CASE OF MEHMET DUMAN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

MEHMET DUMAN / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 38740/09)

KARAR

STRAZBURG

23 Ekim 2018

Kesinleşme Tarihi

23 Ocak 2019

İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

Mehmet Duman/Türkiye davasında,

Başkan

Robert Spano,

Hâkimler

Julia Laffranque,

Ledi Bianku,

Işıl Karakaş,

Paul Lemmens,

Jon Fridrik Kjølbro,

Stéphanie Mourou-Vikström,

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),

18 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında,

Aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Davanın temelinde, Mehmet Duman (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 6 Temmuz 2009 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 38740/09) bulunmaktadır.

  2. Başvuran, Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat M. Özbekli tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuran, özellikle, gözaltında olduğu sırada avukata erişim hakkının kısıtlanmasından ve kendisinden avukatı yokluğunda ve işkence altında alındığını iddia ettiği ifadelerinin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından mahkûmiyetine esas alınmasından şikâyetçi olmuştur. Başvuran, ayrıca, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin mahkeme heyetinde askeri bir hâkimin yer aldığı gerekçesiyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde yargılanmadığını ileri sürmüştür.

  4. Başvuru, 31 Ağustos 2012 tarihinde Hükümete iletilmiştir.

  5. Mahkeme, 7 Ekim 2016 tarihinde, Hükümeti, Ibrahim ve Diğerleri / Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru, AİHM 2016) kararı ışığında, arzu etmesi hâlinde ek görüşlerini sunmaya davet etmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

  1. Başvuran 1975 doğumlu olup; hakkındaki hapis cezası Diyarbakır’da infaz edilmektedir.

  2. Başvuran, 12 Eylül 1994 tarihinde, yasadışı örgüt (Hizbullah) üyesi olduğu şüphesiyle yakalanmıştır. İddiasına göre, gözaltında tutulduğu 22 günlük süre içerisinde işkenceye maruz kalmıştır.

  3. Başvuran, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünde polise ifade vermiştir. Devamında Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın Hizbullah’ın faaliyetlerine karışmasıyla ilgili olarak başvurandan avukatı yokluğunda ifade almıştır. Başvuran, ifadelerinde, yasadışı örgüt üyesi olduğunu kabul ederek katıldığı bazı faaliyetler hakkında açıklama yapmıştır.

  4. Başvuran, 20 Eylül 1994 tarihinde keşif ve yer gösterme işlemlerine katılmış; bu işlemler sırasında bazı suçları işlediğini avukatı yokluğunda ikrar etmiştir.

  5. Başvuran, 25 Eylül 1994 tarihinde tekrar keşif ve yer gösterme işlemlerine katılmış; bu işlemler sırasında bazı başka suçları işlediğini yine avukatı yokluğunda ikrar etmiştir.

  6. Başvuranın yakalanmasından 22 gün sonra, yani 4 Ekim 1994 tarihinde, Diyarbakır Devlet Hastanesinde görevli bir doktor, başvuran ve diğer 27 şüpheli hakkında toplu bir muayene raporu düzenlemiştir. Bu rapora göre başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmamıştır.

  7. Aynı tarihte başvuran, avukat yokluğunda sorgu hâkimi tarafından sorgulanmıştır. Başvuran, polise ve Cumhuriyet savcısına verdiği ifadeleri baskı altında verdiğini iddia ederek bu ifadelerini reddetmiştir. Sorgu hâkimi, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.

  8. Başvuran, cezaevinde yer olmadığı gerekçesiyle cezaevine yerleştirilmemiş; üç gün daha Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde tutulmuştur. Bu süre içerisinde tekrar işkenceye maruz kaldığını iddia etmiştir.

  9. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 24 Ekim 1994 tarihli iddianame ile başvuranı ve 21 başka şahsı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında Türk Devletinin birliğini bozmaya ve çok sayıda kişiyi öldürmek ve yaralamak suretiyle Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemekle suçlamıştır. Bunun haricinde 7 şahsın da aynı Kanun’un 168 ve 169. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talep edilmiştir. Ceza yargılamaları, mahkeme heyetinde bir askeri hâkimin bulunduğu Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde başlamıştır.

  10. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, 4 Kasım 1994 tarihinde tensip duruşması düzenlemiş ve ilk duruşmanın 18 Kasım 1994 tarihinde yapılmasına karar vermiştir.

  11. Başvuran, 23 Ocak 1995 tarihinde gerçekleşen ikinci duruşmada avukatı huzurunda verdiği beyanda, polise ve Cumhuriyet savcısına verdiği ifadelerin işkence ile alındığını ileri sürerek bu ifadelerini reddetmiştir. Ayrıca, söz konusu yasadışı örgütle herhangi bir bağlantısının bulunmadığını ve üzerine atılan tüm eylemlerin polis tarafından organize edilmiş bir kumpas olduğunu beyan etmiştir.

  12. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 28 Nisan, 8 Aralık ve 28 Aralık 1995 tarihli duruşmalarda, F.E., C.D., H.Y., C.Ö., İ.A. ve M.A. adlı kişilerin tanık sıfatıyla, İ.Ç. adlı kişinin ise müşteki sıfatıyla verdiği beyanları dinlemiştir.

  13. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 26 Ocak 1996 tarihindeki duruşmada, işkence iddialarıyla ilgili olarak polis memurlarına karşı Cumhuriyet savcısına şikâyette bulunma hakkı olduğunu başvurana bildirmiştir.

  14. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 22 Ağustos, 4 Ekim ve 15 Kasım 1996 tarihli duruşmalarda, H.O., Ş.D. ve M.H.B. adlı kişilerin tanık sıfatıyla, S.Ö. adlı kişinin ise müşteki sıfatıyla verdiği beyanları dinlemiştir.

  15. Başvuran, 22 Ağustos 1996 tarihinde, polis gözaltısında bulunduğu sırada işkence gördüğü iddiasını yineleyerek mahkemeden serbest bırakılmasını ve beraatini talep etmiştir.

  16. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 5 Ağustos ve 30 Aralık 1997 tarihli duruşmalarda, A.Y. ve M.E. adlı kişilerin tanık sıfatıyla verdiği beyanları dinlemiştir.

  17. Başvuran, 6 Kasım 1997 tarihinde, üzerine atılı eylemleri ikrar etmesi için polis tarafından zorlanmış olduğunu ifade etmiştir.

  18. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 5 Mart ve 3 Aralık 1998 tarihli duruşmalarda, tanıklar A.Y. ve A.Ö.’nün beyanları dinlemiştir.

  19. Başvuran hakkındaki cezai yargılamalar devam ederken, 18 Haziran 1999 tarihinde gerçekleşen Anayasa değişikliğiyle birlikte Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde yer alan askeri hâkimin yerine sivil hâkim atanmıştır.

  20. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinin oluşumu, 20 Temmuz 1999 tarihine kadar gerçekleştirilen ilk 34 duruşma boyunca 17 kez değişmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme heyetindeki her değişiklik sonucunda önceki raporlar tekrar okunmuştur.

  21. 20 Temmuz 1999 tarihli duruşmada, üç sivil hâkimden oluşan Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, mahkeme heyetindeki değişiklik nedeniyle önceki raporları okumuştur.

  22. Cumhuriyet savcısı, 15 Ocak 2002, 23 Ekim 2003 ve 12 Mayıs 2005 tarihlerinde, başvuran aleyhine ek iddianameler sunarak mülga Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesi uyarınca cezalandırılmasını talep etmiştir. Başvuran, toplamda, Hizbullah adına 19 kişinin öldürülmesi ve 8 kişinin yaralanması olaylarına karışmakla suçlanmıştır. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, dosyaların arasındaki bağlantı nedeniyle davaların birleştirilmesine karar vermiştir.

  23. Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 30 Haziran 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 16 Haziran 2004 tarihli ve 5190 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır. Bu nedenle, dava Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine devredilmiştir.

  24. Başvuran, 2 Şubat 2007 tarihli duruşmada beraatini talep etmiştir.

  25. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Şubat 2007 tarihinde, mülga Türk Ceza Kanunu’nun 146§1 maddesi uyarınca başvuranın mahkûmiyetine karar vererek başvuranı ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır. Yargılamayı yürüten mahkeme kararına dayanak olarak, diğer hususların yanı sıra, başvuranın polise ve Cumhuriyet savcısına verdiği ifadeleri, yer gösterme ve keşif tutanaklarını ve bazı müşterek sanıklarla tanık F.E.’nin anlatımlarını göstermiştir. Başvuranın gözaltında işkence gördüğüne ilişkin iddiasını, 4 Ekim 1994 tarihli muayene raporuna göre vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Gerekçeli karara göre, polise suçlayıcı ifadeler veren diğer 30 müşterek sanık, üzerlerine atılı suçlamaları yargılamayı yürüten mahkeme önünde bizzat verdikleri beyanlarda reddetmişlerdir. Özellikle, bu şahısların 28’i polise verdikleri ifadeleri tamamen reddederken 2’si ise kısmen reddetmişlerdir.

  26. Başvuranın kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay, 16 Nisan 2009 tarihinde kararı onamıştır. Yargıtay kararından anlaşıldığı üzere, başvuranın yaşının düzeltilmesine yönelik talebi, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesince reddedilmiştir.

  27. Başvuran, 2010 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına başvurarak 4 Ekim 1994 tarihli muayene raporunun bir kopyasının kendisine verilmesini talep etmiştir. 5 Şubat 2010 tarihinde, 1994 yılında hazırlanan tüm belgelerin 2004 yılında imha edildiği kendisine bildirilmiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA

A. Avukata erişim hakkına ilişkin hükümler

  1. Mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun ilgili hükümleri olan 135, 136 ve 138. maddeleri, suç şüphesiyle yakalanan veya üzerine suç atılan herkesin, gözaltına alındığı andan itibaren avukata erişim hakkı olduğunu öngörmüştür. Ceza yargılamasına ilişkin mevzuatta değişiklik yapan 18 Kasım 1992 tarihli ve 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesine göre, yukarıdaki hükümler Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçlarla itham edilen kişilere uygulanmamıştır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki yargılamalarda sanığın avukata erişim hakkına getirilen kısıtlama, 15 Temmuz 2003 tarihli ve 4928 sayılı Kanun mucibince kaldırılmıştır (bk. Salduz/Türkiye [BD], no. 36391/02, §§ 27‑29, AİHM 2008).

B. Hazırlık soruşturması aşamasında elde edilen delillerin ispat değeri

  1. Her ne kadar ifade işlemlerinde yapılan beyanlar bir hâkim tarafından esas hakkındaki değerlendirme esnasında dikkate alınabilirse de, bu ifadelerin rıza ile verilmiş olması gerekmekte olup; baskı ve zor kullanılarak elde edilen ifadeler delil olarak kabul edilemez. Yargıtay tarafından yorumlandığı şekliyle mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 247. maddesine göre, polis veya Cumhuriyet savcısı önünde yapılan itirafları içeren ifade tutanaklarının dava dosyasına delil olarak kabul edilebilmesi için bu itirafların hâkim huzurunda da tekrar edilmesi gerekmektedir. Eğer itiraflar tekrar edilmezse, söz konusu ifade tutanaklarının mahkeme önünde delil olarak okunması ve sonuç olarak mahkûmiyet kararına dayanak alınması mümkün değildir. Bununla birlikte, mahkeme önünde tekrar edilen bir itiraf dahi kendi başına belirleyici bir delil olarak değerlendirilemeyecek olup; ek delillerle desteklenmelidir (bk. Dikme/Türkiye, no. 20869/92, § 38, AİHM 2000‑VIII).

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (c) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, gözaltında bulunduğu esnada avukat yardımından faydalanamadığından şikâyetçi olmuştur. Ayrıca, başvuran yargılamayı yürüten mahkemenin, polise işkence altında verdiğini iddia ettiği ifadelerini temel alarak kendisini mahkûm ettiğinden de şikâyetçi olmuştur. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanmıştır. Mahkeme, bu şikâyetlerin, hükümleri aşağıda yer alan Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğini düşünmektedir:

Madde 6

“1. “Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından, ... görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

  1. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:

...

(c) kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek; ...”

  1. Hükümet, avukat bulunmamasının, başvuran hakkındaki yargılamanın bir bütün olarak adilliğini zedelemediğini savunmuştur.

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  1. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, Mahkeme, şikâyetin kabul edilemez olduğuna dair başka herhangi bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.

B. Esas Hakkında

  1. Başvuran 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi uyarınca Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren bir suç işlemekle suçlandığı için avukat yardımından mahrum bırakıldığından şikâyetçi olmuştur. Ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemenin kendisi hakkında hüküm verirken, polis tarafından kötü muamele sonucu elde edilen ifadelerini kullandığını ileri sürmüştür.

  2. Hükümet, Mahkemenin Salduz/Türkiye ([BD], no. 36391/02, AİHM 2008) davasındaki kararına atıfta bulunarak, Mahkemenin Sözleşme’nin 6 § 3 (c) maddesi kapsamındaki içtihadının farkında olduğunu beyan etmiştir. Hükümete göre ilk derece mahkemesi, başvuranın gözaltındayken kendisinden baskı altında ifade alındığı iddiasını dikkatli bir şekilde değerlendirmiş; başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığını belirten 4 Ekim 1994 tarihli muayene raporu ışığında bu iddianın dayanaktan yoksun olduğuna karar vermiştir.

  3. Mahkeme, başvuranın avukat yardımına erişiminin 3842 sayılı Kanun gereği kısıtlandığını ve bu durumun başvuranın yakalandığı dönemde uygulanan sistematik bir kısıtlama olduğunu kaydetmiştir (bk. yukarıda anılan Salduz, § 56).

  4. Mahkeme, başvuranın avukata erişim hakkına getirilen kısıtlamanın sistematik mahiyetinin, başlı başına Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiği yönünde bir tespitte bulunmak için yeterli olup olmadığı hususunun incelenmesini gerekli görmemektedir. Zira, her hâlükârda, Hükümet, kısıtlamayı zorunlu kılan herhangi bir sebep sunmamış veya soruşturmanın ilk safhasında avukat yardımından faydalanamamış olmasının başvuranın savunma hakkına geri döndürülemez biçimde halel getirmediğini ispat etmemiştir (bk. yukarıda anılan Salduz, § 58; Ibrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru numarası, § 274). Bu bağlamda Mahkeme, ilk derece mahkemesinin, başvuranın mahkûmiyetine karar verirken, diğer hususların yanı sıra, başvuranın 22 günlük tutulma süresi içerisinde avukat yokluğunda elde edilmiş olan delilleri; örneğin, polise ve Cumhuriyet savcısına verdiği ifadelerini ve yer gösterme ve keşif işlemleri sırasında alınan ifadelerini kararına esas almıştır.

Ayrıca, yargılama esnasında, avukat yokluğunda elde edilen delilleri kabul edilebilirlik yönünden incelememiştir. Benzer şekilde, Yargıtay da bu meseleyi şeklî olarak ele almış ve bu eksikliğin giderilmesini sağlayamamıştır (bk. Bayram Koç/Türkiye, no. 38907/09, § 23, 5 Eylül 2017).

  1. Başvuranın kötü muamele sonucu elde edildiğini iddia ettiği ifadelerinin kullanılmasına ilişkin şikâyeti hususunda ise Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetleri bakımından 6 aylık süre sınırına riayet etmediğini gözlemlemektedir (bk. aşağıda §§ 50-53). Ancak, Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında kabul edilebilir bir şikâyetin bulunmamasının, kural olarak, başvuranın, kolluktaki ifadelerinin cebir veya baskı yoluyla alındığı, bu ifadelerin dava dosyasına eklendiği, yargılamaları yürüten mahkeme tarafından göz önünde bulundurulduğu ve dolayısıyla 6. maddede öngörülen adil yargılanma hakkının ihlaline neden olduğu yönündeki iddialarının Mahkeme tarafından dikkate alınmasına engel teşkil etmediğini hatırlatmaktadır (bk. Aydın Çetinkaya/Türkiye, no. 2082/05, § 104, 2 Şubat 2016).

  2. Bu bağlamda Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin 4 Ekim 1994 tarihli muayene raporuna ve bu raporda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığı tespitine dayanarak başvuranın polis ve Cumhuriyet savcısı huzurundaki ifadelerini delil olarak kabul ettiğini kaydetmektedir. Ancak, yargılamayı yürüten mahkemenin esas aldığı muayene raporu, başvuranın yalnızca 4 Ekim 1994 tarihi itibarıyla mevcut olan durumunu belgelemektedir. Buna karşın, başvuranın katıldığı tüm soruşturma tedbirleri (yer gösterme işlemleri, keşif işlemleri ve poliste alınan ifadeleri), 12-25 Eylül 1994 tarihleri arasında, yani muayene raporunun düzenlenmesinden bir süre önce gerçekleştirilmiştir.

  3. Mahkeme, ayrıca, Türkiye aleyhindeki birçok davada, toplu sağlık muayenelerinin ancak yüzeysel ve gelişigüzel olarak tarif edilebileceği yönünde kararlar verdiğini hatırlatmaktadır (bk. Mehmet Eren/Türkiye, no. 32347/02, § 41, 14 Ekim 2008 ve burada yapılan atıflar). Sonuç olarak, Mahkeme, toplu sağlık raporlarına belirleyici bir ağırlık atfedilemeyeceği kanaatine varmıştır. Aynı durum, somut davadaki sağlık raporu için de geçerlidir.

  4. Durumun böyle olmadığı varsayıldığında dahi Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın yakalanmasından 4 Ekim 1994 tarihine kadar olan süreçteki sağlık durumuyla ilgili olarak başka herhangi bir sağlık raporundan bahsetmediğini gözlemlemektedir. Başka bir deyişle, yargılamayı yürüten mahkeme, delilin kalitesini ve delilin başvuranın 22 günlük tutulma süresi esnasında elde edildiği koşulların delilin güvenirliğine veya doğruluğuna gölge düşürüp düşürmediğine dair bir değerlendirme yapmamıştır. Yalnızca başvuranın değil, aynı zamanda polise verdikleri ifadelerinde suçlarını itiraf etmiş olan müşterek sanıkların çok büyük bir çoğunluğunun, kötü muameleye maruz kaldıklarını ileri sürerek duruşmalardaki beyanlarında bu itiraflarını reddettikleri göz önünde bulundurulduğunda, bu durum daha da problemli bir hâl almaktadır. Mahkeme, polise suçlayıcı ifadeler veren diğer 30 müşterek sanığın, üzerlerine atılı suçlamaları yargılamayı yürüten mahkemeye verdikleri beyanlarda reddetmiş olmalarını kayda değer bulmaktadır. Bu nedenle, başvuran hazırlık soruşturması aşamasında kötü muamele iddialarını destekleyen somut bir delil sunamamış olmasına rağmen, müşterek sanıkların çoğunun aynı süre zarfı içerisinde suçlarını itiraf edip daha sonra baskı gördükleri iddiasıyla bunları reddetmiş olmaları, ilk bakışta sorunlu bir olay (prima facie case) ortaya çıkarmakta ve bu tür delillerin güvenirliği ve doğruluğuna dair makul şüphelere yol açmaktadır (bk. Shabelnik/Ukrayna, no. 16404/03, § 59, 19 Şubat 2009).

  5. Bu koşullar altında Mahkeme, başvuranın 12 Eylül 1994 ile 4 Ekim 1994 tarihleri arasındaki tutulma süresi içerisinde başvuran aleyhine toplanan kritik delillerin hangi koşullar altında elde edildiği hususunu aydınlığa kavuşturmak üzere yargılamayı yürüten mahkeme tarafından herhangi bir gerçekçi adımın atıldığına ikna olmamıştır. Başvuranın bu ifadeleri birçok kez reddederek geri çekmesine karşın yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranı ömür boyu hapis cezasına mahkûm ederken bunları delil olarak esas almış olduğu düşünüldüğünde, durum daha da problemli bir hâl almaktadır (bk., aynı davayla ilgili olarak, Abdulgafur Batmaz/Türkiye, no. 44023/09, § 51, 24 Mayıs 2016).

  6. Yukarıdaki açıklamalar, Mahkemenin, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi için yeterlidir.

II. SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde gerçekleşen yargılamaların bir kısmında askeri bir hâkimin mahkeme heyetinde bulunması gerekçesiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir.

  2. Mahkeme, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğu kanaatindedir. Ancak, davadaki olayları ve Sözleşme’nin 6 § 1 ve 6 § 3 (c) maddelerinin ihlalini hâlihazırda tespit ettiğini göz önüne alan Mahkeme, başvuranın bu başlık altındaki şikâyetlerinin esası hakkında ayrı bir karar verilmesine gerek olmadığı kanaatindedir (bk. yukarıda anılan Abdulgafur Batmaz, § 54).

III. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ HAKKINDA

A. Sözleşme’nin 3. maddesi

  1. Başvuran, 22 gün boyunca tutulduğu polis gözaltısı sırasında işkenceye maruz kaldığını iddia etmiştir.

  2. Mahkeme, başvuranın, sorgu hâkimi tarafından sorgulandığı esnada şikâyetinin esasını yetkili makamların dikkatine sunmuş olduğunun kabul edilebileceğini gözlemlemektedir (bk. Veznedaroğlu/Türkiye (k.k.), no. 32357/96, 7 Eylül 1999).

  3. Ancak somut davanın koşullarına bakıldığında, başvuran tarafından yargı makamlarının bu hususta adım atmaktaki eksikliğinin, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 26 Şubat 2007 tarihinde bu hususa değinmeksizin karar verdiğinde fark edilmesi gerekmekteydi. Başvuranın kötü muamele iddialarını Yargıtay önünde tekrar ettiğine dair herhangi bir emare bulunmadığından, Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesiyle öngörülen 6 aylık süre sınırının işlemeye başladığı tarihi 26 Şubat 2007 tarihinden sonraki bir tarih olarak kabul edememektedir (bk. Mehmet Reşit Arslan/Türkiye, no. 31320/02, §§ 23‑25, 31 Ocak 2008). Buna göre, başvuranın, iç hukuk yollarının etkisizliğinin bu tarihe kadar farkına varmış olması gerekmekteydi. Dolayısıyla, somut şikâyet en geç 2007 yılının Ağustos ayında ileri sürülebilecek olduğu hâlde, 6 Temmuz 2009 tarihinde ileri sürülmüştür.

  4. Buna göre, Mahkeme, başvurunun bu kısmının süresi dışında yapılmış olduğuna kanaat getirerek, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.

B. Sözleşme’nin 5. maddesi

  1. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi kapsamında, tutuklu yargılanma süresinin makul olmayan derecede uzun olduğunu iddia etmiştir.

  2. Mahkeme, başvuranın 12 Eylül 1994 tarihinde polis tarafından gözaltına alındığını ve tutukluluk süresinin 26 Şubat 2007 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği mahkûmiyet kararıyla sona erdiğini gözlemlemektedir. Ancak başvuran, 6 Temmuz 2009 tarihine kadar, yani altı aydan uzun bir süre boyunca, Mahkemeye başvurmamıştır.

  3. Buna göre, Mahkeme, başvurunun bu kısmının süresi dışında yapılmış olduğuna kanaat getirerek, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.

C. Sözleşme’nin 6. maddesi

  1. Başvuran, ayrıca, sanığın yaşı nedeniyle cezada indirim yapılmasına ilişkin kanun hükümlerinden faydalanamadığı konusunda şikâyette bulunmuştur. Buna ek olarak, lehine olan delillerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından dikkate alınmadığını öne sürmüştür. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanmıştır.

  2. Mahkeme, elinde bulunan tüm bilgi ve belgeler ışığında ve şikâyette bulunulan hususların yetkisi kapsamına girdiği ölçüde, Sözleşme’de belirtilen hak ve özgürlüklerin ihlaline işaret etmediği sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, başvurunun bu kısmının, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 (a) ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

A. Tazminat

  1. Başvuran, maddi tazminat olarak 300.000 avro ve manevi tazminat olarak 400.000 avro talep etmiştir.

  2. Hükümet, başvuranın taleplerinin asılsız ve aşırı olduğuna dair görüş bildirmiştir.

  3. Mahkeme, maddi tazminat talebi bakımından, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmiştir.

  4. Mahkeme, manevi tazminat talebi bakımından, somut davada, Sözleşme’nin 6 § 1 ve 6 §§ 1 ve 3 (c) maddelerinin ihlal edildiği yönündeki tespitin, yeterli adil tazmin teşkil edeceği kanaatindedir. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi kapsamında, Mahkemece Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespiti hâlinde iç hukuktaki yargılamanın yenilenmesi imkânının sunulduğunu dikkate alarak, bu başlık altında herhangi bir miktar ödenmesine hükmetmemiştir (bk. yukarıda anılan Bayram Koç, § 29).

B. Masraf ve giderler

  1. Başvuran masraf ve giderler bakımından herhangi bir talepte bulunmamıştır. Bu nedenle Mahkeme, bu başlık altında herhangi bir miktara hükmetmemiştir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığına, başvuranın yargılama öncesi aşamada avukata erişim hakkına kısıtlama getirilmesine ve baskı altında alındığı iddia edilen ifadelerin kullanılmasına ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir, başvurunun geriye kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;

  2. Avukat yokluğunda alınan ve baskı altında elde edildiği iddia edilen delillerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kullanılması nedeniyle, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;

  3. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığına ilişkin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetin incelemeye gerek bulunmadığına;

  4. İhlal tespitinin, başvuranın uğramış olabileceği her türlü manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;

  5. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 23 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim