CASE OF ŞIK v. TURKEY (No. 2) - [Turkish Translation] summary by Benan Molu, Rumeysa Budak, Emre Karaman and İdil Özcan
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
ŞIK v. TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)
(Başvuru no. 36493/17)
KARAR
STRAZBURG
24 KASIM 2020
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde
kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
Şık v. Türkiye (no. 2) davasında),
Başkan, Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler
Marko Bošnjak,
Egidijus Kūris,
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
Saadet Yüksel,
Peeter Roosma
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak
toplanan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Bu bağlamda:
Başvuru (no. 36493/17), Türkiye vatandaşı olan Ahmet Şık (“başvurucu”)
tarafından İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin
Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi altında, 9 Mayıs 2017 tarihinde,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkeme’ye yapılmıştır;
Başvuru, 3 Temmuz 2017 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir;
Hükümet ve başvurucular davaya ilişkin görüşlerini sunmuştur;
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (“İnsan Hakları Komiseri”)
yargılamalara müdahalede bulunma hakkını (Sözleşme’nin 36 § 3 maddesi
ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 2 maddesi) kullanarak dava hakkındaki
yorumlarını ibraz etmiştir;
Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının korunması ve geliştirilmesi üzerine
Birleşmiş Milletler Özel Raportörü ve isimleri belirtilen sivil toplum
kuruluşları tarafından Mahkeme’ye üçüncü taraf görüşleri ibraz edilmiştir:
ARTICLE 19, Avrupa Gazeteciler Derneği, Gazetecilerin Korunması
Komitesi, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Index on Cencorship, Uluslararası
Gazeteciler Federasyonu, Uluslararası Basın Enstitüsü, Uluslararası PEN,
Sınır Tanımayan Gazeteciler (“müdâhil taraf olan sivil toplum kuruluşları”).
Bölüm Başkanı, Özel Raportör’ün ve söz konusu kuruluşların Sözleşme’nin
36 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 3 maddesi kapsamında
müdâhil olması için izin vermiştir.
13 Ekim 2020 tarihinde yapılan kapalı müzakere sonrasında,
Bu tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
1
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
GİRİŞ
1. Dava, Cumhuriyet gazetesi için çalışan araştırmacı bir gazeteci olan
başvurucunun, gazetenin Hükümet’in politikalarını ve yasadışı örgütlerle
mücadelede yetkililer tarafından kullanılan unsurları eleştiren yayın
politikası nedeniyle gazetenin yöneticileri ve bazı gazetecilerine karşı
başlatılan ceza yargılamasıyla bağlantılı olarak tutuklanması ve devam eden
tutukluluğuyla ilgilidir. Başvurucu, Sözleşme’nin 5 §§ 1, 3 ve 4, 10 ve 18.
maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
I. OLAYLAR
2. Başvurucu, 1970 yılında doğmuştur ve İstanbul’da yaşamaktadır.
Başvurucu, İstanbul’da avukatlık yapan Avukat F. İlkiz tarafından temsil
edilmiştir.
3. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil
edilmiştir.
4. Başvurucu, araştırmacı gazeteci ve yazardır. Ulusal günlük gazete
Cumhuriyet’te gazeteci ve muhabir olarak çalışmıştır.
5. Cumhuriyet Gazetesi, 1924 yılında kurulmuş, Türkiye’nin en eski
gazetelerinden biridir. Mevcut hükümete karşı eleştirel yayın politikasıyla
ve özellikle, laiklik ilkesine bağlılığıyla bilinmektedir.
BAŞVURUCUNUN TUTUKLANMASI
29 Aralık 2016 tarihinde başvurucu evinden alınmış ve İstanbul’da
gözaltına alınmıştır. Başvurucu, Cumhuriyet gazetesinde çıkan haberleri ve
röportajları ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle Hükümet tarafından
terör örgütü olarak kabul edilen PKK ve FETÖ/PDY örgütleri lehine
propaganda yapmakla suçlanmıştır. Başvurucu ayrıca TCK’nin 301.
maddesi altında devleti aşağılama suçuyla suçlanmıştır.
30 Aralık 2016 tarihinde başvurucu, avukatları eşliğinde hakkındaki
suçlamalara karşı İstanbul savcılığında ifade vermiştir. Savcı, ağırlıklı
olarak Twitter’da paylaştığı on bir tweet ve Cumhuriyet gazetesinin basılı
halinde ve internet sitesinde paylaşılan beş haber hakkında soru sormuştur.
Başvurucu, söz konusu duruma benzer olduğunu düşündüğü bir ceza
soruşturması kapsamında 2011 yılında tutuklandığını söylemiş, kendisini
asılsız delillerle tutuklayan hakimlerin FETÖ/PDY üyesi olduğunu iddia
etmiştir. Başvurucu, 2011’de olduğu gibi, neden savcı önüne
2
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
çıkartılmadığının herhangi bir suçla ilgili olmasına ihtimal olmadığını ileri
sürmüş, bu ifadeyi bir gazeteci olarak faaliyetlerine müdahale olarak
gördüğünü eklemiştir. Başvurucunun avukatları, Adalet Bakanlığı’nın onayı
alınmadan TCK’nin 301. maddesinden soruşturma başlatılamayacağını
işaret etmiştir.
İfadenin ardından savcılık, başvurucunun PKK, FETÖ/PDY ve DHKP-C
örgütlerinin propagandasını yaptığı şüphesiyle, suç vasfı, mevcut delil
durumu ve öngörülen ceza miktarı nedeniyle tutuklanmasını talep etmiştir.
30 Aralık 2016 tarihinde başvurucu İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin
karşısına çıkmış ve hakkındaki suçlamala ve şüphelere karşı sorgulanmıştır.
Başvurucu, suçlamaları reddetmiştir. Ayrıca, Cumhuriyet’teki haberlerinin
ve sosyal medya paylaşımlarının terör örgütü propagandası içermediğini ya
da şiddet çağrısı yapmadığını, sadece ifade özgürlüğü bağlamında
kamuoyunu gerçek olaylara karşı bilgilendiren gazetecilik faaliyeti
olduğunu belirtmiştir.
Sulh ceza hakimi, başvurucunun sekiz tweetinin içeriğini ve beş haberini
dikkate alarak tutuklanmasına karar vermiştir. 1 Ocak 2017 tarihinde
başvurucu, tutukluluğuna itiraz etmiştir. İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği, 3
Ocak 2017 tarihinde, tutuklama kararındaki gerekçelerle itirazı reddetmiştir.
Tahliye olduğu 9 Mart 2018 tarihine kadar, başvurucunun tahliye
talepleri ve tutukluluk itirazları reddedilmiştir.
Başvurucunun tutuklanmasına neden olan gazete haberleri ve sosyal
medya paylaşımları şu şekildedir: Cumhuriyet gazetesinde çıkan 14 Mart
2015 tarihli Cemil Bayık’la yapılan“Ya Apo Kandil'e ya biz
İmralı'ya”haberi; 31 Mart 2015 tarihli görüşme; 23-26 Eylül 2014 tarihinde
Avrupa Parlamentosu’yla Heybeliada’da organize edilen seminerde yapılan
açıklama; Twitter hesabında 28 Kasım 2015 tarihli “Tahir Elçi'yi
tutuklamak yerine katletmeyi tercih ettiler. Katil sürüsü bir mafyasınız”
tweeti; 17 Şubat 2016 tarihli “ABD ve AB'nin cihatçı teröre karşı
müttefikimiz dedikleri PYD'nin terör örgütü olduğunu kanıtlamaya
çalışanlar olağan şüpheli olmaz mı?” tweeti; 11 Aralık 2016 tarihli
“Cizre'de evlerin bodrumlarında yakılanlarla İstanbul'da bombayla
parçalananları kıyaslayacağına ikisine de itiraz et. İkisi de şiddet.” tweeti;
14 Aralık 2016 tarihli “Savaş, PKK ile ülkenin belirli bir bölgesinde arada
kesintiler olsa da 1984'ten bu yana var.” tweeti; 20 Aralık 2016 tarihli
“Suikastçinin Nusra'cı değil FETÖ'cü olduğunu kanıtlama gayretindeki
iktidar ve yancıları katilin polis olduğu gerçeğini ne yapacaksınız?” tweeti.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 Nisan 2017 tarihinde başvurucu da
dahil, on yedi kişi hakkında iddianame hazırlamıştır. İstanbul 27. Ağır Ceza
3
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
Mahkemesi önünde görülen davada başvurucular terör örgütüne üye
olmamakla birlikte örgüte yardım etmekle suçlanmıştır. Savcılığa göre
Cumhuriyet gazetesi, ifade özgürlüğü sınırları içerisinde hareket etmemekte,
gerçeği çarpıtarak kamuoyunu manipüle etmekte ve terör örgütlerinin amacı
doğrultusunda hareket etmektedir.
25 Nisan 2018 tarihinde 27. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun PKK,
DHKP-C ve FETÖ/PDY örgütlerine üye olmamakla birlikte yardım ettiğine
karar vermiş ve TCK’nin 220 § 7 maddesi uyarınca yedi yıl üç ay hapis
cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.
Başvurucu ve diğer sanıkların karara karşı yaptıkları istinaf başvurusu,
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin 3. Ceza Dairesi’nin 18 Şubat 2019
tarihli kararıyla reddedilmiştir.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, “Terör örgütüne üye olmamakla birlikte
yardım etme” suçundan yedi yıl altı ay hapis cezası alan Şık hakkındaki
hükmü bozmuş, fakat diğer sanıkların aksine, başvurucunun 31 Mart 2015
tarihinde savcı Mehmet Selim Kiraz’ı rehin alan ve öldüren DHKP-C
üyeleriyle yapılan röportaj bağlamında mahkeme, şiddet içeren bir terör
eylemi gerçekleştirdikleri sırada DHKP-C üyeleriyle telefonda konuşmanın
halkta bir öfkeye sebep olduğunu, bu sebeple Terörle Mücadele
Kanunu’nun 6. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen “örgütün eylemlerini
meşru gösterme”; Twitter hesabında 17 Şubat 2016 tarihinde PYD’yle ilgili
ve 14 Aralık 2016 tarihinde “PKK ile savaş”la ilgili tweetleri nedeniyle
TCK’nin 220 § 8 maddesinde düzenlenen “örgüt propagandası yapma” ve
28 Kasım 2015 tarihinde Tahir Elçi’nin öldürülmesine ilişkin tweeti
nedeniyle TCK’nin 301. maddesinde düzenlenen “devlet organlarını
aşağılama” suçlarından yargılanmasını istemiştir.
Bozma kararının ardından 21 Kasım 2019 tarihinde görülen ilk
duruşmada yeni oluşturulan Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Yargıtay kararına
direnmiştir. Dava hala Yargıtay önündedir.
Başvurucu, 30 Ocak 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel
başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ve
ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu
ayrıca Türkiye Anayasası ve Sözleşme’de öngörülen amaçlar dışında
amaçlarla gözaltına alınıp tutuklandığını iddia etmiştir.
4
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
HUKUK
I. TÜRKİYE’NİN SÖZLEŞME’Yİ ASKIYA ALMASI İLE
İLGİLİ İLK GÖRÜŞ
6. Hükümet, başvurucunun şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 15. maddesi
uyarınca Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne 21 Temmuz 2016 tarihinde
bildirilen askıya alma tedbirine uygun olarak incelenmesi gerektiğini
belirtmiştir. Bu hususta Hükümet, Sözleşme’de yer alan askıya alma hakkını
kullanarak Türkiye’nin Sözleşme’nin hükümlerini ihlal etmediğini ifade
etmiştir. Bu bağlamda, askeri darbe girişiminin sebep olduğu risklerin
ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikeye neden olduğunu ve devlet
yetkilileri tarafından tehlike karşısında alınan tedbirlerin, kesin olarak
durumun sebep olduğu gereklilikler olduğunu belirtmiştir.
7. Başvurucu, Hükümet’in argümanlarına karşı çıkmıştır. Sözleşme’nin
15. maddesinin uygulanmasının, 5. madde altındaki bütün güvenceleri
ortadan kaldırma sonucunu doğurmayacağını belirtmiştir. Başvurucu, bir
suç işlediğini gösteren makul bir şüphe olmadığını belirtmiştir.
8. Mahkeme, başvurucunun tutukluluğunun olağanüstü hal döneminde
gerçekleştiğini gözlemlemiştir. Ayrıca, ceza yargılamasının bu dönemi de
aştığını not etmiştir.
9. Bu noktada, Mahkeme, Mehmet Hasan Altan (no. 13237/17, § 93, 20
Mart 2018) kararında, askeri darbe girişiminin, Sözleşme anlamı dâhilinde,
"ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikenin" varlığını ortaya koyduğu
kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Koşulların mevcut davada alınan
tedbirleri kesin olarak gerektirip gerektirmediği ve bu tedbirlerin
uluslararası hukuk kapsamında yer alan diğer yükümlülüklerle uyumlu olup
olmadığı hususunda ise, Mahkeme, başvurucunun şikâyetinin esasını
incelemenin gerekli olduğu kanaatindedir ve bu incelemeyi aşağıda
yapacaktır:
II. HÜKÜMET’İN İLK İTİRAZLARI
A. Tazminat talebi yolunun tüketilmemesi itirazı
10. Hükümet, başvurucunun tutuklanmasına ilişkin şikâyetlerle ilgili
olarak, CMK’nin 141 § 1 maddesinin a) ve d) bentleri uyarınca tazminat
talebinde bulunma imkânı olduğunu belirtmektedir. Hükümet,
başvurucunun bu hükme dayanarak tazminat davası açabileceği ve açmış
olması gerektiği kanaatindedir.
5
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
11. Başvurucu, Hükümet’in argümanına itiraz etmektedir. Başvurucu,
özellikle, tazminat davasının tutukluluğunun hukuka aykırılığı şikâyetiyle
ya da serbest kalmasıyla ilgili makul bir başarı şansı sunmadığını ileri
sürmektedir.
12. Başvurucunun tutuklu olduğu döneme ilişkin olarak Mahkeme,
devam etmekte olan özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygun
olmasını amaçlayan bir başvuru yolunun etkili bir yol olabilmesi için,
özgürlükten yoksun bırakmanın sonlandırılması imkânını sunması
gerektiğini hatırlatmaktadır. (bakınız Gavril Yossifov v. Bulgaristan, no.
74012/01, § 40, 6 Kasım 2008 ve yukarıda atıf yapılan Mustafa Avci v.
Türkiye, no. 39322/12, § 60, 23 Mayıs 2017) Mahkeme, CMK’nin 141.
maddesinde düzenlenen başvuru yolunun, başvurucunun tutukluluğuna son
verebilecek bir hukuk yolu olmadığını not etmektedir.
13. Başvurucunun tahliye edildiği döneme ilişkin olarak ise Mahkeme,
başvurucunun Sözleşme’nin 5. maddesi altındaki şikâyetinin tahliye olduğu
sırada halihazırda Anayasa Mahkemesi önünde olduğunu not etmektedir.
Anayasa Mahkemesi, bu şikâyetin esasını incelemiş ve 2 Mayıs 2019 tarihli
kararında bu şikâyeti reddetmiştir.
14. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye yargı sistemi
içerisindeki hiyerarşisini ve yetkisini ve Anayasa Mahkemesi’nin bu
şikâyetlere ilişkin vardığı sonucu dikkate alarak, CMK’nin 141. maddesi
altında tazminat talebinin o dönem ve hala bir başarı sunmadığına karar
vermiştir. (benzer bir yönden bakınız, Pressos Compania Naviera S.A. ve
Diğerleri v. Belçika, 20 Kasım 1995, § 27, Series A no. 332, ve Carson ve
Diğerleri v. Birleşik Krallık [BD], no. 42184/05, § 58). Dolayısıyla
Mahkeme, başvurucunun tahliye olduktan sonra bile bu tazminat yolunu
tüketmek zorunda olmadıklarına karar vermiştir.
15. Hükümet tarafından ileri sürülen bu itirazın bu nedenle reddedilmesi
gerekmektedir.
B. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruya ilişkin
itirazlar
16. Hükümet, temel olarak Mahkeme’nin Uzun v. Türkiye ((kek.),
no. 10755/13, 30 Nisan 2013) ve Mercan v. Türkiye ((kek.), no. 56511/16, 8
Kasım 2016) kararlarındaki bulgulara dayanarak, başvurucunun Anayasa
Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunu tüketmediğini iddia etmiştir.
17. Başvurucu, Hükümet’in argümanına itiraz etmiştir.
6
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
18. Mahkeme,
başvurucunun
iç
hukuk
yollarını
tüketme
yükümlülüğünün, ilke olarak Mahkeme’ye başvuru yapmış olduğu tarihte
değerlendirildiğini hatırlatmaktadır. (bakınız Baumann v. Fransa,
no. 33592/96, § 47) Bununla birlikte Mahkeme, belirli bir hukuk yolunun
son aşamasının başvuru yapıldıktan sonra ancak başvurunun kabul
edilebilirliğine dair karar verilmeden önce tamamlanabileceğini kabul
etmektedir.
(bakınız Karoussiotis v. Portekiz, no. 23205/08,
§
57; Stanka Mirković ve Diğerleri v. Karadağ, nos. 33781/15 ve diğer 3
numara, § 48, 7 Mart 2017; ve Azzolina ve Diğerleri v. Italya,
nos. 28923/09 ve 67599/10, § 105, 26 Ekim 2017)
19. Mahkeme, başvurucunun 30 Ocak 2017 tarihinde Anayasa
Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu, Anayasa Mahkemesi’nin
bu başvurunun esası hakkında 2 Mayıs 2019 tarihinde karar verdiğini
gözlemlemektedir.
20. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen itirazı
reddetmektedir.
III. SÖZLEŞME'NİN 5 §§ 1 VE 3. MADDELERİNİN
İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
21. Başvurucu, ilk ve devam eden tutukluluğunun keyfi olduğundan
şikâyetçi olmuştur. Özellikle, yargılama öncesi tutukluluğunu hükmeden ve
uzatan adli kararların, bir suç işlediğine dair makul bir şüpheye ilişkin
herhangi bir somut kanıta dayanmadığını iddia etmiştir. İddiaları uyarınca,
Kendisine yöneltilen şüphelerin dayandığı olgular, yalnızca gazeteci olarak
faaliyeti kapsamına giren eylemlerle ve dolayısıyla kendisinin ifade
özgürlüğüyle ilgilidir.
22. Bu bağlamda, ilgili kısımları aşağıdaki şekilde olan Sözleşme'nin 5
§§ 1 ve 3. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında
ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiçkimse özgürlüğünden yoksun
bırakılamaz:
…
c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inan- dırıcı sebeplerin bulunduğu
veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu
kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne
çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
…
7
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya
tutuklanan herkes….. makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince
serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını
sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”
23. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik
24. Mahkeme, bu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve
Sözleşme'nin 35.maddesinde sıralanan diğer gerekçeler nedeniyle kabul
edilemez olmadığını not etmektedir. Bu nedenle şikâyetlerin kabul edilebilir
olduklarına karar verilmelidir.
B. Esas
1. Tarafların Beyanları
(a) Başvurucu
25. Başvurucu, itham edildiği suçları işlediğine dair tarafsız bir
gözlemciyi tatmin edecek hiçbir olgu veya bilginin olmadığını ileri
sürmüştür. Kendisine yöneltilen şüphelerin dayandığı başlıca olgular,
Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak yaptığı faaliyetin bir parçası olarak
ürettiği makaleler ve röportajlardır.
26. Başvurucu ayrıca, ilk ve devam eden tutukluluğunun iç hukuk
hükümlerini ihlal ettiğini ve dolayısıyla hukuka aykırı olduğunu düşündüğü
yönlerine işaret etmiştir. İlk olarak, kendisine yöneltilen şüphelerin
belirsizlikler ve yanlışlıklarla çevrelendiğini iddia etmiştir. Üç terör örgütü
(PKK, FETÖ/PDY ve DHKP/C) adına propaganda yaptığı ve ayrıca Ceza
Kanunu'nun 301. maddesini ihlal ettiği şüphesiyle tutuklanmış olmasına
rağmen, gözaltı kararlarında verilen gerekçeler, yalnızca iki terör örgütü
(PKK ve FETÖ/PDY) lehine propaganda suçuna atıfta bulunmuştur.
Yargılama başladığında, tutukluluğunun devam etmesi kararları, terör
örgütleri adına propaganda yaptığı şüphesine değil, üç terör örgütü adına
faaliyet yürüttüğü şüphesine dayandırılmıştır (PKK, FETÖ/PDY ve
DHKP/C).
27. İkinci olarak, başvurucu, FETÖ/PDY örgütüyle yakın bağları olduğu
iddia edilen Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasına uygun yazılar
yayınlamakla da suçlandığı için aleyhindeki şüphelerin dayandırıldığı
olayların net olmadığını ileri sürmüştür. Aslında başvurucuya göre,
Cumhuriyet sadece FETÖ/PDY'yi suç örgütü olarak defalarca kınamakla
kalmamış, başvurucunun kendisi de “İmam'ın Ordusu” adlı kitabında bu
örgütün üyeleri tarafından işlenen yasadışı eylemleri ifşa etmiştir.
8
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
Ergenekon örgütüne yardım etmekle suçlandığı FETÖ/PDY üyesi yargıçlar
tarafından kendisine karşı açılan ceza davası bağlamında tutuklanması,
Mahkeme'ye yaptığı önceki başvurunun konusu olmuştur (no. 53413/11).
Mahkeme, 8 Temmuz 2014 tarihli bir kararda, bu davada Sözleşme'nin 5. ve
10. maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmiştir. Başvurucu, mevcut
davadaki suçlamalar ile 2014 yılında Sözleşme'nin ihlaline neden olan
suçlamalar arasındaki bariz çelişkiye işaret etmiştir.
28. Başvurucu ayrıca yargısal makamlar tarafından kendisinin tutuklu
yargılanması için verilen gerekçelere de itiraz etmiştir.
(b) Hükümet
29. Hükümet, Mahkeme’nin bu alandaki içtihatlarında belirlenen
ilkelere atıfta bulunarak (Fox, Campbell ve Hartley v. Birleşik Krallık, 30
Ağustos 1990, § 32, Series A no. 182 ve İpek ve diğerleri v. Türkiye, no.
17019/02 ve 30070/02, 3 Şubat 2009), öncelikle başvurucuların terör
örgütleriyle mücadele kapsamında başlatılan bir cezai soruşturma sırasında
gözaltına alındıklarını ve tutuklandıklarını belirtmiştir.
30. Soruşturma dosyasındaki bilgilere göre, aynı yargılamada başvurucu
ve diğer şüphelilerle ilgili soruşturmanın temeli, başvurucunun çalıştığı
gazetenin iç savaşı kışkırtmak ve ülkeyi 15 Temmuz 2016 öncesinde ve
sonrasında yönetilemez kılmak amacıyla FETÖ/PDY, PKK/KCK ve
DHKP/C gibi terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda hareket ettiği
şüphesidir.
31. Hükümet, FETÖ/PDY örgütünün tamamen yeni türden alışılmadık
bir terör örgütü olduğunu vurgulamıştır. İlk olarak, söz konusu örgüt,
üyelerini tüm devlet kurum ve kuruluşlarına, yani yargıya, kolluk
kuvvetlerine ve silahlı kuvvetlere görünüşte hukuka uygun bir şekilde
yerleştirmiştir. Ayrıca kitle iletişim araçları, sendikalar, finans sektörü ve
eğitim dahil her alanda kendi teşkilatını kurarak paralel bir yapı
oluşturmuştur. İkincisi, FETÖ/PDY, basının kendi örgütünün bir parçası
olmayan bölümlerine üyelerini sinsice yerleştirerek, bilinçaltı mesajları
kamuoyuna iletmek ve böylece kamuoyunu kendi amaçları doğrultusunda
manipüle etmek için yayınladıkları materyallere yön vermeye çalışmıştır.
32. Hükümetin görüşüne göre, PKK terör örgütünün nihai amacı
Abdullah Öcalan ve arkadaşları tarafından 1978 yılında örgütü
kurduklarında tesis edilmiştir. Bu amaç, Marksist-Leninist ilkelere dayalı,
Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu ile Suriye, İran ve Irak'ın bazı kısımlarını
kapsayan bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmaktır. KCK, Kürt toplumunun
PKK’nın nihai hedefi doğrultusunda idari ve yargı yapıları aracılığıyla
yeniden yapılandırılmasına yönelik siyasi bir modeldir. Hükümete göre,
9
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
PKK ve alt grupları Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde yaşam hakkını (darbe
girişiminden önceki dönemde siviller ve güvenlik güçleri de dahil olmak
üzere on binlerce kişi öldürülmüş ve yaralanmıştır), özgürlük ve güvenlik
hakkını, kişinin evine saygı hakkını ve mülkiyet hakkını ihlal eden terör
eylemleri gerçekleştirmiştir. Özellikle bu örgütler, Türkiye'nin
güneydoğusundaki bazı illerin sözde özerkliğini ilan ederek, serbest
dolaşımı engelleyerek (kasaba ve şehirlerin çıkış ve giriş noktalarına hendek
kazarak, barikatlar kurarak ve bomba yerleştirerek) ve askeri silahlar
kullanarak o bölgenin nüfusu üzerinde baskı kurmak amacıyla terörist
saldırıların sayısını arttırmışlardır.
33. Hükümet ayrıca, cezai soruşturma sırasında toplanan delillere
dayanarak, başvurucuların itham edildikleri suçları işlediklerine dair makul
bir şüphe olduğu sonucuna varmanın objektif olarak mümkün olduğunu ileri
sürmüştür. Soruşturma sırasında elde edilen delillere dayanarak
başvurucular aleyhine cezai soruşturma tesis edilmiştir ve davalar şu anda
yerel mahkemelerde derdesttir.
2. Üçüncü taraf müdahiller
(a) İnsan Hakları Komiseri
34. İnsan Hakları Komiseri tutuklama güvenlik tedbirine haddinden
fazla başvurunun Türkiye'de uzun süredir devam eden bir sorun olduğuna
işaret etmiştir. Bu bağlamda, gözaltına alınan ve sorgulandıktan sonra
serbest bırakılanlar hariç, olağanüstü hâl süresince 210 gazetecinin
tutuklandığını kaydetmiştir. Çok sayıda gazetecinin tutuklanmasının altında
yatan nedenlerden biri, genellikle tutukluluğun istisnai niteliğini yalnızca
diğer tüm seçenekler yetersiz görüldüğünde uygulanması gereken son çare
olarak uygulamayı göz ardı etme eğiliminde olan yargıçların uygulaması
olmuştur. Gazetecilerin yargılama öncesi tutuklandığı vakaların çoğunda,
terör eylemlerine karıştıklarını doğrulayan herhangi bir kanıt olmaksızın
terörle ilgili suçlarla suçlanmışlardır. İnsan Hakları Komiseri, suçlamaların
zayıflığı ve bu tür davalarda tutuklu yargılama emrini veren ve uzatan
kararların siyasi niteliği karşısında şaşkınlık içinde kalmıştır.
(b) BM Özel Raportörü
35. Özel Raportör, olağanüstü hâl ilanından bu yana, çok sayıda
gazetecinin, yeterli delil olmaksızın muğlak ifadeli suçlamalara dayanılarak
yargılama öncesi tutuklandığını kaydetmiştir.
(c) Müdahil sivil toplum kuruluşları
36. Müdahil sivil toplum kuruluşları, askeri darbe girişiminden bu yana
150'den fazla gazetecinin tutuklu yargılandığı ifade etmişlerdir. Medyanın
demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayarak, gazetecileri
10
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
özgürlüklerinden
eleştirmişlerdir.
mahrum
bırakan
önlemlerin
kullanılmasını
3. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) İlgili İlkeler
37. Mahkeme öncelikle Sözleşme'nin 5. maddesinin, Sözleşme
anlamında "demokratik bir toplumda" birincil öneme sahip bir hakkı, yani
özgürlük ve güvenlik temel hakkını garanti ettiğini (bakınız Assanidze v.
Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 169, ECHR 2004-II) yinelemektedir.
38. Herkes, Sözleşme'nin 5. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen koşullar
dışında (bakınız Weeks v. Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, § 40, Series A no.
114), bu hakkın korunmasına, yani özgürlüklerinden yoksun bırakılmama
veya yoksun bırakılmaya devam etmeme hakkına sahiptir. Madde 5§1'de
belirtilen istisnalar listesi kapsamlı bir listedir (bakınız Labita v. İtalya
[BD], no. 26772/95, § 170, ECHR 2000 IV) ve bu istisnaların yalnızca dar
bir yorumu bu hükmün amacı ile yani hiç kimsenin keyfi olarak
özgürlüğünden yoksun bırakılmamasını sağlamak ile tutarlıdır (bakınız
yukarıda anılan Assanidze, § 170; Al-Jedda v. Birleşik Krallık [BD], no.
27021/08, § 99, ECHR 2011; ve Buzadji v. Moldova Cumhuriyeti [BD], no.
23755 / 07, § 84, ECHR 2016 (alıntılar)).
39. Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesi, soruşturma makamlarının yakalama
noktasında veya başvurucular gözaltındayken suç duyurusunda bulunmak
için yeterli delil elde etmiş olması gerektiğini öngörmemektedir. Tutuklama
sırasında 5§1 (c) maddesine göre sorgulamanın amacı, tutuklamayı esas alan
somut şüpheyi onaylayarak veya ortadan kaldırarak cezai soruşturmayı
ilerletmektir (bakınız Brogan ve diğerleri v. Birleşik Krallık, 29 Kasım
1988, § 53, Series A no. 145-B). Bu nedenle, şüphe uyandıran olayların, bir
mahkumiyeti haklı çıkarmak için gerekli olanlarla veya hatta cezai
soruşturma sürecinin bir sonraki aşamasında getirilen bir suçlama ile aynı
düzeyde olması gerekmez (bakınız Murray v. Birleşik Krallık, 28 Ekim
1994, § 55, Series A no. 300-A; Metin v. Türkiye (dec.), no. 77479/11, § 57,
3 Mart 2015; ve Yüksel ve diğerleri v. Türkiye, no. 55835/09 ve diğer ikisi,
§ 52, 31 Mayıs 2016).
40. Bununla birlikte, yakalamanın dayandırılması gereken şüphenin
"makul olması", Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesinde ortaya konan keyfi
tutuklamaya karşı korumanın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu
nedenle bir şüphenin iyiniyete sahip olması özünde yetersizdir. Öyle ki,
"makul şüphe" gerekliliğinin ayrı ancak örtüşen iki yönü vardır: olaylara
ilişkin(olgusal) bir yön ve suç davranışı olarak sınıflandırmaya ilişkin bir
yön.
11
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
41. Birincisi, olgusal yön olarak, "makul şüphe" kavramı, ilgili kişinin
suçu işlemiş olabileceğine dair objektif bir gözlemciyi tatmin edecek
gerçeklerin veya bilgilerin varlığını öngörmektedir. Neyin "makul" olarak
görülebileceği, tüm koşullara bağlı olacaktır, ancak Mahkeme, Madde 5 § 1
(c) ile sağlanan güvencenin özünün güvence altına alınıp alınmadığını
belirleyebilmelidir (bakınız diğer kararların yanı sıra, Fox, Campbell ve
Hartley v. Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, Series A no. 182 ve
Merabishvili v. Gürcistan [BD], no. 72508/13, § 184, 28 Kasım 2017). Bu
nedenle, Mahkeme, olaylara ilişkin yönü değerlendirirken, yakalama ve
tutuklamanın, söz konusu olayların gerçekte meydana geldiğine ve şüpheli
kişilere atfedilebilir olduğuna dair “makul şüpheyi” haklı çıkarmak için
yeterli nesnel unsurlara dayanıp dayanmadığını dikkate almalıdır (bakınız
yukarıda anılan Fox, Campbell ve Hartley, §§ 32-34 ve yukarıda anılan
Murray, §§ 50-63). Sonuç olarak, davalı Hükümet, tutuklanan kişinin iddia
edilen suçu işlediğinden makul olarak şüphelenildiği konusunda
Mahkeme’yi tatmin edecek en azından bazı olayları veya bilgileri
sunmalıdır.
42. İkinci olarak, Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesi anlamında "makul bir
şüphenin" varlığının diğer yönü, yani suç teşkil eden davranış olarak
sınıflandırılması, dayanılan olayların Ceza Kanunu’ndaki suç davranışını
tanımlayan bölümlerden birine makul şekilde giriyor olarak kabul edilebilir
olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, tutuklanan bir kişi üzerine mal
edilen eylemler veya olaylar, meydana geldikleri tarihte suç oluşturmuyorsa
bu durumda açıkça "makul şüphe" olamaz (bakınız Kandjov v. Bulgaristan,
no. 68294/01, § 57, 6 Kasım 2008).
43. Ayrıca, iddia edilen suçların başvurucunun Sözleşme kapsamındaki
haklarının kullanılmasıyla ilgili olduğu görülmemelidir (bakınız kıyasen,
Merabishvili, yukarıda anılan, § 187). Bu bağlamda Mahkeme,
Sözleşme'nin teorik veya hayali hakları değil, pratik ve etkili hakları
güvence altına almayı amaçladığından (bakınız diğer birçok kararın yanı
sıra, ND ve NT v İspanya [BD], no. 8675/15 ve 8697/15, § 171, 13 Şubat
2020), eğer bir şüphe Sözleşme tarafından tanınan hak ve özgürlüklerin
kullanılmasını "suç davranışı olarak sınıflandırmayı" içeren bir yaklaşıma
dayanıyorsa bu şüphenin makul olarak kabul edilemeyeceğini
vurgulamaktadır. Aksi takdirde, ilgili kişileri fiziksel özgürlüklerinden
mahrum etmek için “makul şüphe” kavramının kullanılması, Sözleşme
kapsamındaki hak ve özgürlüklerini kullanmalarını imkânsız hale getirme
riskini doğuracaktır.
44. Bu bağlamda, Mahkeme, herhangi bir özgürlükten yoksun
bırakmanın, Sözleşme'nin 5.maddesinin amacına, yani bireyi keyfiliğe karşı
12
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
koruma amacına uygun olması gerektiğini yineler. Keyfi tutukluluğun 5§1
maddesine uygun olamaması ve 5§1 maddesindeki "keyfilik" kavramının
ulusal hukuka uygun olmamanın ötesine geçmesi temel bir ilkedir, o kadar
ki bir özgürlükten yoksun bırakma iç hukuk açısından hukuka uygun
olabilir ancak yine de keyfi olabilir ve dolayısıyla Sözleşme'ye aykırı
olabilir (bakınız diğer kararlar arasında, A. ve Diğerleri v. Birleşik Krallık
[BD], no. 3455/05, §§ 162-64, ECHR 2009, ve Creangă v. Romanya [BD],
no. 29226/03, § 84, 23 Şubat 2012).
45. Mahkeme ayrıca, yakalama anında bir kişiye yönelik şüphelerin
"makul" olması gerektiğini ve tutukluluğun devamı durumlarında bu
şüphelerin "makul" kalması gerektiğini beyan etmektedir (bakınız diğer
birçok otorite karar arasında, Stögmüller v. Avusturya, 10 Kasım 1969, s.
40, § 4, Series A no. 9; McKay v. Birleşik Krallık [GC], no. 543/03, § 44,
ECHR 2006-X; ve Ilgar Mammadov v. Azerbaycan, no. 15172/13, § 90, 22
Mayıs 2014). Ayrıca, tutuklu kişinin bir suç işlediğine dair makul şüphenin
sürmesine ek olarak, adli yetkilinin tutuklama için ilgili ve yeterli gerekçeler
sunma zorunluluğu, tutuklu yargılanmasını emreden ilk kararın verildiği
tarihte bir başka deyişle yakalamadan hemen sonra geçerlidir (bakınız
yukarıda anılan Buzadji, § 102).
(b) Söz konusu ilkelerin mevcut olaya uygulanması
46. Mahkeme, esas olarak başvurucunun çalıştığı gazetede yayınlanan
makaleleri ve röportajları ve sosyal medyadaki paylaşımları nedeniyle terör
örgütü olarak kabul edilen örgütler lehine propaganda yaptığından veya
onlara yardım ettiğinden şüphelenildiğini gözlemlemektedir. Bunlar, Türk
hukukuna göre hapisle cezalandırılabilen ciddi cezai suçlardır.
47. Mahkeme’nin Sözleşme'nin 5. maddesi uyarınca görevi,
başvurucuların itham edildikleri suçları işleyebilecekleri konusunda tarafsız
bir gözlemciyi ikna etmek için yeterli nesnel unsurların olup olmadığını
tespit etmektir. Bu suçların ciddiyeti ve olası cezanın ciddiyeti göz önünde
bulundurulduğunda, gerçeklerin büyük bir dikkatle incelenmesi
gerekmektedir. Bu bağlamda, şüpheyi temellendiren gerçeklerin
doğrulanabilir ve objektif delillerle gerekçelendirilmesi ve makul bir şekilde
Ceza Kanunu’ndaki suç davranışını tanımlayan bölümlerden birine giriyor
olarak değerlendirilebilmesi esastır.
48. Mahkeme, bu bağlamda, mevcut davada taraflar arasındaki
anlaşmazlığın, duruşma öncesi tutuklamadan sorumlu adli makamların
kararlarında atıfta bulunulan yazıların ve sosyal medya paylaşımlarının
metninin veya başlıklarının ifadesi ile ilgili olmadığını kaydeder. Daha
ziyade, başvurucunun itham edildiği olası cezai fiillerin inandırıcılığı
13
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
(olgusal yön) ve iddia edilen fiillerin suç teşkil eden davranış olarak
sınıflandırılmasıyla (ceza hukuku kapsamındaki sınıflandırmaya ilişkin
husus) ilgilidir.
(i) "Makul şüphenin" varlığının olgusal yönü: Terör örgütleri lehine
propaganda yapma veya bu örgütlere yardım etme eylemlerinin
inandırıcılığı
49. Mahkeme, başvurucunun FETÖ/PDY lehine propaganda yaptığına
veya bu örgüte yardım ettiğine dair güçlü şüphenin, bu cezai eylemlerin
makul olup olmadığı konusunda bir tartışma ortaya çıkardığını
değerlendirmektedir. Bu bağlamda, başvurucunun, 2004-05'te FETÖ/PDY
üyesi olduğu iddia edilen hakimler tarafından örgüt üyelerinin eylemlerini
eleştirdiği gerekçesiyle zulme maruz kaldığı(yaklaşık bir yıl kanuna aykırı
şekilde tutuklu kalarak) iddiasını ve şimdi ise onu bu örgüte yardım etmekle
suçlamanın garip olacağı yönündeki gözlemini (bakınız yukarıda 101.
paragraf) not etmektedir.
50. Mahkeme FETÖ'ye yardım suçundan başvurucuyu suçlarken atıfta
bulunulan tutukluluk kararlarından sorumlu makamların özellikle başvurucu
tarafından yazılan üç yazıyı yani 8 Temmuz 2015 tarihli “Bizim yaptığımız
şey gazetecilik; senin yaptığın şey vatana ihanet ” başlıklı yazıyı, 9 Temmuz
2015 tarihli “MİT, Reyhanlı katliamı hakkında bilgi aldı ancak bu bilgiyi
polisle paylaşmadı” başlıklı yazıyı ve 13 Şubat 2015 tarihli "Kamyonlardaki
sır açığa çıktı" başlıklı yazıyı (bakınız yukarıda 26 ve 27. paragraflar)
referans gösterdiğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesi'nin 2 Mayıs
2019 tarihli kararında bu yazılara açıkça atıfta bulunulmamış ve söz konusu
karar başvurucunun suçlu olduğuna dair güçlü bir şüphe bulunmadığına dair
şikâyeti reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, sulh hakiminin başvurucunun,
Devleti belirli terör örgütleriyle işbirliği yapıyor ve onlara silah tedarik
ediyormuş gibi göstermek için olayları manipüle ettiğine; diğerlerinin yanı
sıra FETÖ / PDY tarafından gerçekleştirilen eylemleri destekleyen yazılar
yazdığına; terör örgütlerinin bakış açılarının kamuoyunda yaygınlaşmasını
sağladığına ilişkin bulgularını işaret ederek bu yazılara dolaylı olarak atıfta
bulunmuştur.
51. Mahkemenin görüşüne göre, bir kişinin daha önce eleştirdiği
yasadışı bir örgüte yardım ettiğinden şüphelenilmesi düşünülemez. Bununla
birlikte, bu tür şüphelerin ikna edici ve nesnel olarak doğrulanabilir
kanıtlara dayanması gerektiğini düşünmektedir. Söz konusu üç yazının,
ilgili dönemde Türkiye'deki güncel olaylara dair kamuoyundaki tartışmaya
önemli katkı sağlayan bulgular içerdiğini gözlemlemektedir. Türkiye
tarafından Suriye'ye gönderilen bir silah sevkiyatının muhtemel varış
noktasına ilişkin 13 Şubat 2015 tarihli yazı, Türk yetkililerin silahları
14
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
gönderdiklerini iddia ettikleri Suriye'deki Türkmen kuvvetlerinin bazı
liderleri arasındaki telefon görüşmelerinin bir kaydını içermektedir.
Reyhanlı'daki bombalı saldırıya ilişkin diğer iki yazı, olayı soruşturan ve
istihbarat teşkilatları arasındaki işbirliği düzeyine ilişkin yorum ve
eleştirilerde bulunan Cumhuriyet savcısı ile yapılan söyleşiye atıfta
bulunmuştur.
52. Mahkeme, olağan profesyonel gazetecilik sürecinde, bir araştırmacı
gazetecinin hak ve görevlerinin, başvurucunun bu iki yazıda yaptığı gibi,
kamu yararına olan konulardaki tartışmalarla ilgili bilgileri halka iletmeyi
içerdiğini düşünmektedir. Yasadışı örgüt olan FETÖ/PDY üyesi olduğu
iddia edilen kişilerin, hükümetin diğer muhalifleri gibi, bu tür bilgileri
hükümete yönelik eleştirilerinde kullanmaları ya da Reyhanlı olaylarını
soruşturan savcının daha sonra FETÖ / PDY üyeliği ile suçlanmış olması,
yayınlandıkları zamandan iki yazının gazetecilik bilgisi değeri taşıdığı ve
toplumsal tartışmaya katkıda bulunduğu gerçeğini değiştirmememktedir.
Buna göre, bu yazılar, başvurucuyu söz konusu cezai eylemlerle suçlamak
için gerekçe oluşturmamaktadır (bu terör örgütü lehine propaganda yapmak
veya örgüte yardımda bulunmak).
53. Yargıçların, iki örgütün darbe girişimi sırasında ve sonrasında
koordineli bir şekilde hareket ettikleri için başvurucunun PKK ve
FETÖ/PDY adına aynı anda propaganda yapmış olabileceği yönündeki
bulguları muğlak ve belirsizdir ve başvurucunun FETÖ / PDY'ye yardım
ettiğine dair delil eksikliğini telafi etmemektedir.
54. Mahkeme ayrıca, ilgili makamların, PKK, FETÖ/PDY ve DHKP/C
gibi yasadışı örgütlerin, bir araştırmacı gazeteci olan başvurucuya talepler
veya talimatlar vererek bir şiddet kampanyasının hazırlanmasına ve
yürütülmesine yardımcı olmak veya bu tür şiddeti meşrulaştırmak amacıyla
bu özel yazıyı yayınladığını ileri sürebilecek herhangi bir özel bulgu veya
bilgiyi aktaramadıklarını kaydetmektedir.
(ii) Makul şüpheye" dayandırılan olayların cezai davranış olarak
sınıflandırılmasına ilişkin husus
55. Mahkeme ayrıca, başvurucu aleyhindeki şüphelerin gerekçesi olarak
dayandırılan olayların, meydana geldikleri zamanda AYM tarafından
öngörülen bir suç teşkil edip edemeyeceğini de araştırmalıdır. Anayasa
Mahkemesi'nin 2 Mayıs 2019 tarihli kararında da dikkate aldığı üzere,
başvurucunun tutukluluğuna ve tutukluluğunun devamına hükmedilmesi
için adli makamlarca atıfta bulunulan basılı materyalin dört gruba
ayrılabileceğini gözlemlemektedir: (i) siyasi yetkililerin politikalarına ve
belirli Devlet kurumlarına yönelik eleştiri (bunların bir terör örgütü lehine
15
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
propaganda anlamına geldiği varsayılarak: 13 Şubat 2015 tarihli
"Kamyonlardaki sır açığa çıktı" başlıklı yazı, bakınız yukarıda 27. Paragraf
ve Reyhanlı ilçesindeki patlayıcı saldırısına ilişkin 8 Temmuz 2015 tarihli
yazı, bakınız yukarıda 26. paragraf); (ii) yasadışı örgütlerin temsilcilerinden
olduğu iddia edilen kişilerin ifadelerini aktaran görüşmeler (PKK
liderlerinden Cemil Bayık ile PKK'nın silah bırakması için yerine
getirilmesi gereken şartlara ilişkin röportajı içeren 14 Mart 2015 tarihli yazı,
bakınız yukarıda 17. paragraf); (iii) idari ve adli makamlar tarafından
yasadışı örgütlerle mücadele için alınan önlemlere ilişkin başvurucunun
yorumları ve eleştirileri (23-26 Eylül 2014 tarihleri arasında düzenlenen bir
seminere katkı, bakınız yukarıda 20. paragraf; Tahir Elçi'nin ölümüyle ilgili
28 Kasım 2015 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 21. paragraf; PYD ile ilgili
17 Şubat 2016 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 22. paragraf; Cizre ve
İstanbul'daki olaylarla ilgili 11 Aralık 2016 tarihli gönderi, bakınız yukarıda
23. paragraf; PKK ile (sözde) savaşa ilişkin 14 Aralık 2016 tarihli gönderi,
bakınız yukarıda 24. paragraf; ve Ankara'daki Rus büyükelçisinin katilinin
bir örgüte üye olma olasılığına ilişkin 20 Aralık 2016 tarihli gönderi,
bakınız yukarıda 25. paragraf); ve (iv) kamu yararına olan hassas ve kritik
bilgiler (31 Mart ve 1 Nisan 2015 tarihlerinde yayınlanan ve bir savcıyı
rehin alan kişilerden biriyle yapılan telefon görüşmesini içeren yazılar,
bakınız yukarıda 18 19. paragraflar).
56. Mahkeme, başvurucu aleyhindeki şüpheleri temellendiren yukarıda
belirtilen yazı ve gönderilerin bazı ortak özellikleri olduğunu
gözlemlemektedir.
57. İlk olarak, Mahkeme, yazıların ve gönderilerin, Cumhuriyet
gazetesinde çalışan bir araştırmacı gazeteci olan başvurucunun, genel ilgi
alanlarına ilişkin çeşitli kamuoyu tartışmalarına katkıları olduğunu
belirtmektedir. Bunlar, başvurucunun güncel siyasi gelişmelere ilişkin
değerlendirmesini, hükümet organları tarafından yapılan çeşitli eylemlere
ilişkin analizini ve eleştirisini ve yasadışı örgütlerin üye ve sempatizanlarına
karşı alınan idari ve adli tedbirlerin hukuka uygunluğu ve hukukun
üstünlüğüne uygunluğuna ilişkin görüşünü içermektedir. Bu gönderi ve
yazılarda ele alınan konular -Hükümet tarafından yasaklanmış kuruluşlara
karşı alınan önlemlerin gerekliliği ve orantılılığı, yasadışı ayrılıkçı
örgütlerle ilgili olanlar da dahil olmak üzere hükümetin iç ve dış güvenlik
politikasının uygunluğu veya uygunsuzluğu ve onlara karşı yapılan
suçlamalara karşı çıkan yasa dışı örgütlerin sözde üyeleri tarafından ifade
edilen görüşler- siyasi partileri, basın, sivil toplum örgütleri, sivil toplumu
temsil eden gruplar ve uluslararası kamu kuruluşlarını içeren, Türkiye'de ve
dünyada geniş kapsamlı kamuoyunda tartışmaların konusu olmuştur.
16
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
58. İkinci olarak, bu yazı ve gönderiler, terör suçları işlemeye yönelik
herhangi bir teşvik içermeyip şiddet kullanımına göz yummamış ve meşru
makamlara karşı ayaklanmayı teşvik etmemiştir. Yayınlanan materyallerden
bazıları, yasaklanmış örgütlerin üyeleri tarafından dile getirilen görüş
açılarını bildirmiş olsa da, yasadışı örgütlerin bakış açıları da dahil olmak
üzere, halkın bir çatışma veya gerilim durumuna bakmanın farklı yolları
hakkında bilgilendirilme hakkına sahip olmasını gerektiren ifade özgürlüğü
sınırları içinde kalmıştır (bakınız Nedim Şener v. Türkiye, no. 38270/11, §
115, 8 Temmuz 2014; Şık v. Türkiye, no. 53413/11, § 104, 8 Temmuz 2014;
ve Gözel ve Özer v. Türkiye, no. 43453 / 04 ve 31098/05, § 56, 6 Temmuz
2010).
59. Başvurucunun savcıyı rehin alan kişilerden biriyle yaptığı
görüşmeye ilişkin olarak, Mahkeme, faillerden biriyle terör operasyonun
ortasında gerçekleştirilen görüşmenin haber veya bilgi değeri taşıdığını
inkar edilemez olduğu kanaatindedir. Tüm bunlar ele alındığında, üçüncü
bir tarafça yapılan açıklamaların yayınlanması anlamına gelen röportaj,
objektif olarak aşırı solcuların fikirlerinin propagandasını yapmaktan ziyade
tam tersine genç militanları ve onların şiddet içeren tavırlarını ifşa etmeye
çalışmaktır. Nitekim, DHKP/C militanlarından birinin yaptığı açıklamaların
söz konusu terör eylemini haklı çıkarmaya yönelik bir girişim
oluşturduğuna şüphe olmasa bile, Mahkeme, bir polis operasyonu sırasında
öldüğü iddia edilen bir gösterici olan B.E. için militanların eyleminin adalet
arayışında ters etki yarattığını ve zararlı bir eylem olduğunu vurgulayan
soruların karşıt doğası aracılığıyla, başvurucunun, DHKP/C militanlarının
eylemlerinden uzaklaşmış, onları hiçbir şekilde meşru göstermemiş ve bir
araştırmacı gazeteci olarak görev ve sorumluluklarına uymuş olduğunu
gözlemlemektedir (benzer bir sonuç için bakınız Jersild v. Danimarka, 23
Eylül 1994, §§ 33-35, Series A no. 298).
60. PKK liderlerinden Cemil Bayık ile yapılan görüşmeye gelince,
Mahkeme, başvurucunun sorduğu soruların, yetkililer ile PKK arasında,
örgütün şiddet içeren faaliyetlerine son vermeyi ve onu silahlarını
bırakmaya ikna etmeyi amaçlayan görüşmelerin neden başarısız olduğunu
ve PKK'yı silahsızlandırmaya devam etmek için ikna etmenin olası yollarını
araştırdığını not etmektedir. Başvurucunun sorduğu sorular, Cemil Bayık'ın
yaptığı açıklamalardan ayrı tutulmuş ve Cemil Bayık'ın PKK'nın silahlı
eylemlerini meşrulaştırmak için belirttiği gerekçelerle herhangi bir destek
içermemiştir. Tanımlarından biri olan yasadışı örgütlü savaşçılara atıfta
bulunan “gerilla savaşçıları” teriminin kullanılması, hiçbir şekilde
başvurucunun silahlı terör eylemini onayladığı anlamına gelmemiştir.
61. Üçüncüsü, söz konusu yazılarda ve gönderilerde başvurucunun
kendisi tarafından ifade edilen - tabii ki, görüşülen yasadışı örgütlerin
17
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
militanlarının sözlerinden ayrı olarak ele alınan – bakış açıları, genel olarak
o günün hükümetinin politikalarına muhalefet şeklindedir ve büyük ölçüde
muhalif siyasi partiler, siyasi görüşleri siyasi otoritelerin görüşlerine
uymayan gruplar veya bireyler tarafından ifade edilenlere karşılık gelen
bakış açılarına karşılık gelmektedir.
62. Dolayısıyla, ilk bakışta bir araştırmacı gazetecinin veya siyasi bir
muhalifin meşru faaliyetlerinden ayırt edilemeyen başvurucunun iddia
edilen eylemlerinin ayrıntılı incelenmesi, bu eylemlerin, iç hukuk ve
Sözleşme uyarınca garanti edildiği gibi ifade özgürlüğü ve basın
özgürlüğünün kullanımına dahil olduğunu göstermektedir. Bu özgürlüklere
getirilen meşru kısıtlamaları ihlal etme amacını güden genel bir planın
parçası olduklarını gösteren hiçbir şey yoktur. Mahkeme, bu nedenle, söz
konusu eylemlerin iç hukuka ve Sözleşme'ye uygunluk karinesine sahip
olduğu kanaatindedir.
(iii) Sözleşme'nin 5 § 1 maddesine ilişkin sonuç
63. Bu gözlemler ışığında Mahkeme, başvurucunun, tutuklandığı sırada,
terör örgütleri lehine propaganda yapma veya bu örgütlere yardım etme
suçlarını işlediğinden makul olarak şüphelenilemeyeceği kanaatindedir.
Diğer bir deyişle, davanın olguları, başvurucuya karşı makul bir şüphenin
bulunduğu sonucunu desteklememektedir. Buna göre, başvurucuya yönelik
şüphe, gereken asgari makul düzeyine ulaşmamıştır. Yargı denetimi altında
uygulanmasına rağmen, itiraz edilen tedbirler bu nedenle yalnızca bir
şüpheye dayanmaktadır.
64. Ayrıca, başvurucunun yakalanmasının ardından dava dosyasına
eklenen delillerin, özellikle iddianamede yer alan delillerin ve tutuklu
bulunduğu sırada sunulan delillerin, tutukluluğunun devamını haklı
çıkaracak başka şüphelere yol açabilecek olaylar veya bilgiler olduğu da
aynı şekilde gösterilmemiştir. İlk derece ve temyiz mahkemelerinin,
savcılığın dayandırdığı olayları başvurucunun suçluluğunun kanıtı olarak
kabul etmesi, bu bulguyu değiştirmez.
65. Özellikle, Mahkeme, başvurucunun cezai olarak sorumlu tutulduğu
yazılı materyallerin, halihazırda bilinen gerçekler ve olaylara ilişkin
kamuoyu tartışması kapsamına girdiğini, Sözleşme özgürlüklerinin
kullanılması anlamına geldiklerini ve siyasi alanda şiddet kullanımını veya
başvurucunun terör örgütlerinin yasadışı amaçlarını, yani siyasi amaçlar için
şiddet ve teröre katkıda bulunma isteklerini desteklemediğini veya
savunmadığını not etmektedir.
66. Sözleşme'nin 15. maddesi ve Türkiye’nin derogasyonuna ilişkin
olarak Mahkeme, Cumhurbaşkanının başkanlık ettiği ve Anayasa'nın 121.
18
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
maddesi uyarınca hareket eden Türk Bakanlar Kurulu’nun, olağanüstü hal
süresince, gözaltında tutulan veya yargılama öncesi tutuklu bulunan kişiler
için iç hukukta öngörülen usuli güvencelere önemli kısıtlamalar getirerek
çok sayıda kanun hükmünde kararname çıkardığını kaydetmektedir.
Bununla birlikte, mevcut davada, başvurucular Ceza Kanunu'nun 220.
maddesinde belirtilen suçlardan dolayı CMK’nın 100.maddesine göre
yargılama öncesi tutuklanmışlardır. Kişinin bir suç işlediğine dair kuvvetli
şüpheye yol açan olgusal kanıtların varlığını gerektiren CMK'nın 100.
maddesinin olağanüstü hal süresince değiştirilmediğine özellikle dikkat
edilmelidir. Bunun yerine, mevcut davada şikâyet edilen tedbirler,
olağanüstü hal ilanından önce ve sonra yürürlükte olan mevzuata
dayanılarak alınmıştır. Sonuç olarak, mevcut davada şikâyet edilen
tedbirlerin Sözleşme'nin 15. maddesinde belirtilen şartlara uygun olduğu
söylenemez, çünkü sonuçta bu duruma herhangi bir istisna getirilmemiştir.
Aksi bir sonuca varmak, Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesinin asgari
gereklerini ortadan kaldırır.
67. Mahkeme, bu nedenle, başvurucunun bir suç işlediğine dair makul
şüphe bulunmaması nedeniyle mevcut davada Sözleşme'nin 5§1 maddesinin
ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
68. Yukarıdaki bulguyu dikkate alarak, Mahkeme, başvurucuların
tutukluluğunun devamına ilişkin yerel mahkemeler tarafından verilen
gerekçelerin, Sözleşme'nin 5 §§ 1 (c) ve 3 maddesinin gerektirdiği ilgili ve
yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığını ayrı ayrı incelemenin gereksiz
olduğunu düşünmektedir (bakınız, benzer şekilde, Şahin Alpay v. Türkiye,
no. 16538/17, § 122, 20 Mart 2018).
IV. SÖZLEŞME’NİN 5 § 4 MADDESİNİN İHLAL
EDİLDİĞİ İDDİASI
69. Başvurucu, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun tutukluluğunun
hukuka uygunluğunun incelenmesi için yaptığı başvuruda “hızlı bir şekilde”
inceleme yükümlülüğüne uymayarak Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal
edildiğini iddia etmiştir.
C. Mahkeme’nin değerlendirmesi
1. Kabul edilebilirlik
70. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin yerel anayasa
mahkemeleri önündeki yargılamalara uygulanabileceğini tespit ettiğini
19
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
tekrarlamaktadır. (özellikle bakınız Ilnseher v. Almanya [BD], no. 10211/12
ve 27505/14, § 254, 4 Aralık 2018; ayrıca bakınız Smatana v. Çek
Cumhuriyeti, no. 18642/04, §§ 119-124, 27 Eylül 2007; ve Žúbor v.
Sovakya, no. 7711/06, §§ 71‑77, 6 Aralık 2011) Dolayısıyla, Mahkeme,
Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin yargı yetkisini dikkate alarak (örneğin
bakınız, Koçintar v. Türkiye (kek), no. 77429/12, §§ 30-46, 1 Temmuz
- Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin söz konusu mahkeme önündeki
yargılamalara da uygulanabileceği sonucuna varmıştır.
71. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının, tutukluların
özgürlükten yoksun bırakılmalarına itiraz etmesi için bir başvuru yolu
sağlayarak, tutuklular için başvuru taraihinden itibaren kısa süre içerisinde
tutukluluklarının yasallığına ilişkin bir karar elde etme ve şayet
tutuklulukları yasa dışı ise, özgürlükten yoksun bırakılmalarına son veren
bir karar elde etme hakkını da güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Bu
nedenle Mahkeme, hızlı bir şekilde karar verme yükümlülüğünün bir kişinin
tutukluluğunun sona erdiği zamanla ilgisi olduğuna karar vermiştir. Bir
kişinin tahliye edilmesinden sonra artık 5 § 4 maddesinin amacına uygun bir
şekilde süratle hareket edilmesine gerek kalmasa da, eskiden tutuklu olan
kişilerin de tahliye edilmiş olsalar bile tutuklulukları hakkında karar
verilmesini istemekte meşru menfaatleri olacağından, etkili bir inceleme
yapma güvencesi bundan sonra da sağlanmaya devam edilmelidir.
(bakınız Žúbor, yukarıda atıf yapılan, § 83).
72. Söz konusu davada Mahkeme, başvurucunun 30 Ocak 2017
tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu ve 9
Mart 2018 tarihinde tahliye edildiğini gözlemlemektedir. Başvurucunun
tahliye edilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun tutukluluğunun
hukuka uygun olup olmadığına dair şikâyetlerini hızlı bir şekilde
incelememekten kaynaklanan Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiği
iddiasına bir son vermektedir. (bakınız, yukarıda atıf yapılan, Žúbor, § 85,
ve bu kararda atıf yapılan atıflar) Bu nedenle Mahkeme, söz konusu davada
Anayasa Mahkemesi’nin 5 § 4 maddesi altındaki hızlı bir şekilde inceleme
yükümlülüğüne uygun hareket etmediği şikâyetini, başvurucuların bireysel
başvuruda bulundukları tarih ile tahliye oldukları tarih arasında süreci
dikkate alarak inceleyecektir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet’in kişi
bakımından yetkisizlik itirazını reddetmektedir.
73. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi
bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığına ve ayrıca, başka herhangi
bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığına karar vermiştir.
Dolayısıyla, bu şikâyetlerin kabul edilebilir bulunması gerekmektedir.
20
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
2. Esas
74. Mahkeme, daha önce özellikle Mehmet Hasan Altan (yukarıda atıf
yapılan, §§ 161-63) ve Şahin Alpay (yukarıda atıf yapılan, §§ 133-35)
Akgün v. Türkiye ((kek.), no. 19699/18, §§ 35-44, 2 Nisan 2019)
kararlarında özetlenen Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi anlamında “hızlı bir
şekilde” karar verme gerekliliği ile ilgili içtihadından doğan ilkeleri
hatırlatmaktadır. Bu davalarda, Türkiye hukuk sisteminde, tutuklanan
kişilerin, soruşturmanın ve yargılamanın her aşamasında serbest
bırakılmalarını talep etme imkânına sahip olduklarını ve taleplerinin
reddedilmesi durumunda, itirazda bulunabileceklerini kaydettiğini
hatırlatmaktadır. Ayrıca, tutukluların tutukluluk hallerinin devamı hakkında,
otuz günü aşmamak şartıyla, düzenli aralıklarla re’sen inceleme yapıldığı da
gözlemlenmektedir. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi’nin kendi önündeki
incelemenin fazla zaman almasının tolere edilebilir olduğu kanaatine
varmıştır. Bunun yanı sıra, Anayasa Mahkemesi önünde dikkate alınacak
süre, yukarıda atıf yapılan Mehmet Hasan Altan davasında on dört ay üç
gün; yukarıda atıf yapılan Şahin Alpay davasında ise on altı ay üç gün;
yukarıda atıf yapılan Akgün davasında ise on iki ay on altı gündür.
Mahkeme, başvuruların karmaşıklığını ve Anayasa Mahkemesi’nin
olağanüstü hal ilan edildikten sonraki iş yükünü göz önünde bulundurarak,
bunun istisnai bir durum olduğu kanaatine varmıştır. Bu nedenle, Anayasa
Mahkemesi önünde geçen on iki ay on altı günlük, on dört ay üç günlük , on
altı ay üç günlük sürelerin “hızlı” olarak değerlendirilemeyecek olmasına
rağmen, bu davaların kendilerine özgü koşullarında, Mahkeme,
Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
75. Söz konusu davada Mahkeme, dikkate alınacak sürenin on üç ay ve
yedi gün olduğunu ve bu sürenin 18 Temmuz 2018 tarihine kadar
kaldırılmayan olağanüstü hal dönemine düştüğünü not etmektedir. Anayasa
Mahkemesi, başvurucunun başvurusunu reddettiği kararını iki yıl üç ay
sonra 2 Mayıs 2019 tarihine kadar vermemiş olsa da, o tarihe kadar
başvurucu tahliye edildiği için, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi bağlamında
hesaplamada dikkate alınacak süreyle ilgili değildir. Mahkeme bu nedenle
yukarıda atıf yapılan Akgün, Mehmet Hasan Altan ve Şahin Alpay
kararlarında vardığı sonucun, bu başvuru bağlamında da geçerli olduğuna
karar vermiştir.
Mahkeme bu bağlamda başvurucunun Anayasa
Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun terör örgütü olarak Kabul edilen
örgütlerle ilgili yayımladıkları nedeniyle bir gazetecinin tutuklanmasına
ilişkin karışık sorunlar içeren ilk başvurulardan biri olması ve başvurucunun
yalnızca tutukluluğunun hiçbir geçerli temele dayanmadığını tartışmadığını,
aynı zamanda kendisine yöneltilen suçlamaların anayasaya aykırı olduğunu
da ileri sürmesi nedeniyle karmaşık olduğunun altını çizmiştir. Mahkeme
ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin olağanüstü halin yürürlükte olduğu
Temmuz 2016 – Temmuz 2018 arasında sahip olduğu istisnai iş yükünü
21
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
dikkate almanın da gerekli olduğu kanaatine varmıştır. (bakınız yukarıda
atıf yapılan Mehmet Hasan Altan, § 165; yukarıda atıf yapılan Şahin Alpay,
§ 137 ve yukarıda atıf yapılan Akgün, § 41) Bu bağlamda Mahkeme, söz
konusu dava ile on bir aylık tutukluluk halinin olağanüstü halin kaldırıldığı
18 Temmuz 2018 tarihiyle Anayasa Mahkemesi kararının verildiği 28
Haziran 2019 tarihlerinde de devam eden Kavala v. Türkiye davası arasında
bir ayrıma gidilmesi gerektiğini vurgulamıştır. (bakınız Kavala v. Türkiye,
no. 28749/18, § 195, 10 Aralık 2019).
76. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı
olağan koşullarda “hızlı” olarak değerlendirilemeyecek olmasına rağmen,
Mahkeme, davanın kendine özgü koşullarında, Sözleşme’nin 5 § 4
maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
V. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ
İDDASI
77. Başvurucu esas olarak ifade özgür tutuklanması ve devam eden
tutukluluğu nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia
etmiştir. Özellikle de, hiçbir zaman şiddet kullanımını desteklemeden veya
onaylamadan, kamu menfaatini ilgilendiren meseleler hakkındaki
tartışmanın bir parçası olarak bilgi ve fikirleri ileten ve kimi zaman bazı
hükümet politikalarını eleştiren gazetecilik faaliyetinin, terörist örgütlere
yardım etme veya bu örgütler lehine propaganda yayma suçlamalarını
destekleyen delil olarak görülmesinden şikâyetçi olmuştur. Bununla
bağlantılı olarak Sözleşme’nin 10. maddesine dayanmıştır:
“1 “1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının
müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber
ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo,
televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla
öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya
kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin
önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli
bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence
altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya
yaptırımlara tabi tutulabilir.”
78. Hükümet başvurucunun argümanına karşı çıkmıştır.
22
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
A. Tarafların sunumları
1. Hükümet
79. Hükümet, ceza mahkemeleri başvurucu hakkında kesinleşmiş bir
mahkumiyet kararı vermediğinden, başvurucunun mağdur statüsüne sahip
olmadığını ileri sürmüştür. Aynı nedenlerle, Sözleşme’nin 10. maddesine
ilişkin şikâyet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez
bulunmalıdır.
80. Müdahalenin hukuka uygunluğu bakımından Hükümet, söz konusu
suçun, suç örgütü niteliğinde olduğu kabul edilen örgütlere mensup olmayı
veya bu gibi örgütlere yardım etmeyi suç olarak düzenleyen Ceza Kanunu
maddeleriyle açıkça yasaklandığını ileri sürmüştür.
81. Hükümet’in sunumunda, şikâyet konusu müdahale Sözleşme’nin 10.
maddesinin ikinci paragrafı açısından birden çok amaç, özellikle ulusal
güvenlik ve kamu güvenliğinin korunması ve suçun önlenmesi, gütmüştür.
82. Müdahalenin demokratik toplumda gerekliliği bakımından Hükümet,
başvurucunun gazetecilik faaliyetleri sebebiyle değil; suç örgütü
niteliğindeki örgütlere, esas olarak DHKP, PKK ve FETÖ/PDY’ye, bilerek
yardım etme suçlamalarına cevap vermek üzere tutuklandığını ve
yargılandığını ileri sürmüştür. Başvurucunun, bu örgütlerin üyelerine karşı
başlatılan idari ve cezai yargılamalara olan halk desteğini azaltmaya ve bu
yargılamaların faillerin mahkumiyetle sonuçlanmaması için güvenlik güçleri
ve hakimler üzerinde baskı kurmaya çalışarak yardım ettiklerinden
şüphelenilmiştir.
2. Başvurucu
83. Başvurucu, uzun süreler boyunca tutuklu kaldığına dikkat çekmiştir.,
Bir gazeteci olarak yaptığı işlere dayanarak terör örgütlerine yardım etme
iddiası ile tutuklanması, kendi başına, ifade özgürlüğünün ihlalidir. Bu
hürriyetten yoksun kılma, gazeteci olarak işine devam etmelerine engel
olmuş ve onun ve başka gazetecilerin durumunda, mesleki faaliyetlerini
yürütürken, özellikle de siyasi veya yargısal makamların, suç örgütü kabul
edilen örgütlere mensup olduğundan şüphelenilen kişilere karşı başlatılan
yargılamalardaki de dahil olmak üzere, davranışlarına ilişkin kamusal
tartışmalarda fikirlerini ifade etme konusunda otosansür uygulamalarına
neden olmuştur.
84. Başvurucu ayrıca yargı makamlarının, onun söz konusu yasadışı
örgütler tarafından planlandığı ve hayata geçirildiği iddia edilen şiddet
eylemlerine herhangi bir şekilde aktif olarak katıldığına ilişkin herhangi bir
23
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
delil sunmadığını ileri sürmüştür. Buna ek olarak, yargı makamlarını iyi
niyetle yapılmış olan eleştirilerden korumak veya bu örgütlere mensup
olduğundan şüphe edilen kişilere karşı alınan tedbirleri izlerken ve bu
tedbirler hakkında yorum yaparken bu gibi eleştirileri dile getiren
gazetecileri mahkûm etmek demokratik toplumda gerekli değildir.
85. Başvurucu ayrıca Hükümet’in, kamuyu bilgilendirmeleri için
ellerinde bulunan ana iletişim kanalları aracılığıyla siyasi eleştiriye cevap
vermek yerine, ifade özgürlüğü hakkını ihlal eder biçimde ceza hukuku
yaptırımlarını tercih ettiğinden şikâyetçi olmuştur.
B. Üçüncü taraf müdahiller
1. İnsan Hakları Komiseri
86. İnsan Hakları Komiseri, ilk olarak, büyük ölçüde Nisan ve Eylül
2016’da Türkiye’ye düzenlediği ziyaretlerinde yaptığı tespitlere dayanarak,
Türkiye’deki yaygın ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ihlallerinin tekrar
tekrar altını çizdiğini gözlemlemiştir. Komiser, Türkiye savcı ve
mahkemelerinin terörle mücadele mevzuatını çok geniş biçimde
yorumladıkları görüşünü dile getirmiştir. Hükümet makamlarına karşı
muhalefet veya eleştiri dile getiren birçok gazeteci, herhangi bir somut delil
olmaksızın tamamen gazetecilik faaliyetlerine dayanarak tutuklanmıştır.
İnsan Hakları Komiseri, genellikle gazetecilerle ilgili soruşturma
dosyalarındaki somut deliller onların gazetecilik faaliyetleriyle ilgili
olduğundan Hükümet’in iddiasının inandırıcılıktan uzak olduğunu
belirterek, Hükümet’in gazetecilere karşı başlatılan ceza yargılamalarının
onların mesleki faaliyetleriyle bağlantılı olmadığı iddiasını reddetmiştir. Ne
darbe teşebbüsü ne de terör örgütlerinin ortaya koyduğu tehlikelerin basın
özgürlüğüne ciddi bir müdahaleyi içeren -eleştirdiği tedbirler gibi-
tedbirleri, haklı kılamayacağını ileri sürmüştür.
87. İnsan Hakları Komiseri, başvurucunun yardım etmekle suçlandıkları
FETÖ/PDY ve PKK/KCK yasadışı örgütlerinin siyasi spektrumun karşıt
uçlarında yer aldıklarını gözlemlemiştir.
2. Özel Raportör
88. Özel Raportör, terörle mücadele mevzuatının Türkiye’de hükümet
politikalarına karşı eleştirel görüşler dile getiren gazetecilere karşı uzun
zamandır uygulandığını ifade etmiştir. Bununla beraber, olağanüstü halin
ilanından beri, ifade özgürlüğü hakkı daha da zayıflamıştır. 15 Temmuz
2016’dan bu yana 231 gazeteci tutuklanmıştır ve 150’den fazlası halen
cezaevindedir ve aleyhlerinde ortaya konulan deliller ya çok belirsizdir ya
da herhangi bir delil yoktur.
24
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
89. Özel Raportör, “kanun ile öngörülmüş” olmadığı sürece herhangi bir
müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı olacağını belirtmiştir. Bir
müdahalenin ulusal hukukta bir dayanağı olması yeterli değildir; ayrıca
kanunun niteliği de dikkate alınmalıdır. Buna göre, ilgili kişiler kanunun
kendi durumlarında doğuracağı sonuçları öngörebilmelidir ve ulusal hukuk
ifade özgürlüğüne yapılan keyfi müdahaleye karşı birtakım güvenceler
sağlamalıdır.
3. Müdahil olan hükümet dışı kuruluşlar
90. Müdahil olan hükümet dışı kuruluşlar basın özgürlüğüne yapılan
kısıtlamaların darbe teşebbüsünden bu yana önemli biçimde daha belirgin
ve yaygın hale geldiğini ileri sürmüşlerdir. Basının demokratik bir toplumda
oynadığı önemli rolün altını çizerek, gazetecilerin kamu menfaatini
ilgilendiren meseleleri ele aldıkları için tutuklandıklarını belirtmişlerdir. Bu
nedenle gazetecilerin tutuklanmasını içeren tedbirlere, ki bunlar otosansürü
temin etmek üzere tasarlanmıştır, keyfi biçimde başvurulmasından şikâyetçi
olmuşlardır.
C. Mahkeme’nin değerlendirmesi
1. Kabul edilebilirlik
91. Mahkeme, Hükümet’in yukarıda 159. paragrafta ortaya konulan ve
başvurucu tarafından karşı çıkılan itirazlarının, başvurucunun Sözleşme’nin
10. maddesi altındaki hak ve özgürlüklerine müdahale olup olmadığının
incelenmesiyle yakından ilgili olan meseleler doğurduğu görüşündedir. Bu
nedenle onları esas ile birleştirmeye karar vermiştir.
92. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi
anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir
temelde kabul edilemez olmadığını kaydeder. Dolayısıyla kabul edilebilir
bulunmalıdırlar.
2. Esas
(a) Temel ilkeler
93. Mahkeme ifade özgürlüğünün demokratik toplumun esas
temellerinden biri olduğunu tekrar eder. [İfade özgürlüğü] Sözleşme’nin 10.
maddesinin ikinci paragrafına tâbi olmak üzere, yalnızca lehte algılanan
veya zararsız yahut önemsiz görülen “bilgi” veya “fikirler” bakımından
değil, Devleti veya toplumun herhangi bir kısmını inciten, şok eden veya
rahatsız edenler bakımından da geçerlidir. Bunlar çoğulculuğun,
25
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir, ki bunlar olmadan “demokratik
toplum” olmaz (bakınız Prager ve Oberschlick v. Avusturya, 26 Nisan 1995,
§ 38, Series A no. 313; Castells v. İspanya, 23 Nisan 1992, § 42, Series A
no. 236; Handyside v. Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49, Series A no. 24;
ve Jersild, yukarıda atıf yapılan, § 37).
94. Özel olarak basın özgürlüğü, topluma siyasi liderlerinin fikirlerini ve
tavırlarını keşfetmek ve bunlar hakkında bir görüş oluşturmak için en iyi
araçlardan birini sunar. Özellikle de, siyasetçilere kamuoyunu meşgul eden
meseleler üzerine düşünme ve yorum yapma imkânı verir; böylece herkesin,
demokratik toplumun en temelinde yer alan özgür siyasi tartışmaya
katılmasına olanak sağlar (bakınız Lingens v. Avusturya, 8 Temmuz 1986, §
42, Series A no. 103, ve Castells, yukarıda atıf yapılan, § 43).
95. Her ne kadar basının özellikle de düzenin bozulmasının önlenmesi
ve başkalarının itibarının korunması bakımından bazı sınırları aşmaması
gerekse de, basının görevi -yükümlülükleri ve sorumluluklarıyla tutarlı bir
biçimde- adaletin işlemesi de dahil olmak üzere, kamu menfaatini
ilgilendiren her konuda bilgi ve fikirleri yaymaktır (bakınız De Haes ve
Gijsels v. Belçika, 24 Şubat 1997, § 37, Reports of Judgments and Decisions
1997-I; The Sunday Times v. Birleşik Krallık (no. 1), 26 Nisan 1979, § 65,
Series A no. 30; ve Observer ve Guardian v. Birleşik Krallık, 26 Kasım
1991, § 59, Series A no. 216). 10. madde yalnızca ifade edilen fikir ve
bilgilerin içeriğini değil, aynı zamanda iletildikleri biçimi de koruma altına
alır (bakınız Oberschlick v. Avusturya (no. 1), 23 Mayıs 1991, § 57, Series
A no. 204). Basının bu gibi bilgi ve fikirleri yayma görevi olduğu gibi,
halkın da bunları almaya hakkı vardır. Aksi olsaydı, basın hayati olan
“kamu bekçi köpeği” rolünü oynayamazdı (bakınız Thorgeir Thorgeirson v.
İzlanda, 25 Haziran 1992, § 63, Series A no. 239, ve Bladet Tromsø ve
Stensaas v. Norveç [BD], no. 21980/93, § 62, ECHR 1999-III). Gazetecilik
özgürlüğü ayrıca bir derece abartıya başvurmayı veya hatta provokasyonu
da kapsar (bakınız Prager ve Oberschlick, yukarıda atıf yapılan, § 38;
Thoma v. Lüksemburg, no. 38432/97, §§ 45-46, ECHR 2001-III; ve Perna v.
İtalya [BD], no. 48898/99, § 39, ECHR 2003-V).
96. Dahası, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında siyasi konuşmalara
veya kamu menfaatini ilgilendiren meselelere dair tartışmalara getirilecek
sınırlamalar için az yer vardır (bakınız Sürek ve Özdemir v. Türkiye [BD],
no. 23927/94 ve 24277/94, § 60, 8 Temmuz 1999, ve Wingrove v. Birleşik
Krallık, 25 Kasım 1996, § 58, Reports 1996-V). Buna ek olarak, izin
verilebilir eleştirinin sınırları, özel vatandaşlara veya hatta siyasetçilere
kıyasla, hükümet bakımından daha geniştir. Demokratik bir sistemde
hükümetin eylemleri veya ihmalleri, yalnızca yasama ve yargı makamları
tarafından değil, aynı zamanda basın ve kamuoyu tarafından da yakından
26
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
gözlenmelidir. Dahası, hükümetin sahip olduğu baskın pozisyon, hükümetin
cezai işlemlere başvururken, özellikle de rakiplerinin veya basının haksız
saldırılarına ve eleştirilerine cevap vermek için başka araçlar bulunduğunda,
çekince göstermesini gerektirmektedir (bakınız Castells, yukarıda atıf
yapılan, § 46).
97. Demokratik bir toplum kavramının en temelinde yatan siyasi
tartışma özgürlüğü, halkı terörist saldırılar gerçekleştirmeye teşvik etmediği
veya şiddet kullanılmasını onaylamadığı sürece, yasaklı örgütlerin
görüşlerinin özgür ifadesini de içerir. Halkın, bir çatışma veya gerginlik
durumunu farklı görme biçimleri hakkında bilgi alma hakkı vardır; bu
açıdan makamlar, çekinceleri ne olursa olsun, tüm tarafların kendi
görüşlerini ifade etmelerine izin vermelidir. Yasaklı örgütlerden çıkan
materyalin yayımlanmasının şiddete teşvik riski taşıyıp taşımadığının
değerlendirilmesi için, Mahkeme’nin içtihadı açısından, her şeyden önce söz
konusu materyalin içeriği ve yayımlandığı arka plan göz önüne alınmalıdır
(bakınız, benzer yönde, Gözel ve Özer, yukarıda atıf yapılan, § 56).
98. Bu bağlamda ifade edilen görüşlerin şiddete teşvik içermediği
durumda -bir başka deyişle, şiddet eylemlerine veya kanlı intikama
başvurmayı savunmadığı, destekçilerinin hedeflerine ulaşmak için terörist
eylemler gerçekleştirilmesini meşrulaştırmadığı veya belirlenmiş kişilere
karşı derin ve mantıksız bir nefret göstererek şiddeti desteklemesinin
muhtemel olduğu şeklinde yorumlanabilir olmadığı sürece- Âkit Devletler
toplumun bunlar konusunda bilgi sahibi olma hakkını, 10 § 2 maddesinde
belirlenen amaçlara, yani toprak bütünlüğünün korunması ve ulusal
güvenlik ve düzenin bozulmasının veya suç işlenmesinin önlenmesine
dayanarak bile kısıtlamamalıdır (bakınız Sürek v. Türkiye (no. 4) [BD], no.
24762/94, § 60, 8 Temmuz 1999; Gözel ve Özer, yukarıda atıf yapılan, § 56;
Nedim Şener, yukarıda atıf yapılan, § 116; ve Şık, yukarıda atıf yapılan, §
105).
(b) Müdahale olup olmadığı
99. Mahkeme, daha önce, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkiye
sahip olan bazı durumların, ilgili kişilere -henüz kesin olarak hüküm
giymemiş kişilere- gerçekten de bu özgürlüğü kullanmalarına yapılan bir
müdahalenin mağduru statüsünü verdiğine karar vermiştir (bakınız, diğer
kararların yanı sıra, Dilipak v. Türkiye, no. 29680/05, §§44-47, 15 Eylül
2015). Mahkeme, araştırmacı gazetecilerin çok ciddi suçlardan başlatılan
ceza yargılaması sırasında neredeyse bir yıl boyunca tutuklu kalmalarına
ilişkin olarak da aynı değerlendirmeyi yapmıştır (bakınız Nedim Şener,
yukarıda atıf yapılan, §§ 94-96, ve Şık, yukarıda atıf yapılan, §§ 83-85).
27
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
100. Mahkeme mevcut davada, Cumhuriyet gazetesindeki bir
araştırmacı gazeteci olarak güncel siyasi gelişmeleri aktarma ve
değerlendirmesinden oluşan olgulara dayanarak, terör örgütlerine yardım
etmek olarak nitelendirilen eylemler nedeniyle başvurucuya karşı ceza
yargılaması başlatıldığını gözlemlemektedir. Olguların bu şekilde
nitelendirilmesi; savcılık makamının başvurucuyu Ceza Kanunu’nda ağır
cezası olan terör örgütüne yardım etmekle suçladığı, başvurucunun
tutuklandığı iddianamede de yer almıştır.
101. Mahkeme ayrıca başvurucunun bu ceza yargılamaları bağlamında
yaklaşık on üç ay tutuklu kaldığını kaydetmektedir. Mahkeme,
başvurucunun tutuklanmasına ve tutukluluğunun devamına hükmeden yargı
makamlarının başvurucunun terör bağlantılı suçlardan suçlu olduğuna dair
ciddi ve inandırıcı deliller olduğu değerlendirmesini yaptıklarını
gözlemlemektedir.
102. Mahkeme, başvurucunun aleyhinde yürütülen ceza yargılaması
bağlamında, ağır cezalar ihtiva eden ve gazetecilik işiyle doğrudan ilişkili
suçlardan tutuklanmasının, gerçek ve etkili bir kısıtlama olduğu ve
dolayısıyla başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına “müdahale”
teşkil ettiği görüşündedir (bakınız Nedim Şener, yukarıda atıf yapılan § 96,
ve Şık, yukarıda atıf yapılan, § 85). Bu değerlendirmeye dayanarak
Mahkeme, Hükümet’in başvurucunun mağdur statüsüne dair yaptığı
itirazları reddetmektedir.
103. Aynı sebeplerle, Mahkeme benzer şekilde Hükümet’in
Sözleşme’nin 10. maddesi altındaki şikâyetler bakımından iç hukuk
yollarının tüketilmediğine dair itirazını da reddetmektedir (bakınız, mutatis
mutandis, Yılmaz ve Kılıç v. Türkiye, no. 68514/01, §§ 37-44, 17 Temmuz
2008).
(c) Müdahalenin haklı olup olmadığı
104. Bu gibi bir müdahale, maddenin ikinci paragrafında yer alan
gereklilikleri yerine getirmediği sürece Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal
edecektir. Dolayısıyla müdahalenin “kanun ile öngörülmüş” olup olmadığı,
ikinci paragrafta bahsi geçen bir veya daha fazla meşru amaç güdüp
gütmediği ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik toplumda gerekli” olup
olmadığı değerlendirilecektir.
105. Mahkeme, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi anlamında “kanun ile
öngörülmüş” ifadesinin ilk olarak müdahalenin ulusal hukukta bir temeli
olmasını gerektirdiğini; ayrıca söz konusu kanunun niteliğine de atıf
yaptığını, kanunun sonuçlarını da öngörebilmesi gereken ilgili kişi için
kanunun erişilebilir olması gerektiğini ve hukukun üstünlüğü ile uyumlu
28
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
olması gerektiğini tekrar eder. Takdir yetkisi tanıyan bir kanun; takdir
yetkisinin kapsamı ve nasıl uygulanacağı, bireye keyfi bir müdahaleye karşı
yeterli koruma sağlamak için yeterince açık biçimde ve söz konusu meşru
amaç da göz önüne alınarak belirlenmişse, tek başına bu gereklilik ile
uyumsuz değildir (bakınız, diğer kararların yanı sıra, Müller ve Diğerleri v.
İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 29, Series A no. 133; Ezelin v. Fransa, 26 Nisan
1991, § 45, Series A no. 202; ve Margareta ve Roger Andersson v. İsveç, 25
Şubat 1992, §75, Series A no. 226-A).
106. Mevcut davada başvurucunun yakalanması ve tutuklanması
Sözleşme’nin 10. maddesi altındaki haklarına müdahale teşkil etmektedir
(bakınız yukarıda 182. paragraf). Mahkeme halihazırda başvurucunun
tutukluluğunun Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi bağlamında bir suç
işlediğine dair meşru şüpheye dayalı olmadığına ve 5 § 1 maddesi altında
özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (bakınız
yukarıda 184. paragraf). Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100.
maddesine göre, bir kişinin yalnızca suç işlediğine dair kuvvetli şüphe
uyandıran delillerin varlığında tutuklanabileceğini kaydetmekte ve bununla
bağlantılı olarak, ulusal makamlar başvurucunun tutukluluğunun hukuka
uygunluğunu denetlerken, meşru şüphenin yokluğunun evleviyetle kuvvetli
şüphenin de olmadığı anlamına gelmiş olması gerektiği değerlendirmesini
yapmıştır. Ayrıca Mahkeme Sözleşme’nin5 § 1 maddesinin (a)’dan (f)’ye
alt paragraflarının kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılabileceği halleri
tahdidi olarak içerdiği ve herhangi bir özgürlükten mahrum bırakma
durumunun, bu hallerden biri kapsamına girmediği sürece hukuka uygun
olmayacağını tekrar etmektedir (bakınız Khlaifia ve Diğerleri v. İtalya
[BD], no. 16483/12, § 88, 15 Aralık 2016).
107. Mahkeme ayrıca Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri altında hukuka
uygunluk gerekliliklerinin her iki halde de bireyleri keyfilikten korumayı
amaçladığını gözlemlemektedir (bakınız 5. madde açısından 112., 114. ve
118. paragraf ve 10. madde açısından 185. paragraf). Buradan, hukuka
uygun olmayan bir tutukluluk tedbiri Sözleşme tarafından güvence altına
alınan özgürlüklerden birine müdahale teşkil ettiği sürece, bu özgürlüğün
ulusal hukuk tarafından öngörülmüş bir kısıtlaması olarak görülemeyeceği
anlaşılır.
108. Buna göre, başvurucunun Sözleşme’nin 10 § 1 maddesi altındaki
hak ve özgürlüklerine yapılan müdahale 10 § 2 maddesi altında
meşrulaştırılamaz, çünkü kanun ile öngörülmemiştir (bakınız Steel ve
Diğerleri v. Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, §§ 94 ve 110, Reports 1998-
VII, ve, mutatis mutandis, Huseynli ve Diğerleri v. Azerbaycan, no.
67360/11 ve 2 diğer başvuru, §§ 98-101, 11 Şubat 2016). Mahkeme
29
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
dolayısıyla söz konusu müdahalenin meşru amacı olup olmadığı ve
demokratik toplumda gerekli olup olmadığını incelemek zorunda değildir.
109. Buna göre, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
VI.
SÖZLEŞME’NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ
İDDİASI
110. Son olarak başvurucu, tutukluluğunun Hükümet’i eleştirdiği için
onu cezalandırmak için tasarlandığını iddia etmiştir. Başvurucu, ilk ve
devam eden tutukluluğunun amacının gazetecilik faaliyetleri sebebiyle
kendisini yargısal tacize maruz bırakmak olduğunu ileri sürmüş;
Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddeye
dayanmıştır.
3. Mahkeme’nin değerlendirmesi
111. Mahkeme, Sözleşme’nin 18. maddesinin yorumlanmasına ve
uygulanmasına ilişkin, özellikle son zamanlarda Merabishvili (yukarıda atıf
yapılan, §§ 287-317) ve Navalnyy v. Rusya ([BD], nos. 29580/12 ve diğer 4
numara, §§ 164-65, 15 Kasım 2018) kararlarında belirtildiği şekliyle, genel
ilkelere atıfta bulunmaktadır.
112. Mahkeme, başvurucunun temel şikâyetinin, Hükümet’e muhalefet
ettiği düşünülen yayınları (haberleri ve sosyal medya paylaşımları)
nedeniyle özellikle hedef haline geldiği olduğunu gözlemlemektedir.
Mahkeme, başvurucunun ilk ve devam eden tutukluluğunun Hükümet’e
yönelik eleştirilerini susturma ve halkın Hükümet’in resmi kaynaklarıyla
uyuşmayan bilgileri almasını engelleme yönünde gizli bir amaç taşıdığı
iddialarını da not etmektedir.
113. Mahkeme, başvurucu tarafından iddia edildiği gibi, tutukluluğunun
ağır basan amacının “gizli bir amaç” taşıyıp taşımadığını tespit ederken,
sahip olduğu bütün unsurları inceleyerek “makul şüphenin ötesinde” ispat
testi uyguladığını not etmektedir. Mahkeme bu sonuca varırken uluslararası
gözlemcilerin, sivil toplum kuruluşlarının ya da medyanın raporları ve
açıklamaları ya da diğer ulusal ve uluslararası mahkemelerin kararları gibi
temel olaylara ilişkin bilgilerin, bağlamsal olayların veya olaylara ilişkin bir
sıralama gibi başlıca olaylar hakkında çıkarımlarda bulunulmasına imkân
verebilecek bağlamsal delilleri de dikkate alabilir (bakınız, Merabishvili,
yukarıda atıf yapılan, §§ 311-17, ve Navalnyy, yukarıda atıf yapılan, § 165).
Mahkeme ayrıca, başvurucuya karşı alınan tedbirlerin ağır basan amacının
zamanla değişebileceğini, başlangıçta muhtemelen bir hedef ya da meşru bir
amaç olarak görülebilecek hususun zamanla daha az makul hale
gelebileceğini ve ilave bağlamsal delillerin kamu makamlarının muhalif
30
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
siyasette yer alan kişilerin Sözleşmesel özgürlüklerini sınırlama yönündeki
süregelen egilimlerinin bir göstergesi olabileceğini göz önünde
bulundurarak tartışma konusu olayların sırasını ve şeklini bir bütün olarak
dikkate almalıdır (bakınız Navalnyy, yukarıda atıf yapılan, §§ 171-72 ve
§-175).
114. Mahkeme, söz konusu tedbirlerin ve Türkiye’de diğer muhalif
gazetelere karşı açılan ceza yargılamalarını bağlamında alınan diğer
tedbirlerin müdâhil olan üçüncü taraflarca ağır bir şekilde eleştirildiğini not
etmektedir. Ancak, öte yandan, siyasi süreç ve yargı süreci temel olarak
birbirinden farklı olduğundan, Mahkeme, Merabishvili kararında (yukarıda
atıf yapılan, §§ 310-317) ve belirli ilgili unsurlara ilişkin kendi
değerlendirmelerinde belirtilen kriterlere uygun olarak (bakınız
Khodorkovskiy v. Rusya, no. 5829/04, § 259, 31 May 2011; Ilgar
Mammadov, yukarıda atıf yapılan, § 140; ve Rasul Jafarov v. Azerbaycan,
no. 69981/14, § 155, 17 Mart 2016) kararını delillere dayandırmalıdır.
115. Söz konusu davada Mahkeme, başvurucuya yönelik suçlamaların
Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi anlamında “makul şüphe”ye dayanmadığına
karar vermiştir. Özellikle, başvurucunun işlediği iddia edilen eylemlerine
karşı alınan tedbirlerin objektif bir değerlendirmeye dayalı makul şüphelerle
gerekçelendirilmediğine; bunun yerine, tedbirlerin başta ifade özgürlüğü
olmak üzere, Sözleşme’deki hakların kullanımıyla ilgili olan ve iç hukukta
suç haline getirilen bir hareket olarak kabul edilemeyecek yazılı
materyallere dayandığına karar verilmiştir. Mahkeme, başvurucunun bu
kadar ciddi bir suçlamaya dayanarak tutuklanmasının başvurucu üzerinde
görüşlerini kamuya ifade etme isteğinde caydırıcı bir etki yarattığını ve
çeşitli güncel siyasi konu ve Hükümet’in yönetimi hakkında haber ve yorum
yapmak isteyen diğer gazeteceler üzerinde oto-sansüre yol açabilecek bir
ortam yarattığını kabul etmektedir.
116. Öte yandan, Hükümet başvurucunun aleyhine alınan tedbirlerin
amacının
makul
şüphelerle
gerekçelendirildiği
argümanını
temellendirememişse de, Sözleşme’nin 5 § 1 ve 10. maddelerinin ihlal
edilmesi kendi içinde ayrıca 18. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmak
için yeterli değildir. (bakınız yukarıda atıf yapılan Navalnyy, § 166)
Gerçekten,
Mahkeme’nin Merabishvili kararında
(yukarıda
atıf
yapılan, § 291) belirttiği gibi, Sözleşme’den doğan bir hakka veya
özgürlüğe getirilen kısıtlamanın, buna izin veren fıkranın gerektirdiklerinin
tamamını karşılamıyor olması, tek başına, 18. madde kapsamında herhangi
bir sorun gündeme getirmeyebilmektedir. Söz konusu madde uyarınca
ortaya konulan bir şikâyetin ayrıca incelenmesi, ancak kısıtlamanın
Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaca hizmet ettiği iddiasının davanın temel
yönü olması halinde mümkündür. Yine de, meşru bir amacın yokluğunda,
31
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
tespit edilebilir gizli bir amaç olup olmadığı sorusuna cevap aranması
gerekmektedir. (bakınız yukarıda atıf yapılan Navalnyy, § 166).
117. Mahkeme, başvurucular hakkında uygulanan tedbirin bildirilen
amacının, 2016 yılında gerçekleşen darbe girişimine yol açan girişimlere ve
ayrılıkçı ya da sol görüşlü hareketlerin üyeleri tarafından işlenen şiddet
girişimlerine ilişkin soruşturmalar yürütülmesi ve başvurucuların üzerlerine
atılı suçları işleyip
işlemediğinin
tespit edilmesi olduğunu
gözlemlemektedir. Bu olaylardan kaynaklanan ciddi düzeydeki karışıklık ve
can kayıpları dikkate alındığında, bu olaylarla ilgili soruşturmalar
yürütülmesi tamamıyla meşrudur. Ek olarak, darbe girişiminin ülke
genelinde olağanüstü hal ilan edilmesine yol açtığının da göz ardı
edilmemesi gerekmektedir.
118. Mahkeme, başvurucunun suçlandığı ve hakkında soruşturma
başlatılan eylemlerin kronolojik silsilesinde ters bir durum görülmediğini
gözlemlemektedir. Başvurucuya 2016 yılının sonunda açılan soruşturmada
isnat edilen eylemlerin büyük bir çoğunluğu, 2015 ve 2016 yılında
gerçekleşmiştir. Bu sebeple, isnat edilen eylemlerle başvurucunun
tutuklanmasına yol açan ceza soruşturmasının açılması arasında uzun bir
zaman geçtiği söylenemez. (karşılaştırmalı olarak bakınız Kavala, yukarıda
atıf yapılan, §§ 225-28)
119. Mahkeme, Hükümet yetkililerinin ya da devlet başkanının
başvuruculara karşı ceza yargılamalarına ilişkin kamuoyuna açıklamalarda
bulunmasının, bazı durumlarda, yargı kararının arkasındaki gizli amaca delil
teşkil edebileceğini kabul etmeye hazırdır. (bakınız Kavala, yukarıda atıf
yapılan, § 229; Merabishvili, yukarıda atıf yapılan, § 324; ve Tchankotadze
v. Gürcistan, no. 15256/05, § 114, 21 Haziran 2016) Ancak Mahkeme, söz
konusu davada Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının istihbarat
servislerine ait silah taşımak amacıyla kullanılan tırların istikameti hakkında
yaptığı açıklamaların doğrudan başvurucuların kendisine değil, o sırada
yayın yönetmeni olan C.D.’nin şahsı altında bütün Cumhuriyet Gazetesi’ne
yönelik olduğunu not etmektedir. Dahası, Anayasa Mahkemesi’nin C.D. ve
o sırada Gazete’nin temsilcisi olan diğer bir kişi lehine, kendilerine karşı
şüphelerin anayasaya aykırı olduğuna karar verdiği not edilmelidir.
Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi’nin kararının bağlayıcı olmadığı,
kendisini bağlamadığı, bu karara uymayacağı açıklamalarının hukuk
devletinin ana ilkeleriyle açıkça çeliştiği doğrudur. Ancak, böyle bir
hoşnutsuzluk açıklamasının kendisi, başvurucuların Sözleşme’yle uyumlu
olmayan saiklerle tutuklandığının delili olmaya yetmez.
120. Başvurucular hakkında iddianame hazırlamak da dâhil olmak üzere,
yürütülen soruşturmaya katılan savcının kendisinin de FETÖ örgütüne üye
32
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT
olma suçuyla yargılanması olgusu bakımından Mahkeme, başvurucular
hakkında tutuklama ve tutukluluk halinin devamının savcılığın değil, sulh
ceza hakimliği ya da ağır ceza mahkemesinin bir veya birden fazla üyesinin
verdiği kararlara dayanması nedeniyle, bu durumun tek başına Sözleşme’nin
18. maddesinin ihlaline dair belirleyici bir delil olarak kabul
edilemeyeceğine karar vermiştir. Dahası, bu durum ortaya çıktığında söz
konusu savcı, iddianame hazırlanmadan önce soruşturmadan çıkartılmıştır.
121. Bununla birlikte Mahkeme, başvurucunun bu kadar ciddi bir
suçlamaya dayanarak tutuklanmasının başvurucu üzerinde görüşlerini
kamuya ifade etme isteklerinde caydırıcı bir etki yarattığını ve çeşitli güncel
siyasi konu ve Hükümet’in yönetimi hakkında haber ve yorum yapmak
isteyen diğer gazeteceler üzerinde oto-sansüre yol açabilecek bir ortam
yarattığını kabul etmektedir. Yine de, bu bulgu da, 18. maddenin ihlal
edildiğine karar vermek için tek başına yeterli değildir.
122. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun Sözleşme’nin 5.
ve 10. maddeleri altındaki şikâyetlerini dikkatli bir şekilde incelediğini ve
kararını, çok sayıda karşı oy yazısından anlaşıldığı üzere, derin bir
tartışmanın ardından aldığını gözlemlemektedir.
123. Başvurucunun Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiği iddiasını
desteklemek için dayandığı unsurlar, ayrı ayrı ya da bir bütün olarak birlikte
ele alındığında, Mahkeme’nin başvurucunun Sözleşme’de öngörülmeyen bir
amaç dışında bir amaçla tutuklandığına karar vermek için yeterli homojen
yapı gösteren bir bütün teşkil etmemektedir.
124. Bütün bulguları göz önünde bulunduran Mahkeme, başvurucunun
tutukluluğunun Sözleşme’nin 18. maddesi anlamında öngörülmeyen bir
amaç güttüğüne yönelik makul şüphenin ötesine geçen bulgulara
ulaşamamıştır. Bu sebeple, söz konusu davada Sözleşme’nin 5. ve 10.
maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddesi ihlal edilmemiştir.
VII.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİ
Mahkeme, başvurucuya manevi tazminat olarak 16.000 Euro
ödenmesine karar vermiştir.
{signature_p_1}
{signature_p_2}
33
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT – SEPARATE OPINIONS
YARGIÇ YÜKSEL’İN KISMÎ MUTABIK VE KISMÎ MUHALİF
GÖRÜŞÜ
125. Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi kapsamında bir ihlal bulunmasında
çoğunlukla birlikte, başvurucunun şikâyeti üzerine Sözleşme’nin 10.
maddesi kapsamında bir ihlal bulunmasında ise karşıt oy kullandım.
126. Başvurucunun Sözleşme’nin 5 § 1. maddesine ilişkin şikâyeti
hakkında, çoğunluğun vardığı sonuca katılmakla birlikte, aşağıda belirtilen
sebepler nedeniyle kendimi bu yargılamanın gerekçelendirilmesindeki ve
yaklaşımındaki belli bölümlerden ayrık tutuyorum.
127. Dava genel olarak bir gazeteci olan başvurucunun tutuklanması ve
tutukluluk halinin devam etmesi ile ilgilidir. Kanımca, bu dava nezdinde iki
farklı olgunun birbirinden ayrılması gerekmektedir: cezai soruşturma
kapsamında bir gazetecinin tutuklanması ve cezai soruşturmanın
başlatılması. Bir gazetecinin tutuklanması hususunda, bu davanın ana
hatlarını onaylıyorum ve bu tarz önlemlerin sadece zorunlu sebeplerle,
istisnai şartlar altında alınması gerektiğine inanıyorum.
128. Ağırlıklı olarak terör örgütlerinin lehine propaganda yaydığı
şüphesiyle başvurucunun tutuklanmasına Aralık 2016’da karar verildi
(kararın 11. paragrafına bakınız). Sonrasında kendisinin terör örgütleri
lehine propaganda yaptığı ve bu terör örgütlerine yardımda bulunduğu
şüphesiyle tutukluluğun devam etmesine karar verildi. Başta terör
örgütlerine yardım etmek hakkındaki suçlamalar olmak üzere, bu
suçlamaların yeni sınıflandırması hakkında endişelerimi belirtmek
zorundayım. Bu bağlamda sadece Yargıtay’ın işbu davaya ilişkin
değerlendirmelerine atıfta bulunuyorum (bkz. Kararın 47-50. paragrafları).
Doğrusunu söylemek gerekirse başvurucuya yöneltilmiş olan suçlamalar -
özellikle terör örgütlerine yardım etme suçuna istinaden- en baştan itibaren
kötü bir şekilde sınıflandırılmışlardır. Başvurucunun söz konusu
davranışları dikkate alındığında kendisinin terör örgütleri lehine propaganda
yaydığına ilişkin makul bir şüphe olduğunu kabul edebilirim. Ancak söz
konusu davada, hem terör örgütleri lehine propaganda yayma hem de terör
örgütlerine yardım etme suçları açısından -bunların arasında bir ayrım
yapmaksızın (5. maddenin 1. ve 3. paragraflarının birlikte okunmasının
ışığında)- makul şüphenin varlığının incelenmesi ve terör örgütlerine yardım
etme suçu hakkında makul bir şüphenin var olduğu konusunda ciddi
kuşkularım olduğu için Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi kapsamında bir ihlal
bulunmasında çoğunlukla birlikte oy kullandım. Buradan hareketle, yerel
mahkemelerin sınıflandırma konusunda hatalı olduğuna inanıyorum ve
çoğunluğun başvurucunun terör örgütlerine yardım ettiği iddiası hakkındaki
34
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT – SEPARATE OPINIONS
şüphenin gereken asgari miktardaki makullüğe ulaşmadığı görüşüne
katılıyorum.
129. Başvurucunun Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyeti
kapsamında, çoğunluk başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi altında
düzenlenen hak ve özgürlüklerine yapılan müdahalenin bir kanuni
dayanaktan yoksun olması nedeniyle ilgili maddenin ikinci paragrafı
ışığında haklı görülemeyeceğini düşünmektedir. Bu sonuca varırken
çoğunluk sadece Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi kapsamında bir ihlal
olduğuna dayanmış, 10. madde kapsamında bir ek inceleme yapmamıştır
(kararın 187-88. paragraflarına bakınız). Bu yaklaşıma katılmadığıma ilişkin
düşüncelerimi Ragıp Zarakolu v. Türkiye (no. 15064/12, 15 Eylül 2020) ve
Sabuncu ve Diğerleri v. Türkiye (no. 23199/17, 10 Kasım 2020)
kararlarındaki mutabakat görüşlerimde belirttim. Ancak bu kararda -aşağıda
açıkladığım nedenden dolayı- 10. maddenin ihlaline ilişkin olumsuz yönde
oy kullandım.
Başvurucu, bir terör operasyonun esnasında bir savcıyı rehin alan ve
sonrasında onu öldüren bir kişiyle ve PKK’nın liderlerinden biriyle röportaj
yapmıştır. Kanımca, bu röportajların ve başvurucunun başka aktivitelerinin
(belirli sosyal medya paylaşımları, vb.) sadece medya özgürlüğünün değil
ayrıca medya özgürlüğü kapsamına girip girmediğine ilişkin bir cezai
soruşturmanın konusu olabileceği düşüncesi anlaşılabilirdir. Gazetecilik ile
ilgili aktivitelere daha geniş bir ifade özgürlüğü tanındığını kabul ediyorum
ancak bu özgürlüğe, Mahkeme’nin de yerleşik içtihadında geliştirdiği
sorumlu gazeteciliğin ilkelerinden kaynaklanan birtakım ödev ve
sorumluluklar eşlik etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme’nin sorumlu
gazeteciliğin üstünde durduğu kararlarında atıf yapıyorum.
130. Jersild v. Denmark (23 Eylül 1994, Seri A no. 298) kararında
Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesine kapsamında bir ihlal olduğuna
gazetecinin söz konusu habere ilişkin tutumunu dikkatli bir şekilde
inceledikten sonra karar vermiştir (bkz. ilgili kararın 31. Paragrafının sonu).
Sürek v. Türkiye (no. 1) ([BD], no. 26682/95, ECHR 1999-IV) ve Sürek v.
Türkiye (no. 3) ([BD], no. 24735/94, 8 Temmuz 1999) kararlarında
Mahkeme, 10. Maddeye ilişkin bir ihlal olmadığı sonucuna varırken, genel
yayın yönetmeni başta olmak üzere, gazetecilerin görevlerinin üzerinde
durmuştur (bkz., özellikle, Sürek (no.1) kararı §63 ve Sürek (no.3) kararı
§41). Falakaoğlu ve Saygılı v. Türkiye (no. 22147/02 ve 24972/03, §34, 23
Ocak 2007) kararında Mahkeme, 10. madde kapsamında bir ihlal
olmadığına karar vermiş, suç örgütlerinin liderlerine bir platform
sağlamanın tehlikesinin altını çizmiş ve bunun terör propagandasının
yayılmasına neden olacağından bahsetmiştir. Saygılı ve Falakaoğlu v.
Türkiye (no. 2) (no. 38991/02, § 28, 17 Şubat 2009) kararında ise Mahkeme,
35
ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT – SEPARATE OPINIONS
barışçıl bir mesaj vermediği takdirde terör örgütlerinin açıklamalarının
basımının cezaya çarptırılabileceği sonucuna varmıştır.
131. Mahkeme’nin yukarıda bahsedilen içtihadından hareketle, söz
konusu davada başvurucular hakkında cezai soruşturma yürütülebilmesi
makul görülebilir. Yerel mahkemelerce görülmesi beklenen cezai
soruşturmaların sonucunu etkilemek istemiyorum.
Bu nedenle, bu
suçlamalar hakkında karar verilebilmesi için çok erken olduğunu ve 10.
maddeye ilişkin ayrıca bir değerlendirme yapılmasına gerek olmadığını
düşünüyorum; buna paralel olarak, çoğunluğun Sözleşme’nin 10.
maddesinin ihlal edildiğine ilişkin görüşüne de katılmıyorum. Yukarıdaki
bulgular ışığında, bu şikâyetin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığını
düşünüyorum.
YARGIÇ KŪRİŞ’İN KISMÎ MUHALEFET ŞERHİ
Kararın hüküm kısmının 7. ve 9. bulgularında karşıt oy kullanmamın
nedeni Sabuncu ve Diğerleri v. Türkiye (no. 23199/17, 10 Kasım 2020)
kararında yer alan kısmi muhalefet şerhimde belirtilmiştir.
36
37
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.