CASE OF ERKAN BİROL KAYA v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ERKAN BİROL KAYA / TÜRKİYE
(Başvuru No. 38331/06)
KARAR
STRAZBURG
23 Ekim 2018
KESİNLEŞME TARİHİ
23 Ocak 2019
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Erkan Birol Kaya / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 25 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, yukarıda belirtilen tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Erkan Birol Kaya’nın (“başvuran”) 15 Eylül 2006 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 38331/06) bulunmaktadır.
-
Başvuran, Antalya Barosuna bağlı avukat A.F. Özbakır tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran bilhassa, Sözleşme’nin 8. maddesi ihlal edilerek, fiziksel bütünlüğüne zarar verildiğini iddia etmektedir.
-
Başvuru, 22 Mart 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
Başvuran 19 Temmuz 1998 tarihinde Antalya’da trafik kazası geçirmiştir.
-
İlgili olayın hemen sonrasında Serik’te (Antalya) bir sağlık merkezine; akabinde ise Antalya Devlet Hastanesine götürülmüştür. Hastanede bir doktor kendisiyle ilgilenmiş ve aynı gün genel anestezi yapılarak sol dizinden ameliyat edilmiştir. Dizi daha sonra alçıya alınmış ve üç gün sonra, talebi üzerine, hastaneden taburcu olmuştur.
-
Başvuran 24 Temmuz 1998 tarihinde, Antalya’da Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesine ("Akdeniz Hastanesi") gitmiştir.
-
Bu hastanede görev yapan bir doktor 25 Temmuz 1998 tarihinde alçıyı kaldırarak atel takmıştır.
-
Başvuran 28 Temmuz 1998 tarihinde yeniden Akdeniz Hastanesine gitmiştir. İlgili, sol ayağındaki kan dolaşımı bozukluğundan yakınmıştır. Doktorlar, yapılan anjiograf neticesinde popliteal damarın tıkalı olduğunu tespit etmişlerdir. Doktorlar derhal cerrahi operasyon yapmışlardır; bu operasyon sayesinde, popliteal arterin, köprü haricinde başka bir şekilde tedavi edilemeyecek kadar çok geniş bir bölgede tromboze olduğunu saptamışlardır. Bu bağlantı, başvuranın sağ bacak safen venden alınan bir greftle, tıkalı damarın üstü ile altı arasında yapılmıştır.
-
Yara 6 Ağustos 1998 tarihinde sütüre edilmiştir. Doktorlar, dolaşım bozukluğunun nekroz ayağa kadar devam etmesi nedeniyle, ilgilinin başka bir ameliyat daha olması gerektiği kanaatine varmışlardır.
-
Başvuran 18 Ağustos 1998 tarihinde, talebi üzerine, hastaneden taburcu olmuştur.
-
Başvuran 19 Ağustos 1998 tarihinde, Londra’da bulunan Nort Middlesex Hastanesine gitmiştir.
-
15 Eylül 1998 tarihinde, ilgilinin sol bacağı diz altından ampüte edilmiştir.
-
Başvuran 6 Kasım 1998 tarihinde, tıbbi ihmalkârlık mağduru olduğunu ileri sürerek, Antalya Asliye Hukuk Mahkemesinde, Akdeniz Hastanesine karşı tazminat davası açmıştır.
-
Antalya Asliye Hukuk Mahkemesi 10 Şubat 1999 tarihinde konuyla ilgili görevsizlik kararı vererek dava dosyasını idare mahkemelerine göndermiştir.
-
Başvuran 12 Nisan 1999 tarihinde, Antalya İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. Sol bacağının ampüte edilmesine sebep olan tıbbi ihmalkârlıklar nedeniyle, maddi tazminat olarak 10.000 Türk lirası (TRL), manevi tazminat olarak ise 20.000 Türk lirası talep etmiştir.
-
İdare Mahkemesi 1 Şubat 2000 tarihinde bilirkişi incelemesi yapılmasını talep etmiştir.
-
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında görev yapan üç profesörden oluşan bilirkişi kurulu 30 Mayıs 2000 tarihli bir raporla, travmanın yaşanan trafik kazasına bağlı olduğunu ve başvurana yapılan tıbbi müdahaleleri belirttikten sonra aşağıdaki sonuca varmıştır:
"1. Travmatik diz çıkıkları, daha ziyade motorlu taşıt kazalarında görülebilen [yüksek kinetik enerjili şoka bağlı] travmalar sonucu oluşmaktadır.
-
Travmatik diz çıkıklarında sadece çıkık değil, birlikte diz bağ lezyonları ve bölgenin anatomik özelliği nedeni ile damar (papliteal arter) ve sinir (peroneal) lezyonları travma anında çıkıkla birlikte olmaktadır.
-
Damar (ya da atardamar) lezyonları travma anında popliteal arterin kopması şeklinde olabileceği gibi zedelenmiş veya ezilmiş damar içinde [travmadan] sonraki günlerde ortaya çıkabilecek şekilde tromboz (...) oluşması şeklinde de karşımıza çıkmaktadır.
-
[Travmayı izleyen] ilk 6-8 saat içinde [kan] dolaşım bozukluğunun giderilmesi halinde bacağın kurtarılması ihtimali yüksek olmakla birlikte, tıbbi literatürde, tek diz çıkıklarında ortalama % 20, diz çıkığı ile birlikte popliteal arter yaralanması olanlarda ise ortalama % 43 oranında kangrene bağlı ampütasyon riski bulunduğu belirtilmektedir.
Netice olarak travmatik diz çıkıkları ile birlikte damar lezyonları da [oluşabilmektedir] ve bu varsayımda, yukarıda verilen oranlarda kangrene bağlı ampütasyon gerekli ihtimama rağmen vardır. [Bu vaka] bu şanssız gruba düşmüştür. Burada, Akdeniz Üniversitesi [personelinin] herhangi bir ihmali veya kusuru bulunmamaktadır. ”
- Başvuran 15 Haziran 2000 tarihli bir dilekçeyle söz konusu raporda varılan sonuçlara itiraz etmiş ve yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmasını talep etmiştir. Hacettepe Üniversitesi bilirkişi kurulunu, olayı spesifik olarak incelemeden, genel istatistikler ve açıklamalar vermekle yetinmekle suçlamıştır. Başvuran, mahkemeye, North Middlesex Hastanesinde gördüğü tedavi ile ilgili olarak düzenlenen bir tıbbi rapor sunmuştur. Söz konusu raporda şu sonuçlara varılmıştır:
“Hasta, 19 Temmuz günü geçirdiği trafik kazasında sol dizinde ciddi bir travma yaşamıştır. Maruz kalınan travma, nörolojik ve vasküler lezyonlara yol açan diz luksasyonu idi. Diz luksasyonu durumlarında, vasküler lezyon zamanında tespit edilmediğinde, uzuv kaybı açısından ciddi bir risk söz konusudur. Vasküler lezyon zamanında tespit edildiğinde uzuvu kurtarma olasılığı çok yüksektir. Hastanın durumunda, vasküler lezyonlar zamanında tespit edilmemiştir. Doktorlar, bu lezyonları kazadan ancak dokuz gün sonra kadar saptamışlardır. Alçı görülür derecede çok sıkı idi; bu durum vasküler lezyonların artışına neden olmuştur. Bu kompresyon geri dönülmez kas iskemine yol açmıştır. Bu klinik tablo, hastanın sol bacağını ampüte etmemizle sonuçlanmıştır. ”
-
İdare Mahkemesi 15 Kasım 2000 tarihinde, Hacettepe Üniversitesinin 30 Mayıs 2000 tarihli raporuna dayanarak, başvuranın taleplerini reddetmiştir. İdare Mahkemesi aynı zamanda, başvuran tarafından dilekçede ileri sürülen hususların, söz konusu raporun güvenilirliğini sorgulayacak nitelikte olmadığı değerlendirmesinde bulunarak, ilgilinin, bu bilirkişi raporuna ilişkin itirazlarını da reddetmiştir.
-
Danıştay 25 Şubat 2003 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamış ve 25 Ekim 2005 tarihinde başvuranın karar düzeltme başvurusunu reddetmiştir. Bu karar 15 Mart 2006 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
A. Kamu sağlığı hizmetleri alanında mağdurların zararını tazmin etme
-
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesi gereğince, idari bir eylemden doğan zarar nedeniyle mağdur olan herkes, iddia edilen eylem tarihinden itibaren bir yıl içinde idareye başvurarak tazminat talebinde bulunabilir. Talebin kısmen veya tamamen reddi halinde veyahut talep hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde, mağdur, idari dava açabilir.
-
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca, kişiler, kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı söz konusu tıbbi personel aleyhine değil, bu personelin bağlı olduğu kamu otoritesine aleyhine dava açabilirler. Bu ilke, dayanağını, Anayasa’nın 129. maddesinin 5. fıkrasında bulmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları,
(...) ancak idare aleyhine açılabilir. (...)
”
-
Kamu sağlığı alanında, bir devlet kurumunda maruz kalınan tıbbi işlem ile ilgili tam yargı davası, söz konusu kurumun yöneticilerine veya ihtilaf konusu işlemin ya da aksaklığın sorumlusu olan, görevli sağlık personeline karşı değil, söz konusu kurum hakkında nihai kararı verme yetkisine sahip olan idari kuruma karşı açılmalıdır. Duruma göre, söz konusu kurum, örneğin, (devlet hastaneleri için) Sağlık Bakanlığı, (üniversite hastaneleri için) üniversite rektörlükleri veya (yerel düzeyde sunulan sağlık hizmetleri için) belediyeler olacaktır.
-
Eylemleri nedeniyle idarenin sorumluluğu konusunda, Türk İdare Hukuku, "ağır hizmet kusuruna" ilişkin düzenlemeye dayanmaktadır ve buna göre, yalnızca böyle bir kusur, memurların eylem ve ihmalkârlıkları nedeniyle Devlete sorumluluk yükleyebilmektedir.
-
Daha spesifik olarak, kamu sağlığı alanında, içtihat, ilke olarak, tıbbi personelin “mesleki yetersizliğinin”, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun ifade ettiği üzere (18 Ekim 2007 tarihli, E. 2004/721 – K. 2007/2030 sayılı karar) tek başına, “ağır hizmet kusuru” teşkil ettiğini kabul etmektedir. Söz konusu kararda şu ifadeler yer almaktadır:
“Halkın sağlık hizmetlerini yürütmekle görevli olan davalı idare (üniversite hastanesi); hastanelerde yapılacak tedavilerin ve cerrahi müdahalelerin tıbbi esaslara uygun biçimde, hizmetin gerektirdiği yeterliliğe sahip personelle ve gerekli dikkat ve özenin gösterilmesi suretiyle yapılmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi ağır hizmet kusuru niteliğinde olup; idarenin tazmin sorumluluğunu doğurur.”
B. Türk hukukunda adli tıp bilirkişi raporları
- Türk hukukunda adli tıp bilirkişi incelemesi konusundaki bazı kılavuz ilkeler şunlardır (bk. Aydoğdu/Türkiye kararı, No. 40448/06, §§ 45-47, 30 Kasım 2016):
‑Davaya ilişkin alanda tek bir uzmanın katılımı, tıbbi bilirkişi raporunun düzenlenmesi için yetersizdir; üniversiteler arasından, güçlü bir akademik kariyere sahip, belirli bir alanda uzmanlaşmış olan kişileri görevlendirmek gerekmektedir;
‑Bir tıbbi bilirkişi incelemesi, suçlanan doktorun iddia edilen zarardan sorumlu tutulup tutulmayacağı hususuna cevap vermediği takdirde yetersizdir;
‑Bir bilirkişi raporu, güvenilir ve ikna edici olmak için, davanın konusuyla örtüşmeli, olayları aydınlatmaya çalışmalı ve tarafların argümanlarına cevap vermelidir;
‑Tıbbi bilirkişi incelemesi, hastanın takibine ve teşhise ilişkin bilimsel unsurları ve özellikle, bu durumda benimsenen tedavi stratejisinin uygunluğunu değerlendirmelidir;
‑Bu komplikasyonların neler olduğunu, diğer tedavi yöntemlerinin bulunup bulunmadığını açıklamaksızın, soyut bir şekilde, bir komplikasyonun mevcut olduğu sonucuna varan yetersiz bir rapordan hareketle bir hüküm kurulamayacaktır;
‑Yalnızca suçlanan doktorun ifadelerine dayanan ve soyut, gerekçelendirilmeyen ve desteklenmeyen iddialar içeren bir rapor güvenilir değildir;
‑Bir bilirkişi incelemesinde, sağlanan tedavinin farklı aşamaları ile ilgili olarak dosyada yer alan bütün unsurlar ele alınmalıdır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 1, 6 ve 13. maddelerine dayanarak, fiziksel bütünlüğüne zarar verildiğini iddia etmektedir. Ayrıca, tazminat taleplerinin ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesinden yakınmaktadır. Başvuran, ulusal mahkemelerin, kararlarını, bacağının ampüte edilme nedenlerini aydınlığa kavuşturmak için yetersiz olduğunu düşündüğü tek bir tıbbi bilirkişi raporuna dayandırdıklarını iddia etmektedir. Başvuran, ulusal mahkemeleri, yargılama sırasında bu rapor ile ilgili olarak dile getirdiği eleştirileri dikkate almamakla suçlamakta ve idare mahkemelerinin, davanın esası hakkında karar vermeden önce tanıkları dinlemediğinden yakınmaktadır.
-
Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
-
Mahkeme, dava konusu olay ve olguların hukuki tavsifi konusunda takdir yetkisine sahip olduğunu ve taraflarca bunlara atfedilen nitelendirmeye bağlı olmadığını hatırlatmaktadır (Bouyid/Belçika [BD], No. 23380/09, § 55, AİHM 2015).
-
Somut olayın koşullarında, Mahkeme, başvuranın şikâyet ettiği olayların, bilhassa bireylerin ruhsal ve fiziksel bütünlüğü ile ilgili sorunları kapsayan Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatindedir (bk. diğer birçok karar arasında, Trocellier/Fransa (k.k.), No. 75725/01, 5 Ekim 2006). Sözleşme’nin 8. maddesi aşağıdaki şekildedir:
"1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir."
- Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir. ”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanısındadır.
-
Mahkeme, başvurunun, davanın esasının incelenmesini gerektiren olgusal ve hukuki konular içerdiği kanaatindedir. Bu nedenle, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğuna karar verilemez. Öte yandan, başvurunun başka herhangi bir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilirliğine karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
-
Başvuran, davanın koşullarının, fiziksel bütünlüğünü koruma hakkını ihlal ettiğini düşünmektedir.
-
Hükümet, idare mahkemelerinin, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında görev yapan üç profesörden oluşan bir bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen tıbbi rapora dayanarak, zararın yaşanmasında her türlü kusur ya da ihmali göz önünde bulundurduklarını ifade etmektedir. Hükümet ayrıca, bu bilirkişi raporu ile başvuran tarafından sunulan North Middlesex Hastanesinin tıbbi raporu arasında çelişki bulunmadığını eklemektedir; dolayısıyla idare mahkemesi, davanın esası hakkında karar vermeden önce yeni bir bilirkişi incelemesi yapılmasını talep etmenin uygun olacağına hükmetmemiştir. Öte yandan, Hükümet, başvuranın, idare mahkemeleri tarafından tanıkların dinlenmediği bağlamındaki şikâyetinin hiçbir surette desteklenmediği kanısındadır. Bu konuyla ilgili olarak, idare mahkemeleri önündeki yargılamanın yazılı olduğunu ve tanıkların dinlenmesinin sıkça görülen bir uygulama olmadığını belirtmektedir. Hükümet, bunun gibi tıbbi alan ile ilgili bir davada, tıbbi bilirkişi incelemesinin, mahkemenin değerlendirmesine sunulan belirleyici bir unsur olması sebebiyle, tanıkların dinlenmesinin yargılamanın sonucunu değiştirmeyeceği değerlendirmesinde bulunmaktadır.
-
Mahkeme, her ne kadar sağlık hakkı Sözleşme veya Protokolleriyle güvence altına alınan haklar arasında yer almasa da, Yüksek Sözleşmeci tarafların, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüklerine paralel olarak, 8. madde kapsamında, bir taraftan özel ve kamu hastanelerini, hastalarının fiziksel bütünlüğünü korumak için uygun tedbirler almakla yükümlü kılan bir mevzuat uygulamaya koyma, diğer taraftan ise tıbbi ihmaller nedeniyle mağdur olan kişilere, gerektiği takdirde, bedensel zararları için tazminat elde etmelerini sağlayacak bir prosedür düzenleme yönünde pozitif yükümlülükleri bulunduğunun tespit edildiğini hatırlatmaktadır (Jurica/Hırvatistan, No. 30376/13, § 84, 2 Mayıs 2017 ve bu kararda yapılan atıflar). Mahkeme aynı zamanda, Sözleşme’nin 8. maddesinden doğan yükümlülüklerin, 2. maddesinden doğan yükümlülükler ile büyük ölçüde örtüştüğünü hatırlatmaktadır (Brincat ve diğerleri/Malta, No. 60908/11 ve diğer 4, § 102, 24 Temmuz 2014, Vasileva/Bulgaristan, No. 23796/10, § 63, 17 Mart 2016 ve genel ilkeler için, Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz [BD], No. 56080/13, §§ 185-196, 19 Aralık 2017).
-
Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin bu maddelerinin Devlete yüklediği pozitif yükümlülüklerin, Devletin, hastanelere ister özel hastane ister devlet hastanesi olsun, hastaların yaşamlarını ve fiziksel bütünlüğünü korumaya yönelik uygun tedbirlerin alınmasını zorunlu kılan yasal ve düzenleyici bir çerçeve uygulamaya koyması gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Söz konusu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda doğurabileceği ciddi sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, §104, 2 Haziran 2009).
-
Mahkeme bunun yanı sıra, Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerinin, gerek özel gerekse kamu sektöründeki sağlık çalışanlarının sorumluluğu altında bulunan bir kişinin ölüm nedeninin veya fiziksel bütünlüğüne yönelik ihlallerin tespit edilmesine ve gerektiği takdirde, söz konusu sağlık çalışanlarını eylemleri hakkında hesap vermeye mecbur tutmaya imkan veren etkin ve bağımsız bir yargı sistemi kurmakla da yükümlü kıldığını hatırlatmaktadır (Calvelli ve Ciglio/İtalya, [BD], No. 32967/96, § 49, AİHM 2002‑I). İç hukukta öngörülen koruma mekanizmalarının yalnızca teorik olarak mevcut olması halinde, böyle bir yükümlülük yerine getirilmiş olmaz: Bu koruma mekanizmalarının, bilhassa uygulamada da etkin biçimde işlemesi gerekmektedir (Šilih/Slovenya [BD], No. 71463/01, § 195, 9 Nisan 2009).
-
Somut olayda, Mahkeme, başvuranın geçirdiği trafik kazası sonrasında sol dizinden yaralandığını ve öncelikle Antalya Devlet Hastanesinde, sonrasında ise Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde ameliyat olduğunu; son olarak İngiltere’de, North Middlesex Hastanesinde sol bacağının ampüte edildiğini gözlemlemektedir. Başvuran, Akdeniz Hastanesi tıbbi personelini sakatlığından sorumlu tutmakta ve yargı makamlarının, sorumlulukların tespit edilmesinde yetersiz oldukları değerlendirmesinde bulunmaktadır. Bu bağlamda, İdare Mahkemesi tarafından talep edilen tek bilirkişi raporunun, bacağının ampüte edilme nedenlerini açıklığa kavuşturmak ve ilgilinin, tıbbi ihmalkârlık mağduru olup olmadığını tespit etmek için yeterli olmadığı görüşündedir. Aynı zamanda, idare mahkemeleri tarafından tanıkların dinlenmediğinden de yakınmaktadır.
-
Mahkeme ilk olarak, sağlık çalışanlarının, ne bir hastanın sağlık durumu ile ilgili olarak yapmış oldukları değerlendirmeyi ne de bu hastaya uygulanmış olması gereken tedaviye ilişkin kararlarını gözden geçirme görevinin kendisine ait olmadığının altını çizmektedir (bk. mutatis mutandis (gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla)Glass /Birleşik Krallık (kk.), No. 61827/00, 18 Mart 2003). Bu değerlendirmeler ve klinik kararlar sırasıyla, hastanın o andaki sağlık durumu ve tıbbi personelin, tedavi kapsamında alınacak tedbirler ile ilgili vardığı sonuçlar göz önünde bulundurularak yapılmış ve alınmıştır.
-
Bu bağlamda, Mahkeme, sonuçlarının keyfi ya da açıkça makul olmadığı kabul edilmediği sürece, ulusal makamlar tarafından varılan tespitlerin doğruluğunu sorgulama görevinin olmadığını hatırlatmaktadır (Bochan/Ukrayna (no 2) [BD], No. 22251/08, § 61, AİHM 2015). Bu bilhassa, doğası gereği konuyla ilgili özel ve derin bir bilgi gerektiren bilimsel bilirkişi incelemeleri için geçerlidir (Počkajevs/Letonya, (kk.), No.76774/01, 21 Ekim 2004). Başvuranın bacağının ampüte edilmesiyle sonuçlanan koşullar ve kendisiyle ilgilenen sağlık çalışanlarının iddia edilen sorumluluğu, var olan mekanizmaların, olayların seyrini aydınlatmaya imkân verip vermediği araştırılarak incelenmelidir.
-
Başvuran, genel olarak tıbbi tedaviden ya da bilhassa acil bakıma erişimden yoksun bırakıldığını iddia etmemektedir -ve dosyada yer alan hiçbir unsur, durumun bu şekilde olabileceğini de göstermemektedir- ancak, tedavi eden doktorların ihmalkârlık göstermeleri nedeniyle yetersiz bir tedavi uygulandığını iddia etmektedir.
-
Ayrıca, Mahkeme, somut olayda, olayların meydana geldiği dönemde, başvuranın tedavi gördüğü hastanelerde, yetkililerin bildikleri veya bilmeleri gereken sistemsel ya da yapısal herhangi bir aksaklık bulunduğuna, yetkililerin gerekli önleyici tedbirler almadıklarına ve bu aksaklığın başvuranın bacağının ampüte edilmesine neden olduğuna ilişkin yeterli delil sunulmadığını değerlendirmektedir.
-
Sağlık çalışanları tarafından yapıldığı iddia edilen yanlışlığın basit bir hatanın ya da tıbbi ihmalin ötesine geçtiği; başvuranın tedavi sürecinde yer alan kişilerin, mesleki yükümlülüklerini hiçe sayarak, böyle bir tedavi uygulamadıkları da saptanmamıştır.
-
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, mevcut davanın tıbbi ihmalkârlık iddiaları ile ilgili olduğu kanısındadır. Bu şartlar altında, Türkiye’nin üzerine düşen maddi pozitif yükümlülükler, ister özel ister devlet olsun, hastanelerin, hastaların yaşamlarını korumak için uygun tedbirler almalarını gerektiren uygun bir düzenleyici çerçeve oluşturmakla sınırlıdır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, §§ 186 ve189).
-
Mahkeme, yürürlükte olan düzenleyici çerçevenin, Devletin, başvuranın fiziksel bütünlük hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirme konusunda herhangi bir kusurunu ortaya çıkarmadığı kanısındadır. Ayrıca, başvuran böyle bir kusurdan da yakınmamaktadır.
-
Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine karar vermektedir.
-
Mevcut davanın tıbbi ihmalkârlık iddialarıyla ilgili olması sebebiyle, Mahkeme aynı zamanda, başvuranın sahip olduğu hukuk yollarının etkinliği kontrol etme ve böylelikle yargı sisteminin, hastaların yaşam hakkını korumak amacıyla yasama ve düzenleyici çerçevenin düzgün bir şekilde uygulanmasını sağlayıp sağlamadığını belirleme görevine de sahip olacaktır Bu görev, söz konusu hukuk yolunun, başvurana, iddialarını bilfiil inceletme ve tıbbi personelin neden olacağı her türlü mevzuat ihlalini cezalandırma imkânı verip vermediğini araştırmayı gerektirmektedir.
-
Hükümet ilk olarak, başvuranın, idare mahkemeleri tarafından tanıkların dinlenmediği bağlamındaki şikâyetinin hiçbir surette desteklenmediğini kaydetmektedir. Mahkeme, bunun ulusal mahkemeler önünde de ayrıntılarıyla açıklanmadığını gözlemlemektedir. Bu nedenle, bu koşullarda, bu açıdan herhangi bir sorun ortaya çıkmadığı kanısındadır.
-
Mahkeme, idare mahkemeleri önündeki yargılamanın sonunda, başvuranın tazminat talebinin, ampütasyonun, özet olarak başvuranın yarasının sonucu olduğu ve tıbbi ekibin herhangi bir kusur işlemediği kanaatine varıldığı tek bir bilirkişi raporunun sonuçlarına dayanılarak reddedildiğini tespit etmektedir.
-
Mahkeme aynı zamanda, başvuranın bu raporun uygunluğuna ve yeterli niteliğine itiraz ettiğini ve yeni bir bilirkişi raporu alınmasını talep ettiğini, ancak neticeye varamadığını da kaydetmektedir.
-
Elinde bulundurduğu tıbbî bilgilerden hareketle, tahminlere dayalı fikir yürütmek suretiyle bilirkişilerin vardıkları sonuçların bilimsel açıdan doğruluğu ile ilgili olarak sorgulamak Mahkeme’nin yetkisi kapsamında değildir (Tysiąc/Polonya, No. 5410/03, § 119, AİHM 2007-I, § 119 ve Yardımcı/Türkiye, No. 25266/05, § 59, 5 Ocak 2010).
-
Mahkeme, tıbbi ihmal iddiasında bulunulan davalarda, tıbbi bilirkişi raporlarının mahkemeler tarafından değerlendirilmesi yükümlülüğünün, Devlete, Sözleşme’nin 8. maddesinden doğan pozitif yükümlülüklerini yerine getirirken gereksiz veya orantısız yükler dayatamayacağı kanaatindedir. Mahkemeler olay bazında değerlendirme yaparken, bahse konu tıbbi meselenin niteliği, karmaşıklığı ve bilhassa sağlık çalışanlarının ihmali ile ilgili iddiada bulunan davacının, somut ve spesifik ihmal iddialarında bulunup bulunamayacağı meselesini dikkate almalıdır; bu durum rapor sunmakla görevli olan tıbbi bilirkişilerin cevap vermesini gerektirmektedir (Erdinç Kurt ve diğerleri/Türkiye, No. 50772/11, § 63, 6 Haziran 2017).
-
Mahkeme bununla birlikte, neticelendireceği karar, bilirkişilerin ele alması gereken ana konudan uzak kalan veya yeteri kadar bu konuya değinmeyen bilirkişi raporlarına dayandırıldığında ve başvuranların, belirleyici olmasa da, en azından temel iddialarına açık ve net bir şekilde cevap verilmediğinde bir davanın usuli yükümlülükler bakımından etkili olmadığına daha önce karar verdiğini hatırlatmaktadır (Altuğ ve diğerleri/Türkiye, No. 32086/07, §§ 77-86, 30 Haziran 2015, yukarıda anılan Aydoğdu kararı, §§ 94-104 ve yukarıda anılan Erdinç Kurt ve diğerleri kararı §§ 64-72).
-
Mahkeme, mevcut davada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bilirkişilerinin, şimdiye dek sadece diz replasmanlarının travma ve ampütasyon riski oranı gibi bilinen sonuçlarından bahsetmekle yetinerek, yapılan tıbbi işlemleri anlattıklarını tespit etmektedir. İdare Mahkemesi tarafından alınan tıbbi bilirkişi raporunda, kusur bulunmadığı ve dolayısıyla böyle bir riskin varlığı nedeniyle Akdeniz Hastanesi tıbbi personelinin sorumluluğu bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
-
Mahkeme, bilirkişiler tarafından incelenecek meselenin, kazanın başvuranda ortaya çıkardığı sekel riskinden bağımsız olarak, doktorların, mesleklerini icralarında bir ihmalkârlık ya da hata neticesinde zararın gerçekleşmesine neden olup olmadıklarını kesin olarak belirlemekten ibaret olduğunun altını çizmektedir. Başka bir ifadeyle, Akdeniz Hastanesinde işlenen ihmalkârlık ya da hataların, başvuranın bacağının ampüte edilmesine yol açıp açmadığının belirlenmesi için bilimsel tıbbi bir yanıt beklenmiştir. Ancak 30 Mayıs 2000 tarihli bilirkişi raporunda bu meseleye hiçbir surette değinilmemiştir.
-
Bu nedenle, Mahkeme, mevcut davada, ulusal içtihattan ileri gelen gerekleri göz ardı eden bilirkişilerin (yukarıda 27. paragraf), ortaya çıkan temel sorunlara yanıt vermediklerini kaydetmektedir. Yukarıda anılan rapor, teknik bir aydınlatma getirmesi gereken mesele bakımından yetersiz şekilde gerekçelendirilmiştir. Ancak, Mahkeme’nin daha önce ifade ettiği gibi, bunun gibi davalarda, sadece gerekçeli bir sonuç içeren ve somut olayda ileri sürülen meseleleri yanıtlayan, bilimsel olarak desteklenmiş olan ayrıntılı raporlar, vatandaşlara adaletin işleyişinde güven verecek niteliktedir (bk. mutatis mutandis (gerekli değişikler yapılmak koşuluyla), Eugenia Lazăr /Romanya, No. 32146/05, §§ 82-85, 16 Şubat 2010).
-
Bir bilirkişi tarafından varılan sonuçlar hâkim üzerinde bağlayıcı olmamasına rağmen, söz konusu sonuçların, anlamadığı teknik bir alanla ilgili olması sebebiyle, hâkimin değerlendirmesinde belirleyici bir etkiye sahip olabileceğini kabul etmek gerekir.
-
Aynı zamanda, idare mahkemesinin, başvuran tarafından kendisine sunulan North Middlesex Hastanesinin tıbbi raporunu hiçbir surette göz önünde bulundurmadığını gözlemlemek uygun olacaktır (yukarıda 19. paragraf). Oysa bu rapor kişiselleştirilmiş ve gerekçeli idi. İdare Mahkemesi, somut tıbbi unsurlara dayanarak başvuranın davasını dikkate almış ve bacaktaki vasküler lezyonun Akdeniz Hastanesi doktorları tarafından zamanında teşhis edilmediği ve alçının gözle görülür derecede sıkı olduğu; bu durumun geri dönülmez kas iskemine yol açtığı ve ampütasyonu kaçınılmaz kıldığı sonucuna varmıştır.
-
Mahkeme ayrıca, Hacettepe Üniversitesinin 30 Mayıs 2000 tarihli tıbbi bilirkişi raporunun genel ve yetersiz gerekçeli olmasının yanı sıra başvuranın, North Middlesex Hastanesinin tıbbi raporuna dayanan itirazlarına rağmen, İdare Mahkemesinin, ilgilinin, adli bilirkişi raporunun yetersiz olduğunu düşünerek karşı bilirkişi incelemesi yapılması yönündeki talebini kabul etmeyi uygun bulmadığını tespit etmektedir (yukarıda 20. paragraf). Danıştay, başvuranın başvurusunu reddederek bu yaklaşımı onamıştır (yukarıda 21. paragraf).
-
Akdeniz Hastanesindeki tıbbi ekibin muhtemel sorumluluğu ile ilgili olarak yukarıda anılan hususların incelenmiş olması halinde söz konusu yargılamanın sonucunun nasıl olacağı konularında yorum yapmak Mahkeme’ye ait olmasa da, başvuranın, fiziksel bütünlük hakkının korunmasına bağlı gerekliliklere uygun olarak hukuki yönden bir cevap alamadığı gerçektir.
-
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 8. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
"Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
-
Başvuran, maruz kaldığını ifade ettiği maddi ve manevi zararlar bağlamında 1.000.000 avro (EUR) talep etmektedir.
-
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.
-
Mahkeme, başvuran tarafından maruz kalınan maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında nedensellik bağı kurulmadığı kanaatine varmakta ve bu nedenle, bu bağlamda yapılan talebi reddetmektedir. Nitekim Mahkeme, başvuran tarafından yapılan başvurunun sonucunun, kendisi tarafından ileri sürülen yetersizliklerin bulunmaması halinde nasıl olacağı konusunda yorum yapamaz.
-
Mahkeme, bunun yanı sıra, ilgilinin belli bir manevi zarara maruz kaldığı kanaatine varmakta ve bu bağlamda kendisine 7.500 avro ödenmesinin makul olduğu değerlendirmesinde bulunmaktadır.
-
Başvuran, Sözleşme’nin organları ve/veya ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu masraf ve giderlerin geri ödenmesi talebinde bulunmamaktadır. Bu koşullarda, Mahkeme, başvurana bu bağlamda herhangi bir ödeme yapılmaması gerektiği kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
-
Sözleşme’nin 8. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
-
Sözleşme’nin 8. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak, 7.500 avro (yedi bin beş yüz avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
- Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 23 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.