CASE OF SARAÇ AND OTHERS v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SARAÇ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 23189/09)
KARAR
Madde 1 P1 • Pozitif yükümlülükler • Özel bir şirket tarafından bir binada meydana getirilen maddi zararın tazmin edilmesi için mahkeme tarafından ödenmesine karar verilen tazminatta takdiri indirim yapılması nedeniyle tazminatın tamamen ödenmemesi • Uygulanan indirimin kesin nedenlerinin yeterli bir açıklıkla belirlenmesine imkân vermeyen oldukça kısa formül • Başvuranların zararına bozulan adil denge
STRAZBURG
30 Mart 2021
Kesinleşme Tarihi
30 Haziran 2021
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Saraç ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler
Marko Bošnjak,
Aleš Pejchal,
Egidijus Kūris,
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
Saadet Yüksel,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Daire halinde toplanarak, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvuruyu (No. 23189/09), bu başvuru çerçevesinde, beş Türk vatandaşının (“başvuranlar”) - Bahri Saraç, Ahmet Saraç, Salih Günay ile Gülnaz Koca ve Nuriye Özkan - 8 Nisan 2009 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye başvurmalarını, Türk Hükümetine (“Hükümet”) Sözleşme’nin 6. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin bildirilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesi yönündeki kararı ve tarafların görüşlerini dikkate alarak, 9 Mart 2021 tarihinde gerçekleştirilen kapalı oturumdaki müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
GİRİŞ
- Başvuru esas olarak, özel bir şirket tarafından mülklerinde meydana getirilen zararın tazmin edilmesi için başvuranlara ödenmesine karar verilen tazminatta takdiri indirim yapılmasıyla ilgilidir.
olay ve olgular
- Başvuranların doğum tarihleri ve ikamet yerleri ekte yer almaktadır. İlgililer, İstanbul Barosuna bağlı Avukat H.K. Elban ve Bursa Barosuna bağlı Avukat E. Manyas tarafından temsil edilmişlerdir.
- Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
- Başvuranlar, Yalova’da bulunan daire ve işyerlerinden oluşan beş katlı bir apartmanın malikleridirler.
- Yalova şehri, 17 Ağustos 1999 tarihinde, bölgenin tamamı gibi, birçok binada ağır hasara yol açan şiddetli bir depremle sarsılmıştır.
- İdare, başvuranların binasında bir inceleme yapmış ve binayı yıkılması gerekmeyen orta hasarlı binalar grubunda sınıflandırmıştır.
- Önemli ölçüde hasarlı olan ve dolayısıyla tehlike arz eden binalara ilişkin olarak, İdare, bu amaçla hizmet veren özel şirketler tarafından bu binaların yıkılmasına karar vermiştir.
- Başvuranların binasının yıkılacak binalar listesinde bulunmamasına rağmen, bu şirketlerden biri (ardından “şirket” olarak anılacaktır) bu binayı yıkmaya başlamıştır.
- Komşuları tarafından bu durumdan haberdar edilen ilgililer, yıkım işlemini durdurmayı başarmışlardır, ancak binanın yapısında meydana gelen hasarlar, binayı onarılamaz bir şekilde kullanılamaz bir hale getirmiştir.
- Başvuranlar, 21 Ekim 1999 tarihinde, Yalova Asliye Hukuk Mahkemesinde (“AHM”) tazminat davası açmışlardır. Başvuranlar, bilhassa maddi zarar bağlamında 140.000 Türk lirası (TRY) bir tazminat talep etmişlerdir.
- Şirket aynı zamanda, yetkili idare mahkemesine başvurarak, başvuranların binasının orta hasarlı binalar grubunda sınıflandırılması kararına karşı iptal davası açmıştır.
- İdare Mahkemesi, şirketin talebini kabul etmiş, ancak bu karar şirketin dava açma ehliyetine sahip olmadığı gerekçesiyle, Danıştay tarafından bozulmuştur.
- Başvuranlar, 2006 yılında, birinci yargılama devam ettiği sırada, birinci talepleri kapsamına girmeyen zararlar için ikinci tazminat davasını açmışlardır. Bu dava kapsamında, başvuranlar şu hususları ileri sürmüşlerdir: Binada meydana gelen hasarlar, yapının güçlendirilmesine ya da onarılmasına imkân vermeyen bir nitelikte ve büyüklüktedir, dolayısıyla yapının yıkılması gerekmektedir; oysa bina yeniden inşa edilse bile, yeni yapı eski binanın zeminiyle aynı zeminden yararlanamayacaktır. Zira yeni yapının yeni imar yönetmeliğine uyması gerekmektedir ve bu yönetmelik uyarınca inşa edilebilir alan büyük ölçüde azaltılmıştır; bu durumda, davalı şirketin haksız davranışı aynı zamanda taşınmazın değerinde azalmaya yol açmıştır; dolayısıyla, daha önceki zarara eklenen bu zararın da tazmin edilmesi gerekmektedir.
- Yargılama sırasında, şirket, bununla birlikte herhangi bir delil ileri sürmeksizin, ihtilaf konusu mülkün idare tarafından kendisine yıkım görevi verilen binalar arasında bulunduğunu iddia etmiştir.
- AHM, iki davanın birleştirilmesine karar vermiştir. AHM, 12 Aralık 2006 tarihli kararla, başvuranların taleplerini kısmen kabul etmiştir.
- AHM, dosyada yer alan unsurlardan ve özellikle idare tarafından sunulan unsurlardan, başvuranların binasının davalı şirkete yıkım görevi verilen binalar listesinde yer almadığının anlaşıldığını tespit etmiştir.
- AHM, aldırdığı bilirkişi raporlarına göre, başvuranların her halükârda, özel şirket tarafından herhangi bir hasarın meydana getirilmemesi durumunda bile, depremin yol açtığı hasarlardan dolayı binanın onarılması ve sağlamlaştırılması için ödemek zorunda kalabilecekleri meblağların düşülmesiyle, mülklerinde meydana gelen hasarlar nedeniyle 141.031 TRY tutarında bir zarara maruz kaldıklarını gözlemlemiştir.
- AHM, bu meblağın şüphesiz başvuranların uğradıkları zarara karşılık geldiği, ancak “tarafların durumu, hatanın ciddiyet derecesi ve zararın bir hatanın ve öngörülemez bir olayın birleşmesinden kaynaklandığı” dikkate alındığında, Borçlar Kanunu’nun 43 ve 44. maddeleri uyarınca %25 oranında takdiri indirim uygulanması gerektiği kanaatine varmıştır. AHM, sonuç olarak, ilgililere 105.773 TRY tutarının ödenmesine karar vermiştir.
- AHM, öte yandan, davalı şirketin eylemlerinin aynı zamanda taşınmazın değerinde bir azalmaya yol açtığını ve bilirkişilerin, bu değer kaybını 41.039 TRY olarak hesapladıklarını tespit etmiştir. AHM, bu meblağ üzerinden Borçlar Kanunu’nun 43 ve 44. maddeleri uyarınca % 25 oranında takdiri indirim uygulamıştır. Dolayısıyla, söz konusu meblağ, 30.779 TRY tutarına getirilmiştir.
- Bu meblağlara, 16 Ekim 1999 tarihinden 1 Ocak 2000 tarihine kadar geçen süre için, Türkiye Merkez Bankasının reeskont faizi ve daha sonraki süre için, aynı zamanda ticari faiz - bu oran yasal orandan ve reeskont faizinden daha yüksektir - de denilen, bu kurum tarafından uygulanan kısa vadeli avans faizi eklenmiştir.
- Bu oranların uygulanmasını haklı göstermek için, AHM, başvuranlar tarafından ileri sürülen, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (“HGK”) 23 Ocak 2002 tarihli kararına (bk., aşağıda 45. paragraf) dayanmıştır. Bu karara göre, zararın ticari bir faaliyet kapsamında yapılan haksız bir fiil nedeniyle meydana gelmesi ve hatta zarar gören tarafın tacir olmaması halinde, ticari faiz oranının uygulanması gerekmektedir.
- Taraflar, bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
- Başvuranlar, temyiz başvurularında, AHM’nin, kendi ifadelerine göre, Borçlar Kanunu’nun ilgili maddelerinin uygulanma koşullarının oluşmamasına rağmen, kendilerine düşük miktarda bir tazminatın ödenmesine karar verdiği gerekçesini ileri sürmüşlerdir.
- Bir yandan, başvuranlar, hasarın meydana gelmesinde herhangi bir sorumluluğa sahip olmadıklarını, ancak bu hasarın tamamen davalı şirkete atfedilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar, davalı şirketin gereken asgari özeni göstermeyerek, ciddi bir hata yaptığını iddia etmişlerdir.
- Diğer yandan, başvuranlar, davalı şirkete zararlarının tamamını tazmin etme yükümlüğü getirmenin, davalı şirketi, faaliyeti bilhassa demir yolları veya barajlar gibi geniş çaplı altyapılar inşa etmekten ibaret olan, bayındırlık işleri yapan uluslararası bir şirket olması nedeniyle, yoksulluğa maruz bırakmayacağını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, buna karşın, kendilerine tazminatın tamamen ödenmemesinin haksız bir yoksullaşmaya maruz kalmalarına neden olduğunu belirtmişlerdir. Bu hususta, başvuranlar, maruz kaldıkları zararın malvarlıklarının tamamını oluşturan bir mülkle ilgili olduğunu iddia etmişlerdir.
- Öte yandan, başvuranlar, davalı şirketin bu türden bir indirimin uygulanmasını talep etmediğini ileri sürmüşlerdir.
- Şirket ise özellikle tazminata uygulanan faiz oranlarına itiraz etmiştir. Şirket, hâkimin yalnızca ihtilaf konusu eylemin zarar gören taraf kadar eylemi yapan kişi için de Ticaret Kanunu anlamında “ticari iş” kapsamına girmesi halinde, haksız fiil sorumluluğundan doğan bir tazminata ilişkin bu denli yüksek bir oranı uygulamaya karar verebileceğini ve somut olayda bu türden bir durumun geçerli olmadığını, zira ihtilaf konusu eylemin başvuranlar açısından “ticari iş” teşkil etmediğini ileri sürmüştür. Şirket, kendi iddiasını desteklemek için, Yargıtay Dairesinin bir kararına atıfta bulunmuştur.
- Başvuranlar, karşı tarafın temyiz başvurusuna cevap olarak bir dilekçe sunmuşlardır.
- Tarafların kamuya açık duruşmada dinlenmelerinin ardından, Yargıtay 4. Dairesi, 19 Şubat 2008 tarihinde kararını vermiştir.
- 4. Daire, kararın tazminat miktarına ilişkin kısmını, haklı nedenlere dayandığı kanısına vararak onamıştır.
- 4. Daire, bununla birlikte, AHM’nin ticari faiz oranını uygulayarak, hukuka aykırı davrandığı kanaatine varmıştır. 4. Daire, başvuranların tacir sıfatına sahip olmadıklarını ve uyuşmazlığın ticari bir ilişkiden kaynaklanmadığını kaydetmiştir. 4. Daire, bu koşullarda, tazminatın haksız fiil sorumluluğu nedeniyle ödenmesi gerektiğinde, yasal faiz oranının uygulanması gerektiği sonucuna varmıştır.
- 4. Daire, bununla birlikte, bu sorunun ilk derece mahkemesine gönderilmesinin gerekmediği kanısına varmıştır. Dolayısıyla, 4. Daire, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 436. maddesi uyarınca, bu hususla ilgili olarak kararı düzelttikten sonra onamıştır (düzelterek onama) (bk., aşağıda 52. paragraf).
- Başvuranlar, karar düzeltme talebinde bulunmuşlardır.
- Başvuranlar, bu taleplerinde, ilk derece mahkemesi kararının HGK’nın kararına dayandığını ve bu karardan, alacaklarına ticari oranda hesaplanan faizlerin eklenmesini sağlama hakkına sahip olduklarının anlaşıldığını ifade etmişlerdir.
- Başvuranlar, Yargıtay 4. Dairesini, davanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar vermemekle eleştirmişlerdir. Başvuranlar, 4. Dairenin davayı göndermesi halinde, AHM’nin, 4. Dairenin kararına uymama ve böylelikle davanın HGK’ya gönderilmesini sağlama imkânına sahip olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlara göre, ilk derece mahkemesi tarafından kabul edilen görüşün HGK’nın bir kararına dayanması nedeniyle, AHM’nin bu yaklaşımı seçebileceği açıktır. Başka bir ifadeyle, başvuranlar, 4. Dairenin, davanın esasına bakan hâkimi, bozma kararına itiraz etme hakkından yoksun bıraktığını belirtmişlerdir.
- 4. Daire, 16 Ekim 2008 tarihinde, başvuranların taleplerini reddetmiştir.
İLGİLİ İÇ HUKUKİ ÇERÇEVE VE UYGULAMASI
-
Tazminatın Tespiti ve Azaltılması
-
Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Borçlar Kanunu’nun somut olaya ilişkin hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 43 - Tazminat Miktarının Tayini
“Hâkim, hal ve mevkiin icabına ve hatanın ağırlığına göre tazminatın suretini ve şümulünün derecesine tayin eyler.
(...)”
Madde 44 – Tazminatın Tenkisi
“Mutazarrır olan taraf zarara razı olduğu yahut kendisinin fiili zararın ihdasına veya zararın tezayüdüne yardım ettiği ve zararı yapan şahsın hal ve mevkiini ağırlaştırdığı takdirde hâkim, zarar ve ziyan miktarını tenkis yahut zarar ve ziyan hükmünden sarfınazar edebilir.
Eğer zarar kasden veya ağır bir ihmal veya tedbirsizlikle yapılmamış olduğu ve tazmini de borçluyu müzayakaya maruz bıraktığı takdirde hâkim, hakkaniyete tevfikan zarar ve ziyanı tenkis edebilir.”
- Benzer hükümler, yeni Borçlar Kanunu’nun 51 ve 52. maddelerinde yeniden ele alınmıştır.
2. Ticari Konularda Uygulanabilir Faiz Oranı
- Faiz Oranı
- 4489 sayılı Kanun tarafından değiştirildiği şekliyle 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesi, olayların meydana geldiği tarihte, yasal faiz oranının Türkiye Merkez Bankasının reeskont oranı üzerinden belirlenmesi gerektiğini öngörmektedir.
- Aynı Kanun’un 2. maddesinde, gecikme faizi oranının Sözleşme’de aksi yönde bir hüküm olmadığı sürece, yasal orana eşdeğer olduğu belirtilmektedir.
- Söz konusu maddede, bununla birlikte, ticari konularda, Ulusal Merkez Bankası tarafından uygulanan kısa vadeli avans faizi oranının, gecikme faizi oranından yüksek olması halinde uygulanması gerektiği öngörülmektedir. 2. Ticari Fiiller
- Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle, Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı Kanun) 3. maddesine göre, bu Kanun ile düzenlenen bütün işler ile ticarethane, fabrika veya ticari biçimde işletilen başka herhangi bir şirketle ilgili işlem, fiil ve işlerin tamamı, “ticari iş” teşkil etmektedir.
- Aynı Kanun’un “Ticari İş Karinesi” başlıklı 21. maddesi, aşağıdaki gibidir:
“Taraflardan yalnız biri için ticari iş mahiyetinde olan mukaveleler, kanunda aksine hüküm olmadıkça, diğeri için de ticari iş sayılır.”
- Ticari işin nitelendirilmesine ilişkin içtihatlarla ilgili olarak, somut olayda birçok karara işaret edilmelidir.
- Bir dizi davada (HGK, E. 2002/4-12 K. 2002/6, 23 Ocak 2002, HGK, E. 2002/4-174 K. 2002/259, 3 Nisan 2002), Yargıtay, bir tacirin haksız fiil sorumluluğunun söz konusu olması durumunda ödenmesine karar verilen bir tazminat için uygulanabilir faiz oranının, zarar gören tarafın tacir olmaması halinde bile ticari oran olduğu kanısına varmıştır.
- Bu bağlamda, Yargıtay, Ticaret Kanunu’nun 3. maddesinden, ticari bir şirketin faaliyetine ilişkin bütün fiillerin söz konusu Kanun anlamında “ticari işler” teşkil ettiğinin ve bu türden bir durumun da, zarar gören tarafın sıfatından bağımsız olarak, bu kapsamda yapılan haksız fiillerle ilgili bir durum olması gerektiğinin anlaşıldığını belirtmiştir. Ticari bir işten kaynaklanan tazminat yükümlülüğü, tacir için ticari bir borç teşkil etmektedir. Oysa bir tacirin borçları, ilke gereği ticari borçlardır. Sonuç olarak, tazminat için uygulanabilir gecikme faizlerinin ticari oranda belirlenmesi gerekmektedir.
- Başka bir dizi kararda (HGK, E. 1999/19-73 K. 1999/106, 17 Şubat 1999; HGK, E. 2000/19-90 K. 2000/96, 16 Şubat 2000; 4. Hukuk Dairesi, E. 2001/12782 K. 2002/430, 17 Ocak 2002; 4. Hukuk Dairesi, E. 2004/14415 K. 2005/11188, 20 Ekim 2005), Yargıtay, aksine, haksız fiil sorumluluğuyla ilgili konularda, ticari faiz oranının, taraflardan her ikisinin de tacir olmaması halinde uygulanamayacağı kanaatine varmıştır.
- Bu kararlarda, Yargıtay, Ticaret Kanunu’nun 21. maddesinin 1. fıkrasının şüphesiz tacir olmayan tarafın yararına ticari iş karinesini düzenlediği, ancak bu karinenin açıkça sözleşmeye dayanan ilişkilerle sınırlı olduğu ve dolayısıyla, haksız fiil sorumluluğu için uygulanamayacağı kanısına varmıştır. 3. Bozma
- Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uyarınca, Yargıtay, bilhassa davanın esasına bakan hâkimlerin kanuna ilişkin yanlış bir uygulama yapmaları halinde, bir kararı bozabilmektedir (bozma kararı).
- Temyiz başvurusunun haklı nedenlere dayanmaması durumunda, Yargıtay, temyiz edilen karara ilişkin onama kararı vermektedir (onama kararı).
- Yargıtay, aynı zamanda, bu Kanun uyarınca, kararı bozmak ve davayı ilk derece mahkemesine göndermek yerine, kararı düzelttikten sonra onayarak, kanunun uygulanmasına ve yorumlanmasına ilişkin bir hatayı düzeltebilmektedir. Yargıtay, tespit edilen hatanın esasa ilişkin yeniden karar verilmesini gerektirmemesi veya olayların uygun hukuk kuralının uygulanmasına veya kanuna ilişkin yanlış yorumlamanın düzeltilmesine imkân vermesi halinde bu yönde davranmaktadır.
- Söz konusu “düzelterek onama” kararlarına ilişkin, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 436. maddesi, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle aşağıdaki gibidir:
“Temyiz olunan kararın, esas yönünden kanuna uygun olup da kanunun olaya uygulanmasında hata edilmiş olmasından dolayı bozulması gerektiği ve kanuna uymayan husus hakkında yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde Yargıtay, kararı düzelterek onayabilir.”
- İlk derece mahkemesi hâkiminin davanın gönderilmesinin ardından dava hakkında yeniden karar vermesi halinde, hâkim, bozma kararına uyabilmekte (uyma kararı) ya da önceki kararın sürdürülmesi yönünde karar vererek, buna itiraz edebilmektedir (direnme kararı).
- Bu türden bir karara karşı sunulan temyiz başvurusu, HGK tarafından incelenmektedir. Bu Kurul tarafından verilen karar, ilk derece mahkemesinin hâkimi ve davayı incelemiş olan Daire için bağlayıcıdır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
-
BAŞVURAN AHMET SARAç’IN MİRASÇILARININ BAŞVURUYU TAKİP ETME YETKİSİ (LOCUS STANDI) HAKKINDA
-
Başvuran Ahmet Saraç, 14 Nisan 2010 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Başvuranın mirasçıları (ekteki listeye bakınız), 10 Mart 2014 tarihli yazıyla, mirasçılar sıfatıyla Mahkeme önünde başvuruyu takip etmek ve müteveffanın avukatı tarafından temsil edilerek davaya katılmak istediklerini bildirmişlerdir.
-
Hükümet, bu bağlamda herhangi bir itiraz dile getirmemiştir.
-
Mahkeme, bir başvuranın yargılama sırasında hayatını kaybettiği birçok davada, mirasçılar ya da yakın akrabalar tarafından dile getirilen yargılamayı takip etme isteğini dikkate aldığını hatırlatmaktadır (bk., diğer kararlar arasında, Malhous/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], No. 33071/96, AİHM 2000-XII, Angelov/Bulgaristan, No. 44076/98, § 28, 22 Nisan 2004, Nicola/Türkiye, No. 18404/91, § 15, 27 Ocak 2009, ve López Ribalda ve diğerleri/İspanya [BD], No. 1874/13 ve 8567/13, § 72, 17 Ekim 2019).
-
Somut olayda, Mahkeme, ilgililere, mevcut davada başvuranın yerine geçme yetkisini vermektedir.
-
Uygulamaya ilişkin nedenlerle, mevcut kararda, hâlihazırda “başvuran” sıfatının Ahmet Saraç’ın mirasçılarına verilmesinin gerekmesine rağmen, Ahmet Saraç bu sıfatla anılmaya devam edilecektir (bk., örnek olarak, Dalban/Romanya [BD], No. 28114/95, AİHM 1999‑VI). 2. başvuranlara ödenmesine hükmedilen tazminatTA İNDİRİM UYGULANMASINA ilişkin OLARAK sözleşme’ye ek 1 No.lu protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında
-
Başvuranlar, tazminatlarında %25 oranında bir indirim uygulanmasından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedirler. Söz konusu maddenin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Mahkeme, söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle açıkça dayanaktan yoksun ve kabul edilemez olmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. 2. Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
-
Başvuranlar, uğradıkları zararın tamamen tazmin edilmemesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, mahkemeleri, kendi ifadelerine göre, iç hukukun bu türden bir indirime tabi tuttuğu koşulların yerine getirilmemesine rağmen, tazminatlarının miktarında %25 oranında takdiri indirim uygulamakla suçlamaktadırlar.
-
Hükümet, AHM tarafından uygulanan indirimin Borçlar Kanunu’nun 43 ve 44. maddelerine dayandığını belirtmektedir. Hükümet, hâkimlerin davanın niteliğini, taraflardan her birinin sorumluluğunu ve borçlu için tazminatın sonuçlarını göz önünde bulundurarak, bu hükümlerin kendilerine verdiği takdir yetkisini kullandıklarını ifade etmektedir.
-
Hükümet, bu takdir yetkisinin amacının, alacaklının haksız zenginleşmesini ve borçlunun ekonomik yönden zor durumda kalmasını önlemek olduğunu eklemektedir.
-
Hükümet mevcut davada, hâkimin, aralarında tarafların ekonomik durumunun da yer aldığı birçok faktörü dikkate alarak, tazminatın miktarını azalttığını belirtmektedir.
-
Hükümet, başvuranların bu sorunu Yargıtay önünde tartışabildiklerini ve Yargıtayın temyiz başvurusunun bu soruna ilişkin kısmını reddederek, eleştirilen indirimi onadığını ileri sürmektedir.
-
Hükümet, ulusal bir mahkemeyi başka bir karardan ziyade bu türden bir kararı vermeye götüren fiili unsurları bizzat değerlendirme görevinin Mahkemeye ait olmadığını ve Mahkemenin bunu yapması halinde, üçüncü ya da dördüncü derece mahkemesi hâkiminin yerine geçebileceğini ve görevinin sınırlarını ihlal edebileceğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, Mahkeme, dolayısıyla, hâkimlerin tazminatı azaltmak için somut olayda göz önünde bulundurdukları unsurları değerlendirmeye yetkili değildir.
-
Hükümet son olarak, ulusal mahkemeler tarafından yürütülen yargılamanın keyfi ve açıkça mantıksız olmadığını ileri sürmektedir.
-
Başvuranlar, iddialarını tekrarlamaktadırlar. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) İlgili İlkeler
-
Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin bazı pozitif yükümlülükleri kapsadığını hatırlatmaktadır. Bu hüküm tarafından güvence altına alınan hakkın gerçek ve etkin bir şekilde kullanılması, yalnızca Mahkemenin her türlü müdahaleden kaçınma görevine bağlı değildir, ancak özellikle bir başvuranın makamlardan haklı olarak bekleyebileceği tedbirler ile ilgilinin mülklerinden etkin bir şekilde yararlanması arasında doğrudan bir bağın bulunduğu durumlarda, pozitif koruma tedbirlerini gerektirebilmektedir. Yatay ilişkiler bağlamında bile, Devlete bazı yükümlülükler getirecek nitelikte kamu menfaatine ilişkin değerlendirmeler söz konusu olabilmektedir (Kotov/Rusya [BD], No. 54522/00, § 109, 3 Nisan 2012).
-
Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca Devletin pozitif yükümlülükleri ile negatif yükümlülükleri arasındaki sınır, kesin bir tanıma elverişli değildir, ancak uygulanabilir ilkeler yine de benzerdir. Davanın, Devletin pozitif yükümlülüğü veya haklı gösterilmesi gereken, kamu makamlarının müdahalesi açısından incelenmesi halinde, uygulanması gereken kriterler özü itibariyle farklı değildir. Her iki durumda da, bir yandan, kişinin ve diğer yandan, bir bütün olarak toplumun çatışan menfaatleri arasında kurulması gereken adil denge dikkate alınmalıdır. Ayrıca bu hükümde sıralanan amaçların, kamu menfaatinin gerekleri ile başvuranın temel mülkiyet hakkı arasında adil dengenin kurulup kurulmadığı hususunun değerlendirilmesinde belirli bir rol oynayabileceği açıktır. Her iki durumda da, Devlet, Sözleşme’ye uyulmasını sağlamak amacıyla alınacak tedbirleri belirlemek için belirli bir takdir yetkisinden yararlanmaktadır (ibidem, § 110).
72. Bazı koşullarda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, “gerçek veya tüzel kişiler arasında bir uyuşmazlığın söz konusu olduğu durumlarda bile, mülkiyet hakkını korumak için gereken tedbirlerin” alınmasını gerektirebilmektedir (Sovtransavto Holding/Ukrayna, No. 48553/99, § 96, AİHM 2002‑VII).
-
Bir kişi tarafından mülkiyete saygı hakkına verilen zarar, iç hukuk düzeninde mülkiyet hakkının kanun tarafından yeterince korunmasını ve uygun hukuk yollarının bu türden bir zarara uğrayan mağdura özellikle, gerektiği takdirde, maruz kalınan zararın tazmin edilmesini talep ederek, haklarını ileri sürme imkânı vermesini sağlama yönünde Devlet’e pozitif yükümlülük getirmektedir (Blumberga/Letonya, No. 70930/01, § 67, 14 Ekim 2008). Sonuç olarak, Devlet bu türden koşullarda, önleyici tedbirler ya da telafi edici tedbirler almakla yükümlü olabilmektedir (yukarıda anılan Kotov kararı, § 113).
-
Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin usuli güvencelerde, mahkemeler açısından kararlarında dayandıkları gerekçeleri yeterli bir şekilde açıklama yükümlülüğünün bulunmamasının, Sözleşme tarafından güvence altına alınan hakları teorik ve yanıltıcı bir hale getireceği belirtilmektedir. Şikâyetçinin her iddiasına ayrıntılı bir cevap verilmesini gerektirmeksizin, bu yükümlülük, aynı şekilde, zarar gören tarafın başlıca iddialarının dikkatli ve özenli bir şekilde incelenmesini bekleyebilmesini gerektirmektedir (Novosseletski/Ukrayna, No. 47148/99, § 111, AİHM 2005‑II, Bistrović/Hırvatistan, No. 25774/05, § 37, 31 Mayıs 2007, ve Gereksar ve diğerleri/Türkiye, No. 34764/05 ve diğer 3 başvuru, § 54, 1 Şubat 2011).
75. Mahkeme son olarak, Devletin davranışının Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine uygunluğunu değerlendirmek için, Sözleşme’nin somut ve etkin hakları korumayı amaçladığını dikkate alarak, söz konusu çeşitli menfaatlere ilişkin geniş bir inceleme yapması gerektiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, görünüşün ötesine geçmeli ve ihtilaf konusu durumun gerçekliğini araştırmalıdır (Plechanow/Polonya, No. 22279/04, § 101, 7 Temmuz 2009).
b) Bu İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
-
Somut olayda, Mahkeme, başvuranların özel bir şirket tarafından binalarında meydana getirilen önemli hasarlar nedeniyle maddi zarara uğradıklarını gözlemlemektedir.
-
Mahkeme, özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda, Devletin yükümlülüklerinin, taraflara gerekli usuli güvenceleri sunan ve mülkiyet haklarına zarar verilen kişilerin zararlarının tazmin edilmesi imkânından yararlanmalarını sağlayan bir yargılama sunmaktan ibaret olduğunu tekrarlamaktadır.
-
Bu durumda, zarara neden olan şirketin, kamu hizmeti görevi kapsamında hareket ettiği, zira makamlar tarafından kişilerin fiziksel bütünlüğü ve hayatı açısından tehlike arz eden binaları yıkmakla görevlendirildiği açıktır. Bu özellik, ilke olarak, söz konusu şirketin zarar verici eylemlerinin makamlara atfedilebilir olup olmadığının ve hangi ölçüde atfedilebilir olduğunun ve dolayısıyla, şikâyetin Devletin negatif yükümlülükleri kapsamında incelenmesinin gerekip gerekmediğinin belirlenmesini gerekli hale getirecektir.
-
Bununla birlikte, Mahkeme, somut olayda bu yönde davranılmasının gerekli olmadığı ve Devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında karar vermesinin yeterli olduğu, zira uygulanabilir kriterlerin özünde farklı olmadığı ve her iki durumda da söz konusu çatışan menfaatler arasında kurulması gereken adil dengenin dikkate alınması gerektiği kanısına varmaktadır (yukarıda 71. paragraf).
-
Dolayısıyla Mahkeme, bu şikâyeti Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinde belirtilen birinci hukuk kuralı kapsamında inceleyecektir (bu hükme ilişkin üç ayrı hukuk kuralıyla ilgili olarak, bk., Broniowski/Polonya [BD], No. 31443/96, § 134, AİHM 2004‑V).
-
Mahkeme, somut olayda, AHM’nin bilirkişilerin vardıkları sonuçlara dayanarak kabul ettiği toplam zararın 182.000 TRY tutarından daha fazla olduğunu gözlemlemektedir. Zarara ilişkin bu değerlendirme, taraflar arasında tartışma konusu yapılmamaktadır.
-
Bununla birlikte, AHM’nin olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Borçlar Kanunu’nun 43 ve 44. maddeleri uyarınca bir indirim uygulanmasına karar vermesi nedeniyle, başvuranlara tazminat olarak ödenmesine karar verilen miktar, bu meblağın altındadır.
83. Bu bağlamda, Mahkeme, Borçlar Kanunu’nun 43. maddesinin, hatanın ciddiyetinin tazminatın belirlenmesinde göz önünde bulundurulmasını öngördüğünü kaydetmektedir.
84. Öte yandan, 44. madde, her iki durumda da tazminatta indirim uygulanmasına imkân vermektedir. Birinci durum, zarar gören tarafın zarara rıza gösterdiği ya da katkıda bulunduğu durumdur. İkinci durum, birçok koşulun yerine getirilmesini gerektirmektedir: Öncelikle, zararın kasıtlı olarak meydana getirilmiş olmaması ve ağır bir ihmalden kaynaklanmaması gerekmektedir, ikinci olarak, zararın tamamen tazmin edilmesi zarara neden olan kişiyi yoksulluğa maruz bırakması ve üçüncü olarak, eşitliğin bir indirimden yana olması gerekmektedir.
- Mahkeme, bu gerekçelerden biriyle tazminatta indirim uygulanmasının tek başına, gereken adil dengeyi bozacak ve böylelikle Sözleşme’yi ihlal edecek nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır.
86. Bununla birlikte, Mahkeme, somut olayda, mahkeme tarafından kullanılan oldukça kısa formülün, bu şekilde uygulanan indirimin kesin nedenlerinin yeterli bir açıklıkla belirlenmesine imkân vermediğini gözlemlemektedir. Nitekim ilgili mahkeme, “tarafların durumunu, hatanın ciddiyet derecesini ve zararın bir hatanın ve öngörülemez bir olayın birleşmesinden kaynaklanması hususunu” göz önünde bulundurduğunu ve bu unsurların indirimin uygulanmasını gerektirdiği kanısına varmasını sağlayan gerekçeler hakkında başka herhangi bir bilgi sunmadığını belirtmiştir.
87. Bu hususta, Mahkeme daha önce, mahkemelerin bir taşınmazın değerinde azalmaya karşılık gelen bir tazminatın ödenmesine karar vermeye davet edildikleri bir davada, yalnızca göz önünde bulundurulacak kriterlerin açıklamasının, hâkimin söz konusu kriterlerin dikkate alınmasının hangi nedenle ve ne şekilde değer kaybının % 25 oranıyla sınırlandırılmasını sağlaması gerektiğini belirtmemesi nedeniyle, yeterli bir gerekçe olarak kabul edilemeyeceği kanısına vardığını hatırlatmaktadır (Kutlu ve diğerleri/Türkiye, No. 51861/11, §§ 62 ila 76, 13 Aralık 2016).
88. Bu durumda, Mahkeme, AHM’nin kararında ve dosyada bulunan diğer bilgi ve belgelerde yer alan hiçbir unsurun, başvuranların zarara rıza gösterdiğinin veya zararın meydana gelmesine ya da artmasına katkıda bulunduğunun belirtilmesine veya düşünülmesine imkân vermediğini tespit etmektedir. Zararın tamamen tazmin edilmesinin davalı şirkete aşırı bir yük getirdiğini belirten herhangi bir unsur bulunmamaktadır; ve karar ve dosya, öte yandan, ilgilinin maddi durumuna ilişkin herhangi bir unsur içermemektedir. Aynı şekilde, kararda, zararın Borçlar Kanunu’nun 44. maddesi anlamında kasıtlı olarak meydana getirilip getirilmediğinin veya ağır bir ihmalden kaynaklanıp kaynaklanmadığının tespit edilmesi hususunda herhangi bir inceleme yapılmamaktadır.
- Mahkeme, başvuranların Yargıtay önünde bu hususları ileri sürdüklerini, ancak Yargıtayın bu konuya ilişkin bir cevap verilmesinin gerekli olmadığı kanısına vardığını gözlemlemektedir.
90. Bu koşullarda, tazminat miktarında takdiri indirim uygulanması nedeniyle tazminatın tamamen ödenmemesi, Mahkemenin gereken adil dengenin korunduğu kanısına varmasını sağlayacak yeterli gerekçelere dayanmamaktadır.
91. Sonuç olarak, somut olayda Devlet tarafından oluşturulan yasal çerçeve, başvuranlara, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından güvence altına alınan haklarına saygı gösterilmesini sağlayacak bir mekanizma sunmamıştır.
-
Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmiştir.
-
BAŞVURANLARIN ALACAĞINA UYGULANAN FAİZ ORANINA İLİŞKİN OLARAK SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
93. Başvuranlar, alacaklarına uygulanan faiz oranından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, bu konuya ilişkin içtihatları dikkate alarak, ulusal mahkemelerin tazminatlarına ticari faiz oranını uygulamaları gerektiğini belirtmektedirler. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin, daha düşük bir oranı uygulayarak, tazminat olarak kendilerine ödenmesi gereken meblağların tam miktarını birkaç yüz bin lira azaltarak, zararlarının tazmin edilmesini kısıtladıklarını ifade etmektedirler. Başvuranlar, bu durumda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında, mülkiyete saygı haklarının ihlal edildiğini belirtmektedirler.
94. Hükümet ise, yasal orandaki faizler de dâhil olmak üzere, başvuranlar tarafından tahsil edilen meblağın 93.000 avro olduğunu ve hâkimler ticari faiz oranını uygulasalardı, bu meblağın 98.500 avro olacağını ifade etmektedir.
95. Hükümet, Mahkemenin, kamulaştırma davalarında, faiz oranı ile enflasyon oranı arasında herhangi bir farkın ya da faizin bulunmaması nedeniyle % 5 oranından daha yüksek bir oranda tazminata ilişkin değer kaybının, taşınmazı kamulaştırılan kişinin mülkiyetine saygı hakkını ihlal ettiği kanısına vardığını kabul etmektedir. Bununla birlikte, Hükümetin yasal faiz oranı ile ticari faiz oranı arasındaki fark nedeniyle maruz kalınan zararın, somut olayda % 5 oranından daha yüksek bir oranda olduğunu kabul etmesi durumunda, kamulaştırma konusunda izlenen yaklaşımın, söz konusu olan uyuşmazlığın makamları ilgilendirmemesi, ancak iki özel kişi arasındaki bir anlaşmazlıkla ilgili olması nedeniyle, somut olayda uygulanmaması gerektiğini belirtmektedir.
96. Mahkeme öncelikle, başvuranların enflasyon bakımından faiz oranının yetersizliği nedeniyle tazminata ilişkin olası değer kaybından şikâyet etmediklerini, ancak Yargıtay tarafından yorumlandığı şekliyle iç hukukun ilgililere ticari faiz oranında hesaplanan faizleri elde etme hakkı verdiğini ve ilgililerin, kendi ifadelerine göre, iç hukukun kendilerine sunduğu, malvarlığı ile ilgili bu menfaatten yoksun bırakıldıklarını iddia ettiklerini kaydetmektedir.
97. Bununla birlikte Mahkeme, öncelikle, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ilke olarak, Devletlere, enflasyonun etkilerini telafi etmek için tedbirler alma ve alacakların veya diğer varlıkların değerini koruma yükümlülüğü getirdiği şeklinde yorumlanamayacağının hatırlatılmasının yararlı olacağı kanısındadır (bk., diğer kararlar arasında, Todorov/Bulgaristan (k.k.), No. 65850/01, 13 Mayıs 2008, Cular/Hırvatistan (k.k.), No. 55213/07, 22 Nisan 2010, ve Taşkaya/Türkiye (k.k.), No. 14004/06, § 51, 13 Şubat 2018).
98. Bununla birlikte, ulusal makamların, bu konuda yükümlü olmasalar bile, ulusal mevzuatlarında, bazı durumlarda, hem normal orandan hem de enflasyon oranından daha yüksek bir oranda faizler elde etme hakkını öngörme konusunda özgür oldukları belirtilmelidir. Belirli bir miktarda faiz oranının elde edilmesine ilişkin bu türden bir hak, bazı koşullarda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir “mülk” olarak değerlendirilmesi için yeterince kanıtlanan bir malvarlığı menfaati teşkil edebilmektedir.
99. Dolayısıyla Mahkeme, şikâyetin incelenmesi bağlamında, başvuranların faiz oranı konusundaki iddialarının bu kategoriye girip girmediğini belirlemelidir.
100. Bu hususta, Mahkeme, kendi içtihatlarına göre, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından sunulan korumanın yalnızca mevcut mülkler için geçerli olduğunu ve gelecekteki bir mülkün daha önce elde edilmiş olması veya belirli bir alacağa konu edilmesi halinde, bu hüküm anlamında bir “mülk” olarak kabul edilemeyeceğini hatırlatmaktadır. Ancak bazı koşullarda, bir malvarlığı değeri elde etme yönündeki “meşru beklenti” aynı zamanda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından korunmaktadır.
101. Böylelikle, alacak niteliğinde bir malvarlığı menfaatinin sahibinin, bu menfaatin iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunması, örnek olarak, mahkemelerin yerleşik bir içtihadıyla doğrulanması halinde, meşru bir beklentiden yararlandığı kanaatine varılabilmektedir.
102. Buna karşın, Mahkemenin içtihatlarından, “gerçek bir anlaşmazlığın” ya da “savunulabilir bir iddianın” mutlaka “meşru bir beklenti” teşkil etmediği anlaşılmaktadır. Böylelikle, iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışmanın söz konusu olması ve bu bağlamda bir başvuran tarafından dile getirilen iddiaların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi halinde, “meşru bir beklentinin” bulunduğu sonucuna varılamaz (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, §§ 50 ve 52, AİHM 2004‑IX, ve Anheuser‑Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, §§ 64-65, AİHM 2007‑I).
103. Davanın koşullarına geri dönerek, Mahkeme, ulusal mahkemeler önünde, başvuranların iddialarını HGK’nın bir kararına dayandırdıklarını (bk., yukarıda 21 ve 34. paragraflar) ve bu karara göre, bir tacirin sözleşme dışı borçlarının ticari bir nitelik taşıdığını ve bu borçlara zarar gören tarafın tacir olmaması halinde bile, ticari oranda belirlenen faizlerin eklenmesi gerektiğini gözlemlemektedir (bk., yukarıda 45. ve 46. paragraflar).
104. Mahkeme yine de, bu konuya ilişkin içtihatların, başvuranların iddia ettikleri gibi, olayların meydana geldiği dönemde düzenlendiğinin anlaşılmadığını ve bu içtihatların oldukça değişken olduğunu, zira aynı zamanda, HGK’nın her iki tarafın da, haksız bir fiile bir ticari nitelik vermek ve bu fiil nedeniyle telafi olarak ödenmesine karar verilen tazminata ticari oranda hesaplanan faizleri eklemek için tacir olmasını istediği kararların mevcut olduğunu kaydetmektedir.
105. Bu durum dikkate alındığında, başvuranların iddialarını dayandırdıkları yasal dayanağın - bu durumda içtihatların - yeterince kesin ve yerleşik olmadığının anlaşılması nedeniyle, Mahkeme, ilgililerin ticari oranda hesaplanan faizleri elde etme yönünde “meşru bir beklentiye” sahip oldukları kanısına varılamayacağını belirtmektedir.
106. Sonuç olarak, bu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (“ratione materiae”) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
- SÖZLEŞME’YE İLİŞKİN DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
107. Son olarak, başvuranlar, adil yargılanma haklarının ihlali nedeniyle mağdur olduklarını belirtmektedirler.
108. Başvuranlar, Yargıtayı, bozma kararı vererek, bu kararı göndermekten ziyade, ilk derece mahkemesinin kararını düzelterek onama kararı verdiği gerekçesiyle eleştirmektedirler. Başvuranlar, kendi ifadelerine göre, kararın gönderilmeksizin bozulmasına benzeyen bu işlemin, ilk derece mahkemesini, bozma kararına itiraz etme ve böylelikle HGK tarafından davanın incelenmesini sağlama imkânından yoksun bıraktığını belirtmektedirler. Başvuranlar, AHM’nin hukuka ilişkin yanlış bir uygulama yapmadığını, dolayısıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu anlamında düzelterek onama koşullarının kendi davalarında oluşmadığını ve bu nedenle, Yargıtay’ın hukuka aykırı davrandığını ileri sürmektedirler.
109. Başvuranlar, “kanunla kurulan” ifadesinin yalnızca mahkemenin varlığının yasal dayanağıyla ilgili olmadığını, aynı zamanda mahkemeyi düzenleyen özel kurallara mahkeme tarafından uyulmasıyla da ilgili olduğunu ileri sürerek (Sokourenko ve Strygoun/Ukrayna, No. 29458/04 ve 29465/04, § 24, 20 Temmuz 2006), bu koşullarda, Yargıtayın Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında “kanunla kurulan bir mahkeme” olarak somut olayda kabul edilemeyeceğini iddia etmektedirler.
110. Hükümet, başvuranların iddialarını kabul etmemektedir. Hükümet, ilgililerin adil bir yargılamadan yararlandıkları kanaatindedir. Hükümet, düzelterek onamanın kanun tarafından öngörüldüğünü ve yaygın bir uygulama teşkil ettiğini ileri sürmekte ve düzelterek onamanın, başvuranların, kendi ifadesine göre, özellikle duruşma sırasında düzeltmeye konu edilen hususla ilgili olarak iddialarını ileri sürebilmeleri nedeniyle, başvuranların haklarını ihlal etmediğini belirtmektedir.
111. Mahkeme, başvuranların şikâyetinin, Yargıtayın hukuka aykırı olduğu kanaatine vardığı hususu düzeltmeyi tercih ederek, temyiz edilen kararın alacağa uygulanan faizlerin oranına ilişkin kısmını bozarak göndermeyi seçmemesi hususuyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
112. Mahkeme, kanunun, bozmaya neden olan hususun esasa ilişkin yeni bir incelemeyi gerektirmemesi ve davanın koşullarının Yargıtayın ilgili hukuk kuralını uygulamasına ve böylelikle uyuşmazlığı sona erdirmesine imkân vermesi halinde, Yargıtayın bir davayı göndermemesini sağladığını tespit etmektedir.
113. Mahkeme, kararın Yargıtay tarafından düzeltilen kısmının kesinlikle bir hukuk sorunuyla ilgili olduğunu ve bu düzeltmenin ilk derece mahkemesi tarafından bağımsız olarak tespit edilen olaylara ilişkin yeni bir değerlendirmenin yapılmasını gerekli hale getirmediğini saptamaktadır: Yalnızca haksız fiil sorumluluğuna ilişkin konularda, zarara neden olan kişinin tacir olması, ancak zarar gören taraf olmaması halinde, ödenmesine karar verilen tazminata ticari oranda hesaplanan faizlerin eklenip eklenemeyeceğinin belirlenmesi söz konusudur.
114. Mahkeme ayrıca, uygulanabilir kanun tarafından açıkça izin verilen, düzelterek onama tekniğinin yargılama sürelerinin gereksiz yere uzatılmamasını amaçlayan usul ekonomisiyle ilgili endişeden kaynaklandığını kaydetmektedir.
-
Öte yandan, Mahkeme, başvuranların, yalnızca söz konusu temyiz başvurusuna cevaben dilekçelerinde yazılı olarak değil, aynı zamanda Yargıtay önünde yapılan duruşma sırasında sözlü olarak da, bu sorun - karşı tarafın temyiz başvurusunda ileri sürülen - hakkında iddialarını sunma yönünde geniş bir imkândan yararlandıklarını gözlemlemektedir.
-
Dolayısıyla, yargılamanın yeterince çekişmeli olmadığı ve başvuranların kararın bozularak gönderilmemesi nedeniyle şaşkınlığa uğradıkları iddia edilemez.
117. Sonuç olarak, bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
- SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
118. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokolleri’nin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
- Tazminat
119. Başvuranlar, maddi tazminat olarak 199.506 avro (EUR) ve manevi tazminat olarak 25.000 avro talep etmektedirler.
-
Hükümet, bu taleplerin aşırı olduğu ve spekülatif hesaplamalara dayandığı kanısına vararak, bu talepleri reddetmektedir.
-
Hükümet, Kaynar ve diğerleri/Türkiye (No. 21104/06 ve diğer 2 başvuru, 7 Mayıs 2019) kararına atıfta bulunarak, ayrıca Mahkemeyi, iç hukukta bu bağlamda kurulan Tazminat Komisyonuna adil tazmin hususunu göndermeye davet etmektedir.
122. Mahkeme, daha önce, mülkiyet hakkına ilişkin davalarda, davalı Devletin ulusal hukukunun, Mahkeme tarafından tespit edilen bir ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmaya imkân verdiğini belirttiğini hatırlatmaktadır (ibidem). Dolayısıyla Mahkeme, başvuranlar tarafından bu bağlamda sunulan talep hakkında karar verilmesinin gerekli olmadığı kanısına varmaktadır. Bu nedenle, Mahkeme, başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı gösteren herhangi bir nedenin bulunmadığı kanaatine varmaktadır (Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi). Mahkeme ayrıca, somut olayda, Sözleşme ve Protokolleri tarafından güvence altına alınan insan haklarına saygı ilkesine ilişkin olarak başvurunun incelenmesinin devamını gerektiren özel koşulların bulunmadığı kanısındadır (Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının son cümlesi (in fine)). Mahkeme, Sözleşme’nin 37. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, koşulların bunu haklı gösterdiği kanısına varması halinde, başvurunun yeniden kayda alınması yönünde sahip olduğu imkânı göz önünde bulundurarak, bu sonuca ulaştığını belirtmektedir (yukarıda anılan Kaynar ve diğerleri kararı, §§ 64 ila 82, ve Avyidi/Türkiye, No. 22479/05, §§ 119 ila 134, 16 Temmuz 2019).
123. Sonuç olarak, başvurunun, hem maddi tazminat hem de manevi tazminat bağlamında Sözleşme’nin 41. maddesi kapsamında sunulan talebe ilişkin kısmının kayıttan düşürülmesi gerekmektedir.
- Masraf ve Giderler
124. Başvuranlar, Mahkeme önünde yürütülen yargılama bağlamında masraf ve giderler için 4.740 avro talep etmektedirler. Bu bağlamda, başvuranlar, avukatlarıyla imzaladıkları avukat ücret sözleşmelerini ibraz etmektedirler.
125. Hükümet, bu talebi kabul etmemektedir. Hükümet, başvuranlar tarafından ibraz edilen avukat ücret sözleşmeleriyle birlikte bir makbuzun sunulmadığını ve talep edilen meblağların, pek karmaşık olmadığı kanısına vardığı dava bakımından aşırı olduğunu ileri sürmektedir.
126. Mahkemenin içtihatlarına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul oranda olduğunu ispatlaması durumunda, bu masraflar iade edilebilmektedir.
127. Somut olayda, Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, başvuranlara, kendileri tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 3.000 avro ödenmesine karar verilmesinin makul olduğu kanısına varmaktadır.
- Gecikme Faizi
128. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Ahmet Saraç’ın mirasçılarının ilgilinin yerine mevcut yargılamayı takip etme yetkisine sahip olduklarına;
-
Tazminatta götürü indirim yapılmasına ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
-
Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
-
Başvurunun, maddi ve manevi tazminatlarla ilgili olarak Sözleşme’nin 41. maddesi kapsamında sunulan talebe ilişkin kısmının kayıttan düşürülmesine;
-
a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara, Sözleşme’nin 44 § 2. maddesi uyarınca, işbu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç aylık bir süre içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek ve ilgililer tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 3.000 EUR (üç bin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
- Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 30 Mart 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
{signature_p_2}
Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü Başkan
EK
Başvuranların Listesi:
| No. | Adı Soyadı | Doğum Yılı | Uyruğu | İkamet Yeri |
|---|---|---|---|---|
| 1. | Bahri SARAÇ | 1964 | Türk | Yalova |
| 2. | Salih GÜNAY | 1961 | Türk | Yalova |
| 3. | Gülnaz KOCA | 1955 | Türk | Kocaeli |
| 4. | Nuriye ÖZKAN | 1960 | Türk | Yalova |
| 5. | Ahmet SARAÇ | 1957 | Türk | Yalova |
Ahmet SARAÇ’ın Mirasçıları:
| No. | ADI SOYADI | Doğum Yılı | Uyruğu | İkamet Yeri |
|---|---|---|---|---|
| 1. | Remzi SARAÇ | 1939 | Türk | Yalova |
| 2. | Nesrin SARAÇ | 1962 | Türk | Yalova |
| 3. | Emine SARAÇ | 1936 | Türk | Yalova |
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.