CASE OF A.K. v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
A.K. / TÜRKİYE
(Başvuru No. 27607/11)
KARAR
STRAZBURG
9 Ekim 2018
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
A.K. / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Julia Laffranque,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 4 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan A.K.nin (“başvuran”) 3 Şubat 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 27607/11) bulunmaktadır. Mahkeme, başvuranın kimliğinin saklı tutulması yönünde re’sen karar vermiştir (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. maddesinin 4. fıkrası).
-
Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat İ.H. Bozat tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuru, 14 Kasım 2013 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
-
Başvuran 1962 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
-
Başvuran, 26 Mayıs 2000 tarihinde, saat 1.45 sularında B.B. isimli bir kişi tarafından evinde saldırıya uğramıştır. Aynı gün saat 3.30’da polis tarafından düzenlenen ifade tutanağında, başvuranın, saldırganla üç gün önce tesadüfi bir şekilde karşılaştığı; olay günü, B.B.nin iki arkadaşı ile birlikte onun evine geldiği; içkili bir yemek sonrasında B.B.nin iki arkadaşının gittiği ve ikisinin yalnız kaldığı; yemek sırasında, B.B.nin cebinden bir hap çıkardığı ve bardağına atmak istediği; kendisinin de hapı alarak çöpe attığı; bu hapları B.B.ye geri vermeyi kabul etmemesi nedeniyle B.B.nin mutfağa giderek bıçak aldığı ve kendisine saldırdığı; B.B.nin, kolyesini tutup çektiği ve bıçakla saldırdığı; çığlık sesleri üzerine komşularının kendisine yardıma geldiği ve hastaneye götürdükleri bilgileri yer almaktadır. Başvurana yapılan tıbbi muayene sonucunda, ilgilinin vücudunun farklı yerlerinde çok sayıda yara bulunduğu tespit edilmiştir.
-
Adli Tıp Kurumu tarafından 1 Haziran 2000 tarihinde düzenlenen tıbbi raporda, başvuranın vücudunda gözlemlenen yaraların hayati tehlike arz etmediği ve on gün istirahat gerektirdiği sonucuna varılmıştır.
-
B.B. 7 Haziran 2000 tarihinde basit darp ve yaralama ile suçlanmış ve Sulh Ceza Mahkemesine gönderilmiştir.
-
Adli Tıp Kurumu 10 Temmuz 2000 tarihinde, başvuranın yaralarının on beş günlük istirahat gerektirdiğini bildiren ikinci bir rapor düzenlemiştir.
-
Ardından Sulh Ceza Mahkemesi, 11 Temmuz 2000 tarihinde görevsizlik kararı vererek, dava dosyasını Asliye Ceza Mahkemesine göndermiştir.
-
Asliye Ceza Mahkemesi 29 Ocak 2001 tarihli duruşma sırasında sanığı dinlemiştir. Sanık ifadesinde, içkili bir akşam sonrasında, başvuranın geceyi kendisinde geçirme teklifinde bulunduğunu beyan etmiştir. Odada uzandığı sırada, başvuranın, yanına geldiğini ve kendisini okşamaya başladığını ifade etmiştir. Bunun üzerine odadan çıktığını; başvuranın kendisini takip etmesi nedeniyle mutfağa geçerek bıçak aldığını ve başvurandan kaçmak için onu yaralamak zorunda kaldığını belirtmiştir. Ayrıca, kıyafetlerini ve kişisel eşyalarını olay yerinde bırakarak aceleyle apartmandan çıktığını beyan etmiştir. B.B. hırsızlıkla suçlandığı başka bir ceza davası kapsamında tutuklu olduğunu da eklemiştir.
-
Takip eden duruşmalarda, Asliye Ceza Mahkemesi tarafından, civar sakinlerinin tanık ifadeleri alınmıştır. İlgililer, başvuranı bina önünde kanlar içinde gördüklerini ve neredeyse çıplak sayılabilecek ve elinde bıçak olan bir adamın kaçtığını ifade etmişlerdir. Mahkeme aynı zamanda, yaraların niteliği ile ilgili olarak da Adli Tıp Kurumundan bilgi almıştır. Adli Tıp Kurumu, söz konusu yaraların kalıcı görülebilir iz bırakacak nitelikte olmadığını bildirmiştir.
-
Mahkemeye gönderilen bir dilekçede, başvuran travesti olduğunu ifade etmiştir. Başvuran ayrıca, sanığın ve arkadaşlarının, evine gelir gelmez televizyonunun, müzik setinin yanı sıra kolyesinin ve bilekliğinin değerini sorduklarını anlatmadan önce B.B. ile nasıl tanıştıklarını da beyan etmiştir. Başvurana göre, yemeğin parasını ödediği sırada, B.B. cüzdanında bulunan parayı fark etmişti. Daha sonra, yemek sırasında, başvuran, B.B.nin, bardağına hap koyduğunu görmüştü; B.B. bu ilacın afrodizyak olduğunu söylemişti. Bunun üzerine başvuran, bu ilacın uyuşturucu olduğunu söyleyerek çöpe atmıştı. B.B.nin iki arkadaşının gitmesinden sonra, başvuran ve B.B. odaya geçmişlerdi. Uzun bir hazırlık aşaması yaşamış olmalarına rağmen, B.B. ereksiyon olmamış ve demoralize bir halde odadan çıkmıştı. Sonrasında, başvuran cüzdanının yerinde olmadığını fark etmişti. O sırada mutfağın kapısının önünde duran B.B.nin elinde mutfak bıçağı vardı ve bıçağı sallayarak, kolyesini çekip koparmıştı. Başvuran bıçağı almaya çalışmış ancak başarılı olamamıştı. B.B. bunun üzerine “Seni ve bütün senin gibileri öldüreceğim.” demişti. B.B.nin saldırganlığı karşısında, başvuran yardım istemek ve aynı zamanda saldırganın binadan çıkmasını önlemeye çalışmak için merdiven boşluğuna doğru kaçmış; sonrasında komşuları tarafından kurtarılmıştı. B.B. binanın yakınında kendisini bekleyen iki arkadaşı ile birlikte kaçmıştı. Bir komşu, B.B. arabayla kaçarken silahı atmadan önce, onun elinden bıçağı almaya ve üç adamı kovalamaya çalışmıştı. Olaydan sonra, B.B., transseksüel bir arkadaşı da olmak üzere bazı tanıdıklarından, hakkında şikâyetçi olmamasını istemeleri için, başvuranın evine gitmelerini talep etmişti. Transseksüel arkadaşı, B.B.nin çalınan eşyaları geri vereceğine söz vermişti. B.B. ayrıca, tehdit etmeden önce, uzlaşma istemiyle başvuranın kendisini de aramıştı. B.B. aynı zamanda, başvuranın şikâyetçi olması halinde herhangi bir riske girmeyeceğini ve cinsel taciz mağduru olduğunu ifade ederek kendisini savunacağını da belirtmişti. Başvuran, cinsel yöneliminin, soruşturmayı yapan polislerin çalışmaları üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu da eklemişti. Başvurana göre, şiddetli bir saldırıya uğradığını ve gasp mağduru olduğunu belirtmiş olmasına rağmen, soruşturma gereken özenle yürütülmemişti.
-
Başvuranın avukatı 18 Ocak 2002 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesine gönderdiği dilekçede; olayın vahameti göz önünde bulundurulduğunda, müvekkiline yönelik saldırının öldürmeye teşebbüs ve gasp olarak nitelendirilmesi gerektiğini ileri sürmüş ve davanın Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesini istemiştir. Avukat, yaptığı araştırmalara göre, sanık hakkında derdest olan beş farklı soruşturma ve yargılama olduğunu ayrıca bu dosyalara göre, ilgilinin eşcinsellerle duygusal ilişkileri olduğunu ve onlara karşı suçlar işlediğini belirtmiştir.
-
Daha sonraki duruşmalarda, mahkeme, olay akşamı yemekte olan B.B.nin iki arkadaşının da tanık sıfatıyla ifadelerini almıştır. Başvuranın avukatı, mahkemeden, en kısa zamanda davanın Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesini ve yargılamanın daha fazla uzamasına izin vermemesini talep etmiştir.
-
Başvuranın avukatı 4 Eylül 2002 tarihli başvuruda, olayların öldürmeye teşebbüs ve gasp olarak nitelendirilmesi gerektiğini tekrar etmiş; müvekkilinin eşcinsel olması nedeniyle polis tarafından eksik bir soruşturma yürütüldüğünü ileri sürmüş ve davanın ağır ceza mahkemesine gönderilmesini istemiştir. Başvuran 25 Kasım 2002 tarihinde talebini tekrarlamıştır.
-
Asliye Ceza Mahkemesi, 28 Kasım 2002 tarihinde, nitelikli hırsızlık nedeniyle ayrı bir ceza davası açılması gerekliliği hakkında karar vermesi amacıyla dava dosyasını Cumhuriyet Savcısına göndermeye karar vermiştir. Cumhuriyet Savcısı, yürüttüğü soruşturma sonucunda, 25 Aralık 2002 tarihinde, B.B.yi ağır nitelikli hırsızlık suçuyla suçlamış ve Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesinde ikinci bir dava açılmıştır.
-
Ağır Ceza Mahkemesi önündeki birinci duruşma sırasında, 8 Mayıs 2003 tarihinde, başvuranın ifadeleri dinlenilmiş ve başvuran duruşmaya müdahil olarak katılmıştır. Başvuran, polisteki ifadesi ile ilgili olarak sorguya çekildiğinde, avukatıyla görüştükten sonra, cinsel yönelimini bu aşamada açıklamamanın yararlı olduğu kanaatine vardığını belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi 18 Eylül 2003 tarihli duruşma sırasında, sanığın ifadesinin istinabe yoluyla alındığını tespit etmiş; ifadesi okunmuş ve dosyaya konmuştur. Başvuranın avukatı, 7 Ocak 2004 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği dilekçede, olayların adam öldürmeye teşebbüs olarak yeniden nitelendirilme ihtimali, suçun niteliği ve sanığın, çok sayıda ceza yargılaması ve soruşturmasına konu olan kişiliği göz önünde bulundurularak, B.B.nin tutuklanması talebinde bulunmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi 13 Ocak 2004 tarihli duruşma sırasında, tanıkları yeniden dinlemeye gerek olmadığı değerlendirmesinde bulunmuş ve tanıklar tarafından Asliye Ceza Mahkemesi önünde verilen ifadeleri dosyaya koymuştur. Asliye Ceza Mahkemesi önünde açılan dava dosyası, Ağır Ceza Mahkemesindeki dosya ile birleştirilmiştir.
-
Ağır Ceza Mahkemesi 11 Mayıs 2005 tarihinde, Adli Tıp Kurumuna göndermek amacıyla başvuran ile ilgili tıbbi belgelerin talep edilmesine ve Ceza Kanunu’nun kasten adam öldürme ile ilgili hükümlerinin uygulanma olasılığını göz önünde bulundurarak sanığın savunmasını yeniden dinlemeye karar vermiştir.
-
Adli Tıp Kurumu 4 Mart 2005 tarihli raporunda yeniden, saldırı sırasında başvuranın aldığı yaraların hayati tehlike arz etmediği, on beş gün istirahat gerektirdiği ve başvuranda kalıcı görülebilir yara izleri bulunduğu sonucuna varmıştır.
-
Sanık dinlenilemediği için, 11 Mayıs 2004 ve 13 Haziran 2006 tarihleri arasında, duruşmalar yedi kez ertelenmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi bu süre zarfında, başvuranın avukatı tarafından, B.B.nin tutuklaması yönünde yapılan talepleri reddetmiş ve farklı Asliye Ceza Mahkemeleri tarafından, sanığın üç mahkûmiyeti ile ilgili kararları dosyaya koymuştur. Başvuranın avukatı, bazı suçlar bakımından zaman aşımı riskinin söz konusu olduğunu da belirtmiştir.
-
Sanık, 12 Ekim 2006 tarihli duruşma sırasında beyanlarını tekrar etmiştir.
-
Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Kasım 2006 tarihinde kararını vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, B.B.yi, sonuçlarını (kalıcı görülebilir yara izleri) göz önünde bulundurarak ağır darp ve yaralama suçundan suçlu bulmuş ve olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun 456. maddesinin 2. fıkrası uyarınca üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, ağır nitelikli hırsızlık suçuna ilişkin olarak, bire karşı iki oyla sanığın beraatına karar vermiştir. Başvuranın, kolyesinin ve parasının çalındığı iddiasının kesin olarak kanıtlanmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur. Dosyadaki unsurlar ışığında, Ağır Ceza Mahkemesi, sanık ile başvuran arasında -sanığa göre, başvuranın ileri gitmesi; başvurana göre ise, B.B.nin uyuşturucu ilaç kullanması nedeniyle- kavgaya dönüşen bir tartışma çıktığını tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu kavga esnasında, sanığın neredeyse çıplak bir vaziyette, olay yerinde kıyafetlerini, cüzdanını, araba anahtarları ve iki adet cep telefonunu bırakarak kaçmadan önce mutfak bıçağıyla başvuranı yaraladığını tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesine göre, bir kişinin geride kişisel eşyalarını bırakarak neredeyse çıplak bir vaziyette kaçması, hayatın olağan akışına ters düşmekteydi. Bunun yanı sıra, bir mahkûmiyeti desteklemek için ikna edici ve inandırıcı deliller bulunmaması nedeniyle, sanığın üzerine atılı bu suçtan beraat etmesinin uygun olduğu kanaatine varmıştır.
-
Başvuran 20 Şubat 2007 tarihinde, bir yandan esasa bakan hâkimler tarafından benimsenen darp ve yaralamaların nitelendirmesine, diğer yandan nitelikli hırsızlık suçundan beraat etmesine itiraz ederek temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran aynı zamanda, ağır darp ve yaralama nedeniyle mahkûm edilmesine karşı da temyiz başvurusunda bulunmuştur.
-
Başvuranın avukatı 22 Ekim 2009 tarihinde Yargıtay’a gönderdiği dilekçede, temyiz incelemesinin hızlandırılmasını talep etmiştir. Kasten yaralama ve darp suçunun zaman aşımına uğrama riskinden bahsederek, yargılamadaki gecikmelere dikkat çekmiştir. Müvekkilinin saldırganının cezasız kalmasından endişe duyduğunu belirtmiştir. Müvekkilinin birçok yerinden yaralandığını, kalıcı görülebilir yara izleri bulunduğunu ve bu suç nedeniyle sanığın bir günlüğüne bile özgürlüğünün kısıtlanmadığını ifade etmiştir. Başvuranın avukatı, müvekkilinin, -hastanede polislerin fark ettiği- cinsel yönelimi nedeniyle soruşturmanın ciddiyetle yapılmamış olma ihtimalinden bahsetmiştir.
-
Yargıtay 1 Nisan 2013 tarihinde, darp ve yaralama suçunun işlenmesinden bu yana yedi yıl altı aydan fazla bir süre geçtiğini belirterek, söz konusu suçun zaman aşımına uğradığını değerlendirmiştir. Yargıtay bu nedenle B.B.nin üzerine atılı suçtan mahkûmiyetini bozmuş ve ceza davasının düştüğü sonucuna varmıştır. Bunun yanı sıra, B.B.nin ağır nitelikli hırsızlık suçuyla ilgili beraat kararını da bozmuş; dosyadaki unsurlar ışığında, bu suçun işlendiğinin tespit edildiği değerlendirmesinde bulunmuştur.
-
Bozma üzerine, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 12 Haziran 2014 tarihinde, B.B.yi ağır nitelikli hırsızlıktan suçlu bulmuştur. Ağırlaştırıcı koşullar, suçun silahla işlenmiş olması, suçun mağdurun evinde işlenmiş olması ve suçun gece vakti işlenmiş olması idi. B.B., yeni Ceza Kanunu’nun 149. maddesinin 1. fıkrasının a), d) ve h) bentleri gereğince -sanığın lehine olan hüküm- altı yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir.
-
Yargıtay’ın internet sitesinde (http://www.yargitay.gov.tr/) yer alan dosyadan, ilk derece mahkemesinin kararının, 16 Ekim 2017 tarihinde bu mahkeme tarafından onandığı anlaşılmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerine dayanarak, söz konusu şiddet eylemlerinin faili hakkında başlatılan ceza yargılamasının, ulusal makamların ivedilikle hareket etmemeleri nedeniyle zaman aşımı oyunuyla düştüğünden yakınmaktadır. Başvuran, saldırganın cezasız kaldığını düşünmekte ve bu bağlamda, makamların makul süre içinde etkin bir yargılama yürütme yükümlülüklerini yerine getirmediklerini iddia etmektedir. Başvuran aynı zamanda, soruşturmanın yürütülmesinde ayrımcılığı yasaklayan iç hukuk hükümlerinin ihlal edildiğinden de yakınmaktadır.
-
Mahkeme, bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, AİHM 2018). Somut olayda, Mahkeme, şikâyetlerin Sözleşme’nin yalnızca 3. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz. "
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, kasten yaralama ve darp suçunun 26 Kasım 2007 tarihi itibariyle zaman aşımına uğradığını iddia etmekte ve başvuranın avukatının, bir mahkûmiyetin bu tarihten sonra artık mümkün olamayacağını bilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Öte yandan, başvuranın avukatının 19 Ekim 2009 tarihinde Yargıtay’a yazdığı dilekçede, zaman aşımı riskine dikkat çekerek, temyiz incelemesinin hızlandırılması talebinde bulunduğunu belirtmiştir. Hükümet dolayısıyla, 19 Ekim 2009 tarihinde, başvuranın, ceza yargılamasının, şikâyeti için artık etkili bir telafi sağlamayacağını ve bu tarihten itibaren altı ay içerisinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunması gerektiğini bilmesi gerektiği kanaatindedir. Hükümet, işbu başvurunun 3 Şubat 2011 tarihinde yapıldığını belirterek, Mahkeme’yi söz konusu şikâyeti altı aylık süre kuralına riayet etmeme nedeniyle reddetmeye davet etmektedir.
-
Öte yandan, Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ve başvuranın, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş olması gerektiğini ileri sürmektedir.
-
Altı aylık süreye riayet edilmemesi bağlamındaki iddia ile ilgili olarak, Mahkeme, bir ceza soruşturması zaman aşımının etkisiyle sona erdiğinde, altı aylık sürenin, ulusal mahkemelerin, ceza davasının zaman aşımı nedeniyle düştüğünü tespit ettikleri iç hukuktaki nihai karardan itibaren işlemeye başladığını değerlendirmektedir. Dolayısıyla, Hükümetin bu hususla ilgili iddiası kabul edilemez. Somut olayda, ceza yargılamasının kasten yaralama ve darp ile ilgili kısmı, Yargıtay’ın, söz konusu suçun zaman aşımından etkilendiğini tespit ettiği 1 Nisan 2013 tarihli kararıyla kapanmıştır. İşbu başvurunun 3 Şubat 2011 tarihinde yapılmış olması sebebiyle, altı aylık süreye riayet edilmiştir. Dolayısıyla, Hükümetin bu hususla ilgili itirazı reddedilmelidir.
-
Başvuranın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmadan önce Anayasa Mahkemesine başvurması gerekip gerekmediği hususu ile ilgili olarak, Mahkeme, bu yeni hukuk yolunu daha önce, tapu kaydının düzeltilmesine ilişkin bir davanın hakkaniyetten yoksun olduğu iddiası ile ilgili Hasan Uzun ((kk.), No. 10755/13, §§ 25‑27, 30 Nisan 2013) davası kapsamında incelediğini hatırlatmaktadır. Bu davada, ilk olarak iç hukuktaki yargılamanın 25 Eylül 2012 tarihinde yani bu yeni hukuk yolunun oluşturulmasından sonra sona erdiğini tespit ettikten sonra, yukarıda anılan hukuk yolunun başlıca yönlerinin incelenmesi akabinde, Hasan Uzun’un bu hukuk yolunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmadan önce kullanması gerektiği sonucuna varmıştır.
-
Ancak Mahkeme, işbu başvurunun 3 Şubat 2011 tarihinde yani yeni hukuk yolunun oluşturulmasından çok önce ve ileri sürülen olaylardan yaklaşık on bir yıl sonra yapılmış olması nedeniyle Hasan Uzun davasından (yukarıda anılan) farklılık gösterdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, başvuran kendisine başvuruda bulunduğunda, saldırının sorumlusu kişiye karşı açılan yargılamanın halen ulusal mahkemeler önünde derdest olduğunu tespit etmektedir. Ancak somut olayda asıl mesele, başvuranın uğradığı saldırısı karşısında yetkililerin tutumunun, Sözleşme’nin 3. maddesiyle birlikte soruşturma yükümlülüğünde zımnen yer alan makul özen ve çabukluk gerekliliği ile uyumlu olup olmadığını belirlemektir. Mahkeme, saldırının 2000 yılında yaşandığını göz ardı etmemek gerektiğini ve başvuranın Mahkeme’ye başvuruda bulunmadan önce on yıldan fazla bir süre beklediğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, ilgiliden, başvuruda bulunduğu tarihten sonra oluşturulmuş bir hukuk yolunu tüketmesini ve davanın süresinin tekrar uzatılmasını talep etmenin hakkaniyete pek uygun olmadığı kanaatine varmaktadır (bk. aynı anlamda, Öztunç/Türkiye, No. 14777/08, § 58, 9 Şubat 2016). Mahkeme bu nedenle, somut olayda, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğinin, başvurunun Mahkeme’ye sunulduğu tarihte değerlendirilmesine ilişkin genel kurala aykırı davranılmasını haklı gösteren özel koşulların bulunmadığı sonucuna varmıştır (Baumann/Fransa, No. 33592/96, § 47, 22 Mayıs 2001).
-
Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi ile ilgili şikâyetini Anayasa Mahkemesi’ne taşıma yükümlülüğüne itiraz etmek zorunda olmadığı kanısındadır (bk. aynı anlamda, Sözleşme’nin 3. maddesi ile ilgili, Şükrü Yıldız/Türkiye, No. 4100/10, §§ 42-45, 17 Mart 2015, Enver Aydemir /Türkiye, No. 26012/11, § 56, 7 Haziran 2016 ve Müftüoğlu ve diğerleri/Türkiye, No. 34520/10 ve diğer 2, § 54, 28 Şubat 2017; bk. aynı zamanda, Sözleşme’nin 2. maddesi ile ilgili, Mızrak ve Atay /Türkiye, No. 65146/12, §§ 45-47, 18 Ekim 2016, Sıdıka İmren/Türkiye, No. 47384/11, §§ 47-51, 13 Eylül 2016, Başbilen/Türkiye, No. 35872/08, §§ 61-63, 26 Nisan 2016 ve Civek /Türkiye, No. 55354/11, § 39, 23 Şubat 2016). Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itiraz reddedilmelidir.
-
Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle örtüşmediğini tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
-
Başvuran, ceza yargılamasının yürütülmesinde ulusal makamların ivedilikle hareket etmediklerinden, kamu davasının kasten yaralama ve darp ile ilgili kısmının zaman aşımı oyunuyla düşmesinden ve saldırganın cezasız kalmasıyla sonuçlandığından yakınmaktadır. Başvuran ayrıca, soruşturmanın yürütülmesinde ayrımcılığı yasaklayan iç hukuk hükümlerinin ihlal edildiğini de ileri sürmektedir.
-
Hükümet, Mahkeme’nin içtihadına başvurduğunu ifade ederek, şikâyet edilen yargılamanın süresinin, ceza soruşturmasının etkinliği üzerinde bir etkisi olabileceğini kabul etmektedir. Hükümet, Sözleşme’nin 3. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabul edilebilirliğine ilişkin değerlendirmeyi Mahkeme’nin takdirine bırakmaktadır.
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 1. maddesiyle Yüksek Sözleşmeci Taraflara kendi egemenlik alanlarında bulunan herkese Sözleşme’de tanımlanan hak ve özgürlükleri güvence altına alma yönünde yüklenen yükümlülüğünün, 3. madde ile birlikte, söz konusu kişilerin herhangi bir şekilde, gerçek kişiler tarafından yapılsa dahi, kötü muamelelere maruz kalmalarına engel olmak için uygun tedbirleri almaları gerektirdiğini hatırlatmaktadır (bk. diğerleri arasında, A./Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, § 22, Derleme 1998‑VI, M.C./Bulgaristan, No. 39272/98, § 149, AİHM 2003‑XII ve O’Keeffe /İrlanda [BD], No.35810/09, § 144, CEDH 2014 (özetler)). Yetkili makamların üzerine düşen pozitif yükümlülükler, kişiye karşı suç işlenmesini caydırmaya elverişli ve gerçek kişilere karşı işlenebilecek şiddet eylemlerine yönelik bir koruma sunan uygun bir hukuki çerçeve uygulamaya koyma ve uygulama görevini içermektedir (bk. diğer karar arasında, Beganović/Hırvatistan, No. 46423/06, § 71, 25 Haziran 2009, Muta/Ukrayna, No. 37246/06, § 60, 31 Temmuz 2012, veCeachir/Moldova Cumhuriyeti, No. 50115/06, § 44, 10 Aralık 2013).
-
Bireyin fiziksel bütünlüğünü koruma pozitif yükümlülüğü, ceza soruşturmasının etkinliği ile ilgili meseleleri de kapsamaktadır, dolayısıyla bu yükümlülük, sadece Devlet görevlileri tarafından uygulanan kötü muamele vakıaları ile sınırlandırılamaz. Pozitif yükümlülüğün bu yönü, mutlak surette bir mahkûmiyet gerektirmese de, Sözleşme’nin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakların korunmasını sağlamak için özellikle ceza kanunlarının etkili bir şekilde uygulanmasını zorunlu kılmaktadır (yukarıda anılan Beganović kararı, §§ 69 ve devamı, İbrahim Demirtaş/Türkiye, No. 25018/10, § 26, 28 Ekim 2014 ve M.G./Türkiye, No. 646/10, § 79, 22 Mart 2016).
-
Sözleşme’nin 3. maddesi, yetkililere, olay ve olguların tespiti ile sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasına yönelik etkin bir resmi soruşturma yürütme görevi yüklemektedir. Bu yükümlülükler, gerçek kişiler söz konusu olduğunda dahi, suçlanan şahısların niteliğine bakılmaksızın uygulanmaktadır (yukarıda anılan M.C. kararı, § 151 ve daha yakın tarihte, A.Ş./Türkiye, No. 58271/10, § 52, 13 Eylül 2016). Makul ivedilik ve özen gereksinimi etkin soruşturma yükümlülüğünde zımni olarak yer almaktadır (bk. bilhassa, Menecheva/Rusya, No. 59261/00, § 67, AİHM 2006‑III). İç hukukta öngörülen koruma mekanizmaları, uygulamada, şiddet eylemleri failleri fiili olarak cezasız kalmayacak şekilde, önlerine gelen somut davaların esastan incelenmesini sona erdirmeye imkân veren makul süreler içerisinde işlemelidir. Nitekim iç hukukta öngörülen koruma mekanizmaları sadece teoride mevcutsa, Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından Devletin yükümlülüğü yerine getirilmiş sayılamaz: Bu mekanizmaların özellikle pratikte etkin bir şekilde işliyor olması gerekmektedir; bunun için de davanın ivedilikle ve gereksiz gecikmeler olmadan incelenmesi gerekmektedir (yukarıda anılan İbrahim Demirtaş kararı, § 30 ve yukarıda anılan M.G. kararı, § 82).
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesindeki usuli gerekliliklerin, ön soruşturma, somut olayda olduğu gibi, ulusal mahkemeler önünde dava açılmasına neden olduğunda, ön soruşturma aşamasının da ötesine geçtiğini hatırlatmaktadır: Yargılamanın tamamı, karar aşaması da dâhil olmak üzere, bu hüküm ile ortaya konulan gereklilikleri karşılamalıdır (Okkalı/Türkiye, No. 52067/99, § 65, AİHM 2006‑XII (özetler), ve yukarıda anılan Ceachir kararı, § 46; bk. aynı zamanda, Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında, Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, § 95, AİHM 2004‑XII).
-
Başvuran, soruşturmanın yürütülmesinde ayrımcılığı yasaklayan hükümlerin ihlal edildiğini ileri sürdüğü için, Mahkeme, ilgilinin bu şikâyeti hiçbir şekilde desteklendirmediğini kaydetmektedir. Başvuran, ulusal mahkemeler önünde, cinsel yöneliminin soruşturma aşamasında polisler üzerinde negatif bir etkiye sahip olabileceğini belirtmiş olmasına rağmen, soruşturmanın yürütülmesinde polise herhangi bir somut hata yüklememekte ve olası hataların cinsel yönelimiyle ne şekilde gerekçelendirildiğini açıklamamaktadır. Mahkeme, polislerin, başvurana karşı herhangi bir ayrımcılık yaptıklarını gösteren herhangi bir unsur bulunmadığını tespit etmektedir; öte yandan başvuran, Ağır Ceza Mahkemesi önünde, polis tarafından dinlendiği sırada cinsel yönelimini gizlediğini açıklamıştır. Mahkeme, dosyadaki unsurlara göre, başvuranın aslında en başında nitelikli hırsızlık nedeniyle ceza davası açılmadığından yakındığını tespit etmektedir. Ancak, polislerin bu hususla ilgili olarak suçlanamayacağının altını çizmek uygun olacaktır; polisler, delil unsurlarını topladıktan sonra, dosyayı, şüphelinin soruşturulup soruşturulmayacağına ve şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar veren savcılığa iletmişlerdir. Bunun yanı sıra, Mahkeme, olayın ardından yaklaşık iki buçuk yıl geçmesi sonrasında ancak müdahalede bulunulmasına rağmen, nitelikli hırsızlık suçundan bir ceza davası açıldığını ve Ağır Ceza Mahkemesi önünde de bir dava açıldığını gözlemlemektedir.
-
Mahkeme aynı zamanda, başvuranın, Mahkeme önünde, uğradığı saldırıya cinsel yöneliminin sebep olduğu iddiasında bulunmadığını da kaydetmektedir. Mahkeme, dosyadaki unsurlardan, olayın, başvuran ve B.B.nin birlikte geçirdikleri bir akşamın sonunda aralarında çıkan bir tartışma sonrasında yaşandığını tespit etmektedir. Mahkeme, tartışmanın, başvurana göre, B.B.nin uyuşturucu madde almasına engel olması; B.B.ye göre ise, başvuranın, kendisine doğru yaklaşması ve dokunmaya başlaması nedeniyle çıktığını gözlemlemektedir. Başvuran, ulusal mahkemeler önünde -bu bağlamda B.B. hakkında başlatılan ceza yargılamalarına atıfta bulunarak- ilgilinin, eşcinsellere karşı suç işlediğini ifade etmiş olmasına rağmen, Mahkeme, söz konusu dosyalara ilişkin herhangi bir bilgiye sahip olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme bunun yanı sıra, Ağır Ceza Mahkemesinin dava dosyasına, diğer üç yargılama ile ilgili dosyaları koyduğunu ve bu meselenin daha sonrasında başvuran ya da avukatı tarafından gündeme getirilmediğini gözlemlemektedir. Mahkeme, gerçekte, başvuran ve avukatının, sanık hakkındaki derdest ceza yargılamalarından, bunun homofobik nitelikte bir saldırı olduğunu söylemek için değil, hırsızlık iddialarını desteklemek maksadıyla bahsettiklerini tespit etmektedir. Ayrıca, Mahkeme dosyayı inceledikten sonra, başvuranın uğradığı saldırının homofobik nitelikte bir eylemin özelliklerini yansıttığına inanmak için herhangi bir neden bulunmadığı kanaatine varmaktadır.
-
Başvuranın, yargılamanın uzunluğunun nihayetinde sanığın kamu davasının zaman aşımına uğramasından yararlanmasına ve her türlü yaptırımdan kurtulmasına imkân verdiğini ileri sürmesi nedeniyle, Mahkeme, başvuranın saldırıya uğraması konusundaki soruşturmanın olay yaşanır yaşanmaz başlatıldığını ve saldırganın ivedilikle kasten yaralama ve darp suçlamasıyla yargılandığını kaydetmektedir. Altı yıldan uzun süren dava sonunda, ilgili 30 Kasım 2006 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, başvurana saldırmaktan suçlu bulunmuş ve hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Mahkeme bunun yanı sıra, 1 Nisan 2013 tarihinde, yani başvurana yönelik saldırıdan yaklaşık on üç yıl sonra, Yargıtay’ın, kamu davasının, tam olarak kasten darp ve yaralama suçuna dayanmasından ötürü zaman aşımı nedeniyle düştüğünü açıkladığını tespit etmektedir.
-
Mahkeme, mevcut davanın koşullarının özel bir karmaşıklık arz etmediğini tespit etmektedir: Olay tek bir bölümle sınırlı olup, B.B. tarafından başvurana yönelik saldırı, yargılamanın başında açık ve kesin delillerle ortaya çıkarılmıştır. Bunun yanı sıra, Ağır Ceza Mahkemesinin bir sonuca varmasının altı yıldan uzun bir süre gerektirdiğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, soruşturma makamlarının B.B.nin eylemlerini ilk olarak hafif yaralama ve darp olarak nitelendirdiklerini ve Adli Tıp Kurumunun ikinci raporuyla tespit edilen yaraların ciddiyeti göz önüne alınarak dava Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmeden önce, saldırganı Sulh Ceza Mahkemesine gönderdiklerini tespit etmektedir. Asliye Ceza Mahkemesi önündeki yargılamanın başlamasından iki yıldan uzun bir süre sonra ve başvuranın başvuruda bulunması üzerine, B.B. 25 Aralık 2002 tarihinde ağır nitelikli hırsızlık suçuyla da suçlanmış ve bu sefer Ağır Ceza Mahkemesi önünde yeni bir dava açılmıştır. Sanığın ifadeleri istinabe yoluyla alındıktan sonra, Ağır Ceza Mahkemesi, olayların, öldürmeye teşebbüs olarak yeniden nitelendirilme ihtimalini göz önünde bulundurarak, ilgilinin savunmasını yeniden dinlemeye karar vermiştir. Sanık, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ancak 12 Ekim 2006 tarihinde yani yaklaşık iki buçuk yıl sonra dinlenebilmiştir. Bu zaman zarfında duruşmalar yedi defa ertelenmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Kasım 2006 tarihinde kararını vermiştir. Yargıtay ise kararını 1 Nisan 2013 tarihinde, yani temyiz başvurusunda bulunulduktan altı yıldan fazla bir süre ve olaydan yaklaşık on üç yıl sonra vermiştir. Mahkeme, kasten yaralama ve darp suçlamalarını açıklığa kavuşturmak amacıyla başlatılan ve büyük bir karmaşıklık arz etmeyen bir ceza yargılamasının bu denli uzun sürmesini kabul edemez. Somut olayda gözlemlenen süreler, Devletin ciddi eksikliklerini ortaya koymaktadır.
-
Mahkeme, ne kadar karmaşık olursa olsun bir ceza davasıyla ilgili olarak ulusal makamların sonuca varma konusunda neden oldukları gecikmenin, yargılamanın etkinliğine kaçınılmaz olarak zarar verdiğini hatırlatmaktadır. Yargılamanın, kasten yaralama ve darp ile ilgili kısmının kamu davasının zaman aşımı nedeniyle kapanması bunu kanıtlamaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Şerban/Romanya, No.11014/05, § 84, 10 Ocak 2012, yukarıda anılan Ceachir kararı, § 52, Stoev ve diğerleri/Bulgaristan, No. 41717/09, § 49, 11 Mart 2014 ve Tudoroaie/Romanya, No. 37665/12, § 91, 15 Kasım 2016).
-
Bu bağlamda, Mahkeme aynı zamanda, Türk ceza hukukunda, bir soruşturma ya da yargılama işleminin uygulanmasının, kamu davasının zaman aşımı süresini, ilk zaman aşımı süresinin en fazla yarısına tekabül eden bir süreliğine durdurduğunu gözlemlemektedir. Ayrıca, başvuranın avukatı, Ağır Ceza Mahkemesinin dikkatini, sanığa atılı suçların zaman aşımından etkilenme riskine çekmiştir. Mahkeme, bu koşullarda ve Sözleşme’nin 3. maddesi açısından Devlete düşen pozitif yükümlülüğü göz önünde bulundurarak, somut olayda, ulusal makamların, B.B. hakkında başlatılan yargılamayı yürütmek için kendilerine tanınan tüm imkânları en kısa sürede kullanmış olmaları gerektiği kanaatine varmaktadır. Ancak, yukarıda varılan tespitleri göz önünde bulundurarak, yetkililerin, bu yargılamayı, kasten yaralama ve darp nedeniyle ceza davasının zaman aşımına uğramasından önce sonlandırmak için özen göstermediklerini değerlendirmektedir.
-
Mahkeme, somut olayda olduğu gibi, gerçek kişiler tarafından başkasına kötü muamele suçu ile ilgili çok sayıda davada, Devletin yetkili makamlarının ataleti nedeniyle ceza soruşturmaları zaman aşımına uğradığında şiddet eylemlerine karşı korumanın etkili olarak değerlendirilemeyeceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Beganović kararı, § 86, M.N./Bulgaristan, No. 3832/06, §§ 49‑50, 27 Kasım 2012, yukarıda anılan Ceachir kararı, §§ 54-55, yukarıda anılan Muta kararı, § 66 ve son olarak Baştürk/Türkiye, No. 49742/09, § 29, 28 Nisan 2015). Somut olayda, davanın olaylarının yetkili bir mahkeme tarafından belirlendiği ve saldırganın ilk derece mahkemesi tarafından mahkûm edildiği doğru ise, Mahkeme, cezai yaptırım uygulamasının amaçlarından birinin suçun failini cezalandırmanın yanı sıra onu ve başkalarını başkaca suçlar işlemekten caydırmak olduğunu hatırlatmaktadır. Ancak, ceza yargılamaları sonunda, bu eylemlerin failleri, devlet makamlarının ataleti nedeniyle kamu davasının zaman aşımına uğramasından yararlandıklarında, ceza sistemi, yasa dışı eylemlerin etkin şekilde önlenmesini sağlamaya elverişli caydırıcı herhangi bir güce sahip olamaz (bk. örnek olarak, yukarıda anılan Beganović kararı, § 85, yukarıda anılanİbrahim Demirtaş kararı, §§ 31 ila 39 ve son olarak, yukarıda anılan Tudoroaie kararı, § 91).
-
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, mevcut davada ceza usulünün uygulanma şeklinin başvurana, şiddet eylemlerine karşı uygun bir koruma sağlamadığı kanısındadır.
-
Son olarak Mahkeme, B.B.nin ağır nitelikli hırsızlık nedeniyle altı yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm edilmesinin bu sonucu değiştirecek nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, başvuranın maruz kaldığı yaraların, hırsızlık suçuna dayalı olandan ayrı bir ceza davasına konu olduğunu kaydetmektedir. Hırsızlık, şiddet kullanılması nedeniyle “nitelikli” olarak açıklanmış olmasına rağmen, göz önünde bulundurulan ağırlaştırıcı koşulların, başvuranın maruz kaldığı lezyonlar ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, şiddet eylemleri olması gerektiği şekilde cezalandırılmamıştır. Ne olursa olsun, 2017 yılında sona eren hırsızlık nedeniyle mahkûmiyet, ceza yargılamasının bütününde, önceki aşamalarda, bilhassa Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay önünde, aşırı gecikmeler yaşandığı gerçeğini ortadan kaldırmamıştır.
-
Bu nedenle, Mahkeme, somut olayda Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
"Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
-
Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı maddi ve manevi zarar bağlamında 70.000 avro (EUR) talep etmektedir.
-
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
-
Mahkeme, talep edilen maddi tazminatın, devlet makamlarının, mevcut davada tespit edilen Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlalinin kaynağında bulunan eylemlerine ya da ataletine atfedilemeyeceği kanaatine varmaktadır (yukarıda anılan Tudoroaie kararı, § 96).
Mahkeme buna karşılık, hakkaniyete uygun olarak, başvurana manevi zarar bağlamında 5.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanısındadır.
B. Masraf ve Giderler
-
Başvuran, yargılamaların tamamı kapsamında yaptığını belirttiği masraf ve giderlerin geri ödenmesine yönelik olarak 20.000 avro talep etmektedir.
-
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.
-
Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masrafların iade edilebileceğini hatırlatmaktadır.
Somut olayda, Mahkeme, masraf ve giderlere ilişkin talebi, başvuranın bu talebi destekleyecek herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmaması nedeniyle reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
- Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın, uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
-
Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak, 5.000 avro ( beş bin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Oy birliğiyle, adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 9 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.