CASE OF KURŞUN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KURŞUN / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 22677/10)

KARAR

STRAZBURG

30 Ekim 2018

KESİNLEŞME TARİHİ

30/01/2019

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup; şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

Kurşun / Türkiye davasında,

Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Julia Laffranque,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 2 Ekim 2018 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.

USUL

  1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın temelinde bir Türk vatandaşı olan Mazhar Kurşun’un (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 30 Mart 2010 tarihinde yapmış olduğu (22677/10 no.lu) başvuru bulunmaktadır.

  2. Başvuran, Batman barosuna bağlı avukatlar A. Çakan ve A.Ş. Deniz tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuran, özellikle, süre sınırına ilişkin bir kuralın hukuk mahkemelerince hatalı şekilde yorumlanması nedeniyle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Ayrıca, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında, Devlet makamlarının kendisinin mülkiyet hakkının korunmasına yönelik gerekli önleyici ve telafi edici önlemleri almadığını ileri sürmüştür.

  4. Başvuru, 12 Aralık 2016 tarihinde Mahkeme’ye tebliğ edilmiştir.

  5. Mahkeme İçtüzüğü’nün 49 § 3 (a) maddesi uyarınca, 28 Şubat 2018 tarihinde, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesiyle öngörülmüş olan söz konusu süre sınırının Yargıtayca yorumlanışı hakkında taraflardan ek bilgi talep edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

  1. Başvuran 1963 doğumlu olup; Batman’da ikamet etmektedir.

A. Davanın Geçmişi

  1. Başvuran, Batman’da 2002 yılından itibaren genel olarak sanayi bölgesi olarak kullanılmakta olan Toptancılar Sitesi’ndeki bir taşınmazın sahibidir. Toptancılar Sitesi, 2005 yılında özelleştirilinceye dek bir Kamu İktisadi Teşekkülü olan Tüpraş Batman Petrol Rafinerisi’nin (“Tüpraş Rafinerisi” veya “Tüpraş”) ve Milli Savunma Bakanlığı Akaryakıt İkmal ve NATO POL Tesisleri (“ANT”) adlı yakıt deposu ve ikmal tesisinin yakınında yer almaktadır. Ayrıca, yakın çevrede çok sayıda özel akaryakıt istasyonunun bulunduğu da görülmektedir.

  2. 03 Mayıs 2004 tarihinde, Toptancılar Sitesi’nin altında büyük bir patlama meydana gelmiş ve sonucunda 3 kişi ölmüş, çok sayıda kişi de yaralanmıştır. Patlama ve devamında çıkan yangın, bölgede içlerinde başvuranın taşınmazının da olduğu birçok taşınmaza zarar vermiştir.

  3. Olayın ardından patlamanın nedeninin ve yol açtığı hasarın tespit edilmesi ve patlamanın meydana geldiği alanın emniyetinin sağlanması amacıyla idari komisyonlar kurulmuştur. Bu komisyonlar ve diğer kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan çalışmalara dair bilgiler aşağıda verilmiştir.

  4. Araştırma Komisyonu

  5. Batman Valiliği tarafından kurulan araştırma komisyonunda, diğer üyelerinin yanı sıra, Vali, Vali Yardımcısı, Belediye Başkanı, İl Emniyet Müdürü, Bayındırlık ve İskan İl Müdürü, Tüpraş Rafinerisi ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (“TPAO”) idarecileri ile ildeki mimarlar, makine mühendisleri ve jeoloji mühendisleri odalarının başkanları görev almıştır. Bilirkişiler yardımıyla araştırma komisyonu tarafından yürütülen ön incelemelerde, patlamanın yer altındaki bir petrol kaçağından (sızıntı) kaynaklandığı tespit edilmiş ancak sızıntının kaynağı belirlenememiştir.

  6. Araştırma komisyonu, 27 Mayıs 2004 tarihinde, başka patlamaların da meydana gelme riski bulunduğunu göz önüne alarak Toptancılar Sitesi’ndeki bazı iş yerlerinin boşaltılmasına karar vermiştir. Dava dosyasındaki bilgilerden, başvuranın taşınmazının söz konusu tarihte boşaltılan iş yerlerinden biri olup olmadığı anlaşılamamaktadır.

  7. Araştırma komisyonu tarafından atılan başka herhangi bir adım olup olmadığına dair bir bilgi dava dosyasında bulunmamaktadır.

  8. Hasar Tespit Komisyonu

  9. Batman Valiliği, patlama sonucunda bölgede oluşan hasarın belirlenmesi amacıyla bir hasar tespit komisyonu kurmuştur. Hasar tespit komisyonu, yaptığı incelemeler sonucunda, 6 ağır derecede, 10 orta derecede, 31 az derecede hasarlı iş yeri ile 2 az hasarlı konut olduğunu tespit etmiştir. Bu taşınmazların sahipleri “afetzede” olarak ilan edilmiştir. Başvuranın taşınmazı, hasar gördüğü komisyonca tespit edilenler arasında sayılmamıştır. Hasar gören taşınmazların sahiplerine kira ve sair hususlarda yardım sağlanmıştır.

  10. Kaynağı Belirsiz Kimyasalların Boşaltımı Komisyonu

  11. Kaynağı Belirsiz Kimyasalların Boşaltımı Komisyonu, bölgedeki yer altı benzin seviyelerini ölçmüş ve yüksek seviyelerde benzin tespit edilen yerlerde borularla boşaltılmasını sağlamıştır.

  12. Teknik Komisyon

  13. Petrol sızıntısının kaynağının ve ölçüsünün belirlenebilmesi ve etkilenen alanın temizlenmesine yönelik teklifler sunulması amacıyla, belirtilmeyen bir tarihte bir teknik komisyon kurulmuştur. Komisyonda Batman Belediyesi, Tüpraş Rafinerisi ve akademik çevrelerin yanı sıra ildeki mimarlar odası ve çeşitli dallardaki mühendis odalarından temsilciler yer almıştır. Bu komisyon, 14 Haziran 2004 tarihli raporunda, patlamanın yer altı suyuna sızan petrol ürünlerinin sıkışması sonucunda meydana geldiğini belirtmiştir.

  14. Komisyon denetimi altında, sızan petrolün çıkarılması için kuyular açılmıştır. Ancak adı geçen raporda komisyon, gösterilen aralıksız çabalara rağmen, sorunun ölçeği ve imkânlarının ve uzmanlıklarının yetersizliği nedeniyle sızıntıyı temizlemede bir ilerleme kaydedilemediğini ifade etmiştir. Komisyon, bununla birlikte, kirliliğin Tüpraş Rafinerisini çevreleyen duvarların dışında yoğunlaştığını ve ANT boru hattının çevresinde herhangi bir sızıntıya rastlanmadığını tespit etmiştir.

  15. Ayrıca, Tüpraş temsilcisi dışındaki teknik komisyon üyeleri, bahsi geçen raporda, her ne kadar sızıntının kaynağını kesin bir şekilde tespit edememiş olsalar da, incelemelerinin sızıntının Tüpraş Rafinerisinden kaynaklanmış olabileceğine işaret ettiğini kaydetmişlerdir. Bu raporun kamuyla paylaşılıp paylaşılmadığı açık değildir.

  16. Başbakanlık Komisyonu

  17. Teknik komisyonun yukarıda bahsi geçen raporunu yeterli bulmayan Başbakanlığın talimatı üzerine, patlamanın sebebinin belirlenmesi için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının eş güdümü altında yeni bir komisyon kurulmuştur. Komisyonda akademisyenler, mühendisler ve çeşitli bakanlıklardan, Tüpraş Rafinerisinden ve TPAO’dan temsilciler de yer almıştır.

  18. Bu komisyonun 11 Ekim 2004 tarihli ara raporuna göre, komisyonun Toptancılar Sitesi’nde gerçekleştirdiği çalışmaların 3 Mayıs 2004 tarihindeki patlamanın bir çevre kirliliği sorunundan kaynaklandığı ve bu kirliliğin başta tahmin edildiğinden çok daha karmaşık bir durumda olduğunu gösterdiği anlaşılmıştır. Benzeri görülmemiş böyle bir çevresel krizin idaresinin en üst düzeyde dikkat, uzmanlık, bilgi ve yorumlama becerisi gerektirdiği ifade edilmiştir. Bahse konu kirletici madde, ham petrol ve çeşitli petrol ürünlerinin bir karışımı olup; komisyonun tahminlerine göre bu türdeki 500 ilâ 2000 tonluk madde yer altı suyunun üzerinde bulunmaktaydı. Teknik kısıtlılıklar nedeniyle, sızıntının kaynağının kesin bir biçimde tespiti sağlanamamıştır. Ancak, elde bulunan veriler yorumlandığında, bu denli geniş ölçekte bir kirlenmenin ancak bölgede bulunan ve yüksek bir petrol arıtma ve depolama kapasitesine sahip bir tesis tarafından uzun bir süre içerisinde kaynaklanabileceği; bunun da Tüpraş Rafinerisine işaret ettiği kanısına varılmış ancak bu çıkarıma Tüpraş ve TPAO temsilcileri itiraz etmiştir. Rapor, bununla birlikte, bu varsayımı destekleyecek kesin kanıtlar olmadığının da altını çizmiştir. Sızıntıyla ilgili sorumluluk ulusal mahkemelerce kesin olarak tespit edildikten sonra tüm tazminat taleplerinin sorumlu tarafa yöneltilebileceği belirtilmiştir.

  19. Aynı raporda komisyon, bölgede sızıntının kaynağının tespit edilmesi için yürütülen çalışmaya Devlet Su İşlerinin (“DSİ”) de katılmasını tavsiye etmiştir. Buna ek olarak, sızıntıya bağlı patlama ve yangın riskinin hâlen devam ettiği gerekçesiyle, yer altındaki petrol sızıntısı uzman profesyoneller tarafından temizleninceye dek Toptancılar Sitesi bölgesinin ikamete ve ticari faaliyetlere kapatılması önerilmiştir. Bu raporun kamuyla paylaşılıp paylaşılmadığı açık değildir.

  20. Batman Valiliği Mahalli Çevre Kurulu, 17 Ağustos 2005 tarihinde, yukarıda bahsi geçen ara rapordaki teklif uyarınca “kırmızı bölge” olarak belirtilen ve kirlenmenin en yüksek düzeyde olduğu 200x300 metrelik alanda yer altı temizleme çalışmalarının tamamlanmasına kadar konut veya iş yerleriyle ilgili herhangi bir ruhsat verilmemesi gerektiğine karar vermiştir.

  21. Üst Düzey Komisyon

  22. Yukarıda bahsi geçen ara raporun sunulmasını takiben Başbakanlık, söz konusu çevresel afetle mücadele ve arkasında yatan nedenlerin tespiti hususlarında daha somut adımlar atacak veya tavsiye edecek üst düzey bir komisyonun kurulması talimatını vermiştir. Bu komisyonun oluşumuyla ilgili bir bilgiye dava dosyasında rastlanmamıştır.

  23. Komisyon, 2005 yılının Ocak ayında, Tüpraş Rafinerisini ve ANT’yi boru hatları üzerinde testler gerçekleştirerek söz konusu petrol sızıntısının buralardan kaynaklanıp kaynaklanmadığını tespit etmeye ve eğer hâl böyleyse gerekli tedbirleri almaya davet etmiştir. Dava dosyasındaki bilgilere göre, ne Tüpraş ne de ANT sızıntıyla ilgili sorumluluğu üstlenmemiştir.

  24. Yine 2005 yılının Ocak ayında üst düzey komisyon, kirlenen bölgede gerçekleştirilmesi gereken yer altı temizliği çalışmasıyla ilgili bazı kararlar almıştır. Bu kapsamda komisyon, temizleme çalışmasını koordine etmekle görevlendirilen Batman Valiliğini bu çalışmanın gerçekleştirilmesi işi için bir ihale teklifi çağrısında bulunmaya davet etmiştir. Fakat Batman Valiliğinin ihale sürecini başlatıp başlatmadığı veya temizleme çalışmasının harekete geçirilmesi yönünde başka bir adım atıp atmadığı konusunda dava dosyası içerisinde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

  25. Diğer Kurum ve Kuruluşların Çalışmaları

  26. Tüpraş’tan bilirkişiler tarafından hazırlanan 12 Mayıs 2004 tarihli bir rapora göre, ANT boru hattı üzerinde yapılan testler, bu boru hattında bir sızıntı olabileceği ihtimalini ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda 2002 yılının Eylül ayında gerçekleştirilmiş olan kazı çalışması esnasında ANT boru hattının hasar gördüğünü belirten bazı raporlara atıfta bulunulmuştur. Bilirkişiler, ayrıca, önceki yıllarda ANT boru hattı boyunca kazılmış olan su kuyularının, yer altı suyuna petrol karışmış olduğunu ortaya çıkardığını kaydetmişlerdir. Patlamanın ardından tanklardan kaynaklanan herhangi bir sızıntı olup olmadığını açıklığa kavuşturmak amacıyla Tüpraş petrol tanklarının çevresinde kazılan kuyularda ise herhangi bir sonuca varılmamıştır.

  27. Yine aynı raporda, Toptancılar Sitesi sahasının sanayi bölgesi olarak yeniden inşa edilişinden önce petrol ürünleri ticareti ve muhafazası ile tankerlerin onarımı gibi amaçlar için kullanıldığı ve bu durumun da bölgede kirlilik oluşmasında bir rol oynamış olabileceği belirtilmiştir.

  28. Tüpraş, 17 Mayıs 2004 tarihinde başlıca yukarıda bahsi geçen raporda öne sürülen iddiaları özetle tekrar eden bir basın bildirisi yayımlamıştır. Basın bildirisinde, kendi petrol tankları çevresinde herhangi bir sızıntıya rastlanmamasına rağmen rafineri zeminindeki farklı yerlerde kazılan bazı kuyulardan, harici bir kaynaktan rafineriye doğru akan bir su ve petrol karışımı sıvının mevcut olduğunun anlaşıldığı ifade edilmiştir. Buna ilaveten, tanklardaki petrol seviyelerinin elektronik olarak izlendiğini ve dolayısıyla bu denli büyük miktarlarda bir kaçak olması hâlinde bunun gözden kaçmasının mümkün olmadığı vurgulanmıştır.

  29. DSİ, 2005 yılının Şubat ayında Batman Valiliğine bir rapor sunmuştur. Raporda, Toptancılar Sitesi’nin çevreleyen 1 km2’lik alanın petrol sızıntısı nedeniyle ağır derecede kirlendiği belirtilmiştir. Sızıntının çok uzun bir süredir devam ettiği ve dört bin ilâ altı bin ton fenol içerdiği tahminlerine yer verilmiştir.

  30. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (“ODTÜ”) petrol analiz laboratuvarı tarafından 15 Ekim 2004 tarihinde hazırlanan bir rapora göre, patlamaya neden olan madde rafine edilmiş bir petrol ürünü olup doğada o hâlde bulunmadığından, başka bir kaynaktan gelmiş olmalıdır. Ancak petrolün Tüpraş Rafinerisinden sızdığı şeklinde bir yorum yapmak mümkün değildir.

  31. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesinden bir bilirkişi heyeti tarafından 16 Haziran 2005 tarihinde düzenlenen raporun içeriğinde, bahse konu petrol sızıntısının büyük bir ihtimalle Tüpraş’tan kaynaklandığı ifade edilmiştir. Ayrıca, sızıntının doğduğu kaynağı veya kaynakları tespit etme konusunda karşılaşılan zorlukların muhtemelen teknik kısıtlılıkların sonucu olduğu raporda belirtilmiştir.

  32. Mevcut Durum

  33. Batman Belediyesinden 13 Eylül 2017 tarihinde edinilen bilgiye göre, Batman Valiliği Mahalli Çevre Kurulu tarafından 17 Ağustos 2005 tarihinde “kırmızı bölge” şeklinde adlandırılan alandaki iş yeri ve konut ruhsatlarına getirilen kısıtlama (bk. yukarıda § 21) hâlâ yürürlükte olup; yer altındaki petrol sızıntısının temizlenmesine yönelik herhangi bir ilerleme kaydedilmemiştir.

B. Tüpraş Yöneticileri Hakkında Başlatılan Ceza Yargılamaları

  1. Patlamadan kısa bir süre sonra, Batman Cumhuriyet Savcılığı olayla ilgili soruşturma başlatmıştır.

  2. Savcılık, 31 Aralık 2004 tarihinde Batman Ağır Ceza Mahkemesine patlamayla bağlantılı olarak Tüpraş yöneticileri aleyhinde bir iddianame sunmuş; bu kişileri 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 383 § 2 maddesi kapsamında kasıtlı olmadan (tedbirsizlik, dikkatsizlik veya tecrübesizlik neticesinde) ölüm, yaralanma ve hasarla sonuçlanan bir patlamaya neden olmakla suçlamıştır. Savcı, yukarıdaki 10 ilâ 24. paragraflarda bahsi geçen komisyon raporlarını delil olarak dayanak almıştır.

  3. Patlama sonucu hayatını kaybedenlerin yakınları ile bedeni veya mali zarara uğrayanlar da dâhil 64 kişi müdahil olarak yargılamalara katılmıştır. Başvuran, bu kişilerin arasında yer almamıştır.

  4. İlk duruşma 28 Ocak 2005 tarihinde gerçekleşmiş; bir mağdur vekili, patlamaya neden olan petrol sızıntısı ANT boru hattından kaynaklanmış bile olsa, o boru hattına petrolü veren tedarikçi olarak Tüpraş’ın patlama ile ilgili sorumlu olduğunu savunmuştur. Bununla birlikte, adli makamlardan petrol boru hattından sorumlu olan ilgili ANT yetkilileri hakkında da kovuşturma yapılmasını talep etmiştir. Batman Ağır Ceza Mahkemesi, sızıntının kaynağına ilişkin bilirkişi raporları alındığında avukatın ANT yetkilileri ile ilgili talebinin dikkate alınacağına karar vermiştir.

  5. Tüpraş yöneticileri, savunma beyanlarında temel olarak aşağıdakileri ileri sürmüşlerdir:

(i) Tüpraş Rafinerisi haricinde bölgede başka petrol boru hatları, petrol depolama tesisleri ve petrol istasyonları bulunmaktadır ve bunların en büyüğü ANT tesisleridir. 1972 yılından itibaren F-46 askeri yakıtının iletimi için kullanılmış olan ANT ve Tüpraş arasındaki petrol boru hattı 1992 yılından beri işletim dışıdır ve 2002 yılında hazırlanan bir rapor, o tarihte boru hattının boş olduğunu teyit etmiştir. Ancak patlamanın ardından boru hattı üzerinde yürütülen çalışmalar, hem boru hattı içerisinde Tüpraş tarafından tedarik edilmeyen F-57 askeri yakıtı bulunduğunu hem de boru hattının hasarlı olduğunu göstermiştir.

(ii) İşleyiş usulüne göre boru hatlarının ve Tüpraş tarafından tedarik edilen ürünün mülkiyeti alıcıya aittir ve Tüpraş hasarlı bir boru hattından kaynaklanan herhangi bir hasar veya zarardan sorumlu değildir.

(iii) Tüpraş depolama tankları çevresinde kazılan kuyularda herhangi bir petrol sızıntısına rastlanılmamış, bu da sızıntının rafineriden kaynaklanması ihtimalini ortadan kaldırmıştır.

(iv) Toptancılar Sitesi’nde kazılan muhtelif kuyulardan çıkarılan petrol örnekleri ODTÜ laboratuvarında analiz edilmiş; analiz sonuçları, numunenin Tüpraş Batman Rafinerisinde üretilen ürünlerden biri olmadığını göstermiştir.

(v) Petrol üretimi, Tüpraş Rafinerisinin toplam üretim hacminin yalnızca % 5,95’ini oluşturmaktadır ve kapasitenin geri kalanı esasen dizel yakıt, asfalt, fuel-oil, çözücüler (solvent), artık yakıt ve neft üretimine ayrılmıştır. Bu koşullar altında, Tüpraş Rafinerisinin üretiminin yalnızca % 5,95’lik bir kısmını oluşturan petrolden bir sızıntı olurken, üretiminin çoğunluğunu oluşturan diğer ürünlerden hiçbirinin sızmadığını iddia etmek, mantık dışıdır.

(vi) Tüpraş Rafinerisindeki tüm ürün hatları yerin üstündedir ve sürekli olarak izlenmektedir.

  1. Mağdurlar, ANT boru hattına ilişkin 2002 tarihli raporda boru hattının boş olduğunun belirtildiğine dair sanık tarafından ileri sürülen iddiaya karşı çıkmışlardır. Ayrıca, ODTÜ laboratuvarında yürütülen analizin kesin ve belirleyici bir sonuca ulaşmadığını, zira laboratuvarın kuyulardan toplanan numuneleri yalnızca Tüpraş Rafinerisinin analiz tarihinde mevcut olan ürünleriyle karşılaştırdığını öne sürmüşlerdir. Sızıntının uzun süredir devam ettiği düşünüldüğünde, söz konusu analizin, geçen süre içerisinde rafinerinin üretiminde yapılan değişiklikleri veya yer altındaki ürünlerde meydana gelen değişiklikleri dikkate almadığını savunmuşlardır.

  2. Batman Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine ODTÜ’den üç profesör 31 Temmuz 2006 tarihinde sızıntının kaynağıyla ilgili bir bilirkişi raporu sunmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen komisyon raporları (bk. yukarıda §§ 10-24) da dâhil dava dosyasındaki tüm bilgilere dayanan bilirkişiler, aşağıdaki saptamaları yapmışlardır:

(i) Şimdiye kadar gerçekleştirilen çalışmalar, sızıntının kaynağının tespit edilmesi için yetersizdir. Örneğin; Tüpraş Rafinerisini çevreleyen duvarların dışında kuyular kazılmış ve bu sayede yer altı suyu üzerinde ciddi miktarda petrol bulunduğu anlaşılmış olmasına rağmen, duvarların diğer tarafında herhangi bir kazı yapılmamıştır. Uygun kilit noktalarda kuyular kazılmadan sızıntının hasarlı bir boru hattından mı yoksa rafineriden mi kaynaklandığını belirlemek mümkün olmayacaktır.

(ii) Yıllar içerisinde Toptancılar Sitesi bölgesinde yapılan çeşitli inşaat ve kazı çalışmaları, patlamanın meydana gelişinden çok daha önceki bir tarihte yerin altında petrol olduğunu ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla, sızıntının nerede başladığını tam olarak tespit etmek mümkün olmamasına rağmen bir petrol sızıntısı olduğu hâlihazırda uzun yıllardır, büyük ihtimalle Devlet makamları tarafından da bilinmekteydi.

(iii) Şüpheli kuruluşların, normalde, kendi tesislerinden kaynaklanan her türlü sızıntıyı tespit etmek ve gerekli tedbirleri almak için yeterli teknik imkânlara ve insan kaynağına sahip olması gerekmektedir. Ancak sızıntıların nedeninin kötü niyetli bireyler tarafından boru hatlarına veya diğer ekipmanlara yönelik hırsızlık nedeniyle gerçekleştirilen tecavüzler olması hâlinde, bu kuruluşların bu tür olayları sadece kendi çabalarıyla ortaya çıkarması beklenemez. Söz konusu sızıntı yüksek değerli ekonomik bir emtia içerdiğinden, bu kuruluşların böyle bir sızıntıyı fark ettikten sonra bunu durdurmak için herhangi bir adım atmaması hayli olanaksızdır.

  1. İş güvenliği denetçisi olarak çalışan mühendislerden oluşan üç diğer bilirkişi de 7 Kasım 2006 tarihinde ikinci bir rapor sunmuştur. Raporda, şimdiye kadar yapılan çalışmaların sızıntı kaynağını açığa çıkaramadığını kaydetmişlerdir. Buna göre, Tüpraş Rafinerisinin olayda sorumlu olduğu görüşü, yeterli kanıta dayandırılmamıştır. Bilirkişiler, kişilere veya kuruluşlara sorumluluk yüklenmesi için sağlam kanıtlar oluşması gerektiğini ve yalnızca varsayımlar üzerinden bir sonuca ulaşılamayacağını belirtmişlerdir.

  2. Batman Ağır Ceza Mahkemesi, 1 Mayıs 2008 tarihinde davayla ilgili kararını vermiştir. Kararda, her ne kadar patlama mahalline yakınlığı Tüpraş’ın patlamadan sorumlu olduğu izlenimini uyandırsa da, özellikle sızıntının kayda değer bir süredir devam ettiği ve eğer şüpheliler sızıntıdan haberdar olsalardı muhakkak bir tedbir alacakları göz önünde bulundurulduğunda, şahıslardan herhangi birinin bunun sorumluluğunu üstlenmesi gerekip gerekmediğine karar vermenin mümkün olmadığını belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi bu nedenle Tüpraş yöneticilerinin beraatlerine karar vermiştir.

  3. Yargıtay, 17 Ocak 2012 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve davaya konu suç hakkındaki kovuşturmanın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle davanın düşürülmesine karar vermiştir.

C. Diğer Mülk Sahipleri Tarafından Açılan Tazminat Davaları

  1. Toptancılar Sitesi’nde taşınmaz sahibi olan bazı kişiler, 2004 yılı içerisindeki farklı tarihlerde, Batman Asliye Hukuk Mahkemesi önünde Tüpraş Rafinerisi ve ANT aleyhine söz konusu patlama sonucunda uğradıkları zarar nedeniyle tazminat davaları açmışlardır. Bu davaların birinin (Esas no. 2004/963) yargılanması esnasında Batman Asliye Hukuk Mahkemesi, sızıntının kaynağının belirlenmesi için üç üniversite profesöründen bilirkişi raporu hazırlamalarını istemiştir.

  2. Bilirkişiler, 3 Mart 2006 tarihinde raporu Batman Asliye Hukuk Mahkemesine sunmuşlardır. Raporda aşağıdaki bulgulara yer verilmiştir:

(i) Yer altına sızan ürünün türü benzindir.

(ii) Kirlenmenin, bir veya birden fazla kaynaktan uzun bir süre boyunca sızan benzinin yer altında birikmesinden kaynaklanması kuvvetle muhtemeldir.

(iii) Yer altı kirlilik tabakasının konumu ve hareketi ile yer altı suyunun akış yönü düşünüldüğünde, sızıntının kaynağı güneyde, yani Tüpraş tesislerinin bulunduğu bölgede olmalıdır. ANT boru hattından kaynaklanan herhangi bir sızıntının boru hattı boyunca kuzeybatı/kuzey istikametinde bir kirlilik tabakası oluşturması beklenirken, durum böyle olmamıştır. Bu hâlde, sızıntının en olası kaynağı olarak Tüpraş Rafinerisi görülmektedir.

(iv) Devlet makamları, sızıntıyı zamanında tespit edememeleri ve önleyememelerinden kaynaklanan yasal sorumluluklarının yanı sıra, aynı zamanda oluşturduğu belirgin tehlikelere rağmen rafineriye bu denli yakın bir mesafede konut ve iş yeri kurulmasına izin vererek gösterdikleri ihmalden ötürü de sorumludurlar.

  1. Batman Asliye Hukuk Mahkemesi, bu raporu aynı olayla ilgili başka bir dava dosyasına (Esas no. 2004/966) eklemiş ve 21 Temmuz 2006 tarihinde rapordaki bulgulara dayanarak Tüpraş Rafinerisinin sızıntıdan tek başına sorumlu olduğuna karar vermiştir. ANT aleyhinde olan iddiaları ise reddetmiştir.

  2. Batman Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen ve Tüpraş Rafinerisinin sızıntının kaynağı olduğunun ilk defa bir mahkemece alenen tespit edildiği bu karar, 30 Ocak 2007 tarihinde Yargıtay tarafından onanmıştır. Tüpraş’ın karar düzeltme talebi ise 18 Haziran 2007 tarihinde reddedilmiştir.

D. Başvuranın Açtığı Tazminat Davası

  1. Başvuran, 16 Kasım 2006 tarihinde Batman Asliye Hukuk Mahkemesi önünde Tüpraş aleyhine tazminat davası açmıştır. Patlamadan sonra taşınmazında oluşan değer kaybı ve devam eden 18 ay boyunca kira gelirinden yoksun kaldığı gerekçesiyle, fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak kaydıyla toplamda 10.000 Türk lirası talep etmiştir. Başvuran, dilekçesinde, patlamanın ardından Toptancılar Sitesinin Batman Valiliği tarafından tehlikeli bölge olarak ilan edildiğini ve bu nedenle tahliye edildiğini, bu durumun da kendisine ait taşınmazın değerinde ciddi bir düşüşe yol açtığını savunmuştur. Ayrıca, devam eden bir buçuk yıllık süre boyunca kira gelirinden yoksun kaldığını belirtmiştir. Dahası, petrol sızıntısının temizlenmesi için gerekli adımlar atılmamış olduğundan, bölgenin hâlen patlama riski altında olduğunu eklemiştir. Başvuran, bunlara ilaveten, Batman Asliye Hukuk Mahkemesindeki başka bir davada sunulmuş olan bilirkişi raporlarıyla patlamayla ilgili sorumluluğun Tüpraş’a ait olduğunun tespit edildiğini beyan etmiştir (bk. yukarıda §§ 44 ve 45).

  2. Tüpraş, 19 Aralık 2006 tarihli cevabında öncelikle, başvuranın taleplerinin zamanaşımına uğradığını, zira başvuranın patlamayı müteakip bir yıl içerisinde dava açmadığını ileri sürmüştür. Tüpraş’ın buna ek olarak sunduğu iddiaların bazıları aşağıdaki gibidir:

(i) Patlama mahallinin Tüpraş tesislerine olan yakınlığı göz önüne alınarak sızıntı kaynağının tespit edilmesi amacıyla Tüpraş petrol tanklarının çevresinde çok sayıda kuyu kazılmış ancak bunların hiçbirinde petrol sızıntısına rastlanmamış, diğer taraftan Rafineri sınırlarının çevresinde kazılan kuyularda başka bir yerden Rafineriye doğru sızan bir petrol akıntısına rastlanılmıştır.

(ii) Patlama mahallinden toplanan numunelerin bilimsel analizi sonucunda, sızan maddenin Tüpraş tarafından üretilmediği görülmüştür.

(iii) Ceza davası dosyasına sunulan bilirkişi raporlarında, Tüpraş’ın patlamadan sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir.

(iv) Tüpraş ve ANT arasındaki boru hattı 1992 yılından beri resmen kullanım dışı olmasına rağmen, patlama sonrasında söz konusu boru hattının petrolle dolu olduğu kaydedilmiştir. Ayrıca, müteakiben gerçekleştirilen basınç testlerinde boru hattının delinmiş olduğu ve petrol sızdırdığı görülmüştür.

(v) Patlamanın ardından Toptancılar Sitesi’nde alınmış olan, ticari faaliyetlerin durdurulması ve oturma ruhsatlarının verilmemesi gibi güvenlik önlemlerinden doğan şikâyetler, Tüpraş’ın yetki alanına girmemektedir.

  1. Başvuran, 28 Şubat 2007 tarihinde, patlama sonucunda taşınmazında meydana gelen yapısal hasarla ilgili olarak Tüpraş aleyhine başka bir tazminat davası açarak 6.000 Türk lirası talep etmiştir. Başvuran, talebini daha sonradan arttırma hakkını saklı tutmuştur. Başvuran, dilekçesinde, Batman Asliye Hukuk Mahkemesince 2004/966 Esas sayılı davada karar verildiği ve Yargıtayca onandığı üzere, patlamayla ilgili sorumluluğun doğrudan Tüpraş’a ait olduğunun artık kesin olarak tespit edildiğini vurgulamıştır (bk. yukarıda §§ 44 ve 45). Batman Asliye Hukuk Mahkemesi, bu davayı başvuranın 2006 yılının Kasım ayında açmış olduğu diğer davasıyla birleştirmiştir.

  2. Batman Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuranın uğradığı zararın derecesinin belirlenmesi için bir bilirkişi raporu hazırlanmasını istemiştir. Bilirkişiler 7 Mart 2007 tarihinde başvuranın taşınmazını mahallinde incelemişler ve 12 Mart 2007 tarihinde raporlarını sunmuşlardır. Raporda, başlıca aşağıdaki bulgulara değinmişlerdir:

(i) Patlamanın etkisi, Richter ölçeğine göre 9 şiddetinde bir depremin yaratacağı etkiye eşdeğerdir.

(ii) Başvuranın iş merkezi olarak kullanılan taşınmazı, keşif tarihine kadar büyük ölçüde tamir edilmiş ve ticari faaliyetine devam etmiş; fakat duvarlarda bazı çatlaklar görülmüştür.

(iii) Yapının su, elektrik, telefon bağlantıları ve kanalizasyon sistemi de dâhil altyapısının, bodrum katında meydana gelen hasar nedeniyle onarılması gerekmiştir.

(iv) İnşa edilişinden itibaren yapıda meydana gelen tahmini yıpranma payı çıkarıldığında, taşınmazdaki yapısal hasarın değeri 13.278,36 Türk lirası olarak hesaplanmıştır.

(v) Patlamanın ölçeği dikkate alındığında, taşınmazın duvarları ve taşıyıcı yapı elemanlarında çatlaklar oluşması kaçınılmazdır. Dahası, patlama, bölgedeki gayrimenkul satışlarını ciddi düzeyde yavaşlatmıştır. Bu unsurlar göz önüne alınarak, başvuranın taşınmazının değerinde % 50’lik bir orana tekabül eden 66.483,25 Türk lirası tutarında bir kayıp yaşanmıştır.

(vi) Patlamanın ardından Toptancılar Sitesi’ndeki taşınmaz sahiplerinin kira gelirlerinde % 60-70 oranında bir düşüş gözlemlenmiştir. Bu koşullar altında başvuranın patlamayı takip eden 18 ay için uğradığı kira geliri kaybı 5.400 Türk lirası olarak hesaplanmıştır.

  1. Bilirkişi raporunda yer alan bulgular ışığında başvuran, 22 Mart 2007 tarihinde, baştaki tazminat taleplerini bilirkişilerce hesaplanan miktarlara göre arttırmak istemiyle Batman Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat etmiştir.

  2. Batman Asliye Hukuk Mahkemesi, 18 Nisan 2007 tarihinde, başvuranın tazminat talebinin patlama sonucunda taşınmazında meydana gelen değer kaybı ile yapısal hasarı ilgilendirdiği ölçüde kabulüne, kira geliri kaybına ilişkin talebinin ise delil yetersizliğinden reddine karar vermiştir. Yerel mahkeme, kararında, hem baştaki taleplerin hem de miktar artırımı ile ilgili taleplerin, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesinde belirtilen bir yıllık süre sınırı içerisinde ileri sürülmüş olduğuna; zira söz konusu süre sınırının ancak hem zarar hem de zarara sebep olan haksız fiilden sorumlu kişi, zarar gören kişi tarafından öğrenildiğinde işlemeye başlayacağının dikkate alınması gerektiğine karar vermiştir. Bu bağlamda, bahse konu haksız fiilin sorumlusunun kimliğinin ancak 2004/966 Esas sayılı davada Tüpraş’ın patlamadan tek başına sorumlu olduğunun sabit bulunması ve bu kararın Yargıtayca onanması üzerine “öğrenilmiş” olduğunu ve Yargıtay kararıyla ilgili karar düzeltme talebinin hâlen derdest olduğunu vurgulamıştır.

  3. Tüpraş, 26 Ekim 2007 tarihinde kararı temyiz etmiştir. Tüpraş, temyiz dilekçesinde özetle dava açma süre sınırına ilişkin itirazlarını yinelemiş ve ilk derece mahkemesinin kararının temelini oluşturan 12 Mart 2007 tarihli bilirkişi raporundaki bulguları reddetmiştir. Şirket, aynı zamanda, herhangi bir nesnel ve somut delil olmaksızın patlamadan sorumlu bulunduğunu vurgulamıştır. Rafineri aleyhine 2004 yılının Mayıs ayındaki patlama olayıyla ilgili hukuk mahkemeleri önünde açılmış olan dava sayısının 132 olduğu düşünüldüğünde şirket 10 ilâ 12 milyon Türk lirası tazminatın yanı sıra faiz ve mahkeme harçları ödeme riskiyle karşı karşıya kalmıştır.

  4. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 18 Şubat 2008 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş; mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi uyarınca dava açma süresinin patlama tarihinden başlamış olduğunu ve başvuran tazminat taleplerini ileri sürünceye dek bitmiş olduğunu belirtmiştir. Bununla ilgili olarak Yargıtay, söz konusu patlamanın 3 Mayıs 2004 tarihinde meydana geldiğini, bu tarihten kısa bir süre sonra Toptancılar Sitesi’ndeki bazı taşınmaz sahiplerinin Tüpraş aleyhine tazminat davaları açtıklarını kaydetmiştir. Yargıtaya göre, başvuran da Toptancılar Sitesi’nde taşınmaz sahibi olduğundan, Tüpraş’ın patlamayla ilgili sorumluluğu hususunda patlama tarihinde bir kanaati oluşmalıydı. Yargıtay, dava açılabilmesi için haksız fiil işleyenin kesin olarak saptanması gerekmediğine, ihtimal dâhilinde failin kim olduğuna dair bir tahminin yeterli olacağına vurgu yapmıştır. Karara göre, başvuranın iddia ettiği üzere davayı diğer taşınmaz sahiplerince açılan bir davada failin Tüpraş olduğunun tespit edilmesini müteakip açması, zamanaşımı süresinin olay tarihinden itibaren işlemesine engel olmayacaktır. Yargıtay, ayrıca, dava konusu patlamayla bağlantılı olarak Tüpraş yöneticileri hakkında ceza davası da açılmış olmasına rağmen, söz konusu suça uygulanan daha uzun zamanaşımı süresinin, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesinin anlamı dâhilinde tazminat talebiyle ilgili hukuk yargılamasına uygulanamayacağının altını çizmiştir. Bunun nedeni olarak, çalışanları tarafından işlenmiş olan suçlar için bir şirket aleyhinde açılan hukuk davası mevzubahis olduğunda, Türk Ceza Kanunu’nda öngörülen daha uzun soluklu zamanaşımı süresinin yalnızca Türk Ceza Kanunu’nun 465. maddesi kapsamına giren suçlar hakkındaki hukuk yargılamalarında uygulanabileceğini belirtmiştir. Buna göre, Tüpraş yöneticilerine atılı suçlar 465. madde kapsamına girmediğinden, Tüpraş aleyhine açılan hukuk davasının yukarıda anılan bir yıllık süre sınırı içerisinde açılması gerekmekteydi.

  5. Başvuran vekili, 12 Mayıs 2008 tarihinde, Yargıtay kararı ile ilgili düzeltme talebinde bulunmuştur. Dilekçede, başlıca aşağıdaki savları sunmuştur:

(i) Yalnızca failin kimliğini tahmin etmenin veya tahmin edebilir konumda olmanın, 60 § 1 maddesindeki süre sınırının işlemeye başlaması için yeterli olacağı yönündeki Yargıtay hükmü, Yargıtayın bu husustaki doktrinine ve yerleşik uygulamasına ters düşmüştür. Zira bahsi geçen doktrin ve uygulama, süre sınırının işlemeye başlaması için failin kesin ve belli bir biçimde bilinmesini açık bir şekilde şart koşmuştur. Bu savıyla ilgili olarak başvuran, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22 Kasım 1974 tarihli bir kararına ve hukuk alanındaki bazı araştırmacı ve uygulayıcıların tarihi 1992 yılına kadar giden bazı makalelerine dayanmıştır.

(ii) Patlamanın ardından yürütülen çalışmalar, patlamanın basit bir kazadan ibaret olmadığını; aksine, hayli karmaşık unsurlar içerdiğini göstermiştir. Sahadaki bilirkişilerin dahi patlamanın kesin nedenini belirlemek amacıyla yürüttükleri bilimsel çalışmalar neredeyse bir yıl, bunun üzerine kaynağın belirlenmesiyle ilgili çalışmalar de bir yıl sürmüşken, başvuran gibi sıradan bir vatandaşın hemen patlamanın olduğu günde faili bilmesi beklenemez.

(iii) Bu koşullar altında başvuran, ancak 2004/966 Esas sayılı davanın kesin sonuca ulaşması üzerine gerekli olan fail bilgisini edinmiştir.

(iv) Hem hukuk doktrininde hem de Yargıtay içtihadında yerleşik olduğu üzere, “devam eden zarar” söz konusu olduğunda, zamanaşımı süresi ancak dava konusu zarar sona erdiğinde işlemeye başlayacaktır. Sızıntı nedeniyle Toptancılar Sitesi’nde başka patlamalar yaşanması riski nazara alındığında, başvuranın uğradığı zarar sona ermemiştir.

  1. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 25 Eylül 2008 tarihinde, bu talebi herhangi bir gerekçe göstermeksizin reddetmiştir.

  2. Batman Asliye Hukuk Mahkemesi, Yargıtayın bozma kararına uyarak 19 Aralık 2008 tarihinde kararını vermiş ve zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle başvuranın istemlerini reddetmiştir.

  3. Başvuran, 10 Mart 2009 tarihinde kararı temyiz etmiştir. Başvuran, dilekçesinde özetle yukarıdaki savlarını (bk. yukarıda § 54) yinelemiştir. Ayrıca, başvuran, Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin aynı patlamayla ilgili çok sayıda davada, 60 § 1 maddesinde öngörülen zamanaşımı süresinin hesaplanmasıyla ilgili olarak, haksız fiilin failinin bilinmesi şartının ilgili davalar açılmadan önce sağlanmış olduğunun düşünülemeyeceğini belirttiğini beyan etmiştir. Buna göre, Yargıtay 7. ve 4. Hukuk Dairelerinin, aynı olaylarla ilgili aynı hukuki sorun üzerinde çelişkili kararlar verdiğini ileri sürmüştür.

  4. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 28 Mayıs 2009 tarihinde, başvuranın istemlerinden hiçbirine cevap vermeksizin ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.

  5. Başvuran, belirli olmayan bir tarihte, Yargıtay kararıyla ilgili karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Dilekçesinde vurguladığı noktalardan biri, Batman Asliye Hukuk Mahkemesinin 2004/966 Esas sayılı davadaki kararıyla sabit bulunmasından önce başvuranın failin kimliğini öğrenmiş olduğuna işaret eden herhangi bir delilin dava dosyasında bulunmaması olmuştur.

  6. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 22 Ekim 2009 tarihinde başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA

A. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu

  1. Olay tarihinde yürürlükte olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 439 § 4 maddesi uyarınca, ilk derece mahkemesince Yargıtayın bozma kararlarına uygun olarak karar verdiği takdirde, bu karara karşı temyiz yoluna başvurmak mümkündür.

B. Borçlar Kanunu

  1. Olay tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (“mülga Borçlar Kanunu”) 41. maddesi uyarınca, gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar veren kişi, o zararın tazminine mecburdur.

  2. Mülga Borçlar Kanunu’nun 42. maddesi, zararı ispat etmenin davacıya düştüğünü öngörmüştür. Bu hükme göre, zararın hakiki miktarını ispat etmek mümkün olmadığı takdirde hâkim, hakkaniyet temelinde bir miktar tayin edecektir.

  3. Aynı Kanun’un 60 § 1 maddesine göre, zarar ve ziyan yahut manevi zarar nedeniyle tazminat davası, zarar gören tarafın zararı ve failini öğrendiği tarihten itibaren bir sene ve her hâlde zararı doğuran fiilin gerçekleşmesinden itibaren on sene zamanaşımı süresinin geçmesinden sonra açılamayacaktır.

Bu maddenin ikinci fıkrasında ise eğer tazminat davası, aynı zamanda ceza kanunları mucibince daha uzun bir zamanaşımı süresine tabi bir suç teşkil eden bir fiilden kaynaklanmışsa, şahsi tazminat davasına da o zamanaşımı süresinin uygulanacağı belirtilmiştir.

C. Mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 Maddesinin Yorumlanmasıyla ilgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları

  1. Mahkeme, Mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesiyle öngörülmüş olan bir yıllık süre sınırı kuralının Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (“YHGK”) tarafından aşağıdaki şekilde yorumlandığını kaydetmektedir[1]:

“Yasanın 60. maddesinin 1. fıkrasına göre, haksız fiil sebebiyle tazminat davası açma hakkı zarar görenin, zararı ve haksız eylemi öğrenmesinden itibaren başlayacak ve bir yılda zamanaşımına uğrayacaktır. Burada [zarar gören için] önemli olan zararı ve tazminat sorumlusunu öğrenmektir. [Bunu] öğrenebilecek durumda olmak [tek başına] zamanaşımının işlemeye başlamasına sebep olmaz. Zarar ve sorumludan hangisi daha sonra öğrenilirse, zamanaşımı son öğrenme gününden itibaren işlemeye başlar.”

  1. YHGK, 24 Ekim 1970 tarihli ve E. 966/4-1588 K. 601 sayılı kararı ile 17 Eylül 2008 tarihli ve E. 2008/4-558 K. 2008/547 sayılı kararında, davalıların zamanaşımı temelindeki savunmalarını reddetmiş; davalıların, davacının gerçek faili davanın açılmasından bir yıldan daha uzun bir süre önce öğrenmiş olduğunu yeterli delillerle kanıtlayamadıklarını gerekçe göstermiştir. Her iki davada da YHGK, ilgili bilginin davacı tarafından iddia edilen tarihten daha önce öğrenilmiş olduğunu ispat etme yükümlülüğünün davalı tarafa düştüğünü vurgulamıştır. Yine her iki davada açıkça gözlemlendiği üzere, davacının gerçek failin kimliğini ortaya çıkarmaya yönelik gerekli adımları atmaması, zamanaşımı hesaplanırken davacı aleyhine kullanılamayacaktır; zira, bir yıllık süre sınırı, ancak davacı gerçek failin kim olduğunu fiilen öğrendiğinde işlemeye başlar.

D. Söz Konusu Süre Sınırının Hukuki Doktrinde Yorumlanışı

  1. Tarafların beyanlarında dayandıkları kitapların ve makalelerin yanı sıra buralarda yapılan atıflar, bahsi geçen süre sınırı kuralının doktrinde uzun süredir benimsenmiş olduğuna işaret etmektedir[2]. Mahkeme, özellikle, haksız fiil tazminatının tabi olduğu zamanaşımı süresinin işlemeye başlama anı üzerine yazılmış ve 2008 yılında Türkiye Barolar Birliği Dergisi’nde yayımlanmış olan ve Hükümet görüşlerinde alıntılanan makaleyi not etmektedir[3]. Hukuk araştırmacıları ve uygulayıcıları tarafından yazılan bir dizi daha eski kitaba ve makaleye dayanan bu makaleye göre sorumlu kişinin “öğrenilmesi” demek; bu hususta kesin, emin ve dava açmak için yeterli bilgi sahibi olunması demektir. Makalede, kişinin tahmini olarak bilinmesinin veya kişiden şüphe edilmesinin, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi bağlamında “öğrenmek” anlamına gelmediği savunulmuştur. Mahkeme, aynı savın, bir Yargıtay Tetkik Hâkimi tarafından Yargıtay Kararları Dergisi’nin Ekim 1978 sayısında yayımlanan makalesinde de öne sürüldüğünü gözlemlemektedir[4]. Ayrıca Mahkeme, aynı ilkelerin 1992 yılında Yargıtay Dergisi’nde makalesi yayımlanan başka bir hâkim tarafından da yinelendiğini[5], başvuranın da buna kendi görüşlerinde yer verdiğini dikkate almaktadır.

E. Yargıtayın Söz Konusu Patlamaya ilişkin Tazminat Davalarındaki Kararları

  1. Bahse konu patlamanın diğer mağdurları tarafından 2006 yılında, yani patlamanın üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçtikten sonra açılmış çok sayıda davayı 2007 yılının başlarında karara bağlayan Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, bu kararlarda Tüpraş tarafından öne sürülen zamanaşımı itirazlarını reddetmiştir. Yargıtay, bununla ilgili olarak, ilgili dava dosyalarında davacıların davalarını açmadan önce zararı veya faili öğrenmiş olduklarını gösteren yeterli delil veya belge yokluğuna işaret etmiştir[6].

  2. Ancak, somut başvurudaki başvuran tarafından sunulan bilgilerden ve somut başvuruyla birlikte tebliğ edilen diğer başvurulardan anlaşıldığı kadarıyla[7], Yargıtay 4. Hukuk Dairesi sonradan farklı bir yaklaşım benimsemiştir. Buna göre bu Daire, zarar gören tarafların Tüpraş’ın patlamayla ilgili sorumluluğunu o tarih itibarı ile değerlendirebilecek durumda olduklarını belirterek, zamanaşımı süresinin olay tarihinden itibaren işlemeye başlamasına karar vermiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuran, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesinin yanlış bir yorumuna ve olayların hatalı bir değerlendirmesine dayanılarak, tazminat davasının zamanında açılmadığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldığından şikâyet etmiştir. Ayrıca, yerel mahkeme kararlarının gerekçeden yoksun olduğunu ve Yargıtay tarafından aynı patlama sonucunda taşınmazlarında hasar meydana gelen başka kişiler hakkında verilen kararlarla çeliştiğini iddia etmiştir. Başvuran, Sözleşme’nin, ilgili kısmı aşağıda verilen 6 § 1 maddesine dayanmıştır:

“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından, adil bir şekilde ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir ...”

  1. Başvuran, ayrıca, 16 Ekim 2017 tarihinde Mahkemeye sunmuş olduğu görüşlerinde, Tüpraş yetkilileri aleyhine bahse konu patlamayla bağlantılı olarak ceza yargılaması dâhilinde suç isnatları da yapılmış olduğunu; o suçlamalara uygulanacak cezai zamanaşımı süresinin mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesi uyarınca ilgili hukuk yargılamalarına da uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür.

  2. Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir.

A. Kabul edilebilirlik hakkında

  1. Altı ay süre kuralına uyulması hakkında

a. Hükümetin ilk itirazı

  1. Hükümet başvuranın Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi anlamı kapsamında altı aylık süre kuralına uymadığını belirtmiştir. Bu anlamda Hükümet, bu hüküm için geçerli “nihai kararın” 19 Aralık 2008 tarihinde Batman Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verildiğini öne sürmüştür. Bu karar Yargıtayın 18 Şubat 2008 tarihli bozma kararına uygun olarak verildiğinden, akabinde yapılacak bir temyiz farklı bir sonuca ulaşılmasına ya da Yargıtay tarafından tekrar değerlendirme yapılmasına sebebiyet vermezdi.

  2. Başvuran, bu hususta yorum yapmamıştır.

  3. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde belirtilen altı aylık süre kuralının, başvuranların iç hukuk yollarının tüketilmesi sürecinde nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde başvuruda bulunmalarını gerektirdiğini yinelemektedir. Bu sadece normal ve etkili olan hukuk yollarının dikkate alınmasına olanak sunar çünkü bir başvuran Sözleşme kapsamında söz konusu şikayete ilişkin etkili bir telafi sunmaya gücü ya da yetkisi olmayan organlara ve kurumlara uygunsuz veya hatalı görülebilecek başvurular yapmak suretiyle Sözleşme tarafından öngörülmüş katı süre sınırını uzatamaz (bk. Fernie / Birleşik Krallık (k.k.), no. 14881/04, 5 Ocak 2006).

  4. Mahkeme, Batman Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 18 Nisan 2007 tarihinde başvuran lehine verilen kararın sonrasında 18 Şubat 2008 tarihinde Yargıtay tarafından bozulduğunu belirtmiştir. Böylelikle dava tekrardan Batman Asliye Hukuk Mahkemesine verilmiştir ve mahkeme 19 Aralık 2008 tarihinde Yargıtayın kararına uyarak bir karar vermiştir. Hükümet, iddiasını desteklemek için herhangi bir yasal hükme ya da içtihada dayanmadan 19 Aralık 2008 tarihinde mahkeme tarafından verilen kararın başvuranın tazminat talebine yönelik geçerli ve nihai karar olduğunu, zira bu durumda Yargıtayın aynı konular üzerinde tekrar inceleme yapmasının önlenmiş olduğunu ileri sürmüştür. Ancak, Mahkeme olay tarihinde yürürlükte olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 439. maddesi uyarınca Yargıtay tarafından daha önce verilen bozma kararına uygun olarak verilen ilk derece mahkemesinin kararına karşı temyize gitme yolunun açık olduğunu not etmiştir (bk. yukarıda § 61).

  5. Başvuran, 19 Aralık 2008 tarihinde Batman Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını temyiz ederek açık bir şekilde Hukuk Usulü Muhakeleri Kanunu ile sağlanan olağan temyiz hakkını kullanmıştır. Hükümet tarafından aksi yönde yeterli argüman sunulmadığı için Mahkeme bu hukuk yolunun etkinliğinden şüphe duymak için bir sebep görmemektedir. Ek olarak Mahkeme, başvuranın hem temyiz aşaması hem de takip eden karar düzeltme aşamaları sırasında Yargıtay tarafından cevap verilmesini gerektiren yerinde sorular sorduğunu (ayrıntılı argümanlar için, bk. aşağıda § 99) ve başvuranın mahkemeye erişim hakkını temelden ilgilendiren bu önemli hususlara açıklık getirme çabalarının altı aylık süre kuralına uyulması hakkındaki değerlendirmelerde başvuran aleyhine kullanılamayacağını belirtmiştir.

  6. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, Mahkeme, Hükümet tarafından sunulan, başvuranın şikâyetlerini vaktinde yapmadığına yönelik itirazın reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.

b. Başvurunun Hükümete bildirilmesinin ardından başvuran tarafından yapılan şikâyetlere ilişkin olarak altı ay süre kuralına uyulması hakkında

  1. Hükümetin görüşlerine cevap olarak sunduğu 16 Ekim 2017 tarihli görüşlerinde başvuran Tüpraş’a karşı açtığı tazminat davasında yerel mahkemelerin eski Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesince öngörülen özel süre sınırını uygulamadığını iddia ederek yeni bir şikâyette bulunmuştur (bk. yukarıda § 71).

  2. Ayrıca Mahkeme bu ek şikâyetin 22 Ekim 2009 tarihinde kesinleşen tazminat davasına ilişkin olduğunu not etmiştir. Ek olarak Mahkeme, bu ek şikâyetin başvuranın Mahkemeye yaptığı ilk şikâyetlerin detaylı bir hâli olmadığı ve yeni bir husus olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla Mahkemenin söz konusu ek şikâyeti altı aylık süre dışında ileri sürüldüğü gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddetmesi gerekmektedir (bk. Ashot Harutyunyan/Ermenistan, no. 34334/04, § 99, 15 Haziran 2010; Shesti Mai Engineering OOD ve Diğerleri/Bulgaristan, no. 17854/04, §§ 93-94, 20 Eylül 2011 ve A.D. ve Diğerleri/Türkiye, no. 22681/09, § 127, 22 Temmuz 2014).

  3. Diğer kabul edilebilirlik hususları

  4. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

B. Esas hakkında

  1. Tarafların ibrazları

(a) Başvuranın beyanları

  1. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında, başvuranın davasını zamanaşımına uğradığından hatalı bir şekilde reddeden ve aynı zamanda yeterli gerekçe sunmayan yerel mahkemelerin hatalı kararları gerekçesiyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldığından şikâyet etmiştir. Başvuran, özellikle eski Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesince öngörülen ilgili süre sınırının hesaplanmasına ilişkin kriterlerin yorumlanması ve uygulanması konusunda yerel mahkemelerin hata yaptığını ve kendine özel koşulları dikkate almayarak kendini mahkemeye erişim hakkından yoksun bıraktığını savunmuştur.

  2. Başvuran, eski Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi kapsamında bir tazminat davasının hem faillerin tespitinden hem de mağdurun gördüğü hasardan haberdar olmasından itibaren bir yıl içinde açılması gerektiğini açıklamıştır.

  3. Faillerin tespitine ilişkin kriterler hususunda başvuran, Yargıtay kararlarında ve aynı zamanda hukuki öğretilerde bir yıl süre sınırının failin kesin bir şekilde tespit edilmesinden önce başlamayacağının ve sadece sorumluluğa yönelik şüphelerin bulunmasının süre sınırının başlatılması için yeterli olmayacağının sabit olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran Yargıtay içtihadından örnekler ve iddiasını destekleyen prensipler sunmuştur. Söz konusu olayda sızıntının kaynağını belirlemede yaşanan teknik zorluklar göz önüne alındığında kazadan sonra uzun bir süre boyunca Tüpraş’ın patlamaya ilişkin sorumluluğu kesinleşmemiştir ve başvuranın bu durumda sadece spekülasyonlara dayanarak bir dava açması beklenemezdi. Bu kapsamda başvuran 14 Haziran 2004 tarihinde teknik komisyon tarafından sunulan raporda sızıntının büyük ihtimalle Tüpraş’tan kaynaklandığı gösterilse de bu raporun yetersiz görüldüğünü ve Başbakanlığın sızıntının kaynağını ve koşullarını araştırmak üzere yeni bir komisyon kurduğunu vurgulamıştır (bk. yukarıda §§ 18 ve 22 ). 11 Ekim 2004 tarihli raporunda Başbakanlık Komisyonu, patlamadan kimin sorumlu olduğunu son olarak kesin bir şekilde belirleme görevinin hukuk mahkemelerine düştüğünü belirtmiştir (bk. yukarıda § 19).

  4. Ayrıca başvuran Hükümetin medyanın olayın başından beri patlamadan Tüpraş’ın sorumlu olduğunu geniş kapsamda aktardığı iddiasına itiraz etmiştir (bk. aşağıda § 90) ve sızıntının kaynağı ve sorumluya yönelik olarak kesin bir sonuca ulaşılamadığını bildiren ve kazadan yıllar sonra yayımlanan gazete yazılarının dâhil olduğu diğer gazete yazılarını sunmuştur.

  5. Görülen hasardan haberdar olma konusundaki ikinci kritere ilişkin olarak başvuran, bölgedeki petrol sızıntısının durdurulmadığını gösteren birçok bilirkişi raporu olduğunu, bunun da mülkünün gördüğü hasarın devam ettiği anlamına geldiğini ve bu durumun ise meydana gelen değer kaybıyla ve sızıntı sebebiyle devam eden tehlike nedeniyle mülkün kullanılmasına ilişkin devam eden kısıtlamalarla kanıtlandığını ileri sürmüştür. Ek olarak, Batman Belediyesinden elde edilen bilgilere göre “kırmızı bölge” içerisindeki konut veya iş yerlerine yönelik ruhsatların durdurulmasına ilişkin 17 Ağustos 2005 tarihli Batman Valiliği Mahalli Çevre Kurulu kararı (bk. yukarıda § 21) hâlen yürürlükteydi çünkü patlamanın olduğu bölgede yer altı temizleme çalışmaları henüz gerçekleşmemişti. Bu koşullarda, patlama tarihi, başvuranın gördüğü zararın tamamını öğrendiği en son tarih olarak değerlendirilemez.

  6. Ayrıca başvuran neredeyse aynı konumda olan diğer mülk sahiplerinin tazminat taleplerinin Yargıtay tarafından kabul edildiğini ve bu durumun da hakkındaki yargılamaların adil olmadığını pekiştirdiğini savunmuştur. Bu bağlamda başvuran 2007 yılının başında Yargıtay 7. Hukuk Dairesi tarafından verilen birkaç karara atıfta bulunmuştur (bk. yukarıda § 68). Bu kararların hepsinde Tüpraş tarafından süre sınırına ilişkin yapılan itirazlar, davacıların 2006 yılındaki iddialarını ileri sürmeden önce hasardan ve Tüpraş’ın bu hasardan sorumlu olduğundan haberi olduğunu gösterecek ilgili dosyalardaki delil ya da belge yetersizliğinden dolayı reddedilmiştir.

b. Hükümetin beyanları

  1. Hükümet, iç hukuk uygulamasını yorumlama görevinin ulusal hâkimlere düştüğünü belirtmiştir. Eski Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi tarafından öngörülen süre sınırı kuralının yorumlanmasında ilgili yerel mahkemeler tarafından yapılan bir keyfilik olmadığından başvuranın bu yöndeki şikâyeti dördüncü derece mahkemesi şikâyeti niteliğindedir.

  2. Hükümete göre, patlama sonrasında diğer mülk sahipleri tarafından Tüpraş’a karşı açılan cezai ve hukuki yargılamalar göz önüne alındığında Yargıtay, başvuranın davasında haksız fiili işleyen kimsenin kimliğinin kesin olduğunu kabul etmiştir. Yargıtay bu kesinliğin mutlak bir nitelikte olmadığını belirtirken haksız fiili işleyen kimsenin kimliğinin belirlenebilir olmasının dava açmak için yeterli olduğunu belirtmiştir. Bu gerekçelerle başvuranın bir yıl içinde Tüpraş hakkında tazminat davası açması gerekmekteydi.

  3. Hükümet, kazadan sonra haksız fiili işleyen kimsenin kimliğinin ve meydana gelen hasarın medya aracılığıyla herkes tarafından öğrenildiğini eklemiştir ve bu sayede bölgedeki diğer bazı mülk sahipleri sunulan süre sınırı içerisinde Tüpraş’a karşı dava açabilmiştir. Davacılar iddialarını desteklemek üzere toplamda üç gazete haberi sunmuştur ve bunlardan ikisi (28 ve 30 Ocak 2005 tarihli) Tüpraş yetkililerine karşı cezai soruşturma başlatıldığında yayınlanmıştır. Patlamanın TPAO petrol boru hatlarında meydana gelen metan sıkışması nedeniyle gerçekleştiğini öne süren (4 Mayıs 2004 tarihli) diğer gazete haberi Batman Valisi’nin açıklamasıyla ilgilidir.

  4. Ayrıca Hükümet, mülkün değerini etkileyen hasarın ve kiradaki kaybın kazadan hemen sonra başvuran tarafından öğrenildiğini ve bu zararın devam etmesinin, yasal anlamda “devam eden zararın” oluştuğu anlamına gelmediğini ileri sürmüştür. Sebebi patlama olan hasar doğası gereği devam eden bir hasar değildir.

  5. Aynı patlamadan kaynaklı benzer iddialara yönelik Yargıtay tarafından verilen çelişkili kararlara ilişkin başvuranın iddialarına yönelik olarak Hükümet, başvuran tarafından atıfta bulunulan davaların patlamanın ardından bir yıl içerisinde, yani yasal süre sınırı içerisinde, açıldığını ileri sürmüştür. Bu durum da Yargıtay’ın başvuranın davasında ortaya koyduğu gerekçeyle çelişmemektedir.

  6. Mahkemenin değerlendirmesi

  7. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi tarafından güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı açısından başvuranın şikayetlerini incelemeyi uygun görmüştür (bk. Cañete de Goñi/İspanya, no. 55782/00, § 33, AİHM 2002‑VIII). Bu anlamda Mahkeme, mahkemeye erişim hakkına ilişkin olan ve Büyük Daire huzurunda görülen yakın tarihli Zubac/Hırvatistan davasıyla ilgili içtihadın özetine atıfta bulunmuştur ([BD] no. 40160/12, §§ 76-79, 5 Nisan 2018).

  8. Somut davada Mahkeme, taraflar arasında eski Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesince ön görülen süre sınırı kuralının belirlenmesi konusunda bir görüş ayrılığı olduğunu not etmiştir. Bu maddeye göre bütün haksız fiil iddiaları hasarın ve bu hasardan sorumlu olanların kimliklerinin mağdur tarafından öğrenildiği andan itibaren bir yıl içerisinde ortaya konulmalıdır. Taraflar, özellikle Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesinin amaçlarına uygun olarak başvuranın haksız fiilde bulunan kimsenin kimliğini “bilebileceği” tarihi belirleyecek kriterler üzerinde ayrı düşmektedir. Somut davadaki kararında Yargıtay, başvuran en erken olarak patlama gününden itibaren Tüpraş’ın sorumluluğunu “tahmin edebilecek” konumda olduğundan başvuranın haksız fiili işleyen kimseyi bildiği tarihin patlamanın gerçekleştiği gün olması gerektiğine karar vermiştir. Başvuran, Yargıtay tarafından yapılan yorumlamanın ilgili süre sınırının belirlenmesine ilişkin kabul görmüş hususlara ve benzer olaylarda Yargıtay tarafından verilen birçok karara aykırı olduğunu ve Yargıtayın başvuranın iddialarının altında yatan koşulların karmaşıklığını dikkate almadığını savunmuştur.

  9. Mahkeme, belge sunma ya da temyiz etmek için belirlenen süre sınırı gibi usule ilişkin kuralların yorumuna yönelik anlaşmazlıkların çözümünün öncelikle ulusal makamları ve mahkemeleri ilgilendirdiğini tekrarlamıştır. Mahkemenin görevi, bu tür yorumların yarattığı etkilerin Sözleşme’ye uygun olup olmadığını doğrulamakla sınırlıdır (bk. Tejedor García/İspanya, 16 Aralık 1997, § 31, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VIII). Sonuç olarak, somut davada Mahkemenin esas olarak görevi, Yargıtayın ilgili bir yıllık sürenin başlangıcını başvuranın mahkemeye erişim hakkına halel getirmeksizin öngörülebilir ve makul bir şekilde hesaplayıp hesaplamadığını belirlemektir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Melnyk/Ukrayna, no. 23436/03, § 26, 28 Mart 2006).

  10. Mahkeme ilk olarak, Borçlar Kanunu’nda “haberdar olma” gerekliliğinin bu kanunun 60 § 1 maddesince öngörülen süre sınırı kuralının amaçlarına uygun olarak nasıl yorumlanacağına ilişkin bir kılavuz bulunmadığını belirtmiştir. Yargıtay da başvuranın iddiasına ilişkin olarak bu gerekliliğe yönelik yorumunu destekleyen bir emsal karara dayanmamıştır. Kendi açısından, başvuran hatalı kimsenin kimliğine ilişkin şüphelerin tek başına söz konusu bir yıllık süre sınırını başlatmayacağı yönündeki iddiasını desteklemek üzere Yargıtaya ardından da Strazburg Mahkemesine YHGK’nin içtihadından ve hukuki öğretilerden örnekler sunmuştur. Ayrıca, Mahkeme hür iradesiyle YHGK’nin 2012 ve sonrasında sadece hatalı kimsenin kimliğini öğrenebilecek konumda bulunmanın süre sınırının başlaması için yeterli olmadığını doğruladığı birkaç karar verdiğini tespit etmiştir (bk. yukarıda § 65).

  11. Mahkeme, başvuran tarafından sağlanan materyalleri ve aynı zamanda kendi hür iradesiyle elde ettiği bilgileri davalı Hükümete yorumlarını almak üzere göndermiştir. Mahkeme, sunulan argümanlar ve materyaller ışığında Hükümete özellikle başvuranın davasına ilişkin olarak ilgili yasal süre sınırının hesaplanmasının öngörülebilir ve Yargıtayın uygulamasına uygun olup olmadığını sormuştur. Hükümet cevabında, ilgili süre sınırının yorumlanmasıyla ilgili başvuranın dayandığı içtihada ve ilkelere itiraz etmemiştir ve aynı zamanda somut davada başvuranın iddialarının aksini gösteren ve Yargıtayın sunduğu gerekçeyi meşrulaştıran içtihattan veya başka bir yerden örnek sunmamıştır. Aksine, Mahkemeye Hükümet tarafından sunulan materyallerden bazıları diğer tarafın ilgili süre sınırının başlangıcına yönelik iddialarını desteklemektedir (bk., özellikle, dipnot 6 ve 7, yukarıda § 67). Mahkeme bu koşullar altında başvuranın Yargıtayın bu davada ilgili süre sınırına yönelik yorumunun bu kurala ilişkin genel olarak kabul edilmiş hususlardan aykırı olduğu iddiasının teknik olarak çürütülmediğini belirtmiştir.

  12. Ek olarak Mahkeme, başvuranın iddialarının zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle reddedilmesinden sadece birkaç ay önce Yargıtayda başka bir dairenin patlamadan mağdur olan diğer bireyler tarafından sunulan tazminat taleplerini incelediğini ve süre sınırı konusunda mağdurların lehine karar verdiğini bildirmiştir. Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından verilen çelişkili kararların tek başına Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin bir ihlal oluşturmayacağının farkındadır (bk., örneğin, Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], no. 13279/05, §§ 49-58, 20 Ekim 2011 ve Emel Boyraz/Türkiye, no. 61960/08, §§ 72 ve 73, 2 Aralık 2014 ve bu kararda anılan davalar), ancak somut olayda yaşanan fikir ayrılığının ilgili süre sınırının yorumlanmasında bir belirsizliğin olduğuna işaret ettiği ve bu durumun da başvuranın öngörülemezlik iddialarını güçlendirdiği görüşündedir.

  13. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın ısrarcı taleplerine rağmen Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin neden başvuranın davasına esas olarak benzer olan koşullarda başka bir daire tarafından verilen kararlardan farklı sonuca vardığına ilişkin bir gerekçe sunmamasını problemli bir nokta olarak görmektedir. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca kararlara ilişkin gerekçe sunma yükümlülüğü, özellikle temyiz mahkemesini ilgilendiren durumlarda, her argüman için detaylı cevap gerektirmediği şeklinde algılanabilir ancak Mahkeme somut koşullarda adaletin uygun bir şekilde sağlanması için Yargıtayın bir cevap vermesinin gerektiği görüşündedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Emel Boyraz, § 75). Bu durum özellikle başvuran tarafından öne sürülen argümanların yargılamaların sonucunda daha belirleyici olduğu dikkate alındığında daha anlaşılır hâle gelmektedir (bk., örneğin, Ruiz Torija/İspanya, 9 Aralık 1994, § 30, Seri A no. 303‑A ve Cihangir Yıldız/Türkiye, no. 39407/03, § 42, 17 Nisan 2018).

  14. Mahkeme, kendi açısından Hükümetin başvuran tarafından atıfta bulunulan davaların her hâlükârda bir yıl içerisinde açıldığını ileri sürerek Yargıtayın farklı daireleri arasında yaşandığı söylenen çelişkiyi tamamen reddettiğini belirtmiştir. Ancak Mahkeme, Hükümetin bu husustaki beyanlarını kabul edemez çünkü söz konusu davaları inceledikten sonra Mahkeme, başvuran tarafından belirtildiği gibi bu davaların hepsinin 2006 yılında açıldığını ve Hükümet tarafından iddia edildiği gibi patlamayı takip eden bir yıl içerisinde yapılmadığını bildirmiştir.

  15. Son olarak Mahkeme, söz konusu süre sınırın yorumlanmasına ilişkin olası belirsizliklerin bulunduğuna dair tartışmaya ek olarak bu kuralın başvuranın davasına uygulanış tarzının bir anlamda şekilci olduğunu not etmiştir. Mahkeme, başvuranın Tüpraş’ın olaydan sorumlu (sorumluluk henüz belirlenmemiş olsa da) olduğundan “haberdar olduğunun” düşünülebileceği tarihi belirleyecek konumda değildir fakat başvuranın elzem bilgiyi patlamanın meydana geldiği gün öğrenmiş olmasını beklemenin mevcut koşullarda başvurana orantısız yük yüklediği görülmektedir.

  16. Bu bağlamda Mahkeme, olayın hemen sonrasında olayın sebebi ve kaynağına yönelik çıkan bilgilerin sadece spekülasyonlarla sınırlı olduğunu belirtmiştir (bk., örneğin, Patlamanın TPAO petrol boru hatlarında meydana gelen metan sıkışması nedeniyle gerçekleştiğini öne süren ve sonrasında doğru olmadığı ortaya çıkan Batman Valisi’nin ifadesi, yukarıda § 90). Bu yüzden birçok komisyon kurulmuştur ve patlamanın koşullarını aydınlatmak ve sorumluyu bulmak üzere bu alanda uzman kimseler tarafından çalışmalar yürütülmüştür. Bu uzmanlar 3 Mayıs 2004 tarihli patlamanın oldukça karmaşık bir vaka olduğunu ve karşılaşılan teknik sorunların patlamanın koşullarının ve sorumlunun kimliğinin hızlı bir şekilde ortaya çıkarılmasına engel olduğunu bildirmiştir. Aynı zamanda uzmanlar patlamanın sorumlusuna yönelik kesin ve son kararı verme görevinin hukuk mahkemelerine düştüğünü belirtmiştir. Sonrasında ceza yargılamaları sırasında elde edilen uzman raporlarında bile Tüpraş’ı olaydan kesin bir şekilde sorumlu tutacak bir delilin bulunmadığı belirtilmiştir (bk. yukarıda §§ 38 ve 39 ). Ayrıca, son olarak olaydan Tüpraş’ın sorumlu olduğunu bildiren 3 Mart 2006 tarihli bilirkişi raporu, sıradan bir kimsenin bilmesinin beklenemeyeceği yüksek düzeyde teknik hususlara dayandırılmıştır (bk. yukarıda § 43). Bu yüzden somut davanın konusu olan tazminat talebinin sadece basit bir haksız fiil vakasına ilişkin olmadığı açıktır.

  17. Mahkeme, süre sınırları prensipte mahkemeye erişim konusunda usule yönelik meşru kısıtlamalar olsa da bunların ilgili uygulamalar dışında yorumlanmasının Sözleşme kapsamında ihlallere sebep olabileceğini tekrarlamıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Neshev/Bulgaristan, no. 40897/98, § 38, 28 Ekim 2004). Mahkeme, tazminat yargılamalarını kurmaya ilişkin süre sınırı, başvuranın iddiadan ya da bu tür bir iddiayı yapabilmek için gerekli olan olaya ilişkin temellerden haberinin olmadığı ya da olamayacağı bir zamanda başlatıldığında, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında mahkemeye erişim hakkının zarar görebileceğini tekrarlamıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Eşim/Türkiye, no. 59601/09, §§ 21-27, 17 Eylül 2013; Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, no. 611/12, §§ 62-74, 17 Kasım 2015; Çakmakçı/Türkiye (k.k.), no. 3952/11, § 44, 2 Mayıs 2017 ve Teker/Türkiye (k.k.), no. 2272/11, § 58, 20 Haziran 2017). Mahkeme, Yargıtay 4. Hukuk Dairesine göre söz konusu süre sınırının patlamanın meydana geldiği tarihten itibaren başladığını belirtmiştir. Ancak patlamanın niteliği, hasarın kaynağının belirsizliği, olayın karmaşıklığı ve konuyla ilişkili olarak hazırlanan raporlar göz önüne alındığında Mahkeme, Yargıtayın gerekçesini anlamakta zorluk çekmektedir. Mahkemenin görüşüne göre Yargıtayın başvuranın gerçekçi bir şekilde zararın sebebine ya da zarardan kimin sorumlu olduğuna ilişkin yeterli bilgiye sahip olamayacağı bir zamanda yargılamaları başlatmasını gerektiren ilgili süre sınırına yönelik yorumu ve uygulaması; başvuran için böylesi bir gerekliliğin uygulamada ve finansal açıdan sonuçlarının olabileceği göz önüne alındığında oldukça şekilci olarak görünmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Yargıtayın ve Hükümetin argümanlarının aksine mağdurlar tarafından patlamayı takip eden bir yıl içerisinde başlatılan yargılamaların sadece Tüpraş’a karşı değil aynı zamanda haksız fiili işlediği muhtemel olan kişilere karşı da açıldığını vurgulamıştır (bk. yukarıda § 42).

  18. Mahkeme, özellikle iç hukukun yorumlanması ve uygulanmasına yönelik yapılan şikâyetlerde yetkisinin sınırlarını tekrarlayarak, tek başına ele alındığında yukarıdaki hususların Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında bir probleme yol açmayabileceğini kabul etmektedir. Ancak Mahkeme, bütün olarak bakıldığında ve özellikle başvuranın iddialarının altında yatan olaya ilişkin sıra dışı koşullar göz önüne alındığında yukarıdaki hususların yerel mahkemenin bir usul kuralına yönelik, olay tarihinde açık ve istikrarlı emsallerle desteklenmediği anlaşılan katı uygulamasının tazminat taleplerini inceletmek amacındaki başvuranı mahkemeye erişim hakkından yoksun bırakması sonucunu doğurduğu görüşündedir.

  19. Bu koşullarda Mahkeme Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında başvuranın mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

  20. Bu bulgu göz önünde tutularak Mahkeme, başvuranın iddiasının söz konusu hasarın “devam eden” nitelikte olması gerekçesiyle eski Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi uyarınca zamanaşımına uğradığı şeklinde değerlendirilmemesi gerektiği yönündeki iddiasına yönelik ayrıca bir değerlendirme yapmayı gerekli görmemiştir.

II. SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI

  1. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında (i) Devlet yetkililerinin patlamayı ve mülküne gelen hasarı önlemek için gerekli önlemleri almaya ilişkin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediğinden; (ii) uzmanlar tarafından tespit edilmesine rağmen gördüğü zararın telafi edilmediğinden ve (iii) devam eden sızıntı ve yeni patlamaların meydana gelme riski sebebiyle ilgili tarihte hâlâ yürürlükte olan, patlamadan sonra yetkili makamlar tarafından yapılara ilişkin getirilen kısıtlamaların mülkünün kullanımını ciddi şekilde kısıtladığından şikâyet etmiştir.

  2. Ayrıca başvuran Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında olaydan sonra başlatılan ceza yargılamalarının etkili olmadığını ve özellikle Öneryıldız/Türkiye ([BD], no. 48939/99, AİHM 2004‑XII) davasında Mahkeme tarafından ortaya konulan kriterlerle uyumlu olmadığını ileri sürmüştür.

  3. Mahkeme, başvuranın bu başlık altındaki şikâyetinin aşağıda ifade edilen, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır.

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

A. Tarafların beyanları

  1. Hükümet, altı aylık süre kuralına yönelik itirazını tekrarlayarak (bk. yukarıda § 73), başvuranın bu başlık altındaki şikâyetlerinin iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 hükümleri uyarınca kabul edilemez beyan edilmesi gerektiğini savunmuştur çünkü (i) mülkiyet hakkına yapıldığını iddia ettiği ihlalden sorumlu tuttuğu Devlet yetkililerine karşı idari dava açmamıştır, (ii) başvuranın Tüpraş hakkındaki tazminat talebi, böylesi bir iddia öne sürerken uyulması gereken yerel usul kurallarına uymadığı için yerel mahkemeler tarafından reddedilmiştir, (iii) Hasar Tespit Komisyonu tarafından hazırlanan “afetzede listesi”nde yer almamasına rağmen bu listeye itiraz etmemiştir.

  2. Hükümet ayrıca başvuranın mülkünün Hasar Tespit Komisyonu tarafından zarar gördüğü tespit edilen mallar arasında olmadığı için başvuranın Sözleşme’nin 34. maddesinin anlamı kapsamında mülkiyet hakkının ihlalinden dolayı “mağdur” olarak değerlendirilemeyeceğini savunmuştur.

  3. Son olarak Hükümet, başvuranın iddialarının aksine olayla ilgili etkili bir soruşturma yürütüldüğünü ve soruşturmanın bir mahkûmiyetle sonuçlanmamasının soruşturmanın etkili olmadığı anlamına gelmediğini iddia etmiştir. Ek olarak Hükümet, söz konusu zarar bilinçli olarak verilmediğinden hukuki yargılamalar yeterli telafiyi sağlamaktaydı ve patlamanın ardından birçok mağdura Tüpraş tarafından tazminat ödenmiştir.

  4. Başvuran iddialarını sürdürmüştür ve özellikle Hükümetin, mevcut iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik itirazının Devlet yetkililerine karşı açılan herhangi bir davanın bu şartlar altında başarısızlığa mahkûm olacağından iyi niyetli olmadığını iddia etmiştir.

B. Mahkemenin değerlendirmesi

  1. Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından koruma altına alınan hakkın etkin bir şekilde kullanılabilmesi yalnızca Devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir; özellikle başvuranın meşru olarak makamlardan bekleyebileceği önlemler ile mülklerinden etkin bir şekilde faydalanabilmesi arasında doğrudan bir bağ olduğu durumlarda pozitif koruma önlemleri gerektirebilir (bk. yukarıda anılan Öneryıldız, § 134). Pozitif yükümlülüklerin niteliği ve kapsamı koşullara göre değişiklik gösterebilir. Bununla birlikte genel bir kural olarak, Hükümet mülkiyet haklarının yasalarla yeterli bir şekilde korunmasını ve uygun olduğu hâllerde meydana gelen hasara yönelik tazminat talep etmek dâhil olmak üzere müdahalenin mağdurunun haklarını arayabileceği yeterli hukuk yollarını sağlamalıdır (bk. Blumberga/Letonya, no. 70930/01, § 67, 14 Ekim 2008). Bu anlamda Hükümetin almasının gerekli olabileceği önlemler, önleyici ve telafi edici önlemler olabilir (bk. Kotov/Rusya [BD], no. 54522/00, § 113, 3 Nisan 2012).

  2. Mahkeme, özellikle ticari ve yerleşim alanlarına yakınlığı düşünüldüğünde Batman’daki Tüpraş Rafinerisi’nin faaliyetlerinin şüphesiz bir şekilde tehlikeli sanayi faaliyetleri kategorisine girdiğini değerlendirmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 2 ve 8. maddeleri kapsamında tehlikeli endüstriyel faaliyetlerden doğan pozitif yükümlülüklerin Devletin bu tür aktivitelerden kaynaklanabilecek zararlar karşısında yaşama hakkı ve vücut bütünlüğünü korumak amacıyla bu faaliyetleri düzenlemesi ve yeterli güvence sağlamasını gerektirdiğini belirtmiştir (bk. yukarıda anılan Öneryıldız, §§ 89-90 ve Brincat ve Diğerleri/Malta, no. 60908/11 ve 4 diğer başvuru numarası, §§ 79-85 ve 102-116, 24 Temmuz 2014). Mahkeme, mülkte kaza sonucu meydana gelen hasarın tehlikeli faaliyetlerden kaynaklandığı durumlarda Sözleşme’nin 2 ve 8. maddeleri kapsamında geliştirilen ilkelerin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında da uygulanacağını değerlendirmektedir. Bu doğrultuda Mahkeme kamu makamlarının sorumluluğu altında yürütülen tehlikeli bir faaliyetin sonucu olarak can ve mal kaybının yaşandığı durumlarda konutların korunması için gerekli tedbirlerin kapsamının konut sakinlerinin hayatlarının korunması için gerekli tedbirlerin kapsamından farklı olmadığını belirtmiştir (bk. yukarıda anılan Öneryıldız, §§ 106-108 ve 134-136; Budayeva ve Diğerleri/Rusya, no. 15339/02 ve 4 diğer başvuru numarası, § 173, AİHM 2008 (alıntılar) ve Kolyadenko ve Diğerleri/Rusya, no. 17423/05 ve 5 diğer başvuru numarası, § 216, 28 Şubat 2012).

  3. Başvuran, Devlet yetkililerinin mülkiyet hakkını söz konusu tehlikeli faaliyete karşı korumak için gerekli önleyici tedbirleri almadığını ve sonrasında başvuranın hakkını arayabileceği yeterli hukuk yollarını sağlamadığını iddia etmiştir. Ek olarak patlamadan sonra alınan önlemler sadece başvuranın mülkiyet hakkını daha da sınırlamıştır. Hükümet, cevap olarak, patlama sonrasında yürütülen ceza yargılamaların etkili olduğunu ve her hâlükârda başvuranın Devlet yetkilileri hakkındaki şikâyetlerine yönelik olarak mevcut iç hukuk yollarını tüketmediğini öne sürmüştür.

  4. Bu ibrazları dikkate alarak Mahkeme, öncelikle Devlet yetkililerinin başvuranın mülkünü korumak için önleyici tedbirler almadığı iddiasıyla ilişkili olarak etkili hukuk yollarının mevcut olup olmadığını ve ardından başvuranın bu hukuk yollarını uygun bir şekilde tüketip tüketmediğini inceleyecektir.

  5. Başvuranın faydalanabileceği etkili hukuk yollarının olup olmadığı hakkında

  6. İlk olarak Mahkeme, bu anlamda başvuranın kazadan sonra başlatılan ceza yargılamalarının etkisiz olduğuna yönelik şikâyetini belirtmiştir. Başvuran temelde, bu yargılamaların denetim sistemindeki eksiklikleri ve kazadan sorumlu kamu makamlarını tespit edemediğini ve kazanın yıllardır devam eden ihmaller sonucu meydana gelmiş olmasına rağmen sadece Tüpraş’ın mevcut yöneticilerinin sorumluluğu üzerine odaklandığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuran mevcut koşullarda yetkililerin göz önünde bulundurması gerektiğini iddia ettiği “Öneryıldız kriteri”ne dayanmıştır.

  7. Başvuran tarafından dayanılan Öneryıldız kriteri, tehlikeli bir faaliyetten dolayı can kaybı olduğu durumlarda yetkili makamların büyük bir gayretle ve ivedilikle çalışmasını ve ilk olarak olayın meydana gelme şartları ile denetim sisteminin işleyişindeki aksaklıkları, ikinci olarak da söz konusu olaylar zincirinde herhangi bir şekilde rol oynayan Devlet görevlileri ya da makamlarını saptamak için inisiyatif alarak soruşturma açmasını gerektirmektedir (bk. yukarıda anılan Öneryıldız, § 94). Bu gibi durumlarda cezai soruşturma, genelde kamu makamları bir kazaya sebep olabilecek karmaşık olayları tespit edebilecek ve kanıtlayabilecek bilgiye sahip tek organ olduğu için vazgeçilmez hâle gelmektedir (bk. yukarıda anılan Budayeva ve Diğerleri, § 140).

  8. Mahkeme, Öneryıldız davasındaki koşullara benzer olarak mevcut davadaki patlamanın mağdurların hemen elde edemeyeceği türden bilgileri gerektiren geniş kapsamlı ve karmaşık bir kaza olduğunu kabul etmektedir (bk. yukarıda § 93). Bu nedenle Devlet yetkililerinden mağdurların haklarını elde edilecek bilgiler temelinde gerektiği gibi iddia edebilmelerini sağlamak için bu kazaya sebep olabilecek karmaşık olayları tespit edebilmek ve kanıtlamak amacıyla cezai, idari ya da teknik hazırlık soruşturmaları yürütmeleri beklenebilir.

  9. Ayrıca Mahkeme böylesi etkili bir cezai hukuk yolunu erişilebilir kılma yükümlülüğünün bu özel bağlamda zarar görmüş mülk ve hayat kaybı göz önüne alındığında aynı önemi taşımadığı kanaatindedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Budayeva ve Diğerleri, § 178 ve takip eden davada olduğu gibi mülkün şüpheli bir şekilde yıkılması gibi ceza hukukunda bir tepki gerektiren mülkiyet hakkına ilişkin müdahalelerle karşılaştırınız, Selçuk ve Asker/Türkiye, 24 Nisan 1998, § 96, Raporlar 1998‑II, ya da takip eden davada olduğu gibi müdahalenin suç niteliği taşıdığı durumlarla karşılaştırınız Blumberga/Letonya, no. 70930/01, § 67, 14 Ekim 2008). Söz konusu koşulların karmaşıklığı göz önüne alınsa bile Mahkeme; orijinal olarak ölümcül güç kullanımının bulunduğu davalar için düzenlenmiş ve söz konusu ölümlerin kasti olmadığı Öneryıldız davasında olduğu gibi oldukça özel koşullarda istisnai olarak uygulanan katı usul gereklerinin (bk., örneğin, Oruk/Türkiye, no. 33647/04, §§ 50 ve 65, 4 Şubat 2014 ve Sinim/Türkiye, no. 9441/10, §§ 62-64, 6 Haziran 2017), başvuranın sadece mülkünün gördüğü hasardan dolayı şikâyette bulunduğu mevcut davanın koşullarında uygulanabileceğini düşünmemektedir.

  10. Mahkeme, mevcut davada olaya açıklık getirmek için patlamadan hemen sonra davalı Devlet tarafından bir dizi idari ve teknik komisyonun kurulduğunu belirtmiştir. Bu komisyonlar patlamanın yer altındaki bir petrol sızıntısından kaynaklandığını ve kesin olmamakla birlikte sızıntının Tüpraş Rafinerisi’nden kaynaklandığının anlaşıldığını ortaya koymuştur. Bu komisyonların bulgularına dayanarak Batman Cumhuriyet Savcılığı kazaya ilişkin olarak görevde olan Tüpraş yöneticilerinin birkaçının sorumluluğuna yönelik olarak re’sen soruşturma başlatmıştır. Sonrasında gerçekleşen ceza yargılamaları davalıların beraatiyle sonuçlanmıştır ve daha sonra yargılamalar zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle düşürülmüştür.

  11. Mahkeme, sınırlı kapsamı göz önünde tutulduğunda sadece görevde olan Tüpraş görevlilerini hedef alan ceza yargılamalarının, söz konusu kazaya ilişkin olarak Devlet aygıtının çeşitli seviyelerinde yaşanan ihmalleri tam anlamıyla ortaya çıkarmak için başlangıçtan itibaren yetersiz olduğuna katılmıştır. Bununla birlikte Mahkeme ayrıca başvuranın ceza yargılamalarındaki eksikliklerin mülkiyet hakkını hukuki ya da idari mahkemeler gibi teoride patlamayla bağlantısı olan herhangi bir yetkilinin ya da organın sorumluluğunu tespit edebilecek (Batman Asliye Hukuk Mahkemesinin Tüpraş hakkında kararı, bk. yukarıda § 44) ve tazminat emri gibi uygun hukuki telafi sağlayabilecek (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Budayeva ve Diğerleri, § 112) diğer yollarla aramasına nasıl engel olduğunu açıklamadığını belirtmiştir. Bu anlamda Mahkeme İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 20 § 1 maddesi kapsamında bir idare mahkemesinin bir davayı üstlendikten sonra Devlet yetkililerinin sorumluluklarını belirlemek amacıyla uzman raporlarına başvurma gibi yollar dâhil olmak üzere re’sen gerekli bütün araştırmayı yapma ve ilgili bütün belgeleri toplama yükümlülüğünün bulunduğunu vurgulamıştır.

  12. Ayrıca Mahkeme, bu anlamda benzer bir davada vardığı somut davadakine benzer ihmallerin özellikle bu ihmallerin somut davada olduğu gibi belli bir süredir devam ettiği durumlarda bireysel hataları cezai hüküm için yetersiz olan birtakım görevlilerin ortak hatasından kaynaklanma ihtimalinin daha yüksek olduğu bulgusuna dikkat çekmiştir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Budayeva ve Diğerleri, § 112). Bu nedenle Mahkeme, Tüpraş ve sorumlu Devlet yetkilileri hakkında hukuki ve idare mahkemeleri önünde açılacak bir tazminat davasının başvurana yeterli telafi sağlama konusunda daha etkili ve aynı zamanda daha uygun olabileceği görüşündedir.

  13. Bu koşullar altında, meydana gelen zararın doğası özellikle göz önünde bulundurulduğunda başvuranın sadece ceza yargılamalarında bulunduğunu iddia ettiği eksikler dolayısıyla düzeltici önlemler alınmadığına yönelik şikâyeti açıkça dayanaktan yoksundur. Bu yüzden Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddesi kapsamında kabul edilmez ilan edilmelidir.

  14. Başvuranın mevcut hukuk yollarını tüketip tüketmediği hakkında

  15. Somut davada başvuranın mülkiyet hakkının korunmasını sağlayacak Devletin usuli yükümlülüklerinin kapsamı ve sınırının belirlenmesinin ardından Mahkeme, Hükümetin başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia ettiği ilk itirazını incelemiştir. Hükümet temelde başvuranın haksız fiil davası açmak için gerekli ilgili süre sınırına uymayarak Tüpraş’ın kazaya ilişkin sorumluluğuna yönelik şikâyetleri kapsamında iç hukuk yollarını tüketmediğini ve Devlet yetkilileri hakkında diğer şikâyetlerine yönelik olarak idare mahkemeleri önünde herhangi bir işlem başlatmadığını ileri sürmüştür.

  16. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamında iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı hakkındaki içtihadında ortaya koyulan genel prensipleri tekrar etmiştir (bk., örneğin, Sargsyan/Azerbaycan [BD], no. 40167/06, §§ 115-116, AİHM 2015) ve özellikle, en azından esasta yerel mahkemelerin Sözleşme tarafından garanti edilen bir hakkın ihlaline yönelik argümanla ilgilenmesini mümkün kılan ulusal düzeyde bir hukuk yolu varsa bu hukuk yolunun tüketilmesi gerektiğini belirtmiştir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Vučković ve Diğerleri/Sırbistan (ilk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve 29 diğer başvuru numarası, § 75, 25 Mart 2014).

  17. Başvuranın rafinerinin işletmecisi olan Tüpraş’ın patlamaya ilişkin direk sorumluluğuna ve patlamadan kaynaklı maddi hasara karşı şirketten tazminat alamamasına yönelik şikâyetlerine ilişkin olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında sonuçları dikkate alarak bu şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esasına yönelik inceleme yapmaya gerek görmemiştir (bk. yukarıda § 105; ayrıca bk. yukarıda anılan Cihangir Yıldız, § 54).

  18. Başvuranın davalı Devletin söz konusu rafinerinin faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek için gerekli yasal ve idari düzenlemeleri ortaya koymadığına ve patlamadan sonra yetkililer tarafından alınan önlemlere yönelik diğer şikâyetlerine ilişkin olarak Mahkeme, Hükümetin başvuranın bu şikâyetlere ilişkin olarak mevcut iç hukuk yollarını tüketmediği görüşüne katılmaktadır.

  19. Mahkeme, bu koşullar altında kovuşturma makamlarının re’sen cezai soruşturma başlatması zorunlu değilken, başvuranın Tüpraş Rafinerisi’nin oluşturduğu riskleri önlemek için gerekli önlemleri almaya yönelik pozitif yükümlülüğü yerine getirmeyen Devlet yetkililerinin sorumluluğun belirlenmesi için ceza soruşturması yapılması talebinde bulunabileceğini belirtmiştir. Mahkeme, başvuranın böyle bir talepte bulunmadığını ya da neden talepte bulunmadığını açıklamadığını belirtmiştir.

  20. Ek olarak Mahkeme, başvuranın söz konusu şikâyetlerine ilişkin ceza hukuku yolunun etkisiz olduğunu düşündüğü varsayılsa bile başvuranın ilgili kamu makamlarına karşı tazminat için idari yargılamaları başlatabileceğini belirtmiştir. Ancak başvuran herhangi bir idari yargılama başlatmamıştır. Ayrıca, başvuran bu koşullar altında Devlet yetkilileri hakkında açılacak herhangi bir davanın kaybedileceğine yönelik iddiası dışında kendisini bu hukuk yolunu tüketmekten muaf tutacak herhangi bir mazeret sunmamıştır. Mahkeme bu bağlamda bir hukuk yolunun etkililiğine ilişkin şüphelerin tek başına bir başvuranı bu hukuk yolunu deneme yükümlülüğünden muaf tutmayacağını tekrar etmiştir (bk., örneğin, yukarıda anılan Vučković ve Diğerleri, § 74). Mahkemenin görüşüne göre ve yukarıda tartışıldığı üzere prensipte idare mahkemeleri davanın olaylarını belirleme, söz konusu olayların sorumlularını belirleme ve uygulanabilir kararlar verme yetkisine sahiptir. Ek olarak bu hukuk yolunun etkililiği devam eden ceza yargılamalarının sonucuna bağlı değildir ve bu hukuk yoluna erişim yetkililerin eylemleri ya da ihmalleri yüzünden engellenmemiştir.

  21. Yukarıdakiler ışığında, 128 ve 129. paragraflardaki görüşlerini göz önüne alarak Mahkeme; başvuranın Devletin mülkiyet hakkının korunmasına yönelik gerekli önlemleri almadığına yönelik şikâyetine ilişkin mevcut bütün hukuk yollarını tüketmediği görüşündedir. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 hükümleri uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

  22. Bu koşullarda Mahkeme, Hükümet tarafından sunulan kabul edilemezliğe yönelik diğer gerekçeleri incelemeyi gerekli görmemiştir (bk. yukarıda §§ 109 ve 110).

III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlâl edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlâlin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

  1. Başvuran söz konusu patlamadan dolayı gördüğü zararların tazmini için 59.900 avro maddi ve 50.000 avro manevi tazminat talep etmiştir. Başvuran, aynı zamanda, avukatlık masrafları için 5.800 avro, Mahkeme önünde gerçekleşen diğer masraf ve giderler içinse 29 avro ödenmesini talep etmiştir. Taleplerini desteklemek üzere başvuran avukatının 58 saatlik hukuki çalışma yürüttüğünü gösteren zaman çizelgesini Mahkemeye ibraz edilen başvuruda sunmuştur. Diğer giderler ise herhangi bir belgeyle desteklenmemiştir.

  2. Hükümet bu tazminat taleplerini dayanaksız ve aşırı bularak itiraz etmiştir. Ek olarak Hükümet, eğer Mahkeme Sözleşme’nin ihlal edildiğine karar verirse, bu ihlalin en uygun telafisinin tazminat davalarının tekrardan açılmasının talep edilmesi olacağını bildirmiştir.

  3. Mahkeme, maddi tazminat bakımından Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ile uyumlu yargılamaların sonucunda ne olacağı konusunda yorum yapamayacağını belirtmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, bu başlık altında başvurana tazminat ödenmesine hükmedilemeyeceğini değerlendirmektedir. Manevi tazminat bakımından, hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvurana bu başlık altında 2.500 avro ödenmesine hükmetmiştir.

  4. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlali için en uygun tazmin şeklinin, başvuranların, söz konusu hüküm ihlal edilmediği takdirde içinde bulunacakları duruma getirilmelerini sağlamak olduğunu yinelemiştir (bk. Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye, no. 52658/99, § 47, 17 Temmuz 2007). Mahkeme bu ilkenin mevcut davada da geçerli olduğuna karar vermiştir. Sonuç olarak Mahkeme, en uygun telafi şeklinin 22 Ekim 2009 tarihli Yargıtay kararının (bk. yukarıda § 60) bozulması ya da başka bir yolla ortadan kaldırılması ve başvuran talep ederse yargılamanın Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin gereklerine uygun olarak yeniden başlatılması olduğu kanısındadır (bk. Kaba/Türkiye, no. 1236/05, §§ 29-31, 1 Mart 2011 ve yukarıda anılan Eşim, §§ 29 ve 30).

  5. Mahkeme somut davada, elinde bulunan belgeleri ve içtihadı dikkate alarak, tüm başlıklar altında gerçekleşen masraflar için başvurana 3.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.

  6. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmektedir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,

  1. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında mahkemeye erişim hakkının ihlaline yönelik şikâyetin kabul edilebilir olduğuna ve bu hüküm altındaki şikâyetlerin kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;

  2. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;

  3. Sözleşme’ ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında kazadan Tüpraş’ın direkt sorumluluğuna ve başvuranın kazadan kaynaklanan maddi hasar için Tüpraş’tan tazminat alamamasına yönelik şikâyetlerin kabul edilebilirliğine ve esasına yönelik inceleme yapılmasına gerek olmadığına;

  4. Sözleşme’ ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;

  5. (a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere aşağıdaki meblağların ödenmesine:

(i) Başvurana manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 2.500 avro (iki bin beş yüz avro) ödenmesine;

(ii) Masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 3.000 avro (üç bin avro) ödenmesine;

(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;

  1. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 30 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan


[1]. Bk., örneğin, YHGK’nin 22 Şubat 2012 tarihli ve E. 2011/4-640 K. 2012/89 sayılı kararı ile 9 Ekim 2013 tarihli ve E. 2013/4-36 K. 2013/1457 sayılı kararı.

[2]. Bk., örneğin, Tutumlu, M. Akif. Türk Borçlar Hukukunda Zamanaşımı ve Uygulaması. Seçkin Yayıncılık, 2002; Karahasan, M. Reşit. Türk Borçlar Hukuku –Genel Hükümler Cilt 2, Beta Basım Yayın, 2003; Savaş, F. Burcu. “Haksız Fiil Tazminatının Tabi Olduğu Zamanaşımı Süresinin İşlemeye Başlama Anı”, TBB Dergisi, Sayı 74, 2008, s. 130 ve içerisindeki atıflar (bağlantıdan erişilebilir: http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2008-74-387).

[3]. Bk. yukarıdaki 2. dipnotta kaynak gösterilen Savaş, F. Burcu.

[4]. Karacabey Ö. Faruk, “Haksız Fiillerde Zamanaşımı”, Yargıtay Kararları Dergisi, Ekim 1978, Cilt 4, Sayı 4: 500 (bağlantıdan erişilebilir: http://www.yargitaydergisi.gov.tr/dergiler/yd/ekim1978.pdf [yukarıda bahsi geçen Savaş, F. Burcu tarafından atıf yapılmış].

[5]. Doğangün Temel, “Haksız Fiillerde Zamanaşımı Süreleri ve bu Sürelerin Başlangıcı” (BK. m. 60)” , Yargıtay Dergisi, Ocak-Nisan 1992, Cilt 18, Sayı 1-2, s. 205 (bağlantıdan erişilebilir: http://www.yargitaydergisi.gov.tr/dergi/53).

[6]. Bk., örneğin, 21 Şubat 2007 tarihli iki karar (E. 2007/4286 K. 2008/180 ve E. 2007/4287 K. 2008/182), 7 Mart 2007 tarihli karar (E. 2007/3921 K. 2007/4666) ve 29 Ocak 2008 tarihli karar (E. 2007/4733 K. 2008/181).

[7]. Bk. Günlemenç ve Diğerleri / Türkiye (no. 56681/09 ve 32 diğer başvuru) başvurusuna ilişkin 12 Aralık 2016 tarihli Tebliğ Raporu.

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim