CASE OF HATİCE ÇOBAN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
HATİCE ÇOBAN/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 36226/11)
KARAR
10. Madde • İfade özgürlüğü • Bir gösteri sırasında yapılan konuşmanın içeriği sebebiyle, terör örgütü lehinde propaganda yapma suçundan cezaya mahkûm edilme • Müdahalenin gerekliliği • Kamu menfaatine ilişkin konular • Davanın doğruluğu ve güvenilirliği • Aleyhte tek delil olan tutanağın inceleme konusu olmaması
STRAZBURG
29 Ekim 2019
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Hatice Çoban/Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Julia Laffranque,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Ivana Jelić,
Darian Pavli,
Saadet Yüksel
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölümü), 1 Ekim 2019 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Hatice Çoban’ın (“başvuran”) 18 Nisan 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 36226/11) bulunmaktadır.
-
Başvuran, Ankara Barosuna bağlı Avukat Y. Alataş tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, özellikle yapmış olduğu bir konuşma sebebiyle, cezaya mahkûm edildiği için ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini iddia etmiştir.
-
Başvuru, 6 Mart 2018 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
Başvuran, 1965 doğumlu olup, Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde, Demokratik Toplum Partisi (“DTP”) Merkez Yönetim Kurulu üyesidir.
-
Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet savcısı”), 22 Haziran 2007 tarihinde sunmuş olduğu iddianame ile, başvuranı, DTP tarafından “Dünya Barış Günü” vesilesiyle 2 Eylül 2006 tarihinde yapılan bir gösteri sırasında düzenlenen konferansta yapmış olduğu konuşmanın içeriği sebebiyle, bir terör örgütünün propagandasını yapmakla suçlamıştır. Cumhuriyet savcısı, başvuranı, konuşmasında aşağıda belirtilen sözleri sarf etmiş olması sebebiyle suçlamıştır:
“(...) Türkiye Cumhuriyeti güçleri ve PKK’nın [Kürdistan İşçi Partisi, yasa dışı silahlı örgüt] demokratik bir ortamda tartışması gerekiyor. (...) Ben 90’lı yıllara kadar Kürt olduğumu bilmiyordum ama ne zaman ayağıma bastılar (...) Buradaki Kürtler daha bilinçli, onurlu bir barış istiyoruz. PKK bir sonuçtur ve bir zorunluluktur. Kürtlerin bu ağır bedelinin cevabı onurlu bir barıştır. Biz bugün, silahlı güçlere ne olursa olusun gelin teslim olun diyemeyiz. ”
-
Başvuranla ilgili ceza davası, 29 Haziran 2007 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”) önünde başlatılmıştır.
-
Başvuran, 3 Aralık 2007 tarihinde, savunmasını istinabe yoluyla Ankara Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur. Başvuran, kendi kendini savunmak istediğini beyan etmiş ancak duruşmalara katılmaktan muaf tutulmasını talep etmiştir. Başvuran, kendisine iddianamede isnat edilen beyanlara itiraz etmiş ve konuşmasının suç teşkil eden hiçbir unsur içermediğini ileri sürmüştür.
-
Ağır Ceza Mahkemesi, 1 Nisan 2008 tarihinde, duruşmaya katılan Cumhuriyet savcısının dava hakkındaki mütalaasını sunmasının ardından başvuranın gıyabında esas hakkında kararını vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı, atılı fiilden suçlu bulmuş ve 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak iki yıl, bir ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, kararının gerekçesinde, başvuranın 3 Aralık 2007 tarihli savunmasındaki beyanlarını dikkate alarak, başvuranın katıldığı gösteriyi izleyen dört polis memuru tarafından düzenlenen 2 Eylül 2006 tarihli tutanağa göre, başvuranın iddianamede kendisine isnat edilen sözleri sarf ettiğini ve dört güvenlik görevlisinin, istinabe yoluyla tanık sıfatıyla elde edilen beyanlarında, imzalamış oldukları tutanağın içeriğinin doğruluğunu teyit ettiklerini tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, söz konusu tutanak, polis memurlarının tanık olarak verdiği ifadeler ve kaçamak olarak nitelendirdiği başvuranın beyanları bakımından, ilgilinin, 2 Eylül 2006 tarihinde düzenlenen söz konusu gösteri sırasında şu sözleri sarf ettiği kanaatine varmıştır:
“ Bir taraf deklarasyon yayınladı. Biz bunu DTP olarak destekliyoruz. Bu deklarasyonda köy yakanların araştırılması gerektiği ana dil kullanımı ve siyaset yapmalarının önünün açılması gerektiğinin belirtilmiştir ve bunu destekliyoruz.
Savaşın taraflarının konuşmaları gerekmektedir, [bu] sorunun en kolay çözümünü getirir. (...) Türkiye Cumhuriyeti güçleri ve PKK’nın demokratik ortamda tartışmaları gerekiyor. ”
“ Türkiye’deki savaş tanımı içeridedir. Onur, kimlik ve özgürlük savaşıdır. Kürtlerin odak bir refleksi, mağduriyeti vardır. PKK bir sonuçtur ve bir zorunluluktur. Kürtlerin bu ağır bedelinin cevabı onurlu bir barıştır. Biz bugün, silahlı güçlere ne olursa olsun gelin teslim olun diyemeyiz. ”
Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın bu sözlerle, PKK’nın bir bildirisine destek verdiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin PKK’yı muhatap almasını istediği ve PKK’nın, Kürtler adına onurlu bir kimlik ve özgürlük mücadelesi yürüttüğünü, bu örgütün mutlak suretle var olması gerektiğini ve üyelerinin hiçbir şekilde güvenlik güçlerine teslim olmamaları gerektiğini belirttiği kanaatine varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesine göre, ilgili, yukarıda belirtilen ifadeleriyle, PKK terör örgütünün amacının toplum içinde benimsenmesi ve yayılmasını teşvik edecek şekilde bu örgütün propagandasını yapmıştır. Yine Ağır Ceza Mahkemesine göre, söz konusu konuşmanın içeriği, başvuranın konumu, konuşmanın ilgilendirdiği toplum, ilgili tarafından izlenen amaç ve toplum tarafından bu konuşmanın algılanışı dikkate alındığında, ihtilaf konusu beyanların, ifade özgürlüğü tarafından kapsandığı kanaatine varılamaz ve bu konuşma, 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen bir terör örgütü lehinde propaganda yapma suçunu teşkil etmiştir.
-
Başvuran, 22 Nisan 2008 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, bu başvuruda, özellikle Ağır Ceza Mahkemesini, davayı yeterli şekilde incelememekle suçlamıştır. Başvuran bu bağlamda, 2 Eylül 2006 tarihli gösteriyi izleyen polis memurlarının, düzenledikleri tutanakta konuşmasının tamamını yansıtmadıklarını, konuşmalarını bir kamera veya ses kayıt cihazıyla kaydetmemiş olan polis memurlarının, sözlerini değiştirdiklerini ve her hâlükârda savcılık kararı bulunmaksızın, yasal olarak söz konusu gösteriyi izleyemeyeceklerini ve kayıt yapamayacaklarını iddia etmiştir. Başvuran bu konuda, bu son koşulun, tutanağı delil unsuru olarak kabul edilemez kıldığını belirtmiştir. Başvuran ayrıca, polis memurları tarafından tutanakta aktarılan ifadeleri ile basın tarafından yayımlanan ifadeleri arasında çelişki bulunduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, basın tarafından aktarılan ifadelerin, kendisine isnat edilen ifadeleri içermediğini, ihtilaf konusu beyanlarına ilişkin ifadesinde bu beyanları inkâr etmesine rağmen, Ağır Ceza Mahkemesinin var olan tutarsızlığı aydınlatmaya veya basın organlarının da kaydettiği konuşmasının kopyalarını elde etmeye çalışmadığını belirtmiştir. Başvuran ayrıca, tutanağı düzenleyen ve ifadeleri Ağır Ceza Mahkemesi tarafından alınan polis memurlarının, tanık olarak değerlendirilemeyeceğini, zira, kendisine göre, her hâlükârda daha önce kendi düzenlemiş oldukları tutanağa itiraz edecek durumda olmadıklarını ileri sürmüştür. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesini, ayrıca gösteriye katılanların ve basın mensuplarının tanık olarak ifadelerini almamakla suçlayarak, konuşmasının içeriğinin belirlenmesi için konuşması sırasında orada bulunan, isimlerini belirttiği dört kişinin de ifadelerinin alınmasını talep etmiştir. Başvuran son olarak, konuşmasının, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollardan çözülmesinin gerekliliğiyle ilgili olduğunu, bir terör örgütü lehinde propaganda yapmayı amaçlamadığını ve konuşmasının, kendisi tarafından ifade özgürlüğü hakkının kullanımı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
-
Yargıtay, 20 Ekim 2010 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır. Yargıtay, davanın görülme şekli, toplanan delil unsurları ve Ağır Ceza Mahkemesinin, ceza kovuşturmalarının sonuçları ve dosyanın içeriği ışığında varmış olduğu kanı ve vermiş olduğu karar dikkate alındığında, başvuranın gerekçelerinin, ilgili olmadığı kanaatine varmıştır.
-
Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Ocak 2014 tarihinde, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiğini dikkate alarak (yukarıdaki 16. paragraf), bu Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca, başvurana verilen cezanın, başvuran bu cezayı çekmeye başlamadan önce ertelenmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALARI
A. 3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
- 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
[Yukarıdaki fıkrada] belirtilen örgütlere yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlar hakkında (...) bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur. ”
- 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 Sayılı Kanun ile değiştirilen 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...) ”
- 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren, söz konusu hüküm şunu öngörmektedir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ”
B. 6352 Sayılı Kanun
- “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” 6352 sayılı Kanun (“6352 sayılı Kanun”), 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinde ve 3. fıkrasında, kesinleşen her türlü cezanın basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenen bir suç nedeniyle verilmesi koşuluyla, para cezasına ya da beş yılın altında bir hapis cezasına karşılık gelmesi durumunda, bu cezanın infazının üç yıllık bir dönem boyunca ertelenmesi öngörülmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran, hakkaniyete uygun olmayan şekilde görülen bir ceza davası sonucunda cezaya mahkûm edilmiş olması sebebiyle, Sözleşme’nin 10. maddesiyle öngörüldüğü şekliyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği kanaatindedir. Bu madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
- Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir. ”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, biri iç hukuk yollarının önceden tüketilmesine ve diğeri başvuranın mağdur sıfatına ilişkin olmak üzere iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, ilk itirazıyla ilgili olarak, cezanın infazının ertelenmesine ilişkin kararın, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 13 Ocak 2014 tarihinde, yani 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesi önünde oluşturulan bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girmesinin ardından verildiğini, ancak başvuranın bu hukuk yoluna başvurmadığını açıklamaktadır. Hükümet dolayısıyla, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği kanaatindedir. Hükümet, ikinci itirazıyla ilgili olarak, cezanın infazının ertelenmesine ilişkin karar bakımından, başvuranın mağdur sıfatını taşıdığını iddia edemeyeceği kanaatindedir.
-
Başvuran, 13 Ocak 2014 tarihli kararın, sadece kendisine verilen cezanın infazının ertelenmesiyle ilgili olduğunu, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girdiği tarihten önce verilen, Yargıtay’ın 20 Ekim 2010 tarihli kararının ardından kesinleşen mahkûmiyet kararıyla ilgili olmadığını yinelemektedir. Başvuran, cezanın infazının ertelenmesine ilişkin kararın, cezaya mahkûm edildiği kararın kesin olarak iptal edilmesini kapsamadığını eklemektedir.
-
Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazla ilgili olarak, daha önce, 6352 Sayılı Kanunla öngörülen cezaların infazının ertelenmesinin, ceza davasının esasının gözden geçirilmesine değil, yalnızca bu dava sonucunda verilen cezayla ilgili olarak yapılan bir değişikliğe dayandığını hatırlatmaktadır (Öner ve Türk/Türkiye, No. 51962/12, § 17, 31 Mart 2015). Somut olayda, başvuranın cezaya mahkûm edilmesine ilişkin kararın, 20 Ekim 2010 tarihli kararın ardından, yani Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girdiği 23 Eylül 2012 tarihinden önce kesinleşmiş olması sebebiyle (Hasan Uzun/Türkiye (k.k.), No. 10755/13, §§ 25-27, 30 Nisan 2013), ilgili, bu Yüksek Mahkeme önünde söz konusu hukuk yoluna başvuramamış ve kendisi hakkında yürütülen ceza davasına ilişkin şikâyetlerini sunamamıştır (ibidem). Bu sebeple, Hükümet tarafından ileri sürülen, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazın reddedilmesi gerekmektedir.
-
Mahkeme, başvuranın mağdur sıfatına ilişkin itirazla ilgili olarak, cezanın infazının ertelenmesi tedbirinin, ilgilinin ifade özgürlüğünün ihlal edilmiş olması nedeniyle doğrudan maruz kaldığı ceza yargılamasının ve mahkûmiyetin sonuçlarını önlenmesi ve telafi edilmesi için elverişli olmadığı kanaatindedir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Aslı Güneş/Türkiye (k.k.), No. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, No. 56566/00, §§ 32 ve 33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Bu nedenle, söz konusu itirazın reddedilmesi gerekmektedir.
-
Mahkeme, diğer taraftan, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran, 2 Eylül 2006 tarihinde yapmış olduğu konuşmanın, şiddeti övmediğini, ancak silahlı çatışma sorununu, karşılıklı diyalogla ve demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözmenin gerekliliğini vurguladığını ileri sürmektedir. Başvuran özellikle polis memurları tarafından konuşmasıyla ilgili olarak düzenlenen tutanağa itiraz etmektedir, başvurana göre bu tutanak, cezaya mahkûm edilmesi için dayanak teşkil etmiştir. Bu bağlamda başvuran, Ağır Ceza Mahkemesini, polis memurlarının hangi sebeplerle konuşmasını kaydetmediklerini araştırmamakla ve söz konusu gösteriyle ilgili basın makalelerinde aktarılan konuşma ile yukarıda belirtilen tutanakta kendisine isnat edilen konuşma arasındaki tutarsızlığı dikkate almamakla suçlamaktadır. Başvuran son olarak, bu tutanağı düzenleyen polis memurlarının, Ağır Ceza Mahkemesi önünde ifadelerini yokluğunda vermiş olduklarından, bu mahkemenin kararının yokluğunda ve Cumhuriyet savcısının esasa ilişkin mütalaasına karşı kendi savunmasını dinlemeden vermiş olduğundan şikâyet etmektedir.
b) Hükümet
-
Hükümet, Mahkeme tarafından başvuranın ifade özgürlüğünün kullanımına yapılmış bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, bu müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, toprak bütünlüğünün korunması, suçun önlenmesi ve başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması meşru amaçlarını izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, kendisine göre başvuranın, PKK’ya destek ve cesaret veren konuşmasının içeriği dikkate alındığında, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğu kanaatindedir.
-
Hükümet ayrıca, başvuran hakkında yürütülen ceza davasının, adil yargılama ilkelerine riayet ettiğini iddia etmektedir. Bu bağlamda Hükümet, ilgilinin iddialarını davanın her aşamasında sunma imkânının bulunduğunu; şayet isteseydi, Ağır Ceza Mahkemesi önünde gerçekleştirilen duruşmalara katılabileceğini; Cumhuriyet savcısının esas hakkında mütalaasını sunduğu ve mahkûmiyet kararının verildiği son duruşmaya katılmadığı için bu görüşe cevap verememiş olduğunu; her hâlükârda bu görüşün başvurana bildirilmemiş olmasının, başvuran açısından dezavantajlı hiçbir sonuç doğurmadığını; ilgilinin, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tanıkların dinlenmesine ilişkin olarak talepte bulunmadığını; başvuranın temyiz başvurusunda, 2 Eylül 2006 tarihli tutanağın içeriğini onaylayan aleyhte tanıkları sorgulatamamasına ilişkin olarak bir itirazda bulunmadığını ve ulusal mahkemelerin, kararlarını vermeden önce bütün iddiaları ve delil unsurlarını incelediklerini ileri sürmüştür.
-
Mahkemenin Değerlendirmesi
-
Mahkeme, somut olayda başvuranın, 2 Eylül 2006 tarihli gösteride yapmış olduğu konuşmanın içeriği sebebiyle, bir terör örgütü lehinde propaganda yapma suçundan cezaya mahkûm edildiğini kaydetmektedir.
-
Mahkeme, cezanın infazının ertelenmiş olmasına rağmen, başvuranın cezaya mahkûm edilmesinin, yaratabileceği caydırıcı etkiyi de dikkate alarak, ilgilinin ifade özgürlüğünün kullanımına yapılmış bir müdahale olarak değerlendirildiği kanaatindedir (Erdoğdu/Türkiye, No. 25723/94, § 72, AİHM 2000‑VI ve yukarıda anılan Ergündoğan, § 26; ayrıca aksi yönde bir karar için bk. Otegi Mondragon/İspanya, No. 2034/07, § 60, AİHM 2011).
-
Mahkeme, bu müdahalenin kanunla, yani 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, toprak bütünlüğünün korunması, suçun önlenmesi ve başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi meşru amaçlar izlediği hususlarının taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemektedir.
-
Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, ifade özgürlüğü konusundaki içtihatlarından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016), Perinçek/İsviçre [BD], No. 27510/08, § 204 -208, AİHM 2015 (özetler) ve Faruk Temel /Türkiye (No. 6853/05, §§ 53-57, 1 Şubat 2011) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır.
-
Mahkeme, somut olayda, başvuranın, ihtilaf konusu konuşmasında demokratik bir toplumda kamu menfaatini tartışmasız olarak ilgilendiren konular, yani başvuran tarafından da iddia edildiği gibi (yukarıdaki 10. paragraf), Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmesinin gerekliliği hakkında görüş ve fikirlerini ilettiğini tespit etmektedir.
-
Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ilgilinin cezaya mahkûm edilmesine dayanak gösterildiği şekliyle, başvuranın konuşmasının ilgili kısımlarını inceleyerek (yukarıdaki 9. paragraf), Ağır Ceza Mahkemesine göre, başvuranın bu konuşmayla, makamları köylerde çıkan yangınların faillerinin soruşturulması ve anadil kullanımına ve siyasi faaliyetlere yol açılması için çağrıda bulunduğunu; soruna bir çözüm bulunması amacıyla bir diyalog oluşturulması için taraflara çağrıda bulunduğunu ve “PKK’nın bir sonuç ve zorunluluk olduğunu” ve “ne olursa olsun (...) güvenlik güçlerine teslim olun diyemeyeceğini” belirttiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 9. paragraf). Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verildiği şekliyle, bu konuşmada kullanılan bazı ifadeler, bu sözlerin ifade edilebileceği bağlam, zarar verme gücü ve davanın koşulları dikkate alındığında, bu ifadelerin, şiddet kullanımına teşvik içerdiği kanaatine varılıp varılamayacağı (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999) ve başvuranın bu sözleri sebebiyle cezaya mahkûm edilmesinin izlenen meşru amaçlarla orantılı olup olmadığı sorularının ortaya çıktığını gözlemlemektedir.
-
Mahkeme, her hâlükârda, başvuranın yukarıda belirtilen ve iddianamede kendisine isnat edilen (yukarıdaki 6. paragraf) ihtilaf konusu ifadeleri (yukarıdaki 8 ve 10. paragraflar), konuşmasında kullandığını ulusal mahkemeler önünde sürekli olarak inkâr ettiğini tespit etmektedir. Mahkeme, ilgilinin ayrıca, katılmış olduğu gösterinin izlenmesiyle görevlendirilen polis memurları tarafından düzenlenen 2 Eylül 2006 tarihli, kendisine isnat edilen sözleri sarf ettiği tespit edilen tutanağın içeriğinin doğruluğuna temyiz başvurusunda da itiraz ettiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 10. paragraf). Mahkeme ayrıca, ulusal mahkemelerin başvuranın iddialarını kabul etmediklerini kaydetmektedir: Ağır Ceza Mahkemesinin kararında, özellikle bu tutanağa ve tutanağı düzenleyen polis memurlarının ifadelerine dayanılarak, başvuranın gerçekten bu sözleri sarf ettiğinin tespit edildiğini ve Yargıtay’ın, ilgilinin temyiz başvurusunu reddederek, bu kararı onadığını kaydetmektedir.
-
Mahkeme dolayısıyla, somut olayda basitçe ulusal mahkemeler tarafından ihtilaf konusu müdahaleyi haklı göstermek için başvuranın kendisini mahkeme önünde etkin şekilde savunmasını engelleyecek şekilde sunulan yeterli ve ilgili gerekçelerin bulunmamasıyla ilgili olarak, başvuran hakkında açılan ceza davasının, olayların tespiti için delil unsurlarının sunulma şekli de dâhil olmak üzere bütünüyle değerlendirildiğinde, hakkaniyete uygun şekilde görülüp görülmediği sorusunun ortaya çıktığını tespit etmektedir ((Morice/Fransa [BD], No. 29369/10, § 124, AİHM 2015; aksi yönde bir karar için bk. Saygılı ve Karataş/Türkiye, No. 6875/05, §§-75, 16 Ocak 2018, Aydoğan ve Dara Radyo Televizyon Yayıncılık Anonim Şirketi/Türkiye, No. 12261/06, § 50-53, 13 Şubat 2018, Kula/Türkiye, No. 20233/06, §§ 50-52, 19 Haziran 2018 ve Mariya Alekhina ve diğerleri/Rusya, No. 38004/12, §§ 263 ve 264, 17 Temmuz 2018).
-
Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğünün kullanımına yapılan bir müdahalenin orantılılığının değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, davanın hakkaniyete uygun şekilde görülmesinin ve başvurana verilen güvencelerin dikkate alınması gereken faktörler olduğunu hatırlatmaktadır (Baka/Macaristan [BD], No. 20261/12, § 161, 29 Mart 2016 bu kararda yer alan atıflar).
-
Mahkeme ayrıca, kanıtların kabul edilebilirlik kurallarının öncelikle iç hukuk kapsamına girmesi halinde, bütünüyle değerlendirildiğinde davanın hakkaniyete uygun şekilde görülüp görülmediğinin belirlenmesi için savunma haklarına riayet edilip edilmediğinin de sorulması gerektiğini hatırlatmaktadır. Ayrıca başvurana, delil unsurunun güvenilirliğini sorgulatma ve söz konusu delil unsurunun kullanılmasına itiraz etme imkânının verilip verilmediğinin de araştırılması gerekmektedir. Bunun yanı sıra, delil unsurunun, elde edildiği koşulların, söz konusu delilin güvenilirliği veya doğruluğu hakkında şüphe doğurup doğurmadığı hususu dâhil olmak üzere, niteliğinin de dikkate alınması gerekmektedir. Elde edilen delil unsurunun, diğer delil unsurlarıyla desteklenmemesi halinde, mutlak suretle bir hakkaniyet sorunu doğmasa da, bu delil unsurunun çok sağlam ve hiçbir şüpheye yer vermemesi durumunda diğer delil unsurlarının desteğine duyulan ihtiyacın da azalacağı kaydedilmelidir (Bykov/Rusya [BD], No. 4378/02, § 90, 10 Mart 2009).
-
Mahkeme, somut olayda şüphesiz, ceza davasının görüldüğü şehirden başka bir şehirde ikamet eden başvuranın, duruşmaya katılmaktan muaf tutulmayı talep ettiğini ve 2 Eylül 2006 tarihli tutanağın güvenilirliğine ve doğruluğuna itiraz etmesine ve -ifadesinde kullandığını inkâr ettiği- ihtilaf konusu sözleri, konuşmasında kullanmadığını ispat etmesine imkân veren Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülen dava sırasında hiçbir delil unsuru sunmadığını kaydetmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesinin, başvuranı suçlamak için kendisine sunulan tek delil unsurunun, yani iddianameyle sunulan ve ardından polis memurlarının ifadeleriyle içeriği doğrulanan 2 Eylül 2006 tarihli tutanağın, bağımsız tanıkların ifadeleri veya basın organları tarafından gerçekleştirilen muhtemel kayıtlar gibi başka delil unsurlarıyla desteklenip desteklenmediğini doğrulamaya çalışmadığını kaydetmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuranın, ihtilaf konusu ifadeleri kullanmadığı hususuna itiraz ettiği savunma beyanlarını, hangi sebeple “kaçamak” olarak değerlendirdiğini açıklamamıştır.
-
Mahkeme diğer taraftan, başvuranın, temyiz başvurusunda, basın makalelerinde yayımlanan konuşmasının içeriği ile söz konusu tutanakta aktarılan konuşma içeriği arasında aykırılık bulunduğunu belirttiğini ve ayrıca isimleriyle belirttiği ve 2 Eylül 2006 tarihli gösteride bulunan kişilerin tanık olarak mahkeme huzuruna çıkarılmasının, konuşmasının tam olarak içeriğinin tespit edilmesine imkân verebileceğini ileri sürdüğünü kaydetmektedir (yukarıdaki 10. paragraf). Mahkemeye göre, başvuranın, hakkında verilen mahkûmiyet kararına dayanak gösterilen başlıca delil unsurunun doğruluğunu şüpheye düşürecek nitelikte iddialar ileri sürmüş, Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçelendirmesinin, olgusal temelden yoksun olduğunu iddia etmiş ve bu bağlamda yeni delil unsurlarının sunulmasını talep etmiş olması sebebiyle, Yargıtay, onama kararında, başvuran tarafından bu konuda ileri sürülen gerekçeler hakkında karar vermeksizin, söz konusu tek delil unsurunu, yani 2 Eylül 2006 tarihli tutanağı dayanak göstermekle yetinemez ve ilgilinin iddialarına uygun bir gerekçe göstererek yanıt vermek Yargıtay’ın görevidir (bk. Shabelnik/Ukrayna (No. 2), No. 15685/11, §§ 50-55, 1 Haziran 2017 ve gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Tatichvili/Rusya, No. 1509/02, § 62, AİHM 2007‑I).
-
Hâlbuki mevcut davada, Mahkeme, başvuranın, Yargıtay’a temyiz başvurusunda sunmuş olduğu, konuşmasını yansıtan belgelerin içerikleri, yani 2 Eylül 2006 tarihli tutanak ile bu konuda yayımlanmış olan basın makaleleri arasında bulunduğunu iddia ettiği çelişkilerle ilgili iddiasının ve söz konusu konuşmanın doğru içeriğinin tespiti amacıyla lehte tanıkların mahkeme huzuruna çıkarılmasına ilişkin talebinin, Yargıtay tarafından bertaraf edildiğini gözlemlemektedir. Yargıtay, davanın görülme şeklini, toplanan delil unsurlarını ve Ağır Ceza Mahkemesi’nin kovuşturmaların sonucu ve dosyanın içeriği ışığında varmış olduğu kanı ve vermiş olduğu kararı dikkate alarak, bu iddia ve talebin, ilgisiz olduğu kanaatine varmıştır (yukarıdaki 11. paragraf). Bununla birlikte, Mahkemeye göre, başvuranın ihtilaf konusu sözleri sarf etmediğini doğrulayabilecek, başvuranın konuşmasını yayınlayan basın makaleleri veya bu konuşmanın medya tarafından tutulan kayıtları ile tutanağı düzenleyen polis memurları dışında söz konusu konuşmanın yapıldığı sırada orada bulunan kişilerin ifadeleri, savunmanın konumunu tarafsız olarak kuvvetlendirecek, hatta ilgilinin beraatına imkân verecek niteliktedir (Topić/Hırvatistan, No. 51355/10, § 42, 10 Ekim 2013).
-
Mahkeme dolayısıyla, bu durumda Yargıtay’ın, özet olarak ve başvuranın temyiz başvurusunda ileri sürdüğü iddiaları daha fazla incelemeksizin Ağır Ceza Mahkemesinin kararına katıldığını tespit etmektedir. Bu türden bir gerekçelendirme, ilke olarak bir temyiz mahkemesi tarafından kabul edilebilir olsa da, Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçelendirmesinin olgusal temelinin sağlam gerekçelerle sorgulandığı mevcut davanın koşullarında, bu gerekçelendirme adil yargılanmanın gereklerini karşılamamıştır (yukarıda belirtilen, § 62).
-
Bu sebeple Mahkeme, ulusal mahkemelerin, ilgilinin cezaya mahkûm edilmesine dayanak gösterilen başlıca delil unsurunun içeriğinin güvenilirliği ve doğruluğuna ilişkin olarak başvuran tarafından ileri sürülen ilgili iddialara yanıt vermemiş olmaları sebebiyle, Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında mevcut davada söz konusu olan farklı menfaatler arasında adil bir denge gözetme görevlerini yerine getiremediklerini tespit etmektedir.
-
Mahkeme, yukarıda belirtilen bütün hususlar ışığında, somut olayın koşullarında, ulusal mahkemelerin Sözleşme’nin 10 maddesinde öngörülen ilkelere uygun kuralları uyguladıkları ve hatta kararlarını ilgili olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandırdıkları kanaatine varılamayacağını belirtmektedir (yukarıda anılan Saygılı ve Karataş, § 43 ve Terentyev/Rusya, No. 25147/09, § 24, 26 Ocak 2017 ve bu kararda yer alan atıflar; ayrıca bk. Annen/Almanya, No. 3690/10, § 73, 26 Kasım 2015).
-
Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürerek, Ağır Ceza Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığını iddia etmektedir.
-
Başvuran aynı madde açısından, yargılamanın hakkaniyete uygun olmadığından şikâyetçidir. Başvuran bu bağlamda, ulusal mahkemelerin, kendisinin savunma gerekçelerini dikkate almadıklarını, kararlarını, polis memurları tarafından düzenlenmiş ve başka bir delil unsuru tarafından desteklenmemiş bir tutanağa dayandırdıklarını ileri sürmektedir.
-
Başvuran yine aynı maddeyi ileri sürerek, silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Bu bağlamda başvuran, ulusal mahkemelerin, iddia makamının tanıklarını dinleyerek, başvuranın, lehte tanıkların mahkeme huzuruna çıkarılmasına ilişkin talebini reddetmelerini eleştirmekte ve ulusal mahkemeleri, kendisine, Cumhuriyet savcısı tarafından sunulan esas hakkındaki görüşlere yanıt verme imkânı tanımamakla suçlamaktadır.
-
Başvuran son olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının d) bendini ileri sürerek, aleyhte tanıkları sorgulatma imkânına sahip olmadığından şikâyetçidir.
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetle ilgili olarak yapmış olduğu ihlal tespitini (yukarıdaki 43. madde) ve davanın olay ve olguları ile tarafların sunmuş oldukları iddiaların tamamını dikkate alarak, Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirliği veya esası hakkında ayrıca karar verilmesinin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Şayet Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
-
Başvuran, maruz kaldığını iddia ettiği manevi zarar bağlamında 30.000 avro (EUR) talep etmektedir.
-
Hükümet, manevi zarar bağlamında sunulan talebin, aşırı olduğunu ve genellikle Mahkeme tarafından ödenmesine hükmedilen miktarlara uygun olmadığını eklemektedir.
-
Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 2.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
B. Masraf ve Giderler
-
Başvuran ayrıca, kendisinin temsil edilmesine ilişkin masraflarla ilgili olarak 5.000 avro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda herhangi bir belge ibraz etmemektedir.
-
Hükümet, başvuranın iddia ettiği masraflara dayanak olarak hiçbir belge veya kanıtlayıcı makbuz sunmadığını açıklamaktadır.
-
Mahkeme içtihatlarına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraflar iade edilebilmektedir. Mahkeme, somut olayda kendisine sunulan belgeler ve içtihatları bakımından, başvuran tarafından bu bağlamda kanıtlayıcı bir belgenin sunulmamış olması sebebiyle, masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
- Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Başvurunun, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetle ilgili olarak kabul edilebilir olduğuna,
-
Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
-
Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrıca karar verilmesinin gerekli olmadığına,
-
a) Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, Davalı Devlet tarafından başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve bu miktar üzerinden ödenecek her türlü vergiden muaf olmak üzere, manevi zarar için 2.500 EUR (ikibinbeşyüz avro) ödenmesine,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
- Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin talebinin reddedilmesine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 29 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Robert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.