CASE OF BİLİNMİŞ v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BİLİNMİŞ / TÜRKİYE
(Başvuru No. 28009/10)
KARAR
STRAZBURG
23 Ekim 2018
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Bilinmiş / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Julia Laffranque,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 25 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşları Mehmet Emin Bilinmiş ve Perihan Bilinmiş’in (“başvuranlar”) 27 Nisan 2010 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 28009/10) bulunmaktadır.
-
Başvuranlar, İzmir Barosuna bağlı Avukat O. Ayebe tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuranlar bilhassa, davanın koşullarında, hastanede kendileriyle ilgilenen tıbbi personelin ihmalkârlıkları nedeniyle Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
-
Başvuru, 26 Nisan 2016 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
Başvuranlar sırasıyla 1983 ve 1982 doğumlu olup, İzmir’de ikamet etmektedirler.
-
Başvuran Perihan Bilinmiş 4 Eylül 2008 tarihinde, İzmir Ege Doğum Kliniğinde, sezaryenle, yirmi altı haftalık prematüre ikiz kız bebekleri dünyaya getirmiştir.
-
Yeni doğan bebekler aynı gün Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesine (“Hastane”) götürülmüş; burada kuvöze alınmışlardır.
-
İkiz bebeklerden Aleyna, 13 Eylül 2008 tarihinde hayatını kaybetmiştir.
-
İkiz bebeklerden Tuana ise, 20 Eylül 2008 tarihinde -diğer on iki prematüre bebek ile aynı gün- hayatını kaybetmiştir.
A. Sağlık Bakanlığı Tarafından Başlatılan İdari Soruşturma
-
Sağlık Bakanlığı, 20 Eylül 2008 tarihinde hastanenin yeni doğan servisinde on üç bebeğin hayatını kaybettiği gerekçesiyle konuyla ilgili re’sen idari soruşturma başlatılmasına karar vermiştir.
-
Müfettişler 31 Ekim 2008 tarihli raporlarında, yeni doğan servisine yerleştirilen on üç prematüre bebeğin, total parenteral nütrisyon (TPN) solüsyonu tedavisi aldıktan sonra hayatlarını kaybettiklerini gözlemlemiştir. Müfettişler, TPN’nin, yeni doğan bebeklerde nozokomiyal enfeksiyona neden olan patojen etken enterobacter cloacae ile kontamine olduğunu belirtmişlerdir.
-
Hazırlanan dosya, ceza soruşturması amacıyla İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.
B. Ceza Soruşturması
-
İzmir Başsavcılığı tarafından 22 Eylül 2008 tarihinde, otopsi yapılması amacıyla Tuana’nın mezarının açılması kararlaştırılmıştır. Ertesi gün İzmir Adli Tıp Kurumu tarafından otopsi yapılmıştır.
-
Başvuranlar 24 Eylül 2008 tarihinde, hastane personeli hakkında İzmir Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuşlardır.
-
Adli Tıp Kurumu 18 Kasım 2008 tarihinde otopsi raporunu sunmuştur. Otopsi raporunda, ölümün, patojen etken enterobacter cloacaenin neden olduğu nozokomiyal enfeksiyon sonucu meydana geldiği bildirilmiştir.
-
İzmir Başsavcılığı, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun (“4483 sayılı Kanun”) uyarınca, başvuranların yanı sıra bebeklerini kaybeden diğer ebeveynlerin şikâyetlerini Konak Kaymakamlığına iletmiştir. Nitekim bu Kanun’un 3. maddesine göre, kaymakam, ilçede görevli memurlar hakkında ceza soruşturması açılması konusunda karar vermek için yetkiliydi.
-
Konak Kaymakamlığının talebi üzerine, Sağlık Bakanlığı, iddia edilen olaylarla ilgili olarak ön idari ve gerektiği takdirde, disiplin soruşturması yürütmekle görevli bir müfettiş tayin etmiştir.
-
Müfettiş 14 Ocak 2009 tarihinde raporunu hazırlamıştır. Raporda bilhassa şu ifadeler yer almaktadır:
“TPN solüsyonu alan on üç bebek, ürünün bir patojen etken olan enterobacter cloacae ile kontaminasyonu neticesinde hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu nozokomiyal enfeksiyon, bebeklerde endetoksik şoka ve septise neden olmuştur. Bakteri, kan kültürü yapılması neticesinde tanımlanmıştır. Bu bakteriye, TPN solüsyonlarında da rastlanmış olup aynı bakteri suşu söz konusudur. Olay, hastanede yaşanmış ve enfeksiyon hızla yayılmıştır. Ancak, böyle bir enfeksiyonun kesin kaynağını bu aşamada belirlemek mümkün değildir.”
-
Nihai rapor 23 Ocak 2009 tarihinde Konak Kaymakamlığına sunulmuştur.
-
Kaymakam 2 Şubat 2009 tarihinde, 4483 sayılı Kanun’un 6. maddesi gereğince, hastanedeki tıbbi personel hakkında ceza soruşturması açılmasını kabul etmemiştir. Buna karşın, TPN solüsyonlarını hazırlayan şirket ile malzemelerin bakteriyolojik kontrolünden sorumlu şahıslar hakkında ceza soruşturması açılmasına izin verilmiştir.
-
İzmir Bölge İdare Mahkemesi 1 Nisan 2009 tarihinde, olayın koşullarının belirlenmediği ve ceza soruşturması açma izni vermek için yeterli unsur bulunmadığı gerekçesiyle Kaymakamın kararının iptaline karar vermiştir.
-
Üç tıp profesörü tarafından 1 Haziran 2009 tarihinde yeni bir tıbbi bilirkişi raporu düzenlemiştir. Bilirkişiler bilhassa, TPN’nin kuşkusuz sodyum klorür çözeltisi (NaCI) ile kontamine olduğunu ve bu kontaminasyonun enterobacter cloacae ile bir epidemiye neden olduğu sonucuna varmışlardır. Bilirkişiler ayrıca, bilimsel verilere göre steril olması gereken NaCI çözeltisinin bu şekilde nasıl kontamine olduğunu tespit etmenin mümkün olmadığı kanaatine varmışlardır.
-
Müfettiş 11 Haziran 2009 tarihinde, soruşturma dosyasında bulunan tıbbi bilirkişi raporlarının sonuçlarına dayanarak, ihtilaf konusu olayda, ne hastanenin tıbbi personelinin, ne de doktor ve hemşirelerin herhangi bir kusur ya da eksikliği bulunmadığı kanaatine varmıştır. Müfettişe göre, bu nedenle, hastane yetkilileri ve TPN solüsyonlarının hazırlanmasından sorumlu şirket hakkında ceza soruşturması açma izni verilmemesi gerekmektedir.
-
Kaymakam 12 Haziran 2009 tarihinde, müfettişin görüşüne uyarak, ceza soruşturması açılmasını reddetmiştir.
-
Başsavcılık bu karara itiraz etmiştir. İzmir Bölge idare Mahkemesi 10 Eylül 2009 tarihinde, itiraz edilen soruşturma raporunun yeterli ve uygun olduğu gerekçesiyle bu itirazın reddine karar vermiştir.
-
Bu nedenle, İzmir Başsavcılığı 2 Kasım 2009 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
C. Tazminat Davası
-
Başvuranlar 19 Nisan 2010 tarihinde, Sağlık Bakanlığına yaptıkları başvuruyla önceden tazminat talebinde bulunmuşlardır.
-
İdare, başvuranlara 3 Haziran 2010 tarihinde tebliğ edilen 20 Mayıs 2010 tarihli kararla, bu talebin reddine karar vermiştir.
-
Başvuranlar bunun üzerine 21 Temmuz 2010 tarihinde İzmir İdare Mahkemesinde tazminat davası açmışlardır.
-
İzmir İdare Mahkemesi 8 Ekim 2010 tarihinde, başvuranların, söz konusu olayı öğrendikleri, yani mevcut durumda Tuana’nın otopsi raporunun kendilerine tebliğ edildiği 18 Kasım 2008 tarihinden itibaren bir yıl içinde tazminat davası açmış olmaları gerektiği gerekçesiyle, başvuranların talebinin reddine karar vermiştir.
-
Danıştay 19 Şubat 2014 tarihinde, zaman aşımı süresinin, başvuranların, ihtilaf konusu eylemin idareye yüklenebilir olduğunu öğrendikleri tarihte başladığı gerekçesiyle, İzmir İdare Mahkemesinin 8 Ekim 2010 tarihli kararının bozulmasına karar vermiştir.
-
Danıştay 16 Kasım 2015 tarihinde, Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan karar düzeltme talebini reddetmiştir.
-
Söz konusu dava halen İzmir İdare Mahkemesinde derdesttir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
- Somut olayla ilgili iç hukuk kuralları ve uygulaması, Aydoğdu/Türkiye (No. 40448/06, §§ 37-47, 30 Ağustos 2016) kararında ele alınmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuranlar, Sözleşme’nin 2, 6 ve 13. maddelerine dayanarak, yeni doğan bebeklerinin ölümüne, onlarla ilgilenen hastane tıbbi personelinin ihmallerinin neden olduğunu iddia etmektedirler. Bu bağlamda, söz konusu personelin cezasız kalmasından ve yargı organları önündeki davalarının hızlı ve etkin şekilde görülmediğinden yakınmaktadırlar.
-
Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
-
Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince, Sözleşme ve Protokolleri gereğince başvuranlar tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelerle sınırlı olmadığını ve bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamındaki inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebilir (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018). Somut olayda, Mahkeme, şikâyetlerin Sözleşme’nin yalnızca 2. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
-
Sözleşme’nin 2. maddesinin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet öncelikle, iç hukukta yürütülen yargılamanın, 20 Eylül 2008 tarihli epidemiden önce prematüre doğumu nedeniyle 13 Eylül 2008 tarihinde hayatını kaybeden Aleyna ile ilgili olmadığını ve başvuranların hiçbir zaman, Aleyna meselesinin soruşturma konusu olmadığı iddiasında bulunmadıklarını belirtmektedir. Dolayısıyla Hükümete göre, altı aylık süre kuralı başvurunun bu kısmı ile ilgili olarak ihlal edilmiştir. Tuana ile ilgili yargılama hususunda, Hükümet, başvuranların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruda bulunmadan önce, ilk olarak idare mahkemeleri önündeki yargılamanın sonucunu beklemeleri ve sonrasında Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaları gerektiği değerlendirmesinde bulunarak, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmektedir.
-
Mahkeme, başvuranların, bebekleri Aleyna’nın hayatını kaybetmesi sonrasında, Cumhuriyet savcısına herhangi bir şikâyette bulunmadıklarını gözlemlemektedir. Başsavcılık, ölümün şüpheli olmadığı değerlenmesinde bulunarak re’sen soruşturma da açmamıştır. Başvuranlar öte yandan, bu ölüm vakası ile ilgili olarak davalı Devlette başkaca herhangi bir hukuki teşebbüste bulunmamışlardır. Ceza soruşturması yalnızca Tuana ve diğer on iki bebeğin 20 Eylül 2008 tarihinde hayatlarını kaybetmesi ile ilgiliydi. Başvuranlar, Mahkeme’ye başvuruda bulunduklarında, altı aydan fazla bir süredir iç hukukta herhangi bir ceza soruşturması ya da adli işlem yürütülmediğini bilmekteydiler. Bu nedenle, Mahkeme, başvuranların, Aleyna’nın ölümü ile ilgili şikâyetlerinin vaktinden sonra yapıldığı ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
-
Tuana’nın ölümüne ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak, Mahkeme, yargılamanın idare mahkemeleri önünde derdest olduğunu gözlemlemektedir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönü ile ilgili şikâyetler vaktinden önce yapılmış olup, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
-
Buna karşılık, Mahkeme, davanın koşullarında, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki iddianın doğrudan başvuranların Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü bağlamındaki şikâyetlerinin özüne sıkı sıkıya bağlı olduğu ve dolayısıyla esastan birleştirilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Mahkeme ayrıca, söz konusu şikâyetlerin başkaca herhangi bir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit etmektedir.
B. Esas Hakkında
-
Tarafların İddiaları
-
Başvuranlar, yeni doğan bebekleri Tuana’nın hayatını kaybetmesi konusunda adli yönden cevap verilmemiş olmamasından yakınmaktadırlar. Başvuranlar, davanın koşullarının Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünün ihlaline neden olduğunu ileri sürmektedirler.
-
Hükümet bu şikâyetleri reddetmektedir. Hükümet, başvuranların, sağlık çalışanlarının sorumluluğunu araştırtmak için iki yola sahip olduklarını; adli makamların soruşturma yürütmeye ve başvuranların iddialarını incelemeye özen gösterdiklerini; öte yandan yargı makamlarının, bilirkişi raporlarına dayanarak bu iddiaları reddetmekte haklı olduklarını belirtmektedir. Hükümet, tazminat davasının halen ulusal mahkemeler önünde derdest olduğunu ve başvuranların, bilhassa yargılamanın iddiaya göre makul olmayan süresi ile ilgili şikâyetlerini Anayasa Mahkemesi’ne sunabileceklerini belirtmektedir. Hükümet aynı zamanda, bilirkişilere göre, başvuranların bebeğinin de aralarında bulunduğu on üç bebeğin 20 Eylül 2008 tarihinde hayatını kaybetmesine iç etkenler nedeniyle hastane bünyesinde gelişen bir bakterinin değil, dış etkenlerin, yani yeni doğan bebeklere verilen ve kompozanlarından biri patojen ajan enterobacter cloacae ile enfekte olan NaCl’nin olduğu TPN solüsyonlarının neden olduğunu ifade etmektedir. Böyle bir enfeksiyonun nedeninin bilirkişiler tarafından araştırıldığını; ancak bir sonuca varılmadığını belirtmektedir. Hükümet, bilirkişi raporlarının, davanın koşullarında hastane personelinin ihmalkarlığının ve herhangi bir yetkinlik ya da tıbbi ekipman eksikliğinin bulunmadığını anlamaya imkan verdiği kanaatindedir.
-
Mahkeme’nin Değerlendirmesi
-
Mahkeme, sağlık alanında 2. maddeden doğan usuli yükümlülük konusundaki genel ilkeler için, Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz [BD], (No. 56080/13, §§ 214-221, 19 Aralık 2017) kararına atıfta bulunmaktadır.
-
Mahkeme, başvuranların, yeni doğan bebeğinin ölümüne kasten neden olunduğunu ne açıkça ne de zımnen iddia etmediklerini gözlemlemektedir. İlgililer, kızları Tuana’nın hayatına mal olan nozokomiyal enfeksiyonun hastane tıbbi personelinin ihmallerinden kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin bu durum karşısında gerekli ivedilik, kararlılık ve özenle tepki göstermedikleri; yargı mekanizmasının, hastane yetkililerinin, sağlık çalışanlarına üst düzey bir yetki sağlamak ve hastaların hayatlarını koruma teminatı vermek için gerekli düzenlemeleri yapıp yapmadıklarını belirlemeye imkân vermeye uygun şekilde işlemediği kanısındadırlar.
-
Dolayısıyla Mahkeme’nin görevi, başvuranların sahip oldukları hukuk yollarının etkinliğini kontrol etme ve böylelikle yargı sisteminin, hastaların yaşam hakkını korumak amacıyla yasama ve düzenleyici çerçevenin düzgün bir şekilde uygulanmasını sağlayıp sağlamadığını belirleme görevine de sahip olacaktır; bu durum, başlatılan yargılamaların başvuranlara, iddialarını bilfiil inceletme ve tıbbi personel tarafından, tespit edilmesi olası her türlü mevzuat ihlalini cezalandırma imkanı verip vermediğini araştırmayı gerektirmektedir.
-
Mahkeme, başvuranların haklarını ileri sürmek için, biri ceza diğeri hukuk olmak üzere iki dava açtıklarını tespit etmektedir. Başvuranlar tarafından açılan yargılamaların hiçbiri davanın koşullarında, Sözleşme bağlamındaki şikâyet konusunda etkin bir telafi sağlamak için gerekli yetki ya da yeterliliğe sahip olmayan bir makama uygunsuz ya da keyfi şekilde yapılmış olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla, mesele, davanın somut koşullarında, Türk hukuk sisteminin bir bütün olarak, söz konusu davanın olması gerektiği gibi ele alınmasına imkân verip vermediğini tespit etmektir.
-
Mahkeme, ceza yargılaması ile ilgili olarak, somut olayda, suçlanan tıbbi personel ve işveren kurum hakkında kamu hukukunun uygulandığını ve söz konusu yargılamanın 4483 sayılı Kanun ile düzenlendiğini gözlemlemektedir.
-
Mahkeme, başvuranların açık bir şekilde, yeni doğan bebekleri Tuana’nın hayatını kaybetmesi karşısında adli yönden cevap verilmemiş olmasından yakındıklarını kaydetmektedir (yukarıda 43. paragraf). Mahkeme daha önce, 2. maddeden kaynaklanan usul yükümlülüğüne riayet edilmesi amacıyla, tıbbi bağlamda ortaya çıkan karmaşık meseleler ile ilgili olarak yürütülen bir soruşturmanın kapsamının, bireyin ölüm zamanı ve doğrudan nedeni ile sınırlı olarak değerlendirilemeyeceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, § 237). Buna karşın, Mahkeme, ilk bakışta savunulabilir olan ve ihmalkârlık ile başlamış olabilecek olaylar zincirinin hastanın ölümüne neden olduğu yönünde bir iddia var olduğunda, bilhassa iddia da, nozokomiyal bir enfeksiyondan söz edildiğinde, yetkililerden meseleyi derinlemesine bir şekilde incelemelerinin beklenebileceği kanaatine varmıştır (ibidem, § 237). Somut olayda, çok sayıda bilirkişi raporunun ceza soruşturması sırasında hazırlandığı doğrudur (11, 18 ve 22. paragraflar). Bunun yanı sıra, bu raporlar, başvuranların yeni doğan bebeği ile hastanedeki diğer on iki bebek için ölümcül sepsise neden olan TPN solüsyonu kontamine eden patojen ajanın var olduğunu ortaya koymakla yetinmektedirler. Bu nedenle, müfettişin 14 Ocak 2009 tarihli raporunda (yukarıda 18. paragraf) yalnızca, enfeksiyonun kesin nedenini “bu aşamada” belirlemenin mümkün olmadığından söz edilmektedir. Bilirkişiler 1 Haziran 2009 tarihli tıbbi raporda (yukarıda 22. paragraf) “mevcut” bilimsel verilere atıf yaparak aynı tespite varmaktadırlar. Başvuranların yeni doğan bebeği ile diğer on iki bebeğin, kontamine ilaçlarla hastaneye taşınan bir enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybetmesi karşısında, Mahkeme, trajik ölümlere neden olan olaylar örgüsünü açığa kavuşturmak için alınan tedbirlerin uygun olduğu değerlendirmesinde bulunabilmeyi kabul edemez. Başvuranların yeni doğan bebeği Tuana da dâhil olmak üzere ilgilenilen bebeklerin çok sayıda ölümü ile ilgili olarak kendilerine sunulan olaylar ışığında, başvuranların yeni doğan bebeğine ve diğer bebeklere sonradan uygulanan ilaçların başlangıçta kontaminasyonuna yol açan nedenleri, eylemleri, ihmalleri aydınlığa kavuşturmak ve TPN solüsyonunun kontamine olması konusunda hastane personelinin ve/veya bir dış şirketin doğrudan ya da dolaylı olarak sorumlu olup olmadığı sorusuna cevap vermek amacıyla ek tedbirler almak ulusal makamlara düşmektedir. Ancak somut olayda durum böyle değildir. Bu nedenle, Mahkeme ancak, söz konusu olaylar ile ilgili yürütülen soruşturmanın, Sözleşme’nin 2. maddesi gereğince Devlete düşen usuli yükümlülük doğrultusunda yeterince kapsamlı ve etkin olmadığı sonucuna varabilir.
-
Başvuranlar tarafından idare mahkemeleri önünde açılan tazminat davası, yaklaşık sekiz yıldan beri ulusal mahkemeler önünde derdesttir. Dosyadaki unsurlar göz önüne alındığında, böyle bir sürenin davanın koşullarıyla haklı gösterildiği görülmemektedir. Mahkeme, tıbbi ihmalkârlık ile ilgili suçlamaları aydınlatmak amacıyla açılan bir davanın iç hukukta böylesine uzun sürebilmesini kabul edemez (Kudra/Hırvatistan, No. 13904/07, § 120, 18 Aralık 2012 ve Süleyman Ege/Türkiye, No. 45721/09, § 59, 25 Haziran 2013). Mahkeme, somut olaydakine benzer koşullarda, yetkililerin hızlı bir şekilde harekete geçmesinin, halkın güvenini ve hukuk Devletine olan bağlılığını koruma hususunda büyük önem arz ettiğini hatırlatmak istemektedir (Paul ve Audrey Edwards/Birleşik Kralllık, No. 46477/99, § 72, AİHM 2002‑II ve Oyal/Türkiye, No. 4864/05, §§ 74-76, 23 Mart 2010). Mahkeme, benzer gecikmelerin, yalnızca davacı taraf için değil, fakat aynı zamanda ilgili sağlık çalışanları açısından da dayanılması güç bir belirsizliği sürdürebilecek nitelikte olduğunu ifade etmektedir (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, § 236). Bu bağlamda, yargı sistemini, mahkemelerine Sözleşme’nin bilhassa 2. maddesinden ileri gelen yükümlülüklerde yer alan gerekleri karşılamaya imkân verecek şekilde düzenleme görevi Devlete aittir (Zafer Öztürk/Türkiye, No. 25774/09, § 58, 21 Temmuz 2015). Netice itibarıyla, ulusal mahkemeler önündeki tazminat davasından da bir netice alınmadığı sonucuna varmak uygun olacaktır.
-
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, davanın koşullarında, 2. maddenin Devlete yüklediği pozitif yükümlülüğün gerektirdiği üzere, ulusal sistemin bütünüyle, bebekleri Tuana’nın hayatını kaybetmesinden yakınan başvuranların iddialarına uygun ve yeterince hızlı bir açıklama getirmedikleri kanaatine varmaktadır.
-
Ulusal makamların, başvuranların, bebekleri Tuana’nın hayatını kaybetmesi ile ilgili davasını, Sözleşme’nin 2. maddesinin gerektirdiği titizlikle ele almamaları nedeniyle, Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin ilk itirazını reddetmekte (Šilih/Slovenya [BD], No. 71463/01, § 211, 9 Nisan 2009) ve bu maddenin usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Başvuranlar, maddi tazminat olarak 100.000 avro; manevi tazminat olarak ise 140.000 avro talep etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Mahkeme önünde yapmış oldukları masraf ve giderler için 1.741 avro talep etmektedirler. Kanıtlayıcı belge olarak, avukatlık ücret makbuzu ve posta masraflarına ilişkin faturalar sunmaktadırlar.
-
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
-
Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşılık, manevi tazminat olarak başvuranlara müştereken 20.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
-
Masraf ve giderler ile ilgili olarak, Mahkeme, bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masrafların iade edilebileceğini hatırlatmaktadır. Somut olayda, Mahkeme elinde bulunan belgeleri göz önünde bulundurarak, başvuranlar tarafından Mahkeme önündeki yargılama için talep edilen meblağın tamamının ödenmesine karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Hükümet tarafından Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü ile ilgili olarak ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasını esasla birleştirmeye ve reddetmeye;
-
Başvurunun, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü bağlamındaki, Tuana Bilinmiş’in ölümüne ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak kabul edilebilir olduğuna; geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;
-
Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara müştereken, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere,
i. Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 20.000 avro (yirmi bin avro) ödenmesine;
ii. Masraf ve giderler için, başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 1.741 avro (bin yedi yüz kırk bir avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 23 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.