CASE OF BURSA BAROSU BAŞKANLIĞI AND OTHERS v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BURSA BAROSU BAŞKANLIĞI VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
(Başvuru No. 25680/05)
KARAR
STRAZBURG
19 Haziran 2018
KESİNLEŞME TARİHİ
3 Aralık 2018
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Bursa Barosu Başkanlığı ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 22 Mayıs 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Bursa Barosu Başkanlığı, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği ve isimleri aşağıda 5. paragrafta belirtilmiş olan diğer 21 Türk vatandaşı başvuran (“başvuranlar”) tarafından 1 Temmuz 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 25680/05) bulunmaktadır.
-
Başvuranlar, Mahkeme önünde, Bursa Barosuna bağlı Avukatlar C. Özcan, A. Arabacı, Ş.C. Taşkın ve N. Bener tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuranlar, Orhangazi’de bir nişasta fabrikasının inşasına ve işletilmesine izin veren idari işlemleri iptal eden kesinleşmiş ve icra edilebilir yargı kararlarının uzun süre boyunca uygulanmamasından şikâyet etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, bu fabrikanın inşa edilmesine ve işletilmesine izin verilmesinin, yaşam hakları ile özel ve aile hayatına ve konutuna saygı gösterilmesi haklarına yönelik bir ihlal teşkil ettiği iddiasında bulunmuşlardır. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2, 6, 8 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğinden yakınmışlardır.
-
Başvuru 22 Mart 2010 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
- Başvuranlar, Ali Arabacı (1950 doğumlu), Ali Rahmi Beyreli (1960 doğumlu), Nadir Erol (1950 doğumlu), Levent Gençelli (1950 doğumlu), Mustafa Özçelik (1951 doğumlu), Yahya Şimşek (1947 doğumlu), Fethiye Altıntaş (1959 doğumlu), Eralp Atabek (1968 doğumlu), Nalan Bener (1967 doğumlu), Burak Giray (1972 doğumlu), Kadriye Gökçadır (1963 doğumlu), İsmail İşyapan (1951 doğumlu), Lütfü Kirayoǧlu (1952 doğumlu), Mustafa Nezih Sütçü (1966 doğumlu), Şaban Cankat Taşkın (1980 doğumlu), Öznur Çelik (1967 doğumlu), Niyazi Sinan Doğan (1977 doğumlu), Erol Çiçek (1963), Zeliha Şenay Özeray (1953 doğumlu), Cumhur Özcan (1947 doğumlu) ve Okan Dursun (1970 doğumlu) Türk vatandaşları olup, Bursa’da ikamet etmektedirler.
Bursa Barosu, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları statüsüne haiz bir meslek kuruluşudur.
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Bursa merkezli bir dernektir.
A. Orhangazi’de Nişasta Fabrikası İnşa Edilmesi
-
Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu 9 Aralık 1997 tarihinde Amerikan şirketi Cargill’e (“Cargill şirketi”), Bursa’nın Orhangazi ilçesinde bulunan bir tarım arazisi (“arazi”) üzerine nişasta fabrikası (“fabrika”) inşa edilmesi amacıyla yatırım izni (“9 Aralık 1997 tarihli yatırım izni”) vermiştir.
-
Bursa Valiliği İl İdare Kurulu 30 Nisan 1998 tarihinde, arazi üzerine fabrika inşa edilmesine imkân vermek amacıyla 1/1000 ölçekli imar planında (“1/1000 ölçekli plan”) değişiklik yapmıştır.
-
Bursa Valiliği 17 Haziran 1998 tarihinde yeni imar planına dayanarak, Cargill şirketine inşaat ruhsatı (“1 no.lu inşaat ruhsatı”) vermiştir.
-
Buna paralel olarak, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı 14 Ağustos 1998 tarihinde, yine arazi üzerine fabrikanın inşa edilmesine imkân vermek amacıyla 1/25000 ölçekli imar planında (“1/25000 ölçekli plan”) değişiklik yapmıştır.
-
Bir yandan 1/25000 ölçekli plan (bk. aşağıda, B.1 başlığı), öte yandan 9 Aralık 1997 tarihli yatırım izni, 1/1000 ölçekli plan ve 1 no.lu inşaat ruhsatı, idare mahkemeleri önünde iki iptal başvurusuna konu olmuştur.
-
Öte yandan, yukarıda anılan iki dava ulusal mahkemeler önünde derdest olduğu halde, Bursa Valiliği İl İdare Kurulu 28 Aralık 1999 tarihinde, fabrikanın inşa edilmesine izin vermek amacıyla 1/1000 ölçekli yeni bir imar planını (“1/1000 ölçekli 2 no.lu plan”) onamıştır. Bursa Valiliği 25 Şubat 2000 tarihinde, bu yeni imar planına dayanarak, Cargill şirketine yeni bir inşaat ruhsatı (“2 no.lu inşaat ruhsatı”) vermiştir. Bu işlemler de idare mahkemeleri önünde dava konusu olmuştur (bk. aşağıda, C başlığı).
-
Aynı şekilde, Bakanlar Kurulu, 5 Mayıs 2005 tarihinde, söz konusu araziyi “özel sanayi bölgesi” olarak tayin etme kararı almıştır. Bu karar da idare mahkemeleri önünde dava konusu olmuştur (bk. aşağıda, F.1 başlığı).
-
Dosyadan, fabrikanın 1998-2000 yılları arasında inşa edildiği ve 2000 yılından itibaren üretime başladığı anlaşılmaktadır. Fabrika halen faaliyetlerine devam etmektedir.
B. İdare Mahkemeleri Önündeki Yargılamaların Birinci Safhası
-
1/25000 ölçekli imar planı değişikliği ve konuyla ilgili yargı süreci
-
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı 14 Ağustos 1998 tarihinde, araziye fabrika inşa edilmesine imkân vermek amacıyla 1/25000 ölçekli planda değişiklik yapmıştır.
-
Başvuranlardan Bursa Barosu, Ali Rahmi Beyreli, Yahya Şimşek, Mustafa Özçelik, Levent Gençelli ve Nadir Erol ile başkaca gerçek ve tüzel kişiler, belirtilmeyen bir tarihte, 1/25000 ölçekli planın iptali istemiyle Danıştay’a başvurmuşlardır.
-
Danıştay’ın talebi üzerine, 14 Temmuz 1999 tarihinde, üç teknik bilirkişi tarafından keşif yapılmıştır. Bilirkişiler 21 Eylül 1999 tarihinde iki rapor düzenlemişlerdir. Bu raporlarda, fabrikanın, bölgedeki yeraltı sularına etkisinin değerlendirilmesi için daha ileri analizlerin yapılmasının gerekli olduğu ve imar planının ana kararlarıyla bağdaşmayan işlevsel bir değişiklik getiren imar planı değişikliğinin, kamu yararı ile şehircilik ve planlama mevzuatına aykırılık teşkil ettiği sonucuna varmışlardır.
-
Danıştay 2 Kasım 1999 tarihinde yeni bir bilirkişi raporu istemiştir.
-
Teknik bilirkişiler 30 Kasım 1999 tarihli yeni raporlarında, fabrika inşaatının ana imar planlarına uygun olmadığı ve yeraltı sularını kirletme riski taşıdığı sonucuna varmışlardır.
-
Danıştay 11 Ocak 2000 tarihinde, plan değişikliğinin, Bursa 2020 yılı 1/100000 ölçekli planına ve bu planın ana kararları ve hükümlerine uygun olup olmadığını belirlemek amacıyla yeni bir bilirkişi raporu hazırlatmıştır.
-
Bilirkişiler 23 Şubat 2000 tarihinde, Danıştay’a yeni bir rapor sunmuşlardır. Raporda, 1/25000 ölçekli plan değişikliğinin, ilgili arazilerin Bursa 2020 yılı 1/100000 ölçekli imar planında, korunacak tarım alanı ve su havzası kapsamında olması nedeniyle, bu plana uygun olmadığı sonucuna varmışlardır.
-
Danıştay 10 Nisan 2000 tarihinde, ihtilaf konusu idari işlemin yürütmesini durdurmaya ilişkin ihtiyati tedbir kararı vermiştir.
-
Danıştay (6. Dairesi) 7 Kasım 2000 tarihinde, Bursa Barosu ve diğer meslek kuruluşlarının dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmamaları nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdikten sonra davanın esastan reddine karar vermiştir. Danıştay, 1/25000 ölçekli plan değişikliğinin, ileri teknoloji kullanılarak nişasta fabrikası inşa edilmesine izin veren Bursa 2020 yılı 1/100000 ölçekli planına aykırı olmadığı; ihtilaf konusu araziler üzerinde, domates püresi ve yem fabrikalarının faaliyet göstermesine zaten izin verilmiş olduğu; 21 Eylül 1999 tarihli bilirkişi raporuna göre, fabrikanın, bilhassa su arıtma ünitesi sayesinde, İznik Gölü ile bu gölü besleyen su kaynaklarının yanı sıra yeraltı suları ve çevre açısından kirliliğe yol açmadığı; Bayındırlık ve İskân Bakanlığı tarafından onaylanan jeolojik etüt raporuna göre, fabrikanın jeolojik risk taşımadığı ve fabrikanın inşaat sahasının, Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği kapsamı dışında kaldığı gerekçesiyle çevresel etki değerlendirmesi yapılmasının gerekli olmadığı kanaatine varmıştır.
-
Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 14 Eylül 2001 tarihinde, 6. Dairenin kararının, Bursa Barosunun ve diğer meslek kuruluşlarının dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmadığına ilişkin kısmını onamış; davanın esasıyla ilgili olarak varılan sonuca ilişkin kısmını ise bozmuştur. Danıştay, tarımsal niteliği korunması gereken bir bölgede tarım endüstrisi amacıyla nişasta fabrikası inşa edilmesine izin veren 1/25000 ölçekli plan değişikliğinin, 1/100000 ölçekli planın yanı sıra, bu planı uygulama ana kararları ile şehircilik ve planlama ilkelerine uygun olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur.
-
Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 31 Mayıs 2002 tarihinde, 14 Eylül 2001 tarihli kararına karşı yapılan karar düzeltme istemini reddetmiştir.
-
Danıştay 6. Dairesi, 26 Kasım 2002 tarihinde, 14 Eylül 2001 tarihli karara uyarak, 1/25000 ölçekli plan değişikliğini, bunun 1/100000 ölçekli plana, bu planın ana kararlarına ve şehircilik ve planlama ilkelerine uygun olmadığı kanaatiyle iptal etmiştir.
-
Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 11 Mart 2004 tarihinde bu kararı onamıştır.
-
Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 22 Aralık 2005 tarihinde, 11 Mart 2004 tarihli kararına karşı yapılan karar düzeltme istemini reddetmiştir. Böylelikle, 1/25000 ölçekli plan değişikliğinin iptaline ilişkin 26 Kasım 2002 tarihli karar kesinleşmiştir.
-
9 Aralık 1997 tarihli yatırım izninin, 1/1000 ölçekli 2 no.lu planın ve inşaat ruhsatının iptali
-
Başvuranlardan Bursa Barosu, Ali Rahmi Beyreli, Mustafa Özçelik, Levent Gençelli ve Nadir Erol ile diğer gerçek ve tüzel kişiler, 9 Aralık 1997 tarihli yatırım izninin, 1/1000 ölçekli planın ve Cargill şirketine verilen 17 Haziran 1998 tarihli 1 no.lu inşaat ruhsatının (“itiraz edilen işlemler”) iptali istemiyle Bursa İdare Mahkemesine (“İdare Mahkemesi”) başvurmuşlardır. Fabrikanın, tarım tesisi değil, tarım ürünleri kullanan kimya sanayi tesisi olduğunu iddiasında bulunmuşlardır. Aynı zamanda, bu tesisin ekolojik etkileriyle ilgili çalışma yapılmamış olması nedeniyle, projenin, çevrenin korunmasına ilişkin mevzuata aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Son olarak, mahkemenin dikkatini, projenin, söz konusu bölgedeki doğal çevre ve yeraltı suyu kaynakları üzerindeki etkisine çekmişlerdir.
-
İdare Mahkemesi 12 Ocak 1999 tarihinde, itiraz edilen işlemlerin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir.
-
İdare Mahkemesi 27 Haziran 2000 tarihinde, itiraz edilen işlemlerin iptaline karar vermiştir. Bu karara varırken, öncelikle, Danıştay tarafından 10 Nisan 2000 tarihinde, 1/25000 ölçekli planın yürütmesinin durdurulmasına karar verildiği gerekçesiyle, söz konusu planın, şehircilik ilkelerine uygun olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur (yukarıda 21. paragraf). Öte yandan, dosyaya konulan bir bilirkişi raporunu göz önünde bulundurarak, şehircilik ve planlama ilkeleri ile kamu yararına uygun olmaması nedeniyle, inşaat ruhsatının artık yasal dayanağı olmadığı kanaatine varmıştır.
-
Danıştay 5 Ocak 2001 tarihinde, İdare Mahkemesi kararının yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir.
-
Danıştay 20 Mart 2003 tarihinde, İdare Mahkemesinin, Bursa Barosunun da aralarında bulunduğu bazı başvuranların dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmaması hususunu göz önünde bulundurmadığı gerekçesiyle İdare Mahkemesinin kararını bozmuştur. Danıştay, faaliyet alanları davanın konusuyla ilişkili olmayan meslek kuruluşlarının, idari dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmadığını belirtmiştir.
-
İdare Mahkemesi 8 Kasım 2004 tarihinde, dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmadıkları gerekçesiyle, Bursa Barosunun da aralarında bulunduğu birçok başvuranla ilgili olarak başvurunun reddine karar vermiştir. Buna karşın, itiraz edilen işlemleri iptal etmiştir.
-
Danıştay 27 Kasım 2006 tarihinde, 20 Mart 2003 tarihli kararını tekrarlayarak, İdare Mahkemesi kararının, Bursa Barosu açısından dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmadığı yönünden reddine ilişkin kısmının bozulmasına karar vermiştir. Şehircilik ve çevrenin korunması gibi kamu yararını ilgilendiren bazı konularda, bireylerin dava açma hakkı konusunun geniş bir şekilde yorumlanması gerektiği ve imar planlarının yargısal denetimi için belde sakini olmanın yeterli olduğu değerlendirmesine bulunmuştur. Buna karşılık, ilk derece mahkemesinin kararını, itiraz edilen işlemlerin iptaliyle ilgili olması nedeniyle onamıştır.
-
Danıştay 29 Aralık 2008 tarihinde, bu karara karşı yapılan karar düzeltme istemini reddetmiştir. Böylelikle, itiraz edilen işlemlerin iptaline ilişkin 8 Kasım 2004 tarihli karar kesinleşmiştir.
-
Öte yandan, İdare Mahkemesi 20 Şubat 2009 tarihinde, Danıştay’ın, Bursa Barosunun dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmadığı yönündeki kararına uymuş ve Bursa Barosu tarafından itiraz edilen işlemlerin iptaline karar vermiştir.
-
Danıştay 5 Aralık 2011 tarihinde, 20 Şubat 2009 tarihli kararı onamıştır. 14 Kasım 2003 tarihinde, karar düzeltme istemini reddetmiştir.
C. İdare Mahkemeleri Önündeki Yargılamaların İkinci Safhası
-
1/1000 ölçekli 2 no.lu planda 28 Aralık 1999 tarihinde yapılan değişiklik sonrasında ve yeni bir inşaat ruhsatı verilmesi üzerine, başvuranlardan Bursa Barosu, Ali Arabacı ve Levent Gençelli’nin yanı sıra diğer tüzel kişiler, Bursa İdare Mahkemesine, itiraz edilen işlemlerin yürütmesinin durdurulması talebiyle birlikte iptal davası açmışlardır. Bu başvuru, başvuranlara göre, imar planlarının uygunluğu ilkesini ihlal eden birçok hukuka aykırılık gerekçesine, söz konusu işlemlerin Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun ön onayını almadan yapılmasına ve projede kamu veya toplum yararının bulunmamasına dayanmaktaydı. Başvuranlar aynı zamanda, söz konusu işlemlerin, çevrenin korunmasına ilişkin mevzuatı ihlal ettiğini ve fabrikanın inşasına ilişkin önceki yargı kararlarını etkisiz kılma amacı taşıdıklarını ileri sürmekteydiler.
-
Bursa İdare Mahkemesi 1 Ağustos 2000 tarihinde, itiraz edilen işlemlerin yürütmesini durduran ihtiyati tedbir kararı vermiştir.
-
Bursa İdare Mahkemesi 29 Kasım 2000 tarihinde, 27 Haziran 2000 tarihli kararının sonuçlarına ve 1/25000 ölçekli plan değişikliğinin yürütmesini durduran 10 Nisan 2000 tarihli Danıştay kararına atıfta bulunarak, itiraz edilen işlemlerin iptaline karar vermiştir. Aynı zamanda, işlemlerin İdare tarafından, İdare Mahkemesinin iptal kararlarına uygun bulunmasının hukukun üstünlüğü ilkesinden ileri gelen bir gereklilik olduğu kanaatine varmıştır.
-
İdarenin talebi üzerine, Danıştay 4 Nisan 2001 tarihinde, 29 Kasım 2000 tarihli kararın yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir.
-
Danıştay 24 Mart 2003 tarihinde, İdare Mahkemesinin, Bursa Barosunun da aralarında bulunduğu bazı başvuranların dava açma ehliyetini (locus standi) incelemediği gerekçesiyle – davanın esası hakkında karar vermeden- 29 Kasım 2000 tarihli kararı bozmuştur.
-
İdare Mahkemesi 8 Kasım 2004 tarihinde, Danıştay’ın kararına uyarak, Bursa Barosu ve diğer meslek kuruluşlarıyla ilgili olarak dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmamaları nedeniyle başvurunun reddine karar vermiş ve itiraz edilen işlemleri iptal etmiştir. Mahkeme bu karara varırken, Danıştay’ın 26 Kasım 2002 tarihli kararı (yukarıda 25. paragraf) ile kendisinin 8 Kasım 2004 tarihli kararı (yukarıda 33. paragraf) da dâhil olmak üzere, daha öncesinde idare mahkemeleri tarafından verilmiş olan yargı kararlarına dayanmıştır.
-
Danıştay 25 Aralık 2006 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararının, Bursa Barosunun dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmaması nedeniyle başvurunun reddine ilişkin kısmını bozmuş ve kararın geri kalan kısmını onamıştır. Danıştay, şehircilik ve çevrenin korunması gibi kamu yararını ilgilendiren bazı konularda, bireylerin dava açma hakkı konusunun geniş bir şekilde yorumlanması gerektiği ve imar planlarının yargısal denetimi için belde sakini olmanın yeterli olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur.
-
İdare Mahkemesi 20 Şubat 2009 tarihinde, Bursa Barosunun dava açma ehliyetiyle (locus standi) ilgili olarak Yargıtay’ın kararına uymuş ve itiraz edilen işlemlerin iptaline karar vermiştir.
-
Danıştay 10 Haziran 2013 tarihinde, 25 Aralık 2006 tarihli kararını tekrarlayarak, 20 Şubat 2009 tarihli kararı bozmuştur. Danıştay bilhassa, Bursa Barosunun dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur.
-
İdare Mahkemesi 8 Kasım 2013 tarihinde, Bursa Barosunun dava açma ehliyetiyle (locus standi) ilgili olarak Yargıtay’ın kararına uymuş ve itiraz edilen işlemlerin iptaline karar vermiştir.
-
Danıştay 13 Ekim 2014 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
D. Üretim ve Atık Yönetimi İzni ve Buna İlişkin Yargı Süreci
-
Bursa İli Mahalli Çevre Kurulu 10 Ağustos 2000 tarihinde, Cargill şirketine üretim ve atık yönetimi izni vermiştir.
-
Başvuranlardan Bursa Barosu, Ali Arabacı ve Levent Gençelli’nin yanı sıra diğer gerçek ve tüzel kişiler, belirtilmeyen bir tarihte, bu kararın iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Bursa İdare Mahkemesine başvurmuşlardır.
-
İdare Mahkemesi 25 Eylül 2001 tarihinde, dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmamaları nedeniyle, Bursa Barosu ve diğer meslek kuruluşlarıyla ilgili olarak başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Davanın esasına ilişkin olarak, İdare Mahkemesi, 20 Temmuz 2000 tarihinde alınan fabrikanın atık su örnekleri ile 5 Temmuz 2000 tarihinde ölçülen gaz emisyon değerleri üzerinde teknik bilirkişilerce yapılan analiz sonuçlarının mevzuatta belirtilen değerlere uygun olduğunu değerlendirmesinde bulundurarak talebi reddetmiştir.
-
Danıştay 18 Nisan 2002 tarihinde, üretim ve atık yönetimi izninin kanuna uygun olmadığı gerekçesiyle 10 Ağustos 2000 tarihli idari kararın yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. Bu bağlamda, Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun 1/25000 ölçekli plan değişikliğini iptal eden 14 Eylül 2001 tarihli kararını göz önünde bulundurarak, ihtilaf konusu arazi üzerinde nişasta fabrikası inşa edilmesinin artık hukuken mümkün olmadığını belirtmiştir.
-
Danıştay 24 Mart 2003 tarihinde, 25 Eylül 2001 tarihli kararın diğerlerinin yanı sıra Bursa Barosu tarafından yapılan başvurunun, dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olmama nedeniyle reddine ilişkin kısmını onamıştır. Buna karşın, 25 Eylül 2001 tarihli kararı esastan bozmuştur.
-
İdare Mahkemesi 30 Kasım 2004 tarihinde, bilhassa Danıştay’ın 26 Kasım 2002 tarihli kararının (yukarıda 25. paragraf) da aralarında bulunduğu idare mahkemelerinin önceki yargı kararlarına dayanarak, Cargill şirketine verilen üretim ve atık yönetimi izninin iptaline karar vermiştir.
-
Danıştay 22 Ocak 2007 tarihinde bu kararı onamıştır.
-
Bu karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu 19 Ocak 2009 tarihinde reddedilmiştir.
E. İdare Mahkeme Kararlarının İcrası
-
Başvuranlardan Ali Arabacı, 1 Mart 1999 tarihinde, Bursa İdare Mahkemesinin inşaat ruhsatının yürütmesinin durdurulmasına ilişkin 12 Ocak 1999 tarihli kararını Başbakana ve Bursa Valisine sunmuştur.
-
Bursa Valisi 26 Mart 1999 tarihinde, fabrikanın inşaat çalışmalarının durdurulmasına karar vermiştir. Dosya, inşaat çalışmalarının gerçekten durdurulup durdurulmadığını tespit etmeye imkân vermemektedir. Başvuranlara göre, fabrikanın faaliyeti 2000 yılında ve sadece kırk beş günlüğüne durdurulmuştur. Dosyadan, fabrikanın inşaatının 2000 yılında tamamlandığı ve faaliyetlerine başladığı anlaşılmaktadır.
-
Bakanlar Kurulu 24 Temmuz 2002 tarihinde, fabrikanın faaliyetlerini sürdürmesine izin veren bir ilke kararı almıştır.
-
Başbakan 6 Haziran 2003 tarihli bir yazıyla, fabrikanın yöneticilerine, Cargill şirketine verilen üretim ve atık yönetimi izninin iptal edilmesine rağmen (yukarıda 54. paragraf), Bakanlar Kurulunun 24 Temmuz 2002 tarihli ilke kararı uyarınca faaliyetlerine devam edebileceğini bildirmiştir. Başbakan yazısında, bilhassa, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu raporuna göre, fabrikanın işleyişinin, su kirliliğine yol açmadığını belirtmiştir.
-
Başvuranlardan Ali Arabacı, Cumhur Özcan ve Şenay Özeray 13 Ocak ve 28 Mart 2005 tarihleri arasında, Başbakan, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, Bursa Valiliği ile Bursa ve Gemlik Belediyelerine idari başvurularda bulunmuşlardır. Başvuranlar, bu tesisin inşasına ve faaliyetlerine ilişkin idari işlemleri iptal eden yargı kararlarına rağmen fabrikanın faaliyetlerini sürdürdüğünden yakınmışlar ve söz konusu kararların uygulanmasını talep etmişlerdir.
-
Bursa Valiliği 13 Eylül 2006 tarihinde, idare mahkemeleri kararlarına dayanarak, Cargill şirketinin faaliyetlerinin durdurulmasına karar vermiştir.
-
Orhangazi Kaymakamlığı, Cargill şirketinin faaliyetlerinin 20 Ekim 2006 tarihinden itibaren durdurulacağını bildirmiştir.
-
Cargill şirketi belirtilmeyen bir tarihte, Bursa Valiliğinin 13 Eylül 2006 tarihli kararının iptal edilmesi talebinde bulunmuştur.
-
Bursa İdare Mahkemesi 30 Kasım 2006 tarihinde, 13 Eylül 2006 tarihli kararın yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir.
-
Şirket, Valiliğin 7 Aralık 2006 tarihli kararına dayanarak, faaliyetlerine yeniden başlamıştır.
-
Bursa Bölge İdare Mahkemesi 12 Aralık 2006 tarihinde, Bursa İdare Mahkemesi tarafından verilen karar hakkındaki yürütmeyi durdurma kararını kaldırmıştır.
F. Takip Eden Gelişmeler
-
“Özel Sanayi Bölgesi” Kararı ve Konuyla İlgili Yargılama
-
Cargill şirketinin tesislerinin bulunduğu arazi 5 Mayıs 2005 tarihinde, Bakanlar Kurulu Kararı ile “özel sanayi bölgesi” olarak ilan edilmiştir.
-
Başvuranlardan Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Levent Gençelli, Lütfü Kırayoğlu, Mustafa Özçelik, Ali Rahmi Beyreli, Yahya Şimşek ve Nadir Erol’un yanı sıra diğer özel ve tüzel kişiler, söz konusu Bakanlar Kurulu Kararının iptal edilmesi ve yürütmesinin durdurulması için başvuruda bulunmuşlardır.
-
Danıştay 8 Şubat 2006 tarihinde, Bakanlar Kurulunun 5 Mayıs 2005 tarihli kararının yürütmesini durdurmuştur.
-
Danıştay 27 Şubat 2007 tarihinde, bilhassa fabrikanın inşaat tarihinde geçerli imar planlarının mevcut olması gibi kanunla öngörülmüş koşulların, imar planı ve fabrikaya ilişkin inşaat ruhsatının idare mahkemeleri tarafından iptal edilmiş olması nedeniyle sağlanmadığı gerekçesiyle Bakanlar Kurulu Kararını iptal etmiştir.
-
Danıştay 17 Eylül 2012 tarihinde, İdare tarafından 27 Şubat 2007 tarihli karara karşı yapılan temyizi reddetmiştir. Aynı şekilde, 23 Şubat 2015 tarihinde, karar düzeltme başvurusunu da reddetmiştir.
-
Tazminat Davası
-
Başvuranlardan Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Ali Arabacı, Yahya Şimşek, Cumhur Özcan, Eralp Atabek, Şenay Özeray, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü, İsmail İşyapan, Nalan Bener, Okan Dursun, Erol Çiçek ve Şaban Cankat Taşkın 6 Haziran 2005 tarihinde, Başbakan, Bayındırlık ve İskân Bakanı, Bursa Valisi, Bursa Belediye Başkanı ve Gemlik Belediye Başkanına karşı, yukarıda anılan davalara ilişkin mahkeme kararlarını uygulamama nedeniyle tazminat davası açmışlardır.
-
Bursa Asliye Hukuk Mahkemesi 6 Aralık 2006 tarihli kararla, tazminat davasını reddetmiştir. Bu karara varırken, söz konusu kararların uygulanmamasının, bu kararların başvuranların şahsi haklarını değil, kamu düzenini korumayı amaçladığı gerekçesiyle, başvuranlarda manevi zarara neden olacak nitelikte olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur.
-
Yargıtay 26 Mayıs 2008 tarihli kararla, 6 Aralık 2006 tarihli kararı bozmuştur. Bu karara varırken, öncelikle, Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Eralp Atabek, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü, İsmail İşyapan, Nalan Bener, Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek ve Şaban Cankat Taşkın tarafından yapılan başvurunun, dava açma ehliyeti (locus standi) bulunmama nedeniyle reddedilmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur. Yargıtay bilhassa, bu başvuranların, söz konusu kararların uygulanmamasından kaynaklanan herhangi bir zararın doğrudan mağduru oldukları iddiasında bulunamayacaklarını gözlemlemiştir. Ali Arabacı, Cevdet Altun, Yahya Şimşek, Cumhur Özcan ve Şenay Özeray ile ilgili olarak, Yargıtay temyiz başvurusunu kabul etmiştir. Bu karara varırken, -söz konusu bölgede ikamet eden- Ali Arabacı ve Cevdet Altun ile Yahya Şimşek, Cumhur Özcan, Şenay Özeray çevrenin korunmasına ilişkin birçok başvuruda bulunduklarını ve lehlerine verilmiş kararların uygulanmasını sağlamak için uzun yargı süreçlerine katıldıklarını tespit etmiştir. Yargıtay, bu unsurların tamamını dikkate alarak ve bu kararların uygulanmasının hukukun üstünlüğü ilkesinin bir gerekliliği olduğu değerlendirmesinde bulunarak, bu başvuranların “medeni hak” sahibi oldukları iddiasında bulunabilecekleri sonucuna varmıştır.
-
Bursa Asliye Hukuk Mahkemesi 2 Nisan 2009 tarihli kararla, başvuranlardan Ali Arabacı, Cevdet Altun, Yahya Şimşek, Cumhur Özcan ve Şenay Özeray’ın davasını kısmen kabul etmiş ve Gemlik Belediye Başkanını 3.000 Türk lirası manevi tazminat ödemeye mahkûm etmiştir. Buna karşın, taleplerini, diğerlerinin yanı sıra, Başbakan ile Bayındırlık ve İskân Bakanlığının sorumluluğuyla ilgili olması nedeniyle reddetmiştir. Öte yandan, Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Eralp Atabek, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü, İsmail İşyapan, Nalan Bener, Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek ve Şaban Cankat Taşkın tarafından yapılmış olması nedeniyle, başvuruyu, mağdur sıfatı yokluğu nedeniyle reddetmiştir.
-
Başvuranlar Ali Arabacı, Cevdet Altun, Yahya Şimşek, Cumhur Özcan ve Şenay Özeray temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
-
Yargıtay Hukuk Daireleri Genel Kurulu 21 Kasım 2009 tarihli kararla, 2 Nisan 2009 tarihli kararı, Başbakan ile Bayındırlık ve İskân Bakanının sorumluluğu ile ilgili olması nedeniyle kısmen bozmuştur. Bu karara varırken, bilhassa aşağıdaki değerlendirmede bulunmuştur:
“ (...) Somut olayda, çeşitli idari işlemlere ilişkin idari mahkemelerinin kararlarının [1/25000 ve 1/1000 ölçekli imar planlarının, nişasta fabrikası için inşaat ruhsatının ve üretim ve atık yönetimi yetkisinin iptal edilmesi] (...) yetkililer tarafından gerektiği gibi yerine getirilmediği tespit edilmektedir.
[Başvuranlar] İdari davalar açarak, bu tür bir yapının, tarım alanlarını azaltacağı, doğa ve çevreye zarar vereceği gerekçeleriyle verimli bir tarım alanında bir fabrika kurulmasını engellemek istemişlerdir (...) Ancak, idare mahkemeleri tarafından verilen kararları uygulamak mümkün olmamıştır.
Öte yandan, Bakanlar Kurulu, 5 Mayıs 2005 tarihinde, idare mahkemelerinin kararlarını uygulanamaz kılmak ve fabrikanın faaliyetlerinin devamını sağlamak amacıyla Cargill şirketinin tesislerinin bulunduğu araziyi “özel sanayi bölgesi” ilan etmiştir. (...)
Başvuranlar, aynı zamanda, bu işlemin yürütmesinin durdurulması talebiyle birlikte iptal davası açmışlardır ve Danıştay, 8 Haziran 2006 tarihinde bu idari işlemin yürütmesini durdurmaya karar vermiştir. (...) Ancak, tüm bu kararlara rağmen, fabrika faaliyetlerine devam etmiştir.
İdare mahkemelerinin kararları kesinleşmeden önce ve sonra, başvuranlar bu kararların uygulanmasını sağlamak amacıyla yetkili makamlara sözlü ve yazılı uyarılarda bulunmuşlardır. İdare hukukunun genel ilkelerine göre, bir idari işlemin iptal edilmesi, bu fiilin hiçbir zaman gerçekleşmemiş olarak sayılmasını gerektirmektedir. Ancak, somut olayda, yetkililer, mahkeme kararları neticesinde üzerlerine düşen görevi yerine getirmemişlerdir. Nişasta fabrikasının faaliyetlerini durdurmaları gerekirken, söz konusu kararların uygulanmasıyla eşdeğerde olmayan resmi uyarılar göndermekle yetinmişlerdir. Fabrikanın inşası ve tesisi için gerekli izinleri veren Bayındırlık ve İskân Bakanı, söz konusu izinlerin geri alınması için harekete geçtiği izlenimini uyandıracak hiçbir eylemde bulunmamıştır. Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu bir yatırım izni vermiş ve bu işlemin yürütülmesi mahkeme kararları ile durdurulmuş olduğu halde, fabrika, Başbakan tarafından bizzat imzalanmış bir yazıyla, faaliyetlerine devam edebileceği hususunda bilgilendirilmiştir. Nitekim bu yazıdan, söz konusu işlemin ileride kesin olarak iptal edildiği halde, bu faaliyetlerine devam edebilmesi için idari ve yasal bir dayanak sağlamak amacıyla yeni girişimlerde bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Bu nedenle, Başbakan, Bayındırlık ve İskân Bakanı ile Gemlik Belediye Başkanı’nın, böyle bir imkâna sahip olmalarına rağmen, idare mahkemeleri kararlarını uygulamadıkları kabul edilebilir. (...)”
-
Bursa Asliye Hukuk Mahkemesi 16 Haziran 2011 tarihli kararla, 21 Kasım 2009 tarihli karara uymayı reddetmiştir.
-
Yargıtay, 18 Mart 2013 tarihli kararla, bilhassa Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesinin son cümlesi uyarınca, temyiz mahkemesinin, Yargıtay Hukuk Daireleri Genel Kurulunun karara bağladığı hukuki konulara uymasının zorunlu olduğu gerekçesiyle 16 Haziran 2011 tarihli kararı bozmuştur.
-
Bursa Asliye Hukuk Mahkemesi 6 Mayıs 2014 tarihli kararla, 6 Şubat 2014 tarihli kanun değişikliği gereğince (aşağıda, 103. paragraf), kararların uygulanmamasına ilişkin başvuruların resmi görevliye değil, idareye karşı yöneltilmesi gerektiği gerekçesiyle Yargıtay Hukuk Daireleri Genel Kurulunun kararına uymayı yeniden reddetmiştir.
-
Yargıtay 29 Eylül 2014 tarihli kararla, bilhassa, davanın, açıldığı tarihte yürürlükte olan usul kurallarına dayanarak karara bağlanması gerektiğini belirterek, 6 Mayıs 2014 tarihli kararı bir kez daha bozmuştur.
-
Bursa Asliye Hukuk Mahkemesi 4 Aralık 2015 tarihli kararla, Yargıtay Hukuk Daireleri Genel Kurulunun kararına uymayı tekrar reddettiği dosyadan anlaşılmaktadır. Tarafların görüşlerini sundukları sırada, dava, ulusal mahkemeler önünde derdestti.
-
Suç Duyurusu
-
Başvuranlardan Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Ali Arabacı, Yahya Şimşek, Mustafa Özçelik, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gençelli, Lütfü Kırayoğlu, Cumhur Özcan, Eralp Atabek, Şenay Özeray, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Mustafa Nezih Sütçü, İsmail İşyapan, Nalan Bener ve Şaban Cankat Taşkın 22 Mayıs 2005 tarihinde, Başbakan, Bayındırlık ve İskân Bakanı, Bursa Valisi, Bursa Belediye Başkanı ve Gemlik Belediye Başkanı hakkında Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, adı geçen makamları, bilhassa, Bursa Valiliği tarafından Cargill şirketine verilen 17 Haziran 1998 tarihli 1 no.lu inşaat iznini ve 28 Aralık 1999 tarihinde 1/1000 ölçekli planda yapılan değişikliği iptal eden 8 Kasım 2004 tarihli idare mahkemesi kararını (yukarıda 33. paragraf), 14 Ağustos 1998 tarihinde 1/25000 ölçekli planda yapılan değişikliği iptal eden 26 Kasım 2002 tarihli Danıştay kararını (yukarıda, 25. paragraf) ve 10 Ağustos 2000 tarihinde Bursa Valiliği tarafından verilen üretim ve atık yönetimi iznini iptal eden 30 Kasım 2004 tarihli idare mahkemesi kararı (yukarıda, 54. paragraf) olmak üzere, yargı kararlarını uygulamayı reddetmekle suçlamışlardır.
-
Cumhuriyet Savcısı 22 Haziran 2005 tarihinde, Anayasa’nın 100. maddesi uyarınca, Başbakan ve Bakanlar hakkında soruşturma yürütme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu gerekçesiyle, Başbakan ile Bayındırlık ve İskân Bakanı hakkında görevsizlik kararı vermiştir.
-
Başvuru dosyasında, bu ceza soruşturmasının akıbeti hakkında herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
-
Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda Değişiklik
-
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 31 Ocak 2007 tarihinde, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda, tarım dışı faaliyetlerde kullanılan tarım arazilerinin durumunu düzenleme olanağı sağlayan değişikliği kabul etmiştir.
-
Anayasa Mahkemesi 19 Şubat 2007 tarihli kararla, 31 Ocak 2007 tarihli değişikliğin yürürlüğünü durdurmuştur. Bu karar 22 Şubat 2007 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
-
Bu arada, Bursa Valiliği 20 Şubat 2007 tarihinde, -9 Şubat 2007 tarihinde başvuruda bulunan- Cargill şirketine faaliyetlerine devam etmesi için izin vermiştir.
-
Hükümet tarafından sunulan bilgilere göre, başvuranların bir kısmı tarafından yapılan itirazın ardından, İdare Mahkemesi 8 Kasım 2007 tarihinde, bu iznin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. İdare Mahkemesi 30 Kasım 2007 tarihinde, İdarenin itirazını reddetmiştir. Öte yandan 14 Mart 2008 tarihinde, yasal dayanaktan yoksun olduğu için 20 Şubat 2007 tarihli izni iptal etmiştir (E. 2007/1338).
-
Danıştay, 26 Mart 2012 tarihinde, 14 Mart 2008 tarihli kararı onamıştır. Karar düzeltme başvurusu yapılmadığı için, bu karar 21 Mayıs 2015 tarihinde kesinleşmiştir.
-
Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda Yapılan İkinci Değişiklik
-
Türkiye Büyük Millet Meclisi 26 Mart 2008 tarihinde, tarım arazilerinin tarım dışı faaliyetlerde kullanımının belirli şartlar altında düzenlenmesine imkân veren ikinci bir yasa değişikliği (5751 sayılı Kanun) kabul etmiştir. Yapılan bu değişiklik, Cargill şirketine, kesinleşmiş mahkeme kararlarına rağmen faaliyetlerine sürdürme izni alma imkânının önünü açmıştır.
-
Cargill şirketi 12 Haziran 2008 tarihinde, bu Kanun’dan yararlanabilmek amacıyla Bursa Valiliğine başvuru yapmıştır.
94. Bursa Valiliği 21 Kasım 2008 tarihinde, Cargill şirketine faaliyetlerini sürdürme izni vermiştir.
-
Başvuranlardan Bursa Barosu ve Ali Rahmi Beyreli, Yahya Şimşek, Levent Gençelli ile Lütfü Kırayoğlu 9 Ocak 2009 tarihinde, Bursa Valiliğinin kararının iptali istemiyle Bursa İdare Mahkemesine başvurmuşlardır. Başvuru dosyasında, bu yargılamanın akıbetiyle ilgili belge bulunmamaktadır.
-
Öte yandan, Bursa Valiliği 16 Mart 2009 tarihinde, Cargill şirketine toprakları tarım dışı amaçlı kullanma izni vermiştir.
-
Nitekim Bursa Valiliği 11 Kasım 2009 tarihinde, fabrikanın çevre üzerindeki etkisini değerlendirmek için bir işlem yapılmasına gerek olmadığı kanaatine varmıştır.
-
Bursa Valiliği 25 Mart 2010 tarihinde, Cargill şirketine yeni bir üretim ve atık yönetimi izni vermiştir.
-
Anayasa Mahkemesi 14 Nisan 2011 tarihli kararla, 5751 sayılı Kanun’un Anayasaya uygun olduğuna karar vermiştir.
-
Dosyada yer alan belgelere göre, fabrika bugün halen faaliyettedir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
A. Yargı Kararlarının Yetkili Makamlar Tarafından Uygulanması
- Anayasa’nın 138. maddesinin 4. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
- 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 28. maddesinin somut olayla ilgili bölümleri, olayların meydana geldiği dönemde aşağıdaki şekildeydi:
“ 1. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez
(...)
- Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabilir.
4. Mahkeme kararlarının otuz gün içinde kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi halinde ilgili, idare aleyhine dava açabileceği gibi, kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açılabilir.”
- 6 Şubat 2014 tarihinde 6518 sayılı Kanun kabul edilmiştir. Bu Kanun’un 18. maddesi, 2577 sayılı Kanun’un 28. maddesinin 4. fıkrasını değiştirmiştir.
“Mahkeme kararlarının otuz gün içinde kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi halinde, ancak idare aleyhine tazminat davası açılabilir.”
B. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu
- 18 Haziran 1927 tarihinde kabul edilen ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile kaldırılan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesinin in fine (son cümlesi) aşağıdaki şekildedir:
“Hukuk Genel Kurulunun verdiği karara uymak zorunludur.”
C. Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşları Statüsü
- Türk hukukunda, barolar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları statüsüne sahip olup, kamu hukuku tüzel kişileridir. Anayasa’nın 135. maddesinin somut olayla ilgili bölümü aşağıdaki şekildedir:
“Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzel kişilikleridir. (...)”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. ÖN SORUNLAR
A. Bazı başvuranların mağdur sıfatı hakkında
-
Hükümet, Bursa Barosu’nun ve Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği’nin iddia edilen ihlaller sebebiyle mağdur olduklarını iddia edemeyeceklerini ve bu sebeple Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında bu sıfatı haiz olmadıklarını ileri sürmektedir.
-
Başvuranlar, bu hususla ilgili görüş bildirmemişlerdir.
-
Davalı Devlet, Mahkeme’nin kişi yetkisiyle (ratione personae) ilgili olarak kısmi bir itiraz ileri sürmekle yetinmiştir, ancak bu husus, Mahkeme tarafından, başvuranların tamamı için, re’sen bir inceleme yapılmasını gerektirmektedir (Sejdić ve Finci/Bosna-Hersek [BD], No. 27996/06 ve 34836/06, § 27, AİHM 2009).
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, bir başvurunun sunulabilmesi için, gerçek bir kişinin veya bir sivil toplum kuruluşunun ya da şahıslardan oluşan bir grubun Sözleşme ile tanınan hakların ihlal edilmesi sebebiyle mağdur olduğunu ileri sürebilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bir kişinin bu türden bir ihlalden mağdur olduğunu ileri sürebilmesi için, ilke olarak, ihtilaf konusu tedbirin etkilerine doğrudan maruz kalmış olması gerekmektedir (Tănase/Moldova [BD], No. 7/08, § 104, AİHM 2010 ve Aksu/Türkiye [BD], No. 4149/04 ve 41029/04, § 50, AİHM 2012). Mahkeme ayrıca, bir kişinin, davaya taraf olan bir şirketin hissedarı ve/veya yöneticisi sıfatını haiz olsa bile, taraf olmadığı bir dava kapsamında haklarının ihlal edildiğini ileri süremeyeceğini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk. Nosov/Rusya (k.k.), No. 30877/02, 20 Ekim 2005). Sözleşme tarafından güvence altına alınan bir hakkın ihlal edildiği iddiasından kişisel olarak etkilenen bir mağdurun bulunması, bu kriterin sert ve esnek olmayan şekilde uygulanmaması gerekse de, Sözleşme’nin koruma mekanizmasının uygulanmasının bir şartıdır (Bitenc/Slovenya (k.k.), No. 32963/02, 18 Mart 2008). Mahkeme, mağdur konseptini, dava açma menfaati veya hakkı gibi yerel kavramlardan bağımsız olarak, özerk biçimde yorumlamaktadır (yukarıda anılan Aksu, § 52).
-
Mahkeme, somut olayda başvuranların Sözleşme’nin 2, 6, 8 ve 13. maddelerini ileri sürmelerine rağmen, başvuranların iddialarının esasen, Orhangazi’de bulunan nişasta fabrikasının inşasına ve işletilmesine izin veren idari işlemleri iptal eden kesinleşmiş ve icra edilebilir yargı kararlarının uzun bir süre boyunca icra edilmemesiyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme nazarında, başvuranların mağdur sıfatının belirlenmesinde, özellikle söz konusu idari işlemlere ilişkin olarak iç hukukta görülen idari davalarda başvuranların dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olup olmadığının dikkate alınması gerekmektedir.
-
Bursa Barosu’nun mağdur sıfatı
-
Mahkeme, Bursa Barosu’nun dava açma ehliyetine (locus standi) sahip olup olmadığı hususunun, özellikle bu konuda farklı sonuçlara varan ulusal mahkemeler tarafından incelendiğini gözlemlemektedir. Bu baronun dava açma ehliyetinin (locus standi), söz konusu idari işlemlere karşı yapılan iptal başvurularını inceleyen idare mahkemeleri tarafından genel olarak tanınmadığı halde (yukarıdaki 22-23., 46-48., 51-53. paragraflar), Bursa İdare Mahkemesi, 20 Şubat 2009 tarihli kararında, fabrikayla ilgili birçok idari işlemin iptaline ilişkin bir davada baronun dava açma ehliyeti (locus standi) tanınmıştır (yukarıdaki 36. paragraf). Bununla birlikte, asliye hukuk mahkemesi, tazminat talebiyle ilgili olarak açılan davada, dava açma ehliyetinin (locus standi) bulunmadığı gerekçesiyle, Bursa Barosu’nun talebini reddetmiştir (yukarıdaki 78. paragraf).
-
Mahkeme öncelikle, Bursa Barosu’nun, kamu kurumu niteliğinde mesleki bir kuruluş olarak, kamu hukukuna tabi tüzel bir kişi olduğunu gözlemlemektedir (yukarıdaki 105. paragraf). Dolayısıyla Bursa Barosu’nun Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında bir sivil toplum kuruluşu veya ortak menfaati bulunan kişiler grubu olarak nitelendirilmesi zor olacaktır (gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Le Compte, Van Leuven ve De Meyere/Belçika, 23 Haziran 1981, §§ 63-65, A Serisi No. 43). Mahkeme her hâlükârda, bir derneğe, ihtilaf konusu tedbirden doğrudan etkilenmişse, "mağdur" sıfatının verilebileceğini -ancak deneğin üyelerine verilemeyeceğini- hatırlatmaktadır (özellikle bk. Association des amis de Saint-Raphaël ve de Fréjus ve diğerleri/Fransa (k.k.), No. 45053/98, 29 Şubat 2000 ve Dayras ve diğerleri ve "SOS Sexisme"/Fransa (k.k.), No. 65390/01, 6 Ocak 2005). Bir dernek veya bir sendika, Sözleşme tarafından üyelerine sağlanan hakları ihlal eden tedbirlerden mağdur olduklarını ileri süremez; bir dernek veya sendika yasal olarak üyelerinin menfaatlerini savunma amacı taşısa da, yine kendisinin mağdur olduğunu ileri süremez (Ordre des avocats défenseurs et avocats près la cour d’appel de Monaco/Monako (k.k.), No. 34118/11, 21 Mayıs 2013).
-
Mahkeme, Bursa Barosu’nun durumuyla ilgili olarak, Yargıtay’ın 26 Mayıs 2008 tarihli kararında, bu baronun söz konusu yargı kararlarının icra edilmemesinde kaynaklanan herhangi bir zarar sebebiyle mağdur olduğunu iddia edemeyeceği kanaatine vardığını kaydetmektedir (yukarıdaki 78. paragraf). Mahkeme ayrıca, yerleşik içtihatlarına göre, "mağdur" kavramının, dava açma menfaati veya hakkı gibi yerel kavramlardan bağımsız ve özerk olarak yorumlanması gerektiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, yukarıda yapılan değerlendirmelerin tamamı bakımından, Bursa Barosu’nun Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında mağdur sıfatını haiz olduğunu iddia edemeyeceği sonucuna varmaktadır (gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Ordre des avocats défenseurs et avocats près la cour d’appel de Monaco, §§ 61-62), dolayısıyla başvurunun bu kısmının Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) uyumsuzdur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
-
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği ile bazı başvuranların mağdur sıfatı
-
Mahkeme, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği’nin mağdur sıfatıyla ilgili olarak, bu derneğin sadece tazminat davasında taraf olduğunu ve başvurusunun, dava açma ehliyeti (locus standi) bulunmadığı gerekçesiyle ulusal mahkemeler tarafından kabul edilemez olduğuna karar verildiğini gözlemlemektedir (yukarıdaki 75. paragraf). Başvuranlar Eralp Atabek, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü, İsmail İşyapan, Nalan Bener, Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek ve Şaban Cankat Taşkın ile ilgili olarak da aynı şekilde karar verilmiştir (ibidem). Mahkeme ayrıca, başvuranlar Lütfü Kirayoǧlu, Cumhur Özcan ve Zeliha Şenay Özeray’ın iptal davalarının hiçbirinde taraf olmayarak, ulusal mahkemeler tarafından verilen yargı kararlarının icra edilmemesinden şikâyetçi olmak için suç duyurusunda bulunmakla ve tazminat davası açmakla yetindiklerini gözlemlemektedir. Yine başvuran Öznur Çiçek’in de, idari işlemlerin iptaline ilişkin olarak açılan davalardan hiçbirinde taraf olmadığı dosyadan anlaşılmaktadır.
-
Mahkeme, yerleşik içtihadına göre, Sözleşme’nin halk davası (actio popularis) açılmasına izin vermediğini, ancak bireysel başvuru hakkının kullanımı için başvuranın Sözleşmeci Devlete isnat edilebilir bir fiil ya da eksiklikten kaynaklanan Sözleşme ihlali sebebiyle kendisinin doğrudan veya dolaylı olarak mağdur olduğunu inandırıcı şekilde ileri sürmesini gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme’ye göre, söz konusu idari işlemlerin iptaline ilişkin olarak görülen uzun yargılamalara kendi adlarına veya bir dernek aracılığıyla katılmaksızın, sadece Bursa’da ikamet etmek veya bu şehirde genel merkezi bulunan bir tüzel kişi olmak, yukarıda belirtilen başvuranları, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında "mağdur" olarak nitelendirmek için yeterli değildir. Bu noktada dava, Mahkeme’nin ulusal yargılamada kendi adlarına taraf olmayan ancak menfaatlerini savunmak amacıyla oluşturdukları dernek aracılığıyla yargılamaya katılan kişilerin mağdur sıfatını kabul ettiği Gorraiz Lizarraga ve diğerleri/İspanya (No. 62543/00, § 38, AİHM 2004-III) davasından ayrılmaktadır.
-
Dolayısıyla yukarıda belirtilen başvuruların, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği’nin dava açma ehliyeti (locus standi) bulunmadığı ve başvuranlar Eralp Atabek, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü, İsmail İşyapan, Nalan Bener, Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek, Şaban Cankat Taşkın, Lütfü Kirayoǧlu, Cumhur Özcan, Zeliha Şenay Özeray ve Öznur Çiçek’in ihtilaf konusu idari işlemlerin iptaline ilişkin davalardan hiçbirinde taraf olmadıkları gerekçesiyle, kabul edilemez bulunmaları sebebiyle, Mahkeme, bu başvuranların Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında "mağdur" sıfatını haiz olmadıkları kanaatindedir. Sonuç olarak bu başvuranlar tarafından yapılan başvuru, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) uyumsuzdur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
-
Başvuranlar Ali Arabacı, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gençelli, Mustafa Özçelik ve Yahya Şimşek’in mağdur sıfatı
-
Mahkeme, ihtilaf konusu idari işlemlerin iptal edilmelerine ilişkin yerel davalara aktif olarak katılmış olan ve bu davalar boyunca dava açma hakkı sorgulanmayan başvuranlar Ali Arabacı (yukarıdaki 38 ve 50. paragraflar), Ali Rahmi Beyreli (yukarıdaki 15, 28, 69 ve 95. paragraflar), Nadir Erol (yukarıdaki 15, 28 ve 69. paragraflar), Levent Gençelli (yukarıdaki 15, 28, 38, 50 ve 69. paragraflar), Mustafa Özçelik (yukarıdaki 15, 28 ve 69. paragraflar) ve Yahya Şimşek’in (yukarıdaki 15 ve 69. paragraflar) Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında iddia edilen Sözleşme ihlallerinden mağdur olduklarını ileri sürebilecekleri kanaatindedir.
B. İç hukuk yollarının tüketilmesi hakkında
-
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazda bulunmaktadır. Hükümet öncelikle, başvuranların, farklı davaların ulusal mahkemeler önünde derdest olmasına rağmen Mahkeme’ye başvurduklarını belirtmektedir. Diğer taraftan Hükümet, 6384 sayılı Kanun ile Türkiye’de yeni bir tazminat yolunun oluşturulduğunu belirtmektedir. Hükümet, sadece iç hukukta görülen davaların aşırı uzun sürmesinin değil aynı zamanda yargı kararlarının icra edilememesinin de, bu kanunla kurulan tazminat komisyonunun yetki alanına girdiğini eklemektedir. Hükümet, başvuranların ulusal mahkemeler önünde bu yeni hukuk yolunu kullanması gerektiği kanısına vararak, başvurularının artık kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği kanaatindedir.
-
Başvuranlar, bu iddiaya itiraz etmektedirler.
-
Mahkeme, Hükümet’in başvuranların şikâyetlerinin zamanından erken sunulduğuna ilişkin itirazıyla ilgili olarak, öncelikle, bir başvuranın ilke olarak, Mahkeme’ye başvurmadan önce iç hukukta doğrulukla farklı başvuruları denemiş olma yükümlülüğü bulunduğuna, kabul edilebilirlik hakkında karar verilmesinden önce olmak kaydıyla, başvurunun sunulmasından sonra bu başvuruların son aşamasına gelinmesine müsamaha gösterdiğine dair içtihadını hatırlatmaktadır (Rafaa/Fransa, No. 25393/10, § 33, 30 Mayıs 2013). Mahkeme somut olayda farklı davaların ulusal mahkemeler önünde derdest olduğu halde başvuranların, idari işlemlerin yürütmesinin durdurulmasına hükmeden birçok karar verilmesinin ardından kendisine başvuru yaptığını gözlemlemektedir. Diğer taraftan, söz konusu idari işlemlerin iptaline ilişkin bütün davaların, Mahkeme’nin başvurunun kabul edilebilirliği hakkında karar vermesinden önce sonlandığı hususuna itiraz edilmemiştir. Dolayısıyla itirazın bu kısmı kabul edilemez.
-
Mahkeme, Hükümet’in 6384 sayılı Kanun tarafından oluşturulan hukuk yoluna ilişkin itirazıyla ilgili olarak, mevcut şikâyetin sadece söz konusu idari işlemlerin iptalini amaçlayan davalarda makul süre ilkesine riayet edilmediği konusunu değil, aynı zamanda ve özellikle ilgili idari işlemlerin iptaline hükmeden kararların uzun bir süre boyunca icra edilmemesi sebebiyle, başvuranların bir adaletsizliğe maruz kalıp kalmadığının bilinmesi hususunu içerdiğinin altını çizmektedir. Mahkeme bu bağlamda, başvuranların idareyi yargı kararlarını icra etmeye zorlamak için birçok defa, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve İdari Yargılama Usulü Kanunu tarafından öngörülen icra tedbirlerinin uygulanmasını talep ettiklerini tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranların yargı kararlarının uzun bir süre icra edilmemesi sebebiyle, tazminat elde edebilmek için tazminat davası açtıklarını da tespit etmektedir. Ulusal mahkemeler önünde 6 Haziran 2005 tarihinden beri derdest olan bu başvuru, sadece kısmen sonuçlanmıştır, ilk derece mahkemesinin yalnızca Gemlik Belediyesi’nin sorumluluğunu incelemesine rağmen, Yargıtay, Başbakanın ve Bayındırlık ve İskân Bakanının bu kararın icra edilmesini engelleyen tedbirler aldıkları kanaatine varmıştır (yukarıdaki 78. paragraf). Mahkeme, Hükümet tarafından yukarıda ileri sürülen hukuk yolunun, başvuranların daha önce başvurmuş olduğu hukuk yoluyla esasen benzer nitelikte olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, iptal edilen idari işlemlerin yürütmesini durduran bağlayıcı nihai yargı kararlarının icra edilmemesine ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak, tazminat verilmesinin Sözleşme bağlamında yeterli bir telafi teşkil etmediğini hatırlatmaktadır (Genç ve Demirgan/Türkiye, No. 34327/06 ve 45165/06, § 41, 10 Ekim 2017). Mahkeme, bu görüşler ışığında, başvuranların 6384 sayılı Kanunla kurulan Tazminat Komisyonuna başvurmak zorunda olmadığı kanısındadır.
Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin başvurunun erken niteliğine ve iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazlarını reddetmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuranlar Ali Arabacı, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gençelli, Mustafa Özçelik ve Yahya Şimşek, idarenin, Orhangazi’de bulunan nişasta fabrikasının inşasına ve işletilmesine izin veren idari işlemleri iptal eden kesinleşmiş ve icra edilebilir durumda olan yargı kararlarına uymayı uzun bir süre boyunca reddetmesinin, hukuki nitelikli haklarına ilişkin anlaşmazlıklarla ilgili olarak etkin bir hukuki korumadan faydalanma haklarını ihlal ettiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerini ileri sürmektedirler.
Mahkeme, başvuranların ayrıca idare mahkemeleri önünde görülen davaların süresinin makul olmayan niteliğiyle ilgili olarak Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürdüklerini gözlemlemektedir. Bununla birlikte davaya konu olayların hukuki nitelendirmesi konusunda yetkili merci olan Mahkeme, mevcut davanın daha genel olarak mahkemeye erişim hakkı açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir (Immobiliare Saffi/İtalya [BD], No. 22774/93, § 61, AİHM 1999-V ve Apanasewicz/Polonya, No. 6854/07, § 61, 3 Mayıs 2011).
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının somut olayla ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
" Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. "
A. Sözleşme’nin 6. maddesinin uygulanabilirliği hakkında
-
Hükümet, başvuranların iddialarını kendisine göre, gerçekleşmesi muhtemel olmayan yalnızca olası ve farazi bir riske dayandırdıkları gerekçesiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, somut olayda uygulanamayacağını ileri sürmektedir. Dolayısıyla Hükümete göre, başvuranların şikâyeti, bu sözleşme hükmü anlamında "hukuki nitelikli hak ve yükümlülüklerle" ilgili değildir. Hükümet özellikle, Cargill şirketinin faaliyet alana 7 km’den fazla bir mesafede ikamet eden başvuranların, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında hukuki nitelikli hak ve yükümlülükleri açısından doğrudan etkilendiklerini kanıtlayabilecek durumda olmadıklarını ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet, idari işlemleri iptal eden yargı kararlarının, sadece başvuranların Cargill şirketinin faaliyetlerini sürdürmesine bağlı çevre sorunlarından etkilendiklerinin kabul edilmesine değil, aynı zamanda şehircilik ilkelerine ilişkin değerlendirmelere dayandırıldığını belirtmektedir.
-
Başvuranlar, bu iddialara itiraz etmektedirler.
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının "hukuki" yönden uygulanabilmesi için, Sözleşme tarafından korunsun ya da korunmasın, iç hukukta tanınan, savunulabilir şekilde ileri sürülebilecek bir "hakla" ilgili olarak bir "anlaşmazlığın" bulunması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bir hakkın varlığını, kapsamını veya kullanım şekillerini içeren gerçek ve ciddi bir anlaşmazlığın söz konusu olması gerekmektedir. Davanın sonucunun, söz konusu hak için doğrudan belirleyici olması gerekmektedir, zayıf bir bağlantı veya uzak etkiler Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası alanına girebilmek için yeterli değildir (Regner/Çek Cumhuriyeti [BD], No. 35289/11, § 99, AİHM 2017 (özetler)). Son olarak söz konusu hakkın "hukuki" bir niteliği olması gerekmektedir.
-
Mahkeme somut olayda, iç hukukta tanınan bir hakla ilgili bir anlaşmazlığın olduğu tartışmaya yer bırakmıyorsa da, tartışmanın konusu için aynı durumun söz konusu olmadığını tespit etmektedir. Nitekim, Mahkeme, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama anayasal hakkına ilişkin olarak Türkiye’ye karşı yürütülen birçok davada, gerçek ve ciddi bir tartışma bulunduğunu tespit etmiştir (birçok karar arasında bk. Taşkın ve diğerleri/Türkiye, No. 46117/99, § 132, AİHM 2004‑X ve Okyay ve diğerleri/Türkiye, No. 36220/97, § 65, CEDH 2005‑VII). Bununla birlikte, Hükümet’e göre, ihtilaf konusu hiçbir şekilde başvuranların maddi ya da manevi haklarıyla ilgili değildir, "hukuki nitelikteki" hiçbir hakkın da söz konusu olmadığı gibi yasallığın savunulmasıyla ilgilidir.
-
Mahkeme, fabrikanın kurulduğu Bursa İlinde ikamet eden başvuranların, idare mahkemeleri önünde dava açmak için gerekli ehliyeti haiz olduklarına ve ulusal mahkemelerden fabrikanın faaliyetlerini durdurma kararı vermelerini ve idari makamlar tarafından verilen fabrikanın işletilmesine devam edilebileceğine yönelik kararı iptal etmelerini talep edebileceklerine itiraz edilmediğini gözlemlemektedir. Ayrıca idare mahkemeleri tarafından verilen kararlar, başvuranların lehinedir ve bu kararların icra edilmesini reddeden veya buna engel olan her türlü idari işlem, tazminat yolunu açmıştır (yukarıda anılan Okyay ve diğerleri, § 67). İç hukukta yapmış oldukları başvurularda, başvuranların sadece farklı ölçekli imar planlarının uygunluğuna ilişkin gerekçeler değil, aynı zamanda söz konusu işletmenin çevreye zararlı etkilerine ilişkin gerekçeler ileri sürdüklerinin de gözlemlenmesi gerekmektedir. Yine daha da önemlisi, Yargıtay 26 Mayıs 2008 tarihli kararında, başvuranlar için söz konusu kararların icra uygulanmasının öneminin altını çizmiş ve başvuranların "hukuki bir hakka" sahip olduklarını ileri sürebilecekleri sonucuna varmıştır (yukarıdaki 78. paragraf).
-
Mahkeme sonuç olarak, somut olayda başvuranlar tarafından savunulan genel menfaate rağmen, somut olayın koşulları ve özellikle başvuruların konusu, itiraz edilen işlemlerin niteliği ve başvuranların dava açma yetkisi dikkate alındığında, başvurularının halk davası (actio popularis) başvurusuna dönüştürülemediği kanaatine varmaktadır. Mahkeme, başvuranlar tarafından ileri sürülen "itirazın", ilgililerin Sözleşme’nin 6. maddesinin uygulanabilir olması için kendilerinin sahip olduğunu söyleyebilecekleri "hukuki nitelikli bir hak" ile yeterince bağlantılı olduğu sonucuna varmaktadır.
-
Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas hakkında
-
Tarafların iddiaları
-
Başvuranlar, etkin hukuki koruma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda fabrikanın faaliyetlerinin durdurulmasına hükmeden yargı kararlarının ve bu kararlara ilişkin idari işlemleri iptal eden kararların, makamlar tarafından gerçekte icra edilmediğini belirtmektedirler. Başvuranlar izinlerin askıya alınmasına hükmeden kararın ardından, ancak 2000 yılında ve kırk beş gün boyunca fabrikanın işletmesinin durdurulduğunu belirtmektedirler. Başvuranlar ayrıca, kendilerine göre yargı kararlarının etkin şekilde icra etmesini sağlamak yerine fabrikanın yasal statüsünü düzenlemek amacıyla birçok tedbir alan makamların tutumunu sorgulamaktadırlar.
-
Hükümet, toprak koruma ve arazi kullanımı kanununun 2007 ve 2008 yıllarında, değişikliğe uğradığını belirtmektedir. Hükümet, bu değişikliklerin, fabrikanın belirli koşullar altında faaliyetlerine devam etmesi gibi, işletmelere izin verdiğini belirtmektedir. Hükümet, söz konusu iznin Cargill şirketi tarafından 9 Şubat 2007 tarihinde yapılan bir talep üzerine verildiğini ve başvuranlar tarafından sunulan yürütmenin durdurulması talebinin mahkemeler tarafından kabul edildiğini eklemektedir (yukarıdaki 90. paragraf). Hükümet bununla birlikte, Cargill şirketinin faaliyetlerine devam etmesinin yasal bir dayanağı olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla Hükümete göre, daha önce verilen kararların icra edilmesi veya edilmemesi hususunun artık bir önemi kalmamıştır ve başvuranların idareye karşı açtıkları davalar amaçsızdır.
-
Hükümet, yargı kararlarının icra edildiğini ileri sürmektedir. Hükümet, Cargill şirketinin faaliyetlerinin 20 Ekim 2006 tarihinde durdurulduğunu ve şirketin, daha sonra yapılan yasal değişikliğin ardından faaliyetlerine devam ettiğini açıklamaktadır.
-
Mahkeme’nin değerlendirmesi
a) Somut olayla ilgili ilkeler
-
Mahkeme, bir yargı kararının icrasının, adil yargılanma hakkının bir yönü olduğunu birçok defa ifade etmiştir (Hornsby/Yunanistan, 19 Mart 1997, § 40, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997-II ve Simaldone/İtalya, No. 22644/03, § 42, 31 Mart 2009). Aksi takdirde, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının sunduğu güvenceler, her türlü faydalı etkiden mahrum kalacaktır. Vatandaşların etkili bir şekilde korunması, Devlete veya organlarına kararı yerine getirme yükümlülüğü getirmektedir. Eğer Devlet kararı uygulamayı reddeder, ihmal eder veya geciktirirse; vatandaşın tüm yargılama süreci boyunca istifade ettiği 6. madde güvenceleri, var olma sebeplerini kaybedeceklerdir (Hornsby, § 41). Sonuç olarak, bir yargı kararının uygulanması aşırı şekilde engellenemez, geçersizleştirilemez veya geciktirilemez (Bourdov/Rusya, 59498/00, § 34, AİHM 2002-III). Ayrıca bir hükmün icrası, kısmi değil tam ve eksiksiz şekilde uygulanmalıdır (Sabin Popescu/Roumanie, 48102/99, §§ 68-76, 2 Mart 2004 ve Matheus/Fransa, 62740/00, § 58, 31 Mart 2005). Nitekim ulusal yargı tarafından bir defa kesin karar bir verildiğinde, karar, hakkın sahipleri için mümkün olduğunca hukuki güvensizlik ve belirsizlik yaratmamak amacıyla, kamu makamları tarafından makul bir açıklık ve tutarlılıkla uygulanmalıdır (yukarıda anılan Apanasewicz, § 73).
-
Diğer taraftan, hukuki güvenlik ilkesi, kesinleşmiş karar ilkesine riayet edildiğini varsayar (Brumărescu/Romanya [BD], No. 28342/95, § 62, AİHM 1999‑VII), bu, yargı kararlarının kesin bir niteliğe sahip olduğu anlamına gelmektedir. Nitekim yargı kararlarının sürekli sorgulanması ve iptal edilmesi olasılığıyla şekillendirilen bir yargı sistemi, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ihlal etmektedir (Sovtransavto Holding/Ukrayna, No. 48553/99, §§ 74, 77 ve 82, AİHM 2002-VII). Yargıçlar veya yürütme üyeleri (Tregoubenko/Ukrayna, No. 61333/00, § 36, 2 Kasım 2004) ya da adli olmayan makamlar (Agrokompleks/Ukrayna, No. 23465/03, §§ 150‑151, 6 Ekim 2011) tarafından yapılan bu türden sorgulamalar kabul edilemezdir. Bu ilkeden, yalnızca önemli ve zorlayıcı nedenlerin gerektirdiği durumlarda feragat edilebilir (Riabykh/Rusya, No. 52854/99, § 52, AİHM 2003‑IX).
-
Mahkeme son olarak, kendisine sunulan bir davada görevinin, makamların Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca kendisine düşen pozitif yükümlülüklere riayet edip etmediğini ve daha özel olarak makamlar tarafından bir yargı kararının uygulanması için alınan tedbirlerin, uygun ve yeterli olup olmadığını incelemeye dayandığını hatırlatmaktadır. Her Sözleşmeci Devlet, pozitif yükümlülüklere riayet etmek için uygun ve yeterli bir hukuki donanıma sahip olmakla yükümlüdür (yukarıda anılan Apanasewicz, § 74).
b) Bu ilkelerin somut olaya uygulanması
-
Mahkeme somut olayda, ihtilaf konusunun esasen, farklı ölçekli imar planlarını değiştiren birçok idari işlemin iptali hakkında idare mahkemeleri tarafından verilen kararların ve Orhangazi’de (Bursa) bulunan bir tarım bölgesinde bir nişasta fabrikasının kurulmasına ilişkin idari izinlerin uygulanmasıyla ilgili olduğunu kaydetmektedir. Bursa Valiliği, 26 Mart 2008 tarihli yasal bir değişikliği kabul edilmesinin ardından, 21 Kasım 2008 tarihinde, dosyada bulunan unsurlara göre halen faaliyette olan Cargill şirketine yeni bir izin vermiştir (yukarıdaki 94. paragraf).
-
Mahkeme, fabrikanın 1998-2000 yılları arasında inşasının ve devamında 2000 yılından itibaren faaliyetlerinin, farklı ölçeklerdeki imar planlarında yapılan değişiklikler ve bu değişikliklere dayanarak verilen idari izinler gibi çeşitli idari işlemlere dayandığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, 12 Ocak 1999’dan beri devam eden iç hukuk yargılamaları sırasında (yukarıdaki 29. paragraf), ulusal mahkemeler tarafından bu idari işlemlerin yürütülmesini durduran bir çok ihtiyati tedbir kararının alındığı hususuna itiraz edilmemektedir. Söz konusu işlemler daha sonra kesin olarak iptal edilmişlerdir.
-
Mahkeme, yukarıda belirtilen kararların fiilen uygulanıp uygulanmadığı sorusu hakkında tarafların görüşlerinin farklılık gösterdiğini belirtmektedir. Hükümete göre, tesisin faaliyetlerinin 12 Ekim 2006 tarihinde kesintiye uğramasına rağmen, başvuranlar ancak 2000 yılında sadece 45 gün boyunca durdurulduğunu savunmaktadırlar.
-
Mahkeme, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 21 Kasım 2009 tarihli kararında, söz konusu kararların yetkili makamlar tarafından usulüne uygun olarak icra edilmediğini tespit etmiş olması sebebiyle (yukarıdaki 78. paragraf), bu görüş ayrılığı üzerinde durmanın gerekli olmadığını düşünmektedir. Yüksek Mahkeme, yetkililerin söz konusu yargı kararlarıyla ilgili davranışlarını ayrıntısıyla inceledikten sonra, Başbakan’ın, Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın ve Gemlik Belediye Başkanı’nın imkânları bulunduğu halde, idare mahkemelerinin kararlarını uygulamadıklarının sabit olduğu sonucuna varmıştır. Yüksek Mahkeme bu sonuca varırken özellikle şu değerlendirmede bulunmuştur:
" İdare mahkemelerinin kararları kesinleşmeden önce ve sonra, başvuranlar, bu kararların uygulanmasını sağlamak için yetkili makamlara yazılı ve sözlü ihtarlarda bulunmuşlardır. İdare hukukunun genel ilkeleri uyarınca, bir idari işlemin iptali, bu işlemin hiç yapılmamış gibi kabul edilmesiyle sonuçlanır. Hâlbuki mevcut davada yetkililer, yargı kararları üzerine kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmemişlerdir. Nişasta fabrikasının faaliyetlerini durdurmaları gerekirken, söz konusu kararların uygulanması mahiyetinde olmayan resmi uyarılar göndermekle yetinmişlerdir. Fabrikanın inşası ve tesisi için gerekli izinleri veren Çevre ve Şehircilik Bakanı, söz konusu izinlerin geri alınması için harekete geçtiği izlenimini uyandıracak hiçbir eylemde bulunmamıştır. Başbakanlığa bağlı Yüksek Planlama Kurulu bir yatırım izni vermiş ve bu işlemin yürütülmesi mahkeme kararları ile durdurulmuş olsa da, fabrika Başbakan tarafından bizzat imzalanmış bir mektupla, faaliyetlerine devam edebileceği hususunda bilgilendirilmiştir. Benzer şekilde, bu mektuptan anlaşılmaktadır ki, mezkur işlemin ileride kesin olarak iptal edilmesi ihtimaliyle birlikte, fabrikanın faaliyetlerinin devam edebilmesi için idari ve yasal bir temel sağlamak amacıyla yeni girişimlerde bulunulmuştur. "
Mahkeme için, daha alt derece mahkemeleri için bağlayıcı olan ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesinin son cümlesi (in fine) uyarınca, uymak zorunda oldukları (yukarıdaki 104. paragraf) yüksek yargının tespitlerine katılmaktan başka bir tutum sergilemek mümkün değildir.
-
Ayrıca Mahkeme, Hükümet’in 2007 yılında yapılan kanun değişikliğinden önce verilmiş kararların uygulanması hususunun artık faydası bulunmadığına ve başvuranların idareye karşı yaptıkları başvurunun bir amacı kalmadığına dair görüşüne katılamayacaktır. Nitekim Mahkeme, Bursa İdare Mahkemesi’nin 14 Mart 2008 tarihli kararla, 31 Ocak 2007 tarihli kanun değişikliğinin ardından verilen fabrikanın faaliyetlerine devam etmesi yönündeki izni iptal ettiğini ve bu kararın, 21 Mayıs 2015 tarihinde kesinleştiğini gözlemlemektedir (yukarıdaki 90-91. paragraflar). Hâlbuki taraflar, bu kararın hiçbir zaman icra edilmediği konusunda itiraz ileri sürmemişlerdir.
-
Dolayısıyla Mahkeme, 12 Ocak 1999 tarihinden Bursa Valiliği’nin faaliyetlerine devam edebilmesi için Cargill şirketine yeni bir izin verdiği 21 Kasım 2008 tarihine kadar, idari yargı kararlarının gerçekten uygulanmadığı sonucuna varmıştır.
-
26 Mart 2008 tarihinde yapılan kanun değişikliğinden sonraki döneme ilişkin olarak (5751 sayılı Kanun, yukarıdaki 92. paragraf), bu değişikliğin Hükümet’in işaret ettiği gibi tarım dışı faaliyetlerde kullanılan tarım arazilerinin durumunu düzenleme olanağını verdiği doğrudur. Esasında Cargill şirketi, 21 Kasım 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanmış olan bu yeni kanuna dayanan bir izin elde etmiştir, (yukarıdaki 92-99. paragraflar).
-
Mahkeme, başvuranların bu karara karşı da idare mahkemeleri önünde bir iptal davası açtıklarını gözlemlemektedir (yukarıdaki 95. paragraf). Bu nedenle Mahkeme, elindeki bilgilere göre ulusal mahkemeler önünde devam eden bu yargı sürecinin sonucu üzerinde tahminde bulunmanın veya bu kanun değişikliğinin kesinleşmiş kararların uygulanmasını amaçlayıp amaçlamadığını bilmenin gerekli olmadığı kanaatindedir.
-
Bu sebeple Mahkeme, davanın kendine özgü şartlarında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yukarıda anılan kararında (78 ve 139. paragraflar), fabrikaya ilişkin yatırım izninin daha sonra iptal edilmesine ve bu kararın kesinleşmesine rağmen, Başbakan tarafından imzalanmış olan, Cargill şirketini, faaliyetlerinin devamının sağlanması için idari ve yasal bir temel sağlamaya yönelik olarak yeni girişimlerde bulunulmuş olduğu konusunda bilgilendiren mektubu eleştirdiğini gözlemlemektedir. Fabrikanın söz konusu kanun değişikliklerinden sonra, faaliyetlerine bu yeni kanun metnine dayanarak verilen yeni izinler temelinde devam edebildiği de anlaşılmaktadır. Mahkeme, hukukun üstünlüğü ilkesinin temel unsurlarından birinin, mahkemelerin herhangi bir uyuşmazlığa ilişkin verdiği kesin kararın bir daha sorgulanamayacağı olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Brumărescu, § 61). Hâlbuki söz konusu yasal değişiklik, birçok nihai yargı kararının etkisiz hale getirilmesi ve dahası, söz konusu kararların uygulanamamasıyla sonuçlanabilecektir (karşılaştırınız, daha önce anılan Gorraiz Lizarraga ve diğerleri, § 72 kararı ve bu kararda yapılan atıflar).
-
Bu unsurlar Mahkeme’nin, ulusal makamların, uzun yıllar boyunca kesin ve bağlayıcı birçok yargı kararına riayet etmeye yönelik gerekli tedbirleri almaktan kaçınarak, başvuranları etkin bir hukuki korumadan ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının etkili şekilde uygulanmasından yoksun bıraktığı sonucuna varması için yeterlidir. Sonuç olarak, söz konusu hüküm ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 2 VE 8. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuranlar, Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerini ileri sürerek, Orhangazi’de bulunan nişasta fabrikasına verilen inşaat izninin ve işletme ruhsatının yaşam hakları ile özel ve aile hayatına, konutlarına saygı haklarını ihlal ettiğini iddia etmektedirler.
-
Mahkeme öncelikle, söz konusu fabrikanın faaliyetlerine devam etmesinin çevreye olan zararlı etkilerinin ulusal mahkemeler önünde tartışılmış olmasına rağmen, kendisine başvurulan davanın, esasen imar planlarında yapılan değişikliklere ve bu değişikliklere uygun olarak verilen izinlere ilişkin yargı kararlarının icra edilmemesiyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, davanın olay ve olguları, tarafların iddiaları ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından varılan sonuçlar bakımından, mevcut başvuru tarafından ileri sürülen temel hukuki sorunların incelendiği ve Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esasının incelenmesine yer olmadığı kanaatindedir (Centre de ressources juridiques au nom de Valentin Câmpeanu/Romanya [BD], No. 47848/08, § 156, AİHM 2014, ayrıca bk. gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla (mutatis mutandis), Gorraiz Lizarraga et autres, précité, § 75).
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşme’nin 41. maddesi gereğince:
‘‘ Şayet Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ‘‘
- Mahkeme, başvuranların, başvuru formunda Sözleşme’nin ihlal edilmesi sebebiyle maruz kaldıkları manevi zarar bağlamında maddi bir tazminat elde etmek istediklerini belirttiklerini ve ayrıca masraf ve harcamalar için de belirli bir miktar ödenmesini talep ettiklerini kaydetmektedir. Mahkeme, başvurunun bildirilmesi aşamasında başvuranların temsilcilerine gönderilen yazıda, başvuranların adil tazmin bağlamında isteklerinin yargılamanın önceki bir aşamasında belirtilmesinin, görüşlerde bu bağlamda bir ‘‘talepte’’ bulunmamasını telafi etmediğini açıkça hatırlatmıştır. Mahkeme, konu hakkındaki genel ilkeler ve yerleşik içtihadı ışığında, kendi önünde görülen davanın başlangıç ve çekişmesiz aşamasında muhtemel bir maddi tazminat elde etme isteğinin belirtilmesinin, Mahkeme İçtüzüğü’nün 60. maddesi anlamında bir ‘‘talep’’ olarak değerlendirilmediği kanaatindedir (bk. Nagmetov/Rusya [BD] kararında atıfta bulunulan genel ilkeler, No. 35589/08, §§ 57-61, 30 Mart 2017). Üstelik Mahkeme, 2010 yılından beri Daire önünde görülen dava kapsamında, başvurunun bildirilmesi aşamasında herhangi bir adil tazmin "talebinde" bulunulmamasına itiraz edilmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla başvuranlara bu bağlamda ödeme yapılmasına gerek olmadığı kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
-
Oy birliğiyle, başvurunun, başvuranlar Ali Arabacı, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gençelli, Mustafa Özçelik ve Yahya Şimşek tarafından ileri sürülen Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin şikâyetle ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna,
-
Oy birliğiyle, başvurunun, başvuranlar Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Eralp Atabek, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü, İsmail İşyapan, Nalan Bener, Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek, Şaban Cankat Taşkın, Lütfü Kirayoǧlu, Cumhur Özcan, Zeliha Şenay Özeray ve Öznur Çiçek tarafından ileri sürülen şikâyetlerle ilgili kısmının kabul edilemez olduğuna,
-
Oy birliğiyle, yukarıda belirtilen altı başvuranla ilgili olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,
-
Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esasının incelenmesine yer olmadığına,
-
Oy birliğiyle, adil tazmin taleplerinin reddedilmesine,
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. Maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 19 Haziran 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Bu kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrasına ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, Yargıç Lemmens’in sunduğu ayrık görüş yer almaktadır.
R.S.
S.H.N.
YARGIÇ LEMMENS’İN SUNDUĞU KISMİ MUHALEFET VE KISMİ MUTABAKAT ŞERHİ
Meslektaşlarımla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği yönünde oy kullandım.
Ancak çoğunluğun, başvurunun Bursa Barosu tarafından yapılan kısmının kabul edilemez olduğuna karar vermesine sebep olan bütün gerekçelere ve Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetlerin incelenmesine gerek olmadığına dair karara katılamayacağımı belirtmek isterim.
Bursa Barosu’nun mağdur sıfatı hakkında
Çoğunluk, başvurunun Bursa Barosu tarafından yapılan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verirken iki gerekçeye dayanmıştır: bir yandan söz konusu baro, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında kamu hukukuna tabi tüzel kişi sıfatına sahiptir ve sivil toplum kuruluşu değildir (kararın 112. paragrafı), diğer taraftan Bursa Barosu söz konusu kararların icra edilmemesinden kaynaklanan herhangi bir zarara uğramamıştır (kararın 113. paragrafı).
İlk gerekçeye katılıyorum.
İkinci gerekçenin ise, Mahkeme içtihatlarıyla tamamen bağdaşmadığı kanaatindeyim. Nitekim Mahkeme’ye göre, Sözleşme’nin 34. maddesinde yer alan "mağdur" ibaresi, ihtilaf konusu fiilin ya da eksikliğin doğrudan ilgilendirdiği kişidir, ancak zararın bulunmadığı durumlarda bile Sözleşme’nin gereklerinin yerine getirilmediği kanısına varılabilir (örneğin bk. Balmer-Schafroth ve diğerleri/İsviçre, 26 Ağustos 1997, § 25, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑IV, Brumărescu/Romanya [BD], No. 28342/95, § 50, AİHM 1999‑VII ve Murray/Hollanda [BD], No. 10511/10, § 83, AİHM 2016). Baro tarafından açılan tazminat davasının, herhangi bir zarar sebebiyle mağdur olduğunu iddia edemeyeceği gerekçesiyle, ulusal mahkemeler tarafından kabul edilemez bulunması bana göre uygun bir karar değildir. Buna karşın, Baro’nun idare mahkemeleri önünde görülen bütün davalara taraf olarak katılmış olması, sadece bir başvurusunun kabul edilemez (kararın 28-37. paragrafları) ve diğer üç başvurusunun kabul edilebilir (kararın 14-27, 38-48 ve 49-56. paragrafları) olduğuna karar verilmesi daha yerinde bir karar olurdu. Bu son tespit temelinde, yalnızca ilk yargılama dışında, baronun iptal kararlarının icra edilmemesinden yakınamayacağı söylenebilir. Ancak bu gerekçe de, yukarıda belirtilen birinci gerekçe bakımından gereksiz olurdu.
Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerinin ihlaline ilişkin şikâyetler
Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetlerine ek olarak, Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerinin de ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. İlk şikâyet, başvuranlar lehinde verilen kararların icra edilmemesine ilgiliyken, diğer iki şikâyet nişasta fabrikasının inşası ve işletmesi için verilen izin sebebiyle yaşam haklarının ve özel ve aile hayatlarına, konutlarına saygı haklarının ihlal edilmesiyle ilgilidir.
Çoğunluk, "davanın olayları, tarafların iddiaları ve Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası açısından varılan sonuçlar bakımından, (...) mevcut başvuruda ileri sürülen temel sorunların incelendiği ve Sözleşme’nin 2 ve 8. Maddelerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esasının incelenmesine yer olmadığı" kanaatindedir (kararın 147. paragrafı).
Meslektaşlarıma saygı duymakla birlikte, bu değerlendirmeye katılamayacağımı belirtmek isterim. Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerinin ihlaline ilişkin şikâyetler, başvuranlar tarafından çevrelerinde bir fabrika kurulması hakkında ileri sürülen itirazın özünü içermektedir (kararın 127. paragrafı). Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin şikâyet önemli olmakla birlikte, yargılamaya ilişkindir. Yetkililer, yasa koyucu tarafından yapılan bir müdahaleyle, idari işlemleri iptal eden kararların geçersiz kılınabileceği kanaatine varsalar da, bu müdahalenin ve onu takip eden işlemlerin, yaşam hakkı, özel ve aile hayatına, konutlarına saygı hakkı gibi hakları koruyan daha yüksek standartlarla uyumlu olup olmadığı sorusunun cevaplanması gerekmektedir.
Bu koşullarda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından incelenen konular, belki de "temel hukuki sorunlar" değildir. Bana göre, Sözleşme’nin 2 ve 8. maddelerinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetler, öncelikle kabul edilebilirlikleri ve sonra esasları ile ilgili olarak daha ciddi bir inceleme yapılmasını hak etmektedir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.