CASE OF AKDENIZ AND OTHERS v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

AKDENİZ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru No. 41139/15 ve 41146/15)

KARAR

Madde 10 • İfade özgürlüğü • Açık ve öngörülebilir yasal dayanağı olmadan, meclis soruşturmasına ilişkin her türlü bilginin yayılmasını yasaklayan ihtiyati tedbir

Madde 34 • Mağdur bir gazeteci ile mağdur olmayan akademisyenler ve sosyal medya kullanılacıları arasındaki bu ön ve genel kısıtlama farkı

STRAZBURG

4 Mayıs 2021

Kesinleşme Tarihi

6 Eylül 2021

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.

Akdeniz ve diğerleri / Türkiye davasında,

Başkan
Jon Fridrik Kjølbro,

Hâkimler
Aleš Pejchal,

Valeriu Griţco,

Egidijus Kūris,

Branko Lubarda,

Carlo Ranzoni,

Saadet Yüksel

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),

Türk vatandaşı Yaman Akdeniz, Kerem Altıparmak ve Banu Güven’in (“başvuranlar”) 10 Ağustos 2015 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuruları (no. 41139/15 ve 41146/15),

Başvuruları, Türk Hükümetinin (“Hükümet”) bilgisine sunmaya ilişkin kararı,

Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuranlarca cevaben sunulan görüşleri,

Bölüm Başkanının müdahil taraf olma izni verdiği Media Legal Defence Initiative örgütünün değerlendirmelerini dikkate alarak,

30 Mart 2021 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

GİRİŞ

  1. Dava, meclis soruşturmasına ilişkin bilgilerin, her türlü iletişim organı aracılığıyla, dağıtımı ve yayımlanmasının yasaklanmasına yönelik ulusal mahkemeler tarafından verilen tedbir kararı ile ilgilidir.

OLAY VE OLGULAR

  1. Yaman Akdeniz ve Kerem Altıparmak sırasıyla 1968 ve 1973 doğumludurlar. Olayların meydana geldiği dönemde, Akdeniz, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Hukuk Profesörü; Altıparmak ise Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesinde Yardımcı Doçent ve bu üniversitenin İnsan Hakları Merkezi Müdürüydü. Akdeniz, Cyber-Rights.Org adlı sivil toplum örgütünün başkanı olduğunu ve bireysel olarak ya da Atlıparmak ile işbirliği yaparak, internet ve ifade özgürlüğü konularında çok sayıda yazı ve kitaplar yayımladığını ifade etmektedir.

Gazeteci olan Fatma Banu Güven 1969 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Özel haber kanalı olan NTV’de yaklaşık on dört yıl editör ve sunucu olarak çalıştığını, ardından Artı Bir isimli başka bir özel televizyon kanalında kısa bir süre çalıştığını ifade etmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde, IMC TV isimli televizyon kanalında -ulusal ve özel bir televizyon kanalı- siyasi yorumcu ve haber spikeri olarak çalışmaktaydı. Ayrıca, geçmişte ulusal gazetelerin farklı bölümlerinde editör ve gazeteci olarak çalıştığını ve farklı üniversitelerde medya üzerine dersler verdiğini ifade etmektedir. Başvuranlar, Avukat A.D. Ceylan tarafından temsil edilmektedirler.

  1. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  2. SOMUT OLAYIN KOŞULLARI

    1. Meclis soruşturması
  3. 5 Mayıs 2014 tarihinde, yetmiş yedi milletvekili hakkında sunulan önergenin ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi, meclis soruşturması başlatılmasına ve dört eski bakan yani Ekonomi Bakanı Z.C., İçişleri Bakanı M.G., Avrupa Birliği Bakanı E.B. ile Çevre ve Şehircilik Bakanı E.B. hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet iddialarını incelemekle görevli meclis soruşturma komisyonu (“komisyon”) kurulmasına karar vermiştir. Söz konusu iddiaların temelinde, İstanbul emniyeti ve Cumhuriyet savcılığı tarafından 17-25 Aralık 2013 tarihinde yürütülen geniş çaplı bir operasyon yatmaktaydı. Hükümet, bu operasyonun yolsuzluk eylemleriyle ilgili bir soruşturma olmadığını, Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak adlandırılan örgütün, yargı erkine sızan ve söz konusu örgütün talimatıyla hâkim ve savcılık yapan mensupları tarafından, seçilen Hükümete karşı başlatılan bir darbe girişimi olduğunu belirtmektedir. Hükümet bu bağlamda, Mahkemeye, söz konusu örgütün yapısı, işleyişi ve faaliyetlerinin yanı sıra 17-25 Aralık 2013 tarihinde yaşanan olaylar ve 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimi ile ilgili bir bilgi notu sunmuştur.

  4. Komisyon 9 Temmuz 2014 tarihinde, komisyon üyelerinin belirlenmesi sonrasında çalışmalarına başlamıştır. 27 Ekim 2014 tarihinde, komisyonun görev süresi iki ay uzatılmış ve meclis çalışmalarına verilen aralar nedeniyle 9 Ocak 2015 tarihinde sona ermiştir. Komisyon, soruşturma boyunca on iki toplantı düzenlemiş; yirmi üç tanık çağırmış; suçlanan eski bakanları dinlemiş ve bu bakanların malvarlığı ile ilgili bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir. Öte yandan, şu suçlamalara ilişkin ceza soruşturmalarının dosyalarını incelemiştir: Kaçakçılık, nüfuz ticareti, yolsuzluk, resmi belgelerde sahtecilik, görevi kötüye kullanma. Komisyon, soruşturma sonunda, 5 Ocak 2015 tarihinde, beşe karşı dokuz oyla, söz konusu bakanlara yönelik suçlamaların asılsız olduğu sonucuna varmıştır. Netice itibarıyla, Büyük Millet Meclisinden, ilgili kişiler hakkında Yüce Divan önünde ceza davası açılmaması tavsiyesinde bulunmuştur.

  5. Meclis soruşturmasına ilişkin bilgiler hakkında yayın yasağına yönelik ihtiyati tedbir

  6. Komisyon başkanı 21 Kasım 2014 tarihinde, söz konusu soruşturmanın iyi şekilde yürütülmesi adına meclis soruşturmasına ilişkin bilgilerin yazılı basında, görsel-işitsel medyada ve internette yayımlanması ve yayılmasını yasaklamak maksadıyla ihtiyati tedbir almak amacıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuştur. Bilhassa, soruşturmanın gizliliğine ve ilgili şahısların itibarına zarar verebilecek çok sayıda yayının, Anayasa’nın 38. maddesi, Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü (“İç Tüzük”) ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesine aykırı olarak yapıldığını belirtmiştir.

  7. Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliği 25 Kasım 2014 tarihinde bu talebi kabul etmiş ve komisyonun çalışmalarının, İç Tüzük’ün 110 § 2 maddesi gereğince gizli olduğu ve bu bağlamdaki bilgilerin yayımlanmasının soruşturmanın gizliliğine ve ilgili şahısların itibarına zarar verebileceği gerekçesiyle yayın yasağı getirmiştir. Bu kararın ilgili bölümleri şu şekildedir:

“(...) eski bakanlardan Z.C., M.G., E.B. ve E.Ba. hakkında meclis soruşturması yürütülmüştür. Bu amaçla oluşturulan meclis komisyonunu Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü’nün 110. maddesinin 2. fıkrası gereğince çalışmalarını gizli olarak yürüttüğü anlaşılmakta, gerek soruşturmanın gizliliğinin ihlal edilmesinin önlenmesi bakımından gerekse haklarında soruşturma yürütülen eski bakanların kişilik haklarının zedelenmesinin önlenmesi, şöhret ve diğer haklarının korunmasının sağlanması bakımından Türkiye Büyük Millet Meclisi soruşturma komsiyonunun istemiş ve getirtmiş olduğu bilgi ve belge içerikleri ile komsiyonun tanık, bilgi sahibi, bilirkişi sıfatıyla veya diğer ilgililer olarak beyanlarına başvurduğu kişilerin komisyona vermiş oldukları beyanlarına yönelik olarak Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince soruşturma bitim tarihi olan 27 Aralık 2014 günü, tüm yazılı, görsel ve internet ortamında yapılan yayınlar hakkında yayın yasağı konulmasına karar vermek gerekmiştir. (...)”

  1. M.T. (muhalefet milletvekili, bk. aşağıda 14. paragraf) 27 Kasım 2014 tarihinde, 25 Kasım 2014 tarihinde verilen yayın yasağı kararına karşı itirazda bulunmuştur.

  2. Ankara 8. Sulh Ceza Hâkimliği 28 Aralık 2014 tarihinde, söz konusu kararın usul kurallarına ve hukuka uygun olduğu değerlendirmesinde bulunarak yukarıda anılan itirazı reddetmiştir.

  3. Öte yandan, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak 28 Kasım 2014 tarihinde söz konusu karara itiraz etmişlerdir. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilgili içtihadına atıfta bulunarak, ihtilaf konusu tedbirin ifade özgürlüğü ve adil yargılanma haklarının ihlali anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. İfade özgürlüğüne ilişkin olarak, sansüre benzeyen söz konusu tedbirin yasal dayanağı olmadığını ve soruşturmanın gizliliğinin ilgili mevzuat ile korunması nedeniyle ifade özgürlüğü haklarının özüne yönelik bir ihlal teşkil ettiğini iddia etmişlerdir. Dolayısıyla, başvuranlara göre yayın yasağına karar vermek gerekli değildi. Eski bakanların isimleri ve haklarındaki suçlamalar kamuoyu tarafından bilindiği için, itibarlarının korunmasının, izlenen meşru amaca ulaşmak için artık gerekli görünmeyen söz konusu tedbiri haklı gösteremeyeceğini ifade etmişlerdir.

  4. Ankara 8. Sulh Ceza Hâkimliği 15 Aralık 2014 tarihinde, ihtilaf konusu kararın usul kurallarına ve hukuka uygun olduğu değerlendirmesinde bulunarak, yukarıda anılan itirazın reddine karar vermiştir. Söz konusu kararın ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir:

“(...) Mahkeme tarafından yapılan inceleme sonucunda, gerekçeler ile evrak kapsamı dikkate alınarak, 7. Sulh Ceza Hâkimliğinin 25 Kasım 2014 tarih ve 2014/4205 sayılı kararı usul ve yasaya uygun bulunduğundan talebin reddine karar verilmiştir. (...)”

  1. Hükümet, Komisyon tarafından elde edilen tüm bilgilerin derlendiği komisyon raporunun yayımlandıktan sonra basılmakla kalmayıp aynı zamnda Millet Meclisinin internet sitesinde https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem24/yil01/ss681.pdf) ve Resmi Gazete’de yayımlandığını belirtmiştir.

  2. Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru

  3. Başvuranlar, diğer üç kişi ile birlikte (aralarında bir gazetecinin de bulunduğu üç milletvekili) 3 Aralık 2014 tarihinde, söz konusu yayın yasağına itiraz etmek için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Diğerlerinin yanı sıra, Sözleşme’nin 6 ve 10. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.

İç hukuk yollarının tüketilmesi ile ilgili olarak, ihtilaf konusu tedbire karşı açık tek hukuk yolunun sulh ceza hâkimliği önünde itirazda bulunma imkânı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Birçok kişi ve kurumun söz konusu yolu zaten boş yere kullandığını ve bu başvruların kesin olarak reddedildiğini ifade etmişlerdir. Anayasa Mahkemesinin konuyla ilgili içtihadı ışığında, itiraz yolunun tüketilmesi gereken bir yol olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmışlardır.

Esasa ilişkin olarak, öncelikle, Sözleşme’nin 10. maddesi açısından, ifade özgürlüğüne ilişkin genel kural olarak niteledikleri Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 2. fıkrasının, ihtilaf konusu tedbir için yasal dayanak olarak kullanılamayacağını ileri sürmüşlerdir. Bu tedbirin bir sansür oluşturduğundan ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğü haklarının özünde ciddi zarara neden olduğundan yakınmışlardır. Ayrıca, kabul edilebilir eleştiri sınırlarının, siyasetçilerde olduğu gibi, resmi görevlerini yerine getiren memurlar için sıradan kişilere kıyasla daha geniş olduğunu ifade etmişlerdir. Bu nedenle, ihtilaf konusu tedbirle siyasetçilere sağlanan korumanın, herhangi bir zorunlu sosyal ihtiyacı karşılamadığını ve kullanılan yöntemlerin, tedbir ile hedeflenen amaç olan “başkalarının hakları ve itibarının korunması” bağlamında orantılı olmadığını ileri sürmüşlerdir. Son olarak, söz konusu bilgilerin geniş çapta yayılma yoluyla kamuoyuna açıklandığını ve bu nedenle, yayılmasını engellemeye gerek olmadığını iddia etmişlerdir.

Sözleşme’nin 6. maddesi açısından, mahkeme kararlarının, dayandıkları gerekçeleri yeterli şekilde belirtmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Ancak Sulh Ceza Hâkimliği tarafından kabul edilen söz konusu yasak kararının bu tedbiri haklı göstermek için yeterince gerekçelendirilmediğini tespit etmişlerdir. Öte yandan, sulh ceza hâkimliğinin kararının, bu karara karşı yapılan itirazın, kendilerine göre, başka bir sulh ceza hâkimliği tarafından incelenmiş olması nedeniyle, etkili bir yargı denetimine tabi tutulmadığını iddia etmişlerdir.

  1. Anayasa Mahkemesi 10 Aralık 2014 tarihli kararla, bireysel başvurunun kişi yönünden (ratione personae) yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir (Mahmut Tanal ve diğerleri kararı, no. 2014/18803, 10 Aralık 2014). Davacıların, ceza soruşturmasıyla alakaları olmadığını ve söz konusu tedbirden kişisel olarak ve doğrudan etkilenmediklerini göz önünde bulundurarak, ihtilaf konusu karara itiraz etmelerini sağlayacak mağdur sıfatına sahip olmadıklarını değerlendirmiştir. Aynı zamanda, komisyonun çalışmalarının, İç Tüzük gereğince gizli olduğunu gözlemlemiştir. Başvuruyu, soruşturmanın gizliliğine fiilen itiraz etmeyi amaçlayan bir şikâyet olarak değerlendirerek, davacıların söz konuş tedbirden kişisel olarak etkilendiklerini gösteremediklerini ve soruşturma eylemleri hakkında bilgi almaya yönelik meşru bir menfaat bulunduğu sonucuna varmıştır. Başkaca bir sonuca varmanın, mağdur kavramının öngörülemez şekilde genişlemesine yol açacağı ve ceza yargılamasının temel ilkelerinden birini oluşturan soruşturmanın gizliliğini uygulanamaz kıldığı kanaatine varmıştır.

Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:

“28. Somut olayda başvurucuların ihlale neden olduğunu ileri sürdükleri kamu gücü işlemi, TBMM’de dört eski bakan hakkında devam eden soruşturmaya ilişkin olarak Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen yayın yasağı kararıdır. İçeriği incelendiğinde bu kararın, soruşturmanın gizliliğine ilişkin ilgili Kanun ve Meclis İçtüzüğü hükümlerinin tekrarından ibaret olduğu ve bir yenilik getirmediği anlaşılmaktadır. TBMM’de yürütülen soruşturmanın gizli olmasının nedeni ilgili İçtüzük ve Kanun hükümleri olduğundan, somut bireysel başvurudaki şikâyetin aslında fiilen söz konusu hükümlere yönelik olduğu açıktır.

  1. (...) Anayasa’nın Meclis Soruşturması Komisyonunun oluşum, görev ve yetkilerini düzenleyen 100. maddesinin son paragrafı meclis soruşturması komisyonlarının çalışmaları hakkında Meclisteki siyasî parti gruplarında, meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamayacağını ve karar alınamayacağını hükme bağlamıştır. Aynı şekilde (...) İç Tüzüğü’nün 110. maddesinin ikinci paragrafı Meclis Soruşturması Komisyonunun çalışmalarının gizli olduğunu ve üyeler dışında kimsenin bu çalışmalara katılamayacağını ifade etmektedir.

(...)

  1. (...) Meclis Soruşturması Komisyonu, bir nevi ceza soruşturması yürütmektedir, bu nedenle bu soruşturma açısından Cumhuriyet savcısı konumundadır. Nitekim hazırlanan rapor, daha sonra açılabilecek ceza davasında iddianame yerine geçen belge olarak kabul edilmektedir. Hal böyle olunca TBMM İç Tüzüğü’nün 110. maddesinin öngördüğü gizliliği, (...) Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesinde düzenlenen soruşturmanın gizliliği ile aynı şekilde yorumlamak gerekir. Soruşturmanın gizliliğini ihlal ise (...) Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinde suç olarak düzenlenmiştir.

  2. Söz konusu soruşturmanın bir ceza soruşturması olduğunda duraksama yoktur. Ancak yürütülen soruşturmanın içeriği dikkate alındığında başvurucuların ne soruşturmanın sujelerinden oldukları ne de soruşturulan kişilere atfedilen fiillerden doğrudan ve şahsen etkilendikleri söylenebilir. Başvurucuların konumları ve statüleri gereği topluma karşı sorumlu oldukları olgusu da doğrudan ve şahsen etkilenmiş olma gerekliliğini karşılama noktasında yeterli değildir.

  3. Başvurucu M.T.nin itirazının mercii tarafından taraf ehliyeti konusu tartışılmaksızın [8. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından] esastan incelenmiş olması da bu başvurucunun bireysel başvuru sürecinde mağdur sıfatını kazandığının kabulü şeklinde yorumlanamaz. Mahkememiz önceki tarihli kararlarında, derece mahkemeleri önündeki taraf ehliyeti ile bireysel başvuru açısından kişi yönünden yetkinin aynı şey olmadığını, kişi bakımından yetki konusunun Mahkememizin takdir değerlendirmesine tâbi olduğunu ifade etmiştir (...) Bu haliyle başvurucular söz konusu meclis soruşturmasının tarafı değildirler. (...)”

  4. Kararın hüküm fıkrasına göre, söz konusu başvuru, davacıların tamamı bakımından altıya karşı on altı oyla kişi yönünden (ratione personae) yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur. Öte yandan, yedinci bir üye, başvurunun üç başvuran tarafından yapılmış olması nedeniyle azınlığın görüşüne katılmıştır.

  5. Karar metninden aynı zamanda, dokuz hâkimin müşterek veya bireysel olarak beş ayrık görüş kaleme aldığı anlaşılmaktadır.

Üç hâkim tarafından imzalanan ortak karşı oy görüşünde, söz konusu hâkimler, davacıların tamamının, ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına yönelik müdahale nedeniyle mağdur oldukları iddiasında bulunabileceklerini ileri sürmüşlerdir. Diğer iki hâkim bilhassa ortak karşı oy görüşlerinde, gazeteci ve akademisyen olan davacıların, yani başvuranların, müdahale nedeniyle mağdur oldukları iddiasında bulunabileceklerini ifade etmişlerdir. Özellikle basının vazgeçilmez “bekçi köpeği” rolüne ve akademisyelerin güncel konularda kamuoyunu aydınlatmasının önemine vurgu yapmışlardır. Bir başka hâkim, kısmen karşı ve kısmen ayrık oy görüşünde, milletvekili olan davacıların, müdahale nedeniyle mağdur oldukları iddiasında bulunamayacaklarını ifade etmiştir. Ancak diğer davacılar yani üç başvuran ile ilgili olarak, bu şahısların bir müdahalenin mağduru olarak kabul edilebileceklerini ve başvurunun, bu şahıslar tarafından yapılmış olması nedeniyle esastan incelenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hâkimlerden biri, karşı oy yazısında, sulh ceza hâkimliğinin, davacı statüsünün, davacının haklarının ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olduğu iddiasında bulunabileceği sonucuna varmak için yeterli oluşuna itiraz etmediğini ileri sürmüştür. Öte yandan, hüküm fıkrasında, iki hâkimin, başvurunun kabul edilemezliği yönünde oy kullanmadan önce, gazeteci olan davacıların söz konusu tedbirden doğrudan etkilenmiş olarak değerlendirilebilecekleri ve başvurunun kişi yönünden (ratione personae) yetkisizlik nedeniyle reddedilmesi gerektiği yönündeki görüşe katılmadıkları şeklindeki karşı görüşlerini ifade ettikleri görünmektedir.

  1. Anayasa Mahkemesi, başvuranların da aralarında bulunduğu dört davacının talebi üzerine, 11 Mart 2015 tarihinde, ilk kararın gözden geçirilmesini kabul etmiştir. Anayasa Mahkemesi, kararında, hâkimlerden ikisi başvurunun kabul edilemezliği yönünde oy kullanmış olmalarına rağmen, davacı gazetecilerin söz konusu tedbirden doğrudan etkilenmiş olarak değerlendirileceklerine dair karşı görüşlerini de ifade etmişlerdir. Müzakere tutanaklarından, bu hâkimlerin çoğunluk ile birlikte başvurunun kabul edilemezliği yönünde oy kullandıkları anlaşıldığından, burada bir karşı oy görüşü değil ayrık oy görüşü söz konusu olduğunu eklemiştir. Ayrıca, gazeteci olduğu halde yanlışlıkla milletvekili olarak söz edilen A.K. ile ilgili olması nedeniyle kararın bir paragrafında ve hüküm fıkrasında değişiklik yapılmasına karar vermiştir.

  2. HUKUKİ ÇERÇEVE VE İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARININ UYGULANMASI

    1. Anayasa
  3. Anayasa’nın ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:

Madde 26

“ 1) Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

  1. Bu hürriyetlerin kullanılması, (...) başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının (...) veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.”

Madde 28

“1) Basın hürdür, sansür edilemez. (...)

  1. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.

  2. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 (...) maddeleri hükümleri uygulanır.

(...)

  1. Yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için, kanunla belirtilecek sınırlar içinde, hâkim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayım yasağı konamaz.”

Madde 38 § 4

“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”

Madde 98 § 1

“Türkiye Büyük Millet Meclisi; Meclis araştırması, genel görüşme, Meclis soruşturması ve yazılı soru yollarıyla bilgi edinme ve denetleme yetkisini kullanır.”

Madde 100

“Başbakan veya bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile, soruşturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve gizli oyla karara bağlar.

Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, (...) onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclise sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur.

Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde görüşülür ve gerek görüldüğü takdirde ilgilinin Yüce Divana sevkine karar verilir. (...)

Meclisteki siyasî parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.”

  1. 9 Haziran 2004 tarihinde kabul edilen ve 26 Haziran 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 5187 sayılı Basın Kanunu

  2. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun (“Basın Kanunu”) 3. maddesi aşağıdaki şekildedir.

“Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.

Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.”

  1. Basın Kanunu’nun 14. maddesinin somut olay ile ilgili kısımlarında şunlar öngörülmektedir:

“Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan düzeltme ve cevap yazısını; sorumlu müdür (...) ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır.

Düzeltme ve cevapta, buna neden olan eser belirtilir. Düzeltme ve cevap, ilgili yazıdan uzun olamaz. (...)

Düzeltme ve cevabın birinci fıkrada belirlenen süreler içinde yayımlanmaması halinde yayım için tanınan sürenin bitiminden itibaren, birinci fıkra hükümlerine aykırı şekilde yayımlanması halinde ise yayım tarihinden itibaren onbeş gün içinde cevap ve düzeltme talep eden kişi, (...) sulh ceza hâkiminden yayımın yapılmasına (...) karar verilmesini isteyebilir. Sulh ceza hâkimi bu istemi üç gün içerisinde, duruşma yapmaksızın, karara bağlar.

Sulh ceza hâkiminin kararına karşı acele itiraz yoluna gidilebilir. Yetkili makam üç gün içinde itirazı inceleyerek karar verir. Yetkili makamın kararı kesindir.

(...)”

  1. Basın Kanunu’nun “El koyma, dağıtım ve satış yasağı” başlıklı 25. maddesinin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:

“Soruşturma için sübut vasıtası olarak her türlü basılmış eserin en fazla üç adedine Cumhuriyet savcısı, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kolluk el koyabilir.

Soruşturma veya kovuşturmanın başlatılmış olması şartıyla 25.7.1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda, Anayasanın 174 üncü maddesinde yer alan inkılap kanunlarında, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesinin ikinci fıkrasında (Devlet kuvvetleri aleyhinde cürümler), 153 üncü maddesinin birinci ve dördüncü fıkralarında (Askeri Kanunlara aykırı işlenmiş suçlar), 155 inci maddesinde (halkı yasalara uymamaya ve askerlik yapmamaya teşvik), 311 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında, 312 nci maddesinin ikinci ve dördüncü fıkralarında (suç işlemeye teşvik), 312/a maddesinde (halk arasında panik yaratmak amacıyla alenen tehdit) ve 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin ikinci ve beşinci fıkralarında öngörülen suçlarla (terör örgütü propagandası) ilgili olarak basılmış eserlerin tamamına hâkim kararıyla el konulabilir. (...)”

Bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen suçların, süreli, günlük ya da yurt dışında yayımlanan yayınlarda işlendiğine inanmak için geçerli nedenler var olduğunda, sulh ceza hâkimi, Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, bu yayınların Türkiye’de dağıtımını ve satışını yasaklamaya karar verebilir.

  1. Türk Ceza Kanunu

  2. Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri şunlardır:

Madde 136

“Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Madde 285

“1) Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun oluşabilmesi için;

a) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğinin açıklanması suretiyle, suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkının veya haberleşmenin gizliliğinin ya da özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi,

b) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğine ilişkin olarak yapılan açıklamanın maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli olması,

gerekir.

(...)

  1. Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılması suç oluşturmaz.”
  1. Ceza Muhakemesi Kanunu

  2. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümleri şunlardır:

Madde 157

“Kanunun başka hüküm koyduğu hâller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir.”

  1. Türk Medeni Kanunu

  2. Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) ilgili hükümleri şunlardır:

Madde 24

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.

(...) daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”

Madde 25 § 1

“Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, (...) isteyebilir.”

  1. Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü

  2. 5 Mart 1973 tarihinde kabul edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü’nün 110. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:

“ Komisyonun çalışmaları gizlidir. Bu komisyona kendi üyeleri dışındaki milletvekilleri katılamazlar.”

  1. 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun

  2. 6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:

“Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir.”

  1. Anayasal İçtihat

  2. Anayasa Mahkemesi 2 Nisan 2014 (no. 2014/3986) ve 29 Mayıs 2014 (no. 2014/4705) tarihli iki kararında, davacılar Akdeniz ve Altıparmak’ın mağdur sıfatını tanımış ve “Twitter.com” ve “YouTube.com” internet sitelerine erişimin engellenmesine ilişkin iki karara itiraz davalarını incelemeyi kabul etmiştir (Cengiz ve diğerleri/Türkiye, no. 48226/10 ve 14027/11, §§ 25-26, 1 Aralık 2015). Anayasa Mahkemesi bilhassa “YouTube.com” internet sitesine ilişkin kararında, davanın esası hakkında düşüncesini açıklamadan önce, davacıların mağdur sıfatı hakkında karara varmış ve aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmuştur:

“27. (...) Başvuruculardan Yaman Akdeniz, Kerem Altıparmak ve M.F. çeşitli üniversitelerde öğretim üyesi olarak çalışmaktadırlar. Bu başvurucular insan hakları ve ceza hukuku alanında bilimsel çalışmalar yaptıklarını, bu çalışmalarını youtube.com isimli internet sitesinde yer alan hesapları üzerinden paylaştıklarını, aynı zamanda çalışma alanları ile ilgili Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi metin ve görsellerine site üzerinden ulaştıklarını ifade etmişlerdir. (...) Başvurucu E.E. ise anılan sitede [YouTube] üyeliğinin bulunduğunu, sitede kendisine göre düzenlediği profili ile istediği kanalları ve paylaşım yapan kişileri düzenli olarak takip ettiğini, bunlar hakkında görüş yazmanın yanı sıra düzenli olarak etkinliklerini takip ettiği sivil toplum kuruluşları ve mesleki kuruluşların bulunduğunu belirtmiştir.(...)

  1. Bu açıklamalar ışığında başvurucuların youtube.com isimli internet sitesinin tümüyle erişime engellenmesine ilişkin idari işlemden doğrudan etkilendikleri anlaşılmaktadır. (...)”

  2. Anayasa Mahkemesi, 17 Eylül 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 11 Temmuz 2019 tarihli bir kararla, Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş. tarafından, mevcut davaya konu olan 25 Kasım 2014 tarihinde kabul edilen ihtiyati tedbire karşı yaılan bireysel başvuruyu (no. 2914/19270) incelemiştir. Anayasa Mahkemesi kararında, Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş.nin mağdur statüsü ile ilgili olarak, Mahmut Tanal ve diğerleri kararının aksine (no. 2014/18803, 10 Aralık 2014 tarihli), özel bir televizyon kanalı olan davacının, mağdur olduğu iddiasında bulunabileceği kanaatine varmıştır. Söz konusu kararın ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir:

“28. (...) İncelenen başvuru bir basın kuruluşu tarafından yapılmıştır. Dolayısıyla bir basın organı tarafından başvurunun yapıldığı dönemde güncel olan bir olaya ilişkin verilen yayım yasağı kararının basın özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasıyla yapılan somut başvuruda, başvurucunun mağdur statüsü bulunduğunun kabulü gerekir. (...)

Anayasa Mahkemesi, esasa ilişkin olarak, Devletin eylemlerinin basının ve kamuoyunun denetimine tabi olması gerekmesi nedeniyle, ifade ve basın özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahale söz konusu olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur. Bu bağlamda, eski bakanlar hakkında yürütülen soruşturma ile ilgili haber ve fikirleri iletmekten ibaret olan basının görevinin, halkın bunu alma hakkı ile tamamlandığını belirtmiştir. Söz konusu kararın ilgili kısımları şu şekilde özetlenebilir:

“31. Başvuru konusu yayım yasağı kararıyla eski bakanlar hakkında yürütülen söz konusu soruşturmaya dair bazı bilgi ve belgelerin haber yapılması ve yayımlanması geçici bir süre için yasaklanmıştır. Bu nedenle başvuru konusu yayım yasağı kararıyla başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahalede bulunulduğu anlaşılmaktadır. (...)

(...)

  1. Anayasa’nın 28. maddesinin beşinci fıkrası uyarınca ifade ve basın özgürlüklerinin önleyici tedbir niteliğindeki yayım yasaklarıyla geçici olarak sınırlanmasına izin verilmiştir. Bununla birlikte bir sınırlama yöntemi olarak yayım yasağından, (...) "yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi" sebebi dışında olaylar hakkında yayım yasağı konulamayacağı ifade edildiği (...) görülmektedir.

(...)

  1. (...) Bu bağlamda hazırlanan raporun daha sonra açılabilecek ceza davasında iddianame yerine geçen belge olarak kabul edildiği TBMM soruşturması, nitelik olarak bir ceza soruşturmasıdır.

  2. Bu nedenle (...) yasağın dayanağı olarak gösterilen 5187 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasının, (...) yayım yasağı yönünden kanunilik şartını karşılayıp karşılamadığı değerlendirilmelidir.

  3. 5187 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasında basın özgürlüğü yönünden geçerli olan sınırlama sebepleri sayılmıştır. Anılan hükmün şeklî manada bir kanun niteliği taşıdığı hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak değinilen hükmün önleyici bir tedbir olarak yayım yasağı uygulanmasıyla ilgili olarak hiçbir düzenleme ihtiva etmediği görülmektedir. Bu nedenle sözkonusu hükümde, bir ceza soruşturması kapsamında yayım yasağı uygulanması hâlinde hangi davranış veya olgulara hangi hukuksal sonuçların bağlanacağı ve bu bağlamda kamusal makamlar için nasıl bir müdahale yetkisi doğacağının belirli bir kesinlik ölçüsünde düzenlendiğinden söz edilemez. Bu doğrultuda devam eden bir ceza soruşturmasına ilişkin önleyici bir tedbir olarak yayım yasağı uygulanması yönünden “öngörülebilirlik” ve “belirlilik” ölçütlerini sağlamadığı tespit edilen 5187 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasının kanunilik şartını karşılamadığı sonucuna varılmıştır. (...)

  4. Öte yandan Anayasa’nın yukarıda belirtilen şartları sağlamak koşuluyla (...) önleyici bir tedbir olarak yayım yasağı uygulanmasına izin verdiği görülmektedir. Bununla birlikte devam eden bir ceza soruşturması kapsamında yayım yasağı konulabilmesine imkân veren ve yukarıda belirtilen nitelikleri taşıyan bir kanuni düzenlemenin de bulunmadığı anlaşılmaktadır.

  5. Açıklanan gerekçelerle başvuru konusu olayda yayım yasağı şeklindeki müdahalenin, (...) kanunilik ölçütünü karşılamadığı görüldüğünden başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”

  6. Öte yandan, Anayasa Mahkemesi 25 Eylül 2019 tarihli kararla, Cumhuriyet gazetesinin sahibi, Yeni Gün Haber Ajansı Basım ve Yayıncılık A.Ş., Cumhuriyet gazetesinin Yazı İşleri Müdürü A.Ko., Basın Konseyi Başkanı ve gazeteci Z.P.T., milletvekili M.S.T. ve “www.bianet.org” isimli haber sitesini yöneten IPS İletişim Vakfı tarafından, 20 Ocak, 13 Şubat, 9 ve 16 Haziran 2014 tarihinde kabul edilenin yanı sıra mevcut davaya konu olan 25 Kasım 2014 tarihinde kabul edilen birçok ihtiyati tedbire karşı yapılan bireysel başvuruyu (Yeni Gün Haber Ajansı Basım ve Yayıncılık A.Ş. ve diǧerleri, no 2014/4430) incelemiştir. Anayasa Mahkemesi kararında, böyle bir yayın yasağının yasal dayanağı bulunmadığı sonucuna vardığı yukarıda anılan önceki kararındaki sonuçları izlemiştir (yukarıda 28. paragraf). Anayasa Mahkemesi, Yeni Gün Haber Ajansı Basım ve Yayıncılık A.Ş. ve diǧerleri’nin mağdur statüsü ile ilgili olarak, yukarıda anılan Mahmut Tanal ve diğerleri içtihadına geri dönmüş ve yalnızca basın organları ve gazetecilerin değil, ana muhalefet partisinin bir milletvekilinin de yayın yasağı tedbirleri nedeniyle mağdur olduğu iddiasında bulunabileceğini değerlendirmiştir. Söz konusu kararın ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:

“30. Mahmut Tanal ve diğerleri ([GK], B. No: 2014/18803, 10/12/2014, §§ 36, 37) kararında, bir ceza soruşturmasına ilişkin yayım yasağı nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bir başvuru, ana muhalefet partisi milletvekili, akademisyen ve gazeteci olan başvurucuların yasaktan kişisel olarak ve doğrudan etkilendiklerini somut olarak gösteremedikleri gerekçesiyle (...) kabul edilemez bulunmuştur.

  1. Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş. (aynı kararda bkz. § 28) kararında ise, bir basın organı tarafından başvurunun yapıldığı dönemde güncel olan bir olay konusunda verilen yayım yasağı kararının basın özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasıyla yapılan başvuruda, başvurucunun mağdur statüsü bulunduğu kabul edilmiştir.

32. Bu doğrultuda başvurularını yaptıkları dönemde güncel olan olaylara ilişkin olarak verilen yayım yasağı kararlarının ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiği iddiasıyla yapılan somut başvuruda, birer basın organı olduğu görülen Yeni Gün Haber Ajansı Basım ve Yayıncılık A.Ş. ile IPS İletişim Vakfının mağdur statüsü bulunduğunun kabulü gerekir (...)

33. Diğer başvuruculardan A.Ko. başvuru tarihinde Cumhuriyet gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürü olan bir gazeteci, Z.P.T. Basın Konseyi başkanlığını yürütmekte olan bir gazeteci ve M.S.T. ise ana muhalefet partisi milletvekilidir. Anılan başvurucular, (...) güncel olan (...) olaylar hakkında bilgi alma ve verme özgürlüklerini kullanamamalarından şikâyet etmektedir.

34. Basın özgürlüğünü kapsayan ifade özgürlüğü gazete, dergi, kitap gibi araçlar ile düşünce ve kanaatleri açıklama, yorumlama, bilgi, haber ve eleştirilerin yayın ve dağıtım haklarını kapsar. (...)

35. Bu bağlamda toplumsal önemi son derece yüksek olan meselelere ilişkin hem bilgi alma hem de bu doğrultuda bilgi verme fonksiyonlarını ve böylece gazetecilik görevlerini yerine getirebilmeleri yönünden bir engellemeyle karşılaştıkları açık olan gazeteci başvurucular A.Ko. ve Z.P.T.nin de somut başvuruda şikâyet ettikleri yayım yasağı kararlarından kişisel olarak ve doğrudan etkilendiklerinin (...) kabulü gerekir.

36. Başvurucu M.S.T.nin ise -gazeteci olmamakla birlikte- ilgili dönemde ana muhalefet partisi milletvekilliği görevini yürüttüğü, dolayısıyla gerek toplumsal yararı yüksek olan meselelere ilişkin kamusal bir tartışma başlatılması ve (...) kamuoyu denetimi sağlanması yönünden basın kadar önemli bir misyon yüklenmiş olduğu açıktır (...) Bu kapsamda somut başvuruda, başvurucu M.S.T.nin (...) mağdur statüsünün bulunduğu kabul edilmiştir.”

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

  1. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA

  2. Mahkeme, İç Tüzüğü’nün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, olay ve olgular ile hukuki meselelere ilişkin benzerliklerini göz önünde bulundurarak, başvuruları birleştirmeye ve bunları tek bir karar altında birlikte incelemeye karar vermektedir.

  3. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  4. Başvuranlar, Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen ve meclis soruşturmasına ilişkin haberlerin yayımlanması ve yayılmasını yasaklayan ihtiyati tedbir kararının, Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğü haklarına yönelik haksız bir müdahale teşkil ettiğinden yakınmaktadırlar. Sözleşme’nin 10. maddesinin somut olay ile ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)

2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

  1. Hükümet, başvuranların iddiasına karşı çıkmaktadır.

  2. Başvuranların mağdur sıfatı hakkında

    1. Tarafların İddiaları

a) Hükümet

  1. Hükümet, Mahkemenin ilgili içtihadına ve Yaman Akdeniz/Türkiye ((k.k.), no. 20877/10, 10 Mart 2014) kararına atıfta bulunarak, başvuranların şikâyetinin, Sözleşme hükümleriyle konu bakımında (ratione materiae) bağdaşmadığı kanaatindedir. İhtilaf konusu tedbirin doğrudan ya da dolaylı etkilerine maruz kalmayan başvuranların, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlali nedeniyle mağdur oldukları iddiasında bulunamayacaklarını değerlendirmektedir. Bu bağlamda, tanık, müşteki, şüpheli veya bilirkişi sıfatlarıyla hiçbir şekilde komisyonun faaliyetlerine katılmadıklarını ifade etmektedir. Şüphesiz, statülerini haklı göstermek amacıyla hipotezler gelişmişlerdir; ancak hiçbir şekilde söz konusu soruşturma ile gerçek, haklı ve meşru bir bağlarının olduğunu ortaya koymamışlardır. Öte yandan, ihtilaf konusu karardan bizzat ve doğrudan etkilendiklerini ve gizli nitelikteki soruşturma prosedürleri hakkında bilgi alma konusuda meşru bir menfaate sahip olduklarını göstermemişlerdir. Aynı şekilde, söz konusu tedbirin gazetecilik veya akademik faaliyetleriyle ilgili olduğunu kanıtlamaya imkân verecek hiçbir unsur başvuranlarca ibraz edilmemiştir.

  2. Hükümet, başvuranın iddialarının varsayımsal ve spekülatif niteliğine vurgu yaparak, mevcut davanın, Mahkemenin içtihadı anlamında halk davası (actio popularis) özellikleri sergilediği görüşündedir. Başvuranların soruşturmanın gizliliği kapsamındaki bilgi ve belgelere ulaşmada meşru menfaatlerinin bulunduğu yönünde yapılacak bir değerlendirme ise, yürütülmekte olan herhangi bir soruşturmayla ilgili bilgi almak ve vermek isteyen ancak bu talebi kamu gücü tarafından karşılanmayan herkesin mağdur olduğu iddiasında bulunabileceği anlamına geleceği kanaatindedir. Böyle bir sonuç, ceza yargılaması hukukunun temel ilkelerinden biri olan soruşturmaın gizliliği ilkesini uygulanamaz kılacaktır.

  3. Hükümet ayrıca, Anayasa Mahkemesinin, öğretim görevlisi-davacıların mağdur statüsünü tanıdığı “YouTube” ve “Twitter” davalarının, somut olaydan farklı olduğu kanaatindedir. Nitekim mevcut başvuru, uluslararası hukuk kuralları gereği gizli olan ceza soruşturmasının içeriğine erişim ile ilgilidir.

  4. Hükümet, yayın yasağına ilişkin kararın, kararın verildiği 25 Kasım 2014 tarihinden soruşturmanın bitim tarihi olan 27 Aralık 2014 tarihe kadar olan dönemde yürürlükte olduğunu kaydetmektedir. Yaklaşık bir ay olan söz konusu süre, komisyonun çalışmalarını kapsayan dönemdi. Başka bir ifadeyle, bu, ceza soruşturmasının tamamlanması için belirlenen vadedir. Söz konusu karar, belirtilen dolmasıyla birlikte kendiliğinden kalkmıştır. Dolayısıyla, bu karar belirsiz veya sınırsız bir süreyi kapsamamaktadır. Hükümet, söz konusu soruşturmanın kapsamı göz önüne alınıdğında, belirlenen sürenin tamamen makul olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca, söz konusu süre, normal bir ceza soruşturmasında belirlenen sürenin oldukça altındaydı. Hükümet, ilgili dönemin kısa olduğu ve hukuki güvenlik ilkesini temin ettiği hususlarına Mahkemenin dikkatini çekmektedir. Aynı zamanda, Hükümete göre, söz konusu sürenin belirliliği ve kısalığı, haberlerin kısa ömürlü ürünler olduğu, belirsiz süreli olarak ertelenmesinin haberin tüm değerini ve önemini yitireceğine dair endişeyi de bertaraf etmektedir. Netice itibarıyla, söz konusu karar, Hükümete göre, Türk Hükümetinin taraf olduğu uluslararası antlaşmalarda, Türk Anayasasında ve ulusal mevzuatta belirtilen kurallara uygun olarak verilmiştir.

  5. Hükümet bu durumun, mevcut davada, ceza soruşturmasının gizliliği kuralına ilişkin koşulların karşılandığını açıkça gösterdiğini ileri sürmektedir.

  6. Öte yandan, komisyonun faaliyetlerinin özelliklerini belirlemenin bu davanın çözüme kavuşturulmasında önemli bir rol oynayacağını savunmaktadır. Bu bağlamda, mevcut davanın konusunun, uluslararası hukukun bir kuralı olan ceza soruşturmasının gizli yürütülmesiyle ilgili olduğunu vurgulamaktadır. Bu nedenle, bu davanın ifade ve basın özgürlüğü hakkı kapsamında incelenmesine karşı çıkmakta ve ceza soruşturmasının gizliliğine ilişkin uluslararası kural kapsamında incelenmesi gerektiğini ileri sürmektedir.

  7. Hükümet, komisyonun, ceza soruşturması özellikleri taşıyan faaliyetleri nedeniyle, yayın yasağı kararının, soruşturmanın gizliliğinin getirdiği bir yükümlülük olduğu hususunda hiçbir şüphe bulunmadığını düşünmektedir. Savcılar tarafından yürütülen bir soruşturma boyunca, yapılan her türlü işlem ya da alınan tanık, bilirkişi ve şüpheli beyanları soruşturmanın tarafları dışında herkes açısından gizlidir. Ayrıca, söz konusu kararda yayın yasağının süresinin de belirlenmiş olması, itiraz edilen kararın ihtiyati tedbirde olması gereken asgari zorunlulukları taşıdığının bir başka kanıtıdır. Bu karar, hâkim tarafından, kanunla kendisine verilen görev ve sorumluluk sınırları içinde kalınarak ve kanunlar ve uluslararası antlaşmalarda belirtilen meşru amaçları gerçekleştirmek için verilmiştir.

  8. Hükümet, yukarıdaki açıklamaları göz önünde bulundurarak, iddia edilenin aksine, başvuranların mağdur statüsünü geniş şekilde yorumlamanın gerekli olmadığı kanaatindedir. Bu bağlamda, Leigh, Guardian Newspapers Ltd., The Observer/Birleşik Krallık ((k.k.), no. 10039/82, 1 Mayıs 1984) kararına da atıf yapmaktadır.

  9. Hükümet, Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilen Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş. kararı ile ilgili olarak (yukarıda 28. paragraf), mevcut başvurunun bu başvurudan önemli ölçüde farklı olduğunu belirtmektedir. Nitekim Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş. 2005 yılında kurulmuş bir Türk ulusal televizyon kanalı olup mecvut iktidar partisine karşı eleştirel bakış açısıyla tanınmaktadır. Bu davada, Anayasa Mahkemesi, basının, demokratik bir toplumda yerine getirdiği temel işlevin altını çizmiştir. Hükümet bu bağlamda, Mahkemenin dikkatini demokratik bir toplumda basının özel statüsüne çekmektedir.

b) Başvuranlar

  1. Başvuranlar, söz konusu tedbirin neden olduğu haber alma ve de verme özgürlüğünü de içeren 10. maddenin ihlalinin doğrudan mağduru oldukları iddiasında bulunabilecekleri kanaatine varmaktadır. Söz konusu tedbire karşı 8. Sulh Ceza Hâkimliği önünde yapılan itirazın, dava açma ehliyeti bulunmaması nedeniyle reddedilmediğini; ancak esastan inceleme konusu olduğunun altını çizmektedir. Daha sonrasında başvuranlar, akademisyen (Akdeniz ve Altıparmak) ve gazeteci (Güven) sıfatlarını ileri sürerek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda buluşmuşlardır. Bu mahkemenin, mağdur sıfatı bulunmaması nedeniyle başvurularını reddetmesinin halk davası (actio popularis) olduğu anlamına gelmemektedir. İhtilaf konusu tebdirin, “kamu bekçi köpeği” rolünü oynamaya çalışan gazeteci ve akademisyenler olarak ifade özgürlüğü hakları üzerinde etkisi olduğuna dair hiçbir şüphe olmadığını iddia etmektedirler. Bu bağlamda, diğer birçok karar arasında, Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, AİHM 2012, yukarıda anılan Cengiz ve diğerleri ve Magyar Helsinki Bizottság/Macaristan [BD], no. 18030/11, 8 Kasım 2016, kararlarına atıf yapmaktadırlar.

  2. İlk olarak, herkesin, herhangi bir menfaati haklı gösterme ihtiyacı duymadan meclis soruşturma komisyonunun (“komisyon”) çalışmaları hakkında haber alma hakkına sahip olduğunun altını çizmektedirler. Haber alma özgürlüğü, esasen, bir hükümetin, bir kişinin, başkalarının bu kişiye vermek istediği veya vermeye razı olduğu bilgileri almasının engellenmesini yasaklamaktadır. Başvuranlar ayrıca, Sözleşme’nin 10. maddesinin haber araştırma özgürlüğünü içermesine rağmen, somut olayın, bu hakkın bu yönüyle ilgili olmadığının altını çizmektedirler. Hükümetin argümanından farklı olarak, iddialarının, komisyonun faaliyetleri hakkında gizli bilgi edinme talebinde bulunmadıklarını söylemekten ibaret olduğu ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nda öngörüldüğü üzere, bilgiye erişim talebinde bulunmadıklarını hatırlatmaktadırlar. Başvuranlar yalnızca, dört eski bakanın karıştığı ciddi yolsuzluk iddialarını inceleyen meclis soruşturması hakkında basın ya da diğer iletişim araçlarınca sağlanan bilgileri almak istediklerini ifade etmişlerdir.

  3. Aynı zamanda, Mahkemenin dikkatini, Hükümetin tezine göre, herhangi bir kişinin, bir bakanla ilgili yolsuzluk iddialarına ilişkin bilgilere erişme konusunda kişisel menfaat göstermesi gerekmesi halinde, idarenin, sulh ceza hâkiminden, bu tür bilgilere yayın yasağı getirmesi talebinde bulunabileceği hususuna çekmektedir. Soruşturmaya taraf olmayan tüm yargılanabilir kişiler gibi başvuranlar da böyle bir tedbire itiraz edemezlerdi. Başvuranlar, Hükümet tarafından önerilen “mağdur” kavramının tanımının absürt ve mantıksız bir sonuca yol açtığını ileri sürmektedirler.

  4. Başvuranlar, basının, söz konusu bakanlara karşı yöneltilen yolsuzluk iddiları ile ilgili bilgi yayma ve halkın da bu bilgileri alma hakkına sahip olduklarını ifade etmektedirler. Bu nedenle, Mahkemeden, halkın bilgi alma hakkını tanımasını talep etmemekte; fakat kendi bilgi alma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Bu bağlamda, Khurshid Mustafa ve Tarzibachi/İsveç (no. 23883/06, § 48, 16 Aralık 2008) kararına atıfta bulunarak, bahse konu tedbire karar veren sulh ceza hâkiminin, Sözleşme’nin 10. maddesine uygun kriterleri uygulayarak, söz konusu menfaatleri dengelemeye yönelik bir uygulamada bulunmadığını ve Anayasa Mahkemesinin bu sorunu düzeltmediğini ileri sürmektedirler.

  5. Başvuranlar, genel yayın yasağının yalnızca soruşturmanın gizliliğini sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda halkın, eski bakanlar hakkındaki ciddi iddiaları içeren önemli siyasi yolsuzluk davasıyla ilgili sürecin düzgün şekilde yürütülmesini sağlamasını engelleme eğiliminde olduğunu iddia etmektedirler. Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesi uyarınca, soruşturamanın gizliliğini ihlal eden kişi, ağır cezalara çarptırılır (yukarıda 22. paragraf). Yukarıda anılan hüküm dikkate alındığında, her türlü bilginin yayımlanmasını yasaklama eğilimde olan ön kısıtlama tedbiri, olağan soruşturmaların takibinde geçerli bir uygulama olamaz.

  6. Başvuranlar aynı zamanda, Hükümetin iddiasından farklı olarak, Anayasa’nın 98. maddesinden, meclis soruşturmasının amacının bir suçu kovuşturmak değil; fakat Hükümetin üyelerini denetlemek olduğunun (yukarıda 18. paragraf) anlaşıldığını belirtmektedirler. Burada tamamen yasal bir prosedür değil, güçlü siyasi çağrışıma sahip bir prosedür söz konusudur. Bu bağlamda, yalnızca bakanlık göreviyle bağlantılı suçlar bu tür bir soruşturmanın konusu olabilir. Buna karşın, genel hukuk suçları, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun usulüne göre soruşturulur ve kovuşturulur. Dolayısıyla, başvuranlara göre, bu prosedür, yürütme konusunda meclisin elinde bulunan en önemli denetim aracını oluşturmaktadır. Bu nedenle, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 285. maddesi (yukarıda 22. paragraf), meclis soruşturmasına ilişkin prosedüre uygulanamaz.

  7. Başvuranlar, Magyar Helsinki Bizottság (yukarıda anılan, § 168) kararına atıfta bulunarak, görevlerinin Mahkeme tarafından “kamu bekçi köpeği” olarak kabul edilmesi ve “mağdur” sıfatlarını tanınması gerektiğini ileri sürmektedirler. Başvuran Güven bu bağlamda, gazeteci olarak Türkiye’de iyi tanındığını, Twitter hesabının 1,88 milyon abonesi olduğunu ve olayların meydana geldiği dönemde, bir televizyon kanalında siyasi yorumcu ve haber spikeri olarak çalıştığını ifade etmektedir. Diğer iki başvuran Akdeniz ve Altıparmak ise, akademisyen olduklarının, Türkiye’de insan haklarının savunulması konusunda önde gelen aktivistler olduklarının, bilhassa ifade özgürlüğüne ilişkin hassas davaları takip ettiklerinin ve Twitter ve Facebook gibi sosyal medya paltformların binlerce abonesi (followers-takipçi) olan popüler kullanıcıları olduklarının altını çizmektedirler. Yurttaş gazeteciliğinin ortaya çıkmasıyla, güncel konularda görüşlerini paylaşmak üzere yukarıda anılan platformları ve çeşitli araçları kullandıklarını ifade etmektedirler.

  8. Bu noktada, başvuranlar, ihtilaf konusu tedbirin yalnızca haber ve görüş alma özgürlüğü haklarını değil fakat aynı zamanda bunları iletme haklarını da ihlal ettiği kanaatindedirler. Bu bağlamda, bilgi toplamanın gazeteciliğin temel bir hazırlık aşaması olduğunu, aynı zamanda basın özgürlüğünün doğal ve korunan bir unsurunu oluşturduğunu vurgulamaktadırlar. Kamuyu ilgilendiren bilgilere erişimi kısıtlamak amacıyla konulan engeller, medyada veya ilgili alanlarda çalışan ve kamu menfaatine ilişkin bazı konularda araştırmalar yürüten şahısların cesaretini kırma riski taşımaktadır. Bu nedenle, vazgeçilmez “bekçi köpeği” rollerini daha az yerine getirebilirler ve doğru ve güvenilir bilgi sağlama kabiliyetleri bozulabilir.

  9. Anayasa Mahkemesinin yakın geçmişte verdiği kararlarına ilişkin olarak, başvuranlar, iki davanın, sulh ceza hâkimleri tarafından kabul edilen yayın yasağı tedbirleri ile ilgili olduğunu belirtmektedirler (yukarıda 28 ve 29. paragraflar). Birinci davada, davacı bir televizyon kanalı olup Anayasa Mahkemesi, bu dava ile mevcut davanın konusu olan Mahmut Tanal ve diğerleri kararı arasındaki farklılık hakkında karar vermeden davacının hakkına yönelik bir müdahalenin var olduğu sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi ikinci davada, bir yayınevi şirketi, iki gazeteci ve bir milletvekilinin mağdur sıfatını incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, bu davada, davacıların, iki milletvekili, iki gazeteci ve iki akademisyen olduğu Mahmut Tanal ve diğerleri kararında geliştirilenle karşılaştırıldığında mağdur sıfatına ilişkin yaklaşımıyla ilgili içtihat değişikliği yapmıştır. Ancak içtihat değişikliğini açıklayacak bir gerekçe sunmamıştır. Örnek olarak, bu ikinci davada, A.Ko. ve Z.P.T.nin mağdur sıfatı gazeteci olmaları nedeniyle kabul edilmiştir; bu argüman, Mahmut Tanal ve diğerleri davasındaki ve somut olaydaki başvuranlardan biri olan Banu Güven için de geçerliydi.

  10. Öte yandan, başvuranlar, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Yaman Akdeniz ve diğerleri ile YouTube LLC Corportaion Service Company ve diğerleri davalarında (yukarıda 27. paragraf), Anayasa Mahkemesinin, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunan bir milletvekili gibi davacıların yani Akdeniz ve Altıparmak’ın müdahele nedeniyle mağdur sıfatlarını tanıdığının altını çizmektedirler. Bu mahkemenin bilgiye erişim ve mağdur statüsü ile ilgili içtihadının şüpheli, belirsiz, kesinlik ve tutarlılıktan yoksun ve keyfi olduğu kanaatindedirler.

c) Müdahil taraf

  1. Media Legal Defence Initiative (MLDI) (Medya Hukuk Savunma Girişimi), davanın, kişinin, dünyadaki herhangi bir iletişim aracıyla haber yayımlamasını mutlak olarak yasaklayan bir mahkeme kararı ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Tedbir, bir kişi ya da bir kişi sınıfına yönelik olmayıp, tüm dünyaya karşı (contra mundum) ihtiyati tedbir kararlarına benzemektedir. MLDI, çeşitli mahkemeler tarafından benzer tedbirlerle ilgili olarak verilen kararlara genel bir bakış sunduktan ve Mahkemenin ilgili içtihadına atıfta bulunduktan sonra, somut olaydaki gibi, ifade özgürlüğüne yönelik ön kısıtlamaların, Mahkeme tarafından en titiz incelemeyi gerektirdiğini açıklamaktadır. Contra mundum ihtiyati tedbir kararlarının istinai doğası ve bunların 10. madde tarafından korunan haklar üzerindeki kayda değer etkileri göz önüne alındığında, bu hakları doğru şekilde korumak için mağdur kavramını geniş ve esnek bir şekilde yorumlamak uygun olacaktır.

  2. MLDI, mevcut davanın, açıklığa kavuşturulmaları sayesinde, Sözleşme’nin temellerinden birinin koruma normlarının iyileştirilmesinde katkı sağlayabilecek önemli sorunları gündeme getirdiğini gözlemlemektedir. Contra mundum kararlar, haber alma ve de verme hakkını ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Bu tür istisnai durumlarda, Sözleşme’nin 34. maddesinin uygulanması amacıyla “mağdur” statüsünü belirlemek için kabul edilen yaklaşım, Sözleşme ile güvence altına alınan hakların pratik ve etkin şekilde uygulanmasını sağlamak için özel koşulların gerektirdiği kadar geniş ve esnek olmalıdır. İstisnai durumlarda alınan ve bilgilerin dünya çapında yayılmasını yasaklayan ihtiyati tedbir kararları için geniş ve esnek bir yorum, spekülatif veya soyut talepler kuralının esnemesini teşkil etmeyecektir; fakat Mahkemenin, Sözleşme’nin potansiyel ciddi ihlallerini incelemekten ibaret olan görevini yerine getirmesini sağlamak için gerekli olacaktır. Böyle bir yorum iki amaç izleyecektir: Bir yandan, durumun gerçekliğini, yani bu tedbir kararlarının, doğaları gereği, çok fazla sayıda kişiyi ilgilendirdiğini kabul edecektir; öte yandan, bu tür kararların yalnızca istisnai durumlarda verilmesini ve Sözleşme’nin güvencelerininin pratik ve etkili şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla uygun bir denetim sağlayacaktır. Birçok ülkenin içtihadı, genel içerikte bir kısıtlama söz konusu olması sebebiyle, mahkemelerin, mağdur kavramını geniş şekilde uygulandıklarını göstermektedir.

  3. Mahkemenin değerlendirmesi

  4. Mahkeme, dört eski bakana yöneltilen yolsuzluk iddialarını incelemekten sorumlu Komisyon Başkanı tarafından yapılan bir talebin ardından, 7. Sulh Ceza Hâkimi Komisyon tarafından talep edilen, Komisyon tarafından elde edilen bilgi ve belgelerin içeriğine ve Komisyon tarafından dinlenen kişilerin açıklamalarına ilişkin bilgilerin her türlü iletişim aracıyla yayılmasını ve yayımlanmasını yasaklayan bir tedbir kararı verdiğini gözlemlemektedir. Bu karar hakkında başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak tarafından yapılan itiraz başvurusu 15 Aralık 2014 tarihinde Ankara 8. Sulh Ceza Hâkimi tarafından reddedilmiştir. Ardından bütün başvuranlar, Anayasa Mahkemesi önünde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, bu başvurunun, mağdur sıfatının bulunmaması nedeniyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

  5. Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin l’actio popularis (halk davası) tanımadığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, yapılan bireysel başvuruyla ilgili olarak, yerleşik içtihadında, iç hukukta in abstracto (soyut olarak) inceleme görevinin olmadığını kabul etmektedir (Valentin Câmpeanu/Romanya adına hukuki kaynak merkezi [BD], No. 47848/08, § 101, AİHM 2014). Mahkeme buna karşın, bir bireyin Sözleşme’yi ihlal eden bir iç hukuk hükmünün etkilerinden doğrudan etkilenip etkilenmediğini araştırmalıdır ( belirtilen atıftlarla birlikte, Correia de Matos/Portekiz [BD], No. 56402/12, § 115, 4 Nisan 2018). Bu kriter, tüm prosedür boyunca sert, mekanik ve esnek olmayan bir şekilde uygulanmasa dahi, Sözleşme’de öngörülen koruma mekanizmasının tetiklenmesi için karşılanmalıdır (Roman Zakharov / Rusya [BD], no. 47143/06, § 164, AİHM 2015).

  6. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 34. maddesinin ileri sürülmesi için, bir başvuranın iki koşulu yerine getirmesi gerektiğini hatırlatmaktadır: Sözleşme’nin bu hükmünde belirtilen başvuran kategorilerinden birine girmelidir ve Sözleşme’nin ihlalinin mağduru olduğunu ileri sürebilmelidir. "Mağdur" kavramıyla ilgili olarak, Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, bu koşul hareket etmek için menfaat veya statü ile ilgili olanlar gibi, yerel kavramlardan otonom ve bağımsız olarak yorumlanmalıdır (Sanles Sanles/İspanya (kk.), No. 48335/99, AİHM 2000-XI). Nitekim, “mağdur” sıfatıyla, Sözleşme’nin 34. maddesi iddia edilen ihlalin doğrudan veya dolaylı mağdurlarını belirtmektedir. Böylelikle, Sözleşme’nin 34. maddesi yalnızca iddia edilen ihlalin doğrudan mağdurlarını değil, aynı zamanda bu ihlalin zarar vereceği veya buna son verilmesinde geçerli kişisel menfaati olan herhangi bir dolaylı mağduru da hedeflemektedir (Vallianatos ve diğerleri/Yunanistan [BD], No. 29381/09 ve 32684/09, § 47, AİHM 2013). Bu kriter, katı, mekanik ve esnek olmayan bir şekilde uygulanamaz (Karner/Avusturya, No. 40016/98, § 25, AİHM 2003-IX). Mağdur kavramı, Sözleşme’nin diğer hükümleri gibi, günümüz yaşam koşulları ışığında gelişen bir yorumun konusu olmalıdır (Gorraiz Lizarraga ve diğerleri/İspanya, No. 62543/00, § 38, 27 Nisan 2004).

  7. İfade özgürlüğü hakkında önleyici tedbirlerle ilgili olarak, başvuranın bu davada alınan tedbir gibi genel bir yasaklama tedbirinin mağduru olduğunu iddia edip edemeyeceği sorusunun cevabı, her davanın koşullarının, özellikle ihtilaf konusu tedbirin niteliği ve kapsamının ve ayrıca bu tür bir tedbirin kendisi için sonuçların kapsamının değerlendirilmesine bağlıdır (bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), yukarıda belirtilen Cengiz ve diğerleri § 49). Her hâlükârda, bir başvuran iddia edilen ihlalin mağduru olduğunu kanıtlamak durumundadır. Başvuranın caydırıcı bir etkiye maruz kalmasına ilişkin "tamamen varsayımsal riskler", Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında, bir müdahale teşkil etmek ve mağdur sıfatının kendisine tanınması için yeterli değildir (Schweizerische Radio- und Fernsehgesellschaft ve diğerleri (kk.), No. 68995/13, § 72, 13 Kasım 2019).

a) İhtilaf konusu tedbirin niteliği ve kapsamı

  1. Mahkeme öncelikle, Hükümetin mevcut davanın konusunun, bir ceza soruşturmasının gizli yürütülmesiyle ilgili olduğu iddiasını ileri sürdüğünü gözlemlemektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin benzer gerekçelerine dayanarak, soruşturmanın gizliliği ilkesinin uluslararası hukukun bir kuralı olduğundan ve kendisine göre ihtilaf konusu tedbirin bu ilkeye saygı gösterilmesini sağlamaya yönelik olduğundan, davanın ifade ve basın özgürlüğüyle ilgili olmadığını iddia etmektedir.

  2. Mahkeme, soruşturmanın gizliliği gerekliliklerinin içtihadında tanınmadığının altını çizmektedir. Bu gereklilikler, yalnızca, ceza konusunda tarafsız bir mahkemeye başvurma hakkını içeren Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi anlamında, herkesin adil yargılanma hakkını güvence altına almayı (Bédat/İsviçre [BD], No.56925/08, § 51, 29 Mart 2016), ve aynı zamanda, 8. maddesi açısından, soruşturmanın gizliliğinin ihlal edildiği bir dava çerçevesinde sanığın özel hayatına saygı hakkının korunmasını amaçlamaktadır (Craxi/İtalya (No. 2), No. 25337/94, § 73, 17 Temmuz 2003). Mahkeme, bu konuda ulusal makamların yalnızca Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından korunan bilgileri bilerek ifşa etmemekle ilgili negatif bir yükümlülüğe tabi olmadıklarını aynı zamanda bir sanığın hakkını etkin bir şekilde korumak için tedbirler almak zorunda olduklarını değerlendirmiştir (yukarıda belirtilen Bédat, § 76 ve bk. ayrıca Ageyevy/Rusya, No. 7075/10, §§ 224-25, 18 Nisan 2013). Nitekim, soruşturmanın gizliliği genel kural olarak ceza davasının menfaatlerini koruma gerekliliğinden kaynaklanmaktadır (bk. özellikle Dupuis ve diğerleri/Fransa, No. 1914/02, § 32, 7 Haziran 2007).

  3. Mahkeme bu bağlamda, İç Tüzüğün 110 § 2 maddesinin Meclis komisyonlarının çalışmalarının gizliliğini sağladığını gözlemlemektedir (yukarıda 25. paragraf). Öte yandan, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesinde “(...) soruşturma evresindeki usul işlemleri gizli olduğu” öngörülmektedir (yukarıda 23. paragraf). Ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesi gereğince, soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır (yukarıda 22. paragraf).

  4. Bununla birlikte, Mahkeme aşağıda belirtilen gerekçelerle, ihtilaf konusu tedbirin soruşturmanın gizliliği ilkesine saygı gösterilmesini sağlaması nedeniyle, Hükümetin, davanın ifade ve basın özgürlüğü ile ilgili olmadığı yönündeki iddiasına katılmamaktadır. Nitekim bu argüman, Anayasa Mahkemesinin ihtilaf konusu tedbirin “"soruşturmanın gizliliğine ilişkin yasama hükümlerinin ve Meclis Tüzüğünün hükümlerinin yinelenmesinden oluştuğu ve herhangi bir yenilik içermediğine” dair yukarıda belirtilen Mahmut Tanal ve diğerleri kararında yaptığı değerlendirmeye dayanmaktadır (yukarıda 14. paragraf).

  5. Mahkeme öncelikle, herhangi bir bilginin her türlü iletişim aracıyla yayılmasını ve yayımlanmasını yasaklamayı içeren bir tedbirin, kendi içinde ifade özgürlüğü bakımından bir sorun teşkil ettiğini değerlendirmektedir. Mahkeme bu bağlamda, genel bir kapsamı olan ve yalnızca basılı ve görsel materyali değil, aynı zamanda internette yayımlanan her türlü bilgiyi de ilgilendiren söz konusu tedbirin, herhangi bir bilginin yayılmasını ve yayımlanmasını önlemek için bir Meclis soruşturması çerçevesinde kabul edilen önceden bir kısıtlama teşkil ettiğini tespit etmektedir.

  6. Mahkeme bu bağlamda, Komisyon tarafından talep edilen ve elde edilen bilgi ve belgelerin içeriği ile Komisyon tarafından “tanık, bilgili kişi, bilirkişi veya ilgili kişi sıfatıyla dinlenen kişilerin ifadeleri hakkında ön yargılı olsun olmasın her türlü bilginin yayılmasını ve yayımlanmasını yasakladığı ölçüde, söz konusu ihtiyati tedbir kararının önceden bir kısıtlamaya benzetilebileceğini” gözlemlemektedir. Böylelikle, bu karar, devam eden Meclis soruşturmasının neredeyse tüm yönlerini kapsamaktaydı.

Hâlbuki, soruşturma aşamasına uygulanabilir bir ilke olarak soruşturmanın gizliliği, otomatik olarak böyle bir yasağı gerektirmez, ancak bu ilke, soruşturmaya ilişkin gizli gerçekleri açıklamama konusunda genel bir yükümlülük getirmektedir (Leempoel & S.A. ED Ciné Revue/Belçika, No. 64772/01, 9 Kasım 2006 ile karşılaştırma, bir Meclis soruşturmanın gizliliğinin korunması için ulusal mahkemeler tarafından verilen Meclis soruşturması gizliliğini kapsayan belgelerin bulunduğu bir derginin kopyasının satıştan çekilmesine ve dağıtılmasının yasaklanmasına ilişkin tedbir). Bu bağlamda, iç hukukta Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinin soruşturma sırasında alınan tedbirlerin içeriğinin yayınlanmasına genel bir yasak getirmeksizin, soruşturmanın gizliliğini ihlal etme konusunu ex post facto (her şey olup bittikten sonra) cezalandırma eğiliminde olduğunun altını çizmek önemlidir (Du Roy ve Malaurie/Fransa, No. 34000/96, AİHM 2000-X, ile karşılaştırma, gazetecilerin, hukuk kısmının oluşumu hakkında açılan davalara ilişkin zararlı olsun ya da olmasın herhangi bir bilginin yayımlanmasını yasaklayan ulusal bir kanun uyarınca ex post facto (her şey bittikten sonra mahkûm edilmesi). Üstelik, söz konusu maddenin 6. fıkrasının “bilgi verme özgürlüğünün sınırlarına saygı gösterdiği sürece, soruşturma ve ceza davasının eylemlerine ilişkin bilgilerin yayımlanması suç teşkil etmediğini” belirterek, Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesi, dolayısıyla, bilgi iletme özgürlüğünün sınırlarına saygı duyarak, sürmekte olan bir ceza soruşturması hakkında bilgi iletme hakkını güvence altına almaktadır (yukarıda 22. paragraf).

  1. Bu nedenle, söz konusu ihtiyati tedbir, soruşturmanın gizliliği kapsamındaki bilgilerin yayımlanmasına ilişkin ex post facto (her şey bittikten sonra) bir "yaptırım" ( bk. Bédat ile karşılaştırma, diğer birçok karar arasından Campos Dâmaso/Portekiz, No. 17107/05, § 31, 24 Nisan 2008, Pinto Coelho/Portekiz, No. 28439/08, § 33, 28 Haziran 2011 ve A.B./İsviçre, No. 56925/08, § 37, 1 Temmuz 2014) veya yetkililerin bilgi vermeyi reddetmesi şeklini almamaktadır (yukarıda belirtilen Magyar Helsinki Bizottság, § 156, ile karşılaştırma).

  2. Şüphesiz, davanın koşulları, İngiliz mahkemelerinin bir makale yayımlamayı amaçlayan yasaklama tedbiri (Sunday Times/Birleşik Krallık ((No. 1), 26 Nisan 1979, A Serisi, No. 30),ve ayrıca ihtiyati tedbir hâkimi tarafından alınan bir kitabın dağıtımını durdurma tedbiri ile benzerlikler göstermektedir (Editions Plon/Fransa, No. 58148/00, AİHM 2004-IV). Bununla birlikte, mevcut dava yukarıda belirtilen davalardan farklıdır. Nitekim, yukarıda belirtilen davalarda, ulusal mahkemeler tarafından verilen tedbir kararları, içeriği bilinen belirli yazılarla ilgiliyken, bu davada, herhangi bir özel yazı hedeflemeksizin, devam eden Meclis soruşturması hakkında olası bilgilerin gelecekte yayılmasını ve yayımlanmasını yasaklama eğiliminde olan genel bir tedbir söz konusudur.

  3. Bu bağlamda, ihtilaf konusu tedbirin kapsamı aşağıdaki kararlarda incelenenlerle oldukça karşılaştırılabilir: Günlük gazetenin dağıtımının ve tanıtımının yasaklanması, bir vali tarafından verilen tedbir kararıyla ilgili olan Çetin ve diğerleri/Türkiye (No. 40153/98 ve 40160/98, AİHM 2003-III); ulusal mahkemeler tarafından 15 günden bir aya kadar değişen sürelerle verilen bazı günlük gazetelerin yayım ve dağıtımının durdurulması kararına ilişkin Ürper ve diğerleri/Türkiye (No. 14526/07 ve diğer 8 başvuru, 20 Ekim 2009) ve günlük gazetede yer alan sözlerin ve devam etmekte olan hakaret davasıyla ilgili herhangi bir bilginin daha fazla yayımlanmasını yasaklayan bir tedbir kararıyla ilgili Cumhuriyet Vakfı ve diğerleri/Türkiye (No. 28255/07, 8 Ekim 2013). Yukarıda belirtilen davalarda, somut olayda olduğu gibi, söz konusu tedbirler daha sonraki tarihlerde çıkacak olan ve tedbir kararlarının verildiği tarihte içeriği bilinmeyen yayımları hedef almaktaydı.

b) Başvuranların hakları hakkında söz konusu tedbirin sonuçları

  1. Mahkeme öncelikle, başvuranların gerekli herhangi bir bilgiye erişimlerinin reddedilmesinden şikâyet etmediklerinin altını çizmektedir (yukarıda belirtilen Magyar Helsinki Bizottság, § 180 ile karşılaştırma). Başvuranların şikâyetleri, özellikle haber ve fikir verme ve ayrıca haber alma özgürlüğü haklarıyla ilgili olmaktadır. Bu bağlamda, mevcut davanın konusu olan ihtilaf konusu tedbirle kısmen ilgili olan son kararlarından, bu mahkemenin mağdur kavramını geniş bir yorumla benimsediğinin anlaşıldığının altını çizmek gerekmekte ve gazetecilerin ve Medya kuruluşlarının yanı sıra bir Meclis üyesi özellikle bu tür kişilerin toplum ve toplum için yüksek öneme sahip konulardaki ve bu tür konularda kamuoyunun denetimi çerçevesinde kamusal bir tartışmadaki rolleri göz önüne alındığında, ifade özgürlüğü haklarının kullanılmasına müdahalenin mağduru olduklarını iddia edebildiklerini değerlendirmiştir (yukarıda 29. paragraf, bk. Anayasa Mahkemesinin 34-35 nolu değerlendirmesi). Yüksek Mahkemenin kararının ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:

“Basın özgürlüğünü içeren ifade özgürlüğü, düşünce ve inançları açıklama ve yorumlama, gazete, dergi, kitap gibi medya [iletişim] aracılığıyla bilgi ve eleştiri yayımlama haklarını içermektedir (...) davacı gazetecilerin, yani (...) haber alma ve verme şeklindeki gazetecilik işlevlerini yerine getirmelerinde bir engele maruz kaldıklarından şüphe yoktur. Dolayısıyla, ilgililerin bizzat ve doğrudan [ihtilaf konusu] yayım yasağı tedbirinden etkilendiklerini kabul etmek gerekmektedir (...). ”

  1. Mahkeme bu bağlamda, başvuran Güven’in gazeteci olarak Türkiye’de çok tanındığını, Twitter’ı çok kullandığını, olay tarihinde, siyasi yorumcu ve televizyon haberinin sunucusu olarak televizyon kanalı için çalıştığını kaydetmektedir. Diğer iki başvuran Akdeniz ve Altıparmak’a gelince, ilgililer akademisyen olduklarının, ifade özgürlüğü alanında çalıştıklarının ayrıca binlerce takipçisi olan Twitter ve Facebook gibi sosyal medya platformlarını da sık kullandıklarının altını çizmektedirler. İlgililer, yurttaş gazeteciliğinin ortaya çıkmasıyla birlikte, güncel konularda görüşlerini paylaşmak için yukarıda belirtilen çeşitli araç ve platformları kullandıklarını belirtmektedirler.

  2. Mahkeme nitekim, başvuranlara göre, ihtilaf konusu tedbirin yalnızca kendilerinin haber veya fikir verme özgürlüklerini değil, aynı zamanda kendilerinin haber veya fikir alma özgürlüğü haklarını da ihlal ettiğini değerlendirmektedir. Başvuranlar bu bağlamda, öncelikle ihtilaf konusu yasak nedeniyle, büyük ölçüde kamusal bir önem taşıyan ve büyük bir gündem olan bu soruşturmada haber veya fikir verme ve paylaşmanın imkânsız olduğunu belirtmektedirler. İlgililer ardından, görevlerinin Mahkeme tarafından “kamusal bekçi köpeği” olarak değerlendirilmesi gerektiği ve böylelikle “mağdur” sıfatlarının tanınması gerektiği kanaatine varmaktadırlar. İlgililer daha sonra, dört eski bakana ilişkin ciddi iddiaları ele alan Komisyonun yürüttüğü devam eden Meclis soruşturması hakkında basın veya diğer iletişim araçları tarafından sağlanan bilgileri almaları engellendiğinden, kendilerinin bilgi alma haklarının ihlal edildiğini değerlendirmektedirler.

  3. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin güncel içtihadı ışığında (yukarıda 28-29. paragraflar), gazeteci olan başvuran Güven’in, nispeten kısa bir süre için bile olsa, kamuoyunda kesinlikle önemli bir yankı uyandıracak olan güncel bir konu hakkında haber yayımlayamaması ve paylaşamaması nedeniyle, haber veya fikir verme özgürlüğü hakkının ihtilaf konusu kararla zarar gördüğünü kabul edebilmektedir. Bu sonuca varırken, olay tarihinde başvuran Güven’in ulusal bir televizyon kanalında siyasi yorumcu ve haber spikeri olduğu gerçeğine özel bir önem vermektedir (bk. yukarıda 2 ve 48. paragraflar). Öte yandan, basın özgürlüğünden ayrılmaz olan bilgi toplamanın aynı zamanda gazeteciliğin uygulanmasında önemli bir ön adım olarak kabul edildiği gerçeği gözden kaçırmamalıdır (Dammann/İsviçre, No. 77551/01, § 52, 25 Nisan 2006). Mahkeme daha önce, birçok defa bilgilerin yayımlanmasını kısıtlamak için konulan engellerin, medyada veya ilgili alanlarda çalışanları kamu yararına olan belirli konuları araştırmaktan caydırabileceğini belirtmiştir (Társaság a Szabadságjogokért/Macaristan, No. 37374/05, § 38, 14 Nisan 2009). Genel menfaati ilgilendiren bir konudaki tartışma bağlamında, bu tür bir tedbir, gazetecileri, toplumun yaşamını ilgilendiren meselelerin kamuoyunda tartışılmasına katkıda bulunmaktan caydırma riskini taşımaktadır (bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), yukarıda belirtilen Bédat, § 79).

  4. Diğer iki başvuran Akdeniz ve Altıparmak ile ilgili olarak, Mahkeme günlük gazetenin dağıtımını yasaklayan bir tedbire tabi olan bir günlük gazetenin okuyucularına mağdur niteliğini tanımadığı bu başvuranların durumunun (yukarıda belirtilen) Tanrıkulu ve diğerleri davasından hiçbir şekilde farklı olmadığını gözlemlemektedir. Nitekim, başvuran Akdeniz ve Altıparmak, Türkiye’deki diğer yargılanabilir kişiler gibi - itiraz edilen tedbirin dolaylı etkilerine maruz kalmaları konusu, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında "mağdur" olarak tanınmaları için yeterli değildir. Şüphesiz Mahkeme, yukarıda belirtilen Cengiz ve diğerleri davasında, bu davanın özel koşulları çerçevesinde, YouTube’a erişimin engellenmesine hükmedilen kararın, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğü haklarını etkilediğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, bu nedenle, Mahkeme özellikle ilgililerin YouTube’un aktif kullanıcıları olduklarını, çeşitli üniversitelerde ders verdiklerini, insan hakları alanında çalışmalar yaptıklarını, söz konusu site tarafından yayımlanan çeşitli görsel materyallere erişebildiklerini ve çalışmalarını YouTube hesapları üzerinden paylaştıklarını dikkate almıştır (ibidem, §§ 50-55).. Bu unsurlar, somut olayda eksiktir.

  5. Şüphesiz, tedbir kararının yalnızca geleneksel medya uzmanlarını değil, örneğin blog yazarları ve popüler sosyal medya kullanıcıları gibi İnternet kullanıcılarını da hedef aldığını dikkate alarak, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak, ihtilaf konusu tedbirin dolaylı etkilerinden zarar gördüklerini meşru olarak iddia edebilmektedirler. Bununla birlikte Mahkeme, bir başvuranın caydırıcı bir etkiye maruz kalması için "tamamen varsayımsal risklerin" Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında bir müdahale teşkil etmek için yeterli olmadığını hatırlatmaktadır ( yukarıda belirtilen Schweizerische Radio- und Fernsehgesellschaft ve diğerleri kararı, § 72). Hâlbuki, somut olayda, tedbirin yürürlükte kaldığı kısa süre boyunca, başvuranların devam eden soruşturma hakkında herhangi bir iletişim aracıyla yorum yapmamaları istenmemiştir, üstelik ilgililer buna itiraz etmemişlerdir. Dolayısıyla ilgililer, basının ve diğer medyanın, Meclis soruşturmasının belirli yönlerine ilişkin bilgileri iletmesini engelleyen genel bir tedbirden şikâyet etmektedirler.

  6. Ayrıca başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak, ifade özgürlüğü alanında çalışarak ve akademisyen sıfatlarını ileri sürerek, söz konusu tedbirden etkilendiklerini belirtmektedirler. Mahkeme bu bağlamda, bilgiye erişim hakkıyla ilgili olarak, üniversite araştırmacıları ve kamuyu ilgilendiren konularda kitap yazarları da yüksek düzeyde korumadan yararlandıklarını hatırlatmaktadır (bk. içinde yer alan atıflarla yukarıda belirtilen Magyar Helsinki Bizottság, § 168,). Öte yandan, akademik özgürlük akademik veya bilimsel araştırma ile sınırlı değildir, aynı zamanda akademisyenlerin kendi araştırma, mesleki bilirkişilik ve yetkinlik alanlarında tartışmalı veya hakla uygun olmasalar bile görüş ve düşüncelerini özgürce ifade etme özgürlüğünü de kapsamaktadır (Mustafa Erdoğan ve diğerleri/Türkiye, No. 346/04 ve 39779/04, § 40, 27 Mayıs 2014). Bununla birlikte somut olayda, yukarıda vurgulandığı gibi (67. paragraf), başvuranlar gerekli herhangi bir bilgiye erişimlerinin reddedilmesinden şikâyet etmemektedirler (bk a contrario (aksiyle ispat etmek), yukarıda belirtilen Magyar Helsinki Bizottság, § 180). Aynı şekilde, ihtilaf konusu tedbirin başvuranların akademik özgürlüğünü hedef aldığına veya buna müdahale ettiğine dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Nitekim, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın Mahkeme önünde söz konusu kısa süre içinde, İç Tüzüğün 110. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen Meclis Komisyonunun çalışmalarının gizliliği ilkesinin getirdiği sınırlara saygı göstermekle birlikte, söz konusu soruşturmaya ilişkin yorumlarını veya akademik araştırmalarını yayımlamalarının engellendiği iddia edilmemektedir (yukarıda 25. paragraf).

  7. Mahkeme öte yandan, yerleşik içtihadına göre, bir başvuranın mağdur olduğunu ileri sürmesi için, kendisini kişisel olarak ilgilendiren bir ihlal olasılığına ilişkin makul ve ikna edici göstergeler sunması gerektiğini hatırlatmaktadır; basit şüpheler veya varsayımlar bu konuda yetersiz kalmaktadır (Senator Lines GmbH/Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, lİtalya, Lüksemburg, Hollanda, Portekiz, İspanya, İsveç ve Birleşik Krallık (K.K.) [BD], No. 56672/00, CEDH 2004‑IV; bk. ayrıca Monnat/İsviçre, No. 73604/01, §§ 31-32, AİHM 2006‑X). Mahkeme için, akademisyen ve sosyal medya platformlarının popüler kullanıcıları olan başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın söz konusu tedbirden dolaylı olarak etkilenmeleri, ilgilileri Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında, "mağdur" olarak nitelendirmek için yeterli değildir. Nitekim bu başvuranlar, itiraz edilen yasağın kendilerini ne şekilde doğrudan etkilediğini kanıtlamamaktadırlar (bk. yukarıda belirtilen karar, mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), Tanrikulu ve diğerleri).

c) Sonuç

  1. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın ifade özgürlüğü haklarının devreye girmesi için yeterli ilgi gösteremedikleri ve bu nedenle ihtilaf konusu tedbir nedeniyle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlalinden mağdur olduklarını ileri süremeyecekleri sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyet, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak tarafından yapılması nedeniyle, ratione personae (kişi bakımından) Sözleşme’nin hükümleriyle bağdaşmamakta ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.

  2. Buna karşın, başvuran Banu Güven ile ilgili olarak, Mahkeme davanın koşullarında, olay tarihinde gazeteci, siyasi yorumcu ve televizyon sunucusu olan başvuranın ihtilaf konusu tedbirin ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürebileceğini kabul etmektedir.

  3. Dolayısıyla Mahkeme, bu başvuran Banu Güven’in mağdur sıfatına ilişkin olarak Hükümetin ilk itirazını reddetmektedir. Mahkeme, bu şikâyetin ilgili tarafından yapılması nedeniyle dayanaktan yoksun olmadığını, Sözleşme’nin 35. maddesinde hedeflenen diğer bir gerekçe sebebiyle, kabul edilemez olmadığını tespit ederek, bu şikâyeti kabul etmektedir.

  4. Esas Hakkında

    1. 1. Bir müdahalenin varlığı hakkında
  5. Yukarıda ihtilaf konusu tedbirin kapsamının ve niteliğinin (58-66. paragraflar) ve başvuranın hakları üzerindeki yansımalarının (67-70. paragraflar) incelenmesini sınırlayan Mahkeme, bunun ifade özgürlüğünün kullanılması üzerindeki caydırıcı etkisini göz ardı edemez. Önceden kısıtlayıcı bir tedbir anlamına gelen ve gelecekte herhangi bir bilginin yayılmasını ve yayımlanmasını yasaklamayı amaçlayan ihtilaf konusu tedbir kararı, başvuranın güncel bir konuda kişisel özgürlük hakkını kullanması üzerinde önemli yankı uyandırmıştır.

  6. Dolayısıyla, söz konusu tedbir Sözleşme’nin 10. maddesinde güvence altına alınan hakların kullanılmasında bir "kamu makamının müdahalesi" anlamına gelmektedir. Bu türden bir müdahale, “kanunla öngörülmediği”, Sözleşme’nin 10. maddenin 2. fıkrası bakımından meşru amaçlardan birini ya da birkaçını izlemediği ve dahası, bu amaç veya amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sürece, Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal etmektedir.

  7. Söz konusu müdahalenin "kanunda öngörülüp öngörülmediği", bir veya daha fazla meşru amaçtan esinlenilmiş ve "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığı konusunda

a) Tarafların İddiaları

  1. Başvuran taraf

  2. Başvuran, iç hukukta öngörülebilir hiçbir yasal hükmün, hâkimlerin söz konusu Meclis soruşturması hakkında genel bir yayım yasağı uygulamasına izin vermediğini iddia etmektedir.

  3. Başvuran öncelikle, Basın Kanunu’nun 3. maddesinin, yasağın yalnızca yazılı basında değil, aynı zamanda görsel-işitsel medya ve internet çerçevesinde hükmedilmesi nedeniyle, Komisyonun çalışmalarının yayımlanmasının tamamen yasaklanması için yasal bir dayanak teşkil edemeyeceğini iddia etmektedir. Hâlbuki, Basın Kanunu’nun 1. maddesinde, bu kanunun yazılı basına uygulanmadığı belirtilmektedir. Öte yandan, görsel-işitsel medya ve internet yayımlarını düzenleyen belirli iki kanun bulunmaktadır: 15 Şubat 2011 tarih ve 6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetlerine İlişkin Kanun ile 4 Mayıs 2007 tarih ve 5651 Sayılı İnternet Üzerindeki Yayınların Düzenlenmesi ve İnternet Üzerinde İşlenen Suçlarla Mücadeleye İlişkin Kanun. Bu iki kanun, bir sulh ceza hâkimine bu tür bir genel tedbir kararı verme yetkisi vermez. Bu nedenlerle, ihtilaf konusu tedbirin, en azından görsel-işitsel medya ve internet açısından hiçbir yasal dayanağı bulunmamaktadır.

  4. Başvuran ayrıca, Hükümetin, söz konusu tedbirin, Komisyonun çalışmalarının yayımlanmasının tamamen yasaklanmasıyla ilgili olmadığı yönündeki iddiasını kabul etmemektedir. Başvuran, Hükümet, soruşturmanın özüne ilişkin bilgilerin yayımlanmasının yasak olduğunu kabul ettiği sürece, bu açıklamanın, maruz kaldığını düşündüğü sansürün kabulü olarak yorumlanabileceği kanaatine varmaktadır. Başvuran bununla birlikte, ihtilaf konusu yasağın temelini oluşturan Basın Kanunu’nun 3. maddesinin bu tür bir tedbire yetki vermediği kanaatine varmaktadır. Bu hüküm, ilke ve kısıtlama ilkelerinin belirtilmesi ile sınırlı kalmaktadır. Hâlbuki örneğin, Basın Kanunu’nun 14 ve 25. maddelerinde, başkasının haklarının korunması için önemli tedbirler (yukarıda 20-21. paragraflar) öngörülmektedir. Bir yandan, bu kanunun 14. maddesi bir kişinin onur ve haysiyetini ihlal eden bir metnin yayımlanması durumunda düzeltme ve cevap hakkını düzenlemekte ve diğer yandan bu kanunun 25. maddesi kamu düzenini bozma riski bulunan yayımlanmış belgelerin satışını, dağıtımını ve toplatılmasını yasaklamaktadır. Kanunun, basın özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik çeşitli tedbirler öngörmesi nedeniyle, başvurana göre, en acımasız tedbirin, yani yayım yasağı tedbirinin, aynı kanunun 3. maddesinde öngörülen genel bir ilkeden çıkarılması olası değildir.

  5. Hükümet

  6. Hükümet, Anayasa’nın 26. maddesinin 2. fıkrasına, Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 2. fıkrasına, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesine ve İç Tüzüğün 110. maddesinin 2. fıkrasına dayanan sulh ceza hâkimi tarafından verilen tedbir kararının, “kanun tarafından öngörüldüğünü” ve söz konusu tedbirin yasal dayanağının erişebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini karşıladığını ileri sürmektedir.

  7. Hükümet öte yandan, Komisyonun faaliyetlerinin yasama organı tarafından yürütülen yasal işlemler olduğunu ve katı usul kurallarına (süre, Meclis bünyesinde toplantı düzenleme yasağı vb.) tabi olduğunu ve Meclis faaliyetleri olmadığını belirtmektedir. Bu işlev, Anayasa Mahkemesi tarafından yargısal bir işlev olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, Meclis soruşturması cezai bir soruşturmadır ve Komisyon savcılık görevini üstlenmekte ve raporu iddianame niteliği taşımaktadır. Nitekim, bir kişinin Yüksek Mahkeme önüne çıkarılmaması kararı, kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar teşkil etmektedir. Bu davanın çözümünde Meclis soruşturması faaliyetlerinin özelliklerinin belirlenmesinin önemli bir rol oynayacağı anlaşılmaktadır. Hükümet bu bağlamda, mevcut davanın konusunun, uluslararası hukukun bir kuralı olan bir ceza soruşturmasının gizli yürütülmesiyle ilgili olduğunu vurgulamaktadır. Hükümet dolayısıyla, yine bu davanın ifade ve basın özgürlüğü hakkı çerçevesinde incelenmesine itiraz etmekte ve ceza soruşturmasının gizliliğine ilişkin uluslararası hukuk kuralı çerçevesinde incelenmesi gerektiğini iddia etmektedir. Bu açıklamalar ışığında, Hükümete göre, bu kararın evrensel olarak bağlayıcı kararlar kategorisine girmediği kolayca sonucuna varılabildiği denilebilmektedir. Halkın gözünde büyük ölçüde gizlilik içinde yürütülen devam eden ceza soruşturması bunu gerektirmektedir.

  8. Hükümet, Komisyonun faaliyetlerinin bir ceza soruşturması niteliği taşıdığı dikkate alınarak, iddia etmektedir. Hiç şüphe yok ki, yayın ve yayım yasağı kararı, soruşturmanın gizliliğinin getirdiği bir zorunluluktur. Hükümet özellikle söz konusu tedbir kararının, Meclis soruşturmasının gizliliğini ve masumiyet karinesi hakkını ihlal eden yayınlar ve yayımlar nedeniyle Komisyonun sınırlı bir süre için talebi üzerine ve meşru bir gerekçeye dayanılarak bir hâkim yani bir sulh ceza hâkimi tarafından verildiğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde, Hükümete göre, yayın ve yayım yasağına hükmedilen ihtilaf konusu tedbir kararı, hukuki güvenliği güvence altına alan bir başka faktör oluşturan uygun ve yeterli bir gerekçeyi içermekteydi.

  9. Hükümet sonuç olarak, yayın ve yayım yasağı getiren kararın, asgari koşulları yerine getiren ve son tarihi özellikle kısa olan soruşturmanın gizliliğini güvence altına almak amacıyla, alınan geçici bir karar olduğunu iddia etmektedir. Söz konusu karar aynı zamanda kişilerin suçlu sayılmama hakkına ve itibarın korunması hakkına saygı gösterilmesini de güvence altına almıştır. Ayrıca, bu karar, basının sorumluluk rejimi çerçevesinde ve soruşturmanın gizliliğini ihlal etmeksizin yazılı basında, görsel-işitsel medyada ve internette medyanın Meclis soruşturması hakkında haber yapmasına veya görüş bildirmesine engel teşkil etmemiştir.

  10. Kısacası, Hükümet itiraz edilen kararın ceza soruşturması sırasında benimsenen geçici tedbir çerçevesinde aranması gereken asgari koşulları yerine getirdiğini değerlendirmektedir. Dolayısıyla, söz konusu kararın sansür niteliği taşımadığı anlaşılmaktadır.

b) Mahkemenin Değerlendirmesi

  1. Mahkeme 10. maddenin 2. fıkrasında yer alan “kanun tarafından öngörülme” kelimelerinin sadece söz konusu tedbirin iç hukukta yasal bir temelinin olmasını zorunlu kıldığını, aynı zamanda söz konusu kanunun niteliğini de hedeflediğini hatırlatmaktadır: nitekim söz konusu kanun yargılanabilir kişilerin erişimine açık olmalı ve etkileri bakımından öngörülebilir olmalıdır (bk. diğer atıflarla birlikte, diğer birçok karar arasından Delfi AS/Estonya [BD, No. 64569/09, § 120, AİHM 2015).

  2. Mahkeme, öngörülebilirlik gerekliliğine ilgili olarak, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi anlamında, bir “kanunun” ancak bir kişinin davranışını düzenlemesine olanak sağlamak için yeterli kesinlik ile ifade edilen bir norm olarak kabul edilebileceğini birçok defa belirtmektedir. Gerekirse aydınlatıcı tavsiyelerle kendisini çevreleyerek, davanın koşullarında makul bir dereceye kadar, belirli bir eylemden kaynaklanabilecek sonuçları öngörebilmelidir (Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 141, AİHM 2012).

  3. Ulusal mahkemelere verilen karar verme işlevi, tam olarak, normların yorumlanmasıyla ilgili olarak kalabilecek her türlü şüpheyi ortadan kaldırmaya hizmet etmektedir; Mahkemenin iç hukuka uygunluğu denetleme yetkisi bu nedenle sınırlıdır, zira iç hukuku yorumlama ve uygulama görevi öncelikle ulusal makamlara ve özellikle mahkemelere aittir. Hiçbir durumda tüm hipotezleri öngöremeyen yerel mevzuatın kesinlik düzeyi, büyük ölçüde söz konusu kanunun içeriğine, kapsaması gereken alana ve bunların sayısı ve statüsüne bağlıdır (Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], No. 931/13, § 144, 27 Haziran 2017).

  4. Mahkeme somut olayda, Ankara Sulh Ceza Hâkimi tarafından verilen ihtilaf konusu tedbirin yani ve İç Tüzüğün 110. maddesinin 2. fıkrası ve Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 2. fıkrası olmak üzere yasal dayanağının bulunduğunu gözlemlemektedir. Şüphesiz, Hükümet ayrıca ihtilaf konusu tedbirin yasal dayanağı olarak Anayasa’nın 26. maddesinin 2. fıkrasını belirtmektedir. Bununla birlikte, ulusal mahkemelerin Anayasa’nın bu genel hükmüne dayandığı dosyadan anlaşılmaktadır.

Başvuran Güven, İç Tüzük’ün 110 § 2 maddesinin ve Basın Kanunu’nun 3 § 2 maddesinin de erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini karşılayıp karşılamadığı konusuna olumsuz yanıt verilmesi gerektiğini değerlendirerek, bu hükümlerin yasal dayanak oluşturamayacağı kanaatine varmaktadır.

  1. Bu gereklilikleri karşılamak için, Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, iç hukuk, Sözleşme ile güvence altına alınan haklara kamu gücünün keyfi saldırılarına karşı belirli bir koruma sağlamalıdır. Yürütmeye tanınan takdir yetkisi sınır tanımadığı takdirde, temel haklar konusunda hukuk, Sözleşme’de yer alan demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı hareket edecektir. Sonuç olarak, bu tür yetkinin kapsamını ve kullanım koşullarını yeterli açıklıkla tanımlamalıdır (bk. diğer birçok karar arasından yukarıda belirtilen Sunday Times, § 49 ve Maestri/İtalya [BD], No. 39748/98, § 30, CEDH 2004-I).

  2. Burada ortaya çıkan sorun, ihtilaf konusu tedbirin alındığı zamanda, başvuranın bu konudaki davranışını düzeltmesine imkân verecek açık ve kesin bir normun olup olmadığıdır.

  3. Mahkeme öncelikle, 17 Eylül 2019 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 11 Temmuz 2019 tarihli bir kararla, Anayasa Mahkemesinin sulh ceza hâkimleri tarafından verilen yayım yasağı tedbirinin yasal dayanağını incelediğini ve söz konusu müdahalenin yasallık gerekliliğini karşılamadığı gerekçesiyle, ifade ve basın özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinin sonucuna vardığını gözlemlemektedir yukarıda 28. paragraf). Basın Kanunu’nun 3 § 2 maddesi hakkında bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“44. [Basın] Kanunu’nun 3. maddesinin 2. fıkrasında, basın özgürlüğünün önceki kısıtlamaları belirtilmektedir. Bu hükmün resmi olarak bir kanun teşkil ettiği tartışılmaz. Bununla birlikte, bu maddede önleyici tedbir olarak yayım yasağı tedbir başvurusuna izin veren hiçbir hüküm bulunmaktadır. Dolayısıyla, ceza davası çerçevesinde, bir yayım yasağı kabul edildiğinde, davranış ve olayların hukuki sonuçlarının yanı sıra yetkililerin yetkilerinin kapsamının belirli bir kesinlik derecesinde tanımlandığı söylenemez. [Basın] Kanunu’nun 3. maddesinin ikinci fıkrasının, ceza soruşturması çerçevesinde yayım yasağı tedbirine ilişkin olarak "öngörülebilirlik" ve "açıklık" kriterlerini karşılamadığı sonucu çıkmaktadır (...) ”

  1. Öte yandan, Yüksek Mahkeme, Anayasa’nın yayım yasağına başvurulmasına izin veren 28 § 5 maddesinin ihtilaf konusu tedbirin yasal dayanağını oluşturup oluşturamayacağı konusunu da incelemiştir. Yüksek Mahkeme, bu soruya aşağıdaki gibi değerlendirerek, olumsuz olarak yanıt vermiştir:

“45. Anayasa’nın [28 § 5] maddesinde belirtilen koşullara uyulması kaydıyla yayım yasağına başvurulmasına izin verdiği doğrudur (...) Bununla birlikte, ceza soruşturması çerçevesinde yayım yasağına izin veren ve yukarıda açıklanan nitelikleri içeren bir mevzuat düzenlemesi bulunmamaktadır. ”

  1. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihtilaf konusu tedbirin yasal dayanağına ilişkin vardığı sonucu onaylamıştır.

  2. Bu koşullarda, ihtilaf konusu müdahalenin Sözleşme’nin 10. madde anlamında "yasal bir dayanağı" olmamış ve başvuranın demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğünün gerektirdiği yeterli derecede korumadan yararlanmasına izin vermemiştir. Bu sonuç, bu hükmün diğer gerekliliklerinin incelenmesini gereksiz kılmaktadır.

Dolayısıyla, başvuran Banu Güven ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

  1. SÖZLEŞME’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  2. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerini ileri sürerek, ilgililerin itirazını inceleyen 8. Sulh Ceza Hâkiminin karar gerekçesinin bulunmadığını dikkate alarak, davanın hakkaniyete uygun olmadığından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Sulh Ceza Hâkimi tarafından verilen kararların, bu kararların diğer bir sulh ceza hâkimi tarafından incelenmemesi nedeniyle, etkin bir adli denetime tabi tutulmadığını iddia etmektedirler. Başvuranlar sonuç olarak, gerekçelendirilmediği kanaatine vardıkları yerel makamların ifade özgürlüğü haklarının ihlaline ilişkin başvurularının usulüne uygun olarak incelenmemesinden ve böylelikle Sözleşme’nin 13. maddesinin tanınmamasından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar özellikle, Anayasa Mahkemesi tarafından benimsenen “mağdur” kavramının kendilerine göre, çok kısıtlayıcı olan yaklaşımın etkin başvuru haklarından yoksun bırakmasından şikâyet etmektedirler.

  3. Mahkeme öncelikle, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın ihtilaf konusu tedbir nedeniyle, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlalinin mağduru olduklarını ileri süremeyecekleri gerekçesiyle, ilgililer tarafından başvurunun yapılması nedeniyle, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu bağlamda Sözleşme’nin 6 ve 10. maddeleri ilişkin şikâyetleri arasındaki yakın ilişkiyi kaydetmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamında mağdur statüsüne sahip olmamalarının, Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyet üzerinde de yansımaları olduğu sonucuna varmıştır (bk. aynı anlamda, yukarıda belirtilen Akdeniz, § 29). Aynı şekilde, yukarıda yapılan tespitleri dikkate alarak, Mahkeme başvuranların Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamında, savunulabilir hiçbir şikâyette bulunamayacakları kanaatine varmaktadır (bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), Tanis/Yunanistan (kk.), No. 21020/15, 21 Mayıs 2019). Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak tarafından yapılması nedeniyle, kabul edilemezdir ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.

  4. Mahkeme, bu şikâyetlerin, başvuran Banu Güven tarafından ileri sürülmesi nedeniyle, sulh ceza hâkimi önünde ihtilaf konusu tedbir hakkında itirazda bulunmayan ilgilinin şikâyetlerinin özünün, bireysel başvurusunun Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmesiyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyet ile ilgili olarak incelemesinde, başvuran tarafından belirtilen koşulları yeterince dikkate aldığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme bu hükme ilişkin tespitini dikkate alarak (yukarıda 97. paragraf), Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerine ilişkin diğer şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esasının ayrı olarak incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır (bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), yukarıda belirtilen Ürper ve diğerleri, § 49; bk. Ayrıca yukarıda belirtilen Ahmet Yıldırım, § 72).

  5. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

  6. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,

“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”

  1. Başvuran Banu Güven öncelikle, ayrıntı vermeksizin adil tazmin talebini dile getirdiğini belirtmektedir. Başvuran daha sonra, avukatlık ücreti olarak toplamda 3.000 avro (EUR) tutarını talep etmektedir. Başvuran, talebine dayanarak, üç avukatlık ücret sözleşmesi sunmaktadır.

  2. Hükümet, aşırı olduğu yeterince desteklendiği kanaatine vardığı bu talepleri kabul etmemektedir.

  3. Öncelikle Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin 2. fıkrası, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında sunulan her talebin, miktar olarak belirtilmesi, ayrı ayrı başlıklandırılması ve gerekli kanıtlayıcı belgelerle birlikte sunulması gerektiğini öngörmektedir; Mahkeme, bu hususların kendisine sunulmaması durumunda söz konusu talebi kısmen veya tamamen reddedebilmektedir (Syssoyeva ve diğerleri/Letonya (kayıttan düşme) [BD], No. 60654/00, § 133, AİHM 2007-I). Mahkeme somut olayda, başvuran Güven’in yukarıda belirtilen hüküm uyarınca, tazminat olarak hiçbir talepte bulunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, bu bağlamda bir meblağ ödenmesi gerekli değildir.

  4. Mahkeme, masraf ve giderler bağlamındaki taleplere ilişkin olarak, yerleşik içtihadı uyarınca, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlaması kaydıyla, bu masraflar iade edilebilmektedir. Mahkeme somut olayda, başvuranın bu meblağların etkin bir şekilde ödendiğini kanıtlayan hiçbir delil sunmaksızın, avukatlık ücret sözleşmelerini sunmakla yetindiğini gözlemlemektedir. Mahkeme bununla birlikte, avukatlık ücretlerinin geri ödenmesinin, ilgilinin avukatına hâlihazırda ödediği meblağlarla sınırlı olamayacağını hatırlatmaktadır (I.M./Fransa, No. 9152/09, § 170, 2 Şubat 2012). Nitekim, kısıtlayıcı bir yaklaşım, birçok avukatı, daha az varlıklı başvuranları Mahkeme önünde temsil etmekten caydırabilmektedir. Bununla birlikte, yazılı veya sözlü olarak yapılan ve bir avukat ile müvekkilini sözleşmeye dayalı olarak bağlayan bir anlaşma, yalnızca iddia edilen masrafların gerçekliği ile ilgili olarak değil, aynı zamanda tazmin edilecek masraf ve giderlerin düzeyine ve makul niteliğine göre de değerlendirmesi gereken Mahkemeyi bağlayamaz (bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), Iatridis/Yunanistan (adil tazmin) [BD], No. 31107/96, § 55, AİHM 2000-XI; ve ayrıca Fernandes Pedroso/Portekiz, No. 59133/11, § 156, 12 Haziran 2018). Bu bağlamda, avukatlık ücret sözleşmesiyle gerekçelendirilen avukatlık ücreti, iç hukuka göre, geri alınamayacağı iddia edilmemektedir (Fadeïeva/Risya kararıyla karşılaştırma, No. 55723/00, § 147, AİHM 2005‑IV). Dolayısıyla ve sahip olduğu belgeleri ve 41139/15 nolu başvuruya ilişkin tespitlerini (yukarıda 75-97. paragraflar), Mahkeme başvuran Banu Güven’e, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak, üzere, 1.500 EUR ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır.

  5. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu meblağa, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermiştir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,

  1. Oy birliğiyle, başvuruların birleştirilmesine;
  2. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetle ilgili olarak, başvuran Banu Güven tarafından yapılan 41146/15 nolu başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
  3. Oy çokluğuyla, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak tarafından yapılan 41139/15 nolu başvurunun kabul edilemez olduğuna;
  4. Oy birliğiyle, başvuran Banu Güven ile ilgili olarak, Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
  5. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerine ilişkin diğer şikâyetlerin, başvuran Banu Güven tarafından yapılması nedeniyle, kabul edilebilirliği ve esasının ayrı olarak incelenmesinin gerekli olmadığına;
  6. Oy birliğiyle,

a) Davalı Devlet başvuran Banu Güven’e, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek ve her türlü vergiden hariç olmak üzere, masraf ve giderler için, 1.500 EUR (üç bin beş yüz avro) ödenmesine:

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağa, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,

  1. Bire karşı altı oyla, geriye kalan kısım için adil tazmin talebinin reddine karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 4 Mayıs 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü Başkan

Bu kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Hâkim E. Kūris’in sunmuş olduğu ayrık görüş yer almaktadır.

J.F.K.
S.H.N.

YARGIÇ KŪRIS’İN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ

(Tercüme edilmiştir)

  1. Karar hükmünün 3. maddesinde çoğunluk oylamasına katılamadım. Dolayısıyla, 7. maddeye karşı da oy kullandım.

  2. Kanımca, iki başvuranın 3. maddede belirtilen şikâyetleri kabul edilebilir olarak karar verilmelidir ve esasa göre incelenmelidir.

  3. Meclis soruşturması hakkında bilgi verme hakkının, özellikle devam ediyorsa, bilhassa Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinde belirtilen gerekçelerle meşru kısıtlamalara tabi olabileceği tamamen anlaşılabilir bir durumdur. Bununla birlikte bu kısıtlamalar, koşulsuz veya sınırsız olmamalı ve söz konusu hassas bilgilerin yayınlanmasıyla ilgili herhangi bir şeyi kapsayan kısıtlamalar olmaksızın genel bir yasak anlamına gelmemelidir.

  4. Mevcut davada, söz konusu soruşturmanın istisnai öneme sahip ve büyük kamu yararına olan bir konuyla ilgili olmasına rağmen, Meclis soruşturması hakkında haber verme yasağı mutlaktır. İhtilaf konusu tedbir kararı, sözde ilgili kişilerin korunması adına, yalnızca kendilerine zarar verebilecek bilgilerin değil, aynı zamanda onların lehine olabilecek bilgilerin de iletme yasaklandığı genel terimlerle belirtilmekteydi. Bu tedbir kararı, çekincelerden tamamen muaftır; contra mundum (bütün dünyaya karşı) bir yasak söz konusu olmaktaydı. Dolayısıyla, bu tedbir kararı temel bir unsur ve dahası bir ön koşul olarak bilgi arama veya alma özgürlüğünü kapsayan Sözleşme’nin 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü ilkesinin özüne aykırıydı. Mahkeme, biraz gecikmeli olarak, (Magyar Helsinki Bizottság/Macaristan ([bD], No. 18030/11, 8 Kasım 2016) davasında kabul edilen ilke kararında bilgi arama veya alma hakkının önemini kabul etmiştir. Bu karar, Sözleşmenin, özellikle ifade özgürlüğüne ilişkin hükümlerinin gelişen ve ilerleyen yorumunu göstermektedir.

  5. Şikâyet ettikleri ihtilaf konusu tedbirlerden etkilenen başvuranların mağdur statüsü olan başka bir yasal kategorinin gelişen yorumu üzerinde durmayacağım. Mevcut karar, bu yönüyle ilgili içtihadın önemli unsurlarını özellikle Roman Zakharov/Rusya ([BD], No. 47143/06, AİHM 2015) kararını belirtmektedir. Mahkeme tarafından iddia edilen bir ihlalin mağduru kavramına ilişkin olarak benimsenen yaklaşım evriminin, bir kişi yerine bir bütün olarak toplumun yararına makamlar tarafından tedbirlerin alınması anlamında ilerici olduğunu söylemekle yetineceğim. Bu tedbirlere, genellikle potansiyel bir başvuranın bu tedbirleri ihlal ederek, Sözleşme tarafından tanınan bir hakkı kullanmaya teşebbüs ettiği için cezalandırılma konumunda bulunmadan önce, Mahkeme önünde itiraz edilebilmektedir. Bu gelişmenin ilerici niteliği, Mahkemenin kesin olarak olmasa da kademeli olarak mağdur için çok daha elverişli ve oldukça basit bir şekilde daha doğru olduğu fikrine doğru ilerliyor olmasıdır. Mahkeme, iddia edilen bir ihlalin potansiyel mağdurlarına, tam mağdur olma riskini üstlenmelerine ve bazı koşullarda sero (önek) anlamına gelebilecek olan post factum (olaydan sonra) sadece şikâyetleriyle ilgilenmek zorunda kalmalarına izin vermek yerine, Sözleşme’nin 34. maddesinin amaçları doğrultusunda “mağdur” olarak muamele etmeyi tercih etmektedir. Sözleşme, yalnızca telafiyle ile ilgili değildir - aynı zamanda daha sonra telafi edilmesi gerekebilecek unsurları önlemeyle de ilgilidir.

  6. Birlikte değerlendirildiğinde, Mahkemenin içtihadının evrimsel gelişiminin bu iki gidişatı, kamuoyu için bu davada yer alan kadar önemli bir konuda bilgi iletme yasağı geldiğinde, (potansiyel) mağdurların çemberinin geniş olması gerektiğini göstermektedir. Dahası çok geniş diyebilirim, en azından yönetenlerin yönetilenlerden ayrı durmadığı bir demokraside. Bu çemberin sınırları ne olursa olsun (zira mutlaka vardır), görevi bu önemli konularda yorum yapmak olanlar bu çemberin içinde olmalıdır. Söz konusu konuların, bu faaliyette yer aldıkları çerçeve (vatandaş veya diğer olarak görevini yerine getirme çerçevesinde), söz konusu bilgiyi genel halka iletme konusundaki menfaatlerinin geçerliliğini tanımaya geldiğinde tamamen alakasız olmalıdır (elbette, yargılanabilir kişilere yani kanun tarafından öngörülen, makul ve öngörülebilir kısıtlama koşuluyla).

  7. Bu (potansiyel) mağdurlar özellikle (ancak yalnızca değil) gazeteciler olabilmektedir. Çeşitli analistler ve yorumcular olabilirler. Erkek ve kadın politikacı olabilmektedir. Devlet memurları, insan hakları müdafileri veya her türden militanlar olabilmektedir. Hukukçu olabilmektedir. Evet, öğretim görevlisi bile olabilmektedir. Bu öğretim görevlileri, mutlaka hukuk mesleklerinden olmak zorunda değildir, zira kamuoyu için önemli konular hayatın bir veya birkaç alanıyla, dahası tamamen hukuk konularıyla sınırlı olamaz ve değildir.

  8. Hayır, actio popularis (halk davası), "vatandaş davası", "vergi mükellefi davası" veya bunun gibi bir şeyi savunmuyorum. Yalnızca teoride değil, belirli koşullarda topluluğun belirli üyelerinin bir tedbir contra mundum (bütün dünyaya karşı) kararının (potansiyel) mağdurları çemberine dâhil edilemeyebileceğini kabul ediyorum.

  9. Her halükarda, özellikle ihtilaf konusu yasağın kapsadığı bilgilerin iletilmesine ilişkin konular dikkate alındığında, mevcut davada Dairenin gazetecilik mesleği ile hukuk profesörü arasında yüzeysel bir ayrıma da dayanması gerekmemektedir.

  10. Hâlbuki çoğunluğun yaptığı da tam olarak budur. Başvuran Güven’in şikâyetlerinin, olay tarihinde söz konusu başvuranın gazeteci olarak (halen gazetecidir) değerlendirildiği gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir. Bu durum, çoğunluğun görüşüne göre, ilgiliye ihtilaf konusu tedbirin mağduru olduğunu belirtmeye imkân vermiştir. Aksine (şayet aksi doğruysa), diğer iki başvuran değerlendirilen tarihte (ve hâlâ da) üniversitede hukuk profesörleriydi. Çoğunluk bu bağlamda, yinelemek isterim ki başvuranların bazı kısıtlama koşulu altında bile, söz konusu bilgileri iletme menfaatlerinin meşru niteliğini kanıtlamadıkları kanaatine varmıştır. İhtilaf konusu tedbirde bu tür bir unsur öngörülmese de, kendi ilkeleri çerçevesinde, tamamen anlaşılabilir olabilecektir.

  11. Kısacası, çoğunluk başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın şikâyetlerini, ilgililerin akademik özgürlüğü bakımından incelemiştir. Bu itibarla, bu şikâyetler başvuran Güven’inkinden ayrılmış ve ilgilinin ifade özgürlüğü açısından incelenmiştir.

  12. Sanki fakültenin ifade özgürlüğünün akademik özgürlükleriyle sınırlıymış gibi.

  13. Ya da daha geniş olarak, anlamda ifade özgürlüğü, kişinin mesleğiyle ilgili bilgileri iletme özgürlüğüyle sınırlıymış gibi.

  14. Bu bağlamda, değerlendirilen tarihte başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın bir internet portalı (cyber-rights.org) kullandıklarını (ve hâlâ da kullandıkları) ve bilgileri yayınladıklarını (aslında başka yerlerde de yayınladıklarını) hatırlatılabilmektedir.

  15. Bu iki başvuranın akademisyen de olmadığı hipotezi çerçevesinde, gazetecileri mi, yoksa daha geniş anlamda medya aktörlerini mi benimsedikleri ve dolayısıyla bu haliyle ihtilaf konusu mutlak tedbirin (potansiyel) mağdurları tarafından tanınıp tanınmadığı konusunda kendimizi sorgulayabiliriz.

  16. Bununla birlikte, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın şikâyetlerinin özellikle başvuran Güven’inkinden ayrı düşmemektedir. Başvuranların mesleğinin, Sözleşme’nin 34. maddesinin amaçları doğrultusunda şikâyetlerinin farklı değerlendirilmesini haklı çıkarmadığı kanaatindeyim. Dairenin, bu ihtilaf konusu tedbirin bir gazetecinin ifade özgürlüğünü ihlal etmiş olabileceğini, ancak hukuk profesörlerinin ve insan hakları militanlarının ifade özgürlüğünü ihlal etmediğini kabul etmesi endişe vericidir.

  17. Ayrıca, “başarısız” başvuranlardan biri bir insan hakları merkezinin müdürüydü (ve hala da öyle), diğeri ise insan hakları için çalışan bir STK’nın başkanıydı. Çoğunluğun bu durumu da her türlü uygunluktan yoksun olarak düşünmesini çok üzücü buluyorum.

  18. Bununla birlikte, günün sıcak haberlerinin bir gazeteci veya bir insan hakları militanı tarafından alenen yorumlanması ne gibi temel bir fark yaratır? Elbette ne bir gazetecinin statüsü ne işlevi ne de bir insan hakları militanının statüsü başlı başına hoşgörüyü gerektirmez. Hem gazeteciler hem de militanlar yoldan çıkabilmektedir. Her ikisi de görevlerinden sapabilmektedir. Ayrıca, ilgililer kanunu çiğneyebilmektedir. Bununla birlikte, ilgililer yoldan çıkmadan, görevlerinden sapmadan ya da kanunu gerçekten çiğnemeden önce, her ikisi de sivil toplumun "bekçileri" olarak görülmelidir.

  19. Teori bir yana, mevcut davada bu iki "bekçi köpeği" kategorisi arasında prensipte bir ayrım yapıldığı görülmektedir. Ayrıca, bu iki kategoriden birindeki "bekçi köpeklerinin” (diğeri değil) ya "köpeklerden” daha az davranması, yani daha az havlaması ya da her zaman daha az uyanık bir "bekçi" olması gerektiği görülmektedir. Ve ilgililer eğer daha dikkatli "nöbet tutmak" istiyorlarsa, Mahkeme çok fazla görünmelerinin engellendiğini kabul etmeye isteklidir.

  20. Bir İnsan Hakları Mahkemesinin yargı organı olan Dairenin, aslında bir gazeteci tarafından ileri sürülen benzer olaylarda bir başvurunun esasını incelemeyi kabul ettiği bir davada, insan hakları müdafilerinin başvurularını Sözleşme hükümleriyle ratione personae (kişi bakımından) bağdaşmaması nedeniyle, reddetmesi ne kadar üzücü.

  21. Mahkeme içtihadı onlarca yıllık evrimin ürünüdür. Eskiden aşırı derecede (ve bazılarının sonradan diyeceği gibi, haksız yere) kısıtlayıcı olan Mahkemenin konumu, insan haklarına daha elverişli ve dolayısıyla daha ilerici bir dönüşe doğru evrilebilmektedir (ve gerçekten de bazen öyledir). 2015 ve 2016 yıllarında, Mahkemenin başvuranların bilgi arama ve alma haklarına ve mağdur niteliğine ilişkin yaklaşımında bu tür bir gelişme meydana gelmiştir.

  22. İki talihsiz başvuran bunu bizzat yaşamıştır. Akdeniz, Akdeniz/Türkiye davasının (kk., No. 20877/10, 11 Mart 2014) başvuranı olmaktaydı. Başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi (ve 6. maddesi) açısından ileri sürdüğü şikâyetleri, ratione personae (kişi bakımından) Sözleşme’nin hükümleriyle bağdaşmadığına (bu kararı veren Dairenin oluşumunda bizzat yer almaktaydım - bu karar oy birliğiyle değil oy çokluğuyla verilmiştir) karar verilmiştir. İki yıldan kısa bir süre sonra, bu iki başvuran ve ilgili üçüncü kişi, Mahkemenin Cengiz ve diğerleri/Türkiye davasında (No. 48226/10 ve 14027/11, AİHM 2015) Sözleşme’nin 10. maddesi alanında ileri sürülen şikâyetleri kabul ettiğini görmüşlerdir. Burada, davalı Hükümetin ratione personae (kişi bakımından) değil ratione materiae (konu bakımından) bağdaymadığını iddia ederek, ilgililerin başvurularının kabul edilebilirliği hakkında itiraz ettiğini belirtmek isterim.

  23. Bununla birlikte, Mahkemenin içtihadının bu ilerici gelişmeden önce gelen birçok emsal içerdiği de doğrudur. Roman Zakharov/Rusya ve Magyar Helsinki Bizottság/Macaristan (her iki belirtilen karar) gibi kararlarının mevcut kararda belirtilmesine rağmen, başvuranlar Akdeniz ve Altıparmak’ın şikâyetlerinin reddedilmesi, en azından önemli ölçüde, başvuran Güven’in şikâyetlerine karşı çıkmalarına dayanmaktadır. Bu da, sırasıyla 2015 ve 2016 yılında Roman Zakharov/Rusya ve Magyar Helsinki Bizottság/Macaristan kararları ve özellikle Tanrıkulu ve diğerleri/Türkiye (kk. No. 40150/98, 40153/98 ve 40160/98, 6 Kasım 2001) kararına benzer) kararından daha önceki Mahkemenin içtihadındaki gerekçeye dayandırılmaktadır. Kanımca, yukarıda bahsedilen itiraz ok yapaydı ve yukarıda belirtilen gerekçe ve benzerlik, doğası gereği biçimci ve mekaniktir.

  24. Mahkemenin içtihadının gelişimi hiçbir zaman tek taraflı olmamıştır. Bu gelişim, genel olarak ilericidir, ancak bazı özellikleri nedeniyle ters yönde de hareket edebilmektedir. Bu gelişim, kendi yolunda, bir adım ileri ve bir geri adım atmaktadır. Mevcut karar, bu ikinci kategoriye girmektedir. Bu karar, ifade özgürlüğüne yönelik seçici yaklaşımda bulunmakta ve dahası bunu belki de pekiştirmektedir. Açıkça söylemek gerekirse, gazetecilerin ifade özgürlüğü, öğretmenlik mesleğinin temsilcilerinden daha değerli ve Sözleşme bağlamında daha güçlü korumaya layık görülmektedir. Bu savunulamaz, adaletsiz ve inandırıcı değildir. Nitekim, yorumcunun günün siyasi haberlerine olan ilgisi, o kişi bir gazeteci olduğunda neden bilgi almak ve vermek Sözleşme’nin 10. madde kapsamında kabul edilir? Hâlbuki bu aynı ilgi, söz konusu kişiler akademisyen olduğunda (veya mevcut durumda, insan hakları müdafileri), tam olarak aynı şeyi yapsalar bile (veya niyetlerinin bu olduğunu), bu maddenin korumasından gözardı edilmektedir. Anlayamıyorum.

  25. Mevcut karar, bir uzlaşma olarak görülebilmektedir. Bir bakıma öyle. Bir yandan, çoğunluk tarafından benimsenen kısıtlayıcı yaklaşım nedeniyle, herkesin büyük kamu yararına olan konularda bilgi iletme konusundaki genel yasaklara itiraz etme hakkı yoktur. Diğer yandan, Daire her halükarda bu tür bir yasağın Sözleşme bakımından kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

  26. Bu son tespite tamamen katılıyorum. Bununla birlikte, bulunan uzlaşmanın etkin olduğundan emin değilim. Uzlaşmalar, eksik metodolojilere dayanmamalıdır.

  27. Nitekim, Mevcut kararda kullanılan metodolojiyi geliştirirsek, bir gün kendimizi, söz konusu hakkın ihlalinin niteliğine ve başvuranların faaliyetlerinin (mesleki veya diğer) niteliğine göre değil, ancak başvuranların mesleki yaşamları veya iş yerleri gibi özelliklerine göre, belirli diğer hakların da değişen yoğunlukta koruma alacağı bir durumda (yani Sözleşme’nin diğer maddelerini kapsayan haklar) bulabiliriz.

2013 yılında Mahkemeye seçilmeden önce, bazı Meclis soruşturmaları dâhil olmak üzere medyadaki çeşitli konularda yorum yapmaktaydım - aman Tanrım! Ayrıca söz konusu tarihte, üniversitede akademisyendim ve üstelik benim asıl görevimdi. Şans eseri, Litvanya Parlamentosu (seimas) yorum yapmaya çalıştığım contra mundum (bütün dünyaya karşı) konularda hiçbir şekilde yasak getirmemiştir (bazı bilgilerin kendim de dâhil olmak üzere birçok kişinin tamamen meşru bulacağı nedenlerden dolayı büyük kamuoyuna, benim gibi yorumcuya erişebilir olmamasına rağmen). Mahkemedeki görevim sona erdikten sonra, bir akademisyen olarak görevime devam etmek isteyebilirim ve akademisyenliğin yanı sıra bu konularda medyada yorumlar yayınlamak isteyebilirim. Bu davada söz konusu olana benzer bir genel yasağın yürürlükte olduğu tamamen varsayımsal (ki bunun pek olası olmadığını umuyorum) bir durumda, -mevcut durumda başvuranların yaptığı gibi- Sözleşme’nin 10. maddesinde güvence altına alındığı gibi haklarımı ileri sürmeye çalışmadan önce iki defa düşünmeliyim. Bu, bir akademisyen olarak kalmak mı yoksa yalnızca medyada yorumcu olarak bir kariyer mi sürdürmek istediğimi ciddi olarak düşünmem gerektiği anlamına gelmektedir. Mevcut karar ışığında, bunun gibi bir davada bu Mahkemede yer alabilmek için üniversiteden ayrılmam ve Sözleşme’nin 10. maddesi bakımından, daha yüksek yani gazetecilik veya ona benzer olabilecek başka bir meslek statüsü gibi bir statüye talip olmam gerekirdi. Mahkemenin niyeti açıkça bu olmasa bile, bu (Berufsverbot) (mesleki yasak) inanılmaz olurdu.

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim