CASE OF YÜKSEK v. TÜRKİYE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

YÜKSEK / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 4/18)

KARAR

10. madde • İfade özgürlüğü • Siyasi konuşmaları nedeniyle yasa dışı örgüt üyesi olmakla itham edilen Kürt yanlısı siyasi bir partinin eş başkanının tutuklanması • Başvuran ve bu tür bir örgüt arasında bir bağ bulunduğuna dair somut delil olmaması • Terör suçlarının, keyfi müdahalelere karşı uygun koruma sağlamayacak derecede geniş yorumlanması ve uygulanması

5 § 1 maddesi • 5 § 3 maddesi • Başvuranın suç işlediğine dair makul şüphenin bulunmaması ve tutukluluğun makul olmaması

Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır. Mahkeme açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır.

STRAZBURG

22 Ekim 2024

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

Yüksek / Türkiye davasında,

Başkan
Arnfinn Bårdsen,

Hâkimler
Jovan Ilievski,
Saadet Yüksel,
Lorraine Schembri Orland,
Frédéric Krenc,
Diana Sârcu,
Gediminas Sagatys
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),

Türk vatandaşı olan Kamuran Yüksek’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 27 Kasım 2017 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış olduğu başvuruyu (no. 4/18); ve

Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 3 maddesi ile 10. maddesine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesi kararını göz önünde bulundurarak;

24 Eylül 2024 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,

Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:

GİRİŞ

  1. Başvuru, Demokratik Bölgeler Partisi (“DBP”) eş başkanı olan ve konuşmaları nedeniyle yasa dışı örgüt üyesi olmakla itham edilen başvuranın tutukluluğuna ilişkindir. Dava, Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 3 maddesi ile 10. maddesi kapsamında meseleler gündeme getirmektedir.

OLAYLAR

  1. Başvuran 1980 doğumludur. Başvurusunu sunduğu tarihte başvuran Diyarbakır’da tutulmaktaydı. Başvuran Mahkeme önünde, Diyarbakır Barosuna bağlı avukatlar M. Özdemir, M. Bektaş ve M. N. Özmen tarafından temsil edilmiştir.

  2. Hükümet ise ilgili tarihte kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.

  3. İlgili zamanda başvuran, Kürt yanlısı ve sol görüşlü siyasi parti DBP’nin eş başkanıydı.

5 Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı 12 Kasım 2015 tarihinde başvuran hakkında yasa dışı örgüt PKK/KCK (Kürdistan İşçi Partisi/Kürdistan Topluluklar Birliği) üyeliği suçlamasıyla ceza soruşturması açmıştır. Başvuranın “6-8 Ekim 2014 olayları” ve “hendek olayları” sırasında ve sonrasında yaptığı konuşmalar (bk. aşağıda 6-20. paragraflar) soruşturmanın açılmasında dayanak alınmıştır (6-8 Ekim 2014 olayları ve hendek olaylarını çevreleyen olayların ayrıntılı açıklaması için bk. Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, §§ 17-54, 22 Aralık 2020).

  1. Başvuranın Konuşmaları

  2. Başvuran 27 Ocak 2015 ila 18 Nisan 2016 tarihlerinde, bir muhalif siyasi partinin eş başkanı sıfatıyla parti toplantıları, kamuya açık gösteriler ve basın toplantılarında birtakım konuşma ve açıklamalar yapmıştır.

  3. Başvuran 27 Ocak 2015 tarihinde DBP Diyarbakır İl Teşkilatı tarafından düzenlenen kamuya açık bir toplantıda konuşma yapmıştır. Başvuranın konuşmasının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Kobani özgür bundan daha öte bir şey var mı? Kürt halkına, Ortadoğu halkına, Başkan Apo’ya ve tüm şehitlere armağan olsun, kutlu olsun. Her gün, her sene, ... Kürdistan özgürlüğüne kavuşacak. ... Bu mücadelemiz Kürdistan ve Başkan Apo özgürleşene kadar devam edecek.”

  1. Başvuran Sur ilçesinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmesini protesto etmek amacıyla 6 Eylül 2015 tarihinde Diyarbakır’da DBP binasının önünde toplanan bir grup insana konuşma yapmıştır. Başvuranın konuşmasının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Biz buradan Amed’ten bir kez daha şunu söylemek istiyoruz. Bizim Anadolu halklarıyla, Türk kardeşlerimizle, Laz kardeşlerimizle, Çerkez kardeşlerimizle hiçbir sorunumuz yok. Bizim bu AKP’li devletle sorunumuz var ... Bu katil devlet ve hükümet politikaları biz halkları karşı karşıya getirip kırdırıyor. Ne istiyoruz da bu kadar kentlerimize yöneliyorlar, tanklarla ve toplarla kentlerimizde evleri yakıp yıkıyorlar. Demokrasi istiyoruz, özgürlük istiyoruz, artık Ankara’dan yönetilmek istemiyoruz. Bütün mesele budur. Halkımız Sur’da, Silvan’da, Lice’de, Cizre’de, Silopi’de, her yerde şunu söylüyor: biz yerel demokrasiyi geliştirmek istiyoruz, artık Ankara’dan bir kişinin atamış olduğu bir kaymakam, bir vali tarafından yönetilmek istemiyoruz. ... Ankara’nın atamış olduğu kaymakam ve valilerin yol açtığı sonuçlar ... katliamdır, zulümdür, baskıdır, işkencedir. ... Bu rejim değişsin demokratikleşsin bu halkın seçmiş olduğu insanlar tarafından bu kentler yönetilsin istiyoruz. ... Demokrasi istiyoruz ... İşte Suriçi’nin yaşamış olduğu durum budur. ... Biz şimdi bir heyet olarak sizlerin adınıza Sur’a gideceğiz ve orada olan bitenlere tanıklık etmeye, yeni ölümler olmasın diye rol oynamaya çalışacağız.”

  1. Başvuran 10 Kasım 2015 tarihinde parti merkezinde bir basın açıklaması yapmış ve açıklama sosyal medya ile bazı internet sitelerinde yayınlanmıştır. Başvuran şunları belirtmiştir:

“Kentlerde insanlar, yerel demokrasiye dayalı- biz buna öz yönetim diyoruz- yeni bir sistem önermesi içerisindedir. Tekçi, merkeziyetçi bir sistemle Ankara’dan yönetilmek istemiyoruz. Kendi kendimizi yönetmek istiyoruz. AK Parti ise buna savaş, tank, topla yanıt veriyor. Bu ülkede başkanlık sistemini tartışmak serbest, demokratik özerkliği tartışmak yasak. Peki, bu ülkede biz, nasıl bir rejim olması gerektiğini tartışamayacak mıyız? Sadece AKP mi tartışabilir? Bütün basın, medya AKP’ye açılmış durumda. ‘Başkanlık sistemi bu ülkede tartışılmalı’ deniliyor. Eyvallah tartışılsın. Peki, demokratik özerklik? ‘Hayır, tartışamazsınız.’ Böyle bir şey olur mu? Bunun adı faşizmdir. Bir sistem tartışılabilecek, onun dışında hiçbir alternatif tartışılamayacak. Böyle bir şey olamaz. Onun için bu ülkede bir sivil darbeyle karşı karşıyayız. Biz, bu ülkenin geleceğiyle ilgili söz söyleme hakkına sahibiz. Bizim projemiz, demokratik özerkliktir. Bütün muhalif kesimleri susturan AK Parti hükümeti, kendi dışında hiçbir projeyi tartıştırmamaya çalışıyor. Ama biz tartışacağız, mücadele edeceğiz. Bu ülke bizim, bütün halklar için yeni bir gelecek öneriyoruz. Açık belirteyim, kimi HDP milletvekilleri dahil olmak üzere demokrat olarak geçinen aydın yazarlar çevreler dahil olmak üzere, şu ana kadar seçim sonuçları ve yaşanan süreçle, halkın geliştirdiği mücadeleyle alakalı olarak, ortaya koydukları kimi tutumları doğru bulmuyor, kabul etmiyoruz. AKP’nin uyguladığı savaş politikalarını görmeden, uyguladığı baskı politikalarını görmeyip, bunu anti-demokratik değerlendirmeyip, halkın demokratik özerklik, öz yönetim çerçevesinde mücadele etmesini, seçim sürecini etkileyen faktör olarak, değerlendirilmesi büyük yanılgıdır. Bu bir manipülasyondur, AKP’nin psikolojik savaş yöntemidir ve birçok kesimin de bu psikolojik savaş yöntemine geldiğini görmekteyiz. Doğru olan halkın yanında olmaktır. Halk yerel demokrasi istiyor, diktatörlüğü karşı, yerel demokrasi geliştiriyor. Birileri de çıkıp, halkı suçlayacak. Böyle bir şeyi kabul edemeyiz. Bunu söyledikten sonra kimse kendine demokrat diyemez. Halkın yanında olmak yerine, devletin şu anki katliamlarını meşrulaştırmak üzere söylem kabul edilemez. İllerde, ilçe, köylerde, toplumun bütün kesimlerine demokratik özerkliği anlatacağız. Ne olduğunu ne olmadığını, bu çarpıtmaları ortadan kaldırmak istiyoruz. Devletin şu anda bölgedeki kentlerde uyguladığı bu katliam politikalarına karşı, direniş çağrısı yapıyoruz. Halkımız direnmeli, mücadele etmeli, teslim olmamalı. AKP Kürtler’i biat ettiremeyecektir. Herkes dönmüş, ‘U’ dönüşü yapmış olabilir. Ama biz baş eğmeyeceğiz. Mücadele etmeye devam edeceğiz. Biz ilkeli hareket edeceğiz. Derdimiz halkımızın sorunlarının çözümüdür. Biz, şu anki dayatmalarla halkımızın sorunlarının çözüleceğine inanmıyoruz. Şu an, Kürt sorunun reddeden bir AK Parti hükümetiyle karşı karşıyayız, bununla mücadele etmeye devam edeceğiz. AK Parti hükümeti, eğer Kürt sorunu, çözüm süreci, Rojava politikalarını değiştirirse, halkımızın çıkarları doğrultusunda mevcut iktidar kimse, her türlü görüşme, tartışma ve yeni bir gelecek şekillendirmeye de hazırız. Bütün kentleri, başta Silvan için olmak üzere, tank, toplarla saldırılara maruz kalan bütün kentlerin Kürtler’in seferberlik ruhuyla mücadele etmesi gerekiyor.”

  1. Başvuran 13 Aralık 2015 tarihinde Sur ilçesinde Dağkapı Meydanı’nda bir basın açıklaması yapmıştır. Söz konusu açıklamanın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Bakın arkamızda gördüğümüz kentimizin bir bölümü şu anda işgal altında. Bir devlet gidip bir başka ülkenin devletini işgal ettiğinde biz bu tür görüntüleri görebiliyoruz. ... Suriçi bölgesi asker ve polis tarafından ablukaya alınmış günlerdir sokağa çıkma [yasağı] adı altında, ne olduğu belirsiz olan, hiçbir kanun, hiçbir hukuka, hiçbir yasaya ve anayasaya dayanmayan keyfi bir uygulama ile halkımız orada adeta rehin tutulmakta ve günlerdir orada çatışmalar oluyor. Halkımız aç, susuz, perişan ...”

  1. Başvuranın kendi kaderini tayin hakkıyla ilgili görüş bildirdiği açıklaması 18 Aralık 2015 tarihinde bir internet haber sitesinde yayınlanmıştır. Başvuran aşağıdakileri belirtmiştir:

“[Türkiye] 2003 yılında self determinasyon hakkı yani halkların kendi kaderlerini tayin hakkını kabul eden sözleşmeyi imzalamıştır. Başbakan Erdoğan’dı o zaman. Bunu taahhüt etmiştir. (...) bu attığınız imzayı hatırlatıyoruz. Bir ayrılma hakkından söz etmiyoruz ama bunun Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın imzaladığını hatırlatıyoruz. 2013 yılında ecdatlarımız Osmanlı bile Kürdistan dedi Türkiye’de yedi bölgeli eyalet sistemi neden olmasın diyen Erdoğan’dı.”

  1. Başvuranın aşağıdaki açıklaması 20 Aralık 2015 tarihinde PKK güdümünde olduğu iddia edilen bazı internet haber sitelerinde yayınlanmıştır:

“Bir devlet toplumuna karşı tank ve top kullanıyorsa buna karşı direnmek meşrudur. AKP sadece Kürtlere değil tüm Türkiye’ye savaş açmış durumda. Devlet Kürdistan’da işgalcidir. Kürtler 100 yıl önce kaybetti, ama bu kez kaybetmeyecek. Kavga büyümüştür, yerinizi alın, mücadele edin. Kürtler başarırsa Türkiye demokratikleşir. ... Dolayısıyla süreç bizim açımızdan aktif mücadele etme sürecidir. Bu süreçte her tür mücadele yolu meşrudur. Eğer bir devlet, toplumuna karşı silah, tank, top, asker ve polis her türlü enstrümanı kullanmaya başlamışsa buna karşı direnmek en meşru haktır.”

  1. Başvuran 26 ve 27 Aralık 2015 tarihlerinde Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi olağanüstü toplantısına katılmıştır. Başvuran 26 Aralık 2015 tarihinde, ilgili kısımları aşağıdaki gibi olan bir konuşma yapmıştır:

“Tekçi ulus devlet yapılanması bundan sonra kendisini değiştirmek durumunda olmalıdır, ulus devlet yapılanmasından vazgeçilmesi lazım. Bu coğrafyada yaşayan bütün halklar, biz Kürtler başta olmak üzere bütün etnik yapılar, bütün inançlar ve bütün toplumsal kesimler bu ülkenin ana unsuru olarak bu ülkede kendi kimliğiyle, diliyle özgür bir şekilde ve kendi kendini yönetebilecek bir şekilde siyasi özerkliği de olabilen bir çerçevede bir arada olabileceği yeni bir düzenlemeye kavuşmalıdır, yeni bir toplumsal sözleşmeye kavuşturulmalıdır, yeni bir toplumsal forum oluşmalıdır. Yani artık tekçi, merkeziyetçi ulus yapılanmasından vazgeçilmelidir.”

Başvuran toplantının ikinci gününde, yine öz yönetim ve direnişi savunduğu bir konuşma daha yapmıştır.

  1. Başvuran 5 Ocak 2016 tarihinde, DBP Diyarbakır il binasına polis tarafından yapılan baskın ve arama akabinde bir basın açıklaması yapmıştır. Başvuranın açıklamasının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Türkiye’de demokrasi diye bir şey kalmamıştır. Türkiye’de hukuk diye bir şey yoktur. Sadece ve sadece AKP cuntası var. AKP hükümeti ülkeye el koymuş, darbe yapmış ve halkımıza karşı da bir savaş yürütmektedir. Kurumumuz da bu çerçevede basılmıştır. ... Biz demokrasi mücadelesi vermeye, halkımızla beraber demokrasi mücadelesi vermeye devam edeceğiz. ... her an her dakika halkımızla birlikte bu AKP cuntasına ve darbesine karşı direnmeye mücadeleye devam edeceğiz ...”

  1. Başvuran 6 Ocak 2016 tarihinde, Türkiye’nin güneydoğusunda güvenlik güçleri tarafından yürütülen operasyonları eleştirdiği ve söz konusu operasyonlar sırasında DBP üyesi olan S.D. ile iki diğer kişinin 4 Ocak 2016 tarihinde öldürülmesini “savaş suçu” olarak nitelendirdiği bir basın açıklaması yapmıştır. Başvuran ayrıca vatandaşlara, sivillerin “yargısız infaz” olarak nitelendirdiği şekilde öldürülmelerini protesto etmeleri çağrısında bulunmuştur. Başvuranın açıklamasının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Dün Silopi’de parti meclis üyemiz S.D.’nin de içinde bulunduğu üç kadın arkadaşımız devletin yönelim ve saldırıları sonucu katledilmiştir. ... S.D. 20 yıldır Kürt siyasi hareketinin legal mücadelesi içerisinde ... ve şimdi de Demokratik Bölgeler Partisinde çalışmış görev almış sivil bir siyasetçidir. ... Ve en son olarak da parti meclisi üyesi olarak görev alan bir arkadaşımızdı. Anayasayla kurulmuş yasalarla düzenlenmiş bir partinin ... üyesi katledildi. ... Temmuz ayından bu yana katledilen 215 sivil arkadaşımızdan biri bunlar. ... Bu hükümetin eli kana bulaşmıştır. ... Demokratik bir hukuk düzeni inşa ettiğimizde bu demokratik hukuk düzeni karşısında hesap verecekler. ... Herkesi ... bu yargısız infazlara, bu katliamlara karşı sokağa çıkıp tepkilerini göstermeye çağırıyorum. ...”

  1. Demokratik Toplum Kongresi, Halkların Demokratik Kongresi, Halkların Demokratik Partisi ve DBP eş başkanları 27 ve 29 Şubat 2016 tarihlerinde ortak basın toplantısı düzenlemiştir. Başvuran söz alarak, hükümet yetkililerine sokağa çıkma yasaklarını kaldırmaları çağrısında bulunduğu ve güvenlik güçlerinin Sur ilçesinde yürüttüğü operasyonların protesto edilmesine yönelik çağrısını yinelediği beyanlarda bulunmuştur.

  2. Başvuran 2 Mart 2016 tarihinde, PKK güdümlü olduğu iddia edilen televizyon kanalı Özgür Gün TV’de yayınlanan bir televizyon programında medyaya açıklama yapmıştır. Başvuranın açıklamasının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“... halkımız AKP’nin yürütmüş olduğu savaş politikası ile karşı karşıyadır. ... bütün kurumlarımız, demokrasi kurumları AKP’nin savaş politikasının hedefindedir. Belediyelerimiz de bunun başında geliyor. Belediyelerimize yönelik bugüne kadar uyguladıkları politikalar neticesinde hala 20 arkadaşımız tutuklu ... 60 civarında belediye meclis üyesi ve il genel meclis üyemiz görevden alındı. ... 12 Eylül faşist darbesinde dahi bu tablolar yaşanmamıştı. ... her gün bir parti binamız basılıyor, gözaltına alınıyor, ... tehdit ediliyor. ... Bütün bunların nedeni ne, bütün bu uygulamaların bu politikaların nedeni ne, Kürtler tarih sahnesine yeniden çıkmasın diye ve Türkiye’de demokrasi gelişmesin diye. ... Sur’un durumunu tekrar biz ciddi bir şekilde ele almış durumdayız ... Bu ablukaların kalkması katliam politikalarından vazgeçilmesi oradaki insanların da kurtulabilmesi için.”

  1. Başvuran 16 Nisan 2016 tarihinde, DBP üyelerinin, muhalefet partilerinin milletvekillerinin ve insan hakları aktivistlerinin gözaltına alınmalarını eleştirdiği bir basın açıklaması yapmıştır. Başvuranın açıklamasının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“... binlerce parti üyemiz, sivil toplum derneklerinin çalışanları, yurtsever insanlarımız, Türkiye’de demokrasiden, çözümden, barıştan yana olan insanlarımız gözaltına alındı. ... Yedi ayın bilançosu, şu anda bin yüz tutuklu, binlerce gözaltı, binlerce ölüm. ... Demokratik Bölgeler Partisi olarak bizlere, belediyelerimize, Halkların Demokratik Partisi milletvekilleri dahil olmak üzere yöneticilerine, üyelerine, sivil toplum örgütlerine karşı siyasi soykırım operasyonları tekrar başlatılmış durumda. Bu demokratik çözüm imkanlarını ortadan kaldırmaktan ve savaşı derinleştirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. ... Elbette birlikte yaşamak istiyoruz. Aynı çatı altında eşit haklarla birlikte yaşamak istiyoruz, özgürce. Tercihimiz bundan yana ama bunun imkanlarını ortadan kaldırırsanız bu halkta elbette ki yeni yüzyıl şekillenirken kendi başının çaresine bakmaya çalışacak. ...”

  1. Başvuran 18 Nisan 2016 tarihinde bir basın açıklamasında bulunarak, o esnada görevde olan hükümete yönelik önceki eleştirilerini yinelemiştir. Başvuran şunları belirtmiştir:

“... Türkiye’nin değişim istikameti yerel demokrasi yönünde olmalı ve yöntem de demokratik, siyasal yollarla olmalı, şiddet yöntemiyle olmamalı. AKP şimdi şiddet yolunu tercih ederek, bütün muhalifleri, bütün kendi perspektifi dışında düşünen kesimleri ezmeye çalışarak, biat ettirmeye çalışarak, sistemini tahkim ettirmeye çalışıyor. ... Parti ... üyelerimiz, AKP’nin bu perspektifinin aksine, yerel demokrasiyi, yerinden yönetimi ... demokratik özerkliği savunduğu, bunu anlatmaya, bunu örgütlemeye, geliştirmeye çalıştıkları için gözaltına alınıyor, tutuklanıyorlar. ... Hatta ... iki parti meclisi üyemiz S.D. ve M.Y., Cizre ve Silopi’de saldırılar sonucu hayatını kaybettiler. Onlar partimizin şehitleridir, demokrasi şehitleridirler. ...”

  1. Başvuran 1 Mayıs 2016 tarihinde katıldığı bir toplantıda, demokratik özerklik lehine bir konuşma yapmıştır. Başvuran şunları belirtmiştir:

“... Kürdistan’ın her kentinde özgürlük için mücadele eden bütün insanlarımızın önünde saygıyla eğiliyorum ve inanıyorum ki ... Kürt halkı da dünyadaki diğer bütün halklar gibi kendi topraklarında özgürce yaşayabilecektir. ... Bugün biz çözüm açısından demokratik özerkliği öneriyoruz. İki nedenden dolayı: Demokratik özerklik hem ülkelerin üniter bütünlüğünü koruyabilecek hem de halkların özgürce yaşayabileceği bir modeldir. ... Özerklik Kürt sorununu da çözecek, özerklik aynı zamanda yoksulluk sorununu da çözecek, işsizlik sorununu da çözecektir. ... Demokratik özerklik projesini başka şekilde çarpıtıp yorumlayanlara kesinlikle kanmayın. ...”

  1. Başvuranın tutuklanması ve kovuşturulması

  2. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı 12 Kasım 2015 tarihinde, yasa dışı örgüt PKK/KCK üyesi olduğu şüphesiyle başvuran hakkında ceza soruşturması başlatmıştır. Başvuranın yukarıda belirtilen konuşmaları söz konusu soruşturmanın başlatılması için dayanak alınmıştır.

  3. Ceza soruşturması sırasında, başvuranı bir terör örgütü üyesi olarak nitelendiren Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığının talimatı üzerine başvuran 10 Mayıs 2016 tarihinde polis tarafından yakalanarak gözaltına alınmıştır.

  4. Cumhuriyet savcısı 12 Mayıs 2016 tarihinde başvuranın gözaltı süresinin uzatılmasına karar vermiştir. Aynı gün ilerleyen saatlerde Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın savcılığın gözaltı süresinin uzatılmasına yönelik kararına itirazını reddetmiştir. Dava dosyasında başvuranın polis tarafından ifadesinin alınıp alınmadığına ilişkin herhangi bir emare mevcut değildir.

  5. Başvuran 13 Mayıs 2016 tarihinde üç avukatı eşliğinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısının önünde hazır bulunmuştur. Cumhuriyet savcısı başvuranın 27 Ocak 2015 ve 18 Nisan 2016 tarihleri arasında DBP toplantıları ve kamuya açık gösteriler sırasında yaptığı konuşmalar ile birtakım medya kuruluşlarına yaptığı açıklamalar (bk. yukarıda 6-20. paragraflar) hakkında sorgulamıştır. Sorgulama tutanağına göre, Cumhuriyet savcısı başvuranın yukarıda belirtilen konuşma ve açıklamalarının her birinin içeriğini okuyarak, başvurandan bunlara ilişkin açıklamada bulunmasını istemiştir.

  6. Başvuran terör örgütü üyeliği suçlamasını reddederek, söylemlerinde bir muhalif siyasi parti lideri sıfatıyla hükümetin eylemlerini ve politikasını eleştirdiğini ileri sürmüştür. Başvuran kendi kaderini tayin etme ve öz yönetim lehine açıklamalarının ve taleplerinin soruşturmaya tabi tutulmaması gerektiğini ve hendek kazılması ve barikat kurulmasını teşvik eden herhangi bir açıklamada bulunmadığını belirtmiştir. Başvuran “mücadele” ve “direniş” gibi kelimelerle kastettiğinin hükümetin savaş politikalarına karşı siyasi ve sivil mücadele olduğunu ve sivil itaatsizlik çağrılarının şiddet içerikli olmayan eylemlere ilişkin olduğunu açıklamıştır.

  7. Başvuran ek olarak, 6 Eylül 2015 tarihinde DBP parti binasının önünde toplanan bir gruba konuşma yaptığını belirtmiştir. Konuşmasının yegâne amacının grubun Sur’a yürümesini engellemek olduğunu ileri sürmüştür. İzinsiz bir gösteriye katıldığı yönündeki iddiaları reddetmiştir. 13 Aralık 2015 tarihli konuşmasında “işgal” terimini, bir ülkenin diğer bir ülke tarafından işgali sahnelerine benzetme yapmak üzere kullandığını açıklamıştır. 6 Ocak 2016 tarihli konuşmasına ilişkin olarak, terör örgütü üyesi olmayan sivil siyasetçiler S.D. ve iki diğer kişinin ölümündeki ihmallerinden ötürü yetkilileri eleştirdiğini belirtmiştir. Sivillerin öldürülmesini bir “savaş suçu” olarak nitelendirdiğini, zira hükümetin sivilleri korumakla sorumlu olduğunu ve bu sorumluluğunu yerine getirmediğini belirtmiştir. Ayrıca, 2 Mart 2016 tarihli açıklamasında DBP üyelerinin ve belediye başkanlarının gözaltına alınmalarını nitelendirmek üzere “siyasi soykırım” terimlerini kullandığını belirtmiştir. Hükümetin DEAŞ’ı Kürtlere karşı kullandığı iddiasına ilişkin açıklamalarının ise siyasi eleştiri teşkil ettiğini ve benzer iddiaların kamuoyunda başka mecralarda da dile getirildiğini ileri sürmüştür. Söylemleri sırasında PKK lehine atılan sloganlar, taşınan pankartlar ve fotoğraflardan dolayı sorumlu tutulamayacağını, zira basın açıklamalarına ve toplantılara sadece konuşmacı olarak katıldığını ileri sürmüştür. Ayrıca, konuşmalarında “hendek olayları” sırasında ölen terör örgütü üyelerine ilişkin herhangi bir yorumda bulunmadığını ileri sürmüştür. Başvuran ifadesinde ayrıca, bazı basın toplantılarına katılması için davetlerini kabul ettiği Demokratik Toplum Kongresi ve Halkların Demokratik Kongresinin hukuka uygun olarak kurulmuş çatı örgütler olduğunu belirtmiştir. Ek olarak, söz konusu örgütlerle yönetici düzeyinde veya başka herhangi bir düzeyde bağlantısının olmadığını belirtmiştir.

  8. Akabinde başvurana eklemek istediği görüşleri sorulmuştur. Başvuran şu şekilde yanıt vermiştir:

“... Yaptığım tüm açıklamalar çatışmanın sona ermesini hedeflemiştir. Bunlar hükümet politikalarına karşı eleştirel açıklamalardır. Güvenlik güçleri tarafından yürütülen operasyonları engellemek için herhangi bir eylemde bulunmadım.”

Son olarak, PKK/KCK üyesi olup olmadığı ve söz konusu örgütten talimatlar alıp almadığı sorusuna başvuran şu şekilde yanıt vermiştir:

"Silahlı örgüt PKK/KCK veya bu türden başka herhangi bir örgütle bağlantım yoktur. Söz konusu örgütle bağı veya bağlantısı olan kimseden herhangi bir emir veya talimat almadım. Açıklamalarımda yasa dışı bir örgütün liderlerinin üzerine açıklama yaptıkları konularla aynı konuların ele alınıyor olması veya benzer konularda açıklama yapılmış olması bir [terör] örgütüyle bağlantım olduğu anlamına gelmemektedir. Şiddet içeren hiçbir yöntemi kabul etmediğimi ve mücadele yöntemi olarak demokratik siyaset biçimlerini kullandığımı açıkça beyan ederim. Benim açıklamalarım sonucunda herhangi bir suç işlenmemiştir.”

  1. Sorgunun ardından Cumhuriyet savcısı başvuran hakkında silahlı terör örgütü üyeliği şüphesiyle tutuklama kararı verilmesini talep etmiştir (Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 314 § 2 maddesi).

  2. Başvuran aynı gün Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği önüne çıkarılmıştır. Başvuran avukatları eşliğinde, esasen Cumhuriyet savcısına vermiş olduğu ifadeyi yinelemiştir. Başvuran “öz yönetim” hakkındaki açıklamalarının DBP’nin siyasi duruşuyla uyumlu olduğunu ve bu tür açıklamaları yıllardır yaptığını vurgulamıştır. Ayrıca, partinin savunduğu öz yönetim sisteminin Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygılı ve barışçıl olduğunu belirtmiştir. Partisinin asla bölücülüğü veya silahlı mücadeleyi savunmadığını belirtmiştir. Ayrıca, hem DBP hem de PKK’nın “öz yönetimi” savunuyor olmasının, partisinin söz konusu örgüt tarafından benimsenen yöntemleri onayladığı anlamına gelmediğini belirtmiştir. Başvuran ek olarak, güvenlik güçlerinin yakın tarihli operasyonları sırasındaki söylemlerinin sivillerin hayatlarının kurtarılmasını hedeflediğini belirtmiştir. Başvuran sulh ceza hâkimine, hükümetin eylemlerini protesto etme çağrılarının hukuka uygun olduğunu ve protestoların ışıkları söndürmek veya gösteriler düzenlemekten ibaret olduğunu beyan etmiştir.

  3. Sulh ceza hâkimi ayrıca başvurana evinde ve DBP merkezinde ele geçirilen birtakım belgeler hakkında soru yöneltmiştir. Sulh ceza hâkimi başvuranı özellikle “Yolsuzluk Araştırma Raporu” ve “A.D.’in Raporu” hakkında sorgulamıştır. Dava dosyasına göre, birinci rapor parti tarafından toplanan bağışların kişisel amaçlar doğrultusunda kullanıldığı iddialarına ilişkindir. İkinci raporda ise parti üyesi olan A.D. eşinden boşanmak istediğini belirterek, parti yöneticilerden yardım talep etmiştir. Başvuran söz konusu belgelerin partinin iç meseleleriyle ilgili olduğunu açıklamıştır.

  4. Başvuran sorgusunun sonunda, kendisi ile PKK arasında bir bağ olduğunu veya PKK’nın talimatlarına göre hareket ettiğini ortaya koyacak herhangi bir delilin dava dosyasında mevcut olmadığını ileri sürmüştür.

  5. Başvuranı dinlemesinin ardından sulh ceza hâkimi Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (“CMK”) 100. maddesi kapsamında silahlı terör örgütü üyeliği suçunun işlendiğine dair kuvvetli şüphe oluşturan somut delillerin mevcut olduğunu kaydederek, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Sulh ceza hâkimi başvuranın PKK/KCK’nın “öz yönetim” ilanı lehine açıklamalarda bulunduğunu ve söz konusu örgütün çağrılarına cevaben yasa dışı eylemlerde ön planda olduğunu değerlendirmiştir. Sulh ceza hâkimi ayrıca, başvuranın açıklamalarında güvenlik güçlerinin operasyonlarını saldırı, zulüm, baskı ve katliam olarak nitelendirirken terör örgütünün eylemlerini direniş, mücadele ve savaş olarak nitelendirdiğini ve terör örgütünün hedeflerine uygun olarak siyasi faaliyet kisvesi altında halkı sokağa çıkmaya davet ettiğini belirtmiştir. Sulh ceza hâkimi ek olarak, başvuranın terör örgütünün üst düzey yöneticilerinden aldığı talimatları izleyerek gerçekleştirdiği eylemleri aracılığıyla örgütün politikalarını yaymayı hedeflediğini belirtmiştir. Sulh ceza hâkimi ayrıca başvuranın eylemlerinin süreklilik ve yoğunluk arz ettiğini belirtmiştir. Sulh ceza hâkimi kararında, ev arama tutanağının içeriği ile polis tarafından DBP merkezinde yapılan aramalarda ele geçirilen delilleri de esas almıştır (sulh ceza hâkiminin atıf yaptığı arama tutanakları dava dosyasında mevcut değildir).

  6. Başvuranın tutuklanma nedenlerine ilişkin olarak sulh ceza hâkimi, ilgili suçun CMK’nın 100 § 3 maddesinde sıralanan ve kuvvetli şüphenin varlığı halinde şüphelinin tutuklanmasını haklı kılan “katalog suçlardan” olduğunu kaydetmiştir. Sulh ceza hâkimi devamla, söz konusu suçlar için kanunda öngörülen cezanın ağırlığını dikkate alarak, tutuklama tedbirinin gerekli ve ölçülü olduğuna ve tutukluluğa alternatif tedbirlerin yetersiz kalacağına hükmetmiştir.

  7. Başvuranın tutuklama kararına karşı itirazı, kararın yasaya ve usule uygun olduğu gerekçesiyle Diyarbakır 3. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 20 Mayıs 2016 tarihinde reddedilmiştir.

  8. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Hâkimliği 12 Haziran 2016 tarihinde, tutukluluğun otomatik olarak periyodik incelenmesi sırasında başvuranın tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Sulh ceza hâkimi dava dosyasında başvuranın isnat edilen suçu işlediğine dair kuvvetli şüphe uyandıran somut deliller bulunduğunu belirtmiştir. Sulh ceza hâkimi ayrıca isnat edilen suç için kanunda öngörülen cezanın üst sınırını ve bu suçun “katalog suçlar”dan olmasını göz önünde bulundurmuştur.

  9. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı başvuranı TCK’nın 314 § 2 maddesi kapsamında silahlı terör örgütü PKK/KCK üyesi olmakla itham ettiği iddianamesini 13 Haziran 2016 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur. Cumhuriyet savcısı iddianamede başvuranın yukarıda belirtilen konuşma ve açıklamalarına özellikle atıfta bulunmuştur. İddianamede ayrıca, başta PKK ve lideri lehine propaganda içerdiği iddia edilen birtakım yasaklı kitaplar olmak üzere başvuranın evinde ve DBP merkezinde ele geçirilen nesne ve belgelere, “Başkan Apo” ibareli bir çakmağa ve PKK’nın politikalarının başvuran ve DBP tarafından benimsendiğini gösterdiği iddia edilen belgelere atıfta bulunulmuştur.

  10. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet savcısı tarafından sunulan iddianameyi 29 Haziran 2016 tarihinde kabul etmiştir. Aynı gün ağır ceza mahkemesi ayrıca, atılı suçun CMK’nın 100 § 3 maddesinde sıralanan suçlardan olması ve başvuranın suç işlediğine dair makul şüphenin varlığının başvuranın tutukluluk hâlinin devamını haklı kıldığını değerlendirerek, tutukluluğun uzatılmasına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi söz konusu suç için kanunda öngörülen cezaların ağırlığını dikkate alarak, başvuranın tutukluluk hâlinin sürdürülmesinin ölçülü olduğuna ve tutukluluğa alternatif tedbirlerin yetersiz kalacağına hükmetmiştir.

  11. Başvuran 30 Haziran 2016 tarihinde tutukluğun devamına ilişkin karara bir kez daha itirazda bulunmuştur. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi 1 Temmuz 2016 tarihli kararıyla, itiraz edilen kararın yasaya ve usule uygun olduğunu değerlendirerek itirazı reddetmiştir.

  12. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi 29 Temmuz 2016 tarihinde başvuranın devam eden tutukluluk durumunu resen incelemiştir. Ağır ceza mahkemesi başvuran hakkındaki suçlamaların mahiyetini, başvuranın suç işlediğine dair kuvvetli şüpheye yol açan somut delilleri ve atılı suçun CMK’nın 100 § 3 maddesinde sıralanan suçlardan olduğunu göz önüne alarak, başvuranın tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Ağır ceza mahkemesi söz konusu suç için kanunda öngörülen cezaların alt ve üst sınırları dikkate alındığında tutukluluğa alternatif tedbirler uygulanmasının yetersiz olacağına hükmetmiştir. Başvuran söz konusu karara itiraz etmemiştir.

  13. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi 25 Ağustos 2016 tarihinde başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğunu resen incelemiş ve bir önceki kararında belirtilen gerekçeleri birebir yineleyerek tutukluluğun devamına hükmetmiştir. Başvuran tutukluluğunun uzatılmasına karşı 1 Eylül 2016 tarihinde itirazda bulunmuştur. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi itiraz mahkemesi sıfatıyla verdiği 2 Eylül 2016 tarihli kararıyla başvuranın itirazını reddetmiş ve söz konusu kararın yasaya ve usule uygun olduğuna hükmetmiştir.

  14. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi 22 Eylül 2016 tarihinde başvuranın devam eden tutukluluk durumunu resen incelemiş ve öncekilere benzer gerekçeler temelinde, yani “suçun mahiyetini, başvuranın suç işlediğine dair kuvvetli şüphenin varlığına işaret eden somut delilleri, öngörülen cezanın alt ve üst sınırını ve tutukluluğa alternatif tedbirlerin yetersiz kalacağını dikkate alarak” başvuranın tutukluluk hâlinin devamına hükmetmiştir. Başvuran tutukluluğunun uzatılması kararına itiraz etmemiştir.

  15. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi 7 Ekim 2016 tarihinde yargılamanın ilk duruşmasını gerçekleştirmiştir. Başvuranın Cumhuriyet Savcılığı tarafından 13 Haziran 2016 tarihinde yöneltilen suçlamalar hakkındaki savunmasını dinleyen ağır ceza mahkemesi, duruşma kapanışında başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına karar vermiştir. Ağır ceza mahkemesi başvuranın savunmasının alındığını ve suç vasfının başvuran lehine değişme ihtimali bulunduğunu değerlendirerek, tutukluluk hâlinin sürdürülmesinin ölçüsüz olacağına hükmetmiştir.

  16. Cumhuriyet savcısı 8 Ekim 2016 tarihinde Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakma kararına itiraz etmiştir. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi 14 Ekim 2016 tarihinde Cumhuriyet savcısının talebini reddetmiştir.

  17. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi ceza yargılamaları sonunda 28 Mart 2017 tarihli kararıyla, başvuranın 27 Ocak 2015 ila 18 Nisan 2016 tarihlerindeki açıklama ve konuşmaları (bk. yukarıda 6-20. paragraflar) temelinde TCK’nın 314 § 2 maddesi kapsamındaki terör örgütü üyeliği suçundan 8 yıl, 9 ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır ceza mahkemesi ayrıca polis tarafından yapılan aramalar sırasında başvuranın evinde ele geçirilen birtakım yasaklı kitapları ve “Başkan Apo” ibareli bir çakmağı delil kabul etmiştir.

  18. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca başvuranın hüküm özlü olarak tutukluluğuna hükmetmiştir. Başvuranın avukatının söz konusu karara karşı itirazı 20 Nisan 2017 tarihinde Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Hükümet tarafından sağlanan bilgilere göre, başvuran tutuklama kararına uymamış ve yurt dışına kaçmıştır.

  19. Başvuranın istinaf başvurusu üzerine Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3 Nisan 2017 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını her yönüyle onamıştır.

  20. Başvuran temyiz başvurusunda da bulunmuştur; fakat Yargıtay 1 Şubat 2021 tarihinde kararı onamıştır ve başvuran hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleşmiştir.

  21. Başvuranın Anayasa Mahkemesine Yaptığı Bireysel Başvuru

  22. Başvuran, hakkındaki ceza yargılamaları halen Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi önünde derdest iken, bir siyasetçi ve siyasi bir partinin eş başkanı sıfatıyla yaptığı siyasi konuşmaları nedeniyle tutulduğu iddiasıyla 10 Ağustos 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran söz konusu açıklamaların ifade özgürlüğü hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Tutukluluğunun hem kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını hem de ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Tutukluluğunun makul şüpheye dayanmaması nedeniyle hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, yerel mahkemelerin tutukluluğunu haklı göstermek için sunduğu gerekçelerin yetersiz olduğunu savunmuştur. Ek olarak, tutukluluk süresinin aşırı uzun olduğundan şikâyet etmiştir.

  23. Anayasa Mahkemesi 10 Temmuz 2017 tarihinde başvuranın bireysel başvurusunu (başvuru no. 2016/14516) açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. Anayasa Mahkemesi yetkili adli makamların başvuranın tutuklanması ve tutulmaya devam edilmesinin hukuka uygunluğunu ve meşruluğunu göstermek için kararlarında sunduğu gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğuna hükmetmiştir (bk. yukarıda belirtilen kararda 13. paragraf). Anayasa Mahkemesinin kararından, başvuranın suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadığına yönelik şikâyetini incelemediği anlaşılmaktadır.

Başvuranın ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyeti bakımından Anayasa Mahkemesi, başvuranın terör örgütü üyeliği şüphesiyle hakkında başlatılan ceza muhakemesi işlemleri kapsamında tutuklandığına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi başvuranın sadece ifade özgürlüğü kapsamına giren eylemleri temelinde tutuklandığı ve tutulmaya devam edildiği iddiasının dayanaksız olduğu sonucuna varmıştır (bk. Anayasa Mahkemesi kararında 21. paragraf).

İLGİLİ YASAL ÇERÇEVE VE UYGULAMA

  1. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA

    1. Anayasa’nın İlgili Hükümleri
  2. Anayasa’nın 19. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir:

“Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.

...

Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal ve savaş hallerinde uzatılabilir

...

Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.

Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.

...”

  1. Türk Ceza Kanunu’nun İlgili Hükümleri

  2. Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi aşağıdaki gibidir:

"1. Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.[1]

  1. Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

  2. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”

  3. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun İlgili Hükümleri

  4. Tutukluluk, CMK’nın 100. ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. CMK’nın 100. maddesi uyarınca, kişinin suç işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığına işaret eden olgusal delillerin bulunması ve bu maddede belirtilen tutuklama nedenlerinden birinin, yani şüphelinin kaçmış olması veya kaçma ihtimalinin bulunması ya da şüphelinin delilleri gizleme veya karartma veya tanıkları etkileme riskinin mevcut olması halinde, kişi hakkında tutuklama kararı verilebilir.

  5. CMK’nın 100 § 3 maddesinde sıralanan belirli suçlar bakımından tutuklama nedenlerinin varlığına ilişkin hukuki bir karine bulunmaktadır. CMK’nın 100 § 3 maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

"3. Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

(a) 26 Eylül 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan;

...

(11) anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),

...”

  1. CMK’nın 101. maddesine göre, soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya resen mahkemece karar verilir. Tutuklama veya tutukluluğun uzatılması kararlarına karşı başka bir sulh ceza hâkimliği veya başka bir mahkemeye itirazda bulunulabilir. Bu tür kararlar hukuki ve fiili nedenler içermelidir.

  2. CMK’nın 108. maddesi uyarınca, soruşturma evresinde şüphelinin tutukluluk durumu sulh ceza hâkimi tarafından otuz günü aşmayan düzenli aralıklarla gözden geçirilir. Aynı süre zarfında tutuklu, serbest bırakılma istemiyle başvuruda bulunabilir. Yargılama evresinde sanığın tutukluluk durumu her duruşma sonunda ve her hâlükârda otuz günü aşmayan aralıklarla yetkili mahkemece gözden geçirilir.

  3. CMK’nın 141 § 1 (a) maddesi aşağıdaki gibidir:

“...

(a) kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, ...

kişiler, ... her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler”

  1. CMK’nın 142 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir:

“Karar ve hükümlerinin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.”

  1. Yargıtayın içtihadına göre, tutukluluğun aşırı uzunluğu nedeniyle CMK’nın 141. maddesi kapsamında sunulan bir tazminat talebinin karara bağlanması için davanın esasına ilişkin nihai kararın verilmesini beklemek gerekmemektedir (16 Haziran 2015 tarihli E. 2014/21585 - K. 2015/10868 ve E. 2014/6167 – K. 2015/10867 sayılı kararlar).

  2. AVRUPA KONSEYİ BELGELERİ

    1. Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu)
  3. Venedik Komisyonu 11 ve 12 Mart 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen 106. genel kurul toplantısında TCK’nın 216, 299, 301 ve 314. maddeleri hakkında bir görüş kabul etmiştir (CDL-AD(831)2015). Görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir (dipnotlar hariç):

“...

E. 314. madde (silahlı örgüt)

  1. TCK’nın 314. maddesinde, Kanun’un IV. kısmının (Millete ve Devlete Karşı Suçlar) dördüncü ve beşinci bölümlerde listelenen suçları işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve bu örgüte üye olmak fiilleri suç sayılmaktadır.

...

1. Silahlı örgüt üyeliği (314. madde)

  1. Türk Ceza Kanunu silahlı örgüt ya da silahlı grup hakkında bir tanım içermemektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 3 Nisan 2007 tarihli ve E. 2006/10-253 K. 2007/80 sayılı kararında suç örgütlerinin –TCK’nın 220. maddesi anlamında– taşıması gereken ana ölçütleri listelemiştir. Grubun en az üç üyesi olmalıdır; grup üyeleri arasında sıkı veya gevşek hiyerarşik bir bağlantı olmalıdır ve üyeler arasında “soyut bir bağ” olması yeterli değildir; üyelerin suç işleme konusunda ortak kastı bulunmalıdır (henüz suç işlenmemiş olsa dahi); grup zaman içerisinde süreklilik teşkil etmelidir; grubun yapısının, üye sayısının ve tasarrufundaki araç gereçlerinin amaçlanan suçları işlemeye yeterli/elverişli olması gereklidir.

...

  1. Yargıtayın silahlı örgüt “üyeliği” üzerine ölçüt geliştirdiği zengin bir içtihadı bulunmaktadır. Yargıtay, ilgili şüphelinin çeşitli eylemlerini, bu eylemlerin “devamlılığı, çeşitliliği ve yoğunluğunu” göz önünde bulundurarak, bu eylemlerin şüphelinin örgütle “organik bağının” olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığı, ya da eylemlerinin “örgütün hiyerarşik yapısı” içerisinde bilerek ve isteyerek işlenmiş olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin anlaşılması amacıyla incelemiştir. 6 Şubat 2012 tarihli ve E. 2010/2839, K. 2012/1406 sayılı karara konu davada, bir terör örgütüne üye olmaya gönüllü yeni adaylara daima sığınak ve sahte kimlik temin eden ve onları örgüte tanıtan ve örgüt için yeni üyeler arayan şüpheliler, silahlı bir örgüte üye olmalarından dolayı mahkûm edilmişlerdir. Yargıtay, gerçek kimliğini saklamak için (örgüt içinde) kod adı almak, terör örgütünün üyeleri tarafından getirilen bir bombayı evinde saklamak, yeni üyelere örgütün amaçları ve yapısı üzerine ders vermek, cezaevinden tahliye olduktan sonra örgütle yeniden temas kurmak ve örgüt için para toplamaya ve yeni üyeler bulmaya çalışmak, üyesi olmak için “özgeçmiş raporunu” örgüte teslim etme ya da örgüt üyesi olmaya istekli yeni gelenleri örgütün kamp yerine araçla götürme, örgüt için vergi toplama kisvesi altında örgüt için para toplamak ya da örgütün yeni üyeleri örgütün kamp yerine gönderilmeden önce sağlık işlemleri ve tedavilerini ayarlamak vb. gibi eylemlerin tamamının TCK’nın 314. maddesine göre sanığın silahlı örgüte üyeliğini kanıtlar nitelikte olduğunu, zira atfedilen eylemlerin devamlılığı, yoğunluğu ve çeşitliliğinin sanıkların silahlı örgütün hiyerarşik yapısı içinde bilerek ve isteyerek hareket ettiklerini gösterdiğini değerlendirmiştir.

...

  1. Hükümet dışı kaynaklara göre, 314. maddenin uygulanmasında yerel mahkemeler, çoğu davada, kişilerin silahlı bir örgüte üyeliği hakkında karar verirken oldukça zayıf delillere dayanmakta; bu da 314. Maddenin uygulanmasının “öngörülebilirliği” hususunda soru işaretleri yaratmaktadır. Benzer şekilde, Freedom House 2015 tarihli Türkiye’de Basın Özgürlüğü Raporu’nda “TCK’nın 314. maddesinin, silahlı örgüt üyeliği (...) hakkındaki geniş tanımıyla, gazetecilere, özellikle de Kürtlere ve sol siyasetle ilişkili olanlara karşı kullanılmaya devam edilmektedir.” şeklinde konuya değinmiştir. Ayrıca, Uluslararası Af Örgütü, 2013 tarihli Türkiye Raporu’nda, kendi başına suç teşkil etmeyen bir eylemin, örneğin toplanma, örgütlenme ve ifade özgürlükleri hakkının kullanılması ile ilgili bir faaliyetin, sanıkların silahlı örgüte üyeliğinin kanıtı olarak sayıldığını değerlendirmiştir. Rapora göre bu yaklaşımın nedeni, kovuşturma makamlarının bu faaliyetlerin bir terörist grup ile aynı genel amaçlara sahip olduğu yönündeki algısıdır ve bunun sonucunda, “bireyler, sadece barışçıl ve başlı başına yasal olan Kürt yanlısı faaliyetlere katılımlarına ilişkin suçlamalar temelinde örgüt üyeliğinden kovuşturmaya tabi tutulmuşlardır”. Uluslararası Af Örgütü tarafından sağlanan somut dava örneklerinde, sanıkların bir terör örgütüyle bağlantısını gösterdiği değerlendirilen deliller arasında bir terör örgütü tarafından düzenlendiği iddia edilen altı farklı gösteriye katılım, bu gösterilerde yapılmış bir konuşma ya da başka bir örnekte ise, sanığın tanınmış bir Kürt yanlısı siyasi parti olan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP- tanınan Kürt yanlısı bir siyasi parti) tarafından düzenlenen “Siyaset Akademisi”ne katılımı ve bu Akademi çerçevesindeki çeşitli faaliyetleri yer almaktadır.

...

  1. Sonuç olarak Venedik Komisyonu öncelikle, Yargıtay içtihatlarında yer alan, sanığa atfedilen eylemlerin “devamlılık, çeşitlilik ve yoğunluk” itibariyle sanığın bir örgütle “organik ilişkisini” ortaya koyması ya da sanığın örgütün “hiyerarşik yapısı” içerisinde bilerek ve isteyerek hareket ettiğini kanıtlaması gerektiğine yönelik yerleşik ölçütlerin sıkı bir şekilde uygulanmasını önermektedir. Bu ölçütlerin gevşek biçimde uygulanması, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesi kapsamında kanunilik ilkesi ile ilgili sorunlara mahal verebilecektir.

  2. İkinci olarak, yerel mahkemelerin sanığın silahlı örgüt üyesi olduğuna karar vermesi için önlerindeki tek delil bir fikrin farklı biçimlerde ifade edilmesi olmamalıdır. Yegane delinin ifade ediş biçimlerinden ibaret olduğu durumlarda silahlı örgüte üye olmaktan verilen mahkûmiyet kararı, sanığın ifade özgürlüğüne müdahale teşkil edecek olup, söz konusu müdahalenin gerekliliği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadında öngörülen ölçütler, özellikle de “şiddete tahrik” ölçütleri temelinde her davanın somut koşulları içerisinde incelenmelidir.

...

  1. Venedik Komisyonu ... kaydedilen ilerlemenin açıkça yetersiz olduğu sonucuna varmıştır. Mevcut görüşe konu olan tüm maddeler, orantısız yaptırımlar öngörmekte ve çok geniş biçimde uygulanmakta, özellikle de Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi’nin 10. maddesi ve bununla ilgili içtihat ile Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19. maddesi kapsamında korunan faaliyetleri cezalandırmaktadır.

  1. Söz konusu dört maddenin hepsinin, Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi’nin 10. maddesi ve Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Uluslararası

Sözleşme’nin 19. maddesi ile uygulamada uyumlu hale gelmesi için, tamamen farklı bir şekilde uygulanması gerekir. Komisyon, ifade özgürlüğünün kullanımı üzerinde caydırıcı etki yaratan kovuşturma işlemlerinin ve özellikle derece mahkemeleri tarafından verilen mahkûmiyet kararlarının sona ermesi gerektiğinin altını çizmektedir. Bazı durumlarda kişilerin yıllarca ceza kovuşturmasına tabi tutulduktan sonra Yargıtay tarafından nihayetinde beraat ettirilmeleri yeterli değildir. Komisyon ayrıca, Devletlerin farklı ve alternatif fikirlerin geliştirilmesine elverişli bir ortam yaratma konusundaki pozitif yükümlülüklerinin öneminin altını çizmektedir.

...

  1. 314. madde (silahlı örgüt üyeliği) ile ilgili olarak, Yargıtay içtihadında yer alan, sanığa atfedilen eylemlerin “devamlılık, çeşitlilik ve yoğunluk” itibariyle sanığın silahlı bir örgütle “organik ilişkisini” ortaya koyması gerektiğine ya da sanığın eylemlerinin örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde bilerek ve isteyerek işlendiğinin değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine ilişkin yerleşik ölçütler sıkı bir şekilde uygulanmalıdır. ...”

  2. Venedik Komisyonu 13 Mart 2017 tarihinde 110. genel kurul toplantısında sulh ceza hâkimliklerinin görev, yetki ve işleyişleri hakkında 852/2016 sayılı görüşünü yayınlamıştır. Görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir (dipnotlar hariç):

"76. Tutukluluk süresinin uzunluğu Türkiye’de halen ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Adalet Bakanlığı, tutukluların sayısının hükümlülerin sayısına olan oranının, sulh ceza hâkimliklerinin kurulmasından önce 2007 ile 2014 seneleri arasında yüzde 50’den yüzde 14’e düştüğünü gösteren istatistikleri sunmuştur. Ancak bu oran, darbe girişimine kadar sabit kalmıştır. Dolayısıyla bu istatistikler, sulh ceza hâkimliklerinin kurulmasının ve aynı düzeydeki sulh ceza hâkimlikleri arasındaki yatay itiraz sisteminin, tutukluluk süresinin uzunluğu sorununun hafifletilmesinde başarılı olmadığını göstermektedir.

  1. ... Sulh ceza hâkimlikleri tarafından verilen tutuklama kararları, yatay itiraz sistemi nedeniyle sorunludur. Ayrıca savcılık, soruşturma evresinde tutukluluğu devam eden kişilerin ve yeterince gerekçelendirilmemiş kararlara dayanılarak sulh ceza hâkimlikleri tarafından tutuklanan kişilerin ... en kısa sürede salıverilmesini talep etmelidir.

  2. ... Ancak yukarıda incelendiği üzere sulh ceza hâkimliklerinin kurulma biçimi ve işleyiş sistemi, kararlarında yetersiz etkenlerin oluşmasına müsait bir ortam hazırlamaktadır. Bu bakımdan bireysel örneklerin daha da geniş bir sorunun göstergesi olması oldukça muhtemeldir. Sulh ceza hâkimliklerinin kararlarına karşı Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunma imkânının olması bu yapısal soruna çözüm getirmemektedir.

  3. Özetlemek gerekirse sulh ceza hâkimlerinin kişilerin insan hakları üzerinde çok güçlü etkisi olan kararları yeterince gerekçelendirmedikleri, yüksek ihtimalle de aşırı yoğunluklarından dolayı gerekçelendirme imkânlarının olmadığı birçok emsal bulunmaktadır.”

  4. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri

  5. İnsan Hakları Komiseri 15 Şubat 2017 tarihinde Türkiye’de ifade ve medya özgürlüğü üzerine bir memorandum (CommDH(2017)5) yayımlamıştır. Memorandumun ilgili kısımları aşağıdaki gibidir (dipnotlar hariç):

"43. ... Komiser’in selefinin yukarıda belirtilen raporu, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nun doğrudan AİHS 10. maddesi ihlallerine yol açan hükümlerinin uzun bir listesini içermektedir.

  1. Söz konusu hükümlerin büyük çoğunluğu bir şekilde hala yürürlüktedir. Komiser, bilhassa, Venedik Komisyonunun Türk Ceza Kanunu’nun ... 314. maddesi (silahlı örgüt kurma, yönetme veya örgüte üye olma) ... hakkındaki Mart 2016 tarihli görüşünü dikkate almaktadır. Venedik Komisyonu, yapılan değişikliklerle veya Yargıtay içtihadıyla bu maddelerin uygulanmasını sınırlandırma çabalarını kabul etmekle beraber şu sonuca varmıştır: “Kaydedilen ilerleme açıkça yetersizdir. Mevcut görüşe konu olan tüm maddeler, orantısız yaptırımlar öngörmekte ve çok geniş biçimde uygulanmakta, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesi ve bununla ilgili içtihat ile Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19. maddesi kapsamında korunan faaliyetleri cezalandırmaktadır.”

...

  1. ... savcıların açıkça ifade özgürlüğü kapsamına giren konularda dava açmaktan kaçınmamaları, yargılama süresince tutuklama tedbirine çok fazla başvurulması, mahkemelerin tutuklama kararlarında yer alan ve ayrı bir caydırıcı etkiye sahip olan sorunlu gerekçeleri, suç örgütüne üyeliğin ispat edilmediği ve sadece bir beyanın söz konusu örgütün amaç ve talimatlarıyla örtüştüğünün kabul edildiği davalar başta olmak üzere ifade özgürlüğü ve terör suçları ile suç örgütlerine ilişkin suçlar arasında doğru bir denge kurulamaması. Mevzuatta değişiklik yapıldıktan sonra, kimi zaman Türk Ceza Kanunu veya Terörle Mücadele Kanunu’nun diğer bazı hükümlerine dayanılarak, benzer eylem ve beyanlar için kovuşturmaların devam ettiği gözlemlenebilmektedir.

...

  1. Son yıllarda, ifade özgürlüklerini kullanan ve beyanlarının açıkça AİHS 10. maddesi koruması altında olduğu düşünülmesi gereken kişilere karşı açılan davalar devam etmekle kalmamış, aynı zamanda sayıca artmıştır. Bu durum, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerine dayalı kovuşturmalar ve tutuklama taleplerindeki genel artış bağlamında değerlendirilmelidir. Savcıların 216, 220 (6 ve 7. fıkralar), 301 ve 314. maddeler kapsamındaki tutuklama taleplerine ilişkin olarak Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı tarafından sağlanan resmi rakamlar, 2013 yılında 1.698 olan talep sayısının 2015 yılında 6.547 olduğunu ve üç katın üzerinde bir artışın söz konusu olduğunu göstermektedir. Aynı dönem için, mahkemelerin verdiği tutuklama kararlarının sayısı neredeyse dört kat artmıştır (1 099’dan 3 732’ye yükselmiştir).

...

  1. ... yargının, 10. maddenin koruması dışında kalıp kalmadıklarını belirlemek için beyanları tam bir bağlamsal incelemeye tabi tutmamasından kaynaklanan ve uzun zamandır devam eden sorunlu yaklaşımları, geçmişe kıyasla toplumun çok daha geniş kesimlerini etkilemekte ve toplumun tamamı için daha da kuvvetli bir caydırıcı etki yaratmaktadır. ... tutuklama tedbiri ... [Sözleşme] standartlarından ayrılan kusurlu gerekçelerle, yaygın bir şekilde kullanılmaya devam etmekte ve bu caydırıcı etkinin kritik bir bileşeni olmayı sürdürmektedir.

...

  1. ... tutukluluğun istisna olması ve gerekli olduğu hallerde ise buna dair açık bir hukuki gerekçe sunma ihtiyacı Türk yargısının uygulamasında yerleşmemiştir. Bu bağlamda büyük bir sorun, bilinen adıyla “katalog suçlar”, yani Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer verilen, ceza yargılaması sırasında tutuklama kararı verilebilecek olan suçların listesidir. Birçok Türk hâkim, tutuklamanın kalan diğer şartlarını dikkatlice incelemeden, bunu asıl ölçüt olarak kullanmayı hala sürdürmektedir.

...

  1. Komiser, hâkimin değerlendirmesinde ifade özgürlüğünü hiçbir şekilde göz önüne almaması, ... ayrıca hükümeti eleştiren gazete yazılarının bağlamlarından koparılarak okunması dışında sanıklar ile bu örgütler arasında herhangi bir bağı ortaya koyan maddi delillerin yokluğu karşısında şaşkınlığa uğramıştır.

...

  1. Komiser, selefinin yukarıda bahsi geçen raporundaki neredeyse tüm tavsiyelerinin geçerliliğini koruduğunu düşünmektedir. Bu, Türk Ceza Kanunu’nun ve bilhassa ..., 314. maddenin (silahlı örgüt kurma, yönetme veya örgüte üye olma) ... bütünüyle gözden geçirilmesi ihtiyacını kapsar.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

  1. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  2. Başvuran Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, hakkında verilen tutuklama kararı ve akabinde tutukluluk hâlinin devamına ilişkin verilen kararlar dolayısıyla ifade özgürlüğünün ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir. Sözleşme’nin 10. maddesi aşağıdaki gibidir:

"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin yayın, televizyon veya sinema işletmelerine lisans yükümlülüğü getirmesinin önüne geçmez.

  1. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

  2. Hükümet söz konusu şikâyete itiraz etmiştir.

  3. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  4. Hükümet başvuranın konuşma ve açıklamaları aracılığıyla (i) terör örgütü propagandası yaptığı ve (ii) halkı şiddete tahrik ettiği gerekçesiyle eylemlerinin Sözleşme’nin 17. maddesi kapsamına girdiğini ileri sürerek, Mahkemeyi 10. madde kapsamındaki şikâyeti Sözleşme hükümleriyle konu bakımından bağdaşmazlık nedeniyle kabul edilemez bulmaya davet etmiştir. Hükümet aksi takdirde Mahkemeyi şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez bulmaya davet etmiştir.

  5. Başvuran bu hususlara ilişkin yorumda bulunmamıştır.

  6. Mahkeme öncelikle, “grup veya bireyleri ilgilendirdiği ölçüde 17. maddenin amacının, Sözleşme’de yer verilen hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmayı hedefleyen herhangi bir faaliyette veya eylemde bulunma hakkının Sözleşme’den türetilmesini grup ve bireyler açısından imkânsız kılmak olduğunu; ... dolayısıyla hiç kimsenin söz konusu hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasını hedefleyen eylemlerde bulunmak üzere Sözleşme hükümlerinden faydalanamayacağını ...” yinelemektedir (bk. Lawless/İrlanda (no. 3), 1 Temmuz 1961, s. 45-46, § 7, Seri A no. 3). 17. maddenin amacı diğer bir deyişle totaliter kişi veya grupların Sözleşme’de yer verilen ilkeleri kendi menfaatleri için kullanmalarını engellemek olduğundan, bu madde Mahkeme içtihadının da net bir şekilde ortaya koyduğu üzere sadece istisnai olarak ve olağanüstü davalarda uygulanabilmektedir (bk. Paksas/Litvanya [BD], no. 34932/04, § 88, AİHM 2011 (alıntılar) ve bu kapsamda yapılan içtihat atıfları).

  7. Mahkeme Roj TV A/S/Danimarka ((k.k.), no. 24683/14, §§ 32-38, 17 Nisan 2018) kararında islamofobi, yahudi karşıtlığı veya ırkçılık amaçlarına yönelik olduğu ve/veya nefret ve şiddete teşvik içerdiği gerekçesiyle Sözleşme’nin 10. maddesinin koruma alanından 17. madde aracılığıyla çıkarılması gerektiğini değerlendirdiği açıklama veya faaliyetlerin bir özetini içermektedir (ayrıca bk. Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri/Türkiye, no. 14332/17 ve diğer 12 başvuru, § 486, 8 Kasım 2022).

  8. Somut davada başvuranın bu nitelikte bir hedef izlediğine dair herhangi bir emare bulunmamaktadır. Mahkeme, başvuranın açıklamalarının 17. maddenin uygulanabilirliği için gereken yüksek eşiğe ulaştığının söylenemeyeceği kanısındadır. Başvuranın bazı açıklamalarının tartışmalı olmasına ve hükümet politikalarına ilişkin eleştirilerinin ağır olmasına rağmen, bu açıklama ve eleştirilerin şiddet ve nefrete teşvik etmeyi veya Sözleşme ile korunan hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmayı hedeflediği aşikâr değildir (karşılaştırınız Witzsch/Almanya (no. 1) (k.k.), no. 41448/98, 20 Nisan 1999; Schimanek/Avusturya (k.k.), no. 32307/96, 1 Şubat 2000; Garaudy/Fransa (k.k.), no. 65831/01, AİHM 2003-IX (alıntılar); Norwood/Birleşik Krallık (k.k.), no. 23131/03, AİHM 2004-XI; Witzsch/Almanya (no. 2) (k.k.), no. 7485/03, 13 Aralık 2005; Molnar/Romanya (k.k.), no. 16637/06, 23 Ekim 2012; Perinçek/İsviçre [BD], no. 27510/08, §§ 113-115, 15 Ekim 2015; ve Lilliendahl/İzlanda (k.k.), 29297/18, § 26, 12 Mayıs 2020). Dolayısıyla bu hususta başvuranın ifade özgürlüğü hakkını ileri sürmesi önünde bir engel bulunmamaktadır. Bu nedenle, Hükümetin konu bakımından bağdaşmazlık itirazı reddedilmelidir.

  9. Mahkeme ayrıca, şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmelidir.

  10. Esas Hakkında

    1. Tarafların Beyanları

(a) Başvuran

  1. Başvuran tutukluluğunun 10. maddeye aykırı olduğunu, zira açıklamalarının şiddete tahrik veya terör propagandasının herhangi bir unsurunu içermediğini ileri sürmüştür. Başvuran bir muhalefet partisinin eş başkanı ve bir siyasetçi sıfatıyla konuşmalar yaptığını ve konuşmalarının sokağa çıkma yasağı altında yaşayan sivillerin koşullarına ilişkin olduğunu ve Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümüne yönelik talepler içerdiğini iddia etmiştir.

  2. Başvuran silahlı terör örgütü üyeliği suçunun ancak bir örgütün hiyerarşisine dâhil olarak işlenebileceğini ve örgütle sürekli, çeşitli ve kesintisiz bir bağ gerektirdiğini vurgulamıştır. Kendi davasında bunların hiçbirinin ortaya konulmadığını ileri sürmüştür. Siyasetçi kimliğine ve DBP program ve tüzüğüne uygun olarak kamuya açık toplantılara meşru katılımının, yazılı ve görsel medyaya yaptığı açıklamaların ve demokratik özerklik çağrılarının ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu ileri sürmüştür.

(b) Hükümet

  1. Hükümet öncelikle başvuranın ifade özgürlüğüne herhangi bir müdahalede bulunulmadığını ileri sürmüştür. Hükümet başvuranın açıklamaları aracılığıyla terör propagandası yaptığı ve halkı şiddete tahrik ettiği gerekçesiyle terör örgütü üyesi olduğu şüphesi üzerine tutuklandığını beyan etmiştir. Hükümet yetkili adli makamların başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluğunun uzatılmasına karar verirken yeterli gerekçeler sunduğunu ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca ifade özgürlüğü hakkına bir müdahalede bulunulup bulunulmadığı değerlendirilirken başvuranın 147 gün gibi çok kısa bir süre tutuklu kaldığının göz önünde bulundurulması gerektiğini belirtmiştir.

  2. Hükümet her hâlükârda makamların müdahalesinin hukuka uygun olduğunu ve ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi için gerekli olduğunu belirtmiştir.

  3. Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğine ilişkin olarak Hükümet, makamların makullük ve ölçülülük ilkelerini aşmadığını beyan etmiştir. Hükümet başvuranın TCK’nın 314 § 2 maddesi kapsamında terör örgütü üyesi olduğu şüphesiyle tutulduğunu ve akabinde Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bu suçtan mahkûm edildiğini ileri sürmüştür. Hükümet başvuranın tutuklanması ve tutukluluk hâlinin sürdürülmesine yönelik acil bir toplumsal ihtiyacın bulunduğunu, zira başvuranın açıklamaları aracılığıyla PKK propagandası yaptığını ve halkı şiddete teşvik ettiğini iddia etmiştir. Hükümete göre, yetkili mahkemeler başvuranın açıklamalarını bir bütün olarak değerlendirmiş ve başvuranın terör örgütünün hedeflerine uygun olarak halkı sokağa çıkmaya çağırdığını tespit etmiştir. Hükümet başvuranın sürekli ve ısrarlı bir şekilde terör örgütü ve üyelerinin şiddet içeren eylemlerini meşrulaştırmaya çalıştığını ve gerilim ortamını tırmandırdığını iddia etmiştir. Hükümet son olarak, başvuranın tutuklanması ve tutukluluk hâlinin sürdürülmesine yönelik acil bir toplumsal ihtiyacın bulunduğunu yinelemiştir.

  4. Mahkemenin Değerlendirmesi

(a) Müdahalede bulunulup bulunulmadığı hakkında

  1. Mahkeme ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkisi olan belirli koşulların, henüz nihai bir kararla mahkûm edilmemiş olan başvuranlara, söz konusu özgürlüğe yönelik bir müdahalenin mağdurları sıfatını kazandıracağını hatırlatmaktadır (bk. Dink/Türkiye, no. 2668/07 ve diğer 4 başvuru, § 105, 14 Eylül 2010; Altuğ Taner Akçam/Türkiye, no. 27520/07, §§ 70-75, 25 Ekim 2011; Nedim Şener/Türkiye, no. 38270/11, § 94, 8 Temmuz 2014; ve Şahin Alpay/Türkiye, no. 16538/17, § 167, 20 Mart 2018).

  2. Mahkeme somut davada başvuran hakkındaki ceza davasının terör örgütü üyeliği şüphesi üzerine açıldığını gözlemlemektedir. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi 28 Mart 2017 tarihinde başvuranı söz konusu suçtan mahkûm etmiş ve TCK’nın 314. maddesi uyarınca başvuranın toplam 8 yıl, 9 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Söz konusu karar 1 Şubat 2021 tarihinde kesinleşmiştir. Toplamda başvuran yaklaşık dört ay tutuklu kalmıştır.

  3. Yukarıdaki hususların ışığında Mahkeme, başvuranın açıklamaları nedeniyle tutuklanması ve tutukluluk hâlinin sürdürülmesinin ifade özgürlüğünü kullanımına müdahale anlamına geldiğini değerlendirmektedir (bk. Açık ve Diğerleri/Türkiye, no. 31451/03, § 40, 13 Ocak 2009, ve Sabuncu ve Diğerleri/Türkiye, no. 23199/17, § 226, 10 Kasım 2020).

(b) Müdahalenin yasayla öngörülmüş olup olmadığı hakkında

(i) Genel İlkeler

  1. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin “kanunla öngörülmüş” olup olmadığı meselesine ilişkin genel ilkeler Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) ([BD], no. 14305/17, §§ 249-54, 22 Aralık 2020) davasında aşağıdaki gibi özetlenmiştir:

"249. Mahkeme, ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta bazı temellerinin bulunmasının zorunlu olduğu ve ayrıca tedbirin Sözleşme’nin Başlangıç kısmında açıkça belirtilen ve Sözleşme’nin her maddesinin özünde yer alan hukukun üstünlüğü ilkesi ile bağdaşması gerektiği yönündeki yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır. Özellikle, yetkili mercilere verilen takdir payının sınırsız bir yetki olarak ifade edilmesi halinde bu durum hukukun üstünlüğüne aykırı olacaktır. Bu sebeple keyfi müdahalelere karşı yeterli bireysel korumanın sağlanması için hukuk kuralların yetkililere tanıdığı takdir yetkisinin kapsamının ve bu yetkinin kullanılmasının şeklinin yeterli açıklıkta belirtilmesi gerekmektedir ... Bu bağlamda, iç hukukun yorumlanması ve uygulanması başta mahkemeler olmak üzere öncelikle ulusal yetkililerin görevidir ... Mahkemenin rolü, söz konusu yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını saptamak ile sınırlıdır ... 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen “kanunla öngörülme” ibaresi ile ayrıca söz konusu kanunun niteliğine de atıfta bulunulmakta ve bu kanunun ilgili kişilerce erişilebilir olması ve etkilerinin öngörülebilir olması gerekmektedir...

  1. “Kanunla öngörülme” ifadesinden kaynaklanan gerekliliklerden biri öngörülebilirliktir. Mahkemeye göre, kişilere davranışlarını düzenleme imkânı vermek üzere yeterli netlikle ifade edilmediği takdirde, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının anlamı dâhilinde bir norm “kanun” olarak kabul edilemez; zira kişiler, gerekirse uygun tavsiye ile belli bir eylemin yol açabileceği sonuçları, söz konusu koşullar içerisinde makul olan derecede öngörebilmelidirler. Bu sonuçların, mutlak kesinlikte öngörülebilir olması gerekli değildir. Kesinlik oldukça arzu edilen bir şey olmakla birlikte, beraberinde aşırı katılık getirebilir ve kanunun değişen koşullara ayak uydurabilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, kanunların çoğunluğu kaçınılmaz olarak az ya da çok muğlak olarak hazırlanmış olup yorumlanmaları ve uygulanmaları daha çok pratiğe bırakılmıştır ... Öngörülebilirlik kriteri, kanunun uygulanmasını yöneten bütün detaylı koşul ve usullerin kanun metninde belirtilmesine ilişkin bir gereklilik olarak yorumlanamaz; bu kriter, bazı hususların iç hukukta tatmin edici şekilde açıklanamadığı durumlarda kanundan daha düşük seviyedeki kuralların kabul edilmesiyle karşılanabilir. Takdir payı tanıyan bir kanunun tek başına, ilgili tedbirin taşıdığı meşru amaç göz önüne alınarak keyfi müdahaleler karşısında bireylere yeterli koruma sağlaması amacıyla, bu takdir payının kapsamının ve kullanım şeklinin yeterli açıklıkla ifade edilmesi koşuluyla öngörülebilirlik şartıyla bağdaşmadığı söylenemez ...

  2. Mahkeme bu bağlamda, davalı bir Devletin yasama erkinin belirli bir alanı düzenlemek için seçtiği yöntemlerin uygunluğu hakkında görüş ifade etmenin kendisine düşmediğini tekrarlamaktadır. Mahkemenin görevi, benimsenen yöntemlerin ve bunların etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını değerlendirmek ile sınırlıdır ...

  3. Mahkeme, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki bireysel başvurulardan kaynaklanan davalarda görevinin genel olarak iç hukuku değerlendirmek değil, bu hukukun uygulanmasının başvuranın Sözleşme kapsamındaki haklarını ihlal edip etmediğini belirlemek olduğunu ayrıca teyit etmektedir ...

  4. Mahkeme, tam sınırda bulunan olgularla ilgili şüphe seviyesinin, tek başına, bir kanun hükmünü uygulamada öngörülemez kılmayacağı kanaatindedir. Ayrıca, bir yasal hükmün birden fazla anlama gelmesi “öngörülebilirlik” şartını yerine getirmediği anlamına gelmemektedir. Mahkemelere ait muhakeme görevi, günlük uygulamadaki değişiklikleri de göz önünde tutarak, tam olarak geride kalan bu yorumsal şüpheleri giderme amacıyla mevcuttur ... Aynı zamanda, Mahkeme bir hukuk normunun ilk defa uygulanacağı bir günün de geleceğinin farkındadır ...

  5. Öngörülebilirlik kavramıyla ilgili olarak, kavramın kapsamı büyük ölçüde söz konusu mevzuatın içeriğine, kapsamayı amaçladığı alana ve ilgi dâhilindeki şahısların sayısı ile statüsüne dayanmaktadır ... Ancak, hukukun niteliği; iç hukukun, bireylere, yetkililerin hangi durumlarda ve hangi şartlarda Sözleşme kapsamında bireylerin haklarını etkileyen tedbirlere başvurma hakkına sahip olduklarına ilişkin yeterli bir gösterge sunacak şekilde yeterince öngörülebilir olması anlamına gelmektedir...”

(ii) Yukarıda belirtilen ilkelerin somut davaya uygulanması

  1. Somut başvuruda Mahkeme öncelikle, davada uygulanan tüm kanun hükümlerinin, yani Anayasa, CMK ve Cumhuriyet savcısının başvuran hakkındaki mahkûmiyet talebine esas aldığı mevzuatın başvuranın tutuklandığı sırada erişilebilir olduğunu gözlemlemektedir. Başvuranın CMK’nın 100. ve devamı maddeleri temelinde tutuklandığı konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. Mevcut davada gündeme gelen soru, TCK’nın silahlı terör örgütü üyeliğine ilişkin hükümlerinin “kanunun niteliği” koşulunu karşılayıp karşılamadığıdır. Dolayısıyla Mahkeme başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin “kanunla öngörülmüş” olduğunun söylenip söylenemeyeceğini belirlemelidir. Mahkeme özellikle, başvuranın kovuşturulmasına ve tutuklanmasına sebebiyet veren açıklamalarda bulunduğu esnada iç hukukun, mevcut davada yorumlandığı ve uygulandığı şekliyle, etkileri bakımından öngörülebilir olup olmadığını inceleyecektir.

  2. Başvuran 10 Mayıs 2016 tarihinde terör örgütü üyeliği suçundan polis tarafından gözaltına alınmıştır. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı 13 Mayıs 2016 tarihinde Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğinden başvuran hakkında TCK’nın 314 § 2 maddesi uyarınca ceza gerektiren silahlı terör örgütü üyeliği şüphesiyle tutuklama kararı vermesini talep etmiştir.

  3. Aynı gün Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın 27 Ocak 2015 ila 18 Nisan 2016 tarihlerindeki konuşmalarını (bk. yukarıda 6-20. paragraflar) göz önünde bulundurarak ve silahlı terör örgütü üyeliği suçunu (TCK’nın 314 § 2 maddesi) işlediğine dair kuvvetli şüphenin mevcut olduğunu değerlendirerek başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Sulh ceza hâkimliği başvuranın üst düzey yöneticilerden aldığı talimatlara uygun olarak yaptığı açıklamalar aracılığıyla terör örgütünün politikalarını yaymayı hedeflediğini ve eylemlerinin süreklilik ve yoğunluk arz ettiğini belirtmiştir (bk. yukarıda 32. paragraf).

  4. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı 13 Haziran 2016 tarihinde sunduğu iddianamede başvuranın aynı suçtan mahkûmiyetini talep etmiştir. Başvuranın Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı 7 Ekim 2016 tarihine kadar, yetkili adli makamlar sadece başvuran aleyhindeki delillerin bütününe atıf yapmak suretiyle, tutukluluğun devamına yönelik kararlar vermiştir.

  5. Her hâlükârda başvuranın yaptığı konuşmalar temelinde ve TCK’nın 314 § 2 maddesinde tanımlanan terör suçlarından biri, yani terör örgütü üyeliği suçuyla itham edilmesi nedeniyle tutuklandığı ve tutukluluk hâlinin sürdürüldüğü açıktır.

  6. Mahkeme terörün önlenmesi ve terörle mücadele kanunlarının düzenlenmesiyle ilişkili güçlükleri dikkate almaktadır. Üye Devletler kaçınılmaz olarak nispeten genel bir lafız kullanmakta ve bu lafzın uygulanması adli makamların tatbiki yorumuna bağlı olmaktadır. Bu kapsamda, ulusal mahkemeler kanunu yorumlarken keyfi müdahaleye karşı uygun bireysel koruma sağlamalıdır (bk. yukarıda anılan § Selahattin Demirtaş, 275).

  7. Bu bağlamda Mahkeme, hükümetin eleştirilmesinin ve ülke liderleri tarafından milli çıkarları tehlikeye düşürdüğü değerlendirilen bilgilerin yayımlanmasının silahlı terör örgütüne üye olma veya yardım etme, hükümeti veya anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs veya terör propagandası yapma gibi suç isnatlarına muhatap olmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu tür meselelerin siyasi konuşmalara sağlanan yüksek düzeyde korumayı hak ettiğini ve yerel mahkemelerin bu unsurları dikkate alması gerektiğini kaydetmek önem arz eder. Ayrıca, ciddi suç isnatlarının söz konusu olduğu hallerde dahi tutukluluğun ancak, diğer tüm tedbirlerin yargılamaların düzgün bir şekilde yürütülmesini tamamen güvence altına almaya elverişsiz olduğunun anlaşıldığı durumlarda, son çare olarak başvurulan istisnai bir tedbir olarak kullanılması gerekmektedir (bk. Mehmet Hasan Altan/Türkiye, no. 13237/17, § 211, 20 Mart 2018; yukarıda anılan Şahin Alpay, § 181; ve yukarıda anılan Selahattin Demirtaş, § 276).

  8. Hâl böyleyken Mahkeme, Venedik Komisyonunun TCK’nın 216, 299, 301 ve 314. maddelerine ilişkin görüşündeki tespitleri doğrultusunda, TCK’nın “silahlı örgüt” ve “silahlı grup” kavramlarını tanımlamadığını gözlemlemektedir. Suç örgütüne ilişkin tanımlayıcı ölçütler Yargıtayın içtihadında ortaya konulmuştur: örgütün en az üç üyesi olmalıdır; örgüt üyeleri arasında hiyerarşik bir bağlantı olmalıdır; örgüt üyeleri suç işleme konusunda ortak kasta sahip olmalılardır; grup zaman içerisinde süreklilik teşkil etmelidir; ve grubun yapısı, üye sayısı ve tasarrufundaki araç gereçler amaçlanan suçların işlenmesine elverişli olmalıdır. Yargıtay “silahlı örgüt üyeliği”ne ilişkin olarak, şüphelilere atfedilen eylemlerin şüphelilerin örgütle “organik bir ilişkisi” olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığını veya eylemlerinin örgütün “hiyerarşik yapısı” içerisinde bilerek ve isteyerek işlenmiş olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini belirlemek üzere söz konusu eylemlerin sürekliliğini, çeşitliliğini ve yoğunluğunu dikkate almaktadır (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş, § 277).

  9. Somut davada ceza soruşturmasını yürüten ve başvuran hakkında dava açan Cumhuriyet savcısı, başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar veren sulh ceza hâkimlikleri ve başvuranın tutukluluk süresinin uzatılmasına karar veren ağır ceza mahkemesi hâkimleri dâhil olmak üzere ulusal adli makamlar TCK’nın 314 § 2 maddesinde tanımlanan suçlara ilişkin geniş bir yorum benimsemiştir. Mahkeme başvuranın belirli hükümet politikalarına karşıtlığını ifade ettiği siyasi açıklamalarda bulunduğunu gözlemlemektedir. Başvuran açıklamalarında özellikle öz yönetimi savunmuş ve hükümet politikalarına karşı halka mücadele çağrılarında bulunmuştur. Başvuran kamu makamlarının bazı eylemlerini “siyasi soykırım” ve partisinin üç üyesinin öldürülmesini bir “savaş suçu” olarak nitelendirmiştir. Mahkeme söz konusu unsurların, başvuran ile silahlı bir örgüt arasındaki aktif bağlantıyı ortaya koyabilecek eylemler teşkil eden başlıca unsurlar olarak değerlendirildiğini kaydetmektedir. Fakat başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar veren adli makamlar, başvuranın yasa dışı silahlı örgütten aldığı iddia edilen talimatlara uygun olarak hareket ettiğini göstermek üzere herhangi bir delil ortaya koymamıştır. Başvuranın bir siyasetçi olarak yaptığı ve silahlı örgütün politikasına uygun olduğu iddia edilen açıklamalar, terör örgütü üyeliği şüphesiyle yakalanması ve tutuklanması için yeterli dayanak olarak değerlendirilmiştir.

  10. Mahkeme ayrıca Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin tutuklama kararında başvuranın eylemlerinin “sürekli ve yoğun” olduğunu değerlendirdiğini kaydetmektedir. Mahkeme sulh ceza hâkiminin kararını, yeterli açıklamada bulunmaksızın, sadece Yargıtayın terör örgütü üyeliğine ilişkin ölçütü geliştirdiği yerleşik içtihadına atıfta bulunarak gerekçelendirdiği sonucuna varmıştır. Özellikle, somut davada Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği dâhil yetkili adli makamların, Yargıtay içtihadının gerektirdiği üzere, başvuranın eylemlerinin “sürekliliğini, çeşitliliğini ve yoğunluğunu” veya başvuranın söz konusu terör örgütünün hiyerarşik yapısı içerisinde suç işleyip işlemediğini gereğince incelediği görülmemektedir.

  11. Bu bağlamda Mahkeme, tutukluluğu gerekçelendirmek üzere kullanılan delillerin, şiddet içermediği açık olan ve ilke olarak Sözleşme’nin 10. maddesi ile korunması gereken ifade ve eylemlerden ibaret olmasının Türkiye’de gittikçe daha yaygın hâle geldiğini belirten İnsan Hakları Komiserinin tespitlerine atıf yapmaktadır. Komiser bu durumu, Mahkemenin Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin yerleşik içtihadı ışığında uygun bağlamsal analizlerde bulunma ve delilleri süzgeçten geçirme konusunda Türk savcılarının ve mahkemelerinin sistematik bir ihmali olarak değerlendirmiştir.

  12. Benzer şekilde Venedik Komisyonu yerel mahkemelerin TCK’nın 314. maddesini uygularken sıklıkla, kişinin silahlı örgüt üyesi olduğuna çok zayıf deliller temelinde karar verme eğiliminde olduğu tespitinde bulunmuştur (bk. yukarıda 59. paragraf). Mevcut dava bu tespiti desteklemektedir. Başvuranın TCK’nın 314. maddesi uyarınca ceza gerektiren ciddi suçlarla bağlantılı olarak tutuklanmasını haklı kılabilecek eylemler yelpazesi o denli geniştir ki söz konusu madde, yerel mahkemelerce yorumlanma biçimi de dikkate alındığında, ulusal makamların keyfi müdahalesine karşı yeterli koruma sağlamamaktadır. Mahkemeye göre, ceza kanununun bir hükmünün bu denli geniş yorumlanması, ifade özgürlüğünün kullanımının yasa dışı silahlı bir örgüt üyeliğiyle -bu tür bir bağlantıya dair herhangi bir somut delil yokluğunda- eşit sayılması sonucunu doğurması halinde haklı kılınamayacaktır.

(iii) Sonuç

  1. Başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalenin kanunun niteliği koşuluna uygun olmadığını tespit eden Mahkeme, başvuranın davasında TCK’nın 314 § 2 maddesi hükümlerinin yorumlanma ve uygulanma biçimi nedeniyle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

  2. Bu tespit, müdahalelerin 10. maddenin 2. fıkrasında sıralanan meşru amaçlardan bir veya daha fazlasını izleyip izlemediğinin ve “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığının incelenmesini gereksiz kılmaktadır.

  3. SÖZLEŞME’NİN 5 §§ 1 VE 3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  4. Başvuran, tutuklanmasını gerektirecek bir suç işlediğine dair makul şüphe oluşturacak bir delilin mevcut olmadığını ileri sürmüştür. Tutukluluk hâlinin devamı için yerel mahkemelerce belirtilen sebeplerin geçerli ve yeterli bir temelinin bulunmadığını iddia etmiştir. Bu bağlamda, ilgili kısımları aşağıdaki gibi olan Sözleşme’nin 5 §§ 1 (c) ve 3 maddesinin ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir:

"1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:

...

(c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması veya tutulması;

...

  1. İşbu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes ... makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Serbest bırakma, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”

  2. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  3. Hükümet başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetleri bakımından, Mahkemenin A.Ş./Türkiye (no. 58271/10, §§ 92-95, 13 Eylül 2016) kararında etkili bir hukuk yolu olduğunu açıkladığı CMK’nın 141. maddesindeki tazminat yolunu tüketmediğini iddia etmiştir.

  4. Başvuran Hükümetin argümanına itiraz etmiştir. Başvuran özellikle, tutukluluğunun hukuka aykırılığının telafisi veya serbest bırakılmasının sağlanması açısından tazminat davasının makul bir başarı şansı sunmadığı iddiasında bulunmuştur.

  5. Başvuranın tutuklu kaldığı süreye ilişkin olarak Mahkeme, devam eden özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygunluğuna ilişkin bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için bir tahliye imkânı sunması gerektiğini hatırlatmaktadır (bk. Gavril Yosifov/Bulgaristan, no. 74012/01, § 40, 6 Kasım 2008, ve Mustafa Avci/Türkiye, no. 39322/12, § 60, 23 Mayıs 2017). Mahkeme hâlihazırda CMK’nın 141. maddesinde öngörülen hukuk yolunun başvuranın tutukluluğunu sona erdirmeye elverişli olmadığını tespit etmiştir (bk. yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 103, ve yukarıda anılan Şahin Alpay, § 82).

  6. Başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest kaldığı döneme ilişkin olarak Mahkeme, başvuranın zaten Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurular bağlamında Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlerini bildirdiğini not etmektedir. Anayasa Mahkemesi başvuranın Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi kapsamına giren şikâyetlerini esastan incelemiş ve 10 Temmuz 2017 tarihli kararında reddetmiştir. Fakat Anayasa Mahkemesi başvuranın tutukluluğunu gerektirecek bir suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadığına ilişkin şikâyetini incelememiştir (bk. yukarıda 49. paragraf).

  7. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin Türk yargı sistemindeki derecesi ve yetkisi ile başvuranın şikâyetlerine ilişkin olarak söz konusu mahkeme tarafından ulaşılan sonucu dikkate alarak, CMK’nın 141. maddesi kapsamındaki bir tazminat talebinin hiçbir başarı şansına geçmişte de mevcut durumda da sahip olmadığı kanaatindedir (bk., aynı anlamda, Pressos Compania Naviera S.A. ve Diğerleri/Belçika, 20 Kasım 995, § 27, Seri A no. 332, ve Carson ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 42184/05, § 58, AİHM 2010). Bu doğrultuda, Mahkeme başvuranın serbest bırakılmasından sonra bile söz konusu tazminat yoluna başvurmasına gerek olmadığı kanaatindedir. Anayasa Mahkemesinin başvuranın Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamına giren şikâyetlerini incelememiş olması, Mahkemenin bu husustaki tespitini değiştirmemektedir.

  8. Dolayısıyla Hükümetin itirazının reddedilmesi gerekmektedir.

  9. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, şikâyetlerin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.

  10. Esas Hakkında

    1. Tarafların Beyanları

(a) Başvuran

  1. Başvuran siyasi görüşleri nedeniyle tutuklandığını iddia etmiştir. Tutuklandığı sırada, atılı suçu işlediği konusunda objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek herhangi bir olgu veya bilginin mevcut olmadığını ileri sürmüştür.

  2. Başvuran ayrıca, tutukluluğunun Sözleşme’nin 5 § 3 maddesine aykırı olduğunu değerlendirmiştir. Başvurana göre, hakkında verilen tutukluluk kararları sadece mevzuatta öngörülen tutuklama nedenleri belirtilerek gerekçelendirilmiş ve soyut, mükerrer ve basma ifadeler kullanılarak hazırlanmıştır.

(b) Hükümet

  1. Hükümet CMK’nın 100 ve 101. maddelerine atıfta bulunarak, başvuranın tutukluluğunun iç hukuka uygun olduğunu beyan etmiştir.

  2. Hükümet ayrıca başvuranın terörle ve özellikle PKK/KCK ile mücadeleyle bağlantılı olarak açılan bir ceza soruşturması sırasında tutuklandığını belirtmiştir. Hükümet ceza soruşturması sırasında toplanan ve dosyaya giren delillerin, başvuranın atılı suçu işlediğine dair makul şüphe bulunduğu sonucuna varmayı objektif olarak mümkün kıldığını beyan etmiştir. Hükümet başvuranın defalarca terör örgütü propagandası yaptığını, bunun da silahlı terör örgütü üyeliği suçu teşkil ettiğini belirtmiştir. Hükümete göre başvuranın eylemleri Yargıtayın içtihadında ortaya konulan süreklilik ve yoğunluk ölçütlerini karşılamıştır.

  3. Hükümet ayrıca başvuranın tutukluluğuna karar vermek için ilgili ve yeterli nedenler olduğunu beyan etmiştir. Hükümet başvuranın tutukluluğunun süre itibariyle Sözleşme’nin 5 § 3 maddesine aykırı olmadığını da ileri sürmüştür. Bu bağlamda Hükümet başvuranın tutukluluğunun davanın karmaşıklığı ve önemi, atılı suçun mahiyeti, organize suçla mücadeleyle bağlantılı olması, verilmesi muhtemel ceza ve kaçma şüphesi dolayısıyla haklı olduğunu değerlendirmiştir.

  4. Mahkemenin Değerlendirmesi

(a) Başvuranın suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadığı iddiası (Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi)

  1. Mahkeme, kendi içtihadında ortaya konulan genel ilkeler bakımından yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (§§ 311‑21) davasına atıf yapmaktadır.

  2. Mahkeme konunun özünün, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi anlamında başvuranın tutukluluğu esnasında atılı suçu işlediğine dair makul şüphe bulunup bulunmadığı olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme başvuranın yasa dışı silahlı örgüt üyesi olduğundan şüphelenildiğini ve bunun Türk hukukunda hapis cezasını gerektiren ciddi bir suç olduğunu gözlemlemektedir.

  3. Mahkemenin Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki görevi tarafsız bir gözlemcinin başvuranın itham edildiği suçu işlemiş olabileceği konusunda ikna edecek yeterli objektif unsurların mevcut olup olmadığını tespit etmektir. Suçun ciddiyeti ve verilmesi muhtemel cezanın ağırlığı karşısında, olguların azami itinayla incelenmesi gerekliydi. Bu bağlamda, şüpheye zemin oluşturan olguların doğrulanabilir ve objektif deliller ile gerekçelendirilmesi ve TCK’da ceza oluşturan davranışları tanımlayan kısımlardan birinin kapsamına girdiğinin makul şekilde değerlendirilebilecek olması elzemdi.

  4. Somut davada Mahkeme ayrıca yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (§§ 17-54) davasında belirtilen “6-8 Ekim 2014 olayları” ve “hendek olaylarını” çevreleyen koşulların özgüllüğünü dikkate almalıdır. Terör suçlarının soruşturulması ve kovuşturulmasının özünde mevcut olan güçlükler nedeniyle, hürriyetten yoksun kılmayı gerekçelendiren şüphenin “makullüğü”nün sıradan suçlar ele alınırken uygulanan standartlara göre değerlendirilmesi her zaman mümkün değildir (bk. aynı kararda, § 323).

  5. Mahkeme bu özel koşulları dikkate alarak, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamındaki değerlendirmesini ilgili zamanda yerel makamlar önünde bulunan delillerle sınırlı tutmalıdır. Bu hususta Mahkeme somut davada taraflar arasındaki uyuşmazlığın, başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar veren adli makamların kararlarında atıf yapılan eylemlerinin olasılığına veya başvurana atfedilebilirliğine ilişkin olmadığını kaydetmektedir. Uyuşmazlık, suçlamaların akla yatkınlığına ve suç oluşturan davranış biçiminde nitelendirilmesine ilişkindir.

  6. Bu hususta Mahkeme öncelikle, başvuran hakkındaki şüphe için esas alınan delillerin ilgili zamanda bir suçu makul şekilde ortaya koyup koyamayacağını değerlendirmelidir. Dolayısıyla yerel mahkemelerin başvuranın tutuklanmasına ilişkin kararları bu analizin başlangıç noktası olarak alınmalıdır. Bu nedenle Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 13 Mayıs 2016 tarihli kararı kritik öneme sahiptir, zira başvuranın tutuklanması bu kararda belirtilen gerekçeye dayanmış ve akabinde tutukluluk hâlinin devamına ilişkin verilen kararlarda esasen bu ilk karara atıf yapılmıştır.

  7. Mahkeme, Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin özellikle başvuranın 27 Ocak 2015 ila 18 Nisan 2016 tarihlerinde yaptığı konuşmalara dayanarak tutuklanmasına karar verdiğini kaydetmektedir. Sulh ceza hâkimi tutuklama kararında başvuranın güvenlik güçlerinin operasyonlarını saldırı, zulüm, baskı ve katliam olarak ve PKK’nın faaliyetlerini direniş, mücadele ve savaş olarak nitelendirdiğini kaydetmiştir. Ayrıca başvuranın siyasi faaliyet kisvesi altında halkı güvenlik güçlerine direnmeye ve sokağa çıkmaya çağırdığını değerlendirmiştir. Ek olarak, başvuranın söz konusu konuşma ve çağrıları yasa dışı silahlı örgütün liderlerinden aldığı talimatlara uygun olarak örgütün politikalarını yaymak amacıyla yaptığını belirtmiştir. Başvuranın faaliyetlerinin süreklilik ve yoğunluk arz ettiğini de değerlendirmiştir. Mahkeme ayrıca sulh ceza hâkiminin alternatif olarak, başvuranın evinde ve DBP merkezinde gerçekleştirilen arama sonrasında polis tarafından düzenlenen ev arama tutanağını esas aldığını kaydetmektedir. Bu kapsamda Mahkeme öncelikle başvuranın konuşmalarını ve ardından polis tarafından yapılan aramalar sırasında toplanan delilleri incelemenin uygun olduğunu değerlendirmektedir.

  8. Mahkeme başvuranın konuşma ve açıklamalarının içeriğine ilişkin olarak, başvuranın pek çok kez halkı hükümet politikalarını ve kamu makamlarınca alınan tedbirleri protesto etmek üzere sokağa çağırdığını kaydetmektedir. Fakat Mahkeme bu konuşma ve açıklamaların bir bütün olarak ele alındığında, terör örgütü üyeliği suçunun işlendiğine dair makul şüphenin varlığının ortaya koyulması açısından geçerli olduğunun söylenemeyeceği kanaatindedir. Konuşmalar başvuranın siyasi faaliyetinin bir parçası olarak yapılmıştır ve başvuranın söz konusu suçları işlediğine dair makul şüphe için dayanak teşkil ettiği şeklinde yorumlanamaz. Mahkeme başvuranın söz konusu konuşmalardaki ifadelerinin bütünüyle ele alınmasının önemli olduğu kanaatindedir. Dava konusu konuşmalarda iletilen mesajlar devam eden bir kamuoyu tartışmasına ilişkin olup, başvuran bu tartışmayla bağlantılı olarak endişelerini dile getirmiş ve Hükümet ile güvenlik güçlerinin özellikle de “hendek olayları” sırasındaki eylemlerini sert bir şekilde eleştirmiştir. Başvuranın konuşmalarının içeriği Devlet veya halkın bir bölümü tarafından çok sert olarak görülebilir veya incitici, şoke edici veya rahatsız edici olarak değerlendirilebilir. Fakat bu konuşmaların içeriği, başvuranın tutuklanmasına ilişkin diğer gerekçeler ve deliller ileri sürülmedikçe, başvuranın şüphelenildiği ve tutuklandığı suçları işlemiş olabileceği konusunda objektif bir gözlemciyi ikna etmeyecektir. “Makul şüphe” kavramı, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğü hakkını zedeleyecek derecede geniş bir şekilde yorumlanamaz (bk. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş, § 328).

  9. Mahkeme Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında mevcut davanın yerel mahkemelerin bir kimsenin terör örgütü üyeliğine oldukça zayıf delillere dayanarak karar verme eğilimini teyit ettiğini hâlihazırda tespit ettiğini hatırlatmaktadır (bk. yukarıda 90. paragraf). Mahkeme bu hususta, başvuranın TCK’nın 314. maddesi kapsamında tutuklanmasını haklı kılabilecek eylemler yelpazesinin çok geniş olduğu ve bu nedenle söz konusu maddenin, yerel mahkemelerce yorumlanma biçimi de dikkate alındığında, ulusal makamların keyfi müdahalesine karşı yeterli koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır. Bu kapsamda, Mahkeme mevcut davada yorumlandığı ve uygulandığı şekliyle söz konusu terör suçunun “öngörülebilir” olmadığına karar vermiştir. Mahkemeye göre bu görüş başvuranın konuşmalarına ilişkin suçlamalar için de aynı şekilde geçerlidir. Özellikle, başvuranın bir muhalefet partisinin eş başkanı olarak yaptığı açıklamalar, tutukluluğunun dayanması gereken şüphenin makul olduğunu göstermek için yeterli bir gerekçe olarak değerlendirilemeyecektir. Yukarıdaki hususlar göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, başvuranın konuşmalarının tek başına, şüphelenildiği ve tutuklandığı terör örgütü üyeliği suçunu işlemiş olabileceği konusunda objektif bir gözlemciyi ikna etmeyeceği kanaatindedir.

  10. Mahkeme ayrıca makamların, PKK/KCK’nın politikalarını yayma ve halkı sokağa çıkmaya çağırarak güvenlik güçlerinin operasyonlarını akamete uğratma amaçlı konuşmalar ve açıklamalar yapması konusunda doğrudan başvurana söz konusu örgüt tarafından yapılmış talepler veya verilmiş talimatlar olduğuna işaret edebilecek herhangi bir somut delile atıfta bulunamadığını gözlemlemektedir. Başvuranın hükümet politikasına ve kamu makamlarınca (özellikle “hendek olayları” sırasında) alınan tedbirlere yönelik eleştirileri, PKK/KCK’dan talimat aldığının bir emaresi olarak görülemez. Mahkeme, yerel makamların soruşturma işlemlerinin hiçbir aşamasında, başvuranın yasa dışı örgüt PKK/KCK’nın talimatı üzerine konuşmalar yaptığı ve toplantılara katıldığına işaret edebilecek bir somut delil ortaya koymadığı görüşündedir. Ayrıca, “öz yönetim” savunuculuğu veya “mücadele” çağrılarının yasa dışı silahlı bir örgütün hedef veya talimatlarıyla örtüşebilecek olması, bunları Sözleşme’nin koruma alanından çıkarmamaktadır. Başvuranın ihtilaf konusu konuşmaları kendisine PKK tarafından verilen talimatlara uygun olarak yaptığına işaret eden herhangi bir olgu veya delil dava dosyasında mevcut değildir. Mahkeme bu hususta, ilgili adli makamların başvuranın tutuklanmasını gerekçelendirmek üzere bir yandan kamuoyunu ilgilendiren bir tartışma kapsamında Hükümetin eleştirilmesi, diğer yandan yasa dışı silahlı örgütlerin şiddet içerikli eylemlerini haklı kılmak için kullandıkları kisveler arasında bir karışıklığa yol açtığını kaydetmektedir. İlgili adli makamlar, kamuoyunu ilgilendiren bir tartışma bağlamında ve siyasi ifade özgürlüğü hakkının kullanımı kapsamında makamlara meşru olarak yöneltilen eleştiriyi, terör örgütü üyeliğini gösterdiği şeklinde nitelendirmiştir. Ceza kanununun bu biçimde yorumlanması, kamu özgürlüklerini tanıyan iç mevzuatla bağdaştırılamayacağı gibi hükümet ile resmi makamlar tarafından savunulan görüşlere karşıt bir görüşü ifade eden herkesin bir terörist veya teröristlere yardım eden kişi olarak nitelendirilmesi sonucunu doğurarak Sözleşme sistemi için de önemli bir tehlike oluşturmaktadır. Bu tür bir durum çoğulcu bir demokraside, siyasi muhalefette konumlanmış fakat şiddete başvurmayı desteklemeyen siyasetçiler hakkında makul şüphenin varlığı konusunda objektif bir gözlemciyi ikna edemeyecektir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Sabuncu ve Diğerleri, §§ 178-179).

  11. Mahkeme ayrıca yetkili adli makamların başvuranın eylemlerinin “sürekli ve yoğun” niteliğine vurgu yaptığını gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca Hükümetin, sulh ceza hâkiminin değerlendirmesiyle doğrultulu olarak, başvuranın eylemlerinin Yargıtayın terör örgütü üyeliğinin tespiti için ortaya koyduğu “süreklilik ve yoğunluk” ölçütlerini karşılamasının muhtemel olduğunu beyan ettiğini göz önünde bulundurmaktadır. Mahkeme, başvuranın siyasi görüşlerini ve hükümet politikaları ile kamu makamlarınca alınan tedbirlere eleştirilerini ifade ettiğine yönelik önceki tespitini hatırlatmaktadır. Sonuç olarak, sulh ceza hâkiminin Yargıtay tarafından ortaya konulan ilkelere muğlak ve genel bir biçimde atıfta bulunmuş olması, başvuranın tutuklanmasına dayanak teşkil ettiği iddia edilen şüphenin makul olduğunu göstermek üzere yeterli bir gerekçe olarak değerlendirilemez (bu hususta ayrıca bk. yukarıda 88. paragraf).

  12. Dolayısıyla Mahkeme mevcut davada tutukluluktan sorumlu makamların başvuranın eylemleri ile kendisine isnat edilen suçu eş tutmak suretiyle uyguladığı mantığın, olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesi olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.

  13. Mahkeme, başvuranın evinde ve DBP merkezinde yapılan aramalar sırasında ele geçirilen ve yargı makamlarının başvuranın tutuklanması için yine dayanak aldığı nesnelerin (yasaklı kitaplar ve “Başkan Apo” ibareli bir çakmak) ve belgelerin (bk. yukarıda 30 ve 36. paragraflar) başvuranın terör örgütü üyeliği suçunu işlediği şüphesini doğuracak nitelikte olmadığını değerlendirmektedir. Mahkeme, söz konusu olgu ve unsurların cezai mahiyetini ortaya koyan başka unsurların yokluğunda bunların tek başına söz konusu şüpheyi nasıl haklı kılabileceğini anlayamamaktadır.

  14. Yukarıdaki gerekçelerden dolayı Mahkeme, başvuranın tutuklanması ve tutukluluğunun devam etmesine ilişkin kararların hiçbirinde başvuranın eylemleri - başlıca olarak siyasi söylemleri- ve tutuklandığı terör örgütü üyeliği suçu arasında açık bir bağa işaret edebilecek bir delile atıfta bulunulmadığını değerlendirmektedir. Mevcut davada adli makamlar, önlerindeki delillerin objektif bir gözlemciyi başvuranın tutuklandığı suçu işlemiş olabileceği konusunda ikna edecek şekilde Sözleşme’nin 5. maddesinin gerektirdiği “makul şüphe” standardını karşıladığını göstermemiştir.

  15. Bu nedenle Mahkeme, başvuranın bir suç işlediğine dair makul şüphenin yokluğu nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

(b) Başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluk hâlinin devamına ilişkin kararlarda gerekçe bulunmadığı iddiası (Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi)

  1. Mahkeme Buzadji/Moldova Cumhuriyeti [BD] (no. 23755/07, §§ 87-91, 5 Temmuz 2016) ve Merabishvili/Gürcistan ([BD], no. 72508/13, §§ 222-25, 28 Kasım 2017) kararlarında ortaya konulan, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi kapsamında tutukluluğun gerekçelendirilmesine ilişkin genel ilkelere atıf yapmaktadır.

  2. Somut davada Mahkeme, başvuranın tutuklanmasını haklı kılacak şüpheye yol açabilecek herhangi belirli bir olgu veya bilginin başvuranın tutukluluğunun hiçbir aşamasında ulusal mahkemelerce ortaya konulmadığını ve dolayısıyla başvuranın bir suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadığını hâlihazırda tespit etmiştir.

  3. Mahkeme tutuklunun bir suç işlediğine dair makul şüphenin varlığını sürdürmesinin, bu kişinin tutukluluk hâlinin devamının geçerliliği açısından olmazsa olmaz bir koşul olduğunu yinelemektedir (bk. yukarıda anılan Merabishvili, § 222 ve bu kapsamda yapılan diğer atıflar). Mahkeme, böylesi bir şüphenin yokluğunda, Sözleşmenin 5 § 3 maddesinin de ihlal edildiğini değerlendirmektedir.

  4. Yukarıdaki hususlar göz önünde bulundurulduğunda, yetkili ulusal makamların başvuranın tutuklanmasını haklı kılmak üzere ilgili ve yeterli gerekçeler sunup sunmadığının veya yargılamaların yürütülmesinde “özel itina” gösterip göstermediğinin belirlenmesi gerekmemektedir.

  5. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

  6. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

  1. Tazminat

  2. Başvuran tutuklu kaldığı süreye karşılık gelen maddi zarar için 250.000,00 Türk lirası (yaklaşık 7.380 avro) talep etmiştir. Başvuran ayrıca 500.000,00 Türk lirası (yaklaşık 14.760 avro) manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

127. Hükümet, talep edilen tutarların aşırı olduğunu ve Mahkeme içtihadıyla bağdaşmadığını belirtmiştir.

  1. Mahkeme, tespit edilen ihlaller ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı görmemektedir. Dolayısıyla Mahkeme talebin bu kısmını reddetmiştir.

  2. Başvuranın uğradığını iddia ettiği manevi zarara ilişkin olarak Mahkeme, başvuranın yargılamalar sırasında firar ettiğini kaydetmektedir (bk. yukarıda 45. paragraf). Dolayısıyla Mahkeme, ihlal tespitinin mevcut davada yeterli adil tazmin olarak kabul edilebileceği kanaatindedir ve dolayısıyla başvuranın bu başlık altındaki talebini reddetmektedir (bk. yukarıda anılan Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri, § 649).

  3. Masraf ve Giderler

  4. Başvuran ayrıca i) avukatlarının 1.000 Türk lirası saatlik ücret üzerinden yürüttüğü 27 saatlik hukuki çalışma bedeli; ii) avukatlarının Mahkeme ile yazışmaları hazırlamalarına karşılık 20.000 Türk lirası; (iii) ulusal mahkemeler önündeki yargılamalara ilişkin olarak 20.000 Türk lirası ve (iv) posta giderleri ve diğer giderlere ilişkin olarak 5.000 Türk lirası olmak üzere 72.000 Türk lirası (yaklaşık 2.125 avro) talep etmiştir.

  5. Hükümet başvuranın bir önceki paragrafta belirtilen masraf ve giderlerin gerçekleştiğini gösteren herhangi bir “geçerli” belge ibraz etmediğini ileri sürerek, söz konusu taleplere itiraz etmiştir.

  6. Mahkemenin içtihadına göre bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde bunların kendisine geri ödenmesi hakkına sahiptir (bk. diğer birçok karar arasında, L.B./Macaristan [BD], no. 36345/16, § 149, 9 Mart 2023). Elindeki belgeleri ve içtihadını göz önünde bulunduran Mahkeme, kendi önündeki yargılamalara ilişkin olarak başvurana 1.500 avro ödenmesine hükmetmeyi makul görmektedir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,

  1. Oy birliğiyle, başvurunun kabul edilebilir olduğuna;

  2. Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 10 maddesinin ihlal edildiğine;

  3. Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;

  4. Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesinin ihlal edildiğine;

  5. İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;

  6. Bire karşı altı oyla,

(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, yansıtılabilecek her türlü vergi miktarı hariç tutulmak üzere, masraf ve giderler için 1.500 avro (bin beş yüz avro) ödenmesine;

(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;

  1. Oy birliğiyle, başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 22 Ekim 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan

Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, Hâkim Yüksel’in ayrık görüşü işbu karara eklenmiştir.

HÂKİM YÜKSEL’İN MUHALİF GÖRÜŞÜ

Mevcut davada öncelikle esas alınan Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) ([BD], no. 14305/17, 22 Aralık 2020) ve Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri/Türkiye (no. 14332/17 ve diğer 12 başvuru, 8 Kasım 2022) kararlarına ekli muhalif görüşlerimde dile getirdiğim hukuki kanaatlerim devam ettiğinden, somut davada Sözleşme’nin 10. maddesi ile 5 §§ 1 ve 3 maddesinin ihlal edildiği tespitine katılmadığımı saygılarımla belirtirim.


[1]. Söz konusu dördüncü ve beşinci bölümlerde sırasıyla “Devletin güvenliğine karşı suçlar” ve “anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar” düzenlenmiştir.

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim