CASE OF MURAT AKIN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

MURAT AKIN / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru No. 40865/05)

KARAR

STRAZBURG

9 Ekim 2018

KESİNLEŞME TARİHİ

9 Ocak 2019

İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.

Murat Akın / Türkiye davasında,

Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Julia Laffranque,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 4 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (40865/05 No.lu) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Murat Akın’ın (“başvuran”) 7 Ekim 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.

  2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat Z. E. Yarsuvat tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuran özellikle, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

  4. Başvuru, 29 Mart 2016 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

  1. Başvuran, 1962 doğumlu olup, Ankara’da ikamet etmektedir.

  2. Başvuran, 1 Mayıs 1990 tarihinden itibaren, bahis ve diğer piyango çekilişlerini düzenleyen ve Milli Gençlik ve Spor Müdürlüğüne bağlı olan Spor Toto Genel Müdürlüğünde (“Genel Müdürlük”) çalışmaktadır.

  3. Başvuran, 6 Temmuz 1992 tarihinde, Genel Müdürlükte birim amirliği görevine atanmıştır.

  4. Genel Müdürlüğün Yönetim Kurulu tarafından 30 Aralık 1999 tarihinde kabul edilen kararın ardından, başvuran, 15 Ocak 2000 tarihinden itibaren Genel Müdürlük bünyesinde yeni bir göreve atanmıştır. Hükümete göre, atama işlemi sırasında kullanılan “memur” terimi yalnızca, başvuranın atandığı yeni görevin bir unvanının bulunmadığı anlamına gelmektedir.

  5. Başvuran, yeni maaşının atanmasından önce aldığı maaştan daha düşük olması nedeniyle, 3 Ağustos 2000 tarihinde, Ankara İş Mahkemesinde (“İş Mahkemesi”) hukuk davası açmıştır. Kendi iradesi dışında başka bir göreve atandığını belirten başvuran, özellikle uygulanabilir Toplu Sözleşme’nin ilgili hükümlerine ve prim kaybına dayanarak başlangıçta iddia edebileceği kanısına vardığı artışı dikkate alarak, zorla atanmasının ardından meydana gelen her türlü maaş kaybının tazmin edilmesini talep etmiştir. Dolayısıyla başvuran, aynı bağlamda ileri sürülebilecek her türlü ek talebin saklı tutulması koşuluyla, toplam 400.000.000 Türk lirası (TRL) (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 680 avro) talep etmiştir.

  6. Başvuranın iş sözleşmesi, 1 Kasım 2000 tarihinde, Genel Müdürlük tarafından feshedilmiştir.

  7. Bilirkişi raporu, 22 Ocak 2001 tarihinde İş Mahkemesine sunulmuştur. Bilirkişi raporunda özellikle, eski İş Kanunu’nun (“1475 sayılı Kanun”) 60. maddesi uyarınca, başvuranın atanmasından önce aldığı maaş ile atanmasından sonra aldığı maaş arasındaki farkın ödenmesine ilişkin talebinin, önceki maaş düzeyinin kazanılmış bir hak teşkil ettiği gerekçesiyle haklı olduğu belirtilmiştir. Buna karşın, rapora göre, Toplu Sözleşme’yle öngörülen maaş artışlarına ilişkin başvuranın talebi, bu artışların ilgilinin yeni görevi çerçevesinde aldığı maaşa uygulanması nedeniyle haklı gerekçeye dayanmamaktaydı. Raporda, başvuranın, yeni görevi için öngörülen maaş miktarı ilgilinin önceki maaş miktarına ulaşıncaya kadar önceki maaş düzeyini koruması gerektiği sonucuna varılmıştır.

  8. Başvuran, 15 Şubat 2001 tarihinde karşı bilirkişi raporu düzenlenmesini talep etmiştir. Başvuran özellikle, 1 Mart 2000 tarihinden itibaren % 42,20 oranında bir maaş artışı alması gerektiğini iddia ederek, önceki maaş miktarına Toplu Sözleşme’yle öngörülen artışların uygulanmasını talep etmiştir.

  9. İş Mahkemesi, 19 Şubat 2001 tarihinde, birinci raporu düzenleyen bilirkişiyi, davadaki tarafların karşı argümanlarını dikkate alarak ek bir bilirkişi raporu hazırlamakla görevlendirmiştir.

  10. Bu bilirkişi, 19 Mart 2001 tarihinde, İş Mahkemesine ek bilirkişi raporunu sunmuştur. Söz konusu raporda öncelikle, başvuranın ilgili dönem boyunca artık birim amiri olarak görev yapmadığı gerekçesiyle, önceki maaşına dayanarak hesaplanabilecek olan bir artışı talep etmek için başvuranın Toplu Sözleşme’yi geçerli olarak ileri süremeyeceği belirtilmiştir. İş Mahkemesinin Toplu Sözleşme’nin ilgili maddeleri tarafından öngörülen maaş artışlarının başvuranın önceki maaş miktarına uygulanması gerektiği kanaatine varabileceği durumlar için rapor, miktara ilişkin bir simülasyon sunmuştur.

  11. Başvuran, 29 Mart 2001 tarihinde, özellikle Toplu Sözleşme’nin ilgili hükümlerinin öngörebileceği gibi, bir maaşın indirilemeyeceğini tekrarlayarak, ek bilirkişi raporuna itiraz etmiştir.

  12. İş Mahkemesi, 2 Nisan 2001 tarihinde, başvuranın kısmen lehinde bir karar vermiştir. Dolayısıyla, İş Mahkemesi;

Birinci bilirkişi raporuna dayanarak, ilgilinin, yeni görevi için öngörülen maaş miktarı önceki maaş miktarına ulaşıncaya kadar atanmasından önceki maaş seviyesini koruması gerektiği;

Buna karşın, ilgilinin bundan böyle aktif olarak yerine getirmediği bir görev için uygulanabilir hükümlere dayanılarak başka herhangi bir alacağın ortaya çıkamayacağı kanaatine varmıştır.

  1. Başvuran, 9 Nisan 2001 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.

  2. Yargıtay, 25 Haziran 2001 tarihinde, ilgilinin memur statüsüne sahip olduğunu dikkate alarak, idare mahkemelerinin davaya bakmaya yetkili tek mahkemeler olduğu gerekçesiyle, temyiz edilen kararı bozmuştur.

  3. İş Mahkemesi, 7 Kasım 2001 tarihinde, böylelikle davayı incelemeye yetkili olmadığına karar vermiştir.

  4. Başvuran, 5 Aralık 2001 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.

  5. Yargıtay, 24 Aralık 2001 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunun süresinden sonra sunulması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

  6. Başvuran, 14 Şubat 2002 tarihinde, Ankara İdare Mahkemesinde (“İdare Mahkemesi”) dava açmıştır.

  7. İdare Mahkemesi de 11 Nisan 2003 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını Uyuşmazlık Mahkemesine göndermiştir.

  8. Uyuşmazlık Mahkemesi, 29 Aralık 2003 tarihinde, İş Mahkemesini yetkili mahkeme olarak görevlendirmiştir. Böylelikle, dava İş Mahkemesinde görülmüştür.

  9. İş Mahkemesi, 5 Nisan 2004 tarihinde, başvuranın kısmen lehinde bir karar vermiştir. İş Mahkemesi, ilgili Toplu Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, memurun atandığı görev için öngörülen maaşın önceki maaşının altında olması durumunda, memurun maaşının düşürülemeyeceği kanaatine varmıştır. Dolayısıyla İş Mahkemesi, ilgili Kanun ve Toplu Sözleşme’nin yukarıda belirtilen maddesi uyarınca, başvuranın işvereninin, ilgilinin yeni görevi için öngörülen maaş miktarı önceki maaş miktarına ulaşıncaya kadar bu iki maaş arasındaki farkı ilgiliye ödemesi gerektiği kanısına varmıştır. Bununla birlikte, İş Mahkemesi, ilgilinin söz konusu dönem boyunca artık kendisine ait olmayan bir göreve karşılık gelen bir maaş artışını ileri süremeyeceği kanaatine varmıştır. Son olarak, İş Mahkemesi, 22 Ocak 2001 tarihli bilirkişi raporuna dayanarak, Toplu Sözleşme’yle öngörülen artışların başvuranın yeni görevi bağlamında aldığı maaşa uygulandığını kaydetmiştir.

  10. Başvuran, 25 Mayıs 2004 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, temyiz başvurusu çerçevesinde, kendi kanaatine göre, davasına ilişkin olaylara benzer olaylarla ilgili olan, 19 Haziran 2002 tarihinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (“Hukuk Genel Kurulu”) tarafından verilen bir kararı sunmuştur.

  11. Yargıtay 9. Dairesi, 3 Mart 2005 tarihinde, aşağıdaki ifadelere yer vererek, İş Mahkemesinin kararını onamıştır:

“Temyiz başvurusuna ilişkin (...) bütün itirazları reddetmeye ve kanuna ve usule uygun olan kararı, dosyada yer alan yazılara, kararın dayandığı delillere, gerekli ve kanuna uygun gerekçeleri dikkate alarak onamaya [karar vermektedir].”

Yargıtay, verdiği kararda, 19 Haziran 2002 tarihli karara atıfta bulunmamıştır.

  1. Söz konusu karar, 8 Nisan 2005 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI

  1. 1475 sayılı Kanun’un 60. maddesine ve 10 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe giren yeni İş Kanunu’nun (“4857 sayılı Kanun”) 62. maddesine göre, bir işveren herhangi bir şekilde bir memurun maaşını düşüremez.

  2. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü kapsamında, 1 Mart 1999 tarihinde bir Toplu Sözleşme yürürlüğe girmiştir. Bu Sözleşme’nin 30. maddesi, farklı maaş artış şekillerini öngörmüştür. Aynı Sözleşme’nin 34. maddesine göre, şayet bir memurun Spor Toto Müdürlüğü bünyesinde atandığı yeni görev için öngörülen maaş miktarı önceki maaş miktarının altında ise, söz konusu memurun maaşı indirilemeyecektir.

  3. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 19 Haziran 2002 tarihli kararda (E.2002/9-454 - K.2002/525), Spor Toto Müdürlüğü bünyesinde başka bir göreve atanan söz konusu Müdürlüğün bir çalışanının işten çıkarılmasına ilişkin bir davada kararını vermiştir. Yargıtay’da ortaya konulan başlıca sorun, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Toplu Sözleşme’yle öngörülen maaş artışlarının ilgilinin eski ya da yeni maaşına uygulanmasının gerekip gerekmediği hususudur. Söz konusu kararda, Yargıtay’ın yerleşik içtihadı ışığında, maaşın düşürülemeyeceği ve özellikle, ilgilinin önceki maaş miktarına söz konusu artışların uygulanmamasının eşitlik ilkesiyle ya da maaş düşürülmesinin yasaklanması kuralıyla bağdaşmadığı sonucuna varılmıştır.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

  1. ÖNEMLİ BİR ZARARIN BULUNMAMASINA İLİŞKİN İLK İTİRAZ HAKKINDA

  2. Hükümet, Mahkemeyi ihtilaf konusu miktarın biraz yüksek olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi anlamında önemli bir zararın bulunmaması nedeniyle, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir.

  3. Başvuran özellikle, maaşının üçte birine karşılık gelen bir gelir kaybına maruz kaldığını iddia ederek, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.

  4. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi anlamında önemli bir zararın bulunmamasının, ihtilaf konusu sorunun parasal etkisi ve başvurana gören davanın konusu gibi kriterlere atıfta bulunduğunu hatırlatmaktadır (bk., diğer kararlar arasından, Grande Stevens ve diğerleri/İtalya, No. 18640/10, 18647/10, 18663/10, 18668/10 ve 18698/10, § 73, 4 Mart 2014).

  5. Somut olayda Mahkeme, başvuranın yerel mahkemelere sunduğu ilk talebinin, aynı bağlamda dile getirilen her türlü ek talebin saklı tutulması koşuluyla, tazminat olarak 400.000.000 TRL (yaklaşık 680 avro) ödenmesiyle ilgili olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, söz konusu dava sırasında, başvuranın kendisine bilhassa % 42,20 oranında bir maaş artışı ödenmesi gerektiğini iddia ettiğini saptamaktadır (yukarıda 12. paragraf). Dolayısıyla, her türlü ek talebin saklı tutulması koşuluyla, kendisi tarafından başlangıçta talep edilen miktarın, yalnızca maaşına nazaran önemli olan bir miktarın bir kısmı olması sebebiyle nispeten düşük olduğunu ileri süren başvuran tarafından iddia edilen zarar minimize edilemeyecektir. Böylelikle, ihtilaf konusu sorunun parasal etkisi, başvuran için küçük bir önem taşımamaktadır.

  6. Mahkeme, yukarıda ifade edilenleri dikkate alarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendinde belirtilen, başvuran için önemli bir zararın bulunmaması bağlamındaki birinci koşulun yerine getirilmediği ve Hükümetin itirazının reddedilmesi gerektiği kanısına varmaktadır.

II. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının birçok yönden ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Söz konusu madde uyarınca:

“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak, makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)”

A. Yargıtay’ın 3 Mart 2005 tarihli kararının gerekçesi bağlamındaki şikâyet hakkında

  1. Başvuran, Hukuk Genel Kurulunun 19 Haziran 2002 tarihli kararını temyiz başvurusunda dile getirmesine rağmen, Yargıtay’ın bu kararı dikkate almaksızın temyiz başvurusunu reddetmesinden şikâyet etmektedir. Başvurana göre, bu kararda Yargıtay, davasında Yargıtay 9. Dairesinin ve İş Mahkemesinin vardığı sonuca aykırı bir sonuca ulaşmıştır.

  2. Hükümet Mahkemeyi, söz konusu şikâyetin esasen ulusal mahkemeler tarafından yapılan değerlendirmeyle ilgili olması nedeniyle, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir. Mahkemenin aksi yönde bir karar vermesinin gerekmesi durumunda, Hükümet, 19 Haziran 2002 tarihli kararın Yargıtay’ın yerleşik içtihadı kapsamına girmediğini ileri sürmektedir. Hükümet aynı zamanda, bu kararın içtihadın uyumlaştırılmasına ilişkin bir karar olmadığını ve dolayısıyla, kararın verildiği davadaki taraflar açısından zorlayıcı bir güce sahip olmadığını belirtmektedir.

  3. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle örtüşmediğini tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.

  4. Mahkeme, yargının iyi işleyişine ilişkin bir ilkeyi yansıtan yerleşik içtihadına göre, mahkeme kararlarında dayanılan gerekçelerin yeterli şekilde belirtilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu görevin kapsamı, kararın niteliğine göre değişebilmekte ve her davanın kendine özgü koşulları ışığında incelenmelidir. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, mahkemeleri kendi kararlarını gerekçelendirmeye zorlaması halinde, bu yükümlülük her argümana ayrıntılı bir cevap verilmesini gerektirdiği şeklinde anlaşılamaz. Böylelikle, Temyiz Mahkemesi, bir temyiz başvurusunu reddederek, ilke olarak, verilen kararın gerekçelerini kendi gerekçelerinin yerine koymakla yetinebilmektedir (bk., diğer kararlar arasından, García Ruiz /İspanya [BD], No. 30544/96, § 26, AİHM 1999‑I).

  5. Ayrıca, şikâyetçinin her argümanına ayrıntılı bir cevap verilmesi gerekmeksizin, bu yükümlülük, adli davaya katılan tarafın söz konusu davanın sonucu için belirleyici araçlara özel ve açık bir cevap verilmesini bekleyebilmesini gerektirmektedir (bk., diğer örnekler arasından, Moreira Ferreira/Portekiz (No. 2) [BD], No. 19867/12, § 84, 11 Temmuz 2017).

  6. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın Hukuk Genel Kurulunun 19 Haziran 2002 tarihli kararını dikkatine sunmasına rağmen, Yargıtay 9. Dairesinin bu kararı göz önünde bulundurmaksızın temyiz başvurusunu reddetmesinden şikâyet ettiğini saptamaktadır. Başvuran tarafından dile getirilen davada Hukuk Genel Kurulunda ortaya çıkan başlıca sorun, ilgili Toplu Sözleşme tarafından öngörülen maaş artışlarının Genel Müdürlük bünyesinde yeni bir göreve atanan bir çalışanın eski ya da yeni maaşına uygulanmasının gerekip gerekmediği hususudur. Bu mahkeme, verdiği kararda, söz konusu artışların ilgilinin önceki maaş miktarına uygulanmamasının eşitlik ilkesiyle ya da maaşın düşürülmesinin yasaklanması kuralıyla bağdaşmadığına karar vermiştir. Oysa başvuranın durumunda, İş Mahkemesinin verdiği kararda, başvuranın önceki maaş miktarına artışların uygulanmasını talep etmekte haklı olmadığı sonucuna varılmıştır. Mahkeme, Hükümetin, İş Mahkemesi tarafından kabul edilen ve ardından Yargıtay 9. Dairesi tarafından onanan kararın Hukuk Genel Kurulu tarafından kabul edilen kararla çelişkili olduğu yönündeki başvuranın argümanına itiraz etmediğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, Yargıtay 9. Dairesinin, 3 Mart 2005 tarihli kararında, önemli bir gerekçe sunmaksızın (yukarıda 27. paragraf) ve her halükârda, açıkça dikkatine sunulmasına rağmen, benzer davalarda İş Mahkemesinin vardığı sonuçlar ile Hukuk Genel Kurulunun vardığı sonuçlar arasında bulunduğu iddia edilen farklılığa açıkça dikkat etmeksizin başvuranın temyiz başvurusunu reddettiğini saptamaktadır. Yargıtay, başvuranın temyiz başvurusunu reddederek, ilke olarak İş Mahkemesinin gerekçelerini kendi gerekçelerinin yerine koymakla yetinebilmiş olsa da, Mahkeme, davanın kendine özgü koşulları çerçevesinde, başvuranın 19 Haziran 2002 tarihli karara ilişkin argümanının Yargıtay 9. Dairesinin yeterli bir cevap sunmasını gerektirdiği kanısına varmaktadır (Emel Boyraz /Türkiye, No. 61960/08, § 75, 2 Aralık 2014).

  7. Dolayısıyla, Yargıtay’ın 3 Mart 2005 tarihli kararında yeterli bir gerekçenin bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.

B. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki diğer şikâyetler hakkında

  1. Başvuran, yerel mahkemeler önünde adil bir yargılamadan yararlanamadığını iddia etmektedir. Bu bağlamda, başvuran, İş Mahkemesini, birinci bilirkişi raporundan sorumlu olan bilirkişiye, karşı bilirkişi raporu hazırlama görevini vermekle suçlamaktadır. Başvuran ayrıca, idari makamları, kendisini memur olarak göstererek statüsü hakkında yerel mahkemeleri kasten yanıltmakla suçlamaktadır.

Öte yandan, başvuran, davasının makul bir süre içinde görülmemesinden şikâyet etmektedir.

  1. Başvuranın İş Mahkemesinin ilk raporu düzenleyen bilirkişiye, karşı bilirkişi raporu hazırlama görevi vermesinden şikâyetçi olması sebebiyle, Mahkeme bilhassa, ilgili Toplu Sözleşme’yle öngörülen maaş artışlarının davanın koşullarına uygulanabilir olup olmadığı hususuna ilişkin bir ihtilafın söz konusu olduğunu gözlemlemektedir. Bu bağlamda, başvuranın şikâyetinin delillerin değerlendirilmesi ve yerel mahkemelerde yürütülen davanın sonucuyla ilgili olduğunun anlaşılabilmesi nedeniyle, Mahkeme, yerleşik içtihadına göre, yerel bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hatalar Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bu hataları incelemekle yükümlü olmadığını hatırlatmaktadır (Bochan/Ukrayna (No. 2) [BD], No. 22251/08, § 61, AİHM 2015).

  2. Mahkeme yine, Sözleşme’nin bu türden bir delil rejimini düzenlemediğini ve bir bilirkişi tayin edildiğinde, ilgilinin davaya yeterli şekilde katılma imkânına sahip olmasının büyük önem taşıdığını hatırlatmaktadır (Letinčić /Hırvatistan, No. 7183/11, §§ 46-51, 3 Mayıs 2016).

  3. Somut olayda, Mahkeme, ilgilinin çekişmeli bir yargılamadan yararlandığını ve İş Mahkemesine fiili ve hukuki argümanlarını sunabildiğini tespit etmektedir. Nitekim başvuran, hem 22 Ocak 2001 tarihli bilirkişi raporu hem de 19 Mart 2001 tarihli bilirkişi raporu hakkında düşüncelerini sunma imkânına sahip olmuştur. Öte yandan, Mahkeme, başvuranın özellikle maaş artışına ilişkin Toplu Sözleşme’nin ilgili maddelerinin dikkate alınmasını talep ederek karşı bir bilirkişi raporu hazırlanması talebinde bulunması nedeniyle, 19 Mart 2001 tarihli ek bilirkişi raporunun, İş Mahkemesinin Toplu Sözleşme’yle öngörülen artışların ilgilinin maaşına uygulanması gerektiği kanaatine varabileceği durumlar için, bu maddeler uyarınca miktara ilişkin bir simülasyon sunduğunu saptamaktadır. Mahkeme son olarak, İş Mahkemesinin usulüne uygun olarak gerekçelendirilen bir karar verdiğini vurgulamaktadır (yukarıda 25. paragraf). Mahkeme, elinde bulunan belgeleri dikkate alarak, İş Mahkemesinde görülen davada herhangi bir keyfiliğin bulunmadığı kanısına varmaktadır.

  4. Öte yandan, Mahkeme, bazı koşullarda, ulusal mahkemelerin ek veya alternatif bir bilirkişi incelemesi yapılmasına izin vermemelerinin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlali olarak değerlendirilebileceğini kaydetmektedir (yukarıda anılan Letinčić kararı, § 50, ve burada yer alan atıflar). Bu nedenle, Mahkeme, ulusal bir mahkeme için yalnızca bir tarafın bunu talep etmesine bağlı olarak, yeni bilirkişiler tayin etme yönündeki genel yükümlülüğün bu hükümden çıkarılamayacağını belirtmektedir (bk., mutatis mutandis, Mirilachvili/Rusya, No. 6293/04, § 189, 11 Aralık 2008, ve H./Fransa, 24 Ekim 1989, §§ 60-61, A serisi No. 162‑A). Gerçekte, yalnızca bir bilirkişinin tarafsız olmaması gibi özel koşullarda, bu hüküm yeni bilirkişilerin atanmasını gerektirebilmektedir (bk., örnek olarak, Sarıdaş/Türkiye, No. 6341/10, § 35, 7 Temmuz 2015). Oysa başvuran tarafından özel bir koşulun ileri sürülmemesi nedeniyle, somut olayda bu türden bir durum söz konusu değildir.

  5. İdari makamların kendisini bir çalışan değil, bir memur olarak göstererek statüsü hakkında yerel mahkemeleri kasten yanılttığı yönünde başvuranın iddialarına ilişkin olarak, Mahkeme, bu iddianın dosyada yer alan herhangi bir belgeyle desteklenmediğini saptamaktadır.

  6. Yargılamanın aşırı uzun sürmesine ilişkin şikâyetle ilgili olarak, Mahkeme, dikkate alınması gereken dönemin, başvuran tarafından İş Mahkemesine başvurulduğu 3 Ağustos 2000 tarihinde başladığını ve Yargıtay’ın kararını verdiği 3 Mart 2005 tarihinde sona erdiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu dönem kendisine başvurulan iki mahkeme huzurunda yaklaşık dört yıl yedi ay sürmüştür.

  7. Mahkeme, konuya ilişkin içtihadından doğan kriterlere atıfta bulunmaktadır (bk., diğer birçok karar arasından, Paroisse gréco-catholique Lupeni ve diğerleri/Romanya [BD], No. 76943/11, § 143, 29 Kasım 2016).

  8. Somut olayda, Mahkeme, davanın, ihtilaf konusu sorunun niteliği ve farklı mahkemeler arasında ortaya çıkan yetki problemleri dikkate alındığında belirli bir karmaşıklığa sahip olduğunu gözlemlemektedir. Ayrıca Mahkeme, yargılamanın farklı aşamalarını inceleyerek, bu aşamaların düzenli bir şekilde ilerlediğini ve yetkili makamlara atfedilebilecek önemli bir gecikmenin bulunmadığını kaydetmektedir.

  9. Mahkeme, yukarıda ifade edilenleri dikkate alarak, yargılama süresinin aşırı olmadığı ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının gerektirdiği ivedilik gerekliliğini karşıladığı kanaatine varmaktadır.

  10. Sonuç olarak, bu şikâyetler, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.

III. SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, aynı olaylara dayanarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin de ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

  2. Hükümet, Mahkemeyi söz konusu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir.

  3. Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci kısmında dile getirilen “mülk” kavramının, başvuranın en azından mülkiyet hakkından etkin bir şekilde yararlanma yönünde “meşru bir beklentiye” sahip olduğunu ileri sürebileceği alacaklar da dâhil olmak üzere, hem “mevcut mülkleri” hem de malvarlığı değerlerini kapsayabileceğini hatırlatmaktadır. Öte yandan, fiilen kullanılması mümkün olmayan bir mülkiyet hakkının varlığının kabul edilmesi yönündeki beklenti, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir “mülk” olarak değerlendirilememekte ve söz konusu koşulun yerine getirilmemesi nedeniyle sona eren şartlı bir alacak için de aynı durum geçerli olmaktadır (Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (kabul edilebilirlik hakkında karar) [BD], No. 39794/98, § 69, AİHM 2002-VII, ve Kopecký /Slovakya [BD], No. 44912/98, § 35, AİHM 2004‑IX).

  4. Ayrıca, iç hukukun ne şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışmanın söz konusu olması ve bu bağlamda başvuran tarafından geliştirilen argümanların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi halinde, “meşru bir beklentinin” bulunduğu sonucuna varılamayacaktır (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 50). İlgili malvarlığı menfaatinin alacak hakkı niteliğinde olması halinde, bu menfaat ancak, iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunması, örnek olarak, mahkemelerin yerleşik içtihadıyla onaylanması durumunda bir ”malvarlığı değeri” olarak değerlendirilebilecektir (ibidem, § 52).

  5. Somut olayda, Mahkeme öncelikle, başvuran tarafından ileri sürülen malvarlığı menfaatinin ilgilinin atanmasından önceki maaş miktarına artışların uygulanmasıyla ilgili olduğunu ve dolayısıyla, “mevcut bir mülkle” ilgili olmadığını, ancak alacak kapsamına girdiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle, Mahkemeye göre başlıca sorun, başvuranın alacağının Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca “malvarlığı değeri” olarak nitelendirilebilmesi için ulusal mahkemeler tarafından yorumlandığı şekliyle iç hukukta yeterli bir dayanağın bulunup bulunmadığı hususudur.

  6. Bu bağlamda Mahkeme, İş Mahkemesinin, başvuranın maaş miktarı atanmasının ardından düşürülememiş olsa da, ilgilinin önceki maaş miktarının ilgili dönem boyunca artık kendisine ait olmayan bir göreve karşılık gelmesi nedeniyle, ilgilinin bu miktara ilişkin artışlar talep etmekte haklı olmadığı kanısına vardığını tespit etmektedir.

  7. Mahkeme, davanın esasına bakan mahkemenin böylelikle başvuran tarafından talep edilen artışlar için herhangi bir yasal dayanağın bulunmadığına karar verdiğini kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, ardından başvuranın, kendi temyiz başvurusunda ilk defa, davanın esasına bakan mahkemenin kararına karşı bir argüman oluşturmak için 19 Haziran 2002 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararına atıfta bulunduğunu kaydetmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği yönündeki tespitinin (yukarıda 44. paragraf) yalnızca 3 Mart 2005 tarihli Yargıtay kararında yeterli bir gerekçenin bulunmamasıyla ilgili olduğunu ve Yargıtay 9. Dairesinin Hukuk Genel Kurulunun kararına ilişkin başvuran tarafından ileri sürülen argümana cevap verdiği varsayıldığında, davada ulaşılacak sonuç hakkında yorum yapamayacağını kaydetmektedir.

  8. Bu koşullarda, Mahkeme, başvuranın somut olayda iç hukukta yeterli bir dayanağın bulunduğunu kanıtlayamaması nedeniyle, ilgilinin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir “mülke” sahip olmadığı kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, bu hükmün güvenceleri somut olayda uygulanmamaktadır.

  9. Sonuç olarak, bu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (“ratione materiae”) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.

IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

  1. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:

“Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

  1. Başvuran, maddi tazminat ile masraf ve giderler bağlamında toplam 5.000 avro ve manevi tazminat olarak 10.000 avro talep etmektedir. Başvuran, masraf ve giderlerle ilgili talebini destekleyecek nitelikte kanıtlayıcı bir belge sunmamaktadır.

  2. Hükümet, bu talepleri kabul etmemektedir.

  3. Mahkeme, maddi zarara ilişkin olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına uygun bir yargılamanın nasıl sonuçlanacağı konusunda herhangi bir yorum yapamamaktadır (Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 82, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998-IV). Sonuç olarak, Mahkeme, başvurana bu bağlamda herhangi bir meblağın ödenemeyeceği kanısına varmaktadır.

  4. Manevi zarara ilişkin olarak, Mahkeme, başvuranın davaya ilişkin olaylar nedeniyle belirli bir sıkıntı yaşadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesinin gerektirdiği üzere, hakkaniyete uygun olarak, başvurana bu bağlamda 4.000 avro tazminat ödenmesine karar vermektedir.

  5. Masraf ve giderler bağlamında sunulan talebe ilişkin olarak, Mahkeme, bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masrafların iade edilebileceğini hatırlatmaktadır. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın talebini destekleyecek nitelikte kanıtlayıcı bir belge sunmadığını tespit ederek, ilgiliye bu bağlamda herhangi bir meblağ ödenmemesine karar vermektedir.

  6. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvurunun, Yargıtay’ın 3 Mart 2005 tarihli kararında yeterli bir gerekçenin bulunmaması bağlamındaki şikâyetle ilgili kısmının kabul edilebilir ve başvurunun kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;

  2. Yargıtay’ın 3 Mart 2005 tarihli kararında yeterli bir gerekçenin bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;

  3. a) Davalı Devlet tarafından başvurana, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 4.000 avro (dört bin avro) ödenmesine;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

  1. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine

karar vermiştir.

İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 9 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim