CASE OF PIŞKIN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

PİŞKİN / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 33399/18)

KARAR

Madde 6 § 1 (medeni hukuk) • Adil yargılanma • Madde 8 • Özel Hayat • 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin azmettiricisi addedilen bir terör örgütüyle bağlantılı olduğu iddiası nedeniyle kanun hükmünde kararname kapsamında bir kamu görevlisinin işten çıkarılmasına yönelik yetersiz yargı denetimi • Usule ilişkin güvenceler veya gerekçenin bireyselleştirilmiş özeti olmaksızın, çekişmeli olmayan basitleştirilmiş bir usul gereğince işten çıkarılma • Damgalanma ve başvuranın mesleki ve sosyal itibarı üzerinde ciddi etki • Yerel mahkemeler tarafından kapsamlı ve ciddi bir inceleme yapılmaması

Madde 15 • Olağanüstü hâlde yükümlülüklerin askıya alınması ile haksız bir şekilde adil yargılanmanın gerekliliklerine uyulmaması • Olağanüstü hâlin çok özel koşulları ışığında haklı görülebilecek basitleştirilmiş işten çıkarma prosedürü • Uygulanması için alınan tedbirlerin yargısal denetimini açık ve net bir şekilde dışlamayan kanun hükmünde kararname

STRAZBURG

15 Aralık 2020

Kesinleşme Tarihi

19 Nisan 2021

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

İçindekiler

GİRİŞ

OLAYLAR VE OLGULAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

A. Davanın arka planı

B. 15 Temmuz 2016 Başarısız Darbe Girişimi

C. Başvuranın iş sözleşmesinin feshi

D. Başvuranın görevine devam etme çabaları

E. Başvuranın bireysel başvurusu

F. Adli soruşturma

II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA

A. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

B. 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (6749 sayılı Kanun)

C. İş sözleşmelerine ilişkin yasal düzenlemeler ve İş Kanunu

D. Yargılamanın İadesi

E. Anayasa Mahkemesinin içtihadı

F. Yargıtay içtihatları

III. İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUK KURALLARI

A. Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu’nun (Venedik Komisyonu) 667 İlâ 676 Sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri Hakkında Görüşü

B. BM İnsan Hakları Komitesi’nin Olağanüstü Hal Hakkında 29. no.lu Genel Yorumu (CCPR/C/21/Rev.1/Add.11)

C. Revize Edilmiş Avrupa Sosyal Şartı

D. Uluslararası Çalışma Örgütü

IV. TÜRKİYE’NİN DEROGASYON BİLDİRİMİ

HUKUKSAL DEĞERLENDİRME

I. ÖN AÇIKLAMALAR

A. Türkiye’nin derogasyon bildirimi

B. Davanın Kapsamı

II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

A. Kabul edilebilirlik hakkında değerlendirme

B. Esas Hakkında

III. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

B. Esas hakkında

IV. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ

V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

A. Tazminat

B. Masraf ve giderler

C. Gecikme Faizi

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,

YARGIÇ BOŠNJAK’IN MUTABIK GÖRÜŞÜ

A. Başvuranın özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına yapılan müdahaleye yönelik inceleme (Sözleşme’nin 8. maddesi)

B. Başvuranın maddi tazminat talebinin reddedilmesi (Sözleşmenin 41. maddesi)

YARGIÇ KOSKELO’NUN MUTABIK GÖRÜŞÜ

HAKİM YÜKSEL’İN KISMİ AYRIK GÖRÜŞÜ

Pişkin / Türkiye davasında,

Başkan,

Jon Fridrik Kjølbro,

Hâkimler,

Marko Bošnjak,

Aleš Pejchal,

Valeriu Griţco,

Branko Lubarda,

Pauliine Koskelo,

Saadet Yüksel,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine bir Türk vatandaşı olan Hamit Pişkin’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 6 Temmuz 2018 tarihinde yapmış olduğu başvuruyu (no. 33399/18);

Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını;

Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri;

Bölüm Başkanı tarafından müdahil olmalarına izin verilen Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ve Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (“müdahil sivil toplum kuruluşları”) tarafından ibraz edilen ortak görüşleri dikkate alarak;

17 Kasım 2020 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,

Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:

GİRİŞ

  1. Dava, bir kamu kurumunda uzman olarak çalışan başvuranın, Türkiye’de olağanüstü hâl ilanını takiben işten çıkarılması ve bu tedbire ilişkin yargı denetimi ile ilgilidir.

OLAYLAR VE OLGULAR

  1. Başvuran, 1982 doğumlu olup, Bingöl’de ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, Bingöl Barosuna kayıtlı Avukat I. Yılmaz tarafından temsil edilmiştir.

  2. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. DAVANIN KOŞULLARI

    1. Davanın arka planı
  4. Başvuran, 4857 sayılı İş Kanunu uyarınca düzenlenen sürekli bir iş sözleşmesi ile, 20 Aralık 2010 tarihinde Ankara Kalkınma Ajansında (“Ankara Ajansı”) uzman olarak çalışmaya başlamıştır.

Ankara Ajansı, 25 Ocak 2006 tarihli ve 5449 sayılı Kanun kapsamında kurulmuş olup kamu kesimi ile özel kuruluşların bölgesel faaliyetlerini koordine etmekten sorumlu kamu tüzel kişiliğine sahip bir oluşumdur. Ajansın yasal statüsü özel hukuk hükümlerine tabidir.

  1. Hükümet, kalkınma ajanslarının, yerel düzeyde bölgesel kalkınma politikalarının uygulanmasında kamu sektörü, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasında iş birliğini teşvik etmek amacıyla 5449 sayılı Kanun kapsamında kurulmuş oluşumlar olduğunu belirtmiştir. Ajansların bu amaç doğrultusunda kapsamlı kamusal kaynaklara erişimleri olduğunu; Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının koordinasyonuyla faaliyet gösteren kamu tüzel kişiliğine sahip oluşumlar olduklarını; bu çerçevede ajansların, bölgesel kalkınma amacıyla ayrılan fonları ve bütçeyi kullanarak kalkınmaya yönelik faaliyet ve projelere destek sağladıklarını açıklamıştır.

  2. Hükümet, Ankara Ajansının karar alma organının, başkanlığını Ankara Valisi’nin yaptığı yönetim kurulu olduğunu ve Ajansın genel sekreterliğinin yürütme organı olduğunu eklemiştir. Yönetim Kurulu, programları, projeleri ve faaliyetleri desteklemek için genel sekreterlik tarafından sunulan önerileri ve ayrıca bireyler ve kurumlar için gerekli yardımı onaylamaktadır.

  3. Hükümet; ayrıca, Ankara Ajansının hem bölgesel kalkınma politikalarını belirleme yetkisi hem de büyük çaplı bütçesi (2018 yılı için toplam 64.020.161,13 TL) bakımından stratejik bir kuruluş olduğunu; ancak, büyük oranda özel hukuk hükümlerine tabi olduğunu; bu nedenle çalışanlarının memur olmadığını ve İş Kanunu anlamında işçi statüsüne sahip olduklarını; 31 Aralık 2018 tarihinde Ankara Ajansının genel sekreterlik ve başvuran gibi 28 uzman dahil olmak üzere 64 personel ile faaliyet gösterdiğini; Ankara Ajansında çalışan uzmanların, Ajans tarafından desteklenen proje ve faaliyetleri izleme, değerlendirme ve denetleme ve bu faaliyetler hakkında raporlama gibi önemli görevleri yerine getirdiklerini açıklamıştır.

  4. Hükümet, Ankara Ajansının çalışanları ile iş sözleşmesi imzaladığını, Ajans çalışanlarının İş Kanunu, iş sözleşmesinin hükümleri ve Kalkınma Ajansları Yönetmeliğine tabi olduğunu ve geçerli mevzuat uyarınca işe alım ve işten çıkarmalardan yönetim kurulunun sorumlu olduğunu eklemiştir.

  5. 15 Temmuz 2016 Başarısız Darbe Girişimi

  6. Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup bir grup, 15-16 Temmuz 2016 gecesi demokratik olarak seçilmiş Meclis, Hükümet ve Cumhurbaşkanı’nı devirmeyi amaçlayan bir darbe girişiminde bulunmuştur. Şiddetle dolu bu gecede 250’den fazla kişi öldürülmüş ve 2.500’den fazla kişi yaralanmıştır.

  7. Hükümet 20 Temmuz 2016 tarihinde 21 Temmuz 2016’da başlamak üzere üç aylık olağanüstü hâl ilan etmiştir. Bu olağanüstü hâl, daha sonra Cumhurbaşkanı’nın başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu tarafından her üç ayda bir uzatılmıştır.

  8. Türk makamları, Sözleşme’nin 15. maddesi itibarıyla Sözleşme’yi askıya aldıkları konusunda 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ni bilgilendirmiştir.

  9. Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu olağanüstü hâl sırasında Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca otuz yedi adet kanun hükmünde kararname (no. 667-703) çıkarmıştır. Bunlardan 23 Temmuz 2016 tarihli Resmi Gazete yayınlanan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 § 1 (g) maddesi uyarınca, bir bakanlığa bağlı tüm kurumlarda terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara (bunda sonra “illegal (yasadışı) oluşumlar”) üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen her türlü personelin kamu görevinden çıkarılması gerekmektedir.

  10. Hükümet, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kamu kurumlarında çalışan ve illegal oluşumlarla irtibatlı veya iltisaklı olan kişilerin kamu görevinden çıkarılması için olağanüstü hâl dönemine özgü olmak üzere özel bir usul öngörüldüğünü açıklamıştır. Hükümet, bu tedbirin temel amacının kamu kurumlarını terör örgütlerinin etkilerinden kurtarmak ve bu örgütlerin kamunun imkanlarını kullanmasını engellemek olduğunu belirtmiştir. Bu usulün amacının terörle etkili mücadele ve demokrasi ilkelerini savunmak olduğunu ifade etmiştir.

  11. Başvuranın iş sözleşmesinin feshi

  12. Ankara Ajansının Yönetim Kurulu, çalışanlarının durumunu değerlendirmek üzere 26 Temmuz 2016 tarihinde toplanmıştır. Toplantı sonunda, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 § 1 (g) maddesi uyarınca milli güvenliğe karşı bir tehdit oluşturan oluşumlara üyelikleri veya bu oluşumlarla iltisaklı veya irtibatlı olmaları nedeniyle başvuran dahil olmak üzere altı kişinin iş sözleşmesinin sonlandırılmasına karar verilmiştir.

  13. İş sözleşmesinin feshine ilişkin karar, 12 Ağustos 2016 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir. Kararda yalnızca sözleşmenin 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 § 1 (g) maddesi uyarınca sonlandırıldığı belirtilmiştir.

  14. Hükümet, Ajansın Sosyal Güvenlik Kurumuna gönderdiği başvurana ait işten ayrılış bildirgesini Mahkemeye sunmuştur. Bildirgenin işten ayrılma sebebi kısmında işten çıkış kodunun “22” olduğu belirtilmiştir. Hükümet bu kodun başvuranın “diğer nedenler” gerekçesiyle işten çıkarıldığı anlamına geldiğini açıklamıştır. Hükümet, işten ayrılış bildirgesinde ilgili işçinin hangi nedenle işten ayrıldığının 36 adet koddan birinin seçilmesiyle belirtildiğini açıklamıştır. Ayrıca örnek olarak 29 numaralı kod, “İşveren tarafından işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışı nedeni ile fesih” anlamına geldiğini eklemiştir.

  15. Başvuranın görevine devam etme çabaları

  16. Başvuran, feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iade talebiyle, 14 Ağustos 2016 tarihinde Ankara İş Mahkemesine (“İş Mahkemesi”) başvurmuştur. Söz konusu mahkeme önünde, özellikle, işten çıkarılmasının herhangi bir geçerli nedene dayanmadığını ve bu nedenle haksız ve geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, işvereninin İş Kanunu’nun 19. maddesi ve Borçlar Kanunu’nun 435. maddesinde belirtilen işten çıkarma prosedürüne uymadığını ileri sürmüştür. Yukarıda belirtilen hükümler uyarınca, işvereninin kendisine sözleşmenin feshine dair yazılı bildirimde bulunması gerektiğini ve bu bildirimde, işten çıkarılma gerekçelerini açık ve kesin bir şekilde belirtmesi gerektiğini iddia etmiştir. Son olarak, dört aylık maaşa denk gelen miktarda tazminat talep etmiştir.

  17. İş Mahkemesi 1 Eylül 2016 tarihinde dava dosyasına ek dokümanlar talep etmiştir. Özellikle, başvuranın iş sözleşmesine ilişkin belgeleri ve sözleşmenin feshine ilişkin diğer bilgileri talep etmiştir (sözleşme fesih bildirimi ve başvuranın sunduğu savunma dahil olmak üzere).

  18. Başvuran, 4 Ekim 2016 tarihinde Ankara Ajansına yazı göndererek iş sözleşmesinin fesih nedeninin kendisine bildirilmesini istemiştir.

  19. Başvuran, 5 Ekim 2016 tarihinde İş Mahkemesine ek bir dilekçe sunarak, işine son verilmesine ilişkin geçerli bir bildirim bulunmadığına ilişkin itirazını yinelemiştir. Ayrıca, iş sözleşmesinin feshinin hukuka aykırı olduğunu ve geçerli bir sebep olmaksızın işten çıkarıldığını ileri sürmüştür. İşten çıkarılmasının gerekçesi olarak dayanılan hüküm olan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 § 1 (g) maddesi hususunda ise, Türk makamların başarısız askeri darbe girişiminin planlayıcısı olan silahlı terör örgütü olarak değerlendirdiği FETÖ/PDY (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) ile bağlantısının bulunduğu iddiasını kesin olarak reddetmiştir. Başvuran ayrıca bu organizasyonu bir terör örgütü olarak nitelendirerek, işvereninin savunmasını almak gibi usule ilişkin asgari güvencelerden kendisini mahrum bırakmak için uygulanması gereken yasal hükümlerden kasıtlı olarak kaçındığını ileri sürmüştür. Başvuran işten çıkarılmasının, söz konusu terör örgütüyle bağlantılı olduğuna dair öznel bir değerlendirmeye dayalı olması nedeniyle masumiyet karinesinin ihlali anlamına geldiğini değerlendirmiştir. Özellikle, işvereninin kendisini terör örgütüyle bağlantılı biri olarak görmesine ilişkin herhangi bir açıklama veya kriter sunamadığını ileri sürmüştür. Başvurana göre, söz konusu değerlendirmenin Ankara Ajansı Genel Sekreterliğinin keyfi takdirine bırakılmış olması, bir haksızlığa maruz kaldığını göstermiştir. Başvuran, Ankara Ajansının cevaben sunduğu görüşlerinden (herhangi bir taraf Mahkemeye bu görüşlerin hiçbir kopyasını sunmamıştır), Ajansın söz konusu değerlendirmeyi yapmak için herhangi bir kanıta ihtiyaç duymadığının anlaşıldığını düşünmektedir. Başvuran, böyle bir yaklaşımın anayasal haklarına aykırı olduğunu ifade etmiştir. Başvuran, ayrıca; Ajansın yönetim kurulunun herhangi bir üyesiyle tanışmadığına ve sonuç olarak böyle bir değerlendirmede bulunabilecek olan tek idari görevlinin genel sekreter olduğuna; ancak genel sekreterin bu hususta bir fikir edinebilmesi için belli başlı bilgilere ihtiyacı olduğuna; Bank Asya’da banka hesabının olması, mevzu bahis yapıyla bağlantılı olan bir dernek, vakıf, sendika veya herhangi bir oluşuma üyelik ya da belirli yayınlara abonelik gibi söz konusu değerlendirmeye gerekçe olabilecek hiçbir kanıtın olmadığına; bu koşullar altında, böyle bir kanıtın yokluğunda, söz konusu değerlendirmenin ancak keyfi ve açıkça haksız olarak nitelendirilebileceğine dikkat çekmiştir. Son olarak, başvuran, Ankara Ajansı Genel Sekreterinin dinlenmesini ve söz konusu değerlendirmenin dayandırıldığı delillerin toplanmasını talep etmiştir.

  20. Ankara Ajansı, 20 Ekim 2016 tarihinde bir yazı ile başvuranı, ajansın özel hukuk kurallarına tabi olsa da kamu tüzel kişiliğine sahip bir oluşum olduğu ve söz konusu sözleşmenin feshine karar veren yönetim kurulunun iş sözleşmelerini feshetmeye yetkili olduğu hususunda bilgilendirmiştir.

  21. İş Mahkemesi, 25 Ekim 2016 tarihinde açık bir duruşma gerçekleştirmiştir. Bu duruşmada başvuranın iki tanığı dinlenmiştir.

İlk tanık S.A.E., ihraç edilen altı çalışandan biri olmadığını söylemiştir. S.A.E.’nin ifadesi şu şekilde özetlenebilir: Kendisi başvuranla altı yıl çalışmıştır ve başvuranın sözleşmesinin feshi için gösterilen nedenlerle ilgili herhangi bir faaliyet fark etmemiştir; işverenin neden söz konusu değerlendirmeyi yaptığına dair hiçbir bilgisi yoktur; başvuran ile FETÖ/PDY terör örgütü arasında herhangi bir bağlantı olduğunu fark etmemiştir; ve başvuranın söz konusu illegal yapıya sempati duyduğuna inanmadığını belirtmiştir.

İkinci tanık A.A. şu ifadeyi vermiştir: 2014 yılında kendi birimine dönmeden önce başvuranla bir buçuk yıl geçici olarak çalışmıştır; başvuranla birlikte çalıştığı süre boyunca, başvuranın söz konusu illegal yapı ile bağlantılı olduğunu düşündüren faaliyetlere dahil olduğunu hiçbir zaman görmemiştir; yönetim kurulunun ihtilaf konusu değerlendirmeye nasıl ulaştığına dair hiçbir bilgisi yoktur.

  1. İş Mahkemesi, aynı gün verdiği kararla, iş sözleşmesinin feshinin hukuka uygun olduğu gerekçesiyle başvuranın talebini reddetmiştir. Bu bağlamda, fesih tedbirine, 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl çerçevesinde yürürlüğe giren 667 sayılı kanun hükmünde kararnamenin 4 § 1 (g) maddesi uyarınca yetkili bir organ olan Ankara Ajansı Yönetim Kurulunun karar verdiğini belirtmiştir.

Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“... Davalı işveren, 5449 sayılı Kanun kapsamında ... kurulmuş bir ajanstır. Yasa dışı örgütlerle bağlantısı olan kişilerin kamu kurumlarında çalıştırılmaması esastır. 5449 sayılı Kanun uyarınca [davalı] ajansın yönetim kurulunun iş sözleşmelerini feshetme yetkisinin olduğu tartışılamaz. Yönetim kurulu, 26 Temmuz 2016 tarihli toplantısında, kanun hükmünde kararnamenin 4 § 1 (g) maddesi uyarınca, başvuran dahil altı kişinin iş sözleşmesini feshetmeye karar vermiştir. Davacının iş akdi 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ/PDY örgütü tarafından meydana getirilen silahlı darbe kalkışması sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl kapsamında çıkarılan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine dayanılarak ve davalı ajansın feshe yetkili yönetim kurulunca feshedilmekle, bu şekildeki feshin Kanun Hükmünde Kararname’ye göre geçerli bir fesih olmakla davanın reddine karar verilmiştir.).”

Hükümet, İş Mahkemesinin “başvuranın iş sözleşmesinin [4857 sayılı] İş Kanunu’nun 18. maddesinde belirtilen geçerli nedenle fesih hükümlerine dayandığı” gerekçesiyle başvuranın davasını reddettiğini beyan etmiş olsa da, Mahkeme, yerel mahkemenin gerekçesinde dolaylı olarak bile olsa İş Kanun’un bu hükmüne dayanmadığının söz konusu karardan anlaşıldığını gözlemlemektedir.

  1. Başvuran 23 Kasım 2016 tarihinde Ankara Bölge Adliye Mahkemesine (“Bölge Adliye Mahkemesi”) başvurmuştur. İlk derece mahkemesine sunduğu argümanları tekrar eden başvuran, ilk olarak İş Mahkemesinin 25 Ekim 2016 tarihli kararında herhangi bir gerekçenin yer almamasından şikâyetçi olmuş ve ikinci olarak geçerli bir sebebe dayanmaması sebebiyle işten çıkarılmasının haksız ve geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayanılarak işten çıkarılmasının sadece itibarını zedelemekle kalmayıp aynı zamanda keyfi olduğunu da iddia etmiştir. Terör örgütüyle bağlantılı olduğu iddiasıyla hükmedilen ihtilaf konusu tedbirin herhangi bir mahkûmiyet olmaksızın kendisine uygulandığı ve bu nedenle masumiyet karinesiyle bağdaşmadığı görüşünü belirmiştir.

  2. Bölge Adliye Mahkemesi, 24 Mart 2017 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiş ve 25 Ekim 2016 tarihli kararı onamıştır. Bölge Adliye Mahkemesinin kararının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“... Dava dosyası üzerinden anlaşmazlığı inceleyen mahkememiz; itirazı, başvuranın sözleşmesinin, 15 Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişiminin ardından çıkarılan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca feshedildiği göz önünde bulundurularak, tarafların beyanları ve sunulan belgelerden iş sözleşmesinin feshinin geçerli bir sebebe dayandığının anlaşılması sebebiyle reddetmelidir; Kanun Hükmünde Kararname’nin “Kamu görevlilerine ilişkin tedbirler” başlıklı 4. maddesi şu şekildedir: terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen kişiler; birim amirinin teklifi üzerine ... kamu görevinden çıkarılır ve bir daha doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler ...”.

  1. Başvuran, 21 Nisan 2017 tarihinde bu kararı temyiz etmiştir. Temyizinde ilk derece ve istinaf mahkemelerine sunduğu argümanları yineleyen başvuran, iş sözleşmesinin Ankara Ajansı Genel Sekreteri tarafından dayanaksız bir değerlendirme nedeniyle geçerli sebep olmaksızın keyfi olarak feshedildiğini beyan etmiştir. Ayrıca, kendisi aleyhine verilen mahkeme kararlarının yeterli gerekçe içermemesinden şikâyetçi olmuştur.

  2. Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi kararının kanuna ve ilgili usul kurallarına uygun olduğu gerekçesiyle bu mahkemenin kararını 15 Haziran 2017 tarihinde onamıştır.

  3. Başvuranın bireysel başvurusu

  4. Başvuran 21 Ağustos 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunarak işten çıkarılmasından şikayet etmiştir. Başvuru formunda öncelikle adil yargılanma hakkının ihlâl edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Bu noktada aşağıdaki hususları belirtmiştir:

– Herhangi geçerli bir sebep olmaksızın ve 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayanılarak iş sözleşmesinin feshedilmesi, “kanunsuz ceza olmaz” ilkesiyle bağdaşmamaktadır;

– Olağanüstü hâl sırasında kabul edilen idari mekanizmalar, yalnızca olağanüstü hâl süresince geçerli olan tedbirleri içermelidir; ancak mevcut davada durum bu değildir. Başvuran şu şekilde bir ifade kullanmıştır: “Bu somut olayda genel sekreterin şahsi kanaati nedeniyle karşı karşıya kaldığım bu durum OHAL’le sınırlı bir işlem ve eylemden öte ömür boyu benim ve ailemin hayatını etkileyen önemli ve hayati bir konudur.”

– İhtilaf konusu tedbir, adil yargılanma hakkını ihlal etmiştir. Bu bağlamda, başvuran Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasına (masumiyet karinesi) ve 3. fıkrasının (a) ve (b) bentlerine (savunma hakları) atıfta bulunmuştur. Özellikle, herhangi bir savunma sunma fırsatı olmaksızın iş akdinin feshedildiğini ve hiçbir aşamada kendisine yöneltilen “suçlamalara” yönelik bir soruşturmadan geçmediğini ileri sürmüştür. Ayrıca, 25 Ekim 2016 tarihli duruşmada, karara bağladığı tüm benzer davaları reddettiği şeklinde beyanda bulunduğunu ileri sürdüğü İş Mahkemesi kürsüsünde yer alan Hâkim Y.T.’nin tarafsızlığına itiraz etmiştir. Ek olarak, başvuran kendisine yöneltilen “suçlamalardan” hiçbir zaman haberdar olmadığını ileri sürmüştür.

Ayrıca, Anayasa’nın 48. (çalışma hakkı) ve 70. (kamu hizmetlerine girme hakkı ve kamu hizmetlerine alınmada ayrımcılık yasağı) maddelerine ve ayrıca Avrupa Sosyal Şartı’nın 1 § 2 maddesine atıfta bulunan başvuran, kamu hizmetine yeniden girmesinin tamamen ve kesin olarak yasaklandığını ve bu nedenle çalışma hakkının ihlâl edildiğini ileri sürmüştür.

Son olarak, başvuran, başarısız askeri darbe girişiminin ardından iş sözleşmesinin feshedilmiş olması nedeniyle başka iş bulma girişimlerinde olumsuz ayrımcılığa maruz kaldığını belirtmiştir. Yalnızca çalışma hakkının değil, aynı zamanda kendisinin ve ailesinin yaşam hakkının da ihlâl edildiğini öne sürmüş ve özellikle kendi haklarının ihlâl edildiğinden şikâyetçi olmuştur. “Hain" ve “terörist” olarak damgalandığını ve bu durumun kendisini toplumsal yaşamına devam etmekten alıkoyduğunu belirtmiştir.

  1. Anayasa Mahkemesi, 10 Mayıs 2018 tarihli (no. 2017/32309) kararıyla, başvuranın bireysel başvurusunu reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, öncelikle, başvuranın şikâyetlerini adil yargılanma hakkı ve çalışma hakkı ışığında incelemek üzere yeniden sınıflandırmıştır. İkinci olarak, adil yargılanma hakkına ilişkin olan şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olması ve çalışma hakkına ilişkin şikâyetlerin kendi yetkisi açısından konu bakımından Anayasa ile bağdaşmadığı gerekçesiyle bu şikâyetleri kabul edilemez bulmuştur.

Anayasa Mahkemesinin kararının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“İtiraz, adil yargılanma ve çalışma haklarının ihlâl edildiği iddiasıyla ilgilidir.

Gerekçenin olmaması [iddiası] ve adil yargılanma hakkı çerçevesinde savunmanın hazırlanması için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkına ilişkin şikâyetler:

İtiraz, Anayasa Mahkemesinin yargı yetkisi çerçevesinde ve sunulan bilgi ve belgeler ışığında incelenmiştir. Açıkça, yargılamalar bir bütün olarak ele alındığında, bu hakların ihlâline rastlanmadığı sonucuna varılmalıdır.

Adil yargılanma hakkı çerçevesinde hakkaniyete uygun yargılanma ilkesine uygun yargılanma hakkına ilişkin şikâyet:

Başvurucu tarafından ileri sürülen iddialar, mahkemelerce delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanmasına ilişkin olup mahkeme kararlarında bariz takdir hatası veya açık bir keyfilik oluşturan bir hususun da bulunmadığı dikkate alındığında ihlal iddialarının [esasen “dördüncü derece” tipi şikâyetlere denk gelen] kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.

Çalışma hakkına ilişkin şikâyet:

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında 6216 Sayılı Kanun’un 45 § 1 maddesi uyarınca eğer bireysel bir başvuru incelenecekse, [dayanılan] hak ... Anayasa tarafından korunmalı ve Türkiye tarafından onaylanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu Sözleşme Protokolleri tarafından korunmalıdır.

Bireysel başvuruda dayanılan hakkın Anayasa ve Sözleşme tarafından sağlanan korumanın kapsamına girmediği sonucuna ulaşılmaktadır ...

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında mahkeme, adil yargılamaya ilişkin şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesine ... [ve] çalışma hakkıyla ilgili şikâyetlerin konu bakımından uygun olmadığına karar vermiştir ... “

  1. Adli soruşturma

  2. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 30 Temmuz 2016 tarihinde, aralarında başvuranın da bulunduğu 95 kişi hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçu nedeniyle adli soruşturma başlatmıştır.

  3. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 5 Eylül 2018 tarihinde, başvuran ve diğer 94 kişi hakkında, kamu davası açılması için şüphe oluşturacak yeterli delil olmadığı gerekçesi ile kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Bu bağlamda, diğerleri arasında, ilgili kişilerin ByLock iletişim uygulaması kullanıcısı olmadıkları veya söz konusu suç örgütünü desteklediğinden şüphelenilen dernek veya toplulukların üyesi veya lideri olmadıkları ve Bank Asya’da banka hesaplarının olmadığını belirtmiştir.

  4. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA

    1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
  5. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın olay tarihinde yürürlükte olan ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:

Madde 15

“Savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

Madde 120: Şiddet Olaylarının Yaygınlaşması ve Kamu Düzeninin Ciddi Şekilde Bozulması Sebebiyle Olağanüstü Hal İlanı

“Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.”

Madde 121: Olağanüstü Hallerle İlgili Düzenleme

“Anayasanın 119. ve 120. maddeleri uyarınca olağanüstü hâl ilânına karar verilmesi durumunda, bu karar Resmî Gazetede yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantıya çağırılır. Meclis, olağanüstü hal süresini değiştirebilir. Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, her defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabilir veya olağanüstü hali kaldırabilir.

119 uncu madde uyarınca ilân edilen olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, Anayasanın 15 inci maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri, Olağanüstü Hal Kanununda düzenlenir.

Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir. Bu kararnameler, Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur; bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul, İçtüzükte belirlenir.”

  1. 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (6749 sayılı Kanun)

  2. 23 Temmuz 2016 tarihinde yürürlüğe giren 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ilgili kısımları şu şekildedir:

Madde 4

(1)Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen

...

(g) Bir bakanlığa bağlı, ilgili veya ilişkili diğer kurumlarda her türlü kadro, pozisyon ve statüde (işçi dahil) istihdam edilen personel, birim amirinin teklifi üzerine atamaya yetkili amirin onayıyla kamu görevinden çıkarılır.

...

(2) Birinci fıkra uyarınca görevine son verilenler bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemez, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler ...)

667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, TBMM tarafından 18 Ekim 2016 tarihinde kabul edilerek kanunlaşmış, söz konusu 6749 sayılı Kanun 29 Ekim 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

  1. İş sözleşmelerine ilişkin yasal düzenlemeler ve İş Kanunu

    1. İş sözleşmelerini düzenleyen yasal düzenlemeler
  2. İş sözleşmelerinin yasal statüsü 22 Mayıs 2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu’nda düzenlenmiştir. İşçiler hakkında bir kamu kurumunda çalışmış olsalar dahi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümleri uygulanmaz.

  3. İş kanununda iş sözleşmesinin işveren tarafından ne şekilde sona erdirilebileceği temel olarak iki şekilde düzenlenmiştir: Geçerli nedenle fesih ve haklı nedenle fesih.

Yaygın olarak geçerli fesih olarak da bilinen geçerli nedenle fesih, İş Kanunu’nun 17-21. maddeleri ile düzenlenmiştir. Bu fesih bazı usuli gerekliliklere tabidir: Yazılı olarak fesih bildiriminde bulunmak, işten çıkarılma nedenlerini açık ve kesin bir dille belirtmek ve çalışanın savunmasını almak (söz konusu Kanun’un 19 § 1 ve 2 maddesi)). Ayrıca, işveren, iş sözleşmesi geçerli nedenle feshedilen işçiye kıdem ve ihbar tazminatı ödemekle yükümlüdür.

Yaygın olarak haklı fesih olarak da bilinen haklı nedenle fesih, söz konusu Kanun’un 25. maddesi ile düzenlenmektedir. Hakkındaki iddialara karşı savunması alınmadan geçerli nedenle bir kişi işten çıkarılamazken, 25. maddenin (II) numaralı bendinde sayılan hallerde işverenin fesih hakkı bu koşula tabi değildir (söz konusu Kanun’un 19 § 2 maddesi). Hükümet, iki sözleşme fesih yöntemi arasındaki farklılıkları açıklamak için, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından 12 Nisan 2017 tarihinde kabul edilen öncü bir karara atıfta bulunmuştur (E.2014/7-2461, K.2017/719). Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“... İş Kanunu’nda haklı ve geçerli nedenle fesih ayrı ayrı düzenlenmiş olup her iki fesih nedeni birbirinden farklılıklar içermektedir .... Geçerli neden yukarda da açıklandığı gibi İş Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiş olup haklı neden kadar ağır olmamakla birlikte işçinin davranışlarından ya da yetersizliğinden veya işletmenin gereklerinden kaynaklanmaktadır. Haklı nedenle fesih ise geçerli nedenden farklı olarak hem işçi hem de işveren açısından ayrıca düzenlenmiş olup, İş Kanunu’nun 24. maddesi işçinin haklı nedenle derhal fesih hakkını, 25. madde ise işverenin iş sözleşmesini haklı nedenle derhal feshini düzenlemiştir. Bu düzenlemelerde geçerli fesihten farklı olarak hangi durumların haklı sebeple fesih hakkı teşkil edebileceği tek tek sayılmıştır. Diğer taraftan işverenin haklı sebeple fesih durumunda kıdem ve ihbar tazminatı ödeme yükümlülüğü bulunmamakta iken, geçerli nedenle fesihte işçi kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanabilecektir.”

  1. Hükümete göre, işe iade davası, feshin (geçerli nedenle mi yoksa haklı nedenle mi yapıldığını) belirleyebilecek bir tespit davasıdır. Dolayısıyla, uygulamada kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı ile ilgili olarak ödenmesi gereken tutarlar, İş Mahkemesi önünde ayrı dava açmak suretiyle talep edilebilir.

  2. İş Kanunu

  3. İş Kanunu’nun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:

Madde 1: Amaç ve kapsam

Bu Kanunun amacı işverenler ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin çalışma şartları ve çalışma ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarını düzenlemektir.

Bu Kanun, 4 üncü Maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, bu işyerlerinin işverenleri ile işveren vekillerine ve işçilerine faaliyet konularına bakılmaksızın uygulanır.

Madde 17: Süreli fesih

Belirsiz süreli iş sözleşmelerinin feshinden önce durumun diğer tarafa bildirilmesi gerekir.

İş sözleşmeleri;

...

d) İşi üç yıldan fazla sürmüş işçi için, bildirim yapılmasından başlayarak sekiz hafta sonra feshedilmiş sayılır.

Bu süreler asgari olup sözleşmeler ile artırılabilir.

...”

Madde 18: Feshin geçerli sebebe dayandırılması

“Otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır...

...”.

Madde 19: Sözleşmenin feshinde usul

“İşveren fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde belirtmek zorundadır.

Hakkındaki iddialara karşı savunmasını almadan bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, o işçinin davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. Ancak, işverenin 25. maddenin (II) numaralı bendi (Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri) şartlarına uygun fesih hakkı saklıdır.

Madde 20: Fesih bildirimine itiraz ve usulü

İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği ... iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilir. ...

Feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir. İşçi, feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ettiği takdirde, bu iddiasını ispatla yükümlüdür.”

Madde 21: Geçersiz sebeple yapılan feshin sonuçları

“İşverence geçerli sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı mahkemece veya özel hakem tarafından tespit edilerek feshin geçersizliğine karar verildiğinde, işveren, işçiyi bir ay içinde işe başlatmak zorundadır. İşçiyi başvurusu üzerine işveren bir ay içinde işe başlatmaz ise, işçiye en az dört aylık ve en çok sekiz aylık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü olur.

Mahkeme veya özel hakem feshin geçersizliğine karar verdiğinde, işçinin işe başlatılmaması halinde ödenecek tazminat miktarını da belirler.

...”

Madde 25: İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı

Süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir:

I. Sağlık sebepleri:

...

II. Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri:

(a) İş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri için gerekli vasıflar veya şartlar kendisinde bulunmadığı halde bunların kendisinde bulunduğunu ileri sürerek, yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler veya sözler söyleyerek işçinin işvereni yanıltması.

...

(e) İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması.

...”.

  1. Yargılamanın İadesi

  2. HMK’nin 375 § 1 (i) maddesi aşağıdaki gibidir:

“1. Yargılamanın iadesi, aşağıdaki gerekçelerle talep edilebilir:

(...)

(İ) [nihai yerel] kararın İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme veya eki Protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi durumunda(...)”

  1. Anayasa Mahkemesinin içtihadı

  2. Hükümet, Anayasa Mahkemesi tarafından 25 Aralık 2018 tarihinde verilen bir karara atıfta bulunmuştur (Mehmet Akif Günder, no. 2018/4268). Bu karara yol açan dava, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumunda (“TÜBİTAK”) çalışan bir araştırmacının İş Kanunu’nun 25. maddesi kapsamında iş sözleşmesinin feshedilmesi ile ilgilidir. Anayasa Mahkemesi kararında, itirazın açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir.

Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“24. İşçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenlerle taraflar arasında iş ilişkisinin devamı için gerekli olan güvenin yıkılması veya ağır zedelenmesi sonucunda iş sözleşmesinin işveren tarafından sona erdirilmesi, uygulamada makul şüphe feshi olarak adlandırılmaktadır. Somut olayda ilk derece mahkemesi 2 Şubat 2017 tarihli kararında 4857 sayılı Kanun’un 25. maddesinin (II) numaralı bendinde sınırlı olarak sayılan ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan hâller ile benzerlerinin varlığının objektif bir şekilde ortaya konulması yönünde başvurucu tarafından ileri sürülen hususları tartışmıştır. Söz konusu kararda, feshin geçerli olarak kabul edilebilmesi için işverence objektif vakıa ve emarelere dayanılmış olmasının önceki içtihatlarda arandığını ancak somut olayın özelliklerinde daha esnek bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğini belirtmiştir. İlk derece mahkemesi, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) tarafından gerçekleştirilen 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünden sonra ülkenin istisnai ve olağanüstü koşullar altında bulunduğu saptamasını yapmıştır. İlk derece mahkemesi; yapmış olduğu bu saptamadan hareketle TÜBİTAK tarafından geliştirilen projelerin millî güvenliği ilgilendirdiği, bu projelerin aynı zamanda askerî açıdan gizli nitelik taşıdığı ve bu mahiyeti itibarıyla kurumun güvenlik zafiyetine neden olacağını düşündüğü kişilerle çalışmayı sürdürmesinin beklenmeyeceği sonucuna varmıştır. Mahkeme, ülke açısından önemini bu şekilde vurgulamış olduğu davalı Kurum ile aynı Kurumda araştırmacı olarak çalışan başvurucunun görevlerini dikkate alarak ve geçerli fesih koşullarının gerçekleştiği sonucuna vararak davanın reddine karar vermiştir.

  1. Hukuk kurallarını yorumlama yetkisi derece mahkemelerine aittir. Somut olayda iş hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda, hangi nedenlerin haklı ve geçerli fesih nedeni oluşturduğuna ilişkin derece mahkemelerinin yorum ve değerlendirmesinin mevzuata uygun olup olmadığını denetlemek Anayasa Mahkemesinin görevi değildir. Bu itibarla başvurucu tarafından ileri sürülen iddialar, mahkemelerce delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanmasına ilişkin olup mahkeme kararlarında bariz takdir hatası veya açık bir keyfîlik oluşturan bir hususun da bulunmadığı dikkate alındığında ihlal iddialarının kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.

  2. Açıklanan gerekçelerle başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

...”

  1. Hükümet, 25 Eylül 2020 tarihinde, Anayasa Mahkemesi tarafından 2 Temmuz 2020 tarihinde verilen üç kararı sunmuştur: Emin Arda Büyük, no. 2017/28079, Berrin Baran Eker, no. 2018/23568, ve C.A.(3), no. 2018/10286.

Emin Arda Büyük ve Berrin Baran Eker kararlarına ilişkin dava, Adnan Menderes Üniversitesinde çalışan bir tıbbi sekreterin (E.A. Büyük) ve Diyarbakır’da Kayapınar Belediyesindeki bir çalışanın (B.B. Eker) iş sözleşmelerinin feshedilmesi ile ilgilidir. İş sözleşmelerinin feshi, işverenlerin, başvurucuların 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4. maddesi anlamında illegal bir yapıyla bağlarını sürdürdükleri yönündeki değerlendirmesine dayanmaktadır. Bu kararlarda, Anayasa Mahkemesi, davaya bakan mahkemelerin, özellikle feshin geçerli bir nedene dayanıp dayanmadığını değerlendirmekte başarısız oldukları gerekçesiyle başvurucuların mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi, illegal bir yapıyla bir bağın varlığının, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4. maddesi uyarınca işten çıkarılma için geçerli dayanak teşkil ettiğini kabul etmiştir. Ancak, işten çıkarılmanın geçerli dayanağı olarak öne sürülen olguların, adli yargılamalar sırasında söz konusu mahkemeler tarafından ayrıntılı bir şekilde incelenmiş olması gerektiğini değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesi, söz konusu mahkemelerin sözleşmenin geçerli bir şekilde feshine ilişkin tüm koşulların yerine getirilip getirilmediğini değerlendirmediğini doğrulayarak başvurucuların mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

C.A. (3) kararı ile ilgili olarak, dava, disiplin soruşturmasının ardından İş Kanunu’nun 25. maddesinin (II) numaralı bendi uyarınca bir belediye çalışanının sözleşmesinin feshi (şüphe feshi) ile de ilgilidir. Davayı gören mahkemeler, başvurucunun itirazlarını belirli olgusal kanıtlara (özellikle, temyiz talebinde bulunan tarafın Kanun Hükmünde Kararname uyarınca feshedilmiş bir derneğin yöneticilerinden biri olduğu gerçeğine) dayanarak reddetmiştir. Ayrıca, başvurucu ilerleyen süreçte bir terör örgütüne üye olmaktan hüküm giymiştir.

Anayasa Mahkemesi kararında, başvurucunun iş sözleşmesinin feshinin Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca güvence altına alınan özel hayata saygı hakkına müdahale anlamına gelmesine rağmen, müdahalenin demokratik bir toplumda haklı ve gerekli olduğuna karar vermiştir. Buna göre, söz konusu şüphenin maddi olgulara dayandığını ve başvurucunun durumunun bireysel olarak incelenmesinin ardından yetkili mahkemeler tarafından iş sözleşmesinin feshinin gerekli görüldüğünü gözlemlemiştir. Ayrıca, mahkeme kararlarının, mahkemeyi müdahalenin acil bir toplumsal ihtiyaca karşılık geldiğine ikna etmek gibi, ilgili ve yeterli gerekçeler içerdiğini kaydetmiştir. Ayrıca, başvurucunun özel sektörde bir iş başvurusunda bulunmasını engelleyen herhangi bir kısıtlamaya tabi olmadığına işaret ederek, müdahalenin orantılı olduğunu tespit etmiştir.

  1. Yargıtay içtihatları

  2. Türk Hukukunda “şüphe feshi” kavramı, işverenin bir iş sözleşmesini feshetmek için kullanabileceği olağanüstü yöntemlerden biridir. Sözleşmenin feshi için sebep teşkil eden bu kavram, Yargıtay tarafından İş Kanunu’nun 25. maddesinin II (e) bendine dayanılarak geliştirilmiştir. “Şüphe nedeniyle fesih”, işveren ile işçi arasındaki iş ilişkisinin sürdürülmesi için gerekli güvenin kaybedilmesi veya ciddi şekilde bozulması nedeniyle işveren tarafından iş sözleşmesinin feshi olarak tanımlanmaktadır. Ek olarak, Yargıtaya göre, bir şüphenin varlığı, iş sözleşmesinin sürdürülmesi için gerekli güveni ortadan kaldırabilecek nesnel gerçeklere ve olaylara dayanmalıdır ve işveren, söz konusu durumla bağlantılı koşulları açığa çıkarmak için çaba sarf etmelidir.

  3. Hükümet, “şüphe fesih” kavramına ilişkin Yargıtay’ın 15 Temmuz 2016 tarihindeki başarısız askeri darbe sonrasında verdiği birkaç kararı sunmuştur.

  4. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 19 Kasım 2018 tarihli kararı (E.2018/8567, K.2018/13419)

  5. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 19 Kasım 2018 tarihinde verdiği karara ilişkin dava, İş Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca bir iş sözleşmesinin 17 Ekim 2016 tarihinde feshedilmesi ile ilgilidir. İlk derecede, İş Mahkemesi, fesih 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 16. Maddesine dayanılarak yapıldığından davayı inceleme hususunda yargı yetkisine sahip olmadığını belirtmiştir. Daha sonra, Bölge Adliye Mahkemesi ilk derece mahkemesinin kararını bozarak ortadan kaldırmış ve fesih bildiriminde nedeni açık ve kesin olarak belirtilmeyen feshin geçersiz olduğuna karar vermiştir. Bu kararı verirken istinaf mahkemesi, özellikle fesih bildiriminde, feshin Kanun Hükmünde Kararname’ye dayandığının ifade edilmediğini belirtmiştir. Dava daha sonra Yargıtay’a gönderilmiştir.

Davayı değerlendiren Yargıtay, ihtilaf konusu tedbirin İş Kanunu’na dayalı bir “şüphe feshi” örneği olduğunu göz önünde bulundurarak Bölge Adliye Mahkemesinin kararını bozmaya karar vermiştir.

Yargıtay kararının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Dosya içeriğine göre; davacının iş sözleşmesi 17 Ekim 2016 tarihinde “4857 Sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesi kapsamında feshedilmesine karar verildiği” gerekçesiyle feshedilmiştir. Ancak davalı vekili cevap dilekçesindeki açıklamalarında; OHAL kapsamında alınan komisyon kararları ve KHK’lar çerçevesinde feshedildiğini belirtmiş olup, davalı savunmasına göre davacının FETÖ/PDY ile ilgi, iltisak ya da irtibatı bulunduğu konusunda davalı işveren açısından şüphe feshini gerektirir yeterli delil olduğu, terör örgütü ile irtibat veya iltisakı bulunduğuna dair şüphe bulunan bir işçiyi çalıştırmaya devam etmenin, yani iş sözleşmesinin devamını davalı işverenden beklemek mümkün olmadığı gibi iş sözleşmesinin devamının çekilmez hale geldiğini kabul etmek gerekeceği, davacı işçinin böyle bir şüphe altında iken davalı işverenden işçinin iş sözleşmesinin devamını beklemenin iyi niyet kurallarına aykırı olduğu gibi davalı işverene de bu nedenle iş akdini sonlandırma yetkisi vermesi gerektiği, feshin, şüphe feshinin şartlarını taşıdığı ve geçerli nedene dayandığı gerekçesi ile davanın reddi gerekmektedir.”

  1. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 5 Kasım 2018 tarihli kararı (E.2018/8846, K.2018/19530)

  2. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 5 Kasım 2018 tarihinde verdiği karara ilişkin dava, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca bir iş sözleşmesinin 29 Temmuz 2016 tarihinde feshedilmesi ile ilgilidir. İlk derecede, İş Mahkemesi 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 16. maddesi uyarınca davayı inceleme hususunda yargı yetkisine sahip olmadığını belirtmiştir. Daha sonra Bölge Adliye Mahkemesi ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve söz konusu feshin geçersiz olduğuna karar vermiştir. Dava daha sonra Yargıtaya gönderilmiştir.

Davayı değerlendirdikten sonra, Yargıtay, Bölge Mahkemesi’nin kararını dava konusu tedbirin bir "şüphe feshi" örneği teşkil ettiği gerekçesiyle bozmuştur.

Yargıtay’ın kararının ilgili kısımları şu şekildedir:

“... Her ne kadar temyiz edene karşı yürütülen ceza yargılamaları düşme kararı ile sonuçlansa da, avukat tarafından [işveren adına] öne sürülen iddialara göre, davacının FETÖ/PDY [terör örgütü] ile ilişkileri, bağlantıları ve/veya ilişiği hakkında yeterli kanıt bulunmaktaydı ve [bu kanıtlar] şüphelere dayanarak işveren tarafından söz konusu sözleşmenin feshedilmesini gerekçelendirmekteydi. Söz konusu işverenin, FETÖ/PDY ile ilişkisi, bağlantısı veya ilişiği olduğundan şüphelenilen bir işçiyi istihdam etmeye devam etmesi beklenemezdi. Ayrıca, sözleşmenin sürdürülmesinin dayanılmaz hale geldiği, söz konusu işverenin bu tür [şüphelerle karşı karşıya bırakıldığında] iş sözleşmesini sürdürmesini beklemenin iyi niyet ilkelerine ters düşeceği ve bu nedenle işverenin sözleşmeyi feshetme hakkına sahip olduğu da kabul edilmelidir. Bu nedenle, ilgili sözleşmenin feshinin, şüphe nedeniyle fesih şartlarını karşılaması ve geçerli bir sebebe dayanması nedeniyle dava reddedilmelidir."

  1. Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 5 Mayıs 2018 tarihli kararı (E.2018/1204, K.2018/5780)

  2. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 5 Mart 2018 tarihinde verdiği kararın konusunu teşkil eden dava, bir elektrik dağıtım şirketi tarafından işe alınan bir işçinin iş sözleşmesinin 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 4 üncü maddesinin (e) ve (f) fıkraları uyarınca kararlaştırıldığı üzere ihbar ve kıdem tazminatlarının ödenmesinin ardından 27 Eylül 2016 tarihinde feshedilmesine ilişkindir. İlk derece yargılamalarında, İş Mahkemesi, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 16. maddesi uyarınca yapılan feshin geçersizliği için yapılan başvuruyu değerlendirme hususunda yargı yetkisinin bulunmadığı gerekçesi ile davayı usulden reddetmiştir. Daha sonra Bölge Adliye Mahkemesi ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve İş Kanunu hükümlerine uyulmadığı gerekçesiyle söz konusu feshin geçersiz olduğuna karar vermiştir. Dava daha sonra Yargıtay nezdine taşınmıştır.

Yargıtay, davayı değerlendirdikten sonra, Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararını dava konusu tedbirin bir "şüphe feshi" örneği teşkil ettiği gerekçesiyle bozmuştur.

Yargıtay’ın kararının ilgili kısımları şu şekildedir:

"Dosya içeriğine göre somut olayda bir şüphe feshi söz konusudur. Bu tür fesihte, işverenin işçisine karşı duyduğu şüphe, aralarındaki güven ilişkisinin zedelenmesine yol açmaktadır. İşverenden katlanması beklenemeyecek bir şüpheden dolayı, işçinin iş ilişkisinin devamı için gerekli olan uygunluk ortadan kalktığından, güven ilişkisinin sarsılmasına yol açan şüphe, işçinin kişiliğinde bulunan bir sebeptir. Ciddi, önemli ve somut olayların haklı kıldığı şüphe, güven potansiyeline sahip olmaksızın ifa edilemeyecek iş için işçinin uygunluğunu ortadan kaldırdığından, şüphe feshi, işçinin yeterliliğine dair fesih türü olarak gündeme gelecektir.

İş sözleşmesinin devamı konusunda davacının fesih sebebi yapılan davranışı kesin şekilde kanıtlanamamış ise de tanık anlatımları ile ortaya çıkan olgulardan işverenden iş ilişkisini sürdürmesi beklenemez derecede şüphe meydana gelmiş olup bu durumda iş sözleşmesinin feshinin haklı nedene dayandığı sabit olmasa da geçerli nedene dayandığı kabul edilmelidir.”

III. İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUK KURALLARI

  1. Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu’nun (Venedik Komisyonu) 667 İlâ 676 Sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri Hakkında Görüşü

  2. Venedik Komisyonu, 12 Aralık 2016 tarihinde olağanüstü hal kapsamında çıkarılan 667 ila 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelere ilişkin 109. Genel Kurulunda (9-10 Aralık 2016) kabul edilen görüşünü kamuoyuna açıklamıştır (15 Temmuz 2016 tarihli başarısız darbe girişiminin ardından çıkarılan Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri Hakkında Görüş (CDL-AD(2016)037)).

47. Venedik Komisyonu, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün olgusal bağlamını tanımlayan görüşüne göre, söz konusu olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerinin varoluş sebeplerini analiz etmiştir. Görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“67. ... Kamu görevlilerin görevden çıkarılmasının Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen kamu görevlilerini ilgilendirdiği belirtilmiştir. Bu geniş kapsamlı formüller, olağanüstü hal tedbirlerinin sadece Gülencilere değil milli güvenliğe tehdit arz eden tüm örgütlere uygulanabileceğini göstermektedir.

68. Şüphesiz ki Devletin, ulusal ve uluslararası yasal yükümlülüklerine uygun olduğu müddetçe siyasi platformlarına, dini yakınlıklarına veya etnik yapılarına bakılmaksızın tüm terör örgütlerine karşı aktif tedbirler almasına sadece cevaz verilmemiş üstelik Devlet bu tedbirleri almak zorunda da bırakılmıştır ..."

48. Ayrıca yukarıda belirtilen görüşten anlaşıldığı üzere "Olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerinin kabul edilmesinden bu yana 100.000’i aşkın kamu görevlisi görevden alınmıştır ... alt düzeydeki kararlarla, yani 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında ilgili idari kurumlar veya yargı organları tarafından alınan kararlarla kaç kamu görevlisinin görevden alındığı ve kaç tanesinin sonraki kanun hükmünde kararname eklerindeki listelerde isimlerinin doğrudan geçtiği ise tam olarak belli değildir."

  1. Venedik Komisyonu, söz konusu görüşünde Olağanüstü Hal Kararnameleri uyarınca devlet memurları, hakimler, savcılar ve kamu çalışanlarının görevden çıkarılmasına yönelik tedbirlerin amaçlarını incelemiştir. Görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“81. ... 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3. ve 4. Maddeleri, hakimlerin ve diğer kamu görevlilerinin, ilgili yargı organlarının veya idari kurumların kararlarıyla görevden çıkarılmasını öngörmektedir ...

84. 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimine yol açan kalkışmanın niteliği göz önünde bulundurulduğunda Venedik Komisyonu, Devlet aygıtının kalkışmaya dâhil olduğu tespit edilen kişilerden hızlıca arındırılması ihtiyacını anlayışla karşılamaktadır. Eğer kalkışmacılar yargı teşkilatı, savcılık, emniyet, ordu vs. içinde halen aktif olsalardı kalkışmayla mücadeleyi hedefleyen eylemlerin hiçbiri başarıya ulaşmayacaktı.

  1. Ancak kalıcı değil de geçici tedbirler kullanılarak da aynı sonuca ulaşılabilir. Eğer Gülenci olduğu iddia edilenler, ihtiyati bir tedbir olarak görevlerinden çıkarılmak yerine uzaklaştırılsalardı kalkışmanın tekerrür etme riski önemli derecede azaltılabilirdi ..."

  2. Buna ek olarak, Venedik Komisyonu, görüşünde, bireyler ve yasadışı yapılar arasındaki olası bağları değerlendirmede kullanılan kriterleri incelemiştir. Esas itibarıyla Venedik Komisyonu, bir kişi ile yasadışı bir yapı arasındaki herhangi bir bağlantıyı değerlendirmeyi ve makul düşünebilen ve bilgili herhangi bir kişinin bu tür bir yapı ile ilişkiyi sürdürmenin açıkça kabul edilemez olduğunu anlamış olması gereken noktayı belirlemeyi amaçlayan bu kriterlerin öngörülebilir olması gerektiğini değerlendirmiştir. Ayrıca, bu kriterlerin hukuki denetimini yapmanın ulusal mahkemelerin görevi olduğunu değerlendirmiştir.

Görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

"103. Kişilerin Gülen cemaatiyle bağlantılarını değerlendirmek için kullanılan kriterler, en azından resmi olarak kamuoyuna açıklanmamıştır. Venedik Komisyonu raportörlerine, görevden almalara örneğin Bank Asya’ya ve “paralel devletin” diğer şirketlerine parasal katkıda bulunma, Fethullah Gülen’le bağlantılı bir sendika veya derneğin yöneticisi ya da üyesi olma, ByLock mesajlaşma uygulamasını ve bu gibi şifreli mesajlaşma programlarını kullanma gibi çeşitli ölçütlerden oluşan bir kombinasyonun değerlendirilmesine dayanarak karar verildiği bildirilmiştir. Ayrıca söz konusu görevden almalarda, ilgili şahıslar hakkındaki emniyet veya gizli servis raporları, sosyal medya bağlantılarının, bağışlarının, ziyaret ettiği web sitelerinin analizi ve hatta “paralel devlet” yapılarına ait olan öğrenci yurtlarında kalmış olmaları veya çocuklarını Fethullah Gülen’le bağlantılı okullara göndermiş olmaları esas alınabilir. İşyerindeki arkadaşlarından veya komşularından alınan bilgiler ve hatta Gülenci yayınlara sürekli abonelik de, bir ismin “görevden alınma listelerine” konması için kullanılan birçok ölçüt arasında sayılmaktadır.

...

119. Disiplin sorumluluğu veya buna benzer başka bir tedbir öngörülebilir olmalıdır; bir kamu görevlisinin cezalandırılabilmesi için öncelikle statüsüyle bağdaşmayan bir şey yaptığını anlaması gerekir. Dolayısıyla mantıklı ve bilgili bir kişinin- ki kamu görevlileri de mantıklı ve bilgili olmalıdır- zaman içinde Gülen cemaatiyle süregelen bağlantılarının açıkça kabul edilemez olduğunu idrak etmek zorunda olduğu bir ânı tespit etmek önemlidir.

120. Söz konusu durumun açıkça güç tarafı, Türk makamlarına göre Gülen cemaatinin uzun yıllardır iki yüzü olduğudur: aynı zamanda hem Devlet içinde nüfuz kazanmak için şaibeli yöntemler kullanan gizli bir organizasyon hem de yasalara uygun bir şekilde çalışan dernek ve projelerden oluşan bir ağ. Türk resmi makamlarının, Gülen cemaatinin “yasalara uygun olarak somutlaşmasının” sadece bir dış görünüşten ibaret olduğu ve Fetullah Gülen’le iş birliği yapmış veya Gülen bağlantılı bir projede yer almış herkesin, örgütün gerçek amaç ve yöntemlerini bildiğine dair geniş içerikli bir varsayımdan yola çıktığı görülmektedir.

...

127. Gülen cemaatinin bir bütün olarak (veya herhangi bir parçasının), anlamlı ilişkiler kurmanın kamu görevlilerinden beklenen sadakat yükümlülüğüyle bağdaşmayan bir örgüt haline ne zaman geldiğini, eğer böyle bir durum söz konusu ise bunu objektif olgulara dayanarak tespit etmek önemlidir. Ek olarak, bunun tüm kamu görevlileri tarafından açık ve net bir şekilde anlaşılabilir hale geldiği anı tanımlamak da önem taşımaktadır. ... Buna karşılık, Türk mahkemeleri, Hükümetin bu noktadaki tutumunun haklı olup olmadığını objektif olarak gözden geçirmelidir.

128. Bir sonraki konu, bir kamu görevlisinin görevden alınabilmesi için Gülen cemaati veya uzantılarıyla sürdürdüğü bağlantıların yoğunluğudur. Kanun Hükmünde Kararnameler ‘ilişki, iltisak veya irtibat’, ‘üyelik, mensubiyet yahut irtibat’ vb. gibi ifadeler içermektedir. Bu geniş tanımlar, Gülen cemaatiyle kurulan herhangi bir bağlantının görevden çıkarılmaya yol açabileceği anlamına gelmektedir.

129. Türk makamları, söz konusu “yoğunluğun” değerlendirilmesinin her davada mevcut olan bir dizi olgusal unsura dayandığını açıklamıştır. Bu nedenle, yalnızca ‘üyelik’ anlamına gelen bağlantılar olması halinde ceza yargılamaları başlatılmaktadır. Yetkililer, Türk Ceza Kanunu’nun suç örgütü üyeliğini düzenleyen 314. Maddesine atıfta bulunmaktadır. Türk makamlarına göre bir suç örgütünün üyesi olmakla ‘iltisaka’, ‘irtibata’, ‘ilişkiye’ vb. sahip olmak arasındaki fark, bir kişinin karşıladığı kriterlerin sayısına bağlıdır ve olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerini uygulayan idari birimler tarafından tanımlanmaktadır. ...

...

  1. Venedik Komisyonu, açığa alınmaları (veya hatta görevden çıkarmaları) meşru kılmak için gereken bağlantının, bir kişiyi bir suç örgütünün ‘üyesi’ olarak tanımlamak için gerekenden daha az yoğunlukta olabileceğini kabul etmektedir. “Üyelik” suç örgütü ile “organik bir ilişkiyi” gerektirir. Bir kamu görevlisinin (geçici veya kalıcı olarak) görevden alınması için, suç örgütüyle daha zayıf bir bağlantı kurmuş olması yeterli olabilir.

131. Yine de bu bağlantı anlamlı olmalıdır, yani kamu görevlisinin sadakatine yönelik nesnel şüpheler uyandırmalı ve masumane, tesadüfi vb. temaslar bunun dışında tutulmalıdır. Venedik Komisyonu, kanun hükmünde kararnamelerin dilinin bu doğrultuda değiştirilmesini tavsiye etmektedir: Görevden çıkarma kararı, yalnızca kamu görevlisinin demokratik yasal düzene olan sadakatine nesnel olarak ciddi şüpheler düşürecek şekilde davrandığını açıkça gösteren olgusal unsurların birleşmesi halinde verilebilir ..."

51. Karar alma süreciyle ilgili olarak, Venedik Komisyonu, kararın kişiselleştirilmemiş olmasını eleştirmiş ve geriye dönük (ex post facto) yargı denetiminin etkinliğine dikkat çekmiştir.

"140. Özetle Venedik Komisyonu, kamu görevlilerinin görevden alınmasıyla sonuçlanan karar verme sürecinin, görevden alımların kişiye özgü gerekçelere dayanmaması bakımından kusurlu olduğu ve bu suretle bu kararlarla ilgili olarak anlamlı bir geriye dönük (ex post) yargı denetimi yapılmasının neredeyse imkânsız kılındığı sonucuna varmaktadır ..."

B. BM İnsan Hakları Komitesi’nin Olağanüstü Hal Hakkında 29. no.lu Genel Yorumu (CCPR/C/21/Rev.1/Add.11)

  1. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yürütme Komitesi, 24 Temmuz 2001 tarihindeki 1950. toplantısında olağanüstü hal hakkında genel bir yorum yayımlamıştır.

Bu metnin ilgili kısımları şu şekildedir (https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/treatybodyexternal/Download.aspx?symbolno=CCPR%2fC%2f21%2fRev.1%2fAdd.11&Lang=fr adresinden erişilebilir):

"1. Sözleşme çerçevesindeki insan haklarının korunması sistemi açısından Sözleşme’nin 4. maddesi büyük öneme sahiptir. Öte yandan, taraf Devlet’in Sözleşme yükümlülüklerinin bir kısmını geçici bir süre için ve tek taraflı olarak askıya alması veya Sözleşme’den doğan yükümlülüklerden ayrılan tedbirler alması mümkündür. 4. maddenin konusu derogasyonların kapsamı ve belirli güvenceler sistemi açısından maddi sonuçlarıdır. Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini askıya alan veya bu yükümlülüklerden ayrılan tedbirler alan taraf Devlet’in temel amacı, Sözleşme’ye bütünüyle uymanın yeniden sağlandığı normal duruma dönüş olmalıdır ...

  1. Sözleşme’deki yükümlülükleri askıya alma veya bu yükümlülüklerden ayrılan tedbirler almaya yönelik uygulamalar istisnai ve geçici nitelikte olmalıdır.

...

11. ...Taraf Devletler, hiçbir şart altında Sözleşme’nin 4. maddesini insancıl hukuk veya uluslararası hukukun emredici bir kuralının ihlalinin gerekçesi olarak öne süremez. Örneğin, rehin alma eylemleri, toplu cezalandırmalar, özgürlüklerden keyfi şekilde mahrum etme, adil yargılanmanın temel ilkelerinden sapma ve masumiyet karinesine riayet etmeme gibi ihlaller, 4. madde çerçevesinde meşru kılınamaz.

...

14. Sözleşme’nin 2. maddesinin 3. paragrafı, taraf Devlet’in, Sözleşme hükümlerinin ihlali halinde hak arama yolları sağlamasını öngörmektedir. Bu paragraf, 4. maddenin 2. paragrafında belirtilen derogasyonun mümkün olmadığı hükümler arasında yer almasa da belirtilen yükümlülük Sözleşme’nin tamamına yayılmış sözleşmesel bir yükümlülüktür. Taraf Devlet, olağanüstü durumlarda, durumun gerektirdiği ölçüde olmak üzere Sözleşme’den doğan yükümlülüklerinden ayrılan tedbirleri aşmayacak şekilde, adli veya diğer hak arama olanaklarının işleyişine yönelik düzenlemeler yapabilir ancak Sözleşme’nin 2. maddesinin 3. paragrafında düzenlenen etkili hak arama yolları sağlama şeklindeki temel yükümlülüğe uymalıdır.

15. 4. maddenin 2. paragrafında, açıkça askıya almanın veya yükümlülüklerden ayrılan tedbirler almanın mümkün olmadığı haklar olarak belirtilen hakların korunması, hakların başta yargısal güvenceler olmak üzere usuli güvenceler altına alınmasını gerektirir. Sözleşme’nin usul tedbirlerine yer veren hükümleri derogasyonun mümkün olmadığı hakların korunmasının önüne geçilmesine yol açacak tedbirlere konu olamaz. 4. maddeye derogasyonun mümkün olmadığı haklara aykırı tedbirler almak amacıyla başvurulamaz. ...

16. Sözleşme’nin 4. maddesinde yer alan derogasyonla ilgili tedbirler Sözleşme’nin bütününde var olan hukukun üstünlüğü ve kanunilik ilkelerine dayanmaktadır. Silahlı çatışma sırasında adil yargılanma hakkının belli başlı yönlerinin uluslararası insancıl hukukta açıkça güvence altına alınması sebebiyle Komite, diğer olağanüstü durumlarda bu güvencelere aykırı düzenlemeler getirilmesini meşru kılacak sebepler öne sürülemeyeceğini belirtmektedir. Komite’nin görüşüne göre, kanunilik ve hukukun üstünlüğü ilkeleri adil yargılanma hakkına olağanüstü durumlarda da saygı gösterilmesini gerektirir. Sadece hukuka uygun şekilde kurulmuş olan bir mahkeme yargılama ve cezalandırma yetkisine sahiptir. Masumiyet karinesine uyulmalıdır. Derogasyonun mümkün olmadığı hakların korunması için, mahkeme önünde yargılanma hakkının kullanılması ve yasal tutuklu kalma süreleri ihlal edilmeden, gecikmeksizin hüküm verilmesi gerekliliği taraf Devlet’in derogasyonun gerekli olduğuna karar vermesi gerekçesiyle ortadan kaldırılmamalıdır.

...”

C. Revize Edilmiş Avrupa Sosyal Şartı

  1. Türkiye bakımından 2007 yılında yürürlüğe giren Avrupa Sosyal Şartının (gözden geçirilmiş şekli) 24. Maddesi aşağıdaki gibidir:

Madde 24 - İş akdinin sona erdiği durumlarda korunma hakkı.

"Akit Taraflar, çalışanların iş akdinin sona erdiği durumlarda korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

a. tüm çalışanların, yetenekleri ya da davranışlarıyla bağlantılı olarak ya da işletmenin, kuruluşun ya da hizmetin işleyişinin gereklerine dayanarak, iş akitlerinin geçerli nedenler olmadan sona erdirilmemesi hakkını;

b. iş akitleri geçerli bir neden olmaksızın sona erdirilen çalışanların yeterli tazminat ya da diğer uygun yardımlar alma hakkını tanımayı taahhüt ederler.

Bu amaçla Akit Taraflar, iş akdinin geçerli bir neden olmaksızın sona erdirildiğini düşünen çalışanın bağımsız bir organa başvurma hakkını güvence altına almayı taahhüt ederler."

D. Uluslararası Çalışma Örgütü

54.Türkiye’de 4 Ocak 1995 tarihinde yürürlüğe giren Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1982 tarihli (158 No’lu) Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi’nin ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir (ayrıca bk. 1982 tarihli Hizmet İlişkisine Son Verilmesine Yönelik Tavsiye Kararı (no. 166)):

4. Madde

"İşçinin kapasitesine veya işin yürütümüne veya işyeri gereklerine dayalı geçerli bir son verme nedeni olmadıkça hizmet ilişkisine son verilemez."

8. Madde

“1. İş sözleşmesinin haksız yere feshedildiğini düşünen işçi, bu feshe karşı mahkeme, iş mahkemesi, tahkim kurulu veya hakem gibi tarafsız bir organ önünde itiraz etme hakkına sahiptir. ..."

IV. TÜRKİYE’NİN DEROGASYON BİLDİRİMİ

55. Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Daimi Temsilciği, 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterine aşağıdaki derogasyon bildirimini göndermiştir:

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin aşağıdaki bildirimini iletiyorum.

Türkiye Cumhuriyetinde 15 Temmuz 2016 tarihinde demokratik olarak seçilen hükümeti ve anayasal düzeni ortadan kaldırmak üzere büyük bir darbe teşebbüsü gerçekleştirilmiştir. Alçak girişim, birlik ve beraberlik içinde hareket eden Türk devleti ve vatandaşları tarafından engellenmiştir. Darbe teşebbüsü ve diğer terörist eylemlerle birlikte darbe sonrası, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamında ulusun geleceğini tehdit eden, kamu düzenine ve güvenliğine ilişkin ciddi tehlikeler teşkil etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, ulusal mevzuat ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde kanunca öngörülen tedbirleri almaktadır. Bu kapsamda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti 20 Temmuz 2016 tarihinde Anayasa (120. madde) ve 2935 Sayılı Olağanüstü Hal Kanunu (3. maddenin 1. fıkrasının (b) bendi) uyarınca üç aylık süre boyunca Olağanüstü Hal ilan etmiştir. ...

Bu karar Resmi Gazetede yayınlanmıştır ve 21 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Bu itibarla söz konusu tarihten itibaren olağanüstü hal yürürlüğe girmiştir. Bu süreçte alınan önlemler kapsamında İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin 15. maddesinde öngörülen sözleşme kapsamındaki yükümlülükler askıya alınabilir.

Bu yüzden bu bildirinin Sözleşmenin 15. maddesi kapsamında bilgilendirme yaptığının altını çizerim. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu çerçevede alınan önlemler konusunda Genel Sekreteri eksiksiz bir şekilde bilgilendirecektir. Önlemler ortadan kaldırıldığında Hükümet bildirimde bulunacaktır.

...”

56. Derogasyon bildirimi, olağanüstü halin bitmesinin ardından 8 Ağustos 2018 tarihinde geri çekilmiştir.

HUKUKSAL DEĞERLENDİRME

I. ÖN AÇIKLAMALAR

A. Türkiye’nin derogasyon bildirimi

  1. Hükümet ilk olarak başvuranın şikayetlerinin, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne iletilen Derogasyon Bildirimi ışığında incelenmesi gerektiğini belirtmiştir. İlgili bildirim aşağıdaki gibidir:

“1. Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.

2. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında 2. maddeye, 3. ve 4. maddeler (fıkra 1) ile 7. maddeye aykırı tedbirlere cevaz vermez.

3. Aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı ve Sözleşme hükümlerinin tekrar tamamen geçerli olduğu tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.

  1. Hükümet, 15. Madde uyarınca Sözleşme’yi deroge etme hakkından yararlanan Türkiye’nin buna ilişkin hükümleri ihlal etmediğini değerlendirmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, askeri darbe girişiminin sebep olduğu risklerin ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikeye neden olduğunu ve devlet yetkilileri tarafından tehlike karşısında alınan tedbirlerin, kesin olarak durumun sebep olduğu gereklilikler olduğunu belirtmiştir.

59. Bu noktada, Mahkeme, Mehmet Hasan Altan (no. 13237/17, § 93, 20 Mart 2018) kararında, askeri darbe girişiminin, Sözleşme anlamı dahilinde, "ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikenin" varlığını ortaya koyduğu kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Koşulların mevcut davada alınan tedbirleri kesin olarak gerektirip gerektirmediği ve bu tedbirlerin uluslararası hukuk kapsamında yer alan diğer yükümlülüklerle uyumlu olup olmadığı hususunda ise, Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin esasını incelemenin gerekli olduğu kanaatindedir ve bu incelemeyi aşağıda yapmaktadır.

B. Davanın Kapsamı

60. Hükümet, Mahkeme önünde davanın kapsamına ilişkin bir ön itirazda bulunmuştur. Hükümet, Sözleşme’nin birçok maddesine dayanan başvuranın 8. madde kapsamında herhangi bir şikayette bulunmadığını değerlendirmiştir.

61. Başvuran bu iddiaya itiraz etmiştir.

62. Mahkeme, Sözleşme’nin 32. maddesinin amaçları doğrultusunda, bireysel başvuru hakkının kullanımında Mahkemeye “iletilen” bir davanın kapsamının başvuranın şikayeti ile belirlendiğini ve bir şikayetin iki unsurdan oluştuğunu hatırlatır: olgusal iddialar ve hukuki argümanlar (bk. Radomilja ve Diğerleri / Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018). Hangi hukuk kuralının uygulanacağını bulmak mahkemenin görevidir (jura novit curia) ilkesi uyarınca; Mahkeme başvuranlar tarafından Sözleşme ve Protokolleri kapsamında öne sürülen hukuki gerekçeler ile sınırlı değildir; aynı şekilde taraflarca belirtilen Sözleşme’nin maddeleri ve hükümlerinden farklı olan hüküm ve maddeler kapsamında şikayeti inceleme ve şikayet konusu olayların hukuki açıdan vasıflandırma yetkisi vardır (bk. S.M. / Hırvatistan [BD], no. 60561/14, § 218, 25 Haziran 2020 ve bu karardaki referanslar).

63. Ancak, Mahkeme kararını şikayetin kapsamadığı olaylara dayandıramaz. Bu doğrultuda, her ne kadar Mahkeme şikayette bulunulan koşulları Sözleşme’nin tamamının ışığında gözden geçirme veya "olayları farklı bir şekilde değerlendirme" yetkisine sahip olsa da, yine de kendini ulusal hukuk ışığında başvuranlar tarafından sunulan olgularla sınırlamak durumundadır. Yine de bu, bir başvuranın Sözleşme kapsamındaki yargılamalar sırasında ilk beyanlarını açıklamasını veya detaylandırmasını engellemez. Mahkeme, yalnızca orijinal başvuruyu değil, aynı zamanda söz konusu başvuru belgesindeki eksiklikleri veya belirsizlikleri ortadan kaldıran tamamlayıcı niteliğe sahip ek belgeleri de dikkate almalıdır. Aynı şekilde, Mahkeme söz konusu olguları resen açıklama yoluna gidebilir (bk. yukarıda anılan Radomilja ve Diğerleri, §§ 121-122 ve 126).

  1. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın mahkemeye gönderilmiş olan ilk başvurusunda, ulusal yargılamaları özetledikten sonra, terör örgütüyle bağlantıları olduğu iddiasıyla iş sözleşmesinin feshedildiğini belirttiğini kaydetmektedir. Başvuran, iş sözleşmesinin feshedilmesinin çalıştığı kurumun genel sekreteri tarafından yapılan öznel bir değerlendirmeye dayandığını iddia etmiştir. Başvuran, iftiraya, diğer bir tabirle hiçbir dayanağı olmayan bir suçlamaya istinaden sözleşmesinin feshedildiğini açıklamıştır. Başvuran kamu hizmetine tekrar alınmadığını ve bu durumun hem mevcut durumu hem de geleceği üzerinde etkisi olduğunu ifade etmiştir. Şikayetler bölümünde, başvuran, Sözleşme’nin 6, 7, 13, 15, 17 ve 18. maddelerinin yanı sıra, 3. maddesinin de ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Bu noktada, başvuran bir terör örgütüyle bağlantıları olduğu iddiası nedeniyle işten çıkarılmasının Sözleşme’nin 3. maddesine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Başvuran, yukarıda belirtilen gerekçeyle kararlaştırılan ve öncelikle kendisinin savunması istenmeden verilen görevden çıkarılma kararı nedeniyle artık "terörist" ve "vatan haini" olarak etiketlendiğini ifade etmiştir.

  2. Mahkeme, başvuranın şikayetlerinin, 15 Ocak 2019 tarihinde ilgili oldukları ölçüde, Sözleşme’nin 6, 7, 8 ve 15. maddeleri kapsamında Hükümete iletildiğini hatırlatır. Taraflar diğerlerinin arasında, 3. Madde ışığında, işten çıkarılmanın iddia olunan sonuçlarını dikkate alarak, davadaki olay ve olguların Sözleşme’nin 8. maddesini ihlal edip etmediğini açıklamaya davet edilmişlerdir. Başvuran, Hükümet’in görüşlerine cevaben ibraz ettiği görüşlerinde, görevden çıkarılmasının yarattığı sonuçlara dikkat çekmiş ve ilgili şikâyetin 8. madde kapsamında ileri sürüldüğünü belirtmiştir.

66. Yukarıdaki mülahazaları dikkate alan Mahkeme, başvuranın açıkça Sözleşme’nin 3. maddesine dayandığını ve bu hükme dayanan iddialar ortaya koyduğunu kaydeder. Başvuranın şikâyeti, şüphesiz, Mahkemenin ‘hangi hukuk kuralının uygulanacağını bulmak mahkemenin görevidir’ ilkesi (jura novit curia) ve içtihadı (bk. ilgili olduğu ölçüde, yukarıda anılan S.M. / Hırvatistan, § 224) uyarınca Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında nitelendirilip nitelendirilmeyeceğini belirlemesi sorununu gündeme getirmiştir. Bu bulgu, Mahkeme’nin söz konusu hüküm kapsamında güvence altına alınan korumanın uygulanabilirliği ve gerçek kapsamına ilişkin değerlendirmesine açıkça halel getirmemektedir.

67. Sonuç olarak Mahkeme, Hükümet tarafından öne sürülen davanın kapsamına ilişkin itirazı reddetmiştir. Hukuki nitelendirmeye ilişkin olarak Mahkeme, somut davanın "kapsamının", Sözleşme’nin 3. ve 8. maddeleri kapsamında nitelendirilen hukuki sorunlarla ilgili olduğuna karar vermiştir.

II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

68. Başvuran, işten çıkarma usulüne ek olarak ilgili idari işlemlerine müteakip yargılamaların silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkesi de dâhil olmak üzere adil yargılamanın güvencelerine uygun olmadığını ileri sürmüştür. Başvuran, işten çıkarılırken kendisine asgari usul güvencelerinin sunulmadığından, diğer bir deyişle işten çıkarma öncesi bir soruşturma yürütülmediğinden ve kendisinden savunmasının talep edilmediğinden şikayetçi olmuştur. Buna ek olarak, başvuran, yerel mahkemelerin sadece 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine atıfta bulunmaları ve işten çıkarma kararını haklı gösterebilecek hiçbir gerekçe veya kriter göstermediği göz önüne alındığında, işten çıkarılmasını müteakip adli yargılamaların bu eksiklikleri gidermediğini ileri sürmüştür.

Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi uyarınca masumiyet karinesinin ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur.

Sözleşme’nin 6 § 3 (a) ve (b) Maddeleri uyarınca başvuran, kendisine yöneltilen suçlamaların niteliği ve gerekçesine ilişkin bilgilendirilmediğinden ve savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve olanaklara sahip olmadığından şikayetçi olmuştur.

Sözleşme’nin 6 §§ 1, 2 ve 3 (a) ve (b) maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar hakkında ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde yürütülmesini isteme hakkına sahiptir. ...

2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.

3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:

(a) kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;

(b) savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak;

...”

A. Kabul edilebilirlik hakkında değerlendirme

  1. Hükümet kabuledilemezliğe ilişkin iki itirazda bulunmuştur: Bunlardan ilki iç hukuk yollarının tüketilmemesiyle, diğeri konu bakımından bağdaşmazlıkla ilgilidir.

1. İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi

  1. Hükümet, başvuranın iş sözleşmesi geçerli nedenle feshedildiğinden, İş Kanunu uyarınca, dava açarak kıdem ve ihbar tazminatı talep edebileceğini ileri sürmüştür.

71. Başvuran bu itiraz hakkında herhangi bir görüş sunmamıştır.

72. Mahkeme, başvuranın 14 Ağustos 2016 tarihinde İş Mahkemesine sunduğu dava dilekçesinde feshin geçersizliğinin tespitini ve işe iadesini, bunun yanı sıra kıdem ve ihbar tazminatının kendisine ödenmesini de talep ettiğini ve işten çıkarılmasının herhangi bir geçerli nedene dayanmadığını ileri sürdüğünü vurgular. Hukuk mahkemeleri başvuranın talebini incelemiş ve reddetmiştir. Buna ek olarak, davayı karara bağlayan nihai ulusal makam olan Anayasa Mahkemesi, başvuranın şikayetini esas yönünden değerlendirmiş ve böyle bir ihlal bulamamıştır.

73. Anayasa Mahkemesinin Türk Yargı Sistemindeki konumu ve yetkisi ve bu Mahkemenin söz konusu şikayete ilişkin sunduğu gerekçeler göz önüne alındığında Mahkeme, İş Kanunu hükümlerine dayanılarak, geçerli fesih nedeniyle yukarıda belirtilen tazminatlara hükmedilmesi talebiyle açılacak bir davanın ilgili tarihte ve esasen şimdi de başarı şansı sunmadığını değerlendirmiştir (bk. aynı anlamda, Pressos Compania Naviera S.A. ve Diğerleri / Belçika, 20 Kasım 1995, § 27, Seri A no. 332 ve Carson ve Diğerleri / Birleşik Krallık [BD], no. 42184/05, § 58, AİHM 2010).

  1. Mahkeme, bu nedenle, Hükümetin bu konudaki itirazının reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

3. Sözleşme’nin 6. Maddesinin Uygulanabilirliği

(a) Tarafların beyanları

(i) Hükümet

75. Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin her iki yönünün uygulanabilirliğine ilişkin bir ön itirazda bulunmuştur.

76. Hükümet, ilk olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin cezai yönünün, aşağıda belirtilen nedenlerle, konu bakımından uygulanamaz olduğunu ileri sürmüştür.

77. Hükümet, mevcut davanın arındırma yargılamalarına ilişkin davalarla karşılaştırılamayacağını ileri sürmüştür. Hükümet devamla şu hususlara vurgu yapmıştır: "Gerek Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Doğu Avrupa ülkelerinde, gerekse birleşme sürecinde Almanya’da demokratikleşme sürecini başarıyla tamamlamak, temel haklara saygılı bir ülke olmak ve olası tehditleri ortadan kaldırılabilmek amacıyla arındırma politikaları uygulanmıştır. Öte yandan arındırma politikaları söz konusu ülkelerde demokratik sisteme geçiş sonrası demokratik ilkelerin güçlü bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla uygulanmıştır. Söz konusu politikaların özünde demokrasiye inanmayan eski rejime sadık kamu görevlilerinin arındırma uygulamalarına tabi tutulması yer almaktadır. Bu kapsamda, temel ölçüt olarak da genellikle eski rejim döneminde istihbarat örgütleriyle gizli bir işbirliği içerisinde çalışma kriteri esas alınmıştır." Hükümet, Mahkemenin, arındırma davaları ile ilgili olarak, alınan tedbirlerin cezayı çağrıştıran yönlerinin baskın olması halinde, bu tür davaların Sözleşme’nin 6. maddesinin cezai başlığının kapsamında yer alabileceğine karar verdiğini eklemiştir (davalı Hükümet bu noktada Matyjek / Polonya (k.k.), no. 38184/03, §§ 53 ve 54, AİHM 2006-VII kararına atıfta bulunmuştur). Hükümet, ayrıca bu tür davaların, kamusal haklardan yoksun bırakılmaya ilişkin olduğunu belirtmiştir.

Hükümet, somut dava bakımından Türkiye’de uygulanan sürecin arındırma davalarında kullanılanlardan farklı olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, Türkiye’de Devletin en hassas kurumlarının içine sızan FETÖ/PDY mensuplarının, sadece demokratik hukuk düzenine potansiyel tehdit oluşturmakla kalmayıp, darbe teşebbüsünde bulunmak suretiyle fiilen de demokratik hukuk devletine karşı ne kadar büyük bir tehdit olduklarını gösterdiğini; Bu nedenle 667 sayılı KHK’nın, darbe teşebbüsü akabinde Devlet kurumlarının, FETÖ/PDY ile iltisakı, irtibatı ve mensubiyeti değerlendirilen örgüt üyelerinden hızlı bir şekilde kamu görevinden çıkarılması amacıyla kabul edildiğini ifade etmiştir.

  1. Hükümet, yukarıda anılan Matyjek davasına atıfta bulunarak, Engel ve Diğerleri / Hollanda davasında (8 Haziran 1976, Seri A no. 22) ortaya konan kriterler uyarınca, Mahkeme’nin Sözleşme’nin 6. maddesinin cezai yönünün arındırma usulü bakımından geçerli olduğuna karar verdiğini belirtmiştir. Hükümet şunları bildirmiştir: Mahkeme özellikle, arındırma prosedürünün iç hukukta “cezai” olarak nitelendirilmemesine rağmen, kuvvetli bir suç çağrışımına sahip özelliklere sahip olduğunu değerlendirmiştir (bk. Matyjek, yukarıda anılan, § 51). Mahkeme, suçun niteliği, bu suç için öngörülen cezanın (yani belirli meslekleri icranın uzun süre yasaklanması) baskın olması) niteliği ve ağırlığı ile birlikte değerlendirildiğinde, başvuranın aleyhindeki suçlamaların Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında bir suç isnadı oluşturduğu sonucuna varmıştır (aynı kararda., § 58).

79. Somut davaya dönüldüğünde, Hükümet, yaşanan sürecin yukarıda anılan Matyjek davasından farklı olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, ilk olarak söz konunu görevden çıkarma eyleminin "cezai bir suç isnadı"na dayanmadığı ve işverenin fesih yetkisi kapsamına girdiği kanaatinde olduğunu belirtmiştir. Hükümet gerekçesine şu şekilde devam etmiştir: "Ankara Kalkınma Ajansı’nın Yönetim Kurulu idari bir organdır. Savcıya tanınan yetkilere sahip değildir. Zira, başvuruya konu ilk derece mahkemesi, bir ceza mahkemesi olmayıp iş mahkemesidir. İş mahkemeleri cezai bir yetkiye sahip değildir. Özel hukuk uyuşmazlığı olan iş ve işveren arasındaki ihtilaflara bakar. İş Mahkemesi Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunundaki usuller uygulanır. Başvuranın hukuki statüsü de hem İş Kanunu hem de Hukuk Muhakemeleri Kanununda düzenlenmiş olup başvuran bu kanunlardaki hükümlerden yararlanmıştır. Ayrıca KHK hükmünde herhangi bir ceza mevzuatına atıf yoktur." Sonuç olarak, Hükümetin görüşüne göre, başvuran açısından uygulanan tedbir iç hukukta ceza olarak nitelendirilmediğinden ilk Engel kriteri (iç hukukta hukuki nitelendirme) karşılanmamıştır.

80. Hükümet ayrıca, ikinci Engel kriterinin (suçun asli niteliği) de yerine getirilmediğini beyan etmiştir. Burada da Matyjek davasına atıfta bulunan Hükümet, Matyjek davasında arındırma yargılamalarının arındırma beyanının doğruluğunu tespit etmeyi amaçladığını, arındırma mahkemesi olarak görev yapan mahkemenin, arındırma yargılamasına konu olan kişinin yalan beyanda bulunarak kanunu ihlal edip etmediğine karar vermek ve ilgili kişinin bunu yaptığını tespit etmesi halinde, kanunda belirtilen cezaları verme yetkisine sahip olduğunu belirtmiştir. Hükümet, Mahkeme’nin kararında dava konusu suçun tamamen cezai niteliklerden yoksun olmadığına hükmettiğine işaret etmiştir.

Somut davanın olay ve olgularına dönüldüğünde, Hükümet, başvuranın böyle bir beyanda bulunmak şeklinde kanuni bir yükümlülüğünün olmadığını ve başvuranın iş sözleşmesinin, işine son verildiği dönemde bir terör örgütüyle bağlantısı olduğu gerekçesiyle feshedildiğini belirtmiştir. Hükümet, ikinci kriterin de karşılanmadığı sonucuna varmıştır.

  1. Hükümet, üçüncü Engel kriteri (söz konusu cezanın niteliği ve ağırlığı) ile ilgili olarak, mevcut davadaki başvuranın durumunun bir milletvekili olan başvuranın koltuğunu kaybettiği ve arındırma beyanında yalan söylediğine ilişkin kesinleşmiş karar uyarınca on yıl süreyle kamusal görev üstlenmesinin yasaklandığı (yukarıda anılan) Matyjek davasındaki başvuranın durumundan farklı olduğunu belirtmiştir. Hükümet iddialarını şu şekilde gerekçelendirmiştir: Somut davada 4857 sayılı İş Kanununda geçerli nedenle fesih sebepleri belirtilmiştir. Şüphe nedeniyle feshin de bu kapsamda kaldığı ulusal içtihatlarla belirlenmiştir. Mevcut davada başvuranın iş akdi, fesih tarihi itibariyle FETÖ/PDY bağlantıları nedeniyle başvuranın işvereni nezdinde oluşan şüphe temelinde feshedilmiştir. Hükümet, ayrıca başvuranın iş akdinin feshedilmesi nedeniyle herhangi bir kamusal görevden yasaklanmadığını, yeni bir kamu hizmeti kadrosuna başvurmasında hukuki bir engel bulunmadığını, ve başvuranın geçerli bir fesih nedeniyle kıdem ve ihbar tazminatı başvurusunda bulunabileceğini kaydetmiştir. Hükümet ayrıca, dava konusu tedbirin başvuranın adli sicili üzerinde de herhangi bir etkisi olmadığını belirtmiştir (bu hususta Hükümet Dogmoch / Almanya (k.k.), no. 26315/03, 18 Eylül 2006 kararına atıfta bulunmuştur). Bu nedenle Hükümet, üçüncü kriterin de yerine getirilmediğini değerlendirmiştir.

82. Hükümet ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin hukuksal yönünün mevcut davaya uygulanamayacağı kanaatindedir.

83. Sonuç olarak, Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin her iki yönünün de mevcut davaya uygulanamayacağını ileri sürmüştür.

(ii) Başvuran

84. Sözleşme’nin 6 §§ 1, 2 ve 3 (a) ve (b) maddesinin ihlal edildiğinden şikayetçi olan başvuran, bu hükmün uygulanabilirliğine ilişkin bir görüş beyan etmemiştir.

(iii) Müdahil sivil toplum kuruluşları

85. Müdahil sivil toplum kuruluşları, Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza hukuku yönünün söz konusu uyuşmazlığa uygulanabileceğini ileri sürmüştür. Müdahil sivil toplum kuruluşları, Mahkeme’nin içtihadı uyarınca, cezai alanda yöneltilen bir suçlamanın “bir kimseye suç işlediğine dair bir iddianın yetkili makam tarafından resmen bildirilmesi" olarak tanımlandığını (bk. Eckle / Almanya, 15 Temmuz 1982, § 73, Seri A no. 51); Mahkeme’nin sık sık “cezai suçlama” kavramının, üye Devletlerin ulusal hukuk sistemlerinde kullanılan sınıflandırmalardan ayrı, "özerk" bir anlama sahip olduğunu doğruladığını (bk. Blokhin / Rusya [BD], no. 47152/06, § 73, 23 Mart 2016); Mahkeme’nin yerleşik içtihadında cezai bir suçlamanın varlığının, yaygın olarak "Engel kriteri" olarak bilinen Engel ve Diğerleri (yukarıda anılan, § 82) davasında belirlenen üç kriter ışığında değerlendirilmesi gerektiği bildirilmiştir.

  1. Müdahiller ayrıca, Mahkeme’nin, Sidabras ve Džiautas / Litvanya davasında ((k.k.), no. 55480/00 ​​ve 59330/00, 1 Temmuz 2003), 6. maddenin ceza hukuku yönünün on yıl boyunca belirli faaliyetlerde bulunmaları yasaklanmış olan kamu görevlilerinin (bu davada, eski KGB çalışanları) görevden çıkarılmasına ilişkin şikayete uygulanmadığını tespit ettiğini eklemiştir. Müdahiller, Mahkeme’nin bu karara ulaşırken, diğerleri arasında, (yasama organı tarafından bir suç örgütü olarak kabul edilen) KGB eski üyesi olmanın, Litvanya Ceza Kanunu kapsamında cezai bir suç olmadığını kaydettiğini; Mahkeme’nin bu nedenle, ihtilaf konusu tedbirin ceza hukukundan çok Litvanya iş hukuku kapsamına girdiğini değerlendirdiğini; ve üstelik dava konusu tedbirin amacının, yabancı bir gizli servisin eski çalışanlarının kamu kurumlarında ve Devletin ulusal güvenliği açısından hayati önem taşıyan diğer faaliyet alanlarında çalışmasını engellemek olduğunu gözlemlediğini ve bu bakımdan, söz konusu tedbirin ceza hukuku alanının dışında kaldığı sonucuna vardığını kaydetmiştir.

87. Müdahil sivil toplum kuruluşları, 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra Türk kamu görevlilerinin ve kamu sektörü çalışanlarının toplu olarak çıkarılması hakkında bilgi sunmuştur. Müdahiller, söz konusu kişilerin terör örgütlerine aidiyetleri, mensubiyetleri veya bu örgütlerle irtibatları olduğu düşünüldüğü için ihraç edildiğini; şu anda suç örgütü üyeliğinin Türk Ceza Kanunu’nun(TCK) 220 ve 314. maddelerine uyarınca cezalandırılması gereken bir suç teşkil ettiğini; diğer davranış türlerinin, yani bu tür örgütlerle "iltisak" ve "irtibatın" da " [suç] örgüt[ün]e bilerek ve isteyerek yardım eden kişi[nin], ...cezalandırıl[masını]" öngören TCK’nın 220 § 7 maddesi ve Terörle Mücadele Kanunu’nun "terör örgütü propagandasını" yasaklayan 7. maddesi uyarınca cezai suçlar olarak kabul edildiğini; bunlara ek olarak yaklaşımı daha sonra Danıştay tarafından da benimsenecek olan Anayasa Mahkeme’sine göre söz konusu tedbirlerin cezai veya idari olarak nitelendirilebilen tedbirlerden çok "olağanüstü" olması nedeniyle Türk hukukunda, 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra gerçekleştirilen görevden çıkarmaların Anayasa Mahkemesi tarafından kendine özgü (sui generis) tedbirler olarak kabul edildiğini belirtmiştir.

  1. İlgili kişilere yöneltilen suçlamaların niteliği ile ilgili olarak, müdahil sivil toplum kuruluşları, bu suçların niteliğinin üç unsur ışığında incelenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu unsurlardan ilki Türkiye’deki kamu sektörü çalışanlarının sadece geçmişteki davranışları nedeniyle değil, aynı zamanda bir terör örgütü tarafından somutlaştırılmış mevcut bir tehlikeyle irtibatlarının varlığı iddiası dolayısıyla görevden çıkarılmasıdır. İkinci unsur, böyle bir örgütle irtibata sahip olma veya örgüt üyesi olma olgusunun, ulusal mevzuata göre ciddi bir suç teşkil etmesi ve Avrupa Konseyi üye devletlerinin, terör suçlarını ve bu tür suçlarla bağlantılı diğer eylemleri ağır cezalandırmayı gerektiren ciddi suçlar olarak değerlendirmesidir. Üçüncü unsur ise, söz konusu tedbirin, yalnızca kendilerinden "güven ve sadakat bağı" talep edilen hâkimler ve savcılar veya subaylar gibi sınırlı bir kamu görevlileri grubunu ilgilendirmekle kalmayıp, aynı zamanda tüm kamu sektörü çalışanlarını (öğretmenler, sağlık çalışanları, vb.) kapsamasıdır.

  2. Müdahil sivil toplum kuruluşları, yaptırımın niteliği ve ağırlığı ile ilgili olarak, Türkiye’de olağanüstü hal döneminde kamu sektörü çalışanlarına yönelik alınan tedbirlerin “Sovyetler Birliği sonrası arındırma davalarından” farklı olduğunu belirtmiştir. Müdahil sivil toplum kuruluşları ilk olarak Türkiye’de kamu sektöründeki görevden çıkarmaların zaman bakımından sınırsız olduğunu; Kanun Hükmünde Kararnamelerin "kamu görevinden çıkarılan kişiler[in], ... bir daha kamu hizmetinde istihdam edile[meyeceğini], ... [ve kamu sektöründe] görevlendirile[meyeceğini]" öngördüğünü; ve görevden çıkarmanın, kamu hizmetine yeniden girmenin tamamen ve kesin bir şekilde yasaklanması anlamına geldiğini vurgulamıştır. Müdahil üçüncü taraflar Venedik Komisyonu Görüşüne atıfta bulunarak (bk. yukarıdaki 46. paragraf ve devamı), söz konusu tedbirlerin; kamu sektöründe veya özel bir güvenlik şirketinde çalışma yasağı, unvan, onursal derece, ve rütbe kaybı, pasaportun iptali, resmi konaklama yerinden neredeyse anında tahliye edilme vs. gibi iş kaybının çok ötesinde hukuki etkileri olduğunu ifade etmiştir. Müdahil üçüncü taraflar daha sonra bu tedbirlerin kalıcı niteliğinin, izlenen amacın sadece önleyici olmaktan çok cezalandırıcı ve caydırıcı olduğunu işaret ettiğini beyan etmiştir.

  3. Ayrıca, müdahil sivil toplum kuruluşları, ilgili kişilerin görevden çıkarılmasının öncesinde herhangi bir disiplin veya ceza yargılaması yürütülmediğini ileri sürmüştür. Müdahillerin görüşüne göre, bu durum, ilgili kişilerin kendilerini savunma fırsatına sahip olmadıklarına ve görevden çıkarılmalarına yönelik kararların kişiselleştirilmiş olmadığı anlamına gelmektedir. Müdahil üçüncü taraflar ayrıca, kamu sektörü çalışanlarının görevden çıkarılmasına ilişkin usullerin, ceza yargılaması çerçevesinde sağlananlara eşdeğer usuli güvencelerden yoksun olduğunu beyan etmiştir.

91. Müdahil sivil toplum kuruluşları, olağanüstü hal durumu sırasında adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi ve etkili hukuk yolu hakkının önemini vurgulayan ilgili uluslararası belgelere atıfta bulunmuştur.

  1. Son olarak, müdahil sivil toplum kuruluşları masumiyet karinesine ilişkin olarak işten çıkarılma gerekçesi ile ceza gerektiren bir suçun işlendiğini gösteren olgular arasında ayrım yapan uygun yasal gerekçenin sunulmaması halinde, bir çalışanın eylemlerinin ceza gerektiren bir suç teşkil ettiğini belirten fiili tespitleri içeren bir yargı kararının verilmesinin masumiyet karinesini ihlal edebileceğini belirtmiştir.

(b) Mahkemenin Değerlendirmesi

  1. Mahkeme, Hükümetin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin hem medeni hem de ceza yönünün somut davaya uygulanamayacağını belirttiğini not etmektedir. Mahkeme, dolayısıyla, ilk olarak bu hükmün medeni yönünün davaya uygulanabilirliğini daha sonra ise ceza yönünün uygulanabilirliğini inceleyecektir.

(i) Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin medeni yönünün uygulanabilirliği

  1. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin “medeni” yönünün uygulanabilir olması için, Sözleşme kapsamında korunup korunmadığına bakılmaksızın, en azından savunulabilir gerekçelerle, iç hukuk uyarınca tanınabilen bir “hak” ile ilgili bir ihtilafın söz konusu olması gerektiğini yinelemektedir. Söz konusu ihtilaf, gerçek ve ciddi nitelikte olmalıdır; bu, sadece bir hakkın fiili varlığıyla ilgili değil, aynı zamanda kullanım kapsamı ve şekliyle ilgili olabilir; sonuç olarak, yargılamaların sonucu, söz konusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır ve zayıf bağlantılar veya dolaylı sonuçlar, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin devreye sokulması için yeterli değildir (bk. diğer kararlar arasında, Boulois/Lüksemburg [BD], no. 37575/04, § 90, AİHM 2012; Bochan/Ukrayna (no. 2) [BD], no. 22251/08, § 42, AİHM 2015; Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri/Romanya [BD], no. 76943/11, § 71, 29 Kasım 2016 ve Regner/Çek Cumhuriyeti BD, no. 35289/11, § 99, 19 Eylül 2017).

  2. Mahkeme somut davada, ulusal kanun kapsamında tanınan bir hakka ilişkin bir “ihtilafın” mevcut olduğunun yadsınamaz olduğunu, bu ihtilafın gerçek ve ciddi olduğunu ve yargılamaların sonucunun söz konusu bu hak için doğrudan belirleyici olduğunu not etmektedir. Mahkeme, ayrıca, bir işveren ile işçi arasında iş ilişkisinin sonlandırılmasına ilişkin bir ihtilaf söz konusu olması dolayısıyla bu ihtilafın medeni bir niteliğe sahip olduğunu gözlemlemektedir (bk. bu karara uygulanabildiği ölçüde, Frydlender/Fransa [BD], no. 30979/96, § 27, AİHM 2000‑VII.)

  3. Şimdi, somut davanın kalkınma ajansı için çalışan bir şahsın işten çıkarılmasını ilgilendirdiği göz önünde bulundurularak söz konusu bu hakkın Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi kapsamında medeni niteliği olup olmadığı incelenecektir.

  4. Mahkeme, başvuranın işvereninin tam anlamıyla kamu makamı olmadığını ama kamu hukuku kuruluşu olduğunu not etmektedir. Diğer yandan, Hükümetin de vurguladığı gibi söz konusu ajans, kamu hizmetlerine ilişkin alandaki faaliyetlerini düzenleyen belirli bir mevzuat kapsamında kurulmuştur. Ancak, Mahkeme başvuranın iş sözleşmesinin İş Kanununa tabi olması dolayısıyla ilgili ulusal hukuk kapsamında “Devlet memuru” olmadığını gözlemlemektedir.

  5. Mahkeme, işveren ve işçi arasında imzalanan bir iş sözleşmesi ile kurulan iş ilişkisinin olağan hukuka tabi olması halinde iki taraf için de medeni yükümlülükler doğduğunu ve bu yükümlülüklerin sözleşmede belirtilen görevlerin yerine getirilmesi ile öngörülen ücretin ödenmesi olduğunu vurgulamaktadır. Devletin de dâhil olduğu kamu tüzel kişiliği ile çalışan arasındaki iş ilişkisi, yürürlükte olan ulusal hukuk hükümlerine göre özel kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen iş kanunu hükümlerine ya da kamu hizmetini düzenleyen belirli kurallar bütününe dayanabilir. Ayrıca, özel sektöre uygulanan iş hukuku hükümleri ile kamu sektörüne uygulanan kuralları birleştiren karma sistemler de mevcuttur (bk. yukarıda anılan Regner, § 106).

  6. Sonuç olarak, özellikle özel sektörde iş ilişkisinin sonlandırılmasına ilişkin olanlar başta gelmek üzere iş ilişkisi hakkındaki ihtilafların Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi kapsamındaki medeni hakları ilgilendirmesi dolayısıyla başvuranın işten çıkarılmasına ilişkin yargılamalar başvuranın medeni hakları ile alakalıdır.

  7. Başvuranın Devlet memuruna ilişkin görevleri ya da memurlara benzer görevleri yerine getirmesinin iş sözleşmesinde belirtildiği varsayılsa dahi, Mahkeme, içtihadına göre Devlet ve memurları arasında oluşan ihtilafların, ilke olarak, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında değerlendirildiğini belirtmektedir. Bu kurala iki istisnai şart söz konusudur: Devlet, bir görev ya da çalışan kategorisi için mahkemeye erişimi ulusal hukukta açıkça kapsam dışı bırakmış olmalıdır ve bu mahkemeden mahrum bırakma Devletin menfaatleri doğrultusunda tarafsız gerekçelere dayanmalıdır (bk. Vilho Eskelinen ve Diğerleri/Finlandiya [BD], no. 63235/00, § 62, AİHM 2007-IV).

  8. Somut davada bu istisnai şarttan ilki yerine getirilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti kanunları kalkınma ajansı çalışanlarının iş sözleşmelerinin sonlandırılmasından sonra iş mahkemelerine başvurmalarına izin vermektedir. Bu hukuk yolu başvuran için açık olup başvuran bu hukuk yolunu kullanmıştır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin medeni yönü somut davaya uygulanabilir.

(ii) Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza yönünün uygulanabilirliği

  1. Başvuranın Sözleşme’nin 6 §§ 2 ve 3 maddesi kapsamında çeşitli şikâyetlerde bulunduğunu göz önünde bulunduran Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza yönünün somut yargılamalara uygulanabilir olup olmadığını inceleyecektir.

  2. Mahkeme, 6. maddede belirtilen “cezai suçlama” kavramının özerk olduğunu yinelemektedir. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, bir “cezai suçlamanın” olup olmadığı “Engel” kriterleri olarak bilinen üç kıstas temelinde değerlendirilmelidir (bk., yukarıda anılan Engel ve Diğerleri, § 82). İlk kriter, ulusal hukuk kapsamında suçun yasal olarak sınıflandırılması, ikinci kriter, suçun esas niteliği ve üçüncü kriter ise ilgili şahsın alabileceği cezanın ciddiyet seviyesi ile ilişkilidir. İkinci ve üçüncü kriter birbirinin alternatifi olup beraber değerlendirilmek zorunda değildir. Ancak, her kriterin ayrı olarak değerlendirilmesi ile cezai bir suçun mevcut olduğuna ilişkin olarak net bir sonuca ulaşılamıyorsa, beraber değerlendirme yaklaşımı benimsenebilir. Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza yönünün uygulanabilirliği açısından, bir suçun kendi başına hapis ile cezalandırılması belirleyici değildir; zira Mahkeme çeşitli zamanlarda söz konusu cezanın göreceli olarak ciddi olmaması sonucunda bir suçun cezai niteliğini kaybetmediğini vurgulamıştır (bk. Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], no. 55391/13 ve diğer 2 karar, § 122, 6 Kasım 2018 ve burada bulunan diğer atıflar).

  3. Mahkeme, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca Türkiye’de tesis edilen işten çıkarma usullerinin soyut analizini yapmanın gerekli olmadığı kanaatindedir. Mahkeme, yukarıda anılan Engel ve Diğerleri kararında belirtilen kriterler ışığında görevinin, somut davadaki işten çıkarma yargılamalarının, eldeki başvuruyu ilgilendirdiği kadarıyla, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında “cezai suçlama ” ile ilişkili bir yargılama olarak değerlendirilebilip değerlendirilemeyeceğini belirlemek olduğunu düşünmektedir.

  4. Ulusal hukukta bir suçun yasal sınıflandırılması ile alakalı olan ilk Engel kriterine ilişkin olarak Mahkeme, ilk olarak, başvuranın iş sözleşmesine 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin 4(1) maddesi kapsamında son verildiğini gözlemlemektedir. İş mahkemelerinin yargı denetimine tabi olabilecek şekilde işten çıkarma usulü başvuranın işvereni tarafından gerçekleştirilmiş olup soruşturma makamları ya da ceza mahkemeleri başvuranın işten çıkarmasına ilişkin davanın hükme bağlanmasında bir rol oynamamıştır (kıyaslayınız, bu karar uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Ramos Nunes de Carvalho e Sá, § 124). Başvuran gerçekten de işten çıkarılmasına İş Mahkemesi önünde itiraz edebilmiştir (yukarıda anılan karar Matyjek, § 50 (bu başvuruda, aklama davasının düzenlenmesi ve yürütülmesi Polonya ceza yargılamaları modeline dayanmaktaydı. Ceza Muhakemeleri Kanununun hükümleri söz konusu yargılamalara doğrudan uygulanmıştır)). Somut davada, söz konusu usullerin ceza hukukunun kapsamına girmediği ve iş hukuku kapsamına girdiği konusunda bir ihtilaf bulunmamaktadır (kıyaslayınız, yukarıda anılan karar Sidabras ve Džiautas ve Rainys ve Gasparavičius/Litvanya (k.k.), no. 70665/ 76 ve 74345/01, AİHM 2004).

  5. Suçun niteliği ile alakalı olan ikinci kritere ilişkin olarak Mahkeme iş sözleşmelerinin sonlandırılması yönünde yetki tanıyan Kanun Hükmünde Kararname’nin nüfusun büyük bir kısmını değil sadece memurlar, hâkimler, savcılar ve kamu hizmetinde çalışan şahısların bulunduğu belirli bir sınıf insanı hedef aldığını gözlemlemektedir. Söz konusu usul yegâne olup Türkiye’de olağanüstü halin ilan edilmesinden sonra benimsenmiştir. Ancak bir terör örgütüne ya da ulusal güvenliğe tehdit teşkil eden başka bir örgüte üye olmak veya bağlantısı olmak gibi 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin 4 (1) maddesinde geçen bazı ifadeler, Ceza Kanunun’da öngörülen belirli suçların tanımları ile benzerlik göstermektedir. Fakat, bu husus kendi başına söz konusu işten çıkarma yargılamalarının, “cezai suçlamaya” ilişkin olarak yapılan bir yargılama ile eş değer olduğunu göstermek için yeterli değildir. İlk olarak, somut davadaki yargılamalar, baskı ile alakalı yargılamalar sınıflandırılmasına sokulamaz (kıyaslayınız yukarıda anılan Matyjek (bu davada aklama yargılamaları ile ceza hukuku arasında yakın bir bağ bulunmaktadır)). Esasında, başvuran ulusal yargılamaların hiçbir aşamasında cezai bir suçla itham edilmemiştir. İlk bakışta, eldeki konu, yukarıda bahsi geçen Kanun Hükmünde Kararname’nin hükümleri çerçevesinde işverenin, başvuranın bir suç yapılanması ile irtibatlı ya da iltisaklı olduğu yönündeki “değerlendirmesi” ile ilgilidir. Bu değerlendirme, işverenin iş sözleşmesini feshetmesine yol açmıştır. Mahkemenin içtihadına göre, her halükarda, idare hukuku kapsamında disiplin cezasına tabi tutulan bir eylemin aynı zamanda cezai bir suçun unsurlarını içermiş olması, söz konusu eylemden sorumlu olduğu iddiası ile ulusal mahkemeler önüne çıkarılan şahsın, “bir suç ile suçlandığı” kanaatine varmak için yeterli değildir (bir memur aleyhinde açılan disiplin soruşturmalarına ilişkin olarak bk. bu karara uygulanabildiği ölçüde, Moullet/Fransa (k.k.), no. 27521/04, 13 Eylül 2007, ayrıca bk. Vagenas/Yunanistan (k.k.), no. 53372/07, 23 Ağustos 2011).

  6. Söz konusu olan cezanın ciddiyet seviyesi ile alakalı olan üçüncü kritere ilişkin olarak Mahkeme başvuranın iş sözleşmesinin feshinin, alınan tedbirin temel ve hemen ortaya çıkan bir sonucu olduğunu not etmektedir. Hükümet tarafından karşı çıkılan, 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin 4 (1) maddesinin uygulamaya konulmasının sonuçlarından biri olan kamu görevinde istihdam edilmeye ilişkin yasak cezalandırıcı bir nitelikte olabilirdi. Ancak, somut davadaki yaptırımın ağırlığı, söz konusu yaptırımın cezai bir yaptırım olduğunun söylenebilmesi için tek başına yeterli değildir. Olağan iş ilişkisi ihtilaflarında iş sözleşmesinin feshi tipik olarak uygulanan bir tedbir olup bu tedbir bir yasal ceza ile karıştırılmamalıdır (bk. bu karara uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan. Vagenas).

  7. Ek olarak, Mahkeme daha önce somut davaya benzer davalarda da ceza hukuku kapsamına giren bir emare tespit etmediğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme silahlı kuvvetlerde çalışanların zorunlu emekli edilmesinin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi çerçevesinde cezai bir yaptırım olarak değerlendirilemeyeceğine karar vermiştir (bk. Tepeli ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 31876/96, 11 Eylül 2001 ve Suküt/Türkiye (k.k.), no. 59773/00, 11 Eylül 2007). Mahkeme, ayrıca, çok sayıda kusurlu davranışta bulunmasından dolayı bir icra memurunun görevine son verilmesi hakkındaki yargılamaların “başvuran aleyhinde bir cezai suçun belirlenmesine ilişkin olmadığını” açık bir şekilde belirtmiştir (bk. Bayer/Almanya, no. 8453/04, § 37, 16 Temmuz 2009).

  8. Yukarıdaki mülahazaları dikkate alan Mahkeme, başvuranın iş sözleşmesinin feshine ilişkin olarak açılan yargılamaların, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında bir cezai suç hakkında verilecek bir karara ilişkin olduğunu gösterebilecek herhangi bir nedenin mevcut olmadığı kanaatindedir. Sonuç olarak, bu maddenin ceza yönü somut davaya uygulanabilir değildir.

  9. Sonuç

  10. Sonuç olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin medeni yönünün somut davaya uygulanabildiği kanaatindedir. Ayrıca, Mahkeme önündeki başvurunun, söz konusu yargılamaların Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında belirtilen bir cezai suça ilişkin karar ile alakalı olduğunu gösterecek herhangi bir gerekçe bulunmadığına karar vermiştir. Dolayısıyla, Mahkeme 6. maddenin ilk fıkrasının hem medeni haklara hem de cezai suçlara ilişkin ihtilafları kapsamasına rağmen, aynı maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarının sadece “suçlanan şahısları” korumakta olduğunu yinelemektedir. Bu doğrultuda, Mahkeme başvuranın Sözleşme’nin 6 §§ 2 (masumiyet karinesi) ve 3 (a) ve (b) maddesi (sanıklara isnat edilen suçlar hakkında detaylı bilgi sağlama ve sanıkların savunmalarını hazırlayabilmesi için yeterli zaman ve olanakların sağlanması) kapsamında öne sürdüğü şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca Sözleşme hükümleri ile konu yönünden bağdaşmaz olduğunu tespit etmiştir. Bu nedenle, bu şikâyetler Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.

  11. Ek olarak, Mahkeme yukarıda bahsi geçen Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi kapsamında öne sürülen şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme bu şikâyetleri kabul edilebilir beyan etmektedir.

B. Esas Hakkında

  1. Tarafların beyanları

(a) Başvuran

  1. Başvuran, işten çıkarılmasına ilişkin idari işlemlerin ya da daha sonrasında açılan adli yargılamalarının özellikle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri başta gelmek üzere adil yargılama güvencelerine uymadığı yönündeki iddialarını yinelemiştir. Başvuran, işten çıkarılırken asgari usulü güvenceler sağlanmadığını, yani işten çıkarılmadan önce bir soruşturma yürütülmediğini ve kendisinden savunma istenmediğini ileri sürmüştür. Ek olarak, başvuran, daha sonraki adli yargılamaların bu eksiklikleri gidermediğini, ulusal mahkemelerin sadece 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin hükümlerine atıfta bulunduğunu ve işten çıkarılma kararını haklı kılabilecek bir kriter ya da gerekçe belirtmediğini savunmuştur. Başvuran, işten çıkarılmasının bir terör örgütü ile arasındaki bağın mevcudiyetine dayandırılmasına rağmen söz konusu tedbirin alınmasını destekleyen bir kriter ya da delil hakkında hiç bilgilendirilmediğini ve yargılamanın hiçbir aşamasında çelişmeli yargılamadan faydalandırılmadığını kaydetmiştir.

(b) Hükümet

  1. Hükümet başvuranın iddialarına itiraz etmiştir ve Ankara Ajansı’nın yönetim kurulunun, 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname kapsamında olağanüstü bir tedbir olarak başvuranın iş sözleşmesinin feshedilmesi gerektiğine karar verdiğini belirtmiştir. Hükümet, özellikle, adli yargılama kararlarında da belirtildiği gibi söz konusu tedbirin 4857 sayılı Kanun’un 18. maddesi ile uyumlu geçerli nedene dayandığını ileri sürmüştür.

  2. Adli yargılamaların iş sözleşmesinin feshinden sonra açıldığını vurgulayan Hükümet, şu hususlara değinmiştir: Başvuran İş Mahkemesinde dava açmıştır; başvuran ilgili yargılamalar sırasında silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinden tam olarak yararlanabilmiştir; başvuran kendi argümanlarını öne sürebilmiş, kamuya açık bir duruşmaya katılmış, usul ve yasaya ilişkin bazı hususlara karşı itirazda bulunabilmiş ve yetkili mahkemeler önünde emsal içtihatları sunabilmiştir; başvuran ilk derece mahkemesi kararı aleyhine Bölge Adliye Mahkemesine istinaf başvurusunda bulunabilmiş ve daha sonrasında temyiz için Yargıtaya başvurmuştur; ek olarak tekrar iddialarını ve itirazlarını sunarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur; ayrıca yargı mercilerinin başvuranın davasına ilişkin olarak hüküm vermesi ve Anayasa Mahkemesinin söz konusu başvurunun tüm yönlerine ilişkin olarak hüküm vermeye yetkili bağımsız bir yargı yeri olduğu konusunda bir ihtilaf bulunmamaktadır.

  3. Hükümet, ayrıca, olağan şartlar halinde dahi işverenlerin, İş Kanunu’nun 25 II maddesinde belirtilen ahlak ve iyi niyet kurallarına uyulmaması halinde işverenin, işçinin savunmasını almadan iş sözleşmesini derhal feshedebileceğini vurgulamıştır. Hükümet, somut davada başvuranın iş sözleşmesinin 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin hükümleri doğrultusunda olağanüstü hal koşullarında sonlandırıldığını doğrulamıştır. Hükümet, KHK’nın fesih için belirli bir usul öngörmediğini ve işten çıkarılanların uygun hukuki yollara başvurma haklarının halen geçerli olduğunu eklemiştir.

  4. Hükümet, olağan durumlarda, İş Kanunu’nun 18. maddesi kapsamında iş sözleşmesinin, işçinin savunması alınmadan fesih edilemeyeceğini belirtmiştir. Ancak, Hükümet, somut davadaki başvuranın iş sözleşmesinin feshedilmesi kararının bir olağanüstü tedbir olarak alındığına dikkat çekerek bu kararın Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, ilk olarak başvuranın savunmasının alınmamış olmasının, olağanüstü hal şartları kapsamında durumun gereklilikleri dolayısıyla alınmış bir olağanüstü tedbir olduğunu, gerekli olduğunu ve uluslararası hukuk kapsamındaki herhangi bir yükümlülük ile açıkça çelişmediğini öne sürmüştür. Hükümet, usuli güvencelerin ihlalinin, başvuranın iş sözleşmesinin feshinden sonra kullandığını kabul ettiği çelişmeli yargılamalar sırasında giderebilir olduğunu eklemiştir.

  5. Ek olarak, Hükümet ulusal mahkemeler tarafından öne sürülen hukuki gerekçelere atıfta bulunarak bu mahkemelerin iş sözleşmesinin fesih nedenlerine ilişkin olarak yeterli açıklamayı sunduğunu kaydetmiştir. Hükümet, ayrıca, başvurana ilişkin ceza soruşturmasının, İş Mahkemesinin kararını verdiği tarih olan 25 Ekim 2016 tarihinde devam ettiğini savunmuştur. Yargıtayın yerleşik içtihadı kapsamında, bu tür bir durum iş sözleşmesinin feshi için geçerli bir sebep olarak kabul edilir.

  6. Hükümet ayrıca, İş Mahkemesinin gerekçeli karar verdiğini, bu mahkemenin gerekçeli kararında yasa dışı örgüt ile irtibatlı olmakla şüphelenilen şahısların kamu hizmeti sağlayan kurumlarda çalıştırılamayacağını ve söz konusu işten çıkarmanın haklı bir nedene değil geçerli bir nedene dayandığını belirttiğini ifade etmiştir. Hükümet, ek olarak davayı bir istinaf mahkemesi sıfatıyla yargılayan ve hüküm veren Bölge Adliye Mahkemesinin kararının usulünce gerekçelendirdiğini ve başvuranın istinaf başvurusunu ret ederken gerekçelerini belirttiğini kaydetmiştir. Son olarak, Hükümet, Anayasa Mahkemesinin, kararını yeterince gerekçelendirdiğini savunmuştur.

(c) Müdahil sivil toplum kuruluşları

  1. Müdahil sivil toplum kuruluşları, bu şikâyete ilişkin olarak bir beyanda bulunmamıştır.

  2. Mahkemenin Değerlendirmesi

  3. Mahkeme, ilk olarak, başvuranın işten çıkarılma usulünün ve buna ilişkin idari sürecin ya da daha sonrasında açılan adli yargılamaların Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinde belirtilen güvencelere uymadığını iddia ettiğini gözlemlemektedir. Sonuç olarak, bu iki süreç somut dava kapsamında ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

(a) İş sözleşmesinin fesih edilmesine ilişkin işlemler

  1. Başvuranın iş sözleşmesinin feshinin usulüne ilişkin olarak Mahkeme, ilk olarak, Hükümete göre söz konusu feshin 667 sayılı Kanun uyarınca alınan bir olağanüstü tedbir olduğunu ve yine ilgili yargı kararlarının, bu tedbirin 4857 saylı Kanun’un 18. maddesinde belirtilen “geçerli nedene” dayandığını belirttiğini not etmektedir.

  2. Ancak, Mahkeme, işverenin başvuranın iş sözleşmesini feshederken 667 sayılı Kanun’un 4 (1) (g) maddesine atıfta bulunduğunu ve iş sözleşmesinin geçerli nedenle feshini düzenleyen İş Kanunu’nun ilgili hükümlerine dayanmadığını gözlemlemektedir. Söz konusu iş sözleşmesinin feshi İş Kanunu’nun 17-21 maddelerinde belirtilen olağan işten çıkarma usulleri ya da olağan disiplin usullerine göre; ya da İş Kanunu’nun 25 II maddesi bağlamında “şüphe temelinde” gerçekleştirilmemiştir. İş Kanunu’nun 17-21 maddelerinde belirtilen geçerli neden temelinde fesih bazı özel kıstaslara tabidir. Bu kıstaslar şunlardır: fesih bildirimi yazılı olarak yapılmalı, bu bildirimde fesih nedenleri net ve açık bir şekilde belirtmeli, çalışan, belirtilen gerekçelere ilişkin olarak savunma yapabilmelidir (madde 19 §§ 1 ve 2). Ek olarak, geçerli nedenle iş ilişkisinin sonlandırıldığı hallerde işverenin çalışana ihbar ve kıdem tazminatı ödemesi gerekmektedir. Somut davada bu usuli kurallara uyulmamıştır.

  3. Mahkeme, Hükümetin 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra benimsenmiş bir yasal belge olması dolayısıyla söz konusu ihlallerin Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamında haklı olduğu yönündeki iddiasını dikkate almaktadır.

  4. Mahkeme, başvuranın şikâyette bulunduğu hususun, yani Ankara Ajansı’nın iş sözleşmesini feshetmesinin, olağanüstü hal sırasında alınan askıya alma tedbirinin direk bir sonucu olduğu konusunda bir şüphe olmadığı kanaatindedir. Bu süre zarfında, Cumhurbaşkanı Başkanlığında ve Anayasa’nın 121. maddesi kapsamında görevlerini yerine getiren Bakanlar Kurulu otuz yedi kanun hükmünde kararname çıkartmıştır (no. 667 ila 703). Bu kararnameler arasında, 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname, sadece memurların işten çıkarılmasını değil aynı zamanda başvuranın işvereni gibi kamu kurumlarına da, çalışanlarını basitleştirilmiş usuller kapsamında işten çıkarma yetkisi vermiştir. Başvuranın iş sözleşmesinin feshi ile sonuçlanan idari işlemlerin hiçbir aşamasında çelişmeli usul bulunmamaktadır. Aynı şekilde, söz konusu Kanun Hükmündeki Kararname, belirli usuli güvenceye ilişkin bir hüküm de içermemektedir. Kişiye özgü bir gerekçe bile sunmadan, işverenin, 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’de tanımlanan yasa dışı bir yapı ile irtibatlı, bağlantılı ya da bu yapıların üyesi olduğunu düşünmesi çalışanın iş sözleşmesinin feshi için yeterli olmuştur.

  5. Bu bağlamda, Mahkeme 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminde açıkça rol alan memur ya da diğer kamu çalışanlarının derhal işten çıkarılması için basitleştirilmiş bir usulün ortaya konması için yürürlüğe sokulduğunu kabul etmektedir. Venedik Komisyonun daha önce doğru bir şekilde dile getirdiği gibi “bir komplo ile mücadeleye yönelik olarak alınan herhangi bir eylem eğer komployu kurgulayanlar halen yargı organları içerisinde, soruşturma makamlarında, polis, ordu ve benzeri [teşkilatların içerisinde] aktif bulunmaktaysa başarılı olmayacaktır,” (bk. yukarıdaki 49. paragraf, para. 84). Böyle bir usul, olağanüstü halin kendine has şartları kapsamında haklı görülebilir.

  6. Özellikle, Mahkeme söz konusu işten çıkarma usulünün Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ile bir şekilde ters düşse bile, başvuran için medeni hakları konusunda karar verecek yargı yetkisi bulunan ve Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinde belirtilen güvenceleri sağlayabilen bağımsız bir yargı yolunun olması halinde, söz konusu usulün bu madde kapsamında bir sorun çıkarmayacağını vurgulamaktadır (bk., bu karara uygulanabildiği ölçüde, British‑American Tobacco Company Ltd/Hollanda, 20 Kasım 1995, § 78, Seri A no. 331; ayrıca bk. Oerlemans/Hollanda, 27 Kasım 1991, §§ 53-58, Seri A no. 219). Önemli olan, böyle bir hukuk yolunun mevcut olması ve bu hukuk yolu ile beraber yeterli güvencelerin sağlanmasıdır (bk, bu karara uygulanabildiği ölçüde, Air Canada/Birleşik Krallık, 5 Mayıs1995, § 62, Seri A no. 316‑A). Tam yargı yetkisine sahip olan bir yargı organı aynı zamanda alt derecede bulunan merciinin kararını hem olaylar hem de hukuk yönünden bozabilme yetkisine de sahip olmalıdır. Bu organ, önündeki ihtilafa ilişkin olarak tüm olgu ve yasaya ilişkin hususları inceleyebilme yetkisine sahip olmalıdır (bk. Chevrol/Fransa, no. 49636/99, § 77, AİHM 2003-III; ayrıca bk., bu karara uygulanabildiği ölçüde, A. Menarini Diagnostics S.r.l./İtalya, no. 43509/08, § 59, 27 Eylül 2011).

  7. Bu bağlamda, Mahkeme Hükümetin argümanlarının, olağanüstü hal sırasında basitleştirilmiş bir usulün ortaya konmasını ilgilendirdiği kadarıyla kabul edilebilir olduğu kanaatindedir. Mahkeme, bu karara ulaşırken söz konusu Kanun Hükmündeki Kararname’nin somut davadaki başvuranın da dâhil olduğu ilgili kişilerin iş sözleşmesinin feshedilmesinden sonra bu feshe ilişkin olarak ulusal mahkemelerin yürüteceği yargı denetimine dair herhangi bir kısıtlama getirmemesine dikkat etmiştir. Başvuran, söz konusu feshe İş Mahkemesi nezdinde itiraz edebilmiş, İş Mahkemesinin kararına karşı hem maddi vakıa hem de yasaya ilişkin iddialarına ilişkin olarak Bölge Adliye Mahkemesine istinaf başvurusunda bulunabilmiş ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapabilmiştir. Ek olarak, başvuran bu mahkemelerin tarafsız ya da bağımsız olmadığına ilişkin bir argüman da öne sürmemiştir (bk, bu karara uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan A. Menarini Diagnostics S.r.l., § 60).

  8. Mahkeme, başvuranın temel olarak söz konusu yargı denetiminin bütününe itiraz ettiğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda, başvuran ulusal mahkemelerin sadece 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname metnine atıfta bulunduğunu ve işten çıkarılma kararını haklı çıkarabilecek herhangi bir gerekçeye ya da kritere değinmediğini iddia etmiştir. Başvuran, işten çıkarılmasının bir terör örgütü ile arasındaki bağın mevcudiyetine dayanmasına rağmen söz konusu tedbirin alınmasını destekleyen bir kriter ya da delil hakkında hiç bilgilendirilmediğini ve hiçbir aşamada çelişmeli yargılamadan faydalanmadığını kaydetmiştir.

  9. Sonuç olarak, Mahkemeye göre somut davadaki asıl konu, başvuranın iş sözleşmesinin bir terör örgütü ile bağı olması temelinde feshedilmesinin gerekçelerini öğrenememesinin yargı denetimi ile yeterince dengelenip dengelenmediğidir. Taraflar arasında, davaya ilişkin olarak hüküm verme ve söz konusu kararı ortaya koyabilme konusunda tam yargı yetkisi olan bir yargı yerine başvuranın erişiminin olduğu hakkında bir ihtilaf bulunmamaktadır.

(b) Yargı denetimi

(i) İlgili ilkeler

  1. Mahkeme, yukarıda anılan Ramos Nunes de Carvalho e Sá (§§ 176‑186) kararında özetlenen yargı denetiminin kapsamına ilişkin olarak içtihadında bulunan ilkelere atıfta bulunmaktadır.

  2. Başvuranın şikâyetlerini ve davanın şartlarını dikkate alan Mahkeme, ulusal mahkemelerin olguları değerlendirip değerlendirmediğive yasayı doğru uygulayıp uygulamadığı ya da bu mahkemelerin tespitlerinin esası hakkında bir hüküm vermenin gerekli olmadığını not etmektedir.

Mahkemenin önündeki konu, başvuranın ulusal mahkemeler nezdindeki yargılamalar sırasında argümanlarının gerçekten değerlendirilip değerlendirilmemesi (bk. Obermeier/Avusturya, 28 Haziran 1990, § 68, Seri A no. 179), ve bu doğrultuda Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında “yeterli inceleme” yapılıp yapılmadığı ile alakalıdır (kıyaslayınız, Le Compte, Van Leuven and De Meyere/Belçika, 23 Haziran 1981, §§ 51 ve 54, Seri A no. 43; ayrıca bk. bu karara uygulanabildiği ölçüde, Denisov/Ukrayna [BD], no. 76639/11, § 67, 25 Eylül 2018). Söz konusu bu hüküm, ilke olarak, önündeki ihtilafı yasa ve olgu yönünden tüm konuları inceleyebilme yetkisine sahip olan bir yargı yerinin mevcut olduğu bir hukuk yolunu zorunlu kılmaktadır (bk, Terra Woningen B.V./Hollanda, 17 Aralık1996, § 52, Hüküm ve Karar Raporları, 1996-VI). Bu özellikle, ilgili mahkemenin, tarafların öne sürdüğü tüm hususların hiçbirini reddetmeden esaslarını inceleme yetkisine sahip olmasını ve reddetmesi halinde net olarak ret gerekçelerini sağlamasını gerektirmektedir. Olgulara ilişkin olarak, mahkeme taraflar için önem teşkil eden tüm olguları inceleyebilmelidir (bk, diğer kararlar arasında Bryan/Birleşik Krallık, 22 Kasım 1995, §§ 44-45, Seri A no. 335‑A ve Aleksandar Sabev/Bulgaristan, no. 43503/08, § 51, 19 Temmuz 2018; ayrıca bk. bu karara uygulanabildiği ölçüde, Donadzé/Bulgaristan, no. 74644/01, § 131, 7 Mart 2006).

  1. Mahkeme daha önce gördüğü bir davada ulusal mahkemeler tarafından gerçekleştirilen incelemenin kapsamının yeterli olup olmadığına karar verirken ilgili yargı organının yetkilerine ve aşağıdaki unsurlara dikkat etmesi gerektiğine karar vermiştir: (a) İtiraz edilen kararın ana konusu ve özellikle bu kararın özel bir uzmanlık gerektiren bir bilgi ya da deneyim gerektirip gerektirmediği ve idari takdir yetkisinin kullanılıp kullanılmadığı ve eğer kullanıldıysa bu takdir yetkisinin kapsamı; (b) söz konusu karara nasıl varıldığı, özellikle idari organ önündeki işlemler sırasında usuli güvencelerin olup olmadığı ve (c) söz konusu itirazın hedeflenen ve gerçek nedenleri de dâhil olmak üzere ihtilafın içeriği (bk. yukarıda anılan Ramos Nunes de Carvalho e Sá, § 179 ve buradaki diğer atıflar). Söz konusu incelemenin yeterli olup olmadığı ilgili davanın şartlarına bağlıdır. Dolaysıyla, Mahkeme, önündeki davada gündeme getirilen hususları incelemek ile kendini kısıtlamalı ve ilgili davada yürütülen incelemenin kapsamının yeterli olup olmadığını belirlemelidir (bk. Patronale hypothécaire/Belçika, no. 14139/09, § 38, 17 Temmuz 2018).

  2. Bu bağlamda, Sözleşme’nin “teorik veya hayali haklardan ziyade, pratik ve etkili hakların güvence altına alınmasını” amaçladığı ve ulusal hukukta iş hukukuna ilişkin bir iddiayı mahkemeye incelettirme hakkının bulunmasının kendi başına, eğer bu olanak herhangi bir anlamlı sonuç veremiyorsa ya da iddiayı sunan taraf açısından herhangi bir başarı şansı bulunmuyorsa mahkemeye etkili erişim hakkını sağlamadığı unutulmamalıdır.

  3. Ek olarak, Sözleşme’nin 6. maddesi mahkemeleri verdikleri kararlara ilişkin gerekçeleri sunmakla yükümlü tutmasına rağmen, bu durum her konuda ayrıntılı cevap verilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu yükümlülük, bir davacının, yargılamaların sonucu açısından belirleyici olan iddialarına ilişkin olarak açık ve kesin cevap verilmesini bekleyebileceğini öngörmektedir (bk. diğer kararlar arasında, Ruiz Torija/İspanya, 9 Aralık 1994, §§ 29-30, Seri A no. 303‑A). Mahkeme, adil yargılanma kavramının unsurlarından biri olan silahların eşitliği ilkesinin, davanın taraflarından her birine, davasını, kendisini diğer taraf karşısında önemli ölçüde dezavantajlı bir duruma düşürmeyecek koşullar altında sunması için makul bir olanak sağlanmasını gerektirdiğini hatırlatır (bk. diğer kararlar arasında, APEH Üldözötteinek Szövetsége ve Diğerleri/Macaristan, no. 32367/96, § 39, AİHM 2000‑X).

  4. Mahkeme ayrıca, ulusal mahkemelerin yerine geçme gibi bir görevi olmadığını yineler. Ulusal mevzuatın yorumlanmasından kaynaklanan sorunların giderilmesi öncelikle ulusal makamların ve özellikle mahkemelerin görevidir (bk, diğer kararlar arasında, Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], no. 13279/05, § 49, 20 Ekim 2011). Mahkeme, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, bir ulusal mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen vakıa ya da hukuki tespitlere ilişkin hataları değerlendirmenin ya da ulusal mahkeme kararlarına karşı yapılan temyiz başvurularını incelemenin kendi görevi olmadığını yinelemektedir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (bk, diğer kararlar arasında, García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑‐I). Normal şartlar altında, ulusal mahkemelerin delillere ya da önündeki hususlara ilişkin olan tespit ve değerlendirmelere ne derece önem yüklediğini incelemek Mahkemenin görevi değildir. Mahkeme, dördüncü derece bir mahkeme olarak hareket etmemelidir. Bu yüzden, Mahkeme Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca bulgular keyfi ya da açıkça mantıksız olmadığı sürece ulusal mahkemelerin bu husustaki değerlendirmelerini sorgulamayacaktır (bk. yukarıda anılan Bochan (no. 2), § 61 ve López Ribalda ve Diğerleri/İspanya [BD], no. 1874/13 ve 8567/13, § 149, 17 Ekim 2019 Perşembe). Mahkemenin Sözleşme’nin 6. maddesi ile alakalı olarak tek görevi ulusal mahkemelerin bu maddede belirtilen belirli usuli güvenceleri sağlamadığını ya da yargılamaların genelinin başvurana adil yargılama sağlamadığı yönündeki iddiaları içeren başvuruları incelemektir (bk. diğer kararlar arasında Donadzé/Gürcistan no. 74644/01, §§ 30-31, 7 Mart 2006; ayrıca bk. Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], no. 38433/09, § 197, AİHM 2012)

(ii) İlkelerin somut olaya uygulanması

  1. Mahkeme, başvuranın ulusal mahkemeler tarafından yürütülen adli incelemenin kapsamının eksik olduğuna ilişkin şikâyetlerinin ortak bir incelemesini yapmayı gerekli görmektedir. Söz konusu davada yürütülen adli incelemenin Sözleşme ve içtihat kapsamında yeterli olup olmadığının belirlenmesi için Mahkeme aşağıdaki kriterleri göz önüne alarak değerlendirmesini yürütmelidir: (a) davanın kapsamı; (b) adli yargılamaların özellikleri ve (c) başvuranın şikâyetlerinin incelenmesi v e ulusal mahkemelerin gerekçeleri.

 Davanın kapsamı

  1. Mahkeme somut davada başvuranın itirazlarının önemli yasal ve olgusal hususlar ile alakalı olduğunu not etmektedir.

İlk olarak başvuran ulusal kanunlara, yani İş Kanunu’na aykırı ve geçerli bir gerekçeye dayanmadığını düşündüğü iş sözleşmesinin feshi için İş Mahkemesi nezdinde dava açmıştır. İş sözleşmenin hangi yasal rejim kapsamında sonlandırıldığı, bu hususun çözümlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

İkinci olarak, başvuran, işvereninin yasa dışı bir örgüt ile bağlantısı olduğu yönündeki değerlendirmesi konusunda hiçbir açıklama yapılmadığını ve iş sözleşmesinin feshini haklı çıkarabilecek bir gerekçe hakkında hiçbir aşamada bilgilendirilmediğini öne sürmüştür. Dolayısıyla, başvuranın argümanları sadece yasa ile alakalı olmayıp aynı zamanda maddi olayları da ilgilendirmektedir.

  1. Mahkeme, Hükümetin, başvuranın işvereninin takdir yetkisini kullandığına dair bir argümanı kendisine sunmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme, ayıca, yukarıda da belirtildiği gibi (bk. 124 paragraf), başvuranın iş sözleşmesinin feshine ilişkin karar verme sürecinin gelişi güzel olduğunu ve belirli usuli güvencelerden mahrum olduğunu yinelemektedir. Bir işverenin, gelişigüzel, kişiselleştirilmiş bir gerekçe bile sağlamadan bir çalışanın 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de tanımlanan yasa dışı bir yapı ile irtibatlı, bağlantılı ya da bu yapılardan birinin üyesi olduğunu düşünmesi, bu çalışanın iş sözleşmesini feshetmesi için yeterli olmuştur. Sonuç olarak, başvuranın iş sözleşmesinin feshi tamamen işverenin, başvuranın yasa dışı bir yapı ile bağı olduğuna ilişkin değerlendirmesine dayanmaktadır.

  2. Mahkeme, iş sözleşmesinin feshine ilişkin işlemler sırasında herhangi bir usuli güvenceden faydalanamayan başvuranın önündeki tek seçeneğin, ulusal mahkemelerden işverenin bakış açısını haklı kılabilecek olguları ya da diğer delilleri değerlendirmesini talep etmek olduğunu not etmektedir. Başvuranın söz konusu delilin doğruluğuna, gerçekliğine ve güvenilirliğine itiraz edebileceği tek yol da budur. Bu doğrultuda, işverenin fesih gerekçesi konusunda etkili bir denetim yaparak, davanın tarafı olan başvuranın kaygılarını gidermek için önündeki davaya ilişkin tüm olgusal ve yasal hususları incelemek ulusal mahkemelerin sorumluluğundadır. Mahkemeye göre, bu husus davanın ana konusudur.

 Adli yargılamaların özellikleri

  1. Mahkeme, yukarıda da belirtildiği gibi (bk. 129 Paragraf) başvuranın davaya ilişkin olarak hüküm verme ve söz konusu kararı ortaya koyabilme konusunda tam yargı yetkisi olan bir yargı yerine erişiminin olduğu hakkında taraflar arasında bir ihtilaf bulunmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca, başvuranın davasını gören ilk derece mahkemesi dava yargılama sırasında başvuran tarafın tanıklarını dinlemiş ve kamuya açık bir duruşma yapmıştır. Ayrıca, başvuranın işveren tarafından ulusal mahkemelere sunulan herhangi belirleyici bir delile erişimi engellenmemiştir. Yukarıdaki mülahazalar ışığında, Mahkeme adli sürecin çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine yeterince uyduğu görüşündedir. Ancak bu, başvuranın adli incelemenin etkili olup olmadığına ilişkin iddialarının Mahkeme tarafından incelemeye tabi tutulmasına engel değildir.

(γ) Başvuranın şikâyetlerinin incelenmesi ve mahkeme kararlarının gerekçeleri

  1. Mahkeme, yukarıda da belirttiği gibi, ulusal mahkemelerden söz konusu davanın yasa ve olgular yönünden incelenmesinin talep edildiğini gözlemlemektedir. Bu mahkemeler söz konusu sözleşmenin feshi için yasal bir temel olup olmadığı konusunda ya da işverenin, başvuranın yasa dışı bir yapı ile bağlantısı olduğu yönündeki değerlendirmesini haklı çıkarabilecek herhangi bir olgu hakkında hüküm vermek durumundadır.

  2. Mahkeme, İş Mahkemesinin 25 Ekim 2016 tarihli kararında başvuranın davasını, iş sözleşmesinin feshinin 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin 4 (1) (g) maddesi uyarınca geçerli fesih olarak değerlendirildiğini belirterek reddettiğini gözlemlemektedir. İş Mahkemesi, sadece yetkili organın bu tedbiri 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname kapsamında aldığını not etmiştir. Başvuranın temyiz başvurusuna ilişkin olarak hüküm veren Bölge Adliye Mahkemesi ise ilk derece mahkemesinin kararını Kanun Hükmündeki Kararname’nin 4. maddesinin metnini alıntılayarak onamıştır. Daha sonrasında Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesinin kararını özet bir karar ile onamıştır.

  3. Mahkeme, ulusal mahkemelerin karar verdiği üzere başvuranın davasının, İş Kanunu’nun 25 II. maddesi kapsamında “haklı neden” temelinde fesih olmadığını gözlemlemektedir. Ulusal mahkemeler “iş sözleşmesinin feshinin geçerli nedene dayandığını” hükmetmelerine ek olarak feshin ayrıca 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin 4 (1) (g) maddesine dayandığını da vurgulamıştır.

  4. Bu bağlamda, Mahkeme ulusal mahkemelerin 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminden sonra çalışanların işten çıkarılmasına ilişkin olarak aldıkları kararları da özellikle göz önünde bulundurmaktadır (bk. yukarıdaki 39-45 paragraflar). Bu kararlar, söz konusu olayların ardından çeşitli adli uygulamaların ortaya çıktığını göstermiştir. Bazı davalarda, ulusal mahkemeler söz konusu işten çıkarmanın haklı olduğunu ortaya koymak için açıkça haklı neden temelinde sözleşmenin feshedilmesine ilişkin şartları düzenleyen İş Kanunu’nun 25 II maddesine atıfta bulunmuş ya da “şüphe temelinde fesih” kavramına dayanmıştır. Ancak somut davada, Hükümet başvuranın iş sözleşmesinin İş Kanunu’nun 25 II maddesi temelinde sonlandırıldığını iddia etmemiştir.

  5. Mahkeme, ek olarak, Hükümetin söz konusu tedbirin İş Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca “geçerli neden” temelinde alındığını öne sürdüğünü dikkate almaktadır. 18. maddeye göre, “geçerli neden” “...işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, iş yerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır” (bk. yukarıdaki 37 paragraf). Ancak, ulusal mahkemelerin, yargılamalar sırasında bu gerekçelerin hiçbirine ve dolaylı olarak bile bu maddeye atıfta bulunmadığı not edilmelidir. Ulusal mahkemeler, söz konusu geçerli sebebe ilişkin ek bir bilgi sağlamadan ilgili feshin sadece Kanun Hükmündeki Kararname’nin hükümlerine dayandığını belirtmekle yetinmişlerdir.

  6. Somut mahkeme kararlarından anlaşıldığına göre ulusal mahkemeler sadece söz konusu işten çıkarmanın yetkili bir merci tarafından yapılıp yapılmadığını ve bu kararın yasal bir temeli olup olmadığını değerlendirmiştir. Feshin “geçerli nedene” dayanıp dayanmadığı ya da işverenin fesih kararını haklı çıkartabilecek herhangi bir bilgiye sahip olup olmadığı, yani başvuranın yasa dışı bir yapı ile bağlantısının olup olmadığı ulusal mahkemeler tarafından gerçekten tartışılmamıştır.

  7. Bilhassa, Mahkeme, farklı derecelerdeki ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılamalarda söz konusu ulusal mahkemelerin başvuranın iş sözleşmesinin yasa dışı bir yapı ile bağlantısı olduğu iddiası temelinde sonlandırılmasının başvuranın bir davranışına ya da ilgili delil veya bilgiye dayanıp dayanmadığını incelemediğini not etmektedir. Ek olarak, başvuranın başvurularının reddine ilişkin mahkeme kararlarından başvuranın iddialarının özenlice ele alınmadığı anlaşılmaktadır. Ulusal mahkemeler münhasıran işverenin değerlendirmesine dayanmış, bu değerlendirmenin olgusal temellerini doğrulamamış ve davanın değerlendirilmesinde önemli olabilecek herhangi bir başka unsuru değerlendirmekten kaçınmıştır. Dolayısıyla bu mahkemeler sadece iş sözleşmesinin feshi kararını veren merciin gerekli yetkisinin olup olmadığını ve söz konusu fesih kararının yasal bir temeli olup olmadığını incelemiştir. Sonuç olarak, söz konusu mahkeme kararlarından, başvuranın argümanlarının gerçekten yargılamayı yürüten mahkemeler tarafından dikkate alınıp usulünce incelendiği anlaşılamamaktadır.

  8. Mahkeme, başvuranın özellikle adil yargılanma hakkı başta gelmek üzere anayasal haklarının korunmasına dayanarak Anayasa Mahkemesine bireysel bir başvuru yaptığını gözlemlemektedir (bk. yukarıdaki 29. paragraf). Somut davaya benzer iki davada yakın zamanda verilen kararlardan da anlaşılabileceği gibi Anayasa Mahkemesi somut davada da adil yargılanma hakkının ulusal düzeyde korunmasında temel bir rol oynayabilir ve yukarıda belirtilen ihlalleri giderebilirdi (bk. yukarıdaki 40. paragraf). Ancak, Anayasa Mahkemesi özet bir kabul edilemezlik kararı vererek söz konusu başvuruyu hukuki ve olgusal yönden incelememiştir.

  9. Mahkeme, yukarıdaki değerlendirmeleri göz önünde bulundurarak, somut davada verilen yargı kararlarında ortaya konulan sonuçların, yerel mahkemelerin başvuranın argümanlarını derinlemesine ve kapsamlı bir şekilde incelediklerini, gerekçelerini başvuran tarafından sunulan delillere dayandırdıklarını ve başvuranın itirazlarını reddetmelerini geçerli bir şekilde gerekçelendirdiklerini göstermediğine karar vermiştir. Bir davacı tarafından öne sürülen her argümana ayrıntılı bir yanıt verilmesini gerektirmeyen (bk. yukarıda anılan Ruiz Torija, § 29) bu yükümlülük, adli yargılamalara taraf olanların, söz konusu yargılamaların sonucu için belirleyici olan argümanlara yönelik olarak belirli ve açık bir yanıt almayı bekleyebileceklerini varsaymaktadır (bk. Moreira Ferreira /Portekiz (no. 2) [BD], no. 19867/12, § 84, 11 Temmuz 2017). Yukarıda belirtilen somut davadaki eksiklikler, başvuranı karşı tarafla kıyasla belirgin bir dezavantaja sokmuştur. Hükümetin görüşleri herhangi bir belgeyle kanıtlanmamıştır ve Mahkeme’yi başka bir sonuca varmaya ikna edecek unsurlar içermemektedir. Aslında, Hükümet, söz konusu yargı kararlarını kelimesi kelimesine tekrarlamakta ve bu nedenle Mahkeme’yi ikna etmemektedir.

(δ) Sonuç

  1. Yukarıda belirtilen tüm değerlendirmelerin ışığında, Mahkeme, yerel mahkemelerin teorik olarak başvuran ile idari makamlar arasındaki ihtilafı karara bağlamak için tam bir yargı yetkisine sahip olmalarına karşın, 6 § 1 maddesinin gerektirdiği şekilde önlerindeki ihtilafla ilgili tüm hukuksal ve olgusal sorunları incelemekten kaçındıklarını kaydetmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Terra Woningen B.V., § 54; I.D./Bulgaristan, no. 43578/98, § 50, 28 Nisan 2005; ve Fazliyski/Bulgaristan, no. 40908/05, § 59, 16 Nisan 2013).

  2. Mahkeme, bu nedenle, başvuranın aslında yerel mahkemeler tarafından dinlenmediği ve dolayısıyla başvuranın Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi anlamında adil yargılanma hakkının güvence altına alınmadığı sonucuna varmıştır. Somut davada bu sonuca varırken, Mahkeme, özellikle, ulusal mahkemelerin başvuranın argümanlarını derinlemesine ve kapsamlı bir şekilde incelemediğini ve başvuranın itirazlarının reddedilmesine yönelik gerekçeler sunmadığını dikkate almaktadır.

  3. Sözleşme’nin 15. maddesi ile ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın iş sözleşmesinin feshine ilişkin yargılamalar hakkında yukarıda belirtilen sonuçlara (bk. 125. paragraf) atıfta bulunmaktadır. Bu bağlamda, 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında yürütülen yargılamalar, olağanüstü halin çok özel koşulları ışığında haklı olarak kabul edilmiş olsa da, söz konusu kanun hükmünde kararnamenin, mevcut başvuran da dâhil olmak üzere ilgili kişilerin iş sözleşmelerinin feshedilmesinin ardından yerel mahkemelerce yapılacak yargı denetimine hiçbir kısıtlama getirmediği vurgulanmalıdır.

  4. Ayrıca, Mahkeme’nin kanaatine göre, olağanüstü hal çerçevesinde bile, hukukun üstünlüğü temel ilkesi geçerli olmalıdır. Bir Devletin, Sözleşme icra organlarının kısıtlaması veya denetimi olmaksızın, mahkemelerin yargı yetkisinden bir dizi hukuk davasını çıkarabilmesi veya büyük gruplar veya kişi kategorileri üzerindeki hukuki sorumluluktan dokunulmazlık verebilmesi, demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğüyle veya hukuk davalarının etkili bir yargı denetimi için hakime sunulabilmesi gerektiği şeklindeki 6 § 1 maddesine dayanak oluşturan temel ilkeyle tutarlı olmayacaktır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Fayed /Birleşik Krallık, 21 Eylül 1994, § 65, Seri A no. 294-B). Sonuç olarak, söz konusu kişilerin Sözleşme kapsamındaki hakları açısından sonuçlarının ciddiyeti göz önünde bulundurulduğunda, somut davada söz konusu olan kanun hükmünde kararname gibi bir kanun hükmünde kararnamenin uygulanmasına yönelik olarak alınan tedbirlerin yargı denetimi olasılığını kapsam dışı bırakan herhangi bir açık veya net ifade içermediği durumlarda, bunun, her zaman, davalı Devlet mahkemelerine, herhangi bir keyfiliğin önlenebilmesi adına yeterli incelemeyi yapma yetkisi verdiği şeklinde anlaşılması gerekmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Al-Dulimi and Montana Management Inc. /İsviçre [BD], no. 5809/08, § 146, 21 Haziran 2016). Bu koşullarda, adil yargılanma gerekliliklerinin gözetilmemesi, Türkiye’nin derogasyonu ile haklı gösterilemez.

Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.

III. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, terör örgütüyle bağlantısı olduğu gerekçesiyle işten çıkarılmasının Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı muamele teşkil ettiğinden şikâyetçi olmuştur: Başvuran, işten çıkarılmasından dolayı artık bir "terörist" ve "vatan haini" olarak etiketlendiğini belirtmiştir.

Mevcut içtihadı ve başvuranın şikâyetinin niteliği dikkate alındığında, Mahkeme, somut davada dile getirilen sorunların Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında incelenmeye daha uygun olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla, dava konusu olayların hukuki açıdan vasıflandırılması hususunda uzman olan Mahkeme (bk. örneğin, yukarıda anılan S.M./Hırvatistan, § 243), somut davayı Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında inceleyecektir. Söz konusu madde, ilgili olduğu kadarıyla, aşağıdaki gibidir:

“1. Herkes özel... hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir...

  1. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  1. İç hukuk yollarının tüketilmesi

(a) Tarafların beyanları

  1. Hükümet, başvuranın mevcut iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, ilk olarak, Anayasa Mahkemesine bireysel başvurusunda, başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki şikâyetini geçerli bir şekilde dile getirmediğini iddia etmiştir.

  2. İkinci olarak, Hükümet, yargı kararlarından, iş sözleşmesinin feshinin 4857 sayılı Kanun’un 18. maddesi anlamında geçerli nedene dayandığının anlaşıldığını ileri sürmüştür. Sonuç olarak, Hükümete göre, başvuranın kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı için ayrıca dava açmış olması gerekirdi.

  3. Başvuran, bu argümanlar konusunda herhangi bir görüş belirtmemiştir.

  4. Müdahil sivil toplum kuruluşları, bu noktaya ilişkin olarak herhangi bir görüş belirtmemiştir.

(b) Mahkeme’nin Değerlendirmesi

  1. Mahkeme, yerleşik içtihadı uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacının, Sözleşme’ye Taraf Devlete, gerçekleştirdiği ileri sürülen belirli bir Sözleşme ihlalini ele alma ve böylece önleme veya düzeltme fırsatı vermek olduğunu yinelemektedir. Mahkeme’nin içtihadı uyarınca, şikâyetin “en azından esasen” ileri sürülmesi koşuluyla, iç hukuk yargılamalarında açıkça ileri sürülmesinin her zaman gerekli olmadığı doğrudur. Bu, ulusal mahkemelere iddia edilen ihlali telafi etme fırsatı vermek için, başvuranın iç hukuka dayanarak aynı veya benzer etkiye sahip hukuki argümanlar ileri sürmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme’nin içtihadının doğruladığı üzere, Sözleşme’ye Taraf olan bir Devlete, iddia edilen ihlali önleme veya telafi etme fırsatının gerçekten verilmesi, Mahkeme’ye sunulan şikâyetin aslında önceden esasen yerel mahkemeler önünde dile getirilip getirilmediğini tespit etmek amacıyla sadece olayların değil aynı zamanda başvuranın hukuki argümanlarının da dikkate alınmasını gerektirmektedir (bk. yukarıda anılan Radomilja ve Diğerleri, § 117). Aslında, Sözleşme kapsamındaki olası bir argümanı görmezden gelen bir başvuranın ihtilaf konusu bir tedbire itiraz etmek için ulusal makamlar önünde başka bir gerekçeye dayanması, ancak daha sonra Sözleşme kapsamındaki argümana dayanarak Mahkeme’ye başvuruda bulunması, Sözleşme mekanizmasının ikincil niteliğine aykırı olacaktır (bk. Vučković ve Diğerleri/Sırbistan (ilk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve diğer 29 başvuru, § 75, 25 Mart 2014).

  2. Mahkeme, bazı davalarda, başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar verilmiş olmasına rağmen, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi amaçları doğrultusunda iç hukuk yollarının tüketildiğine karar vermiştir. Zira Mahkeme, şikâyetin esasının Anayasa Mahkemesi önünde yeterince dile getirildiğine kanaat getirmiştir (bk. diğer kararlar arasında, Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 144, AİHM 2010; bk., ayrıca, Uhl/Almanya (k.k.), no. 64387/01, 6 Mayıs 2004; Storck /Almanya (k.k.), no. 61603/00, 26 Ekim 2004; ve Schwarzenberger /Almanya, no. 75737/01, § 31, 10 Ağustos 2006). Bununla birlikte, diğer davalarda, Mahkeme, örneğin bir temyiz başvurusunun başvuranın usuli bir hata yapması sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar verildiği durumlarda iç hukuk yollarının tüketilmediğine karar vermiştir (bk. Jalloh /Almanya (k.k.), no. 54810/00, 26 Ekim 2004).

  3. Somut davaya bakıldığında, Mahkeme, kendisine sunulan itirazın ilk yönü ile ilgili olarak, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurunun davanın koşullarında etkili bir hukuk yolu olduğunun taraflar arasında ihtilaf konusu olmadığını, ancak Hükümetin, başvuranın bu mahkemeye bireysel başvuruda bulunurken Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki şikâyetini geçerli bir şekilde dile getirmediği kanaatinde olduğunu kaydetmektedir.

  4. Mahkeme, başvuranın iş sözleşmesinin feshi ile ilgili olarak şikâyette bulunduğunu ve başvuranın bir terör örgütüyle bağlantısı olduğu gerekçesiyle görevini kaybetmesinden bu yana "terörist" ve "vatan haini" olarak etiketlendiğini ileri sürdüğünü gözlemlemektedir. Mahkeme, ayrıca, başvuranın yerel mahkemeler önünde Sözleşme’nin 8. maddesine veya özel hayata saygı hakkını güvence altına alan anayasal hükme açıkça atıfta bulunmadığını kaydetmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, yerel mahkemelere yaptığı başvurularda, başvuranın yasadışı bir yapıyla bağlantısı olan bir kişi olarak etiketlendiği hususunda şikâyette bulunduğunu (bk. yukarıda 20, 24, 26 ve 28. paragraflar) ve işten çıkarılmasının itibarına zarar verebileceği açıklamasında bulunduğunu (bk. yukarıda 24. paragraf) kaydetmektedir. Başvuran, söz konusu işten çıkarmaya karşı Anayasa Mahkemesine 21 Ağustos 2017 tarihinde yaptığı bireysel başvurusunda, karşılaştığı durumun olağanüstü hal çerçevesini aşan ve kendisinin ve ailesinin hayatını kalıcı olarak etkileyen sonuçları olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, başvuran, Sözleşme’nin 6 § 2 maddesine atıfta bulunarak masumiyet karinesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Özellikle, başvuran, bireysel başvurusunda, Anayasanın 48. maddesine (çalışma hakkı) ve 70. maddesine (kamu hizmetine girme hakkı ve kamu hizmetine girerken ayrımcılık yasağı) atıfta bulunarak, kamu hizmetine yeniden girmesinin tamamen ve kesinlikle yasaklandığını ve bu nedenle çalışma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran, başarısız askeri darbe girişiminin ardından işten çıkarılması nedeniyle yeni iş bulma girişimlerinde negatif ayrımcılığa maruz kaldığını eklemiştir. Başvuran, yalnızca çalışma hakkının değil, aynı zamanda kendisinin ve ailesinin yaşam hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmüş ve haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran, bu bağlamda, “terörist” ve “vatan hain” olarak damgalandığını ve bu durumun toplumsal hayatına devam etmesini imkânsız kıldığını açıklamıştır (bk. yukarıda 28. paragraf).

  5. Mahkeme, bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin başvuranın bireysel başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini kaydetmektedir: Anayasa Mahkemesi, başvuranın adil yargılanma hakkı ve çalışma hakkı kapsamındaki şikâyetlerini değerlendirmiş ve adil yargılanma hakkı kapsamındaki şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve çalışma hakkı kapsamındaki şikâyetin konu bakımından bağdaşmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi, kararında, başvuran işten çıkarma tedbirinin zarar verici sonuçlarını yalnızca çalışma hakkı ve masumiyet karinesi ilkesi ışığında da olsa ayrıntılı olarak açıklamış olmasına rağmen, başvuranın işten çıkarılmasının özel hayatı açısından sonuçlarına ilişkin argümanlarını incelememiştir.

  6. Mahkeme, 8. maddeyle ilgili olarak, bir kişinin özel hayatının, kişinin evi veya özel mülkü dışında gerçekleşen tedbirlerle ilgisi olup olmadığının değerlendirilmesine ilişkin birtakım unsurların bulunduğunu açıkça vurgulamaktadır (bk. López Ribalda ve Diğerleri/İspanya [BD], no. 1874/13 ve 8567/13, § 89, 17 Ekim 2019). Bununla birlikte, Mahkeme, somut davada, başvuranın, özel hayatına saygı hakkına açıkça dayanmaksızın, 8. madde kapsamında güvence altına alınan hakkın ihlal edildiğinden şikâyet etmeye eşdeğer argümanlar ileri sürmek için iç hukuktan yararlandığı kanaatindedir. Aslında, söz konusu olaylar (yasadışı bir yapı ile bağlantılı olduğu iddiasıyla işten çıkarma kararı) ve başvuranın yerel mahkemeler önünde dile getirdiği bu olaylara ilişkin şikayet (itibar hakkı), başvuranın Mahkeme’ye sunduğu şikayetle yakından bağlantılıdır (bk., bu hususta, Portu Juanenea ve Sarasola Yarzabal/İspanya, no. 1653/13, § 62, 13 Şubat 2018). Dolayısıyla, başvuran, özü itibariyle, özel hayatına saygı hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur.

Bu koşullar altında, Mahkeme, başvuranın özel hayatına saygı hakkının ihlali ile ilgili şikayetinin esasını Anayasa Mahkemesi nezdinde ileri sürdüğü ve böylece, söz konusu mahkemeye, Sözleşme’nin 35. maddesinin amacına uygun olarak bu hususları ele alma ve iddia edilen ihlalleri önleme veya bunlar için telafi sağlama fırsatı verdiği kanaatindedir (bk. Marić /Hırvatistan, no. 50132/12, § 53, 12 Haziran 2014).

  1. Hükümetin itirazının ikinci kısmı ile yani kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı başvurusunda bulunulmadığına ilişkin olarak, Mahkeme, 6. madde kapsamında şikayetin kabul edilebilirliğine ilişkin incelemesi çerçevesinde, benzer itirazı reddettiğini yinelemektedir (bk., yukarıda 74. paragraf). Mahkeme, söz konusu tespitten ayrılmayı gerektiren herhangi bir sebep bulunmadığı kanısındadır. Sonuç olarak Mahkeme, somut davada İş Kanunu uyarınca tazminat başvurusunda bulunmanın herhangi bir makul başarı şansı olacağına ikna olmamıştır.

  2. Bu nedenle, Hükümet tarafından ileri sürülen, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itiraz reddedilmelidir.

  3. Sözleşme’nin 8. Maddesinin Uygulanabilirliği

(a) Tarafların beyanları

(i) Hükümet

  1. Hükümet, Sözleşme’nin 8. maddesinin, aşağıdaki gerekçelerle konu bakımından uygulanabilir olmadığına kanaat getirmiştir.

  2. Hükümet, ilk olarak, başvuranın, Mahkeme önünde veya Anayasa Mahkemesi önünde, söz konusu tedbirin özel hayatı açısından ciddi sonuçları olduğunu gösteren herhangi bir belirli kişisel durumdan bahsetmediğini iddia etmiştir. Hükümet, söz konusu feshin, esas olarak, başvuran ile işvereni arasında akdedilen iş sözleşmesi üzerinde etkileri ve sonuçları olduğunu teyit etmiştir. İkinci olarak, Hükümet, somut davanın, başvurana uygulanan yaptırımlarla ilgili olmadığını iddia etmiştir. Hükümete göre, söz konusu olan mesele, özel hukuk hükümlerinin uygulandığı, özgür iradeye dayalı bir akdi ilişkiydi. Başka bir deyişle, bu, akdi ilişkinin sonuçlarının gerçekleşmesi meselesiydi. Sonuç olarak Hükümet, (yukarıda anılan) Denisov kararında belirtilen kriterler göz önüne alındığında, başvuranın iş sözleşmesinin feshinin çok sınırlı sonuçları olduğu ve başvuranın özel hayatı üzerinde hiçbir etkisinin olmadığı kanaatindedir. Daha spesifik olarak, söz konusu feshin başvuranın sosyal ilişkileri üzerinde hiçbir etkisi olmamıştır: başvuran, başka bir iş aramaya devam edebilirdi ve tazminat başvurusunda bulunabilirdi.

  3. Hükümet, ayrıca, şikâyet edilen olumsuz etkiler yalnızca başvuranın hukuka aykırı davranışının öngörülebilir sonuçlarıysa, başvuranın söz konusu olumsuz etkilerin özel hayatını ihlal ettiğini iddia etmek için Sözleşme’nin 8. maddesine dayanamayacağını öne sürmüştür. Sonuç olarak, Hükümet, başvuranın eylemleri ceza kanunu uyarınca bir suç teşkil etmese bile, kendi özgür iradesiyle terör örgütleriyle bağlantılı faaliyetlerde bulunduğu göz önüne alındığında, başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında sağlanan korumadan yararlanmaya uygun olmadığı kanaatindedir. Bu nedenle Hükümet, Mahkeme’yi, başvuranın şikâyetini, Sözleşme’nin 8. maddesiyle konu bakımından bağdaşmadığı gerekçesiyle reddetmeye davet etmiştir.

(ii) Başvuran

  1. Başvuran, Hükümetin argümanına itiraz etmiştir. Başvuran, 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca terör örgütüyle bağlantılı olduğu iddiasına dayanılarak görevden alındığını belirtmiştir. Başvuran, Hükümetin görüşlerinden, sözleşmesinin feshinin bu sebepten kaynaklandığının anlaşıldığını eklemiştir. Başvuran, bir terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla kendisine karşı herhangi bir ceza davası açılmaksızın cezai soruşturmanın kapandığını belirtmekle birlikte, özellikle toplumda "terörist" olarak etiketlendiğini ve dolayısıyla damgalandığını teyit etmiş ve bu durumdan müteessir olduğunu belirtmiştir. Başvuran, lisansüstü diplomalarına rağmen sözleşmesinin feshinden bu yana işsiz olduğunu ve işten çıkarılmasının 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye dayanması nedeniyle hiçbir işverenin kendisine bir görev teklif etmeye cesaret edemeyeceğini belirtmiştir.

(iii) Müdahil sivil toplum kuruluşları

  1. Müdahil sivil toplum kuruluşları, bu hususta bir görüş belirtmemiştir.

(b) Mahkeme’nin değerlendirmesi

(i) İlgili ilkeler

  1. Mahkeme, somut davanın, başvuranın, hakkında şikâyette bulunduğu olayların Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına girip girmediği sorusunu gündeme getirdiğini kaydetmektedir.

  2. Değerlendirmesinin bu aşamasında, Mahkeme, 8. maddenin, genel çalışma hakkını veya sözleşmenin yenilenmesini sağlayamayacağını inelemenin faydalı olduğu kanaatindedir (bk. Fernández Martínez / İspanya [BD], no. 56030/07, § 109, AİHM 2014). Bununla birlikte, Mahkeme, daha önce, 8. maddenin iş alanına uygulanabilirliği meselesini ele alma olanağı bulmuştur. Bu bağlamda, Mahkeme, “özel hayat” kavramının teferruatlı bir tanıma elverişli olmayan geniş bir kavram olduğunu yinelemektedir (bk. diğer kararlar arasında, Schüth/Almanya, no. 1620/03, § 53, AİHM 2010). “Özel hayat” kavramını bireyin kendi seçtiği şekilde kişisel hayatını yaşayabildiği “yakın çevre” ile kısıtlamak ve bu çevreye dahil olmayan dış dünyadan tamamen soyutlamak çok kısıtlayıcı olacaktır (bk. Niemietz/Almanya, 16 Aralık 1992, § 29, Seri A no. 251-B).

  3. Mahkeme’nin içtihadına göre, “özel hayat” kavramının mesleki faaliyetleri kapsamaması için herhangi bir ilke gerekçesi bulunmamaktadır (bk. Bigaeva/Yunanistan, no. 26713/05, § 23, 28 Mayıs 2009, ve Oleksandr Volkov /Ukrayna, no. 21722/11, § 165-167, AİHM 2013). Bir bireyin mesleki hayatına getirilen kısıtlamalar, başkalarıyla ilişkiler geliştirerek sosyal kimliğini inşa etme biçimine etkileri olduğunda 8. madde kapsamına girebilmektedir. Ayrıca, mesleki hayat, özellikle özel hayatla ilgili faktörler, kelimenin tam anlamıyla, belirli bir meslek için yeterlilik kriterleri olarak kabul edilirse, genellikle özel hayatla karmaşık bir şekilde bağlantılıdır (bk. Özpınar /Türkiye, no. 20999/04, §§ 43-48, 19 Ekim 2010). Dolayısıyla, mesleki hayat birey ile diğer insanlar arasındaki etkileşim alanının bir parçası olup, kamusal bağlamda bile, “özel hayat” kapsamına girebilmektedir (bk. yukarıda anılan, Fernández Martínez, § 110 ve burada yapılan atıflar).

175. Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin olarak iş ilişkisi hakkında farklı türdeki davaları incelemiştir. Mahkeme, özellikle, sivil hayata geri dönen askerlerle (bk. Smith ve Grady/Birleşik Krallık, no. 33985/96 ve 33986/96, AİHM 1999‑VI), hakimlerin ve savcıların görevden alınması (bk. yukarıda anılan Özpınar, yukarıda anılan Oleksandr Volkov ve Kulykov ve Diğerleri/Ukrayna, no. 5114/09 ve diğer 17 başvuru, 19 Ocak 2017) ve kamu hizmetinde nakil (bk., Sodan/Türkiye, no. 18650/05, 2 Şubat 2016) ile ilgili davaları ele almıştır. Diğer davalarda, Mahkeme, kamu hizmetinde istihdama erişime getirilen kısıtlamalar (bk. Naidin/Romanya, no. 38162/07, 21 Ekim 2014), kamu sektörü dışında iş kaybı (bk. Obst/Almanya, no. 425/03, 23 Eylül 2010; yukarıda anılan Schüth; yukarıda anılan Fernández Martínez, Şahin Kuş/Türkiye, no. 33160/04, 7 Haziran 2016; ve Bărbulescu /Romanya [BD], no. 61496/08, 5 Eylül 2017), ve ayrıca özel sektörde belirli işlere erişime getirilen kısıtlamalar (bk. yukarıda anılan Sidabras and Džiautas kararı; Campagnano/İtalya, no. 77955/01, AİHM 2006 IV; ve yukarıda anılan Bigaeva) konusunda hüküm verme olanağı bulmuştur.

  1. Mahkeme, yukarıda belirtilen kategoriye giren davalarda, “özel hayat” kavramını aşağıda verilen iki farklı yaklaşım temelinde uygulamaktadır: (a) “özel hayat” meselesinin ihtilafın sebebi olarak tespit edilmesi (sebep temelli yaklaşım) ve (b) ihtilaf konusu tedbirin sonuçlarının “özel hayat” konusunu gündeme getirmesi (sonuç temelli yaklaşım) (bk., yukarıda anılan Denisov, § 102). Sebep temelli yaklaşım Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilir olduğunu haklı göstermiyorsa, şikâyetin “özel hayat” kapsamına girdiği sonucuna varmak için ihtilaf konusu tedbirin özel hayatın yukarıda bahsedilen yönlerine olan etkisinin incelenmesi gereklidir. Ancak bu ayrım, Mahkeme’nin iki yaklaşımı da beraber kullanamayacağı, yani hem söz konusu tedbirin alınmasının altında özel hayata ilişkin hususların yatıp yatmadığını inceleyip hem de ek olarak bu tedbirin sonuçlarını analiz etmeyeceği anlamına gelmemektedir (bk., yukarıda anılan, Fernández Martínez, §§ 110-112). Mahkeme, ancak söz konusu sonuçların çok ciddi olması ve başvuranın özel hayatını çok önemli derecede etkilemesi halinde Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilir olduğunu kabul edecektir.

  2. Mahkeme, ayrıca, itibarın korunması hakkının, özel hayata saygı hakkının bir parçası olarak Sözleşme’nin 8. maddesi ile korunan bir hak olduğunu yinelemektedir (bk. Axel Springer AG/Almanya [BD], no. 39954/08, § 83, 7 Şubat 2012, vePolanco Torres ve Movilla Polanco /İspanya, no. 34147/06, § 40, 21 Eylül 2010). Bununla birlikte, 8. maddenin devreye girmesi için, bir kişinin itibarına yönelik bir saldırı, belirli bir ciddiyet düzeyine ulaşmalı ve özel hayata saygı hakkından kişisel olarak yararlanmaya halel getirecek şekilde olmalıdır.

  3. Ancak, bir kişinin cezai bir suç işlemek gibi kendi eylemlerinin öngörülebilir bir sonucu olan itibar kaybına uğraması gibi bir konuda 8. maddeye dayanarak şikâyette bulunamayacağını vurgulamak önem arz etmektir (bk. yukarıda anılan Sidabras ve Džiautas kararı, § 49 ve yukarıda anılan Axel Springer, § 83). Bu ilke, cezai suçlara ek olarak yasal sorumluluğa ilişkin bir tedbiri içeren ve “özel hayata” öngörülebilir olumsuz etkileri olacak olan diğer suistimalleri de kapsamalıdır.

(ii) Bu ilkelerin somut davaya uygulanması

  1. Somut davada, Mahkeme, devlet memuru olmayan başvuranın yine de bir kalkınma ajansı, yani bir kamu hukuku tüzel kişiliği tarafından kalıcı bir iş sözleşmesi temelinde işe alındığını ve kendisine ücret ödendiğini kaydetmektedir. Yukarıda anılan Denisov kararında belirtilen kriterler ışığında Mahkeme, bu nedenle, somut işle ilgili ihtilafta, iş sözleşmesinin fesih gerekçeleri veya bu tür feshin başvuranın özel hayatı açısından sonuçları nedeniyle özel hayata saygı sorununun nasıl ortaya çıkabileceğini tespit etmeye çalışacaktır.

  2. Mahkeme, ilk olarak, işveren tarafından ihtilaf konusu feshi gerekçelendirmek için açıkça belirtilen nedenlerin başvuranın işteki performansı ile ilgili olmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme’nin kanaatine göre, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 4. maddesine (yasadışı bir yapı ile bağlantıların sürdürülmesi) dayanan işten çıkarma gerekçeleri, ilgili kişinin özel hayatını etkileyecek nitelikteydi; bu durum, böyle bir tedbirin başvuranın kendi eylemlerinin öngörülebilir sonucu olduğu gösterilemediği sürece, Sözleşme’nin 8. maddesini somut davaya uygulanabilir kılmak için yeterli ciddiyet düzeyine ulaşabileceği anlamına gelmektedir (bk., yukarıda anılan Denisov, § 98).

Başvurana göre, söz konusu terör örgütüyle bağlantılı olduğu iddiasına ilişkin olarak aleyhinde ceza davası açılmamıştır. Nitekim dava dosyasından, 30 Temmuz 2016 tarihinde- yani başvuranın işvereninin başvuranın iş sözleşmesini feshetme kararı vermesinden sonra- Cumhuriyet savcılığının, silahlı bir terör örgütüne üye oldukları gerekçesiyle başvuran da dâhil olmak üzere 95 kişi hakkında ceza soruşturması başlattığı anlaşılmaktadır. Mahkeme, tarafların söz konusu ceza soruşturması hakkında çok az bilgi verdiklerini, sadece aynı savcılık tarafından 5 Eylül 2018 tarihinde verilen, söz konusu soruşturmayı sona erdiren takipsizlik kararının bir nüshasının sunulduğunu vurgulamaktadır. Ceza yargılamalarını başlatmak için şüpheleri gerekçelendiren yeterli kanıt olmadığı anlaşılmaktadır (bk. yukarıda 31. paragraf).

  1. Mahkeme, ceza soruşturmasının sonucuna bakılmaksızın, işverenin yerel mahkemelere başvuranın yasadışı bir yapı ile bağlantıları olduğu iddiasını kanıtlayabilecek bilgi veya olgusal delil sunabileceğini ve böylece, çalışanı ile arasındaki güven ilişkisinin bozulmasının nedenlerini açıklayabileceğini kabul etmeye hazırdır. Nitekim, Hükümet gibi Mahkeme de, hem uygulanma koşulları hem de usul rejimi açısından özerk olan söz konusu işten çıkarma usulünün, ceza yargılamasının doğrudan bir sonucu olmadığını gözlemlemektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Moullet). Bu bağlamda, Mahkeme, "açığa almaları (veya hatta işten çıkarmaları) gerekçelendirmek için gerekli olan bağlantının, bir kişiyi bir suç örgütünün ‘üyesi’ olarak tanımlamak için gerekli olandan daha az yoğun olabileceği” kanaatinde olan Venedik Komisyonu’nun tespitlerine ağırlık vermektedir (bk. yukarıda 50. paragraf, para.130).

  2. Bununla birlikte, Mahkeme, yerel mahkemeler önündeki adli yargılamalardan, yerel mahkemelerin hiçbir aşamada ceza soruşturmasına atıfta bulunmadığının ve dahası, soruşturma dosyasının, daha sonra kapanmasına rağmen söz konusu soruşturmanın veya başvuranın işten çıkarılmasına ilişkin yerel mahkemeler önündeki yargılamaların, ulusal makamların işten çıkarma gerekçelerine dayanak oluşturabilecek bilgi veya olgusal kanıt elde etmelerine olanak sağladığına işaret eden herhangi bir unsur içermediğinin anlaşıldığını kaydetmektedir.

  3. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, söz konusu iş sözleşmesinin feshinin başvuranın kendi eylemlerinin öngörülebilir sonucu olduğuna dair kesinlikle hiçbir kanıt bulunmadığı sonucuna varmıştır.

  4. Bununla beraber, söz konusu tedbirin özel hayata saygı hakkı üzerindeki etkileriyle ilgili olarak, Mahkeme, başvuran tarafından öne sürülen deliller ve kanıtlanmış iddialar temelinde söz konusu tedbirin başvuranın “özel hayatının” yönleri için ciddi olumsuz sonuçlar yaratıp yaratmadığının tespit edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yönler, (i) başvuranın “yakın çevresi”ni, (ii) başkalarıyla ilişki kurma ve bu ilişkileri geliştirme olanaklarını ve (iii) başvuranın itibarını içermektedir (bk. yukarıda anılan Denisov, § 120).

  5. Söz konusu işten çıkarmanın başvuranın "yakın çevresi" açısından sonuçları ile ilgili olarak, Mahkeme, bu argümanın başvuranın ve ailesinin maddi refahının kötüleşmesi ile ilgili olarak görülmesi gerektiğini yinelemektedir. Bu bağlamda, başvuranın işini, yani geçim kaynağını kaybettiğini belirtmek yeterlidir.

  6. Başvuranın başkalarıyla ilişki kurma ve sürdürme kabiliyetine ilişkin olarak, Mahkeme, Hükümetin söz konusu feshin, genel olarak, başvuran ile işvereni arasında akdedilen iş sözleşmesi üzerinde etkilere ve sonuçlara sahip olduğu kanaatinde olmasına karşın, 667 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesinin 4 (2) maddesinin, birinci fıkra uyarınca görevine son verilenlerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceğini, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemeyeceğini öngördüğünü gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, Hükümetin, başvuranın kamu sektöründe veya özel sektörde bir görev için başvuruda bulunmasını engelleyecek hiçbir şey olmadığı yönündeki argümanını ilgiyle kaydetmektedir. Ancak, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararda alıntılanan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 4 (2) maddesi ışığında (bk., yukarıda 50. paragraf), Mahkeme, başvuranın toplumda “terörist” olarak etiketlendiği ve dolayısıyla damgalandığı yönündeki iddiasına ağırlık vermelidir. Bu bağlamda, başvuran, özellikle, lisansüstü niteliklerine rağmen, sözleşmesinin feshedilmesinden bu yana işsiz olduğunu ve işverenlerin, fesih 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye dayandığı için kendisine iş teklif etmeye cesaret edemediğini belirtmiştir. Sonuç olarak, aslında, başvuranın iş ilişkileri de dâhil olmak üzere ilişki kurma ve sürdürme kabiliyeti üzerinde etkiler oluşmuştur.

  7. Son olarak, söz konusu tedbirin başvuranın gördüğü saygınlığı ciddi şekilde azaltacak ve sosyal ilişkileri üzerinde ciddi bir etkiye sahip olacak derecede itibarını ihlal edip etmediğine ilişkin olarak, Mahkeme, sadece, kabul edilen işten çıkarma gerekçelerine ilişkin tespitlerine, yani yasadışı bir yapıyla bağlantıların varlığına atıfta bulunmaktadır. Böyle bir değerlendirmenin, şüphesiz, başvuranın mesleki ve sosyal itibarı açısından çok ciddi sonuçları olmuştur.

  8. Bu nedenle, nesnel dava konusu olaylar ışığında işten çıkarma gerekçelerinin birleşik etkisi analiz edildiğinde ve işten çıkarmanın maddi ve maddi olmayan sonuçları Mahkeme’ye sunulan deliller temelinde değerlendirildiğinde, söz konusu tedbirin başvuranın özel hayatı üzerinde ciddi olumsuz etkilere sahip olduğu ve bu sorunun 8. madde kapsamında gündeme getirilmesi için gerekli olan ciddiyet eşiğini aştığı sonucuna varılmalıdır.

Dolayısıyla, bu hüküm somut davaya uygulanabilir niteliktedir.

  1. Diğer kabuledilemezlik gerekçeleri

  2. Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesi anlamında başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığını kaydederek bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

B. Esas hakkında

  1. Tarafların beyanları

(a) Başvuran

  1. Başvuran, iş sözleşmesinin feshine dair bildirimde açıkça atıfta bulunulan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesinin 4 (1) (g) maddesine dayanılarak, terör örgütüyle bağlantılı olduğu iddiasıyla görevden alındığını belirtmiştir. Ayrıca, başvuran, daha sonra, bu hüküm uyarınca işten çıkarılmış olan bazı çalışanların durumları yeniden değerlendirildikten sonra görevlerine iade edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran, bu yönde kendi talebinin başarısızlıkla sonuçlandığını eklemiştir. Ayrıca, başvuran, davasıyla ilgili yargı kararlarının, münhasıran iş sözleşmesinin feshinin, söz konusu Kanun Hükmünde Kararnamenin hükümlerine dayandığını açıkça belirttiğine dikkat çekmiştir.

  2. Dahası, başvuran, Hükümet görüşlerinden, iş sözleşmesinin feshinin aynı gerekçelere dayandığının anlaşıldığını iddia etmiştir. Başvuran, aşağılayıcı bir şekilde "terörist" olarak nitelendirildiğine ilişkin argümanlarını yinelemiştir.

Hükümet tarafından bahsedilen “22- diğer nedenler” kodu ile ilgili olarak, başvuran, söz konusu zamanda durumunu tanımlayacak bir kodun bulunmadığını ve ancak daha sonra, 2 Ağustos 2016 tarihinde, terör örgütleri ile bağlantıların bulunduğu gerekçesiyle gerçekleştirilen görevden almaları belirtmek için "36” no.lu kodun getirildiğini teyit etmiştir.

(b) Hükümet

  1. Hükümet, başvuranın özel hayatına saygı hakkına herhangi bir müdahale olmadığı yönündeki görüşünü yinelemiştir.

Alternatif olarak, Mahkeme tarafından bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi halinde, Hükümet, söz konusu müdahalenin yasayla, yani 667 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesinin 4 (1) (g) ve İş Kanunu’nun 18. maddesiyle öngörüldüğünü ve bu hükümlerin öngörülebilir ve erişilebilir olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, bir kişinin terör örgütüyle bağlantısının olması durumunda, işvereninin güvenini kaybedeceğini ve bunun sonucunda iş sözleşmesinin feshedileceğini öngörebilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Hükümet, ayrıca, söz konusu müdahalenin ulusal güvenlik, kamu güvenliği, düzenin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi çeşitli meşru amaçlar güttüğünü ileri sürmüş ve özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli başarısız askeri darbe girişiminin hemen sonrasındaki duruma atıfta bulunmuştur. Bu bağlamda, Hükümet, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin, anayasal düzeni, hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi ve temel hak ve özgürlükleri korumak amacıyla çıkarıldığını ve olağanüstü hal çerçevesinde öngörülen istisnai tedbirlerin, diğerlerinin yanı sıra, gelecekte darbe girişimlerini önlemeyi ve terörle etkin bir şekilde mücadele etmeyi amaçladığını açıklamıştır.

  1. Müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak Hükümet, başvuranın işten çıkarılmasının, başarısız askeri darbe girişiminin ardından Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidi nedeniyle düzeni ve kamu güvenliğini korumak için olağanüstü hal sırasında alınan bir tedbir olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, işten çıkarmanın, normal koşullarda uygulanabilir olan 4857 sayılı Kanun’un 18. maddesi anlamında geçerli bir nedene dayandığının yargı kararlarıyla da tespit edildiğini eklemiştir. Özellikle Hükümet, Mahkeme’yi, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca Türkiye’nin 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterine sunduğu derogasyon bildirimini ve iddia edilen müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı ve izlenilen meşru amaçlarla orantılı olup olmadığı hususunu Avrupa’daki denetimde dikkate almaya davet etmiştir.

  2. Hükümet, olağanüstü hal süresince, terör örgütleriyle bağlantılı kişilere karşı olağanüstü tedbirler alındığını ileri sürmüştür. Hükümet, bu tedbirlerin yanı sıra, özellikle etkili idari ve adli başvuru yollarını içeren yeterli güvencelerin bulunduğunu belirtmiştir. Hükümet, somut davada, bu gerçeğin şu şekilde doğrulandığını eklemiştir: İşten çıkarılmasının ardından, başvuran İş Mahkemesine dava açmış, daha sonra istinaf başvurusunda bulunmuş ve ilk derece mahkemesinin kararına karşı itirazlarını dile getirmiştir; daha sonra, başvuran, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur; sonuç olarak, başvuran, karar verme sürecinde keyfiliğe karşı usuli güvencelerden ve etkili yargı denetiminden yararlanmıştır; başvuran üç aşamalı yargı önünde tüm itirazlarını ileri sürebilmiş, delil sunabilmiş ve ayrıca, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkından yararlanmıştır.

  3. Hükümet, başvuranın iş sözleşmesi, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de belirtilen usule uygun olarak, herhangi bir hazırlık soruşturması yapılmaksızın veya ilgili kişinin savunmasını sunma imkânı olmaksızın feshedildiğini, bununla birlikte İş Kanunu’nun 25 (II) maddesinde, haklı nedenle fesih hallerinde aynı prosedürün düzenlendiğini iddia etmiştir. Diğer bir deyişle, normal koşullarda dahi, bir iş sözleşmesi, işveren tarafından tek taraflı bildirimle, bazı durumlarda ilgili çalışanın savunması alınmadan ve hazırlık soruşturması yapılmadan feshedilebilmektedir. Bu tür durumlarda, yargı makamları, söz konusu feshi değerlendirmekle sorumludur.

  4. Hükümet, normal koşullarda, 4857 sayılı Kanun’un 18. maddesinin, işçinin savunmasının alınmasını gerektirdiğini kabul etmiştir. Ancak, somut davada, Hükümet, başvuranın iş sözleşmesinin 667 Sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesinde belirtilen prosedür çerçevesinde feshedildiğini belirtmiştir. Sonuç olarak, Hükümet, söz konusu gerekliliğin değerlendirilmesinde Sözleşme’nin 15. maddesinin göz önünde bulundurulması gerektiği kanaatindedir. Bu bağlamda, Hükümet, başvuranın savunması alınmadan işten çıkarılmasının, olağanüstü halin gerektirdiği gerekli bir tedbir olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, Hükümet, bu eylemin, uluslararası hukukun yükümlülüklerine açıkça aykırılık teşkil etmediğini belirtmiştir.

  5. Bununla beraber, Hükümet, Mahkeme’nin dikkatini, başvuranın iş sözleşmesi feshedildiğinde bir terörist olarak tanımlanmadığına ve iş sözleşmesinin feshine dair bildirimde bu konuda tek bir kelime yer almadığına dikkat çekmiştir. Hükümet, Sosyal Güvenlik Kurumuna gönderilen iş sözleşmesinin feshine dair beyanda “22- diğer nedenler” kodunun işten çıkarma gerekçesi olarak yer aldığının ve sonuç olarak, başvuranın itibarının korunduğunun belirtilmesi gerektiği kanaatindedir. Diğer bir deyişle, Hükümete göre, başvuran, onuruna ve itibarına zarar veren herhangi bir suçtan suçlu bulunmamıştır. Ayrıca, Hükümet, başvuranın iş sözleşmesinin feshedilmesinde son derece tarafsız bir dil kullanıldığını ve iş sözleşmesinin feshine dair bildirimde suçlayıcı ifadelerin kullanılmadığını ileri sürmüştür.

  6. Hükümet, ayrıca, başvuranın iş sözleşmesinin 4857 sayılı Kanun’la düzenlendiğini ve işten çıkarılmasının bu kanuna uygun olarak gerçekleştirildiğini iddia etmiştir. Sonuç olarak, başvuranın özel sektörde veya kamu sektöründe bir işe alınmasını engelleyecek hiçbir durum bulunmamaktaydı. Hükümet, başarısız askeri darbe girişiminin ardından olağanüstü hal durumunda gerekli olan bir tedbir olarak başvuranın işten çıkarılmasına karar verilmiş olsa da, bu durumun geçici olduğunu belirtmiştir.

(c) Müdahil sivil toplum kuruluşları

  1. Müdahil sivil toplum kuruluşları, söz konusu şikâyet hususunda bir görüş belirtmemiştir.

  2. Mahkeme’nin değerlendirmesi

(a) Davanın Devletin negatif veya pozitif yükümlülükleri açısından değerlendirilmesi gerekip gerekmediği

  1. Somut davada, Mahkeme, başvuranın itiraz ettiği tedbirin, yani iş sözleşmesinin feshinin, bir Devlet makamı tarafından değil, yerel bir kalkınma ajansı tarafından gerçekleştirildiğini gözlemlemektedir. Türk hukukunda kamu tüzel kişiliği statüsüne sahip olmasına rağmen, bu kurumun kamu yetkilerini kullandığı iddia edilmemiştir. Ayrıca, başvuranın iş sözleşmesi İş Kanunu’na tabidir.

Dolayısıyla, Mahkeme, söz konusu ajans tarafından kabul edilen tedbirin, işverenlerin çalışanlarının yasadışı bir yapıyla bağlantıları olduklarına kanaat getirmeleri halinde sözleşmelerini feshetmelerini gerektiren 667 sayılı Olağanüstü Hal Kararnamesi hükmüne dayandığını kaydetmektedir. Sonuç olarak, söz konusu işten çıkarma, ilgili kanun hükmünde kararnameden kaynaklanan ve söz konusu iş sözleşmesini düzenleyen yasal çerçeveyi oldukça aşan bir yükümlülük olarak kabul edilebilir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Fernández Martínez, § 115). Ayrıca, hakkında şikâyette bulunulan olayların, yetkililerin başvurana Sözleşme’nin 8. maddesinde yer alan bir haktan yararlanmasını sağlamamalarından kaynaklanması durumunda yetkililerin sorumluluğunun gündeme geleceği vurgulanmalıdır (karşılaştırınız, yukarıda anılan Bărbulescu, § 110).

  1. Bu koşullar altında Mahkeme, başvuranın yasadışı bir yapı ile bağlantıları olduğu varsayımına dayanılarak işten çıkarılmasının, başvuranın özel hayatına saygı hakkına müdahale olarak değerlendirilebileceği kanaatindedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Vogt/Almanya, 26 Eylül 1995, § 44, Seri A no. 323, ve yukarıda anılan Oleksandr Volkov, § 165, ve burada yapılan atıflar).

202.Başvuranın işten çıkarılmasının ne ölçüde Devletin Sözleşme kapsamındaki pozitif yükümlülüklerinin ihlali anlamına gelebileceği konusunda Mahkeme, Devletin Sözleşme ile güvence altına alınan haklara herhangi bir müdahalede bulunmaktan kaçınması yönündeki negatif taahhüdüne ek olarak, bu tür hakların “özünde yer alan pozitif yükümlülükler olabileceğini” yinelemektedir (bk. Mouvement raëlien suisse /İsviçre [BD], no. 16354/06, § 50, AİHM 2012). Devletin 8. madde kapsamındaki pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınırlar kesin bir tanıma uygun değildir, ancak uygulanabilir ilkeler yine de benzerdir (bk., yukarıda anılan Fernández Martínez, § 114). Söz konusu işten çıkarma gerçekten bir müdahale teşkil ettiğinden, müdahale ancak 8 § 2 maddesinde belirtilen koşulların yerine getirilmesi durumunda haklı olabilir.

(b) Müdahalenin gerekçelendirilmesi

  1. Mahkeme, müdahalenin Sözleşme ihlali teşkil edip etmediğini belirlemek için, bu müdahalenin Sözleşme’nin 8 § 2 maddesinin gerekliliklerini yerine getirip getirmediğini, yani “yasayla öngörülmüş” olup olmadığını, meşru bir amaç güdüp gütmediğini ve “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını” tespit etmeye çalışmalıdır.

(i) Müdahalenin hukuka uygunluğu

  1. Hükümet, bir müdahale olduğu varsayılsa bile, bunun yasayla, yani 667 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesinin 4 (1) (g) maddesi ve İş Kanunu’nun 18. maddesiyle öngörüldüğünü ileri sürmüştür. Hükümet, bu hükümlerin öngörülebilir ve erişilebilir olduğunu belirtmiştir. Bireyler bir terör örgütüne katıldıklarında, işverenlerinin güvenini kaybedeceklerini, bu durumun da daha sonra iş sözleşmelerinin feshine yol açacağını öngörebilmelidir.

  2. Başvuran, bu hususta bir görüş belirtmemiştir.

  3. Mahkeme, Sözleşme’nin 8 § 2 maddesi anlamında “yasayla öngörülme” ifadesinin, yalnızca söz konusu tedbirin iç hukukta bir dayanağa sahip olmasını gerektirmediğini, aynı zamanda, söz konusu kanunun niteliğine de atıfta bulunduğunu yinelemektedir: bu ifade, kanunun ilgili kişi için erişilebilir olmasını, hatta ilgili kişinin kendisi için doğacak sonuçları öngörebilmesini sağlamasını ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektirmektedir. Somut davada ilk koşulun karşılanıp karşılanmadığı hususunda ihtilaf bulunmamaktadır. Nitekim, dava konusu müdahalenin yani başvuranın ihraç edilmesinin yasal bir dayanağı olduğu konusunda tartışma yoktur. Bu dayanak ise 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 (1) (g) maddesidir. Hükümet tarafından da bahsedilen, İş Kanunu’nun 18. maddesi ile ilgili olarak Mahkeme sadece yerel mahkemelerin kararlarında bu hükümden bahsedilmediğini işaret etmektedir.

Geriye söz konusu yasal dayanağın erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini karşılayıp karşılamadığını değerlendirmek kalmaktadır. Mahkeme, ulusal mevzuatın gerektirdiği kesinlik düzeyinin -elbette her ihtimal için öngörüde bulunamayan- söz konusu mevzuatın içeriğine, kapsamayı amaçladığı alana ve ilgi dahilindeki şahısların sayısı ile statüsüne önemli ölçüde bağlı olduğunu tekrarlamaktadır. Ek olarak, bir yasal hükmün birden fazla anlama gelmesi “kanunla öngörülmüş” kavramının gerekliliklerini yerine getirmediği anlamına gelmemektedir. Son olarak, iç hukukun yorumlanması ve uygulanması ilk olarak yerel makamlara düşmektedir (bk. Vogt, yukarıda alıntılanan, § 48).

  1. Mevcut davada Mahkeme öncelikle yasadışı yapılara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut irtibatı bulunma gibi terimler içeren 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 (1) (g) maddesinin lafzının genel karakterini not etmiştir. Ayrıca Hükümetin bu hükümde geçen kavramların tanımlanmasına ilişkin olarak herhangi bir kriter göstermediği not edilmelidir. Ek olarak Mahkeme, Venedik Komisyonun, bir kimsenin yasa dışı bir yapı ile bağını değerlendirmek için kullanılan kriterlerin öngörülebilirliğine ilişkin görüşlerini dikkate almaktadır (bk. yukarıda 50).

Ancak Mahkeme, kamu çalışanlarının çalışmasına ilişkin kurallar söz konusu olduğunda böylesi kusurların maddi unsurlarının genel bir dille ifade edilmesi gerektiğinden dolayı yasal kesinliği değerlendirme konusunda makul bir yaklaşım bulunması gerektiği görüşündedir. Aksi takdirde, kanun söz konusu hususu kapsamlı bir şekilde ele almadığında kanunun, uygulamadan kaynaklanan birçok yeni koşula göre sürekli gözden geçirilip güncellenmesi gerekecektir. Mahkeme, kanundaki kusurlu davranış tanımının genel olmak yerine spesifik davranışları içeren bir liste halinde düzenlenmiş olmasının, kanunun öngörülebilirliği konusunda bir güvence sağlamadığını eklemiştir. Yasal bir mevzuatın kalitesini etkileyen diğer faktörler ve keyfiliğe karşı yeterli yasal koruma tespit edilip incelenmelidir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Oleksandr Volkov, yukarıda anılan, § 178).

  1. Bu kapsamda Mahkeme, söz konusu yasal hükme ilişkin spesifik ve tutarlı bir yorumlama uygulamasının varlığının, hükmün etkilerinin öngörülebilir olduğu sonucuna ulaştıran bir faktör olduğunu tekrarlamıştır (agy., § 179). Kanundaki genel hükümlerin tam anlamını çıkarmak ve yorumlamadan kaynaklanan şüpheleri ortadan kaldırmak kesin olarak yargı organlarının görevidir (agy., § 179).

  2. Mahkeme olağanüstü hâl hükmü olan 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 (1) (g) maddesi kapsamında mevcut davada uygulanan tedbirin yargısal denetime tabi olduğunu not etmiştir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, tersi yönde, Oleksandr Volkov, yukarıda alıntılanan, § 184). Ek olarak, bu davanın söz konusu hükmün uygulanmasına ilişkin ilk davalardan biri olduğu akılda bulundurulmalıdır (bk. karşılaştırınız Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy / Finlandiya [BD], no. 931/13, § 150, 27 Haziran 2017). Sonuç olarak yasal hükümlerin öngörülebilirliğini sağlamada yorumlama görevine sahip oldukları göz önüne alındığında keyfi müdahaleye karşı yasal koruma sağlamak yerel mahkemelerin görevidir.

Olağanüstü hâl durumunun özel koşulları ve yerel mahkemelerin yukarıda bahsedilen 4 (1) (g) maddesi uyarınca uygulanan tedbirlerin incelenmesinde tam yargı yetkisine sahip olduğu dikkate alındığında Mahkeme, dava konusu müdahalenin kanunla öngörülebilir olduğu varsayımı üzerinden devam etmeye hazırdır.

(ii) Meşru amacın varlığı

  1. Taraflar, esasen, başvuranın özel hayatına saygı duyulması hakkına yapılan müdahalenin Sözleşme’nin 8 § 2 maddesinin amaçları dahilinde ulusal güvenliğin korunması ve kargaşa ve suçun önlemesi gibi birkaç meşru amaç izlediği konusunda aynı fikirdedir.

(iii) Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliği

 İlgili ilkeler

  1. Mahkeme, Sözleşmenin 8. maddesinin temelde bireylerin özel hayatına, aile hayatına, konut ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkını kullanmasında kamu makamları tarafından yapılacak keyfi müdahalelere karşı bireyleri korumayı amaçladığını tekrarlamıştır (bk. Libert / Fransa, no. 588/13, §§ 40-42, 22 Şubat 2018). Bu, Mahkeme tarafından 8. maddenin asıl amacı olarak tanımlanan klasik standart yükümlülüktür (bk. Kroon ve Diğerleri / Hollanda, 27 Ekim 1994, § 31, Seri A no. 297‑C).

212. Başvuru konusu tedbirlerin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını belirlemek amacıyla, davaya bir bütün olarak bakıldığında, Mahkemenin söz konusu tedbirleri haklı kılmak amacıyla sunulan gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığını ve tedbirlerin ulaşılmak istenen meşru amaçlarla orantılı olup olmadığını değerlendireceği vurgulanmalıdır (bk. Z / Finlandiya, 25 Şubat 1997, § 94, Raporlar 1997‑I).

  1. Bu kapsamda Mahkeme, prensip olarak Devletlerin kamu hizmetlerinde çalışma koşullarını düzenleme konusunda meşru bir çıkarının olduğunu tekrarlamıştır. Demokratik bir devlet, memurların devletin kurulduğu anayasal ilkelere sadık olmalarını talep etme hakkına sahiptir (bk. Vogt, yukarıda alıntılanan, § 59, ve Sidabras ve Džiautas, yukarıda alıntılanan karar, § 52).

  2. Kişiye sağlanan usuli güvenceler, davalı Devletin, düzenleyici çerçeveyi belirlerken kendisine tanınan takdir yetkisini aşıp aşmadığının tespitinde özellikle önemli olacaktır. Özellikle, Mahkeme müdahale oluşturan tedbirlerin alınmasına yol açan karar verme sürecinin adil olup olmadığını ve 8. madde kapsamında güvence altına alınan menfaatlere gereken saygının gösterilmesini sağlayacak nitelikte olup olmadığını incelemelidir (bk. Connors / Birleşik Krallık, no. 66746/01, § 83, 27 Mayıs 2004; Buckley / Birleşik Krallık, 25 Eylül 1996, § 76, Raporlar 1996‑IV; ve Chapman / Birleşik Krallık [BD], no. 27238/95, § 92, AİHM 2001-I).

  3. Son olarak Mahkeme müdahalenin gerekliliğine ilişkin ilk değerlendirmenin ulusal makamların görevi olduğunu ancak müdahale için sunulan gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığına ilişkin son değerlendirmenin Mahkemeye düştüğünün farkındadır. Bu takdir yetkisinin genişliği değişmektedir ve birçok unsura, özellikle de sınırlandırılan faaliyetin niteliğine ve sınırlamaların amacına bağlıdır (bk. Smith ve Grady, yukarıda alıntılanan, § 88).

 Söz konusu ilkelerin uygulanması

  1. Mahkeme öncelikle değerlendirmesinin iki noktayı ele alacağını gözlemlemektedir. İlk olarak başvuranın ihraç edilmesi ile sonuçlanan karar verme sürecinde keyfiliğe karşı güvencelerin bulunup bulunmadığını belirleyecektir. İkinci olarak başvuranın usuli güvencelerden yararlanıp yararlanmadığı ve özellikle yeterli yargı denetimine erişiminin olup olmadığı ve yetkililerin özverili ve hızlı bir şekilde hareket edip etmediğini inceleyecektir. Bu kapsamda Mahkeme Sözleşmenin 6. Maddesi kapsamında elde ettiği bulgulara ilişkin analizini dikkate alacaktır (bk. yukarıda §§ 150 ve 151).

  2. İlk noktaya ilişkin olarak Mahkeme öncelikle başvuranın iş sözleşmesinin feshinden önceki karar verme sürecinin oldukça baştan savma olduğunu gözlemlemiştir. Ankara Ajansı için çalışanların durumunu değerlendirme amacıyla düzenlenen 26 Temmuz 2016 tarihli toplantının ardından 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 (1) (g) maddesi uyarınca ulusal güvenliği tehdit eden yapılara üyelikleri, ya da bu yapılarla iltisak ya da irtibatları bulunduğu gerekçesiyle başvuran dahil olmak üzere altı çalışanın iş sözleşmesine son verilmesine karar verilmiştir. Mahkeme böylesi bir kararın sadece müphemliğini ve belirsizliğini not edebilir ve Ajans’ın Yönetim Kurulu tarafından verilen bu kararın sadece yasa dışı yapılara üyeliği, veya bunlarla iltisakı ve irtibatı bulunanların kamu görevinden çıkarılacağını öngören 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 (1) (g) maddesinin lafzına atıf yapılarak gerekçelendirildiği sonucuna varmıştır.

  3. Mahkeme, başvuranın işvereninin, başvuranın yasa dışı yapı ile iltisakı olduğu değerlendirmesini potansiyel olarak haklı çıkaracak şekilde başvuranın eylemlerinin niteliğini belirtmediğini gözlemlemektedir. Yerel mahkemeler önündeki yargılamalar sırasında böylesi bir yapıyla iltisakı bulunduğu iddiasına ilişkin açık bir şekilde somut bir suçlama yapılmamıştır.

  4. Bu kapsamda Mahkeme, Hükümetin söz konusu örgütün benzersiz bir yapıya sahip olduğunu -Türk makamları söz konusu örgütün 15 Temmuz 2016 tarihli başarısız askeri darbe girişimini önceden planladığını ve yasallık kisvesi altında Devlet kurumlarına ve adli sisteme kapsamlı bir şekilde sızdığını düşünmektedir- ve örgütün ulusal güvenlik için tehdit oluşturduğunu ileri sürdüğünü not etmiştir. Ek olarak, Hükümetin görüşlerinden, başvuranın terör örgütüyle ilişkili eylemlere gönüllü olarak katılmasından dolayı ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Benzer şekilde yerel mahkemelerin kararlarından, başvuranın işvereninin değerlendirmesinin, başvuran ve FETÖ/PDY örgütü arasında bir bağlantının bulunduğu iddiasına ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Özetle, başvuran ulusal makamların 15 Temmuz 2016 tarihli başarısız askeri darbe girişimini gerçekleştirdiğini düşündüğü gizli yasa dışı yapı ile ilişkisinin bulunduğu gerekçesiyle ihraç edilmiştir.

  5. Mahkeme, somut davanın özel kapsamının olayların yüksek nitelikte bir inceleme gerektirdiğini düşünmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında karşılaştığı zorlukları göz önünde bulundurmak için hazırdır (bk. Alparslan Altan / Türkiye, no. 12778/17, § 137, 16 Nisan 2019). Bu zorluklar, Mahkemenin Sözleşme’nin 8. maddesini yorumlarken ve somut davaya uygularken şüphesiz göz önünde bulundurması gereken bağlamsal bir unsurdur (agy., § 147).

  6. Mahkeme, kalkınma ajanslarının görevleri dikkate alındığında memurların sadık olmasına ilişkin görüşlerin uygulanabildiği ölçüde mevcut davaya uygulanabileceği konusunda Hükümet ile aynı fikirdedir (bk. yukarıda § 5). Bu noktada Mahkeme, Sözleşme’nin 6 maddesi kapsamında başvuranın iş sözleşmesinin feshinde kullanılan prosedüre ilişkin bulgularına atıfta bulunmaktadır (bk. yukarıda §§ 121-127). Bu görüşler burada evleviyetle uygulanır.

  7. Yukarıdakiler ışığında, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki bulgularını elinde tutarak Mahkeme, 15 Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişiminin ardından durumun kendine özgü koşulları ışığında ve olağanüstü hâl sırasında alınan tedbirlerin yargı denetimine tabi olması dikkate alındığında 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname dahilinde memurların ve kamu çalışanlarının ihraç edilmesine olanak veren basitleştirilmiş prosedürün haklı gerekçelere sahip olduğunun düşünebileceğini kabul edebilir. Sonuç olarak Mahkeme yukarıdaki koşullar altında söz konusu prosedüre ilişkin başka bir inceme yapılmasına gerek olmadığı görüşündedir.

  8. İkinci noktaya, bir diğer deyişle dava konusu tedbire ilişkin yargı denetiminin bütünlüğüne ilişkin olarak Mahkeme, ulusal güvenlik gerekçeleri ile bir tedbire maruz kalan herhangi bir bireyin keyfiliğe karşı güvencelerinin olması gerektiği ilkesini hatırlatmaktadır (bk. Al Nashif / Bulgaristan, no. 50963/99, §§ 123-124, 20 Haziran 2002; ayrıca bk., diğer birçok karar arasında, Lupsa / Romanya, no. 10337/04, § 38, AİHM 2006‑VII).

  9. Mahkeme, ordu içerisinde yapılanmış ya da üyeleri arasında zayıflatılamayacak şekilde sıkı bir birlik kuran ya da “Avrupa kamu düzeninin” temel bir parçası olan demokrasiye karşı bir ideoloji benimsemiş yapılara üyeliğin, bu yapıların üyelerinin kamu görevlerini yerine getirmesinin istendiği durumlarda ulusal güvenlik ve düzenin bozulması hususunda sorunlara yol açabileceğini kabul etmeye hazırdır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Grande Oriente d`Italia di Palazzo Giustiniani / İtalya (no. 2), no. 26740/02, § 55, 31 Mayıs 2007).

  10. Sonuç olarak Mahkemenin görüşüne göre kamu makamları ya da kamu hizmeti sağlayan diğer organların neyin ulusal güvenlik için tehdit oluşturduğuna yönelik değerlendirmesi doğal olarak önem arz etmektedir. Ancak, bu kavrama başvurulmasında makul bir dayanak bulunmadığı ya da keyfi bir yorumun mevcut olduğu durumlarda yerel mahkemelerin buna tepki verebilmesi gerekmektedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Al Nashif, yukarıda alıntılanan, § 124).

  11. Mahkeme mevcut davada yerel makamların başvuranın iş sözleşmesinin feshedilmesindeki gerekçeleri ortaya koyan değerlendirmeleri üzerine karar verecek konumda olmadığını gözlemlemektedir. Nitekim, söz konusu tedbirin başvuran ve yasa dışı yapı arasında bulunduğu iddia edilen bağlara dayandırılmasına rağmen Hükümet sadece yerel mahkemeler tarafından verilen yargı kararlarına atıfta bulunmuştur. Yukarıda daha önce de bahsedildiği gibi (bk. yukarıda § 183), bu kararlar başvuranın işvereninin değerlendirmesini gerekçelendirmek ve başvuran hakkındaki suçlamaların niteliğinin tam anlamıyla belirlemek için kullanılan kriterlere ilişkin bir açıklama getirmemiştir. Yerel mahkemeler, dava konusu tedbiri detaylı olarak incelemeden ve bu tedbirin başvuranın özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına yönelik ciddi etkileri olmasına rağmen işverenin değerlendirmesini, iş sözleşmesinin sonlandırılması emri için geçerli bir gerekçe olarak kabul etmiştir.

  12. Mahkemeye göre ulusal güvenliğin tehdit altında olduğu durumlarda bile demokratik bir toplumda hukuka uygunluk ve hukukun üstünlüğü ilkeleri, insan haklarını etkileyen tedbirlere ilişkin verilen kararın ve ilgili delillerin arkasındaki gerekçeleri inceleyecek bağımsız bir organ önünde yürütülecek bir çelişmeli yargılama şekline tabi olmasını gerektirmektedir. Yetkililer tarafından dayanılan ulusal güvenlik endişelerine etkili bir şekilde itiraz etmek imkânsız ise, polis ya da diğer devlet yetkilileri Sözleşme tarafından korunan haklara keyfi bir şekilde tecavüz edebilecektir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Liu / Rusya (no. 2), no. 29157/09, §§ 85-87, 26 Temmuz 2011, ve Al-Nashif, yukarıda alıntılanan, §§ 123-124).

  13. Bu koşullar altında yerel mahkemeler başvuranın iş sözleşmesinin sonlandırılmasındaki gerçek sebepleri belirleyememiştir (bk., özellikle, yukarıda uluslararası iş kanunu standartlarına yapılan atıflar §§ 53-54). Sonuç olarak mevcut davada dava konusu tedbire ilişkin yargı denetimi yetersizdir.

  14. Yukarıdaki bütün görüşler ışığında Mahkeme başvuranın Sözleşmenin 8. maddesinin gerektirdiği şekilde, keyfi müdahaleye karşı korumadan asgari düzeyde faydalanamadığını tespit etmiştir. Buna ek olarak Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki değerlendirmelerinde ortaya koymuş olduğu gerekçeler (yukarıda §§ 152-153) dolayısıyla Mahkeme, olağanüstü hâl durumunun getirdiği özel koşulların, dava konusu tedbirin uygulanmasını kesin bir şekilde gerektirdiğinin söylenemeyeceği görüşündedir.

Dolayısıyla, Sözleşme’nin 8. maddesi ihlâl edilmiştir.

IV. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ

  1. Başvuran Sözleşmenin 7. maddesi kapsamında, gerçekleştirildiği sırada ceza gerektiren bir suç oluşturmayan eylemlerden dolayı ihraç edildiğini iddia etmiştir.

Ayrıca başvuran Sözleşmenin 13. maddesine dayanarak ihraç edilmesine ilişkin karara itiraz için ve bu kararın gerçek gerekçelerinin belirlenmesi için etkili hukuk yollarının bulunmadığından şikâyet etmiştir.

Ek olarak başvuran aynı sebeplere dayanarak Sözleşme’nin 17. ve 18. maddelerinin ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur.

  1. Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamındaki şikâyetlere ilişkin olarak Mahkeme ilk olarak başvuranın bu hükme dayanıp dayanamayacağı sorusuna cevap vermeyi gerekli görmektedir. Bu kapsamda, Mahkeme somut davanın olgularının başvuranın iş sözleşmesinin sonlandırılmasına ilişkin olarak açılan yargılamaların, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında bir cezai suç ile alakalı bir karara ilişkin olduğunu gösterecek herhangi bir gerekçe sunmadığına karar verdiğini (bk. yukarıda § 109) tekrarlamaktadır. Bu tespit, Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamındaki şikâyet için de uygulanabildiği ölçüde geçerlidir. Sonuç olarak Mahkeme başvuranın cezai bir suçla suçlanmadığından dolayı Sözleşmenin 7. maddesine dayanamayacağı sonucuna varmıştır.

  2. Mahkeme bu şikâyeti Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca Sözleşme hükümleriyle konu bakımından bağdaşmaz bulup, Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca bu şikâyetin reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.

  3. Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamındaki şikâyete ilişkin olarak Mahkeme tarafların şikâyete ilişkin görüşlerini inceledikten sonra şikâyetin kabul edilebilir olduğunu beyan etmiştir. Başvuranın işten çıkartılmasına ilişkin karara itiraz için ve bu kararın gerçek gerekçelerinin belirlenmesi için etkili hukuk yollarının bulunmadığından şikâyet ettiğini gözlemlemiştir. Mahkeme ilk olarak bu şikâyetin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine ilişkin şikâyetin kapsamı dahilinde olduğunu not etmiştir. Her halükârda Mahkeme Sözleşme’nin 13. Maddesine göre , 6. maddesinin özel hüküm olduğunu ve Sözleşme’nin 13. maddesinin gerekliliklerinin daha katı olan 6. maddenin gereklilikleri tarafından karşılandığını tekrarlamıştır (bk., örneğin, Baka / Macaristan [BD], no. 20261/12, § 181, 23 Haziran 2016). Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında ulaşılan sonuçlar (bk. yukarıda § 151Error! Reference source not found.) dikkate alındığında Mahkeme, Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamındaki şikâyetin ayrı bir mesele teşkil etmediği görüşündedir (bk. örneğin, Oleksandr Volkov, yukarıda alıntılanan, § 189; ayrıca bk., uygulanabildiği ölçüde, Kamasinski / Avusturya, 19 Aralık 1989, § 110, Seri A no. 168).

Sonuç olarak, Mahkeme Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamındaki şikâyetin esasının ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir.

  1. Mahkeme, Sözleşme’nin 17 ve 18. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerle ilgili olarak kendisine sunulan delil unsurları ve iddiaları inceleme yetkisi dâhilinde, Sözleşme ve Protokolleri tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine dair herhangi bir belirti tespit etmemiştir. Dolayısıyla, söz konusu şikayetler açıkça dayanaktan yoksun olup, bunların Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.

V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

  1. Tazminat

  2. Başvuran yerel mahkemelerce, iş sözleşmesinin feshinin hukuka aykırı bulunması ve işvereni için devamlı çalışmaya devam etmiş olması halinde kazanacağı gelirden mahrum kalması nedeniyle maddi tazminat talep etmiştir. Bu başlık altında başvuran 417.495 TL (yaklaşık olarak 50.914 avro) talep etmiştir. Söz konusu miktarın aylık brüt maaşı olan 10.705 TL’yi işsiz kaldığını belirttiği 39 aydan hesaplayarak elde edildiğini ifade etmiştir. Başvuran ayrıca maruz kaldığı manevi zarar nedeniyle 200.000 TL (yaklaşık 24.390 avro) manevi tazminat talep etmiştir.

  3. Hükümet bu şikâyetlere itiraz etmiştir. Bu miktarların tamamen spekülatif olduğu ve başvuranın ihraç edilmesi ve iddia edilen zarar arasında herhangi bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığı görüşündedir. Ek olarak maddi hasara ilişkin olarak Hükümet, başvuranın aylık net maaşının Ocak 2016’da 5.813,85 TL (yaklaşık 1.970 avro), Şubat 2016’da 5.859,26 TL, Mart 2016’da 5.859 TL, Nisan 2016’da 6.097,45 TL ve Haziran 2016’da 6.097,45 TL olduğunu belirtmiştir.

  4. Ek olarak, Hükümet, İş Kanunu ve Yargıtay içtihatlarına göre başvuranın işe iade talepleri yerel mahkemeler tarafından kabul edilseydi başvuranın işine geri döneceğini ve çalışmadığı süre için azami olarak dört aylık maaşına denk gelecek miktarda tazminat alacağını ileri sürmüştür. Hükümet, mahkeme kararına rağmen bir işçi işine iade edilmediğinde, bu işçinin hizmet süresinin uzunluğuna bağlı olarak dört ile sekiz aylık maaşı arasında bir miktara denk gelecek şekilde tazminat alma hakkına sahip olduğunu eklemiştir.

  5. Mahkeme, ulusal mahkemelerin ilgili gerçekleri ortaya çıkaramadığını ve başvuranın özel hayatına saygı gösterilmesi hakkı ve işverenin çıkarları arasında yeterli düzeyde bir denge kuramadığından dolayı Sözleşme’nin 6. ve 8. maddelerinin ihlal edildiğini tespit ettiğini tekrarlamıştır. Mahkeme tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmiştir (bk. benzer şekilde, Bărbulescu, yukarıda alıntılanan, § 145). Diğer yandan Mahkeme, başvuranın, yalnızca Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesiyle tazmin olunamayacak derecede manevi zarara uğradığı görüşündedir. Bu yüzden hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere 4.000 avro ödenmesine karar vermiştir.

  6. Mahkeme yerleşik içtihadı kapsamında Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiği davalarda başvuranın, olabildiğince söz konusu hüküm göz ardı edilmediği takdirde içinde bulunacağı duruma getirilmesinin sağlanmasın gerekli olduğunu yinelemiştir (bk. Piersack / Belçika (Madde 50), 26 Ekim 1984, § 12, Seri A no. 85). Sözleşme’nin ya da Sözleşme’ye Ek Protokollerin ihlal edildiğine hükmedilen kararlar Taraf Devletlere, ilgili kişilere adil tazmin yoluyla tazminat ödemenin yanı sıra, Bakanlar Komitesi’nin denetimine tabi olmak koşuluyla, Mahkeme’nin tespit ettiği ihlallerin sonlandırılmasına yönelik iç hukukunda kullanacağı genel ve/veya mümkünse özel tedbirleri seçme ve mümkün olduğu ölçüde zararların giderilmesine yönelik yasal bir yükümlülük getirmektedir (bk. Ilaşcu ve Diğerleri / Moldova ve Rusya [BD], no 48787/99, § 487, AİHM 2004‑VII). Mevcut davada Sözleşme’nin 6 § 1 ve 8. maddeleri kapsamında tespit edilen ihlallerin niteliği ve davanın kendine özgü koşulları dikkate alındığında (bk. yukarıda §§ 153.) Mahkeme, başvuranın Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 375 § 1 (i) maddesi kapsamındaki talebi (yukarıda § 40) dahilinde hukuk yargılamalarının yeniden başlatılmasının uygun bir telafi yöntemi olacağı görüşündedir.

  7. Masraf ve giderler

  8. Başvuran, Mahkeme önünde oluşan masraf ve giderleri karşılığında 20.000 avro talep etmiştir. Başvuran bu harcamaları destekleyen herhangi bir belge sunmamıştır.

  9. Hükümet başvuranın taleplerinin dayanaksız olduğunu belirterek itiraz etmiştir.

  10. Önündeki yargılamalar sırasında oluşan avukatlık ücretlerinin geri ödenmesine ilişkin olarak Mahkeme ilgili gerekliliklerin ne ölçüde karşılandığını belirleyebilmek amacıyla yeterince teferruatlı ve kalem kalem listelenmiş faturalara ve makbuzlara ihtiyaç duymaktadır (bk. Maktouf ve Damjanović / Bosna-Hersek [BD], no. 2312/08 ve 34179/08, § 94, AİHM 2013). Başvuran avukatına ödediği veya ödeyeceği ücretlere ilişkin iddiasını desteklemek üzere herhangi bir delil sunmadığından Mahkeme, başvuranın Mahkeme önünde gerçekleşen masraf ve giderlere ilişkin talebini reddetmiştir.

  11. Gecikme Faizi

  12. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmektedir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,

  1. Oybirliğiyle, medeni hukuk yönünden Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki adil yargılanma hakkının, özel hayata saygı hakkının ve etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikayetlerin kabul edilebilir ve başvurunun kalan kısmının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesine;
  2. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
  3. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlâl edildiğine;
  4. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamındaki şikâyetin esasının ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına;
  5. Bire karşı altı oyla,

(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, 4.000 avro (dört bin avro) ödenmesine,

(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağa basit faiz uygulanmasına;

  1. Oy birliğiyle, başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar, Fransızca olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 15 Aralık 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü Başkan

Sözleşme’nin 45 § 2 ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, bu karara, aşağıda yer alan ayrık görüşler eklenmiştir.

(a) Hâkim Bošnjak’ın mutabık görüşü;

(a) Hâkim Koskelo’nun mutabık görüşü;

(c) Hâkim Yüksel’in kısmi ayrık görüşü.

J.F.K.
S.H.N.

YARGIÇ BOŠNJAK’IN MUTABIK GÖRÜŞÜ

  1. Mevcut davada, kararın hüküm kısmındaki tüm noktalara katılıyorum. Ek olarak, gerekçelerin çoğuyla kendi görüşlerimi paralel olarak görüyorum. Ancak, bu ayrık görüşü iki hususa vurgu yapmak için bildiriyorum: (a) bana göre Mahkeme Sözleşmenin 8. Maddesi kapsamında başvuranın haklarına yapılan müdahalenin incelemesinde farklı bir yaklaşım benimsemeliydi; ve (b) Sözleşmenin 41. maddesi kapsamında başvuranın maddi tazminat talebinin reddedildiği gerekçelere katılmıyorum.

A. Başvuranın özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına yapılan müdahaleye yönelik inceleme (Sözleşme’nin 8. maddesi)

  1. Sözleşmenin 8. maddesinin mevcut davanın koşulları kapsamında uygulanabilir olduğu ve başvuranın özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına bir müdahale yapıldığı sonucuna varılmasına katılıyorum. Aynı şekilde bu sonuçlara varılırken ortaya konulan gerekçelere de katılıyorum. Ancak, bu müdahalenin Devletin negatif yükümlülükleri açısından değerlendirilmemesi gerektiğini görüşündeyim. Sonuç olarak müdahalenin “kanuna uygun” olup olmadığı, söz konusu hüküm kapsamında meşru bir amaç izleyip izlemediği ve “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı konusunda Sözleşme’nin 8 § 2 maddesinin gerekliliklerini yerine getirip getirmediğini belirlemeyi amaçlamak yerine Daire mevcut davada Devletin pozitif yükümlülüklerinin yerine getirilip getirilmediğini değerlendirmeliydi.

  2. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetin incelenmesinde mevcut karar, başvuran ve işvereni arasındaki ilişkinin özel şahıslar arasındaki ilişkiyi düzenleyen ve her iki taraf için medeni hak ve yükümlülükler doğuran iş kanunu kurallarına tabi bir iş ilişkisi olduğunu benimsemiştir (bk. yukarıda §§ 94 ve 95). Bu durum, başvuranın işvereninin bir kamu tüzel kişiliği olmasından etkilenmemektedir.

  3. Tutarlılık açısından, başvuran ve işvereni arasındaki ilişkinin başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki şikayetinin incelenmesi bakımından farklı bir şekilde ele alınamayacağı görüşündeyim. Buradan da yola çıkılacağı üzere başvuranın işten çıkartılması Devlet müdahalesi olarak değil de özel şahıslar arasındaki ilişkin sona ermesi olarak değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, başvuranın iş akdinin feshedilmesinin Devlet tarafından çıkarılan 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4 (1) (g) maddesi hükümlerinden kaynaklanmış olması yüzünden değiştirilmemelidir. Bu maddenin hükümlerinin kendini icra ettirme etkisi (self-executing effect) olmadığından başvuran kanun tarafından (ex lege) ihraç edilmemiştir. Nitekim, bir çalışanın Devletin milli güvenliğine karşı olan terör örgütlerine ya da yapılara, oluşum ya da gruplara ve benzerine üyeliği, iltisakı veya irtibatı olduğunun düşünülüp düşünülemeyeceğini değerlendirmek işverene düşmektedir. Bu kapsamda, başvuranın kendisinin 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin yukarıdaki hükümlerinin Sözleşme ile uyumluluğuna itiraz etmemesi önemlidir. Onun yerine başvuran, ,işten çıkartılmasının kendisi ve bir terör örgütü arasındaki bir bağ bulunduğu iddiasına dayanmasına rağmen işten çıkartılmasının ardındaki gerçekler ya da deliller hakkında hiç bilgilendirilmediğinden ve hiçbir aşamada bunların yokluğuna itiraz etme fırsatının bulunmadığından şikayet etmiştir (bk. kararın 65 ve 109. maddeleri).

  4. Söz konusu tedbir başvuranın işvereni tarafından özel nitelikli olan iş ilişkisi kapsamında gerçekleştiğinden Devletin pozitif yükümlülükleri açısından analiz edilmelidir. Bu kapsamda Mahkeme öncelikle yerel mahkemelerin başvuran ve işvereni arasındaki çıkar dengesini nasıl sağladığını incelemeliydi. Bunu yaparken Mahkeme kararın 214 – 224 maddelerinde belirtilen koşulları dikkate alabilirdi ve bu koşulların yerel mahkemenin gerekçesinde yer alıp almadığını ve yer aldıysa ne düzeyde aldığını doğrulayabilirdi. Başvuranın Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki şikayetinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere yerel mahkemeler açık bir şekilde iki tarafın da çıkarlarının uygun bir şekilde dengelenmesi hususundaki pozitif yükümlülükleri yerine getirememiştir. Bu yüzden ben, kullanılan yöntemden bağımsız olarak başvuranın Sözleşmenin 8. maddesi kapsamındaki şikayete ilişkin sonucun doğru olduğunu ve dolayısıyla mevcut davada bu hükmün ihlal edildiğini düşünüyorum.

B. Başvuranın maddi tazminat talebinin reddedilmesi (Sözleşmenin 41. maddesi)

  1. Maddi tazminat başlığı altında başvuran yaklaşık 50.914 avroya denk gelecek miktarda TL olarak maddi tazminat talep etmiştir. Başvurana göre söz konusu miktar, başvuranın işsiz kaldığı süre olarak ifade ettiği otuz dokuz ay ile aylık brüt maaşının çarpılmasıyla elde edilmiştir. Daire, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığından dolayı talebi reddetmiştir. Maddi tazminat talebinin reddedilmesine ilişkin kararın doğru olduğunu savunabilirim ancak reddedilmesindeki gerekçe yanlıştır.

  2. Sözleşme’nin 41. maddesine göre, diğer koşulların yanı sıra, “ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku [tespit edilen] ... ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” Mahkeme, birçok davada (mevcut dava dahil olmak üzere), yeniden yargılama yapılmasının uygun bir (bazen en uygun) telafi yolu olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir (bk., diğer kararlar arasında, Navalnyy ve Ofitserov/Rusya, no. 46632/13 ve 28671/14, 23 Şubat 2016). Mevcut davada, başvuran bu karara dayanarak yetkili yerel mahkemeler önünde yargılamaların yeniden başlatılması imkanına sahiptir. Sonuç olarak başvuranın maddi tazminat talebinin reddedilmesi kararı doğrudur.

  3. Ancak, böyle bir imkan mevcut olmasaydı, Mahkemenin bu başlık altında adil tazmin için bir ödemeye karar vermesi gerekecekti. Mahkemenin eğer Sözleşmenin 6 § 1 ve 8. maddesi ihlal edilmemiş olsaydı şikayet edilen yargılamaların sonucunun ne yönde olacağına ilişkin tahminde bulunamayacak olması doğru olsa da bu, maddi tazminat verilmemesi gerektiği yönünde bir sonuca varılmasına sebep olmamalıdır. Özellikle Produkcija Plus storitveno podjetje d.o.o. / Slovenya, no. 47072/15, §§ 66 ve 67, 23 Ekim 2018, Pelisser ve Sassi / Fransa (BD), no. 25444/94, § 80, AİHM 1999-II, Destrehem / Fransa, no. 56651/00, § 52, 18 Mayıs 2004, ve Miessen / Belçika, no. 31517/12, § 78, 18 Ekim 2016 davalarında olmak üzere Mahkeme tarafından verilen birçok kararda gerçek fırsatların kaybı doktrininin nasıl yansıtıldığına ilişkin olarak Ali Riza ve Diğerleri / Türkiye (no. 30226/10 ve 4 diğer) kararında ayrık görüşümü açıkladım. Bu davaların tamamında Mahkeme, yine yargılamaların sonucuna ilişkin bir tahminde bulunamayacağını belirtmiş olmasına rağmen, başvuranların birtakım gerçek fırsatlardan yoksun kaldıklarını (perte des chances réelles) düşünmenin makul olacağı sonucuna ulaşmış ve maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir.

  4. Aksine, başvuranın maddi tazminat talebi reddedilirken çoğunluk nedensellik ilişkisinin bulunmadığına atıfta bulunmuştur. Ancak, başvuranın işvereni tarafından işten çıkartılmasının haksız olması muhtemeldir ve bu da başvuran için gelir kaybına yol açmıştır. Bu yüzden, çoğunluğun duruşunun basitçe yanlış olduğu ve Mahkemenin içtihadında giderek daha çok yer alan yerleşik yasal doktrin ile uyumlu olmadığı görüşündeyim. Mümkünse, çoğunluğun Mahkemenin Barbulescu / Romanya (BD), no. 61496/08, § 145, 5 Eylül 2017 davasında verdiği karara atıfta bulunmasının mevcut davayla ilgisi olmadığını belirtmek isterim. Barbulescu davası sadece Sözleşmenin 8. maddesinin ihlaline ilişkin iken mevcut davada Mahkeme aynı zamanda Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin de ihlal edildiğini tespit etmiştir. Gerçek fırsatların kaybına ilişkin doktrinin uygulanmasını gerektiren ihlal de kesinlikle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki ihlaldir. Bu görüşlerin sonraki davalarda özellikle davalı Devletin iç hukukunun Mahkeme kararına dayanılarak yargılamaların yeniden başlatılmasına imkan tanımadığı durumlarda usulüne uygun bir şekilde yansıtılacağını ümit ediyorum.

YARGIÇ KOSKELO’NUN MUTABIK GÖRÜŞÜ

  1. Mevcut karar, Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsü ardından alınan tedbirlere ilişkin davalı Devlette meydana gelen sorunlar kapsamında önem arz etmektedir. Sonuçları ve gerekçelerinin çoğu açısından söz konusu karara tamamen katılıyorum. Ancak aşağıdaki hususlarda kararın benimsediği gerekçelere ilişkin çekincelerim bulunmaktadır. Sözleşme’nin 6 ve 8. maddelerine ilişkin aşağıdaki hususlar ve endişeler birbiri ile bağlantılıdır.

Madde 6

  1. 6. madde kapsamında başvuran, esas olarak, “terör örgütü” olarak sınıflandırılan bir örgüt ile bağlantısı olduğu iddiası yüzünden işten çıkartılmasına ilişkin işvereni Ajans tarafından verilen karara yönelik etkili bir yargı denetiminin bulunmamasından şikayet etmiştir. Başvuranın davasında yürütülen yargı denetimine ilişkin şikayetleri, işten çıkartılmasının ivedi niteliği ile yakından ilişkilidir. Bunun arkasındaki gerekçeler detay ve dayanaktan yoksundur ve başvurana terör örgütü ile bağlantısı olduğu iddiasına cevap verme imkanı sunulmamıştır. Bu koşullar altında, takip eden yargı denetimi sürecinin temeli oldukça sorunludur. Başvuran ne ile suçlandığını ya da bunun hangi gerekçelere ve delillere dayandığını bilecek bir konumda değildir. Normalde, kararda ortaya koyulan esasa ve yasalara ilişkin ögeler hakkında bir yargı denetiminde özel bir dayanak, ve bu dayanağı gerekçelendirmek üzere argümanlar ve deliller ve aynı zamanda karara ilişkin usuli materyaller bulunur. Mevcut davada çok kesin olmayan KHK’ya atıfta bulunularak başvuranın işten çıkartılmasının duyurusu dışında pek bir şey yoktur (bk. aşağıda paragraf 10).

  2. Bu anormal duruma rağmen söz konusu kararda yargı denetiminin yeterliliğine ilişkin değerlendirme hususunda Mahkeme içtihadında ortaya konulan genel analiz standartları uygulanmıştır. Bu itibarla Mahkeme öncelikle kısa ve öz bir şekilde tam yargı yetkisi, çelişmeli yargılama ve silahların eşitliğinin gereklilikleri açısından yargı denetiminin niteliğine değinmiştir ve adil yargılanmaya ilişkin bu temel ilkelerin kural olarak “yeteri düzeyde karşılandığı” sonucuna varmıştır (bk. kararın 140. paragrafı)

  3. Bana göre bu yaklaşım mevcut koşullara uygun değildir. Bahsedilen gerekçeler dolayısıyla, tam yargı yetkisi, çelişmeli yargılama ve silahların eşitliğinin gerekliliklerinin soyut kavram olarak sadece şeklen karşılandığı açıktır. Bu, gerçek hakların korunması şeklindeki mahkemenin yol gösterici ilkesi ile uyumlu değildir ve aynı zamanda yanıltıcıdır ve yanlış anlamalara yol açabilir. Bu noktada başvuranın sunulan delillere ilişkin olarak dava dosyasına erişiminin engellenmediği özellikle belirtilmiştir. Ancak sorun şu ki dosyada başvuranın işten çıkartılmasını haklı çıkarmak için dayanılan gerçekler ve delillere açıklık getirecek bir şey bulunmamaktadır ve dolayısıyla başvurana neye nasıl itiraz edeceği konusunda yardımcı olmamıştır.

  4. Dairenin yargı denetimine ilişkin esaslı bir analiz yapmasının ardından etkili yargı denetimi hakkının ihlal edildiğine –bu tespite tamamen katılıyorum- karar vermesine rağmen bu davada 140. paragraftaki ifadelerden ayrılmanın davanın geneli ve bağlam açısından daha iyi ve uygun olacağı görüşündeyim. Davanın mevcut koşullarında bu ifadeler neredeyse esastan yoksun görünmektedirler. Meselenin özü, gerçekleştirilen yargı denetiminin gerçek zayıflığıdır.

Madde 8

  1. Başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki şikayetinin incelenmesinde Daire, ihlalin kanuna uygun olup olmadığı, meşru amaç izleyip izlemediği ve gereklilik/ölçülülük gereklerine uyup uymadığı yönündeki sorulara ilişkin genel bir metodoloji izlemiştir. İlk hususa ilişkin olarak Daire katı bir şekilde olmamakla birlikte “hukuka uygunluk” ilkesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır (bk. paragraf 206-209) Çekincelerim, analizin bu kısmına ilişkindir. Bana göre “kanunun niteliğine” ilişkin standart kriterlere mevcut davada uyulmamıştır. Dairenin neden değerlendirmeyi “sonuna kadar” devam ettirmeyi uygun gördüğüne ilişkin nedenleri anlayabilsem de, yine de “hukuka uygunluk” değerlendirilirken Mahkemenin içtihadına uygun bir şekilde daha sıkı bir inceleme yapılmasının gerektiği görüşündeyim. Mahkeme içtihadı, “kanunun niteliğine” ilişkin değerlendirme konusunda mevcut bağlamla ilgili olan genel ilkeleri belirlemiştir ancak kararda bunlardan bahsedilmemiş ve bunlara değinilmemiştir.

  2. Özellikle, Mahkeme, iç hukukun niteliksel gereklilikleri karşılaması için kamu makamlarının Sözleşme’yle güvence altına alınan haklara keyfi müdahalesine karşı hukuki koruma tedbiri sağlaması gerektiğine tutarlı olarak karar vermektedir. Temel haklara ilişkin konularda, yürütmeye sağlanan hukuki takdir payının kontrolsüz bir güç kapsamında ifade edilmesi Sözleşme’de belirtildiği gibi demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğüne aykırı olacaktır. Sonuç olarak, hukukta, söz konusu takdir payının ve bu takdir payının kullanılış biçiminin kapsamı yeterli açıklıkla belirtilmelidir (bk, örneğin, Rotaru/Romanya [BD], no. 28341/95, § 55, AİHM 2000-V, Regner/Çek Cumhuriyeti BD, no. 35289/11, § 60, AİHM 2017, Navalnyy/Rusya ([BD], no. 29580/12 ve 4 diğer başvuru, § 115, 15 Kasım 2018, ve Beghal/Birleşik Krallık, no. 4755/16, § 88, 28 Şubat 2019, ve anılan karardaki referanslar). Buna göre, Mahkeme, “hukukun niteliği” gerekliliklerinin yerine getirilip getirilmediğine ilişkin incelemesinin, ihtilaf konusu yetkilerin yeterince sınırlandırılıp sınırlandırılmadığını ve bunların kullanımının kötüye kullanıma karşı yeterli hukuki güvenceye tabi olup olmadığını içermesi gerektiği görüşündedir (Gillan ve Quinton/Birleşik Krallık, no. 4158/05, § 87, AİHM 2010, yukarıda anılan, Beghal, § 109).

  3. Mahkeme, özellikle, verilen yetkilerin kapsamı, takdir payının genişliği, söz konusu yetkilerin kullanımını sınırlandıran unsurların varlığı, yargı denetiminin varlığı ve güçlerin kullanımının bağımsız bir biçimde gözetilmesi açısından ilgili düzenleyici çerçeveyi inceleyerek “hukukun niteliğine” ilişkin değerlendirmesini gerçekleştirmektedir (bk, terörle mücadele tedbirleri kapsamında, yukarıda anılan, Beghal, Mahkeme’nin her bir meseleyi detaylı olarak incelediği karar).

  4. Söz konusu kararda, Mahkeme’nin, takdir payının kullanılmasını sınırlandıran kriterlerin bulunmamasının alınan kararların anlamlı bir biçimde yargı denetimine tabi tutulmasını zorlaştırabileceğini belirttiği de bahsedilmeye değerdir (ibid., §§ 103 ve 105).

  5. Mevcut davada, 667 sayılı Kararnamenin ilgili hükmünün, meslekten çıkartılma gerekçeleri hakkında oldukça muğlak olduğu dikkate değerdir (bk. kararın 33. paragrafı). “Devlet’in milli güvenliğine zarar veren faaliyetlerde bulundukları” gerekçesiyle Milli Güvenlik Kurulu tarafından “terör örgütleriyle veya yapılarıyla, oluşumları veya gruplarıyla” “bağlantısı” olduğu düşünülen herkesi kapsamakta ve söz konusu tüm kişilerin kamu kurumundaki görevlerinden veya diğer kamu sektörlerindeki mesleklerinden çıkartılmalarını öngörmektedir. İlgili kişiler için dramatik ve ilke olarak kalıcı sonuçlar doğuran tedbirlerin yasal dayanağının Mahkeme’nin içtihadında geliştirilen standartlara nasıl uygun olduğunu anlamak güçtür.

  6. Bu kapsamda, Venedik Komisyonunun da, söz konusu Kararnamelere ilişkin görüşünde (mevcut kararın 50. paragrafında alıntılanmıştır), ilgili hükümlerin oluşturulmasına ilişkin endişelerini ifade ettiğini ve yalnızca, kamu görevlisinin demokratik hukuki düzene sadakatine objektif olarak ciddi şüphe düşürecek şekilde davrandığına açıkça işaret eden olgusal unsurların kombinasyouna dayanarak meslekten çıkartılma tedbirinin alınabileceğini öngörecek şekilde kararnamelerin değiştirilmesini tavsiye ettiği dikkate alınmalıdır (bk. görüşün 131. paragrafındaki sonuç).

  7. Venedik Komisyonu ayrıca, Mahkeme’nin Beghal kararındaki (yukarıda anılan) bulgularına benzer olarak, meslekten çıkarmaların bireyselleştirilmiş gerekçelere dayanmamasının söz konusu kararların anlamlı bir şekilde geriye dönük (ex post) yargı denetimini neredeyse imkansız hale getirdiğini belirtmiştir (bk. mevcut kararın 51. paragrafında alıntılanan görüşün 141. paragrafı).

  8. Ayrıca, yargı denetimi ve bağımsızlığın ilgili gerekliliklerine ilişkin olarak, tüm yargı mensuplarının aynı olağanüstü hal tedbirleri uyarınca meslekten çıkarılma tehdidine maruz kaldıkları gözden kaçırılmamalıdır. Özet olarak, ilgili güvenceler dahil olmak üzere hukuki çerçevenin niteliği, yerleşik Sözleşme standartları açısından oldukça sorunlu görünmektedir.

  9. Başta ifade edildiği gibi, mevcut davada Daire’nin 8. maddenin ikinci bendinde belirtilen gerekliliklerin tüm unsurlarını inceleme isteğini çok iyi anlıyor ve bu isteğe katılıyorum. Ancak, Daire’nin özellikle Mahkeme’nin yerleşik içtihadında belirtilen “hukukun niteliği” gerekliliklerine ilişkin olmak üzere ilk kriter olan “kanuniliğe” ilişkin gereğince inceleme yapmaktan vazgeçmemesi gerektiği görüşündeyim. Diğer bir değişle, mevcut karara, ilgili standartlara ve bu standartların uygulanabilirliklerine ilişkin yanlış kanılardan kaçınmak amacıyla dikkat edilmeliydi. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca derogasyonun, yalnızca durumun aciliyetinin “kesinlikle gerektirdiği” ölçüde normal Sözleşme standartlarından ayrılmayı haklı gösterebileceğini hatırlatmak da önemlidir.

HAKİM YÜKSEL’İN KISMİ AYRIK GÖRÜŞÜ

İç hukukta (Hukuk Muhakemeleri Kanununun 375 § 1 (i) maddesi) söz konusu zararın yargılamaların yeniden açılması yoluyla giderilmesine olanak sağlıyor olması nedeniyle (Mahkeme bu duruma ilişkin olarak Sözleşme’nin ihlal edildiğine karar vermiştir), 41. Madde uyarınca manevi zarar kapsamında başvurana tazminat ödenmesine ilişkin Mahkeme kararına katılmadığımı belirtmek isterim. Sonuç olarak, mevcut karar kendi içinde, maruz kalınan herhangi bir manevi zarar için yeterli adil tazmini sağlamaktadır.

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim