CASE OF UZAN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
UZAN / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 30569/09)
KARAR
STRAZBURG
20 Mart 2018
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Uzan / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
LediBianku,
Işıl Karakaş,
ValeriuGriţco,
JonFridrikKjølbro,
StéphanieMourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü StanleyNaismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 20 Şubat 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Cem Cengiz Uzan’ın (‘‘başvuran’’) 15 Mayıs 2009 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 30569/09) bulunmaktadır.
-
Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar S. Çığgın ve N. Özşahin tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, Sözleşme’nin 6 ve 10. maddelerine dayanarak, Başbakana alenen hakaret nedeniyle mahkûm edilmesinden ve hakkında yürütülen ceza yargılamasının süresinden ve adil olmayan niteliğinden yakınmaktadır.
-
Başvuru 16 Eylül 2009 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
-
Başvuran 1960 doğumlu bir iş adamıdır. Olayların meydana geldiği dönemde, İstanbul’da ikamet etmekteydi ve 3 Kasım 2002 tarihinde kurduğu Genç Parti’nin Başkanıydı.
-
Enerji Bakanlığı 11 Haziran 2003 tarihinde, başvuranın çoğunluk hissesine sahip olduğu iki şirketin -ÇEAŞ ve KEPEZ- imtiyaz sözleşmesini feshetmiştir. Aynı gün, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, bazı yasaya aykırılıklar tespit edildiği gerekçesiyle söz konusu şirketlere ait hisselerin işlemlerini kesin olarak askıya almıştır.
-
Başvuran 13 Haziran 2003 tarihinde Bursa’da yapmış olduğu konuşma sırasında Başbakanı sert bir şekilde eleştirmiştir. Başvuran tarafından Mahkeme’ye ibraz edilen belgeye göre, bu konuşmanın somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
"Günaydın Bursalılar, size birkaç soru sormak istiyorum:
İşsizlikten ve geçim sıkıntısından memnun musunuz?
Sizlere seçim meydanlarında verilen sözlerin tutulmamasından memnun musunuz?
59. IMF [Uluslararası Para Fonu] hükümetinden memnun musunuz? Size soruyorum! Aldatma ve Kandırma Partisi’nden[1] memnun musunuz? (...)
Aldatma ve Kandırma Partisi adını benim bulduğumu düşünmeyin. Onları bu şekilde adlandıran millettir! Millete yalan söylediler... Milleti enayi yerine koydular!
Vergiler azalacak dediler. Emlak ve taşıt vergisini iki katına çıkardılar! (...)
Aslında, onlar milletten korkuyorlar! Genel başkanları kendi ağzıyla: "Bizim tek rakibimiz Cem Uzan ve Genç Parti’dir." diyor. Bu lafın üzerinden iki gün geçmeden, ÇEAŞ ve KEPEZ’i işgal ettiriyor! Senin bu yaptığına eşkıyalık denir!
Bugün el koyduğum dediğin, işgal ettiğim dediğin ÇEAŞ ve KEPEZ tam 65 bin adet tapusu, 11 adet barajı, 5 bin kilometre enerji iletim hattı, 400 trilyon lira karı, piyasa değeri 6 milyar [Amerikan] doları olan bir varlıktır. Bu varlığın bedelini ödemeden neyi alıyorsun? (...) Bütün bunları bedavaya mı alacaksın a densiz? Ey kalleş!
Sen hükümeti hırsız yerine koyuyorsun!
Bulunduğun makamı siyasi ihtiraslarına alet ediyorsun!
Devletini kanun tanımaz duruma düşürdün! (...)
Sana ÇEAŞ ve KEPEZ’i yedirirsem bana da adam demesinler! (...)
Senin gözünü korku ve ihtiras bürümüş...
Sen yoldan çıkmışsın! (...)
Sende Allah korkusu kalmamış! Allahsız herif! Bu şirketlerde hisselerim olduğundan, aklınca beni yıldıracak (...)
Ey kalleş adam! Bilesin ki, benim malım da, canım da bu vatana feda!
Kalleş adam, beni iyi dinle, bak! Bu beyaz gömlek var ya, bu benim kefenim! Hadi gel canımı da al, alabiliyorsan! (...)
Ben Cem Uzan, Genç Parti’nin Başkanı olarak, size söz veriyorum; bu milleti IMF ve yandaşlarının zulmünden kurtarana kadar mücadeleyi bırakmayacağız!
Siyasi rakiplerimiz, hükümet olmanın verdiği yetkileri kötüye kullanarak üzerimize gelseler de, bize zarar verseler de, milletin menfaatlerinin bekçisi olmaktan vazgeçmeyeceğiz. (...)"
-
Bursa Savcılığı 16 Haziran 2003 tarihinde, Adalet Bakanlığından, başvuranın da aralarında bulunduğu sekiz kişi hakkında, bilhassa, Mülga Ceza Kanunu’nun (TCK) 159. maddesinde öngörülen Hükümeti tahkir suçundan ön soruşturma açma izni istemiştir.
-
Öte yandan, aynı gün, Başbakan, alenen hakaret etme nedeniyle başvuran hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
-
Konuyla ilgili izin alındığında, savcılık ön soruşturma açmıştır. Savcılık 15 Temmuz 2003 tarihinde, başvuran tarafından 13 Haziran 2003 tarihinde yapılan konuşmanın, ilgili ceza hükümleri bakımından incelenmesi amacıyla üç bilirkişi -ceza hukuku alanında uzman akademisyenler- görevlendirmiştir.
-
Dosyadan sorumlu savcı 21 Temmuz 2003 tarihinde Bursa Asliye Ceza Mahkemesine ("Asliye Ceza Mahkemesi") iki iddianame sunmuştur. Birinci iddianamede, başvuran, TCK’nın 39 ve 273. maddeleriyle birlikte 482. maddesiyle cezalandırılan, Başbakana alenen hakaret etmekle suçlanmıştır. İkinci iddianamede ise, başvuran ve diğer yedi kişi, TCK’nın 159. maddesine dayanarak, Hükümeti tahkir etmekle suçlanmışlardır.
-
Savcılık tarafından görevlendirilen üç bilirkişi 11 Eylül 2003 tarihinde raporlarını sunmuşlardır. Rapordan, başvuranın, Hükümetin faaliyetlerini eleştiren sözleriyle ilgili olarak, TCK’nın 159. maddesinde öngörülen suçun kurucu unsurlarının oluşmadığı anlaşılmaktadır. Raporda, bahse konu sözlerin, Hükümete yönelik bir eleştiri olarak değerlendirilebileceği ve dolayısıyla ifade özgürlüğüne sağlanan korumadan yararlandığı sonucuna varılmıştır. Buna karşın, aynı rapora göre, ilgilinin doğrudan Başbakanı hedef alan sözleri, alenen hakaret suçunu oluşturabilecek nitelikteydi.
-
Başvuran 20 Şubat 2004 tarihinde, ifade özgürlüğüne tanınan korunmadan yararlanmayı talep ettiği savunma dilekçesini dosyaya eklemiştir.
-
Asliye Ceza Mahkemesi 28 Nisan 2004 tarihinde, 21 Temmuz 2003 tarihli iddianamelerle açılan iki ceza davasını birleştirmeye karar vermiştir.
-
Başvuran 11 Ekim 2004 tarihinde, ikinci bir savunma dilekçesi sunmuştur. İlgili, ihtilaf konusu ifadeleri, kendisine ait olan iki şirkete el konulmasından sonraki gün dile getirdiğini belirtmiştir. Söz konusu tedbirin, çok sayıda siyasetçi ve gazeteci tarafından eleştiri konusu olduğunu ileri sürmüştür. Aynı zamanda, iddianamede, dile getirmekle suçlandığı ifadeler konusunda da açıklamalarda bulunmuştur. Başvuran, "eşkıya" kelimesini, el koyma tedbirlerine karşı çıkmak; "densiz" kelimesini "ölçüsüzlüğü" kastetmek ve söz konusu tedbirlerin, nazarındaki, aşırı derecede ağır niteliğini anımsatmak; "Allahsız" kelimesini "merhametten yoksun acımasız adamı" kastetmek; "kalleş" kelimesini "hain" anlamında ve Başbakanın amacına ulaşmak için hile yapmaya çalıştığını söylemek amacıyla kullandığını ifade etmiştir. Başvuran öte yandan, muhalefet siyasi parti lideri olarak, sahip olduğu silahları kullandığını, bunun politik hayatın zorlu mücadeleleri kapsamında alışılmadık bir şey olmadığını açıklamıştır. Bu bağlamda, ulusal mahkemelerin kabul edilebilir bir eleştiri olduğu yönünde değerlendirmede bulundukları ifade örneklerine atıfta bulunmuştur.
-
3. Asliye Ceza Mahkemesi aynı gün, TCK’nın 482. maddesine dayanarak Başbakana alenen hakaret nedeniyle başvuranı sekiz ay hapis ve 693 Türk lirası (TRY) para cezasına mahkûm etmiştir. Buna karşın, Hükümeti tahkir etme suçundan diğer sanıkların beraatına karar vermiştir.
-
31 Ekim 2007 tarihinde, başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunun ardından, Yargıtay, olay ve olguları, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu (yeni TCK) ışığında yeniden incelemek amacıyla başvuranın mahkûmiyetiyle ilgili olarak bu kararı bozmuştur.
-
Asliye Ceza Mahkemesi 8 Eylül 2008 tarihinde, başvuranı sekiz ay hapis ve 688 Türk lirası (olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık 404 avro (EUR)) para cezasına mahkûm etmiştir. Ayrıca, yeni TCK ile aynı tarihte yürürlüğe giren yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (yeni CMK) 231. maddesinin 8. fıkrasına dayanarak, başvuranın, beş yıllık bir adli kontrol süresine tabi tutulması, bu denetim süresi içinde bir yıl müddetle, görevlendirilecek bir rehber gözetiminde, üç aylık öfke kontrol programına devam etmesi ve kişisel gelişim konusunda beş adet yayın okuması koşuluyla hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir.
Asliye Ceza Mahkemesi, karar gerekçesinde bilhassa, başvuranın, Bursa’daki miting sırasında şu sözleri söylediğini kabul ettiği değerlendirmesinde bulunmuştur:
"(...) Size soruyorum! Aldatma ve Kandırma Partisi’nden memnun musunuz? (...) İktidarda olan AKP; ama [bu] Hükümeti yetkisiz yöneten IMF! (...) Senin bu yaptığına eşkıyalık denir! (...) Ey densiz! Ey kalleş!Sen hükümeti hırsız yerine koyuyorsun!Bulunduğun makamı siyasi ihtiraslarına alet ediyorsun! Devletini kanun tanımaz duruma düşürdün! (...) Senin gözünü korku ve ihtiras bürümüş (...) kalleş! Sen yoldan çıkmışsın! Sende Allah korkusu kalmamış! Allahsız herif! Bu şirketlerde hisselerim olduğundan, beni korkutacağını sanıyor. (...) Ey kalleş! Bilesin ki, benim malım da, canım da bu vatana feda! Kalleş adam, beni iyi dinle, bak! Bu beyaz gömlek var ya, bu benim kefenim! Hadi gel canımı da al, alabiliyorsan!"
Bu sözlerin, alenen hakaret suçunu teşkil edip etmediğini tespit etme konusuyla ilgili olarak Asliye Ceza Mahkemesi şunları ifade etmiştir:
"(...) Sanık öncelikle, Hükümet ve iktidar partisi ile ilgili memnuniyetsizliğini ve bu sözlerin kabul edilebilir eleştiri sınırları aşmadığı [...] şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Sanığın ağır ifadeler kullanmış olması bu durumu değiştirmemektedir (...) Bunun yanı sıra, "kalleş", "eşkıya", "densiz", "Allahsız herif" ifadelerini defalarca kullanarak, sanık [kabul edilebilir] eleştiri sınırlarını aşmıştır. Sanık, Başbakan R.T.Erdoğan’a hakaret etmiş; onur ve itibarına saldırmış ve aşağılamıştır (...) Öte yandan, Avrupa 10. maddesinde, ifade özgürlüğünün kullanılmasının, "başkalarının itibar ve haklarının" korunması amacıyla sınırlamalara tabi tutulabilmesi öngörülmektedir. Hem hukuk sistemimizde, hem de evrensel olarak kabul edilen kriterlere göre, bu türden hakaret içerikli sözlerin suç teşkil ettiği kabul edilmektedir (...)"
-
Başvuran, bu karara karşı, yeni CMK uyarınca bu yaptırım türü için öngörülen tek kanun yoluna başvurarak itiraz etmiştir.
-
Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın itirazını, 8 Eylül 2008 tarihli kararın kanuna ve usule uygun olduğu gerekçesiyle, 3 Kasım 2008 tarihli -kendisine 18 Kasım 2008 tarihinde bildirilen- kararla reddetmiştir.
-
Başvuranın tabi tutulduğu adli kontrolü gözlemekle görevli büro, 30 Ekim 2009 tarihinde, Ceza İnfaz Bürosuna bir yazı göndermiştir. Yazıda, kararda uygulanmasına karar verilen tedbirlerin icrası kapsamında, başvuranın, sekiz defa bir rehberle görüştüğü, altı seans öfke kontrol programına katıldığı ve kişisel gelişim konusunda iki kitap özeti sunduğu ifade edilmiştir. Bunun yanı sıra, 2 Ekim 2009 tarihinden bu yana başvuranın artık -adli kontrol yükümlülüklerini yerine getirmediği- birimleriyle çalışmadığı belirtilmiştir.
-
Bu yazı sonrasında, ceza yargılaması yeniden açılmıştır. Dosyadan, başvuranın yurt dışına çıktığı ve Fransız makamlarına siyasi iltica başvurusunda bulunduğu anlaşılmaktadır.
-
Asliye Ceza Mahkemesi 15 Şubat 2010 tarihinde ek bir karar vermiştir. Asliye Ceza Mahkemesi hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılmasına karar vermiş ve başvuranı, Başbakana alenen hakaret etme nedeniyle sekiz ay hapis ve 688 Türk lirası para cezasına mahkûm etmiştir. Bunun yanı sıra, başvuranın, adli kontrol kapsamındaki yükümlülüklerinin bir kısmını yerine getirdiği tespitinde bulunarak, verilen cezaların yalnızca yarı oranda uygulanmasına karar vermiştir.
-
Başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunun ardından, 13 Aralık 2010 tarihinde, Yargıtay 15 Şubat 2010 tarihli kararı onamıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
- Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, ifade özgürlüğünün ihlal edildiğinden yakınmaktadır. Başvuran, yaptığı konuşmanın, siyasi bir tartışma kapsamında olduğu kanısındadır.
Başvuran aynı zamanda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, ulusal ceza mahkemeleri önündeki yargılamanın süresinin aşırı uzun olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, yargılamanın bütünüyle hakkaniyetten yoksun olduğundan ve 3 Kasım 2008 tarihli kararın gerekçesiz oluşundan yakınmaktadır. Bu bağlamda, itirazının incelenmesinin sadece şekli olduğunu ve bu nedenle, 1. Ağır Ceza Mahkemesinin hakkaniyetsiz bir karar verdiğini iddia etmektedir.
A. İlk İtirazlar
-
Hükümet, iki ilk itiraz ileri sürmektedir. Bir yandan, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini, diğer yandan altı ay süre kuralına uymadığını değerlendirmektedir. İç hukuk yollarının tüketilmemesi bağlamındaki itirazla ilgili olarak, öncelikle, Anayasa’nın 125. maddesine dayanarak, başvuranın, İdareye karşı, idare mahkemeleri önünde tazminat davası açabileceğini ifade etmektedir. Hükümet ayrıca, Borçlar Kanunu’nun somut olayla ilgili hükümlerine dayanarak, başvuranın, iddia edilen maddi ve manevi zararlar nedeniyle hukuk mahkemeleri önünde tazminat davası açabileceğini belirtmektedir. Hükümet, altı ay süre kuralı bağlamındaki itirazla ilgili olarak, bu sürenin, Bursa Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranın itirazını reddettiği 3 Kasım 2008 tarihinden itibaren başladığı kanısındadır. Bu bağlamda, mevcut başvurunun 15 Mayıs 2009 tarihinde yapıldığını belirtmektedir.
-
Hükümet tarafından, iç hukuk yollarının tüketilmediği bağlamında yapılan itirazla ilgili olarak, Mahkeme öncelikle, dosyada, başvuranın, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetiyle ilgili olarak iç hukukta kendisine açık olan başvuru yollarını olağan şekilde kullanmadığını düşündürecek herhangi bir unsur bulunmadığını gözlemlemektedir. Yargılamanın birinci safhasında, başvuran 11 Ekim 2004 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuş; daha sonra 3 Kasım 2008 tarihli kararla reddedilen 8 Eylül 2008 tarihli karara karşı itiraz etmiştir. Yargılamanın ikinci safhasında ise (ilgilinin adli kontrol bağlamında getirilen yükümlülükleri yerine getirmemesi akabinde yargılamanın yeniden açılması sonrasında), 15 Şubat 2010 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran tarafından yargılamanın süresi bağlamında yapılan şikâyetle ilgili olarak, Mahkeme daha önce, ilgili dönemde, iç hukukta, bir başvurana, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında davasının makul süre içinde görülmesini isteme hakkı ile ilgili şikâyetleri hususunda karar verilmesine imkân tanıyacak bir başvuru yolunun bulunmadığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Daneshpayeh/Türkiye, No. 21086/04, § 37, 16 Temmuz 2009 ve Ümmühan Kaplan/Türkiye, No. 24240/07, § 58, 20 Mart 2012). Mahkeme ayrıca, daha önce, somut olaydakine benzer koşullarda, bu durumda Hükümet tarafından, iç hukuk yollarının tüketilmediği bağlamında yapılan itiraza benzer bir itirazı reddettiğini de hatırlatmaktadır (Aydan/Türkiye, No. 16281/10, § 122, 12 Mart 2013). Mahkeme, mevcut davaya dönüldüğünde, bu içtihattan sapmak için herhangi bir sebep görmemektedir.
-
Mahkeme öncelikle, Ümmühan Kaplan davasında (yukarıda anılan karar), pilot karar usulünün uygulanmasının ardından Türkiye’de yeni bir tazminat yolu düzenlendiğini -bilhassa yargılamanın süresiyle ilgili başvurular hususunda- belirtmektedir. Mahkeme, Turgut ve diğerleri/Türkiye kararında ((kk), No. 4860/09, 26 Mart 2013), tüm iç hukuk yollarını, özellikle söz konusu yeni hukuk yolunu kullanmadıkları gerekçesiyle başvuranların başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu karara varırken Mahkeme özellikle, bu yeni hukuk yolunun ilk bakışta (a priori) erişilebilir ve yargılama süresine ilişkin şikâyetler için makul telafi imkânları sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır.
-
Mahkeme aynı zamanda, yine Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan, § 77), Hükümete tebliğ edilen bu türden başvuruları normal usul yoluyla incelemeye devam edebileceğini de belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, somut olayda, Hükümetin mevcut dava kapsamında, bu yeni başvuru yoluyla ilgili olarak herhangi bir itirazda bulunmadığını kaydetmektedir. Mahkeme, yukarıdaki hususlar ışığında, mevcut başvurunun incelenmesini sürdürmeye karar vermektedir (Rifat Demir/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 24267/07, §§ 34 ve 35, 4 Haziran 2013).
-
Son olarak, Hükümet tarafından altı ay süre kuralına riayet edilmemesi bağlamında yapılan itirazla ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın 15 Mayıs 2009 tarihinde, yani 3 Kasım 2008 tarihli kararın kendisine bildirildiği 18 Kasım 2008 tarihinden altı ay önce, başvuruda bulunduğunu gözlemlemektedir. Her hâlükârda, Asliye Ceza Mahkemesinde yeniden başlayan yargılama, mevcut başvurunun yapılmasından sonra sona ermiştir.
-
Hükümetin, iç hukuk yollarının tüketilmemesi ve başvurunun vaktinden sonra yapıldığı yönündeki itirazlarının kabul edilemeyeceği sonucuna varılmaktadır.
B. Yargılamanın bütünüyle hakkaniyetten yoksun olduğu ve 3 Kasım 2008 tarihli kararın gerekçesiz olduğu iddiaları hakkında
-
Mahkeme, yargılamanın hakkaniyetten yoksun olduğuna ve 3 Kasım 2008 tarihli kararın gerekçesiz olduğuna ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak, keyfiyetle ilgili bir durumun bulunmaması sebebiyle, ulusal mahkemelerin hukuki değerlendirmesi veya olay ve olgular ile delil unsurlarına ilişkin yorumu yerine kendi değerlendirmelerini koyma yetkisi olmadığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, ulusal bir mahkemenin başka bir karar değil de bu türden bir karar vermesine sebep olan olay ve olgulara ilişkin unsurları kendi kendine değerlendiremez, aksi takdirde Mahkeme, kendisini üçüncü veya dördüncü derece mahkemesi hâkimi yerine koymuş olur ve görevinin sınırlarını ihlal etmiş olur (diğer birçok karar arasında bk. Melich ve Beck/Çek Cumhuriyeti, No. 35450/04, §48, 24 Temmuz 2008). Halbuki somut olayda hiçbir koşul, Mahkeme’nin başvuranın tüm iddialarını sunabilmiş olduğu yargılamanın hakkaniyetten yoksun olduğunu düşünmesine imkân vermemektedir. Nitekim Mahkeme, yargılamanın yürütülmesinde ne herhangi bir keyfiyet bulgusu ne de ilgilinin usule ilişkin haklarının ihlal edildiğine dair herhangi bir bulgu tespit etmemektedir.
-
Öte yandan, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin, bir kararın, spesifik bir yasal hükme dayanılarak, ayrıntılı şekilde gerekçelendirilmesini gerektirmediği yönündeki içtihadını ve kabul edilmesine imkân verecek nitelikte gerekçe bulunmaması nedeniyle bir başvuruyu reddettiğini hatırlatmaktadır(Papaioannou/Yunanistan, No. 18880/15, § 45, 2 Haziran 2016). Mahkeme ayrıca, yüksek bir mahkemenin bir başvuruyu reddetmesi için, ilke olarak bir alt mahkeme tarafından verilen kararda yer alan gerekçeleri onaylamakla yetinebileceğini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk. GarcíaRuiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 29, AİHM 1999-I). Mahkeme, bu ilkelerin somut olayda uygulanabileceği kanaatindedir. Nitekim 8 Eylül 2008 tarihli karara karşı yapılan itirazı inceleyen Bursa Ağır Ceza Mahkemesi, esasen hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirinin uygulanmasına bağlı hususları incelemekle yetkilidir ve söz konusu kararın yasaya ve usul kurallarına uygun olduğu gerekçesiyle, bu itirazı reddetmiştir (yukarıdaki 20. paragraf). Mahkeme, bu koşullarda, Sözleşme’nin 6. maddesiyle güvence altına alınan hakların ihlal edildiğine dair hiçbir görünüm tespit etmemektedir.
-
Mahkeme sonuç olarak, başvuranın yargılamanın bütünüyle hakkaniyetten yoksun olduğuna ve 3 Kasım 2008 tarihli kararın gerekçesiz olduğuna ilişkin şikâyetlerin, açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmeleri gerektiği sonucuna varmaktadır.
C. Diğer şikâyetler
- Mahkeme, ifade özgürlüğüne ve yargılamanın süresine ilişkin şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle örtüşmediğini tespit ederek, kabul edilebilir olduklarına karar vermektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran, cezaya mahkûm edilmesinin, kendi nazarında Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkını ihlaline sebep olduğunu iddia etmektedir. Bu hükmün somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘ 1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)
-
Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.’’
-
Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.
A. Genel ilkeler
-
İfade özgürlüğü hakkının kullanılmasına yönelik bir müdahalenin gerekliliğini değerlendirmeye imkân veren genel ilkeler Morice/Fransa ([BD], No. 29369/10, § 124, 23 Nisan 2015) ve Pentikäinen/Finlandiya ([BD], No. 11882/10, § 87, 20 Ekim 2015) kararlarında özetlenmiştir; konuyla ilgili olarak, daha yakın tarihte verilen MedžlisIslamskeZajedniceBrčko ve diğerleri/Bosna-Hersek [BD], No. 17224/11, §§ 75-79, AİHM 2017 kararına ve ayrıca Delfi AS/Estonya [BD], No. 64569/09, § 131-139, AİHM 2015 ve Bédat/İsviçre [BD], No. 56925/08, § 48, AİHM 2016) kararlarına bakınız.
-
Mahkeme, bir kişinin itibarına zarar verebilecek sözlerin niteliğiyle ilgili olarak, olay ve olgular ile değer yargılarını birbirinden geleneksel olarak ayırmaktadır. Şayet ilkinin gerçekliği ispatlanmışsa, ikincisinin doğruluğunu ispatlamaya gerek duyulmaz. Bir ifadenin değer yargısı olarak incelenmesi durumunda, müdahalenin orantılılığı, yeterli olgusal bir temelin varlığına dayanabilir, zira bu türden bir temelin bulunmaması durumunda, bir değer yargısının aşırı olduğu kanaatine varılabilir (örneğin bk. daha önce anılan Morice, § 126). Mahkeme, ‘‘itibarın veya başkasının haklarının’’ korunması için Sözleşme’nin 8. maddesinin devreye girdiği durumlarda, ulusal makamların, Sözleşme tarafından korunan iki değer arasında, yani 10. maddeyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile 8. maddeyle güvence altına alınan özel hayata saygı hakkı arasında doğru bir denge gözetip gözetmediğinin belirlenmesi için kendisine başvurulabileceğini belirtmektedir (daha önce anılan MedžlisIslamskeZajedniceBrčko ve diğerleri, § 77).
-
Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası, -ifade özgürlüğünün yüksek bir öneme sahip olduğu- siyasi konuşma ve tartışma alanında veya genel menfaate ilişkin konularda, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına pek yer vermemektedir (Brasilier/Fransa, No. 71343/01, § 41, 11 Nisan 2006) (diğer kararlar arasında bk. Sürek/Türkiye (No. 1) [BD], No. 26682/95, § 61, AİHM 1999-IV).
Mahkeme, kabul edilebilir eleştirinin sınırlarının, sıradan bir şahsa göre siyasetçi sıfatına sahip olan bir kişi için daha geniş olduğunu hatırlatmaktadır: bir siyasetçi, sıradan bir kişiden farklı olarak, kaçınılmaz ve bilinçli olarak, hem gazeteciler tarafından hem de vatandaş kitleleri tarafından fiilleri ve davranışları açısından dikkatli bir kontrole tabi tutulur, dolayısıyla daha hoşgörülü davranması gerekmektedir (Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa [BD], No. 21279/02 ve 36448/02, §46, AİHM 2007-IV).
B. İlkelerin somut olaya uygulanması
-
Mahkeme, somut olayda başvuranın her şeyden önce, Bursa’da yapmış olduğu konuşma sırasında sarf ettiği sözler sebebiyle, TCK’nın 482. maddesine dayanılarak, Başbakana alenen hakaret etme suçundan, hapis ve para cezasına çarptırıldığını gözlemlemektedir. Ardından Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın bir yılı rehber gözetiminde olmak üzere, üç aylık öfke kontrol programına devam etmesi ve öfke kontrolü ve kişisel gelişim konusunda beş adet yayın okuması ve beş yıl boyunca adli kontrole tabi tutulması şartıyla, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, ilgilinin 8 Eylül 2008 tarihli kararda yer alan yükümlülüklerini yerine getirmemesi sebebiyle, söz konusu erteleme kaldırılmış ve başvuran, hapis ve para cezasına mahkûm edilmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi bununla birlikte, başvuranın adli denetim kapsamında kendisine düşen yükümlülükleri kısmen icra etmiş olması sebebiyle, söz konusu cezaların, kısmen hafifletilmesine karar vermiştir. Başvuran hakkında alınan tedbirler, tartışmasız Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan haklara yapılan bir müdahale teşkil etmektedir (Tuşalp/Türkiye, No. 32131/08 ve 41617/08, § 48, 21 Şubat 2012). Mahkeme ayrıca, söz konusu müdahalenin kanunla, yani TCK’nın 482. maddesiyle öngörüldüğüne ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, meşru bir amaç, yani itibarın ve başkasının haklarının korunması amacı taşıdığına itiraz edilmediğini tespit etmektedir. Bununla birlikte, taraflar, bu müdahalenin ‘‘demokratik bir toplumda gerekli’’ olup olmadığı konusunda anlaşamamaktadır.
-
Mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesinin, başvuranın, kendisi tarafından birçok defa kullanılan ‘‘kalleş’’, ‘‘eşkıya’’, ‘‘densiz’’, ‘‘Allahsız herif’’ ifadeleri sebebiyle cezai sorumluluğunun bulunduğu kanaatine vardığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, bu mahkeme ilgilinin Başbakan’a hakaret ettiği, onur ve itibarına saldırdığı ve eleştiri sınırlarını aştığı kanaatine varmıştır (yukarıdaki 18 ve 23. paragraflar).
-
Başvuran, Mahkeme önünde, muhalefet partisi lideri rolü üzerinde ısrar etmekte ve ihtilaf konusu konuşma sırasında yapılan eleştirilerin, olgusal bir dayanağı bulunduğunu, yani kendisine ait olan iki şirkete el konulmasına dayandığını belirtmektedir. Başvuran ayrıca, müştekinin de muhaliflerine saldırmaya alışkın olan bir siyasetçi olduğunu ve bu sebeple birbirinden daha sert eleştirilere maruz kalmayı göze almış olması gerektiğini eklemektedir.
Hükümet, cevaben, ifade özgürlüğünün korunmasının, ulusal mahkemelerin, takdir yetkileri dâhilinde, siyasi tartışmanın kişisel hakarete dönüşmesini engellenmesi için gerekli kararları vermelerini engellememesi gerektiğini ileri sürmektedir.
-
Mahkeme, bu konuşma sırasında kullanılan bazı ifadelerin (‘‘kalleş’’, ‘‘eşkıya’’, ‘‘densiz’’, ‘‘Allahsız herif’’), her ne kadar başvuran, bu sözlerin ağırlığını ulusal mahkemelere açıklamalar yaparak hafifletmeye çalışsa da, yine de eleştiri konusu olduğunu gözlemlemektedir (yukarıdaki 15. paragraf). Mahkeme ayrıca, Asliye Ceza Mahkemesine göre, -alenen sarf edilen- bu ifadelerin, müştekinin itibarına zarar verecek nitelikte olduğunu kaydetmektedir (yukarıdaki 18. paragraf). Bununla birlikte Mahkeme, başvuranın ifadelerinin, bütünüyle değerlendirildiğinde, -ilgilinin, muhalefet partisi lideri olması ve Hükümet tedbirlerinin hedefi olan iki şirketin çoğunluk hissedarı olması sebebiyle- Hükümet’in ilişkin konular hakkında yapılan siyasi bir konuşma kapsamında ifade edildiği kanaatine varılabileceği kanaatindedir. Mahkeme nazarında, olumsuz ve düşmanca bir çağrışım yapmasına rağmen, siyasetçiler arasında bu türden bir teati, bu bağlamda tedbirden yoksun olarak değerlendirilemez (Jerusalem/Avusturya, No. 26958/95, § 40, AİHM 2001-II, RoseiroBento/Portekiz, No. 29288/02, § 44, 18 Nisan 2006 ve AthanasiosMakris/Yunanistan, No. 55135/10, § 36, 9 Mart 2017).
-
Bununla birlikte, Mahkeme, Başbakan’a alenen hakaret suçlamasıyla başvurulan ulusal hâkimlerin, ‘‘olay ve olgular’’ ile ‘‘değer yargıları’’ arasında herhangi bir ayrım yapmadıklarını, ancak sadece bu sözlerin, TCK’nın 482. maddesi anlamında hakaret olup olmadığını ve başvuran tarafından kullanılan ifadelerin, müştekinin şahsına ve itibarına zarar verip vermediğini araştırdıklarını gözlemektedir. Ulusal hâkimlerin, ne ihtilaf konusu sözlerin kullanıldığı bağlam ne de başvuran tarafından Başbakan hakkında yapılan eleştirinin dayanağı hakkında karar vermesi gerekmemiştir (karşılatırınız Nadtoka/Rusya, No. 38010/05, § 45, 31 Mayıs 2016).
-
Bu bağlamda Mahkeme, hakaret dilinin kullanılmasının, karşılıksız bir aşağılamaya benzemesi durumunda söz konusu ifadeleri Sözleşme’nin 10. maddesiyle sağlanan koruma kapsamının dışında bırakabilse de, bir ifadenin kaba niteliğinin, tamamen üslup amaçlarına hizmet ettiğinde, tek başına belirleyici olmadığını hatırlatmaktadır. (daha önce anılan Nadtoka, § 46). Mahkeme’ye göre, bir yazışmanın üslubu da buna dâhildir, bu hüküm tarafından korunduğu şekliyle, ifadenin içeriğiyle aynı bağlamda ifade biçimi alanına girmektedir (daha önce anılan Tuşalp, § 48). Ayrıca müştekinin, Başbakan sıfatıyla, fiilleri ve davranışları kaçınılmaz olarak dikkatli bir kontrole ve eleştiriye maruz kalmıştır, bu bağlamda söz konusu eleştirinin şekli de dâhil olmak üzere, özel bir hoşgörü göstermek zorunda kalmıştır, zira mevcut durumda bu sözler, siyasi bir konuşma kapsamında sarf edilmiştir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatismutandis) VereinigungBildenderKünstler/Avusturya, No. 68354/01, §34, 25 Ocak 2007). Elbette, siyasetçilerin de kendi özel yaşamları kapsamı dışında bile, itibarlarını koruma hakkı bulunmaktadır, ancak bu korumanın zorunlulukları, siyasi soruların serbestçe tartışılmasının menfaatleriyle, dar bir yorum gerektiren ifade özgürlüğündeki istisnai durumlar arasında denge gözetmelidir (Oberschlick/Avusturya (No. 2), 1 Temmuz 1997, § 29, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997-IV).
-
Diğer taraftan, Sözleşme açısından, başvurana verilen cezanın orantılılığını değerlendirirken bu koşulların gözden kaçırılmaması önemlidir. Bu bağlamda Sözleşme’nin 10. maddesine yapılan bir müdahalenin orantılılığının değerlendirilmesi, birçok durumda, makamların, hukuki tedbirler gibi cezadan başka yöntemler kullanıp kullanamayacağı hususuna dayanacaktır (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatismutandis) Raichinov/Bulgaristan, No. 47579/99, § 50, 20 Nisan 2006, ayrıca bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatismutandis) Lehideux ve Isorni/Fransa, 23 Eylül 1998, § 51, Derleme 1998-VII ve Cumpănă ve Mazăre/Romanya [BD], No. 33348/96, § 115, AİHM 2004-XI). Mahkeme ayrıca, cezai alanda bir cezadan muaf tutulmayla birlikte mahkûm edilme ve tazminat bağlamında ‘‘sembolik olarak bir (1) avro’’ ödemeye mahkûm edilme gibi bir cezanın mümkün olduğunca hafifletilmiş olması durumunda bile (Mor/Fransa, No. 28198/09, § 61, 15 Aralık 2011), yine de bunun cezai bir yaptırım olduğunu ve her hâlükârda, bu durumun başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulmasını haklı göstermeye tek başına yeterli olmayacağını hatırlatmaktadır (daha önce anılan AthanasiosMakris, § 38). Mahkeme, ifade özgürlüğünün ihlal edilmesinin, bu özgürlüğün kullanımına ilişkin olarak caydırıcı bir etkisinin olabileceğinin (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatismutandis), daha önce anılan Cumpănă ve Mazăre, §114) ve verilen para cezalarının nispeten hafif niteliğinin bu ihlali ortadan kaldıramayacağı tehlikesini doğurduğunun birçok defa altını çizmiştir (daha önce anılan Morice, § 176).
-
Somut olayda, Mahkeme, yargılamanın birinci safhasında, Asliye Ceza Mahkemesinin, başvuranın beş yıl süresince kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirerek adli kontrole tabi tutulması koşuluyla hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiş olmasına rağmen, yine açıkça cezai nitelik taşıyan bir yaptırımın söz konusu olmasına oldukça önem vermektedir. Her hâlükârda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması için, erteleme tarihinden itibaren beş yıl içerisinde, Uzan’ın başka kasıtlı hiçbir suç işlememesi gerekmekteydi; aksi takdirde, ilgilinin, en azından, yargılanma ve hatta hapis ve para cezasına çarptırılma riski bulunmaktaydı (Erdoğdu/Türkiye, No.25723/94, § 72, AİHM 200-VI). Bu bağlamda, söz konusu ertelemenin kaldırıldığını ve başvuranın neticede hapis ve para cezasına mahkûm edildiğini kaydetmek önem arz etmektedir.
-
Mahkeme, somut olayın koşullarını ve özellikle cezanın orantılılığı hakkında inceleme yapılmadığını -ki bu ceza, cezai bir yaptırım niteliğindedir- dikkate alarak, ihtilaf konusu tedbirin hedeflenen amaçla orantılı olduğunun ve Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında demokratik bir toplumda itibarın korunması ve başkasının haklarının korunması açısından gerekli olduğunun kanıtlanmadığı kanaatindedir.
-
Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran, iç hukukta görülen davanın aşırı uzun süresinden şikâyet etmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Bu hükmün somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘ 1. Herkes, gerek (...) gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun (...) olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.’’
-
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
-
Mahkeme, dikkate alınması gereken dönemin, Bursa Savcılığının başvuranın da aralarında bulunduğu sekiz kişiyi suçladığı iki iddianame sunduğu (yukarıdaki 11. paragraf) 21 Temmuz 2003 tarihinde başladığını ve Yargıtay’ın ilk derece mahkemesinin kararını onadığı 13 aralık 2010 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir. İki aşamalı olarak görülen dava, dolayısıyla yedi yıl, beş ay sürmüştür.
-
Mahkeme, bir yargılama süresinin makul bir niteliğe sahip olup olmadığının davanın koşullarına göre ve özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu dikkate alınarak, Mahkeme içtihatlarında belirlenen kriterler bakımından değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (diğer birçok dava arasında bk. Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], No. 25444/94, § 67, AİHM 1999-II). Mahkeme ayrıca, ceza alanında, makul süre içerisinde yargılanma hakkının, özellikle ‘‘suçlanan bir kişinin akıbetinin çok uzun bir süre belirsiz kalmasından’’ kaçınma amacı taşıdığını hatırlatmaktadır (Stögmüller/Avusturya, 10 Kasım 1969, § 5, A Serisi, No. 9).
-
Mahkeme, somut olayda, mevcut davanın özel bir karmaşıklığı bulunmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme, ulusal makamların tutumuyla ilgili olarak, yargılamanın ikinci aşaması eleştiriye yer bırakmasa da, sadece Yargıtay’a yapılan temyiz başvurusunun değerlendirmesi üç yıl sürmesi suretiyle, yargılamanın ilk aşamasının, beş yıl, beş aydan uzun sürdüğünü tespit etmektedir. Mahkeme, konu hakkındaki içtihatları ışığında, somut olayda, ihtilaf konusu yargılama süresinin, ‘‘makul gereklilik’’ ilkesini karşılamadığı kanaatine varmaktadır.
-
Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşme’nin 41. maddesi gereğince,
‘‘ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.’’
- Mahkeme, başvuranın, Sözleşme’nin ihlal edilmesi sebebiyle maruz kaldığını iddia ettiği maddi ve manevi zararlar bağlamında, maddi tazminat elde etmek istediğini başvuru formunda belirttiğini kaydetmektedir. Mahkeme, yazışma aşamasında başvuranın temsilcilerine göndermiş olduğu yazıda, başvuranın, yargılamanın ilerleyen aşamalarında adil tazmin talebinde bulunmak istediğinin belirtilmesinin, görüşlerinde bu bağlamda bir ‘‘talepte’’ bulunmamasını telafi etmediğini açıkça hatırlatmıştır. Mahkeme, konu hakkındaki genel ilkeler ve yerleşik uygulaması ışığında, başvuranın Mahkeme önünde görülen yargılamanın başlangıç ve çekişmesiz aşamalarında, 2009 yılından beri ifade edildiği gibi, muhtemel bir maddi tazminat elde etme isteğinin belirtilmesi, Mahkeme İçtüzüğü’nün 60. maddesi anlamında bir ‘‘talep’’ olarak değerlendirilmemektedir (bk. Nagmetov/Rusya [BD] kararında yer alan genel ilkeler, No. 35589/08, §§ 57- 61, 30 Mart 2017). Ayrıca Mahkeme, Daire önünde görülen dava kapsamında, yazışma aşamasında herhangi bir adil tazmin ‘‘talebinde’’ bulunulmadığı hususuna itiraz edilmediğini kaydetmektedir. Mahkeme, dolayısıyla başvurana bu bağlamda bir miktar verilmesine hükmedilmesine yer olmadığı kanaatindedir (Ali Çetin/Türkiye, No. 30905/09, § 51, 20 Haziran 2017).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Yargılamanın süresiyle ilgili olarak Sözleşme’nin 6. maddesine ve ifade özgürlüğüyle ilgili olarak Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna,
-
Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
-
Ulusal mahkemeler önünde yapılan yargılamanın süresi sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 20 Mart 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
StanleyNaismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
[1]. Başvuran kelime oyunu yapmaktadır. Hükümetin partisinin baş harfleri AKP'dir (Adalet ve Kalkınma Partisi). Başvuran, bu partinin ismini, Aldatma ve Kandırma Partisi ifadelerini kullanarak manipüle etmektedir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.