CASE OF ŞIK v. TURKEY (No. 2) - [Turkish Translation] summary by Benan Molu, Rumeysa Budak, Emre Karaman and İdil Özcan

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

ŞIK v. TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)  

(Başvuru no. 36493/17)  

KARAR  

STRAZBURG  

24 KASIM 2020  

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde  

kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

Şık v. Türkiye (no. 2) davasında),  

Başkan, Jon Fridrik Kjølbro,  

Hâkimler  

Marko Bošnjak,  

Egidijus Kūris,  

Ivana Jelić,  

Arnfinn Bårdsen,  

Saadet Yüksel,  

Peeter Roosma  

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak  

toplanan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İkinci Bölüm),  

Bu bağlamda:  

Başvuru (no. 36493/17), Türkiye vatandaşı olan Ahmet Şık (“başvurucu”)  

tarafından İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin  

Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi altında, 9 Mayıs 2017 tarihinde,  

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkeme’ye yapılmıştır;  

Başvuru, 3 Temmuz 2017 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir;  

Hükümet ve başvurucular davaya ilişkin görüşlerini sunmuştur;  

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (“İnsan Hakları Komiseri”)  

yargılamalara müdahalede bulunma hakkını (Sözleşme’nin 36 § 3 maddesi  

ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 2 maddesi) kullanarak dava hakkındaki  

yorumlarını ibraz etmiştir;  

Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının korunması ve geliştirilmesi üzerine  

Birleşmiş Milletler Özel Raportörü ve isimleri belirtilen sivil toplum  

kuruluşları tarafından Mahkeme’ye üçüncü taraf görüşleri ibraz edilmiştir:  

ARTICLE 19, Avrupa Gazeteciler Derneği, Gazetecilerin Korunması  

Komitesi, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Index on Cencorship, Uluslararası  

Gazeteciler Federasyonu, Uluslararası Basın Enstitüsü, Uluslararası PEN,  

Sınır Tanımayan Gazeteciler (“müdâhil taraf olan sivil toplum kuruluşları”).  

Bölüm Başkanı, Özel Raportör’ün ve söz konusu kuruluşların Sözleşme’nin  

36 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 3 maddesi kapsamında  

müdâhil olması için izin vermiştir.  

13 Ekim 2020 tarihinde yapılan kapalı müzakere sonrasında,  

Bu tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:  

1

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

GİRİŞ  

1. Dava, Cumhuriyet gazetesi için çalışan araştırmacı bir gazeteci olan  

başvurucunun, gazetenin Hükümet’in politikalarını ve yasadışı örgütlerle  

mücadelede yetkililer tarafından kullanılan unsurları eleştiren yayın  

politikası nedeniyle gazetenin yöneticileri ve bazı gazetecilerine karşı  

başlatılan ceza yargılamasıyla bağlantılı olarak tutuklanması ve devam eden  

tutukluluğuyla ilgilidir. Başvurucu, Sözleşme’nin 5 §§ 1, 3 ve 4, 10 ve 18.  

maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.  

I. OLAYLAR  

2. Başvurucu, 1970 yılında doğmuştur ve İstanbul’da yaşamaktadır.  

Başvurucu, İstanbul’da avukatlık yapan Avukat F. İlkiz tarafından temsil  

edilmiştir.  

3. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil  

edilmiştir.  

4. Başvurucu, araştırmacı gazeteci ve yazardır. Ulusal günlük gazete  

Cumhuriyet’te gazeteci ve muhabir olarak çalışmıştır.  

5. Cumhuriyet Gazetesi, 1924 yılında kurulmuş, Türkiye’nin en eski  

gazetelerinden biridir. Mevcut hükümete karşı eleştirel yayın politikasıyla  

ve özellikle, laiklik ilkesine bağlılığıyla bilinmektedir.  

BAŞVURUCUNUN TUTUKLANMASI  

29 Aralık 2016 tarihinde başvurucu evinden alınmış ve İstanbul’da  

gözaltına alınmıştır. Başvurucu, Cumhuriyet gazetesinde çıkan haberleri ve  

röportajları ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle Hükümet tarafından  

terör örgütü olarak kabul edilen PKK ve FETÖ/PDY örgütleri lehine  

propaganda yapmakla suçlanmıştır. Başvurucu ayrıca TCK’nin 301.  

maddesi altında devleti aşağılama suçuyla suçlanmıştır.  

30 Aralık 2016 tarihinde başvurucu, avukatları eşliğinde hakkındaki  

suçlamalara karşı İstanbul savcılığında ifade vermiştir. Savcı, ağırlıklı  

olarak Twitter’da paylaştığı on bir tweet ve Cumhuriyet gazetesinin basılı  

halinde ve internet sitesinde paylaşılan beş haber hakkında soru sormuştur.  

Başvurucu, söz konusu duruma benzer olduğunu düşündüğü bir ceza  

soruşturması kapsamında 2011 yılında tutuklandığını söylemiş, kendisini  

asılsız delillerle tutuklayan hakimlerin FETÖ/PDY üyesi olduğunu iddia  

etmiştir. Başvurucu, 2011’de olduğu gibi, neden savcı önüne  

2

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

çıkartılmadığının herhangi bir suçla ilgili olmasına ihtimal olmadığını ileri  

sürmüş, bu ifadeyi bir gazeteci olarak faaliyetlerine müdahale olarak  

gördüğünü eklemiştir. Başvurucunun avukatları, Adalet Bakanlığı’nın onayı  

alınmadan TCK’nin 301. maddesinden soruşturma başlatılamayacağını  

işaret etmiştir.  

İfadenin ardından savcılık, başvurucunun PKK, FETÖ/PDY ve DHKP-C  

örgütlerinin propagandasını yaptığı şüphesiyle, suç vasfı, mevcut delil  

durumu ve öngörülen ceza miktarı nedeniyle tutuklanmasını talep etmiştir.  

30 Aralık 2016 tarihinde başvurucu İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin  

karşısına çıkmış ve hakkındaki suçlamala ve şüphelere karşı sorgulanmıştır.  

Başvurucu, suçlamaları reddetmiştir. Ayrıca, Cumhuriyet’teki haberlerinin  

ve sosyal medya paylaşımlarının terör örgütü propagandası içermediğini ya  

da şiddet çağrısı yapmadığını, sadece ifade özgürlüğü bağlamında  

kamuoyunu gerçek olaylara karşı bilgilendiren gazetecilik faaliyeti  

olduğunu belirtmiştir.  

Sulh ceza hakimi, başvurucunun sekiz tweetinin içeriğini ve beş haberini  

dikkate alarak tutuklanmasına karar vermiştir. 1 Ocak 2017 tarihinde  

başvurucu, tutukluluğuna itiraz etmiştir. İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği, 3  

Ocak 2017 tarihinde, tutuklama kararındaki gerekçelerle itirazı reddetmiştir.  

Tahliye olduğu 9 Mart 2018 tarihine kadar, başvurucunun tahliye  

talepleri ve tutukluluk itirazları reddedilmiştir.  

Başvurucunun tutuklanmasına neden olan gazete haberleri ve sosyal  

medya paylaşımları şu şekildedir: Cumhuriyet gazetesinde çıkan 14 Mart  

2015 tarihli Cemil Bayık’la yapılan“Ya Apo Kandil'e ya biz  

İmralı'ya”haberi; 31 Mart 2015 tarihli görüşme; 23-26 Eylül 2014 tarihinde  

Avrupa Parlamentosu’yla Heybeliada’da organize edilen seminerde yapılan  

açıklama; Twitter hesabında 28 Kasım 2015 tarihli “Tahir Elçi'yi  

tutuklamak yerine katletmeyi tercih ettiler. Katil sürüsü bir mafyasınız”  

tweeti; 17 Şubat 2016 tarihli “ABD ve AB'nin cihatçı teröre karşı  

müttefikimiz dedikleri PYD'nin terör örgütü olduğunu kanıtlamaya  

çalışanlar olağan şüpheli olmaz mı?” tweeti; 11 Aralık 2016 tarihli  

“Cizre'de evlerin bodrumlarında yakılanlarla İstanbul'da bombayla  

parçalananları kıyaslayacağına ikisine de itiraz et. İkisi de şiddet.” tweeti;  

14 Aralık 2016 tarihli “Savaş, PKK ile ülkenin belirli bir bölgesinde arada  

kesintiler olsa da 1984'ten bu yana var.” tweeti; 20 Aralık 2016 tarihli  

“Suikastçinin Nusra'cı değil FETÖ'cü olduğunu kanıtlama gayretindeki  

iktidar ve yancıları katilin polis olduğu gerçeğini ne yapacaksınız?” tweeti.  

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 Nisan 2017 tarihinde başvurucu da  

dahil, on yedi kişi hakkında iddianame hazırlamıştır. İstanbul 27. Ağır Ceza  

3

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

Mahkemesi önünde görülen davada başvurucular terör örgütüne üye  

olmamakla birlikte örgüte yardım etmekle suçlanmıştır. Savcılığa göre  

Cumhuriyet gazetesi, ifade özgürlüğü sınırları içerisinde hareket etmemekte,  

gerçeği çarpıtarak kamuoyunu manipüle etmekte ve terör örgütlerinin amacı  

doğrultusunda hareket etmektedir.  

25 Nisan 2018 tarihinde 27. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun PKK,  

DHKP-C ve FETÖ/PDY örgütlerine üye olmamakla birlikte yardım ettiğine  

karar vermiş ve TCK’nin 220 § 7 maddesi uyarınca yedi yıl üç ay hapis  

cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.  

Başvurucu ve diğer sanıkların karara karşı yaptıkları istinaf başvurusu,  

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin 3. Ceza Dairesi’nin 18 Şubat 2019  

tarihli kararıyla reddedilmiştir.  

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, “Terör örgütüne üye olmamakla birlikte  

yardım etme” suçundan yedi yıl altı ay hapis cezası alan Şık hakkındaki  

hükmü bozmuş, fakat diğer sanıkların aksine, başvurucunun 31 Mart 2015  

tarihinde savcı Mehmet Selim Kiraz’ı rehin alan ve öldüren DHKP-C  

üyeleriyle yapılan röportaj bağlamında mahkeme, şiddet içeren bir terör  

eylemi gerçekleştirdikleri sırada DHKP-C üyeleriyle telefonda konuşmanın  

halkta bir öfkeye sebep olduğunu, bu sebeple Terörle Mücadele  

Kanunu’nun 6. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen “örgütün eylemlerini  

meşru gösterme”; Twitter hesabında 17 Şubat 2016 tarihinde PYD’yle ilgili  

ve 14 Aralık 2016 tarihinde “PKK ile savaş”la ilgili tweetleri nedeniyle  

TCK’nin 220 § 8 maddesinde düzenlenen “örgüt propagandası yapma” ve  

28 Kasım 2015 tarihinde Tahir Elçi’nin öldürülmesine ilişkin tweeti  

nedeniyle TCK’nin 301. maddesinde düzenlenen “devlet organlarını  

aşağılama” suçlarından yargılanmasını istemiştir.  

Bozma kararının ardından 21 Kasım 2019 tarihinde görülen ilk  

duruşmada yeni oluşturulan Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Yargıtay kararına  

direnmiştir. Dava hala Yargıtay önündedir.  

Başvurucu, 30 Ocak 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel  

başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ve  

ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu  

ayrıca Türkiye Anayasası ve Sözleşme’de öngörülen amaçlar dışında  

amaçlarla gözaltına alınıp tutuklandığını iddia etmiştir.  

4

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

HUKUK  

I. TÜRKİYE’NİN SÖZLEŞME’Yİ ASKIYA ALMASI İLE  

İLGİLİ İLK GÖRÜŞ  

6. Hükümet, başvurucunun şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 15. maddesi  

uyarınca Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne 21 Temmuz 2016 tarihinde  

bildirilen askıya alma tedbirine uygun olarak incelenmesi gerektiğini  

belirtmiştir. Bu hususta Hükümet, Sözleşme’de yer alan askıya alma hakkını  

kullanarak Türkiye’nin Sözleşme’nin hükümlerini ihlal etmediğini ifade  

etmiştir. Bu bağlamda, askeri darbe girişiminin sebep olduğu risklerin  

ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikeye neden olduğunu ve devlet  

yetkilileri tarafından tehlike karşısında alınan tedbirlerin, kesin olarak  

durumun sebep olduğu gereklilikler olduğunu belirtmiştir.  

7. Başvurucu, Hükümet’in argümanlarına karşı çıkmıştır. Sözleşme’nin  

15. maddesinin uygulanmasının, 5. madde altındaki bütün güvenceleri  

ortadan kaldırma sonucunu doğurmayacağını belirtmiştir. Başvurucu, bir  

suç işlediğini gösteren makul bir şüphe olmadığını belirtmiştir.  

8. Mahkeme, başvurucunun tutukluluğunun olağanüstü hal döneminde  

gerçekleştiğini gözlemlemiştir. Ayrıca, ceza yargılamasının bu dönemi de  

aştığını not etmiştir.  

9. Bu noktada, Mahkeme, Mehmet Hasan Altan (no. 13237/17, § 93, 20  

Mart 2018) kararında, askeri darbe girişiminin, Sözleşme anlamı dâhilinde,  

"ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikenin" varlığını ortaya koyduğu  

kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Koşulların mevcut davada alınan  

tedbirleri kesin olarak gerektirip gerektirmediği ve bu tedbirlerin  

uluslararası hukuk kapsamında yer alan diğer yükümlülüklerle uyumlu olup  

olmadığı hususunda ise, Mahkeme, başvurucunun şikâyetinin esasını  

incelemenin gerekli olduğu kanaatindedir ve bu incelemeyi aşağıda  

yapacaktır:  

II. HÜKÜMET’İN İLK İTİRAZLARI  

A. Tazminat talebi yolunun tüketilmemesi itirazı  

10. Hükümet, başvurucunun tutuklanmasına ilişkin şikâyetlerle ilgili  

olarak, CMK’nin 141 § 1 maddesinin a) ve d) bentleri uyarınca tazminat  

talebinde bulunma imkânı olduğunu belirtmektedir. Hükümet,  

başvurucunun bu hükme dayanarak tazminat davası açabileceği ve açmış  

olması gerektiği kanaatindedir.  

5

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

11. Başvurucu, Hükümet’in argümanına itiraz etmektedir. Başvurucu,  

özellikle, tazminat davasının tutukluluğunun hukuka aykırılığı şikâyetiyle  

ya da serbest kalmasıyla ilgili makul bir başarı şansı sunmadığını ileri  

sürmektedir.  

12. Başvurucunun tutuklu olduğu döneme ilişkin olarak Mahkeme,  

devam etmekte olan özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygun  

olmasını amaçlayan bir başvuru yolunun etkili bir yol olabilmesi için,  

özgürlükten yoksun bırakmanın sonlandırılması imkânını sunması  

gerektiğini hatırlatmaktadır. (bakınız Gavril Yossifov v. Bulgaristan, no.  

74012/01, § 40, 6 Kasım 2008 ve yukarıda atıf yapılan Mustafa Avci v.  

Türkiye, no. 39322/12, § 60, 23 Mayıs 2017) Mahkeme, CMK’nin 141.  

maddesinde düzenlenen başvuru yolunun, başvurucunun tutukluluğuna son  

verebilecek bir hukuk yolu olmadığını not etmektedir.  

13. Başvurucunun tahliye edildiği döneme ilişkin olarak ise Mahkeme,  

başvurucunun Sözleşme’nin 5. maddesi altındaki şikâyetinin tahliye olduğu  

sırada halihazırda Anayasa Mahkemesi önünde olduğunu not etmektedir.  

Anayasa Mahkemesi, bu şikâyetin esasını incelemiş ve 2 Mayıs 2019 tarihli  

kararında bu şikâyeti reddetmiştir.  

14. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye yargı sistemi  

içerisindeki hiyerarşisini ve yetkisini ve Anayasa Mahkemesi’nin bu  

şikâyetlere ilişkin vardığı sonucu dikkate alarak, CMK’nin 141. maddesi  

altında tazminat talebinin o dönem ve hala bir başarı sunmadığına karar  

vermiştir. (benzer bir yönden bakınız, Pressos Compania Naviera S.A. ve  

Diğerleri v. Belçika, 20 Kasım 1995, § 27, Series A no. 332, ve Carson ve  

Diğerleri v. Birleşik Krallık [BD], no. 42184/05, § 58). Dolayısıyla  

Mahkeme, başvurucunun tahliye olduktan sonra bile bu tazminat yolunu  

tüketmek zorunda olmadıklarına karar vermiştir.  

15. Hükümet tarafından ileri sürülen bu itirazın bu nedenle reddedilmesi  

gerekmektedir.  

B. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruya ilişkin  

itirazlar  

16. Hükümet, temel olarak Mahkeme’nin Uzun v. Türkiye ((kek.),  

no. 10755/13, 30 Nisan 2013) ve Mercan v. Türkiye ((kek.), no. 56511/16, 8  

Kasım 2016) kararlarındaki bulgulara dayanarak, başvurucunun Anayasa  

Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunu tüketmediğini iddia etmiştir.  

17. Başvurucu, Hükümet’in argümanına itiraz etmiştir.  

6

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

18. Mahkeme,  

başvurucunun  

iç  

hukuk  

yollarını  

tüketme  

yükümlülüğünün, ilke olarak Mahkeme’ye başvuru yapmış olduğu tarihte  

değerlendirildiğini hatırlatmaktadır. (bakınız Baumann v. Fransa,  

no. 33592/96, § 47) Bununla birlikte Mahkeme, belirli bir hukuk yolunun  

son aşamasının başvuru yapıldıktan sonra ancak başvurunun kabul  

edilebilirliğine dair karar verilmeden önce tamamlanabileceğini kabul  

etmektedir.  

(bakınız Karoussiotis v. Portekiz, no. 23205/08,  

§

57; Stanka Mirković ve Diğerleri v. Karadağ, nos. 33781/15 ve diğer 3  

numara, § 48, 7 Mart 2017; ve Azzolina ve Diğerleri v. Italya,  

nos. 28923/09 ve 67599/10, § 105, 26 Ekim 2017)  

19. Mahkeme, başvurucunun 30 Ocak 2017 tarihinde Anayasa  

Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu, Anayasa Mahkemesi’nin  

bu başvurunun esası hakkında 2 Mayıs 2019 tarihinde karar verdiğini  

gözlemlemektedir.  

20. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen itirazı  

reddetmektedir.  

III. SÖZLEŞME'NİN 5 §§ 1 VE 3. MADDELERİNİN  

İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  

21. Başvurucu, ilk ve devam eden tutukluluğunun keyfi olduğundan  

şikâyetçi olmuştur. Özellikle, yargılama öncesi tutukluluğunu hükmeden ve  

uzatan adli kararların, bir suç işlediğine dair makul bir şüpheye ilişkin  

herhangi bir somut kanıta dayanmadığını iddia etmiştir. İddiaları uyarınca,  

Kendisine yöneltilen şüphelerin dayandığı olgular, yalnızca gazeteci olarak  

faaliyeti kapsamına giren eylemlerle ve dolayısıyla kendisinin ifade  

özgürlüğüyle ilgilidir.  

22. Bu bağlamda, ilgili kısımları aşağıdaki şekilde olan Sözleşme'nin 5  

§§ 1 ve 3. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir:  

“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında  

ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiçkimse özgürlüğünden yoksun  

bırakılamaz:  

c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inan- dırıcı sebeplerin bulunduğu  

veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu  

kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne  

çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;  

7

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya  

tutuklanan herkes….. makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince  

serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını  

sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”  

23. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.  

A. Kabul Edilebilirlik  

24. Mahkeme, bu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve  

Sözleşme'nin 35.maddesinde sıralanan diğer gerekçeler nedeniyle kabul  

edilemez olmadığını not etmektedir. Bu nedenle şikâyetlerin kabul edilebilir  

olduklarına karar verilmelidir.  

B. Esas  

1. Tarafların Beyanları  

(a) Başvurucu  

25. Başvurucu, itham edildiği suçları işlediğine dair tarafsız bir  

gözlemciyi tatmin edecek hiçbir olgu veya bilginin olmadığını ileri  

sürmüştür. Kendisine yöneltilen şüphelerin dayandığı başlıca olgular,  

Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak yaptığı faaliyetin bir parçası olarak  

ürettiği makaleler ve röportajlardır.  

26. Başvurucu ayrıca, ilk ve devam eden tutukluluğunun iç hukuk  

hükümlerini ihlal ettiğini ve dolayısıyla hukuka aykırı olduğunu düşündüğü  

yönlerine işaret etmiştir. İlk olarak, kendisine yöneltilen şüphelerin  

belirsizlikler ve yanlışlıklarla çevrelendiğini iddia etmiştir. Üç terör örgütü  

(PKK, FETÖ/PDY ve DHKP/C) adına propaganda yaptığı ve ayrıca Ceza  

Kanunu'nun 301. maddesini ihlal ettiği şüphesiyle tutuklanmış olmasına  

rağmen, gözaltı kararlarında verilen gerekçeler, yalnızca iki terör örgütü  

(PKK ve FETÖ/PDY) lehine propaganda suçuna atıfta bulunmuştur.  

Yargılama başladığında, tutukluluğunun devam etmesi kararları, terör  

örgütleri adına propaganda yaptığı şüphesine değil, üç terör örgütü adına  

faaliyet yürüttüğü şüphesine dayandırılmıştır (PKK, FETÖ/PDY ve  

DHKP/C).  

27. İkinci olarak, başvurucu, FETÖ/PDY örgütüyle yakın bağları olduğu  

iddia edilen Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasına uygun yazılar  

yayınlamakla da suçlandığı için aleyhindeki şüphelerin dayandırıldığı  

olayların net olmadığını ileri sürmüştür. Aslında başvurucuya göre,  

Cumhuriyet sadece FETÖ/PDY'yi suç örgütü olarak defalarca kınamakla  

kalmamış, başvurucunun kendisi de “İmam'ın Ordusu” adlı kitabında bu  

örgütün üyeleri tarafından işlenen yasadışı eylemleri ifşa etmiştir.  

8

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

Ergenekon örgütüne yardım etmekle suçlandığı FETÖ/PDY üyesi yargıçlar  

tarafından kendisine karşı açılan ceza davası bağlamında tutuklanması,  

Mahkeme'ye yaptığı önceki başvurunun konusu olmuştur (no. 53413/11).  

Mahkeme, 8 Temmuz 2014 tarihli bir kararda, bu davada Sözleşme'nin 5. ve  

10. maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmiştir. Başvurucu, mevcut  

davadaki suçlamalar ile 2014 yılında Sözleşme'nin ihlaline neden olan  

suçlamalar arasındaki bariz çelişkiye işaret etmiştir.  

28. Başvurucu ayrıca yargısal makamlar tarafından kendisinin tutuklu  

yargılanması için verilen gerekçelere de itiraz etmiştir.  

(b) Hükümet  

29. Hükümet, Mahkeme’nin bu alandaki içtihatlarında belirlenen  

ilkelere atıfta bulunarak (Fox, Campbell ve Hartley v. Birleşik Krallık, 30  

Ağustos 1990, § 32, Series A no. 182 ve İpek ve diğerleri v. Türkiye, no.  

17019/02 ve 30070/02, 3 Şubat 2009), öncelikle başvurucuların terör  

örgütleriyle mücadele kapsamında başlatılan bir cezai soruşturma sırasında  

gözaltına alındıklarını ve tutuklandıklarını belirtmiştir.  

30. Soruşturma dosyasındaki bilgilere göre, aynı yargılamada başvurucu  

ve diğer şüphelilerle ilgili soruşturmanın temeli, başvurucunun çalıştığı  

gazetenin iç savaşı kışkırtmak ve ülkeyi 15 Temmuz 2016 öncesinde ve  

sonrasında yönetilemez kılmak amacıyla FETÖ/PDY, PKK/KCK ve  

DHKP/C gibi terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda hareket ettiği  

şüphesidir.  

31. Hükümet, FETÖ/PDY örgütünün tamamen yeni türden alışılmadık  

bir terör örgütü olduğunu vurgulamıştır. İlk olarak, söz konusu örgüt,  

üyelerini tüm devlet kurum ve kuruluşlarına, yani yargıya, kolluk  

kuvvetlerine ve silahlı kuvvetlere görünüşte hukuka uygun bir şekilde  

yerleştirmiştir. Ayrıca kitle iletişim araçları, sendikalar, finans sektörü ve  

eğitim dahil her alanda kendi teşkilatını kurarak paralel bir yapı  

oluşturmuştur. İkincisi, FETÖ/PDY, basının kendi örgütünün bir parçası  

olmayan bölümlerine üyelerini sinsice yerleştirerek, bilinçaltı mesajları  

kamuoyuna iletmek ve böylece kamuoyunu kendi amaçları doğrultusunda  

manipüle etmek için yayınladıkları materyallere yön vermeye çalışmıştır.  

32. Hükümetin görüşüne göre, PKK terör örgütünün nihai amacı  

Abdullah Öcalan ve arkadaşları tarafından 1978 yılında örgütü  

kurduklarında tesis edilmiştir. Bu amaç, Marksist-Leninist ilkelere dayalı,  

Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu ile Suriye, İran ve Irak'ın bazı kısımlarını  

kapsayan bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmaktır. KCK, Kürt toplumunun  

PKK’nın nihai hedefi doğrultusunda idari ve yargı yapıları aracılığıyla  

yeniden yapılandırılmasına yönelik siyasi bir modeldir. Hükümete göre,  

9

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

PKK ve alt grupları Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde yaşam hakkını (darbe  

girişiminden önceki dönemde siviller ve güvenlik güçleri de dahil olmak  

üzere on binlerce kişi öldürülmüş ve yaralanmıştır), özgürlük ve güvenlik  

hakkını, kişinin evine saygı hakkını ve mülkiyet hakkını ihlal eden terör  

eylemleri gerçekleştirmiştir. Özellikle bu örgütler, Türkiye'nin  

güneydoğusundaki bazı illerin sözde özerkliğini ilan ederek, serbest  

dolaşımı engelleyerek (kasaba ve şehirlerin çıkış ve giriş noktalarına hendek  

kazarak, barikatlar kurarak ve bomba yerleştirerek) ve askeri silahlar  

kullanarak o bölgenin nüfusu üzerinde baskı kurmak amacıyla terörist  

saldırıların sayısını arttırmışlardır.  

33. Hükümet ayrıca, cezai soruşturma sırasında toplanan delillere  

dayanarak, başvurucuların itham edildikleri suçları işlediklerine dair makul  

bir şüphe olduğu sonucuna varmanın objektif olarak mümkün olduğunu ileri  

sürmüştür. Soruşturma sırasında elde edilen delillere dayanarak  

başvurucular aleyhine cezai soruşturma tesis edilmiştir ve davalar şu anda  

yerel mahkemelerde derdesttir.  

2. Üçüncü taraf müdahiller  

(a) İnsan Hakları Komiseri  

34. İnsan Hakları Komiseri tutuklama güvenlik tedbirine haddinden  

fazla başvurunun Türkiye'de uzun süredir devam eden bir sorun olduğuna  

işaret etmiştir. Bu bağlamda, gözaltına alınan ve sorgulandıktan sonra  

serbest bırakılanlar hariç, olağanüstü hâl süresince 210 gazetecinin  

tutuklandığını kaydetmiştir. Çok sayıda gazetecinin tutuklanmasının altında  

yatan nedenlerden biri, genellikle tutukluluğun istisnai niteliğini yalnızca  

diğer tüm seçenekler yetersiz görüldüğünde uygulanması gereken son çare  

olarak uygulamayı göz ardı etme eğiliminde olan yargıçların uygulaması  

olmuştur. Gazetecilerin yargılama öncesi tutuklandığı vakaların çoğunda,  

terör eylemlerine karıştıklarını doğrulayan herhangi bir kanıt olmaksızın  

terörle ilgili suçlarla suçlanmışlardır. İnsan Hakları Komiseri, suçlamaların  

zayıflığı ve bu tür davalarda tutuklu yargılama emrini veren ve uzatan  

kararların siyasi niteliği karşısında şaşkınlık içinde kalmıştır.  

(b) BM Özel Raportörü  

35. Özel Raportör, olağanüstü hâl ilanından bu yana, çok sayıda  

gazetecinin, yeterli delil olmaksızın muğlak ifadeli suçlamalara dayanılarak  

yargılama öncesi tutuklandığını kaydetmiştir.  

(c) Müdahil sivil toplum kuruluşları  

36. Müdahil sivil toplum kuruluşları, askeri darbe girişiminden bu yana  

150'den fazla gazetecinin tutuklu yargılandığı ifade etmişlerdir. Medyanın  

demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayarak, gazetecileri  

10  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

özgürlüklerinden  

eleştirmişlerdir.  

mahrum  

bırakan  

önlemlerin  

kullanılmasını  

3. Mahkemenin Değerlendirmesi  

(a) İlgili İlkeler  

37. Mahkeme öncelikle Sözleşme'nin 5. maddesinin, Sözleşme  

anlamında "demokratik bir toplumda" birincil öneme sahip bir hakkı, yani  

özgürlük ve güvenlik temel hakkını garanti ettiğini (bakınız Assanidze v.  

Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 169, ECHR 2004-II) yinelemektedir.  

38. Herkes, Sözleşme'nin 5. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen koşullar  

dışında (bakınız Weeks v. Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, § 40, Series A no.  

114), bu hakkın korunmasına, yani özgürlüklerinden yoksun bırakılmama  

veya yoksun bırakılmaya devam etmeme hakkına sahiptir. Madde 5§1'de  

belirtilen istisnalar listesi kapsamlı bir listedir (bakınız Labita v. İtalya  

[BD], no. 26772/95, § 170, ECHR 2000 IV) ve bu istisnaların yalnızca dar  

bir yorumu bu hükmün amacı ile yani hiç kimsenin keyfi olarak  

özgürlüğünden yoksun bırakılmamasını sağlamak ile tutarlıdır (bakınız  

yukarıda anılan Assanidze, § 170; Al-Jedda v. Birleşik Krallık [BD], no.  

27021/08, § 99, ECHR 2011; ve Buzadji v. Moldova Cumhuriyeti [BD], no.  

23755 / 07, § 84, ECHR 2016 (alıntılar)).  

39. Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesi, soruşturma makamlarının yakalama  

noktasında veya başvurucular gözaltındayken suç duyurusunda bulunmak  

için yeterli delil elde etmiş olması gerektiğini öngörmemektedir. Tutuklama  

sırasında 5§1 (c) maddesine göre sorgulamanın amacı, tutuklamayı esas alan  

somut şüpheyi onaylayarak veya ortadan kaldırarak cezai soruşturmayı  

ilerletmektir (bakınız Brogan ve diğerleri v. Birleşik Krallık, 29 Kasım  

1988, § 53, Series A no. 145-B). Bu nedenle, şüphe uyandıran olayların, bir  

mahkumiyeti haklı çıkarmak için gerekli olanlarla veya hatta cezai  

soruşturma sürecinin bir sonraki aşamasında getirilen bir suçlama ile aynı  

düzeyde olması gerekmez (bakınız Murray v. Birleşik Krallık, 28 Ekim  

1994, § 55, Series A no. 300-A; Metin v. Türkiye (dec.), no. 77479/11, § 57,  

3 Mart 2015; ve Yüksel ve diğerleri v. Türkiye, no. 55835/09 ve diğer ikisi,  

§ 52, 31 Mayıs 2016).  

40. Bununla birlikte, yakalamanın dayandırılması gereken şüphenin  

"makul olması", Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesinde ortaya konan keyfi  

tutuklamaya karşı korumanın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu  

nedenle bir şüphenin iyiniyete sahip olması özünde yetersizdir. Öyle ki,  

"makul şüphe" gerekliliğinin ayrı ancak örtüşen iki yönü vardır: olaylara  

ilişkin(olgusal) bir yön ve suç davranışı olarak sınıflandırmaya ilişkin bir  

yön.  

11  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

41. Birincisi, olgusal yön olarak, "makul şüphe" kavramı, ilgili kişinin  

suçu işlemiş olabileceğine dair objektif bir gözlemciyi tatmin edecek  

gerçeklerin veya bilgilerin varlığını öngörmektedir. Neyin "makul" olarak  

görülebileceği, tüm koşullara bağlı olacaktır, ancak Mahkeme, Madde 5 § 1  

(c) ile sağlanan güvencenin özünün güvence altına alınıp alınmadığını  

belirleyebilmelidir (bakınız diğer kararların yanı sıra, Fox, Campbell ve  

Hartley v. Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, Series A no. 182 ve  

Merabishvili v. Gürcistan [BD], no. 72508/13, § 184, 28 Kasım 2017). Bu  

nedenle, Mahkeme, olaylara ilişkin yönü değerlendirirken, yakalama ve  

tutuklamanın, söz konusu olayların gerçekte meydana geldiğine ve şüpheli  

kişilere atfedilebilir olduğuna dair “makul şüpheyi” haklı çıkarmak için  

yeterli nesnel unsurlara dayanıp dayanmadığını dikkate almalıdır (bakınız  

yukarıda anılan Fox, Campbell ve Hartley, §§ 32-34 ve yukarıda anılan  

Murray, §§ 50-63). Sonuç olarak, davalı Hükümet, tutuklanan kişinin iddia  

edilen suçu işlediğinden makul olarak şüphelenildiği konusunda  

Mahkeme’yi tatmin edecek en azından bazı olayları veya bilgileri  

sunmalıdır.  

42. İkinci olarak, Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesi anlamında "makul bir  

şüphenin" varlığının diğer yönü, yani suç teşkil eden davranış olarak  

sınıflandırılması, dayanılan olayların Ceza Kanunu’ndaki suç davranışını  

tanımlayan bölümlerden birine makul şekilde giriyor olarak kabul edilebilir  

olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, tutuklanan bir kişi üzerine mal  

edilen eylemler veya olaylar, meydana geldikleri tarihte suç oluşturmuyorsa  

bu durumda açıkça "makul şüphe" olamaz (bakınız Kandjov v. Bulgaristan,  

no. 68294/01, § 57, 6 Kasım 2008).  

43. Ayrıca, iddia edilen suçların başvurucunun Sözleşme kapsamındaki  

haklarının kullanılmasıyla ilgili olduğu görülmemelidir (bakınız kıyasen,  

Merabishvili, yukarıda anılan, § 187). Bu bağlamda Mahkeme,  

Sözleşme'nin teorik veya hayali hakları değil, pratik ve etkili hakları  

güvence altına almayı amaçladığından (bakınız diğer birçok kararın yanı  

sıra, ND ve NT v İspanya [BD], no. 8675/15 ve 8697/15, § 171, 13 Şubat  

2020), eğer bir şüphe Sözleşme tarafından tanınan hak ve özgürlüklerin  

kullanılmasını "suç davranışı olarak sınıflandırmayı" içeren bir yaklaşıma  

dayanıyorsa bu şüphenin makul olarak kabul edilemeyeceğini  

vurgulamaktadır. Aksi takdirde, ilgili kişileri fiziksel özgürlüklerinden  

mahrum etmek için “makul şüphe” kavramının kullanılması, Sözleşme  

kapsamındaki hak ve özgürlüklerini kullanmalarını imkânsız hale getirme  

riskini doğuracaktır.  

44. Bu bağlamda, Mahkeme, herhangi bir özgürlükten yoksun  

bırakmanın, Sözleşme'nin 5.maddesinin amacına, yani bireyi keyfiliğe karşı  

12  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

koruma amacına uygun olması gerektiğini yineler. Keyfi tutukluluğun 5§1  

maddesine uygun olamaması ve 5§1 maddesindeki "keyfilik" kavramının  

ulusal hukuka uygun olmamanın ötesine geçmesi temel bir ilkedir, o kadar  

ki bir özgürlükten yoksun bırakma iç hukuk açısından hukuka uygun  

olabilir ancak yine de keyfi olabilir ve dolayısıyla Sözleşme'ye aykırı  

olabilir (bakınız diğer kararlar arasında, A. ve Diğerleri v. Birleşik Krallık  

[BD], no. 3455/05, §§ 162-64, ECHR 2009, ve Creangă v. Romanya [BD],  

no. 29226/03, § 84, 23 Şubat 2012).  

45. Mahkeme ayrıca, yakalama anında bir kişiye yönelik şüphelerin  

"makul" olması gerektiğini ve tutukluluğun devamı durumlarında bu  

şüphelerin "makul" kalması gerektiğini beyan etmektedir (bakınız diğer  

birçok otorite karar arasında, Stögmüller v. Avusturya, 10 Kasım 1969, s.  

40, § 4, Series A no. 9; McKay v. Birleşik Krallık [GC], no. 543/03, § 44,  

ECHR 2006-X; ve Ilgar Mammadov v. Azerbaycan, no. 15172/13, § 90, 22  

Mayıs 2014). Ayrıca, tutuklu kişinin bir suç işlediğine dair makul şüphenin  

sürmesine ek olarak, adli yetkilinin tutuklama için ilgili ve yeterli gerekçeler  

sunma zorunluluğu, tutuklu yargılanmasını emreden ilk kararın verildiği  

tarihte bir başka deyişle yakalamadan hemen sonra geçerlidir (bakınız  

yukarıda anılan Buzadji, § 102).  

(b) Söz konusu ilkelerin mevcut olaya uygulanması  

46. Mahkeme, esas olarak başvurucunun çalıştığı gazetede yayınlanan  

makaleleri ve röportajları ve sosyal medyadaki paylaşımları nedeniyle terör  

örgütü olarak kabul edilen örgütler lehine propaganda yaptığından veya  

onlara yardım ettiğinden şüphelenildiğini gözlemlemektedir. Bunlar, Türk  

hukukuna göre hapisle cezalandırılabilen ciddi cezai suçlardır.  

47. Mahkeme’nin Sözleşme'nin 5. maddesi uyarınca görevi,  

başvurucuların itham edildikleri suçları işleyebilecekleri konusunda tarafsız  

bir gözlemciyi ikna etmek için yeterli nesnel unsurların olup olmadığını  

tespit etmektir. Bu suçların ciddiyeti ve olası cezanın ciddiyeti göz önünde  

bulundurulduğunda, gerçeklerin büyük bir dikkatle incelenmesi  

gerekmektedir. Bu bağlamda, şüpheyi temellendiren gerçeklerin  

doğrulanabilir ve objektif delillerle gerekçelendirilmesi ve makul bir şekilde  

Ceza Kanunu’ndaki suç davranışını tanımlayan bölümlerden birine giriyor  

olarak değerlendirilebilmesi esastır.  

48. Mahkeme, bu bağlamda, mevcut davada taraflar arasındaki  

anlaşmazlığın, duruşma öncesi tutuklamadan sorumlu adli makamların  

kararlarında atıfta bulunulan yazıların ve sosyal medya paylaşımlarının  

metninin veya başlıklarının ifadesi ile ilgili olmadığını kaydeder. Daha  

ziyade, başvurucunun itham edildiği olası cezai fiillerin inandırıcılığı  

13  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

(olgusal yön) ve iddia edilen fiillerin suç teşkil eden davranış olarak  

sınıflandırılmasıyla (ceza hukuku kapsamındaki sınıflandırmaya ilişkin  

husus) ilgilidir.  

(i) "Makul şüphenin" varlığının olgusal yönü: Terör örgütleri lehine  

propaganda yapma veya bu örgütlere yardım etme eylemlerinin  

inandırıcılığı  

49. Mahkeme, başvurucunun FETÖ/PDY lehine propaganda yaptığına  

veya bu örgüte yardım ettiğine dair güçlü şüphenin, bu cezai eylemlerin  

makul olup olmadığı konusunda bir tartışma ortaya çıkardığını  

değerlendirmektedir. Bu bağlamda, başvurucunun, 2004-05'te FETÖ/PDY  

üyesi olduğu iddia edilen hakimler tarafından örgüt üyelerinin eylemlerini  

eleştirdiği gerekçesiyle zulme maruz kaldığı(yaklaşık bir yıl kanuna aykırı  

şekilde tutuklu kalarak) iddiasını ve şimdi ise onu bu örgüte yardım etmekle  

suçlamanın garip olacağı yönündeki gözlemini (bakınız yukarıda 101.  

paragraf) not etmektedir.  

50. Mahkeme FETÖ'ye yardım suçundan başvurucuyu suçlarken atıfta  

bulunulan tutukluluk kararlarından sorumlu makamların özellikle başvurucu  

tarafından yazılan üç yazıyı yani 8 Temmuz 2015 tarihli “Bizim yaptığımız  

şey gazetecilik; senin yaptığın şey vatana ihanet ” başlıklı yazıyı, 9 Temmuz  

2015 tarihli “MİT, Reyhanlı katliamı hakkında bilgi aldı ancak bu bilgiyi  

polisle paylaşmadı” başlıklı yazıyı ve 13 Şubat 2015 tarihli "Kamyonlardaki  

sır açığa çıktı" başlıklı yazıyı (bakınız yukarıda 26 ve 27. paragraflar)  

referans gösterdiğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesi'nin 2 Mayıs  

2019 tarihli kararında bu yazılara açıkça atıfta bulunulmamış ve söz konusu  

karar başvurucunun suçlu olduğuna dair güçlü bir şüphe bulunmadığına dair  

şikâyeti reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, sulh hakiminin başvurucunun,  

Devleti belirli terör örgütleriyle işbirliği yapıyor ve onlara silah tedarik  

ediyormuş gibi göstermek için olayları manipüle ettiğine; diğerlerinin yanı  

sıra FETÖ / PDY tarafından gerçekleştirilen eylemleri destekleyen yazılar  

yazdığına; terör örgütlerinin bakış açılarının kamuoyunda yaygınlaşmasını  

sağladığına ilişkin bulgularını işaret ederek bu yazılara dolaylı olarak atıfta  

bulunmuştur.  

51. Mahkemenin görüşüne göre, bir kişinin daha önce eleştirdiği  

yasadışı bir örgüte yardım ettiğinden şüphelenilmesi düşünülemez. Bununla  

birlikte, bu tür şüphelerin ikna edici ve nesnel olarak doğrulanabilir  

kanıtlara dayanması gerektiğini düşünmektedir. Söz konusu üç yazının,  

ilgili dönemde Türkiye'deki güncel olaylara dair kamuoyundaki tartışmaya  

önemli katkı sağlayan bulgular içerdiğini gözlemlemektedir. Türkiye  

tarafından Suriye'ye gönderilen bir silah sevkiyatının muhtemel varış  

noktasına ilişkin 13 Şubat 2015 tarihli yazı, Türk yetkililerin silahları  

14  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

gönderdiklerini iddia ettikleri Suriye'deki Türkmen kuvvetlerinin bazı  

liderleri arasındaki telefon görüşmelerinin bir kaydını içermektedir.  

Reyhanlı'daki bombalı saldırıya ilişkin diğer iki yazı, olayı soruşturan ve  

istihbarat teşkilatları arasındaki işbirliği düzeyine ilişkin yorum ve  

eleştirilerde bulunan Cumhuriyet savcısı ile yapılan söyleşiye atıfta  

bulunmuştur.  

52. Mahkeme, olağan profesyonel gazetecilik sürecinde, bir araştırmacı  

gazetecinin hak ve görevlerinin, başvurucunun bu iki yazıda yaptığı gibi,  

kamu yararına olan konulardaki tartışmalarla ilgili bilgileri halka iletmeyi  

içerdiğini düşünmektedir. Yasadışı örgüt olan FETÖ/PDY üyesi olduğu  

iddia edilen kişilerin, hükümetin diğer muhalifleri gibi, bu tür bilgileri  

hükümete yönelik eleştirilerinde kullanmaları ya da Reyhanlı olaylarını  

soruşturan savcının daha sonra FETÖ / PDY üyeliği ile suçlanmış olması,  

yayınlandıkları zamandan iki yazının gazetecilik bilgisi değeri taşıdığı ve  

toplumsal tartışmaya katkıda bulunduğu gerçeğini değiştirmememktedir.  

Buna göre, bu yazılar, başvurucuyu söz konusu cezai eylemlerle suçlamak  

için gerekçe oluşturmamaktadır (bu terör örgütü lehine propaganda yapmak  

veya örgüte yardımda bulunmak).  

53. Yargıçların, iki örgütün darbe girişimi sırasında ve sonrasında  

koordineli bir şekilde hareket ettikleri için başvurucunun PKK ve  

FETÖ/PDY adına aynı anda propaganda yapmış olabileceği yönündeki  

bulguları muğlak ve belirsizdir ve başvurucunun FETÖ / PDY'ye yardım  

ettiğine dair delil eksikliğini telafi etmemektedir.  

54. Mahkeme ayrıca, ilgili makamların, PKK, FETÖ/PDY ve DHKP/C  

gibi yasadışı örgütlerin, bir araştırmacı gazeteci olan başvurucuya talepler  

veya talimatlar vererek bir şiddet kampanyasının hazırlanmasına ve  

yürütülmesine yardımcı olmak veya bu tür şiddeti meşrulaştırmak amacıyla  

bu özel yazıyı yayınladığını ileri sürebilecek herhangi bir özel bulgu veya  

bilgiyi aktaramadıklarını kaydetmektedir.  

(ii) Makul şüpheye" dayandırılan olayların cezai davranış olarak  

sınıflandırılmasına ilişkin husus  

55. Mahkeme ayrıca, başvurucu aleyhindeki şüphelerin gerekçesi olarak  

dayandırılan olayların, meydana geldikleri zamanda AYM tarafından  

öngörülen bir suç teşkil edip edemeyeceğini de araştırmalıdır. Anayasa  

Mahkemesi'nin 2 Mayıs 2019 tarihli kararında da dikkate aldığı üzere,  

başvurucunun tutukluluğuna ve tutukluluğunun devamına hükmedilmesi  

için adli makamlarca atıfta bulunulan basılı materyalin dört gruba  

ayrılabileceğini gözlemlemektedir: (i) siyasi yetkililerin politikalarına ve  

belirli Devlet kurumlarına yönelik eleştiri (bunların bir terör örgütü lehine  

15  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

propaganda anlamına geldiği varsayılarak: 13 Şubat 2015 tarihli  

"Kamyonlardaki sır açığa çıktı" başlıklı yazı, bakınız yukarıda 27. Paragraf  

ve Reyhanlı ilçesindeki patlayıcı saldırısına ilişkin 8 Temmuz 2015 tarihli  

yazı, bakınız yukarıda 26. paragraf); (ii) yasadışı örgütlerin temsilcilerinden  

olduğu iddia edilen kişilerin ifadelerini aktaran görüşmeler (PKK  

liderlerinden Cemil Bayık ile PKK'nın silah bırakması için yerine  

getirilmesi gereken şartlara ilişkin röportajı içeren 14 Mart 2015 tarihli yazı,  

bakınız yukarıda 17. paragraf); (iii) idari ve adli makamlar tarafından  

yasadışı örgütlerle mücadele için alınan önlemlere ilişkin başvurucunun  

yorumları ve eleştirileri (23-26 Eylül 2014 tarihleri arasında düzenlenen bir  

seminere katkı, bakınız yukarıda 20. paragraf; Tahir Elçi'nin ölümüyle ilgili  

28 Kasım 2015 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 21. paragraf; PYD ile ilgili  

17 Şubat 2016 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 22. paragraf; Cizre ve  

İstanbul'daki olaylarla ilgili 11 Aralık 2016 tarihli gönderi, bakınız yukarıda  

23. paragraf; PKK ile (sözde) savaşa ilişkin 14 Aralık 2016 tarihli gönderi,  

bakınız yukarıda 24. paragraf; ve Ankara'daki Rus büyükelçisinin katilinin  

bir örgüte üye olma olasılığına ilişkin 20 Aralık 2016 tarihli gönderi,  

bakınız yukarıda 25. paragraf); ve (iv) kamu yararına olan hassas ve kritik  

bilgiler (31 Mart ve 1 Nisan 2015 tarihlerinde yayınlanan ve bir savcıyı  

rehin alan kişilerden biriyle yapılan telefon görüşmesini içeren yazılar,  

bakınız yukarıda 18 19. paragraflar).  

56. Mahkeme, başvurucu aleyhindeki şüpheleri temellendiren yukarıda  

belirtilen yazı ve gönderilerin bazı ortak özellikleri olduğunu  

gözlemlemektedir.  

57. İlk olarak, Mahkeme, yazıların ve gönderilerin, Cumhuriyet  

gazetesinde çalışan bir araştırmacı gazeteci olan başvurucunun, genel ilgi  

alanlarına ilişkin çeşitli kamuoyu tartışmalarına katkıları olduğunu  

belirtmektedir. Bunlar, başvurucunun güncel siyasi gelişmelere ilişkin  

değerlendirmesini, hükümet organları tarafından yapılan çeşitli eylemlere  

ilişkin analizini ve eleştirisini ve yasadışı örgütlerin üye ve sempatizanlarına  

karşı alınan idari ve adli tedbirlerin hukuka uygunluğu ve hukukun  

üstünlüğüne uygunluğuna ilişkin görüşünü içermektedir. Bu gönderi ve  

yazılarda ele alınan konular -Hükümet tarafından yasaklanmış kuruluşlara  

karşı alınan önlemlerin gerekliliği ve orantılılığı, yasadışı ayrılıkçı  

örgütlerle ilgili olanlar da dahil olmak üzere hükümetin iç ve dış güvenlik  

politikasının uygunluğu veya uygunsuzluğu ve onlara karşı yapılan  

suçlamalara karşı çıkan yasa dışı örgütlerin sözde üyeleri tarafından ifade  

edilen görüşler- siyasi partileri, basın, sivil toplum örgütleri, sivil toplumu  

temsil eden gruplar ve uluslararası kamu kuruluşlarını içeren, Türkiye'de ve  

dünyada geniş kapsamlı kamuoyunda tartışmaların konusu olmuştur.  

16  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

58. İkinci olarak, bu yazı ve gönderiler, terör suçları işlemeye yönelik  

herhangi bir teşvik içermeyip şiddet kullanımına göz yummamış ve meşru  

makamlara karşı ayaklanmayı teşvik etmemiştir. Yayınlanan materyallerden  

bazıları, yasaklanmış örgütlerin üyeleri tarafından dile getirilen görüş  

açılarını bildirmiş olsa da, yasadışı örgütlerin bakış açıları da dahil olmak  

üzere, halkın bir çatışma veya gerilim durumuna bakmanın farklı yolları  

hakkında bilgilendirilme hakkına sahip olmasını gerektiren ifade özgürlüğü  

sınırları içinde kalmıştır (bakınız Nedim Şener v. Türkiye, no. 38270/11, §  

115, 8 Temmuz 2014; Şık v. Türkiye, no. 53413/11, § 104, 8 Temmuz 2014;  

ve Gözel ve Özer v. Türkiye, no. 43453 / 04 ve 31098/05, § 56, 6 Temmuz  

2010).  

59. Başvurucunun savcıyı rehin alan kişilerden biriyle yaptığı  

görüşmeye ilişkin olarak, Mahkeme, faillerden biriyle terör operasyonun  

ortasında gerçekleştirilen görüşmenin haber veya bilgi değeri taşıdığını  

inkar edilemez olduğu kanaatindedir. Tüm bunlar ele alındığında, üçüncü  

bir tarafça yapılan açıklamaların yayınlanması anlamına gelen röportaj,  

objektif olarak aşırı solcuların fikirlerinin propagandasını yapmaktan ziyade  

tam tersine genç militanları ve onların şiddet içeren tavırlarını ifşa etmeye  

çalışmaktır. Nitekim, DHKP/C militanlarından birinin yaptığı açıklamaların  

söz konusu terör eylemini haklı çıkarmaya yönelik bir girişim  

oluşturduğuna şüphe olmasa bile, Mahkeme, bir polis operasyonu sırasında  

öldüğü iddia edilen bir gösterici olan B.E. için militanların eyleminin adalet  

arayışında ters etki yarattığını ve zararlı bir eylem olduğunu vurgulayan  

soruların karşıt doğası aracılığıyla, başvurucunun, DHKP/C militanlarının  

eylemlerinden uzaklaşmış, onları hiçbir şekilde meşru göstermemiş ve bir  

araştırmacı gazeteci olarak görev ve sorumluluklarına uymuş olduğunu  

gözlemlemektedir (benzer bir sonuç için bakınız Jersild v. Danimarka, 23  

Eylül 1994, §§ 33-35, Series A no. 298).  

60. PKK liderlerinden Cemil Bayık ile yapılan görüşmeye gelince,  

Mahkeme, başvurucunun sorduğu soruların, yetkililer ile PKK arasında,  

örgütün şiddet içeren faaliyetlerine son vermeyi ve onu silahlarını  

bırakmaya ikna etmeyi amaçlayan görüşmelerin neden başarısız olduğunu  

ve PKK'yı silahsızlandırmaya devam etmek için ikna etmenin olası yollarını  

araştırdığını not etmektedir. Başvurucunun sorduğu sorular, Cemil Bayık'ın  

yaptığı açıklamalardan ayrı tutulmuş ve Cemil Bayık'ın PKK'nın silahlı  

eylemlerini meşrulaştırmak için belirttiği gerekçelerle herhangi bir destek  

içermemiştir. Tanımlarından biri olan yasadışı örgütlü savaşçılara atıfta  

bulunan “gerilla savaşçıları” teriminin kullanılması, hiçbir şekilde  

başvurucunun silahlı terör eylemini onayladığı anlamına gelmemiştir.  

61. Üçüncüsü, söz konusu yazılarda ve gönderilerde başvurucunun  

kendisi tarafından ifade edilen - tabii ki, görüşülen yasadışı örgütlerin  

17  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

militanlarının sözlerinden ayrı olarak ele alınan – bakış açıları, genel olarak  

o günün hükümetinin politikalarına muhalefet şeklindedir ve büyük ölçüde  

muhalif siyasi partiler, siyasi görüşleri siyasi otoritelerin görüşlerine  

uymayan gruplar veya bireyler tarafından ifade edilenlere karşılık gelen  

bakış açılarına karşılık gelmektedir.  

62. Dolayısıyla, ilk bakışta bir araştırmacı gazetecinin veya siyasi bir  

muhalifin meşru faaliyetlerinden ayırt edilemeyen başvurucunun iddia  

edilen eylemlerinin ayrıntılı incelenmesi, bu eylemlerin, iç hukuk ve  

Sözleşme uyarınca garanti edildiği gibi ifade özgürlüğü ve basın  

özgürlüğünün kullanımına dahil olduğunu göstermektedir. Bu özgürlüklere  

getirilen meşru kısıtlamaları ihlal etme amacını güden genel bir planın  

parçası olduklarını gösteren hiçbir şey yoktur. Mahkeme, bu nedenle, söz  

konusu eylemlerin iç hukuka ve Sözleşme'ye uygunluk karinesine sahip  

olduğu kanaatindedir.  

(iii) Sözleşme'nin 5 § 1 maddesine ilişkin sonuç  

63. Bu gözlemler ışığında Mahkeme, başvurucunun, tutuklandığı sırada,  

terör örgütleri lehine propaganda yapma veya bu örgütlere yardım etme  

suçlarını işlediğinden makul olarak şüphelenilemeyeceği kanaatindedir.  

Diğer bir deyişle, davanın olguları, başvurucuya karşı makul bir şüphenin  

bulunduğu sonucunu desteklememektedir. Buna göre, başvurucuya yönelik  

şüphe, gereken asgari makul düzeyine ulaşmamıştır. Yargı denetimi altında  

uygulanmasına rağmen, itiraz edilen tedbirler bu nedenle yalnızca bir  

şüpheye dayanmaktadır.  

64. Ayrıca, başvurucunun yakalanmasının ardından dava dosyasına  

eklenen delillerin, özellikle iddianamede yer alan delillerin ve tutuklu  

bulunduğu sırada sunulan delillerin, tutukluluğunun devamını haklı  

çıkaracak başka şüphelere yol açabilecek olaylar veya bilgiler olduğu da  

aynı şekilde gösterilmemiştir. İlk derece ve temyiz mahkemelerinin,  

savcılığın dayandırdığı olayları başvurucunun suçluluğunun kanıtı olarak  

kabul etmesi, bu bulguyu değiştirmez.  

65. Özellikle, Mahkeme, başvurucunun cezai olarak sorumlu tutulduğu  

yazılı materyallerin, halihazırda bilinen gerçekler ve olaylara ilişkin  

kamuoyu tartışması kapsamına girdiğini, Sözleşme özgürlüklerinin  

kullanılması anlamına geldiklerini ve siyasi alanda şiddet kullanımını veya  

başvurucunun terör örgütlerinin yasadışı amaçlarını, yani siyasi amaçlar için  

şiddet ve teröre katkıda bulunma isteklerini desteklemediğini veya  

savunmadığını not etmektedir.  

66. Sözleşme'nin 15. maddesi ve Türkiye’nin derogasyonuna ilişkin  

olarak Mahkeme, Cumhurbaşkanının başkanlık ettiği ve Anayasa'nın 121.  

18  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

maddesi uyarınca hareket eden Türk Bakanlar Kurulu’nun, olağanüstü hal  

süresince, gözaltında tutulan veya yargılama öncesi tutuklu bulunan kişiler  

için iç hukukta öngörülen usuli güvencelere önemli kısıtlamalar getirerek  

çok sayıda kanun hükmünde kararname çıkardığını kaydetmektedir.  

Bununla birlikte, mevcut davada, başvurucular Ceza Kanunu'nun 220.  

maddesinde belirtilen suçlardan dolayı CMK’nın 100.maddesine göre  

yargılama öncesi tutuklanmışlardır. Kişinin bir suç işlediğine dair kuvvetli  

şüpheye yol açan olgusal kanıtların varlığını gerektiren CMK'nın 100.  

maddesinin olağanüstü hal süresince değiştirilmediğine özellikle dikkat  

edilmelidir. Bunun yerine, mevcut davada şikâyet edilen tedbirler,  

olağanüstü hal ilanından önce ve sonra yürürlükte olan mevzuata  

dayanılarak alınmıştır. Sonuç olarak, mevcut davada şikâyet edilen  

tedbirlerin Sözleşme'nin 15. maddesinde belirtilen şartlara uygun olduğu  

söylenemez, çünkü sonuçta bu duruma herhangi bir istisna getirilmemiştir.  

Aksi bir sonuca varmak, Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesinin asgari  

gereklerini ortadan kaldırır.  

67. Mahkeme, bu nedenle, başvurucunun bir suç işlediğine dair makul  

şüphe bulunmaması nedeniyle mevcut davada Sözleşme'nin 5§1 maddesinin  

ihlal edildiği sonucuna varmıştır.  

68. Yukarıdaki bulguyu dikkate alarak, Mahkeme, başvurucuların  

tutukluluğunun devamına ilişkin yerel mahkemeler tarafından verilen  

gerekçelerin, Sözleşme'nin 5 §§ 1 (c) ve 3 maddesinin gerektirdiği ilgili ve  

yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığını ayrı ayrı incelemenin gereksiz  

olduğunu düşünmektedir (bakınız, benzer şekilde, Şahin Alpay v. Türkiye,  

no. 16538/17, § 122, 20 Mart 2018).  

IV. SÖZLEŞME’NİN 5 § 4 MADDESİNİN İHLAL  

EDİLDİĞİ İDDİASI  

69. Başvurucu, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun tutukluluğunun  

hukuka uygunluğunun incelenmesi için yaptığı başvuruda “hızlı bir şekilde”  

inceleme yükümlülüğüne uymayarak Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal  

edildiğini iddia etmiştir.  

C. Mahkeme’nin değerlendirmesi  

1. Kabul edilebilirlik  

70. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin yerel anayasa  

mahkemeleri önündeki yargılamalara uygulanabileceğini tespit ettiğini  

19  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

tekrarlamaktadır. (özellikle bakınız Ilnseher v. Almanya [BD], no. 10211/12  

ve 27505/14, § 254, 4 Aralık 2018; ayrıca bakınız Smatana v. Çek  

Cumhuriyeti, no. 18642/04, §§ 119-124, 27 Eylül 2007; ve Žúbor v.  

Sovakya, no. 7711/06, §§ 71‑77, 6 Aralık 2011) Dolayısıyla, Mahkeme,  

Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin yargı yetkisini dikkate alarak (örneğin  

bakınız, Koçintar v. Türkiye (kek), no. 77429/12, §§ 30-46, 1 Temmuz  

  1. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin söz konusu mahkeme önündeki  

yargılamalara da uygulanabileceği sonucuna varmıştır.  

71. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının, tutukluların  

özgürlükten yoksun bırakılmalarına itiraz etmesi için bir başvuru yolu  

sağlayarak, tutuklular için başvuru taraihinden itibaren kısa süre içerisinde  

tutukluluklarının yasallığına ilişkin bir karar elde etme ve şayet  

tutuklulukları yasa dışı ise, özgürlükten yoksun bırakılmalarına son veren  

bir karar elde etme hakkını da güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Bu  

nedenle Mahkeme, hızlı bir şekilde karar verme yükümlülüğünün bir kişinin  

tutukluluğunun sona erdiği zamanla ilgisi olduğuna karar vermiştir. Bir  

kişinin tahliye edilmesinden sonra artık 5 § 4 maddesinin amacına uygun bir  

şekilde süratle hareket edilmesine gerek kalmasa da, eskiden tutuklu olan  

kişilerin de tahliye edilmiş olsalar bile tutuklulukları hakkında karar  

verilmesini istemekte meşru menfaatleri olacağından, etkili bir inceleme  

yapma güvencesi bundan sonra da sağlanmaya devam edilmelidir.  

(bakınız Žúbor, yukarıda atıf yapılan, § 83).  

72. Söz konusu davada Mahkeme, başvurucunun 30 Ocak 2017  

tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu ve 9  

Mart 2018 tarihinde tahliye edildiğini gözlemlemektedir. Başvurucunun  

tahliye edilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun tutukluluğunun  

hukuka uygun olup olmadığına dair şikâyetlerini hızlı bir şekilde  

incelememekten kaynaklanan Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiği  

iddiasına bir son vermektedir. (bakınız, yukarıda atıf yapılan, Žúbor, § 85,  

ve bu kararda atıf yapılan atıflar) Bu nedenle Mahkeme, söz konusu davada  

Anayasa Mahkemesi’nin 5 § 4 maddesi altındaki hızlı bir şekilde inceleme  

yükümlülüğüne uygun hareket etmediği şikâyetini, başvurucuların bireysel  

başvuruda bulundukları tarih ile tahliye oldukları tarih arasında süreci  

dikkate alarak inceleyecektir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet’in kişi  

bakımından yetkisizlik itirazını reddetmektedir.  

73. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi  

bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığına ve ayrıca, başka herhangi  

bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığına karar vermiştir.  

Dolayısıyla, bu şikâyetlerin kabul edilebilir bulunması gerekmektedir.  

20  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

2. Esas  

74. Mahkeme, daha önce özellikle Mehmet Hasan Altan (yukarıda atıf  

yapılan, §§ 161-63) ve Şahin Alpay (yukarıda atıf yapılan, §§ 133-35)  

Akgün v. Türkiye ((kek.), no. 19699/18, §§ 35-44, 2 Nisan 2019)  

kararlarında özetlenen Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi anlamında “hızlı bir  

şekilde” karar verme gerekliliği ile ilgili içtihadından doğan ilkeleri  

hatırlatmaktadır. Bu davalarda, Türkiye hukuk sisteminde, tutuklanan  

kişilerin, soruşturmanın ve yargılamanın her aşamasında serbest  

bırakılmalarını talep etme imkânına sahip olduklarını ve taleplerinin  

reddedilmesi durumunda, itirazda bulunabileceklerini kaydettiğini  

hatırlatmaktadır. Ayrıca, tutukluların tutukluluk hallerinin devamı hakkında,  

otuz günü aşmamak şartıyla, düzenli aralıklarla re’sen inceleme yapıldığı da  

gözlemlenmektedir. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi’nin kendi önündeki  

incelemenin fazla zaman almasının tolere edilebilir olduğu kanaatine  

varmıştır. Bunun yanı sıra, Anayasa Mahkemesi önünde dikkate alınacak  

süre, yukarıda atıf yapılan Mehmet Hasan Altan davasında on dört ay üç  

gün; yukarıda atıf yapılan Şahin Alpay davasında ise on altı ay üç gün;  

yukarıda atıf yapılan Akgün davasında ise on iki ay on altı gündür.  

Mahkeme, başvuruların karmaşıklığını ve Anayasa Mahkemesi’nin  

olağanüstü hal ilan edildikten sonraki iş yükünü göz önünde bulundurarak,  

bunun istisnai bir durum olduğu kanaatine varmıştır. Bu nedenle, Anayasa  

Mahkemesi önünde geçen on iki ay on altı günlük, on dört ay üç günlük , on  

altı ay üç günlük sürelerin “hızlı” olarak değerlendirilemeyecek olmasına  

rağmen, bu davaların kendilerine özgü koşullarında, Mahkeme,  

Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.  

75. Söz konusu davada Mahkeme, dikkate alınacak sürenin on üç ay ve  

yedi gün olduğunu ve bu sürenin 18 Temmuz 2018 tarihine kadar  

kaldırılmayan olağanüstü hal dönemine düştüğünü not etmektedir. Anayasa  

Mahkemesi, başvurucunun başvurusunu reddettiği kararını iki yıl üç ay  

sonra 2 Mayıs 2019 tarihine kadar vermemiş olsa da, o tarihe kadar  

başvurucu tahliye edildiği için, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi bağlamında  

hesaplamada dikkate alınacak süreyle ilgili değildir. Mahkeme bu nedenle  

yukarıda atıf yapılan Akgün, Mehmet Hasan Altan ve Şahin Alpay  

kararlarında vardığı sonucun, bu başvuru bağlamında da geçerli olduğuna  

karar vermiştir.  

Mahkeme bu bağlamda başvurucunun Anayasa  

Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun terör örgütü olarak Kabul edilen  

örgütlerle ilgili yayımladıkları nedeniyle bir gazetecinin tutuklanmasına  

ilişkin karışık sorunlar içeren ilk başvurulardan biri olması ve başvurucunun  

yalnızca tutukluluğunun hiçbir geçerli temele dayanmadığını tartışmadığını,  

aynı zamanda kendisine yöneltilen suçlamaların anayasaya aykırı olduğunu  

da ileri sürmesi nedeniyle karmaşık olduğunun altını çizmiştir. Mahkeme  

ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin olağanüstü halin yürürlükte olduğu  

Temmuz 2016 – Temmuz 2018 arasında sahip olduğu istisnai iş yükünü  

21  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

dikkate almanın da gerekli olduğu kanaatine varmıştır. (bakınız yukarıda  

atıf yapılan Mehmet Hasan Altan, § 165; yukarıda atıf yapılan Şahin Alpay,  

§ 137 ve yukarıda atıf yapılan Akgün, § 41) Bu bağlamda Mahkeme, söz  

konusu dava ile on bir aylık tutukluluk halinin olağanüstü halin kaldırıldığı  

18 Temmuz 2018 tarihiyle Anayasa Mahkemesi kararının verildiği 28  

Haziran 2019 tarihlerinde de devam eden Kavala v. Türkiye davası arasında  

bir ayrıma gidilmesi gerektiğini vurgulamıştır. (bakınız Kavala v. Türkiye,  

no. 28749/18, § 195, 10 Aralık 2019).  

76. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı  

olağan koşullarda “hızlı” olarak değerlendirilemeyecek olmasına rağmen,  

Mahkeme, davanın kendine özgü koşullarında, Sözleşme’nin 5 § 4  

maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.  

V. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ  

İDDASI  

77. Başvurucu esas olarak ifade özgür tutuklanması ve devam eden  

tutukluluğu nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia  

etmiştir. Özellikle de, hiçbir zaman şiddet kullanımını desteklemeden veya  

onaylamadan, kamu menfaatini ilgilendiren meseleler hakkındaki  

tartışmanın bir parçası olarak bilgi ve fikirleri ileten ve kimi zaman bazı  

hükümet politikalarını eleştiren gazetecilik faaliyetinin, terörist örgütlere  

yardım etme veya bu örgütler lehine propaganda yayma suçlamalarını  

destekleyen delil olarak görülmesinden şikâyetçi olmuştur. Bununla  

bağlantılı olarak Sözleşme’nin 10. maddesine dayanmıştır:  

“1 “1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının  

müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber  

ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo,  

televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.  

2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla  

öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya  

kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin  

önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli  

bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence  

altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya  

yaptırımlara tabi tutulabilir.”  

78. Hükümet başvurucunun argümanına karşı çıkmıştır.  

22  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

A. Tarafların sunumları  

1. Hükümet  

79. Hükümet, ceza mahkemeleri başvurucu hakkında kesinleşmiş bir  

mahkumiyet kararı vermediğinden, başvurucunun mağdur statüsüne sahip  

olmadığını ileri sürmüştür. Aynı nedenlerle, Sözleşme’nin 10. maddesine  

ilişkin şikâyet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez  

bulunmalıdır.  

80. Müdahalenin hukuka uygunluğu bakımından Hükümet, söz konusu  

suçun, suç örgütü niteliğinde olduğu kabul edilen örgütlere mensup olmayı  

veya bu gibi örgütlere yardım etmeyi suç olarak düzenleyen Ceza Kanunu  

maddeleriyle açıkça yasaklandığını ileri sürmüştür.  

81. Hükümet’in sunumunda, şikâyet konusu müdahale Sözleşme’nin 10.  

maddesinin ikinci paragrafı açısından birden çok amaç, özellikle ulusal  

güvenlik ve kamu güvenliğinin korunması ve suçun önlenmesi, gütmüştür.  

82. Müdahalenin demokratik toplumda gerekliliği bakımından Hükümet,  

başvurucunun gazetecilik faaliyetleri sebebiyle değil; suç örgütü  

niteliğindeki örgütlere, esas olarak DHKP, PKK ve FETÖ/PDY’ye, bilerek  

yardım etme suçlamalarına cevap vermek üzere tutuklandığını ve  

yargılandığını ileri sürmüştür. Başvurucunun, bu örgütlerin üyelerine karşı  

başlatılan idari ve cezai yargılamalara olan halk desteğini azaltmaya ve bu  

yargılamaların faillerin mahkumiyetle sonuçlanmaması için güvenlik güçleri  

ve hakimler üzerinde baskı kurmaya çalışarak yardım ettiklerinden  

şüphelenilmiştir.  

2. Başvurucu  

83. Başvurucu, uzun süreler boyunca tutuklu kaldığına dikkat çekmiştir.,  

Bir gazeteci olarak yaptığı işlere dayanarak terör örgütlerine yardım etme  

iddiası ile tutuklanması, kendi başına, ifade özgürlüğünün ihlalidir. Bu  

hürriyetten yoksun kılma, gazeteci olarak işine devam etmelerine engel  

olmuş ve onun ve başka gazetecilerin durumunda, mesleki faaliyetlerini  

yürütürken, özellikle de siyasi veya yargısal makamların, suç örgütü kabul  

edilen örgütlere mensup olduğundan şüphelenilen kişilere karşı başlatılan  

yargılamalardaki de dahil olmak üzere, davranışlarına ilişkin kamusal  

tartışmalarda fikirlerini ifade etme konusunda otosansür uygulamalarına  

neden olmuştur.  

84. Başvurucu ayrıca yargı makamlarının, onun söz konusu yasadışı  

örgütler tarafından planlandığı ve hayata geçirildiği iddia edilen şiddet  

eylemlerine herhangi bir şekilde aktif olarak katıldığına ilişkin herhangi bir  

23  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

delil sunmadığını ileri sürmüştür. Buna ek olarak, yargı makamlarını iyi  

niyetle yapılmış olan eleştirilerden korumak veya bu örgütlere mensup  

olduğundan şüphe edilen kişilere karşı alınan tedbirleri izlerken ve bu  

tedbirler hakkında yorum yaparken bu gibi eleştirileri dile getiren  

gazetecileri mahkûm etmek demokratik toplumda gerekli değildir.  

85. Başvurucu ayrıca Hükümet’in, kamuyu bilgilendirmeleri için  

ellerinde bulunan ana iletişim kanalları aracılığıyla siyasi eleştiriye cevap  

vermek yerine, ifade özgürlüğü hakkını ihlal eder biçimde ceza hukuku  

yaptırımlarını tercih ettiğinden şikâyetçi olmuştur.  

B. Üçüncü taraf müdahiller  

1. İnsan Hakları Komiseri  

86. İnsan Hakları Komiseri, ilk olarak, büyük ölçüde Nisan ve Eylül  

2016’da Türkiye’ye düzenlediği ziyaretlerinde yaptığı tespitlere dayanarak,  

Türkiye’deki yaygın ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ihlallerinin tekrar  

tekrar altını çizdiğini gözlemlemiştir. Komiser, Türkiye savcı ve  

mahkemelerinin terörle mücadele mevzuatını çok geniş biçimde  

yorumladıkları görüşünü dile getirmiştir. Hükümet makamlarına karşı  

muhalefet veya eleştiri dile getiren birçok gazeteci, herhangi bir somut delil  

olmaksızın tamamen gazetecilik faaliyetlerine dayanarak tutuklanmıştır.  

İnsan Hakları Komiseri, genellikle gazetecilerle ilgili soruşturma  

dosyalarındaki somut deliller onların gazetecilik faaliyetleriyle ilgili  

olduğundan Hükümet’in iddiasının inandırıcılıktan uzak olduğunu  

belirterek, Hükümet’in gazetecilere karşı başlatılan ceza yargılamalarının  

onların mesleki faaliyetleriyle bağlantılı olmadığı iddiasını reddetmiştir. Ne  

darbe teşebbüsü ne de terör örgütlerinin ortaya koyduğu tehlikelerin basın  

özgürlüğüne ciddi bir müdahaleyi içeren -eleştirdiği tedbirler gibi-  

tedbirleri, haklı kılamayacağını ileri sürmüştür.  

87. İnsan Hakları Komiseri, başvurucunun yardım etmekle suçlandıkları  

FETÖ/PDY ve PKK/KCK yasadışı örgütlerinin siyasi spektrumun karşıt  

uçlarında yer aldıklarını gözlemlemiştir.  

2. Özel Raportör  

88. Özel Raportör, terörle mücadele mevzuatının Türkiye’de hükümet  

politikalarına karşı eleştirel görüşler dile getiren gazetecilere karşı uzun  

zamandır uygulandığını ifade etmiştir. Bununla beraber, olağanüstü halin  

ilanından beri, ifade özgürlüğü hakkı daha da zayıflamıştır. 15 Temmuz  

2016’dan bu yana 231 gazeteci tutuklanmıştır ve 150’den fazlası halen  

cezaevindedir ve aleyhlerinde ortaya konulan deliller ya çok belirsizdir ya  

da herhangi bir delil yoktur.  

24  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

89. Özel Raportör, “kanun ile öngörülmüş” olmadığı sürece herhangi bir  

müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı olacağını belirtmiştir. Bir  

müdahalenin ulusal hukukta bir dayanağı olması yeterli değildir; ayrıca  

kanunun niteliği de dikkate alınmalıdır. Buna göre, ilgili kişiler kanunun  

kendi durumlarında doğuracağı sonuçları öngörebilmelidir ve ulusal hukuk  

ifade özgürlüğüne yapılan keyfi müdahaleye karşı birtakım güvenceler  

sağlamalıdır.  

3. Müdahil olan hükümet dışı kuruluşlar  

90. Müdahil olan hükümet dışı kuruluşlar basın özgürlüğüne yapılan  

kısıtlamaların darbe teşebbüsünden bu yana önemli biçimde daha belirgin  

ve yaygın hale geldiğini ileri sürmüşlerdir. Basının demokratik bir toplumda  

oynadığı önemli rolün altını çizerek, gazetecilerin kamu menfaatini  

ilgilendiren meseleleri ele aldıkları için tutuklandıklarını belirtmişlerdir. Bu  

nedenle gazetecilerin tutuklanmasını içeren tedbirlere, ki bunlar otosansürü  

temin etmek üzere tasarlanmıştır, keyfi biçimde başvurulmasından şikâyetçi  

olmuşlardır.  

C. Mahkeme’nin değerlendirmesi  

1. Kabul edilebilirlik  

91. Mahkeme, Hükümet’in yukarıda 159. paragrafta ortaya konulan ve  

başvurucu tarafından karşı çıkılan itirazlarının, başvurucunun Sözleşme’nin  

10. maddesi altındaki hak ve özgürlüklerine müdahale olup olmadığının  

incelenmesiyle yakından ilgili olan meseleler doğurduğu görüşündedir. Bu  

nedenle onları esas ile birleştirmeye karar vermiştir.  

92. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi  

anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir  

temelde kabul edilemez olmadığını kaydeder. Dolayısıyla kabul edilebilir  

bulunmalıdırlar.  

2. Esas  

(a) Temel ilkeler  

93. Mahkeme ifade özgürlüğünün demokratik toplumun esas  

temellerinden biri olduğunu tekrar eder. [İfade özgürlüğü] Sözleşme’nin 10.  

maddesinin ikinci paragrafına tâbi olmak üzere, yalnızca lehte algılanan  

veya zararsız yahut önemsiz görülen “bilgi” veya “fikirler” bakımından  

değil, Devleti veya toplumun herhangi bir kısmını inciten, şok eden veya  

rahatsız edenler bakımından da geçerlidir. Bunlar çoğulculuğun,  

25  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir, ki bunlar olmadan “demokratik  

toplum” olmaz (bakınız Prager ve Oberschlick v. Avusturya, 26 Nisan 1995,  

§ 38, Series A no. 313; Castells v. İspanya, 23 Nisan 1992, § 42, Series A  

no. 236; Handyside v. Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49, Series A no. 24;  

ve Jersild, yukarıda atıf yapılan, § 37).  

94. Özel olarak basın özgürlüğü, topluma siyasi liderlerinin fikirlerini ve  

tavırlarını keşfetmek ve bunlar hakkında bir görüş oluşturmak için en iyi  

araçlardan birini sunar. Özellikle de, siyasetçilere kamuoyunu meşgul eden  

meseleler üzerine düşünme ve yorum yapma imkânı verir; böylece herkesin,  

demokratik toplumun en temelinde yer alan özgür siyasi tartışmaya  

katılmasına olanak sağlar (bakınız Lingens v. Avusturya, 8 Temmuz 1986, §  

42, Series A no. 103, ve Castells, yukarıda atıf yapılan, § 43).  

95. Her ne kadar basının özellikle de düzenin bozulmasının önlenmesi  

ve başkalarının itibarının korunması bakımından bazı sınırları aşmaması  

gerekse de, basının görevi -yükümlülükleri ve sorumluluklarıyla tutarlı bir  

biçimde- adaletin işlemesi de dahil olmak üzere, kamu menfaatini  

ilgilendiren her konuda bilgi ve fikirleri yaymaktır (bakınız De Haes ve  

Gijsels v. Belçika, 24 Şubat 1997, § 37, Reports of Judgments and Decisions  

1997-I; The Sunday Times v. Birleşik Krallık (no. 1), 26 Nisan 1979, § 65,  

Series A no. 30; ve Observer ve Guardian v. Birleşik Krallık, 26 Kasım  

1991, § 59, Series A no. 216). 10. madde yalnızca ifade edilen fikir ve  

bilgilerin içeriğini değil, aynı zamanda iletildikleri biçimi de koruma altına  

alır (bakınız Oberschlick v. Avusturya (no. 1), 23 Mayıs 1991, § 57, Series  

A no. 204). Basının bu gibi bilgi ve fikirleri yayma görevi olduğu gibi,  

halkın da bunları almaya hakkı vardır. Aksi olsaydı, basın hayati olan  

“kamu bekçi köpeği” rolünü oynayamazdı (bakınız Thorgeir Thorgeirson v.  

İzlanda, 25 Haziran 1992, § 63, Series A no. 239, ve Bladet Tromsø ve  

Stensaas v. Norveç [BD], no. 21980/93, § 62, ECHR 1999-III). Gazetecilik  

özgürlüğü ayrıca bir derece abartıya başvurmayı veya hatta provokasyonu  

da kapsar (bakınız Prager ve Oberschlick, yukarıda atıf yapılan, § 38;  

Thoma v. Lüksemburg, no. 38432/97, §§ 45-46, ECHR 2001-III; ve Perna v.  

İtalya [BD], no. 48898/99, § 39, ECHR 2003-V).  

96. Dahası, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında siyasi konuşmalara  

veya kamu menfaatini ilgilendiren meselelere dair tartışmalara getirilecek  

sınırlamalar için az yer vardır (bakınız Sürek ve Özdemir v. Türkiye [BD],  

no. 23927/94 ve 24277/94, § 60, 8 Temmuz 1999, ve Wingrove v. Birleşik  

Krallık, 25 Kasım 1996, § 58, Reports 1996-V). Buna ek olarak, izin  

verilebilir eleştirinin sınırları, özel vatandaşlara veya hatta siyasetçilere  

kıyasla, hükümet bakımından daha geniştir. Demokratik bir sistemde  

hükümetin eylemleri veya ihmalleri, yalnızca yasama ve yargı makamları  

tarafından değil, aynı zamanda basın ve kamuoyu tarafından da yakından  

26  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

gözlenmelidir. Dahası, hükümetin sahip olduğu baskın pozisyon, hükümetin  

cezai işlemlere başvururken, özellikle de rakiplerinin veya basının haksız  

saldırılarına ve eleştirilerine cevap vermek için başka araçlar bulunduğunda,  

çekince göstermesini gerektirmektedir (bakınız Castells, yukarıda atıf  

yapılan, § 46).  

97. Demokratik bir toplum kavramının en temelinde yatan siyasi  

tartışma özgürlüğü, halkı terörist saldırılar gerçekleştirmeye teşvik etmediği  

veya şiddet kullanılmasını onaylamadığı sürece, yasaklı örgütlerin  

görüşlerinin özgür ifadesini de içerir. Halkın, bir çatışma veya gerginlik  

durumunu farklı görme biçimleri hakkında bilgi alma hakkı vardır; bu  

açıdan makamlar, çekinceleri ne olursa olsun, tüm tarafların kendi  

görüşlerini ifade etmelerine izin vermelidir. Yasaklı örgütlerden çıkan  

materyalin yayımlanmasının şiddete teşvik riski taşıyıp taşımadığının  

değerlendirilmesi için, Mahkeme’nin içtihadı açısından, her şeyden önce söz  

konusu materyalin içeriği ve yayımlandığı arka plan göz önüne alınmalıdır  

(bakınız, benzer yönde, Gözel ve Özer, yukarıda atıf yapılan, § 56).  

98. Bu bağlamda ifade edilen görüşlerin şiddete teşvik içermediği  

durumda -bir başka deyişle, şiddet eylemlerine veya kanlı intikama  

başvurmayı savunmadığı, destekçilerinin hedeflerine ulaşmak için terörist  

eylemler gerçekleştirilmesini meşrulaştırmadığı veya belirlenmiş kişilere  

karşı derin ve mantıksız bir nefret göstererek şiddeti desteklemesinin  

muhtemel olduğu şeklinde yorumlanabilir olmadığı sürece- Âkit Devletler  

toplumun bunlar konusunda bilgi sahibi olma hakkını, 10 § 2 maddesinde  

belirlenen amaçlara, yani toprak bütünlüğünün korunması ve ulusal  

güvenlik ve düzenin bozulmasının veya suç işlenmesinin önlenmesine  

dayanarak bile kısıtlamamalıdır (bakınız Sürek v. Türkiye (no. 4) [BD], no.  

24762/94, § 60, 8 Temmuz 1999; Gözel ve Özer, yukarıda atıf yapılan, § 56;  

Nedim Şener, yukarıda atıf yapılan, § 116; ve Şık, yukarıda atıf yapılan, §  

105).  

(b) Müdahale olup olmadığı  

99. Mahkeme, daha önce, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkiye  

sahip olan bazı durumların, ilgili kişilere -henüz kesin olarak hüküm  

giymemiş kişilere- gerçekten de bu özgürlüğü kullanmalarına yapılan bir  

müdahalenin mağduru statüsünü verdiğine karar vermiştir (bakınız, diğer  

kararların yanı sıra, Dilipak v. Türkiye, no. 29680/05, §§44-47, 15 Eylül  

2015). Mahkeme, araştırmacı gazetecilerin çok ciddi suçlardan başlatılan  

ceza yargılaması sırasında neredeyse bir yıl boyunca tutuklu kalmalarına  

ilişkin olarak da aynı değerlendirmeyi yapmıştır (bakınız Nedim Şener,  

yukarıda atıf yapılan, §§ 94-96, ve Şık, yukarıda atıf yapılan, §§ 83-85).  

27  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

100. Mahkeme mevcut davada, Cumhuriyet gazetesindeki bir  

araştırmacı gazeteci olarak güncel siyasi gelişmeleri aktarma ve  

değerlendirmesinden oluşan olgulara dayanarak, terör örgütlerine yardım  

etmek olarak nitelendirilen eylemler nedeniyle başvurucuya karşı ceza  

yargılaması başlatıldığını gözlemlemektedir. Olguların bu şekilde  

nitelendirilmesi; savcılık makamının başvurucuyu Ceza Kanunu’nda ağır  

cezası olan terör örgütüne yardım etmekle suçladığı, başvurucunun  

tutuklandığı iddianamede de yer almıştır.  

101. Mahkeme ayrıca başvurucunun bu ceza yargılamaları bağlamında  

yaklaşık on üç ay tutuklu kaldığını kaydetmektedir. Mahkeme,  

başvurucunun tutuklanmasına ve tutukluluğunun devamına hükmeden yargı  

makamlarının başvurucunun terör bağlantılı suçlardan suçlu olduğuna dair  

ciddi ve inandırıcı deliller olduğu değerlendirmesini yaptıklarını  

gözlemlemektedir.  

102. Mahkeme, başvurucunun aleyhinde yürütülen ceza yargılaması  

bağlamında, ağır cezalar ihtiva eden ve gazetecilik işiyle doğrudan ilişkili  

suçlardan tutuklanmasının, gerçek ve etkili bir kısıtlama olduğu ve  

dolayısıyla başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına “müdahale”  

teşkil ettiği görüşündedir (bakınız Nedim Şener, yukarıda atıf yapılan § 96,  

ve Şık, yukarıda atıf yapılan, § 85). Bu değerlendirmeye dayanarak  

Mahkeme, Hükümet’in başvurucunun mağdur statüsüne dair yaptığı  

itirazları reddetmektedir.  

103. Aynı sebeplerle, Mahkeme benzer şekilde Hükümet’in  

Sözleşme’nin 10. maddesi altındaki şikâyetler bakımından iç hukuk  

yollarının tüketilmediğine dair itirazını da reddetmektedir (bakınız, mutatis  

mutandis, Yılmaz ve Kılıç v. Türkiye, no. 68514/01, §§ 37-44, 17 Temmuz  

2008).  

(c) Müdahalenin haklı olup olmadığı  

104. Bu gibi bir müdahale, maddenin ikinci paragrafında yer alan  

gereklilikleri yerine getirmediği sürece Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal  

edecektir. Dolayısıyla müdahalenin “kanun ile öngörülmüş” olup olmadığı,  

ikinci paragrafta bahsi geçen bir veya daha fazla meşru amaç güdüp  

gütmediği ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik toplumda gerekli” olup  

olmadığı değerlendirilecektir.  

105. Mahkeme, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi anlamında “kanun ile  

öngörülmüş” ifadesinin ilk olarak müdahalenin ulusal hukukta bir temeli  

olmasını gerektirdiğini; ayrıca söz konusu kanunun niteliğine de atıf  

yaptığını, kanunun sonuçlarını da öngörebilmesi gereken ilgili kişi için  

kanunun erişilebilir olması gerektiğini ve hukukun üstünlüğü ile uyumlu  

28  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

olması gerektiğini tekrar eder. Takdir yetkisi tanıyan bir kanun; takdir  

yetkisinin kapsamı ve nasıl uygulanacağı, bireye keyfi bir müdahaleye karşı  

yeterli koruma sağlamak için yeterince açık biçimde ve söz konusu meşru  

amaç da göz önüne alınarak belirlenmişse, tek başına bu gereklilik ile  

uyumsuz değildir (bakınız, diğer kararların yanı sıra, Müller ve Diğerleri v.  

İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 29, Series A no. 133; Ezelin v. Fransa, 26 Nisan  

1991, § 45, Series A no. 202; ve Margareta ve Roger Andersson v. İsveç, 25  

Şubat 1992, §75, Series A no. 226-A).  

106. Mevcut davada başvurucunun yakalanması ve tutuklanması  

Sözleşme’nin 10. maddesi altındaki haklarına müdahale teşkil etmektedir  

(bakınız yukarıda 182. paragraf). Mahkeme halihazırda başvurucunun  

tutukluluğunun Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi bağlamında bir suç  

işlediğine dair meşru şüpheye dayalı olmadığına ve 5 § 1 maddesi altında  

özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (bakınız  

yukarıda 184. paragraf). Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100.  

maddesine göre, bir kişinin yalnızca suç işlediğine dair kuvvetli şüphe  

uyandıran delillerin varlığında tutuklanabileceğini kaydetmekte ve bununla  

bağlantılı olarak, ulusal makamlar başvurucunun tutukluluğunun hukuka  

uygunluğunu denetlerken, meşru şüphenin yokluğunun evleviyetle kuvvetli  

şüphenin de olmadığı anlamına gelmiş olması gerektiği değerlendirmesini  

yapmıştır. Ayrıca Mahkeme Sözleşme’nin5 § 1 maddesinin (a)’dan (f)’ye  

alt paragraflarının kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılabileceği halleri  

tahdidi olarak içerdiği ve herhangi bir özgürlükten mahrum bırakma  

durumunun, bu hallerden biri kapsamına girmediği sürece hukuka uygun  

olmayacağını tekrar etmektedir (bakınız Khlaifia ve Diğerleri v. İtalya  

[BD], no. 16483/12, § 88, 15 Aralık 2016).  

107. Mahkeme ayrıca Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri altında hukuka  

uygunluk gerekliliklerinin her iki halde de bireyleri keyfilikten korumayı  

amaçladığını gözlemlemektedir (bakınız 5. madde açısından 112., 114. ve  

118. paragraf ve 10. madde açısından 185. paragraf). Buradan, hukuka  

uygun olmayan bir tutukluluk tedbiri Sözleşme tarafından güvence altına  

alınan özgürlüklerden birine müdahale teşkil ettiği sürece, bu özgürlüğün  

ulusal hukuk tarafından öngörülmüş bir kısıtlaması olarak görülemeyeceği  

anlaşılır.  

108. Buna göre, başvurucunun Sözleşme’nin 10 § 1 maddesi altındaki  

hak ve özgürlüklerine yapılan müdahale 10 § 2 maddesi altında  

meşrulaştırılamaz, çünkü kanun ile öngörülmemiştir (bakınız Steel ve  

Diğerleri v. Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, §§ 94 ve 110, Reports 1998-  

VII, ve, mutatis mutandis, Huseynli ve Diğerleri v. Azerbaycan, no.  

67360/11 ve 2 diğer başvuru, §§ 98-101, 11 Şubat 2016). Mahkeme  

29  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

dolayısıyla söz konusu müdahalenin meşru amacı olup olmadığı ve  

demokratik toplumda gerekli olup olmadığını incelemek zorunda değildir.  

109. Buna göre, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.  

VI.  

SÖZLEŞME’NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ  

İDDİASI  

110. Son olarak başvurucu, tutukluluğunun Hükümet’i eleştirdiği için  

onu cezalandırmak için tasarlandığını iddia etmiştir. Başvurucu, ilk ve  

devam eden tutukluluğunun amacının gazetecilik faaliyetleri sebebiyle  

kendisini yargısal tacize maruz bırakmak olduğunu ileri sürmüş;  

Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddeye  

dayanmıştır.  

3. Mahkeme’nin değerlendirmesi  

111. Mahkeme, Sözleşme’nin 18. maddesinin yorumlanmasına ve  

uygulanmasına ilişkin, özellikle son zamanlarda Merabishvili (yukarıda atıf  

yapılan, §§ 287-317) ve Navalnyy v. Rusya ([BD], nos. 29580/12 ve diğer 4  

numara, §§ 164-65, 15 Kasım 2018) kararlarında belirtildiği şekliyle, genel  

ilkelere atıfta bulunmaktadır.  

112. Mahkeme, başvurucunun temel şikâyetinin, Hükümet’e muhalefet  

ettiği düşünülen yayınları (haberleri ve sosyal medya paylaşımları)  

nedeniyle özellikle hedef haline geldiği olduğunu gözlemlemektedir.  

Mahkeme, başvurucunun ilk ve devam eden tutukluluğunun Hükümet’e  

yönelik eleştirilerini susturma ve halkın Hükümet’in resmi kaynaklarıyla  

uyuşmayan bilgileri almasını engelleme yönünde gizli bir amaç taşıdığı  

iddialarını da not etmektedir.  

113. Mahkeme, başvurucu tarafından iddia edildiği gibi, tutukluluğunun  

ağır basan amacının “gizli bir amaç” taşıyıp taşımadığını tespit ederken,  

sahip olduğu bütün unsurları inceleyerek “makul şüphenin ötesinde” ispat  

testi uyguladığını not etmektedir. Mahkeme bu sonuca varırken uluslararası  

gözlemcilerin, sivil toplum kuruluşlarının ya da medyanın raporları ve  

açıklamaları ya da diğer ulusal ve uluslararası mahkemelerin kararları gibi  

temel olaylara ilişkin bilgilerin, bağlamsal olayların veya olaylara ilişkin bir  

sıralama gibi başlıca olaylar hakkında çıkarımlarda bulunulmasına imkân  

verebilecek bağlamsal delilleri de dikkate alabilir (bakınız, Merabishvili,  

yukarıda atıf yapılan, §§ 311-17, ve Navalnyy, yukarıda atıf yapılan, § 165).  

Mahkeme ayrıca, başvurucuya karşı alınan tedbirlerin ağır basan amacının  

zamanla değişebileceğini, başlangıçta muhtemelen bir hedef ya da meşru bir  

amaç olarak görülebilecek hususun zamanla daha az makul hale  

gelebileceğini ve ilave bağlamsal delillerin kamu makamlarının muhalif  

30  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

siyasette yer alan kişilerin Sözleşmesel özgürlüklerini sınırlama yönündeki  

süregelen egilimlerinin bir göstergesi olabileceğini göz önünde  

bulundurarak tartışma konusu olayların sırasını ve şeklini bir bütün olarak  

dikkate almalıdır (bakınız Navalnyy, yukarıda atıf yapılan, §§ 171-72 ve  

§-175).  

114. Mahkeme, söz konusu tedbirlerin ve Türkiye’de diğer muhalif  

gazetelere karşı açılan ceza yargılamalarını bağlamında alınan diğer  

tedbirlerin müdâhil olan üçüncü taraflarca ağır bir şekilde eleştirildiğini not  

etmektedir. Ancak, öte yandan, siyasi süreç ve yargı süreci temel olarak  

birbirinden farklı olduğundan, Mahkeme, Merabishvili kararında (yukarıda  

atıf yapılan, §§ 310-317) ve belirli ilgili unsurlara ilişkin kendi  

değerlendirmelerinde belirtilen kriterlere uygun olarak (bakınız  

Khodorkovskiy v. Rusya, no. 5829/04, § 259, 31 May 2011; Ilgar  

Mammadov, yukarıda atıf yapılan, § 140; ve Rasul Jafarov v. Azerbaycan,  

no. 69981/14, § 155, 17 Mart 2016) kararını delillere dayandırmalıdır.  

115. Söz konusu davada Mahkeme, başvurucuya yönelik suçlamaların  

Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi anlamında “makul şüphe”ye dayanmadığına  

karar vermiştir. Özellikle, başvurucunun işlediği iddia edilen eylemlerine  

karşı alınan tedbirlerin objektif bir değerlendirmeye dayalı makul şüphelerle  

gerekçelendirilmediğine; bunun yerine, tedbirlerin başta ifade özgürlüğü  

olmak üzere, Sözleşme’deki hakların kullanımıyla ilgili olan ve iç hukukta  

suç haline getirilen bir hareket olarak kabul edilemeyecek yazılı  

materyallere dayandığına karar verilmiştir. Mahkeme, başvurucunun bu  

kadar ciddi bir suçlamaya dayanarak tutuklanmasının başvurucu üzerinde  

görüşlerini kamuya ifade etme isteğinde caydırıcı bir etki yarattığını ve  

çeşitli güncel siyasi konu ve Hükümet’in yönetimi hakkında haber ve yorum  

yapmak isteyen diğer gazeteceler üzerinde oto-sansüre yol açabilecek bir  

ortam yarattığını kabul etmektedir.  

116. Öte yandan, Hükümet başvurucunun aleyhine alınan tedbirlerin  

amacının  

makul  

şüphelerle  

gerekçelendirildiği  

argümanını  

temellendirememişse de, Sözleşme’nin 5 § 1 ve 10. maddelerinin ihlal  

edilmesi kendi içinde ayrıca 18. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmak  

için yeterli değildir. (bakınız yukarıda atıf yapılan Navalnyy, § 166)  

Gerçekten,  

Mahkeme’nin Merabishvili kararında  

(yukarıda  

atıf  

yapılan, § 291) belirttiği gibi, Sözleşme’den doğan bir hakka veya  

özgürlüğe getirilen kısıtlamanın, buna izin veren fıkranın gerektirdiklerinin  

tamamını karşılamıyor olması, tek başına, 18. madde kapsamında herhangi  

bir sorun gündeme getirmeyebilmektedir. Söz konusu madde uyarınca  

ortaya konulan bir şikâyetin ayrıca incelenmesi, ancak kısıtlamanın  

Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaca hizmet ettiği iddiasının davanın temel  

yönü olması halinde mümkündür. Yine de, meşru bir amacın yokluğunda,  

31  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

tespit edilebilir gizli bir amaç olup olmadığı sorusuna cevap aranması  

gerekmektedir. (bakınız yukarıda atıf yapılan Navalnyy, § 166).  

117. Mahkeme, başvurucular hakkında uygulanan tedbirin bildirilen  

amacının, 2016 yılında gerçekleşen darbe girişimine yol açan girişimlere ve  

ayrılıkçı ya da sol görüşlü hareketlerin üyeleri tarafından işlenen şiddet  

girişimlerine ilişkin soruşturmalar yürütülmesi ve başvurucuların üzerlerine  

atılı suçları işleyip  

işlemediğinin  

tespit edilmesi olduğunu  

gözlemlemektedir. Bu olaylardan kaynaklanan ciddi düzeydeki karışıklık ve  

can kayıpları dikkate alındığında, bu olaylarla ilgili soruşturmalar  

yürütülmesi tamamıyla meşrudur. Ek olarak, darbe girişiminin ülke  

genelinde olağanüstü hal ilan edilmesine yol açtığının da göz ardı  

edilmemesi gerekmektedir.  

118. Mahkeme, başvurucunun suçlandığı ve hakkında soruşturma  

başlatılan eylemlerin kronolojik silsilesinde ters bir durum görülmediğini  

gözlemlemektedir. Başvurucuya 2016 yılının sonunda açılan soruşturmada  

isnat edilen eylemlerin büyük bir çoğunluğu, 2015 ve 2016 yılında  

gerçekleşmiştir. Bu sebeple, isnat edilen eylemlerle başvurucunun  

tutuklanmasına yol açan ceza soruşturmasının açılması arasında uzun bir  

zaman geçtiği söylenemez. (karşılaştırmalı olarak bakınız Kavala, yukarıda  

atıf yapılan, §§ 225-28)  

119. Mahkeme, Hükümet yetkililerinin ya da devlet başkanının  

başvuruculara karşı ceza yargılamalarına ilişkin kamuoyuna açıklamalarda  

bulunmasının, bazı durumlarda, yargı kararının arkasındaki gizli amaca delil  

teşkil edebileceğini kabul etmeye hazırdır. (bakınız Kavala, yukarıda atıf  

yapılan, § 229; Merabishvili, yukarıda atıf yapılan, § 324; ve Tchankotadze  

v. Gürcistan, no. 15256/05, § 114, 21 Haziran 2016) Ancak Mahkeme, söz  

konusu davada Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının istihbarat  

servislerine ait silah taşımak amacıyla kullanılan tırların istikameti hakkında  

yaptığı açıklamaların doğrudan başvurucuların kendisine değil, o sırada  

yayın yönetmeni olan C.D.’nin şahsı altında bütün Cumhuriyet Gazetesi’ne  

yönelik olduğunu not etmektedir. Dahası, Anayasa Mahkemesi’nin C.D. ve  

o sırada Gazete’nin temsilcisi olan diğer bir kişi lehine, kendilerine karşı  

şüphelerin anayasaya aykırı olduğuna karar verdiği not edilmelidir.  

Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi’nin kararının bağlayıcı olmadığı,  

kendisini bağlamadığı, bu karara uymayacağı açıklamalarının hukuk  

devletinin ana ilkeleriyle açıkça çeliştiği doğrudur. Ancak, böyle bir  

hoşnutsuzluk açıklamasının kendisi, başvurucuların Sözleşme’yle uyumlu  

olmayan saiklerle tutuklandığının delili olmaya yetmez.  

120. Başvurucular hakkında iddianame hazırlamak da dâhil olmak üzere,  

yürütülen soruşturmaya katılan savcının kendisinin de FETÖ örgütüne üye  

32  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT  

olma suçuyla yargılanması olgusu bakımından Mahkeme, başvurucular  

hakkında tutuklama ve tutukluluk halinin devamının savcılığın değil, sulh  

ceza hakimliği ya da ağır ceza mahkemesinin bir veya birden fazla üyesinin  

verdiği kararlara dayanması nedeniyle, bu durumun tek başına Sözleşme’nin  

18. maddesinin ihlaline dair belirleyici bir delil olarak kabul  

edilemeyeceğine karar vermiştir. Dahası, bu durum ortaya çıktığında söz  

konusu savcı, iddianame hazırlanmadan önce soruşturmadan çıkartılmıştır.  

121. Bununla birlikte Mahkeme, başvurucunun bu kadar ciddi bir  

suçlamaya dayanarak tutuklanmasının başvurucu üzerinde görüşlerini  

kamuya ifade etme isteklerinde caydırıcı bir etki yarattığını ve çeşitli güncel  

siyasi konu ve Hükümet’in yönetimi hakkında haber ve yorum yapmak  

isteyen diğer gazeteceler üzerinde oto-sansüre yol açabilecek bir ortam  

yarattığını kabul etmektedir. Yine de, bu bulgu da, 18. maddenin ihlal  

edildiğine karar vermek için tek başına yeterli değildir.  

122. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun Sözleşme’nin 5.  

ve 10. maddeleri altındaki şikâyetlerini dikkatli bir şekilde incelediğini ve  

kararını, çok sayıda karşı oy yazısından anlaşıldığı üzere, derin bir  

tartışmanın ardından aldığını gözlemlemektedir.  

123. Başvurucunun Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiği iddiasını  

desteklemek için dayandığı unsurlar, ayrı ayrı ya da bir bütün olarak birlikte  

ele alındığında, Mahkeme’nin başvurucunun Sözleşme’de öngörülmeyen bir  

amaç dışında bir amaçla tutuklandığına karar vermek için yeterli homojen  

yapı gösteren bir bütün teşkil etmemektedir.  

124. Bütün bulguları göz önünde bulunduran Mahkeme, başvurucunun  

tutukluluğunun Sözleşme’nin 18. maddesi anlamında öngörülmeyen bir  

amaç güttüğüne yönelik makul şüphenin ötesine geçen bulgulara  

ulaşamamıştır. Bu sebeple, söz konusu davada Sözleşme’nin 5. ve 10.  

maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddesi ihlal edilmemiştir.  

VII.  

SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİ  

Mahkeme, başvurucuya manevi tazminat olarak 16.000 Euro  

ödenmesine karar vermiştir.  

{signature_p_1}  

{signature_p_2}  

33  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT – SEPARATE OPINIONS  

YARGIÇ YÜKSEL’İN KISMÎ MUTABIK VE KISMÎ MUHALİF  

GÖRÜŞÜ  

125. Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi kapsamında bir ihlal bulunmasında  

çoğunlukla birlikte, başvurucunun şikâyeti üzerine Sözleşme’nin 10.  

maddesi kapsamında bir ihlal bulunmasında ise karşıt oy kullandım.  

126. Başvurucunun Sözleşme’nin 5 § 1. maddesine ilişkin şikâyeti  

hakkında, çoğunluğun vardığı sonuca katılmakla birlikte, aşağıda belirtilen  

sebepler nedeniyle kendimi bu yargılamanın gerekçelendirilmesindeki ve  

yaklaşımındaki belli bölümlerden ayrık tutuyorum.  

127. Dava genel olarak bir gazeteci olan başvurucunun tutuklanması ve  

tutukluluk halinin devam etmesi ile ilgilidir. Kanımca, bu dava nezdinde iki  

farklı olgunun birbirinden ayrılması gerekmektedir: cezai soruşturma  

kapsamında bir gazetecinin tutuklanması ve cezai soruşturmanın  

başlatılması. Bir gazetecinin tutuklanması hususunda, bu davanın ana  

hatlarını onaylıyorum ve bu tarz önlemlerin sadece zorunlu sebeplerle,  

istisnai şartlar altında alınması gerektiğine inanıyorum.  

128. Ağırlıklı olarak terör örgütlerinin lehine propaganda yaydığı  

şüphesiyle başvurucunun tutuklanmasına Aralık 2016’da karar verildi  

(kararın 11. paragrafına bakınız). Sonrasında kendisinin terör örgütleri  

lehine propaganda yaptığı ve bu terör örgütlerine yardımda bulunduğu  

şüphesiyle tutukluluğun devam etmesine karar verildi. Başta terör  

örgütlerine yardım etmek hakkındaki suçlamalar olmak üzere, bu  

suçlamaların yeni sınıflandırması hakkında endişelerimi belirtmek  

zorundayım. Bu bağlamda sadece Yargıtay’ın işbu davaya ilişkin  

değerlendirmelerine atıfta bulunuyorum (bkz. Kararın 47-50. paragrafları).  

Doğrusunu söylemek gerekirse başvurucuya yöneltilmiş olan suçlamalar -  

özellikle terör örgütlerine yardım etme suçuna istinaden- en baştan itibaren  

kötü bir şekilde sınıflandırılmışlardır. Başvurucunun söz konusu  

davranışları dikkate alındığında kendisinin terör örgütleri lehine propaganda  

yaydığına ilişkin makul bir şüphe olduğunu kabul edebilirim. Ancak söz  

konusu davada, hem terör örgütleri lehine propaganda yayma hem de terör  

örgütlerine yardım etme suçları açısından -bunların arasında bir ayrım  

yapmaksızın (5. maddenin 1. ve 3. paragraflarının birlikte okunmasının  

ışığında)- makul şüphenin varlığının incelenmesi ve terör örgütlerine yardım  

etme suçu hakkında makul bir şüphenin var olduğu konusunda ciddi  

kuşkularım olduğu için Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi kapsamında bir ihlal  

bulunmasında çoğunlukla birlikte oy kullandım. Buradan hareketle, yerel  

mahkemelerin sınıflandırma konusunda hatalı olduğuna inanıyorum ve  

çoğunluğun başvurucunun terör örgütlerine yardım ettiği iddiası hakkındaki  

34  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT – SEPARATE OPINIONS  

şüphenin gereken asgari miktardaki makullüğe ulaşmadığı görüşüne  

katılıyorum.  

129. Başvurucunun Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyeti  

kapsamında, çoğunluk başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi altında  

düzenlenen hak ve özgürlüklerine yapılan müdahalenin bir kanuni  

dayanaktan yoksun olması nedeniyle ilgili maddenin ikinci paragrafı  

ışığında haklı görülemeyeceğini düşünmektedir. Bu sonuca varırken  

çoğunluk sadece Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi kapsamında bir ihlal  

olduğuna dayanmış, 10. madde kapsamında bir ek inceleme yapmamıştır  

(kararın 187-88. paragraflarına bakınız). Bu yaklaşıma katılmadığıma ilişkin  

düşüncelerimi Ragıp Zarakolu v. Türkiye (no. 15064/12, 15 Eylül 2020) ve  

Sabuncu ve Diğerleri v. Türkiye (no. 23199/17, 10 Kasım 2020)  

kararlarındaki mutabakat görüşlerimde belirttim. Ancak bu kararda -aşağıda  

açıkladığım nedenden dolayı- 10. maddenin ihlaline ilişkin olumsuz yönde  

oy kullandım.  

Başvurucu, bir terör operasyonun esnasında bir savcıyı rehin alan ve  

sonrasında onu öldüren bir kişiyle ve PKK’nın liderlerinden biriyle röportaj  

yapmıştır. Kanımca, bu röportajların ve başvurucunun başka aktivitelerinin  

(belirli sosyal medya paylaşımları, vb.) sadece medya özgürlüğünün değil  

ayrıca medya özgürlüğü kapsamına girip girmediğine ilişkin bir cezai  

soruşturmanın konusu olabileceği düşüncesi anlaşılabilirdir. Gazetecilik ile  

ilgili aktivitelere daha geniş bir ifade özgürlüğü tanındığını kabul ediyorum  

ancak bu özgürlüğe, Mahkeme’nin de yerleşik içtihadında geliştirdiği  

sorumlu gazeteciliğin ilkelerinden kaynaklanan birtakım ödev ve  

sorumluluklar eşlik etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme’nin sorumlu  

gazeteciliğin üstünde durduğu kararlarında atıf yapıyorum.  

130. Jersild v. Denmark (23 Eylül 1994, Seri A no. 298) kararında  

Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesine kapsamında bir ihlal olduğuna  

gazetecinin söz konusu habere ilişkin tutumunu dikkatli bir şekilde  

inceledikten sonra karar vermiştir (bkz. ilgili kararın 31. Paragrafının sonu).  

Sürek v. Türkiye (no. 1) ([BD], no. 26682/95, ECHR 1999-IV) ve Sürek v.  

Türkiye (no. 3) ([BD], no. 24735/94, 8 Temmuz 1999) kararlarında  

Mahkeme, 10. Maddeye ilişkin bir ihlal olmadığı sonucuna varırken, genel  

yayın yönetmeni başta olmak üzere, gazetecilerin görevlerinin üzerinde  

durmuştur (bkz., özellikle, Sürek (no.1) kararı §63 ve Sürek (no.3) kararı  

§41). Falakaoğlu ve Saygılı v. Türkiye (no. 22147/02 ve 24972/03, §34, 23  

Ocak 2007) kararında Mahkeme, 10. madde kapsamında bir ihlal  

olmadığına karar vermiş, suç örgütlerinin liderlerine bir platform  

sağlamanın tehlikesinin altını çizmiş ve bunun terör propagandasının  

yayılmasına neden olacağından bahsetmiştir. Saygılı ve Falakaoğlu v.  

Türkiye (no. 2) (no. 38991/02, § 28, 17 Şubat 2009) kararında ise Mahkeme,  

35  

ŞIK v. TURKEY (No. 2) JUDGMENT – SEPARATE OPINIONS  

barışçıl bir mesaj vermediği takdirde terör örgütlerinin açıklamalarının  

basımının cezaya çarptırılabileceği sonucuna varmıştır.  

131. Mahkeme’nin yukarıda bahsedilen içtihadından hareketle, söz  

konusu davada başvurucular hakkında cezai soruşturma yürütülebilmesi  

makul görülebilir. Yerel mahkemelerce görülmesi beklenen cezai  

soruşturmaların sonucunu etkilemek istemiyorum.  

Bu nedenle, bu  

suçlamalar hakkında karar verilebilmesi için çok erken olduğunu ve 10.  

maddeye ilişkin ayrıca bir değerlendirme yapılmasına gerek olmadığını  

düşünüyorum; buna paralel olarak, çoğunluğun Sözleşme’nin 10.  

maddesinin ihlal edildiğine ilişkin görüşüne de katılmıyorum. Yukarıdaki  

bulgular ışığında, bu şikâyetin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığını  

düşünüyorum.  

YARGIÇ KŪRİŞ’İN KISMÎ MUHALEFET ŞERHİ  

Kararın hüküm kısmının 7. ve 9. bulgularında karşıt oy kullanmamın  

nedeni Sabuncu ve Diğerleri v. Türkiye (no. 23199/17, 10 Kasım 2020)  

kararında yer alan kısmi muhalefet şerhimde belirtilmiştir.  

36  

37

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim