasında meydana gelen doğrudan bir yüzleştirilmenin varlığına ilişkin değerlendirmesiyle ilgili olarak Riahi/Belçika, no. 65400/10, §§ 40-42, 14 Haziran 2016 ve burada atıfta bulunan diğer davalar ile kıyaslayınız ve Mahkemenin cinsel istismar suçlarına ilişkin davalardaki yaklaşımı için Vronchenko/Estonya, no. 59632/09, § 56, 18 Temmuz 2013 ve burada atıfta bulunan diğer davalar ile karşılaştırınız). Mahkemeye göre, somut davada söz konusu olayın başvuranın davada hazır bulunmayan tanıklarla yüzleştirilmesine (veya yüzleştirilmemesine) ilişkin bir durum olduğu göz önüne alındığında yukarıdaki hususlar daha da önemlidir ve bu durum evleviyetle tanıkların sözlü olarak dinlenmesini gerektirmektedir.
-
Bu nedenle, Mahkeme tanıkların ikamet ettiği yerdeki mahkemeler tarafından dinlenmelerinin, hazır bulunmayan tanıkların duruşmaya katılmaması için haklı bir sebebin bulunmadığı ve yargılamayı yürüten mahkemenin duruşmaya katılmayan tanıkları dinlemek için alternatif tedbirleri değerlendirmeden bu hukuk yoluna başvurduğu durumlarda usuli bir güvence niteliğinde olmadığı sonucuna varmıştır. Aksi bir sonuca varmak, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi kapsamındaki temel ilkenin, yani “bir sanık mahkum edilmeden önce hakkındaki bütün delillerin kamuya açık bir duruşmada sanık huzurunda sanığın karşı argüman sunabilmesine olanak tanıyacak şekilde sunulmasının”, tanıkların duruşmaya katılmadığı için haklı bir sebep olmaksızın veya yerel mahkemeler tarafından daha hafif önlemler için gereken ilgi gösterilmeksizin istisna haline geleceği anlamına gelecektir. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, başvuranın avukatının A.T. ve S.Y.nin İstanbul ve Muş Ağır Ceza Mahkemeleri nezdinde ifade verdikleri duruşmalara teorik olarak katılma olasılığı yeterli bir dengeleyici faktör oluşturmamıştır. Bu nedenle Mahkeme, Hükümetin bu konudaki iddiasını reddetmektedir.
-
Hükümetin itirazının ikinci kısmına ilişkin olarak, Mahkeme, ulusal mahkemelerin hazır bulunmayan tanıklar tarafından sunulan beyana tedbirli yaklaştığına ya da tanıkların yargılamada hazır bulunmaması nedeniyle delilin daha az önem taşıdığının farkında olduklarına dair dava dosyasında hiçbir bulgunun olmadığını gözlemlemektedir (bk. yukarıda anılan Süleyman § 89, daha fazla referans ile birlikte).
-
Ek olarak, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin, A.T.nin 1999 yılında yüzünde çizgiler bulunan “Avreş” kod adlı örgüt üyesine ilişkin vermiş olduğu ifade, başvuranın da yüzünde çizgiler olduğu göz önüne alındığında, başvuranınkiyle birebir örtüştüğü sonucuna vardığını gözlemlemektedir. Ancak, yargılamayı yürüten mahkemenin A.T.nin 1999 yılında “Avreş’in” tutuklandığını da belirtmesini basitçe göz ardı etmesi kayda değer bir olgudur. Başvuranın bu olaydan yaklaşık on yıl sonra tutuklandığı göz önüne alındığında, bu durumun açıklığa kavuşturulması elzemdi ve tanıkların şahsen dinlenmesi gerektiğine örnek teşkil ediyordu. Benzer şekilde, yargılamayı yürüten mahkeme başvuranın PKK’da birden fazla “Avareş” olduğu iddiasını ele almış gibi görünse de, A.T. tarafından belirtilen “Avreş” kod adlı kişinin diğer üç tanık (F.K., S.Y. ve Y.A.) tarafından belirtilen “Avareş” ile veya başvuran tarafından kullanıldığı iddia edilen “Avareş-Tekoşin” ile aynı olup olmadığı sorusunu ele almamıştır. Bu hususlar, söz konusu tanıkların ifadelerinin başvuranın fotoğrafları üzerinden gerçekleşen kimlik tespitine dayanmadığı göz önüne alındığında daha fazla bir öneme sahiptir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Fernandes Pedroso/Portekiz, no. 59133/11, § 102, 12 Haziran 2018). Yukarıdaki eksiklikleri göz önünde bulundurarak ve bir tanığın güvenilirliğinin değerlendirilmesinin genellikle sadece kayıtlı sözlerinin okunmasıyla yerine getirilemeyecek bir görev olduğunu yineleyerek (bk. yukarıda anılan Daştan § 33), Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından yapılan incelemenin, mevcut hâliyle ve tek başına, hazır bulunmayan tanıklar tarafından verilen ifadelerin kabul edilmesiyle başvuran aleyhindeki ceza yargılamasının adilliği üzerindeki olumsuz etkisini ortadan kaldıracak nitelikte olmadığı görüşündedir.
-
Diğer suçlayıcı delillerin varlığı ve gücüne ilişkin olarak, Mahkeme başvuranın mahkûmiyet kararı için hazır bulunmayan tanıklar tarafından verilen beyanların ispat değerine ilişkin yukarıdaki tespitlerini yinelemektedir (bk. yukarıda 59 ve 61. paragraflar). Yargılamayı yürüten mahkemenin hazır bulunmayan tanıklar tarafından verilen beyanlara verdiği ağırlık bu tür kanıtların güvenilirliğini ve doğruluğunu uygun ve adil bir şekilde değerlendirmeyi amaçlayan usule ilişkin güvenceleri gerektiği gibi uygulamasını gerektirse de Mahkeme mevcut davada böyle bir güvence görememektedir. Nitekim başvuranın mahkûmiyeti, 1995 ile 1999 arasındaki dönemde sorgulanırken ya da başvuran aleyhindeki ceza yargılaması sırasında ifade verirken başvuranın gerçek anlamda inceleme fırsatı bulamadığı, hazır bulunmayan tanıkların sorgulanmayan ifadelerine dayanmaktadır.
-
Yukarıdaki görüşler ışığında, Mahkeme, dört tanığın duruşmaya katılmaması, kendileri ile başvuran arasında haklı bir sebep olmaksızın yüzleştirilme yapılmaması ve yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranı mahkûm ederken tanıkların ifadelerine dayanması ve başvuranın gerekli usuli güvenceler olmaksızın müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesi, savunmanın delillerinin doğruluğunu ve güvenilirliğini sorgulama kabiliyetini önemli ölçüde etkilediği ve mevcut davanın koşullarında, başvuran aleyhindeki yargılamaların bütünsel adilliğine zarar verdiği sonucuna varmıştır.
-
Sonuç olarak, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi ihlal edilmiştir.
-
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
-
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Başvuran, herhangi bir tazmin talebinde bulunmamıştır. Dolayısıyla, Mahkeme bu başlık altında herhangi bir tazmin ödenmesi hükmünde bulunmamıştır.
-
Sonuçtan bağımsız olarak Mahkeme Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesi durumunda, CMK’nın 311. maddesinin yargılamanın yerel mahkemeler önünde yenilenmesine olanak tanıdığını kaydetmektedir (bk. yukarıda anılan Fikret Karahan § 64 ve yukarıda anılan Daştan § 44).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
- Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
- Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 18 Ocak 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Carlo Ranzoni
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.