CASE OF AVYIDI v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AVYIDI / TÜRKİYE DAVASI
Başvuru No. 22479/05
KARAR
STRAZBURG
16 Temmuz 2019
KESİNLEŞME TARİHİ
16 Ekim 2019
İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Avyidi / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Marko Bošnjak,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Ivana Jelić,
Darian Pavli
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”) Daire olarak toplanarak, 25 Haziran 2019 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Yorgi Avyidi’nin (“başvuran”) 31 Mayıs 2005 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 22479/05) bulunmaktadır.
-
Başvuran, Çanakkale Barosuna bağlı olarak çalışan Avukat Y. Cesur tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ise (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, özellikle, mülklerine saygı hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
-
Başvuru, 17 Mart 2010 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARI
- Başvuran, 1922 doğumludur ve Çanakkale’de ikamet etmektedir.
A. Kadastro Çalışmaları Ve Başvuranın Mülkiyet Talebine İlişkin Başvurusu
-
1998 yılında, Gökçeada’daki kadastro çalışmaları sırasında, 122 ada 17,18 ve 20 parsel numaralı taşınmazlar Maliye Hazinesi adına tespit ve tescil edilmiştir.
-
Başvuran, 19 Nisan 2001 tarihinde, 17 ile 20 No.lu Parsellerin ve 18 No.lu Parselin bir kısmının mülkiyetinin adına tescili amacıyla, Hazine ve 18 No.lu Parselin mülkiyetini elde eden A.A. hakkında birçok dava açmış ve ardından bu davalar birleştirilmiştir. Bu bağlamda başvuran, 18 Mart 1954 tarihinde, tapu siciline tescil edilen iki tapu senedi sunmuştur.
-
İlk tapu (41 No.lu) aşağıda sınırları belirtilen 11.028 m2’lik bir mülk ile ilgilidir. Bu tapuya göre, mülkün “batısında Leondari’ye [ait olan bir mülk], doğusunda bir yol, kuzeyinde kendi alanı ve güneyinde Aya İstrati’ye ait olan çayırlar” bulunmaktadır. Bu tapuya göre, mülkün niteliği “tarla” olarak geçmektedir. Bu tapu, kendi ifadesine göre, taşınmazın Paraşkeva Bano’dan başvuran tarafından satın alınmasının ardından verilmiştir. Paraşkeva Bano, hicri takvime göre, 1327 yılı tarihli (miladi takvime göre yaklaşık 1909 yılı) eski bir tapuya sahiptir.
-
İkinci tapu ise (42 No.lu), dam ve harman yeri ile ilgilidir. Bu tapuya göre, yapılar, “Yanko’nun kızı Aspasiyan” tarafından başvurana devredilmiştir ve bu yapılar “kendi tarlalarıyla” çevrilmiştir.
-
Mahkeme tarafından ilk keşif, bir mahalli bilirkişi, iki kadastro bilirkişisi, bir inşaat bilirkişisi ve tarım bilirkişisi eşliğinde, 26 Eylül 2001 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
-
Yerel bilirkişi E.Z., ilk tapuda belirtilen sınırların, başvuranın mülkiyetini talep ettiği taşınmazın sınırlarına tekabül ettiğini ve ilgilinin 1950 yıllarından itibaren söz konusu taşınmazı ekip biçtiğini belirtmiştir. Söz konusu bilirkişi, bu taşınmazın üzerinde söz konusu dönemde taştan oluşan bir yapının ve “harman yerinin” bulunduğunu belirtmiştir. Bilirkişi, söz konusu taşınmazın, kuzey kısmında Kleopatra Leondari’nün taşınmazı, güneyinde ve ötesinde Aya İstirati Manastırı’nın taşınmazlarının yer aldığı bir yol, doğusunda Manol Bano’ya ait bir taşınmaz ve batısında Nikola Makudi’nin taşınmazları ile sınırlandırıldığını eklemiştir.
-
Davacı tarafın bir tanığı olan Y.P., başvuranın 1955 yılından beri ihtilaf konusu taşınmazın zilyetliğini elinde bulundurduğunu ve arpa ile üzüm yetiştirdiğini belirtmiştir. Tanık, 42 No.lu tapuda belirtilen yapıların bulunduğunu doğrulamış ve taşınmazın, kuzeyinde ve ötesinde Nikola Makudi’nin topraklarının bulunduğu bir yol, güneyinde ve ötesinde Aya Istirati Manastırına ait olan bir taşınmazın bulunduğu topraklı bir yol, doğusunda Manol Bano’nun taşınmazı ve Leondari’nin taşınmazının bir kısmı ve batısında Nikola Makudi’nin taşınmazını ayıran topraklı bir yol ile sınırlandırıldığını belirtmiştir.
-
Asliye Hukuk Mahkemesine (“AHM”) 4 Ekim 2001 tarihinde sunulan dilekçede, başvuran, Gökçeada’da ikamet eden sakinlerin, kıtanın doğuda olduğunu değerlendirerek, başlıca noktaları buna göre belirlediklerini belirtmiş ve beyanların bu bilgi ışığında okunması gerektiğini ifade etmiştir. Başvuran, Leondari’nin taşınmazının, kıtanın yönünde bulunması nedeniyle, bilirkişinin açıklamalarının iddialarını doğruladığını eklemiştir.
14. 10 Ekim 2001 tarihinde sunulan raporunda, inşaat bilirkişisi, tarımsal inşaat yeri olarak belirtilen yerde veya bu yerin çevresinde herhangi bir duvar veya temel kalıntısı gözlemlemediğini ve bir köy evinin inşa edilmesine ya da “harman yerinin” düzenlenmesine imkân sağlayan taşlar gibi malzemelerin bulunduğunu da tespit etmediğini belirtmiştir. Bilirkişi, taşların şüphesiz söz konusu yerde bulunduğunu, ancak taşların inşaat sırasında kullanılması için yeterli büyüklükte olmadığını belirtmiştir.
- Tarım bilirkişi raporuna göre, taşınmaz % 7-10 oranında bir eğime sahiptir. Tarım arazisinin bir kısmı, % 60 oranında bir eğime sahiptir. Ayrıca bilirkişi, üzüm bağlarına ilişkin herhangi bir iz tespit etmediğini belirtmiştir.
16. 16 Ekim 2001 tarihli bilirkişi raporuna göre, başvuran tarafından talep edilen taşınmazın alanı 53.938 m2’dir.
-
Başvuran, 21 Kasım 2001 tarihli dilekçesinde, inşaat bilirkişi raporunun içeriğine itiraz etmiştir. Başvuran, inşaat bilirkişisini, olay yerinde mevcut olduğu iddia edilen kalıntıları göz ardı etmekle suçlamıştır. Başvuran, tarım bilirkişi raporunun, bu raporun taşınmazın tamamında çamların yer aldığını belirtmemesi nedeniyle, eksik olduğunu belirtmiştir.
-
18 Temmuz 2002 tarihinde yapılan ikinci keşif sırasında, birçok kişi dinlenmiştir.
-
Yerel bilirkişi Y.M., şu açıklamaları yapmıştır: Söz konusu taşınmaz Paraşkeva Bano’ya aittir, ancak taşınmaz daha sonra başvurana devredilmiştir. Taşınmazın sınırları değişmemiştir ve hâlihazırda kuzey sınırları haricinde çitlerle çevrilmiştir; nitekim kuzey yönünde, taşınmaz, çaya kadar uzanmaktaydı, ancak mevcut duruda çitler çayın güneyinde bulunmaktaydı; bu sınırın ötesinde, sahibini bilmediği üzüm bağları bulunmaktaydı. Taşınmaz, doğusunda Manastıra ait olan tarlalarla sınırlandırılmıştır; bu tarlalar kamulaştırılmıştır ve sığınmacılara verilmiştir, bu sığınmacılar tarlaları Manol Bano’ya devretmişlerdir; mülkün batısında Kaleköy’ün sakinlerine ait olan topraklar bulunmaktaydı.
-
Zilyetlik tanığı Z.M., mülkün 1954 veya 1955 yılında başvurana devredilmeden önce, Paraşkeva Bano’ya ait olduğunu doğrulamıştır. Z.M., başvuranın mülkün bir kısmını, buğday yetiştirmek için kullandığını ve diğer bir kısmının söz konusu dönemde meyve bahçesi olduğunu belirtmiştir. Z.M., taşınmazın eğimli kısımlarının, keçileri otlatmak için kullanıldığını eklemiştir. Tanık, başvuranın 1974 yılından önce adadan ayrıldığını, ancak ilgilinin ayrıldıktan sonra söz konusu taşınmaz üzerinde tarımsal faaliyeti sürdürüp sürdürmediğini bilmediğini belirtmiştir.
-
Z.M., başvuranın taşınmazının, güneyinde ve ötesinde Manastırın bulunduğu yol ile ve kuzeyinde Yani Papalambo’nun taşınmazlarını ve Leondaridis ile bir başka kişinin taşınmazlarının bir kısmını ayıran çay ile sınırlandırıldığı kanaatine varmaktadır. Z.M., taşınmazın doğusunda daha önce Manastıra ait olan Manol Bano’nun taşınmazlarının bulunduğunu ve batıda taşınmazın Kaleköy sakinlerine ait olan taşınmazlara bitişik olduğunu eklemiştir.
-
Ayrıca, Z.M., Paraşkeva Bano’nun bölgede başka bir mülkünün bulunmadığını belirtmiş ve küçük bir ev ile “harman yerinin” bulunduğunu doğrulamıştır.
23. Söz konusu keşfe katılan inşaat bilirkişisi, 21 Ekim 2002 tarihinde, taşınmaz üzerinde bulunan malzemelerin 42 No.lu tapu senedinde belirtilen tarımsal inşaatlar için kullanılacak nitelikte olmadığını belirten bir rapor sunmuştur. Bilirkişi, bu tür yapıların bu bölgede var olduğunu belirtmeye imkân sağlayabilecek hiçbir unsurun tespit edilemediği kanaatine varmıştır.
-
Kadastro bilirkişileri, belirtilmeyen tarihlerde, yapılan iki keşfin ardından düzenledikleri planları ve krokileri sunmuşlardır.
-
AHM, 5 Kasım 2002 tarihinde, başvuranın davasının reddine karar vermiştir. AHM, bir tapu senedinin taşınmazla uyuşması için en azından sınırlarından üçünün tespit edilmesi ve ayrıca sınırlarının bilirkişilerin, tanıkların açıklamalarıyla ve komşu parsellere ilişkin tapu senetleri ve belgelerle desteklenmesi gerektiğini belirtmiştir. Oysa AHM, somut olayda yalnızca tapuda belirtilen iki sınırın söz konusu taşınmaza tekabül ettiğini tespit etmiştir. Öte yandan, AHM, bilirkişiler tarafından söz konusu taşınmazın üzerinde bir “damın” veya “harman yerinin” tespit edilmediğini belirtmiştir. AHM, bu unsurları dikkate alarak, tapu senedinin mülk ile uyuşmadığı ve davanın reddedilmesi gerektiği kanısına varmıştır.
26. Başvuran, bu karara karşı temyiz talebinde bulunmuştur. Başvuran, bu kararın anlaşılmaz olduğunu, zira tapu senedinde belirtilen dört sınırın, kendi ifadesine göre, ihtilaf konusu taşınmaz ile uyuştuğunu belirtmiştir. Başvuran, bu nedenle, AHM’ye sunduğu argümanları yinelemiştir. Ayrıca, başvuran, taşınmazının zilyetliğini hiçbir şekilde durdurmadığını belirtmiş ve bu argümanı desteklemek için, mülkünün üzerine çöplerin bırakılması nedeniyle, yaptığı şikâyete ilişkin 7 Haziran 1995 tarihli Kaymakamlığın yazısını sunmuştur.
- Yargıtay, 13 Ekim 2003 tarihli kararla, AHM’den aşağıda belirtilen belgelerin ilgili birimlerden elde edilmesini ve bunların kendisine iletilmesini talep etmiştir.
- Bazı parseller ve olası tapu senetlerine ilişkin kadastro tutanakları ile bu tutanaklarda esas alınan vergi kayıtları;
- Söz konusu mülkün güneyinde bulanan parsellerin numaralarının yer aldığı bir plan, bu parsellere ilişkin kadastro tutanakları ve olası tapu senetleri ve bu tutanaklarda esas alınan vergi kayıtları.
-
AHM, Yüksek Mahkemeye, kendisi tarafından talep edilen tutanakları sunmuştur. AHM, söz konusu mülklerin kadastrodan önce tapularının bulunmaması nedeniyle, bu belgelere kadastro sonrası düzenlenen tapuları eklemiştir. Bu belgelerin tamamı, tapu müdürlüğü tarafından AHM’ye sunulmuştur.
-
Yargıtay, 15 Mart 2004 tarihli kararla, başvuranın temyiz talebini reddetmiştir. Yargıtay, başvuran tarafından sunulan tapunun, talep edilen mülk ile uyuştuğunun kesin bir şekilde tespit edilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Zamanaşımı yoluyla mülkün kazanılma ihtimaliyle ilgili olarak, Yüksek Mahkeme başvuranın 1974 yılında mülkü ekip biçmeye son verdiğini, mülkün üzerinde zilyetliğin devamını sağlamadığınıve bu türden bir durumun zilyetlikten kendi isteğiyle vazgeçmeyi teşkil ettiğini tespit etmiştir. Yüksek Mahkeme, delillerin takdirinde herhangi bir hata yapmaksızın, dosyadaki bütün unsurları gerektiği gibi dikkate alan AHM’nin, kararını yasal dayanaktan yoksun bırakmadığı kanaatine varmıştır.
-
Yüksek Mahkeme, 22 Ekim 2004 tarihinde, başvuranın karar düzeltme talebini de reddetmiştir.
-
Bu karar, 3 Aralık 2004 tarihinde, ilgiliye tebliğ edilmiştir.
B. Daha Sonraki Gelişmeler
-
Olaylara İlişkin Tespit Davası
-
Başvuran, 2008 yılında, Gökçeada Asliye Hukuk Mahkemesinden mülkiyet talebi davasına konu edilen taşınmazların bir kısmı hakkında delil tespitinde bulunmasını talep etmiştir. Özellikle, başvuran 42 No.lu tapuda belirtilen yapıların var olduğu kabul edilen 17 No.lu Parsel bölgesinde incelemeler yapılmasını talep etmiştir.
-
Gökçeada Asliye Hukuk Mahkemesi, 6 Mart 2008 tarihinde, bir bilirkişi ve davacı taraf eşliğinde söz konusu taşınmaza gitmişlerdir.
34. 10 Mart 2008 tarihinde olay yerinde yapılan incelemelerin ardından adli bilirkişi tarafından sunulan raporda, 28,94 m²’lik bir alan üzerinde 35 ila 40 cm kalınlığındaki temel duvarlarının, köşeli taşların ve temellerin korunmasına yönelik bir istinat duvarının ve ayrıca önemli fayans kalıntılarının bulunduğu belirtilmiştir. Bilirkişi, bu eski yapının olası giriş yerini belirttikten sonra, binanın yapılış ve yıkılış tarihini belirleyemeyeceği sonucuna varmıştır.
-
Bilirkişiler Hakkında Yapılan Şikâyet
-
Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, ilk davaya katılan inşaattan sorumlu bilirkişiler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
-
Gökçeada Cumhuriyet Savcılığı, 31 Mart 2008 tarihinde, zamanaşımı nedeniyle, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
-
Yargılamanın Yenilenmesi Talebi
-
Başvuran, 10 Temmuz 2008 tarihinde, mülkiyet talebine ilişkin yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur.
-
Başvuran, davasını reddederken, AHM’nin aşağıdaki iki tespiti esas aldığını iddia etmiştir:
- 42 No.lu tapu senedinde belirtilen yapıların taşınmaz üzerinde bulunmadığının tespit edildiği;
- yalnızca 41 No.lu tapu senedinde belirtilen iki sınırın taşınmaz ile uyuştuğu.
- İlk konuyla ilgili olarak, başvuran olaylara ilişkin tespit talebinin, yukarıda belirtilen yapıların mevcut olduğunun tespit edilmesine imkân sağladığını dile getirmiştir.
40. İkinci konuyla ilgili olarak, başvuran, K.S. adına düzenlenen 1944 tarihli bir tapu senedi sunmuş ve bu tapuda taşınmazın sınırı olarak “Baraşkevi Bano’nun” taşınmazı gösterilmiştir. Bu belge, başvurana göre, üçüncü sınırın doğrulanmasına imkân sağlamıştır. Başvuran, AHM’nin tapu ve kadastro birimlerinden kendisine bitişik parsellere ilişkin bütün tapu senetlerinin sunulmasını talep etmesine rağmen, bu belgenin dava dosyasında bulunmamasının, söz konusu birimlerin kadastro çalışmaları sırasında, parsellerin sahiplerinin zilyetliğe dayanılarak belirlendiğini ve bu parsellerin söz konusu çalışmalardan daha önce tapu senedine konu edilmediğini iddia ederek, mahkemeleri yanıltmaya çalışmalarından kaynaklandığını belirtmiştir.
-
AHM, 23 Aralık 2008 tarihli bir kararla bu talebi reddetmiştir. AHM, yukarıda belirtilen inşaat kalıntılarının bulunmasının, kabul edilen çözüm üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmaması sebebiyle, yargılamanın yenilenmesine imkân sağlayamayacağı kanaatine varmıştır. Nitekim talep edilen mülk çok büyük bir alanı kapsamış ve söz konusu kalıntılar tapu senedinde belirtilen sınırların belirlenmesine katkı sağlamamıştır. Yetkili birimlerin, kendisine bütün ilgili belgeleri sunmadığı iddiası ve 1998 tarihli kadastrodan daha önceki tapu senetlerinin bulunmasıyla ilgili olarak, AHM, bu durumun Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda ayrıntılı bir şekilde belirtilen, yargılamanın yenilenmesine ilişkin gerekçelerden biri olmadığını, ancak en çok, temyiz başvurusu sırasında ileri sürülebilecek bir gerekçenin söz konusu olduğunu belirtmiştir.
-
Yargıtay, 8 Haziran 2009 tarihinde, bu kararı onamıştır.
-
Ayrıca, Yargıtay, 8 Aralık 2009 tarihinde, başvuran tarafından yapılan karar düzeltme talebini reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULANMASI
A. Tapu Kütüğü
-
Tapu kütüğüne tescil edilen her mülkün, açıklayıcı durum, mal sahibinin kimliği, teminatlar, açıklamalar, beyanlar ve yükümlülükler bilgilerinden oluşan kendine ait bir sayfası bulunmaktadır..
-
1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Yeni Medeni Kanunu’nun 7. maddesi uyarınca:
“Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur.
Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, herhangi bir şekle bağlı değildir.(...)”
- Daha önceden var olan bir hükmü yeniden ele alan yeni Medeni Kanunu’nun 1023. maddesi, aşağıdaki ifadelerle, tapu sicilinin doğruluğunun tesis edilmesini sağlamaktadır:
“Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur.”
B. Kadastro Kanunu’nun Somut Olaya İlişkin Hükümleri
-
21 Haziran 1987 tarihli 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca (“Kadastro Kanunu”), kadastro çalışmaları sonucunda yapılan tespitler otuz gün boyunca kamuya ilan edilmektedir. Bu süre boyunca herhangi bir itirazın yapılmaması durumunda, kadastro tutanakları kesinleşmekte ve üç aylık bir süre içinde tapu siciline kaydedilmektedir.
-
Aynı hükmün 3. fıkrasına göre, “bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz”.
49. Aynı hükmün 4. fıkrası göre, on yıllık bir sürenin sonunda, kadastro çalışma alanı içerisinde kalan eski tapu kayıtları, işleme tabi kayıt niteliğini kaybetmektedirler ve bu kayıtlara dayanılarak kadastro ve tapu sicil müdürlüklerinde işlem yapılamaz.
-
Yukarıda belirtilen Kanun’un 13. maddesine göre, kadastro çalışmaları sırasında, tapu senedi bulunan ve bu tapunun sahibinin – veya mirasçılarının - zilyetliğini elinde bulundurduğu mülkler, tapu sahibinin mülkiyeti olarak tescil edilmektedir.
-
Kadastro çalışmaları sırasında, daha önce mevcut olan tapuya sahip olan taşınmazların sınırlandırılması, yukarıda belirtilen Kanun’un 20. maddesi tarafından düzenlenmektedir. Söz konusu madde, taşınmazın sınırları ile alanı arasında bir uyuşmazlık durumunda, çeşitli durumları öngörmektedir.
52. Kayıt ve belgeler, harita, plan ve krokiye dayanmakta ve bunların yerlerine uygulanması mümkün bulunmakta ise, harita, plan ve krokideki sınırlara itibar olunmaktadır (A fıkrası).
- Harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar mahalline uygulanabiliyor ve bu sınırlar içinde kalan yer hak sahibi tarafından kullanılıyor ise, kayıt ve belgelerde gösterilen sınırlar esas alınarak tespit yapılmaktadır (B fıkrası).
54. C fıkrasının ilk cümlesine göre, harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar, değişebilir ve genişletilmeye elverişli nitelikte ise, bunlarda gösterilen miktara itibar olunmaktadır. Aynı fıkranın ikinci cümlesine göre, ancak değişebilir ve genişletilmeye elverişli sınırlardaki taşınmaz malların kayıtları, fizik yapıları ve konumları itibariyle belli bir yeri kapsıyorsa, tespit o sınır esas alınarak yapılmaktadır.
C. Kazandırıcı Zamanaşımı
- 1 Ocak 2002 tarihine kadar yürürlükte olan, 17 Şubat 1926 tarihli eski Türk Medeni Kanunu’nun (743 sayılı) (eski TMK) 633. maddesi, aşağıdaki şekildedir:
“Gayrimenkul mülkiyetini iktisap için tapu siciline kayıt şarttır.
Bununla beraber işgal, miras, istimlak, cebri icra tarikleriyle veya mahkeme ilâmı ile bir gayrimenkulü iktisap eden kimse tescilden evvel dahi ona malik olur. Fakat tescil merasimi ikmal edilmedikçe temliki tasarrufta bulunamaz.”
-
Bu hükmün içeriği, 22 Kasım 2001 tarihli yeni Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı) 705. maddesinde yeniden ele alınmıştır.
-
Eski Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
“Tapu sicilinde mukayyet olmayan bir gayrimenkulü nizasız ve fasılasız 20 sene müddetle ve malik sıfatıyla yedinde bulundurmuş olan kimse o gayrimenkulün kendi mülkü olmak üzere tescili talebinde bulunabilir.”
- Eski Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesinin 1. fıkrasında kullanılan ifadelerde yer veren yeni Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinin 1. fıkrası gereğince;
“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.”
-
21 Haziran 1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi “ (...) tapuda kayıtlı olmayan (...) mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edildiğini” öngörmektedir.
-
Yargıtay içtihadı, taşınmazın yalnızca ekonomik amacına uygun olarak kullanımı halinde zilyetlikle kazanım koşullarının gerçekleşeceğini değerlendirmektedir.
D. 7 Mart 2019 Tarihli ve 809 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararı
-
8 Mart 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 7 Mart 2019 tarihli ve 809 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair 6384 sayılı Kanun ile oluşturulan Tazminat Komisyonunun yetki alanının, konu yönünden (ratione materiae) genişletildiği belirtilmiştir (daha geniş anlamda bilgi sahibi olmak için bk. Turgut ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 4860/09, 26 Mart 2013).
-
Bu kararın somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Madde 3:
(...)
b) İhlal alanları: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunan haklara ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde derdest olan ve bu Kararın 4. maddesi kapsamına giren başvurular (...)
Madde 4: (I) Aşağıda yer alan ihlal alanı, Komisyonun (...) görev alanı kapsamına dâhil edilmiştir. :
a) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi kapsamında ihlal kararı verdiği ve aynı Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca tazminata ilişkin haklarla ilgili karar vermediği veya bu hakları saklı tuttuğu başvurularda, kesinleşen kararın tebliğini izleyen bir ay içinde müracaatta bulunulmuş olması kaydıyla, maddi ve manevi tazminat taleplerini inceleyip karara bağlamak.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran, ihtilaf konusu taşınmazlarının mülkiyetini kaybettiği ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle öngörüldüğü şekliyle mülkiyetlerine saygı hakkının ihlal edildiği iddiasında bulunmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
- Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Başvuru Yollarının Tüketilmesi Hakkında
-
Hükümet, somut olayda gidilebilecek iç hukuk yollarının mevcut olduğunu ve başvuranın söz konusu iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmektedir. Nitekim Hükümete göre, ilgili, yetkili makamlarca yapıldığı iddia edilen ihmalin tespit edilmesini sağlamak ve Anayasa’nın 125. maddesi ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca tazminat elde etmek amacıyla İdare Mahkemesi önünde tam yargı davası açma imkânını kullanmamıştır.
-
Başvuran, bu iddiaya itiraz etmekte ve somut olayda kadastro ile ilgili uyuşmazlıklar konusundaki yetkinin, adli yargı mahkemelerine ait olduğunu ileri sürmektedir.
-
Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında yer alan iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunun, iç hukuk düzeninin iddia edilen ihlale ilişkin etkin bir hukuk yolu sunduğu varsayımına dayandığını hatırlatmaktadır. Olayların meydana geldiği dönemde, hem teorik olarak hem de uygulamada, erişilebilir ve başvuranın şikâyetlerinin giderilmesini sağlayacak makul bakış açıları sunacak nitelikte olan etkin ve mevcut bir hukuk yolunun var olduğu hususunda Mahkemeyi ikna etme görevi, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia eden Hükümete aittir. Ayrıca, bir başvuranın görünüşte etkin ve yeterli olan iç hukuk yollarını normal olarak kullanması gerekmektedir ve bir hukuk yolu kullanıldığında, uygulamada aynı amacı taşıyan başka bir iç hukuk yolunun tüketilmesi gerekli değildir (Kozacıoğlu/Türkiye [BD], No. 2334/03, 39 ve 40. paragraflar, 19 Şubat 2009).
-
Mahkeme, başvuranın hukuk mahkemeleri önünde bir dava açtığını ve bu mahkemelerin davanın esası hakkında karar verdiklerini tespit etmektedir. Bu davanın etkin bir hukuk yolunu oluşturması nedeniyle, Mahkeme, ilgiliden ayrıca başka bir hukuk yolunu tüketmesinin istenemeyeceği kanaatindedir. Bununla birlikte, tam yargı davasının etkin bir hukuk yolu oluşturabileceğini belirten herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Mahkeme, bu bağlamda, Hükümetin idare mahkemelerinin kadastroyla ilgili uyuşmazlıklar hakkında yetkili olduklarını gösteren bir mahkeme kararı sunmadığını kaydetmektedir.
-
Yukarıda belirtilen bu unsurlar ışığında, Mahkeme, Hükümetin itirazının reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
-
Bir “Mülkün” Varlığı Hakkında
a) Tarafların İddiaları
-
Hükümet, Jantner/Slovakya (No. 39050/97, 27 ve 28. paragraflar, 4 Mart 2003) ve Remzi Balcı/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 68545/01, 10 Ocak 2008) kararlarına atıfta bulunarak, Mahkemenin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamındaki “mülk” kavramı ile ilgili içtihadını hatırlatmaktadır. Hükümet, Sözleşme’nin mülk edinme hakkını güvence altına almadığını belirtmektedir. Hükümet, mülk kavramının hem “mevcut mülkleri”, hem de başvuranın en azından mülkiyet hakkının etkin bir şekilde kullanılması yönünde “meşru bir beklentiye” sahip olduğunu iddia edebileceği alacaklar da dâhil olmak üzere, malvarlığı değerlerini kapsayabileceğini eklemektedir (bk. diğer birçok karar arasında, Malhous/Çek Cumhuriyeti (kabul edilebilirlik hakkında karar) [BD], No. 33071/96, AİHM 2000‑XII). Malvarlığı menfaatinin ileri sürülmesi halinde, bu tür bir menfaatin iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunması, örneğin, mahkemelerin yerleşik içtihadı ile onaylanması durumunda, ilgilinin meşru bir beklentiye sahip olduğu kanısına varılabilmektedir (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, 49 ila 52. paragraflar, AİHM 2004 - IX). Buna karşın, iç hukukun ne şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışmanın söz konusu olması ve bu bağlamda başvuran tarafından geliştirilen argümanların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi halinde, “meşru bir beklentinin” bulunduğu sonucuna varılamayacaktır (yukarıda anılan Kopecký kararı, 50. paragraf).
-
Hükümet başvuranın geçerli bir tapu senedine sahip olduğunu kabul etmektedir. Ancak Hükümet, ulusal mahkemelerin, tanıkları dinledikten, taşınmaz mahallinde keşif yaptıktan ve kendisine bilirkişi raporları sunulduktan sonra, bu tapu senedinin ilgili tarafından ileri sürülen taşınmaza karşılık gelmediğini değerlendirdiklerini belirtmektedir.
-
Hükümet ayrıca, Yargıtay’ın, başvuranın mülkü zamanaşımı yoluyla kazanmış olduğunun değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunu incelediğini, ancak kazandırıcı zamanaşımı koşullarının somut olayda yerine getirilmediği sonucuna vardığını ifade etmektedir.
-
Hükümet Mahkemenin iç hukuka riayet edilmesini denetlemek için yalnızca sınırlı bir yetkiye sahip olduğunu eklemektedir. Hükümete göre, kanunlarını yorumlayıp uygulama görevi öncelikle ulusal makamlara aittir.
-
Başvuran, bir mülk teşkil eden tapu senedine sahip olduğunu ileri sürmektedir. Başvurana göre, kadastro işlemleri ve buna ilişkin prosedür sırasında, söz konusu mülkün maliki olarak tanınmamasının nedeni, makamların gerekli özeni göstermemesidir. Başvuran, ilgili idarelerin, iddialarını doğrulayacak bütün unsurları, bilhassa komşu parsellerdeki eski tapu senetlerini (kadastro işlemlerinden önce düzenlenen), kasıtlı olarak mahkemelere sunmadıklarını ileri sürmektedir. Başvuran, bu bağlamda, bu parsellere ilişkin eski tapu senetlerinin (kendi imkânlarıyla elde ettiği), ortak taşınmazların malikinin Paraşkeva Bano olduğunu belirttiğini ileri sürmektedir (yukarıda 40. paragraf).
-
Başvuran, ayrıca, Kaymakamlığın 7 Haziran 1995 tarihli yazısının da gösterdiği gibi, 1974 yılından sonra mülk üzerindeki zilyetliğini sürdürmeye devam ettiğini belirtmektedir (yukarıdaki 26. paragraf).
b) Mahkemenin Değerlendirmesi
i. Genel İlkeler
-
Mahkeme, bir başvuranın, yalnızca şikâyet ettiği kararların, bu hüküm anlamında kendi “taşınmazlarıyla” ilgili olması durumunda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia edebileceğini hatırlatmaktadır (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, § 35, c) ve Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 142, 20 Mart 2018).
-
“Mülk” kavramı, somut mal ve mülklerin sahipliğiyle sınırlandırılmayan ve ulusal hukukun şekli nitelendirmelerine göre bağımsız ve otonom olan bir kapsama sahiptir: Varlıkları oluşturan bazı diğer hak ve menfaatler, malvarlığı değerleri için ve dolayısıyla bu hüküm anlamındaki “mülk” için de geçerli olabilmektedir (Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 171, AİHM 2012). Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi mülk edinme hakkını güvence altına almasa da (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 35, a), “mülk” kavramı, hem mevcut mülkleri hem de malvarlığı değerleri olarak kabul edilmek için yeterince dayanak gösterilmiş olan alacakları kapsayabilmektedir (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 42 ve yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 142).
-
Bazı koşullarda, malvarlığı değeri elde edilmesine ilişkin “meşru beklenti” aynı zamanda Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1.maddesinin güvencesinden yararlanabilmektedir (Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, § 65, AİHM 2007‑I). Mülkten yararlanmaya devam edebilme yönündeki meşru beklentinin, mahkemelerin yerleşik içtihadıyla onaylanması ya da yasal bir hükme veya söz konusu malvarlığı menfaatiyle ilgili yasal bir belgeye dayanması halinde olduğu gibi, “iç hukukta yeterli bir temele” dayandırılmalıdır (yukarıda anılan Kopecký kararı, 52. paragraf, Depalle/Fransa [BD], No. 34044/02, 63. paragraf, AİHM 2010, ve Saghinadze ve diğerleri/Gürcistan, No. 18768/05, 103. paragraf, 27 Mayıs 2010). Ancak bu durum elde edildiğinde, “meşru beklenti” kavramından söz edilebilecektir.(Maurice/Fransa [BD], No. 11810/03, 63. paragraf, AİHM 2005-IX).
-
Öte yandan, etkili bir şekilde kullanılamayan bir mülkiyet hakkının tanınacağı beklentisi, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir “mülk” olarak kabul edilemez. Aynı durum, koşulun yerine getirilmemesi nedeniyle ortadan kalkan şartlı bir alacak için de geçerlidir (Malhous/Çek Cumhuriyeti (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 33071/96, AİHM 2000-XII, Prince Hans-Adam II/Almanya [BD], No. 42527/98, 85. paragraf, AİHM 2001-VIII, ve Nerva/Birleşik Krallık, No. 42295/98, 43. paragraf, 24 Eylül 2002).
-
Her davada, bir bütün olarak değerlendirilen koşulların, başvurana Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan önemli bir menfaatin sahibi olmasını sağlayıp sağlamadığı hususunu incelemek önem arz etmektedir (Iatridis/Yunanistan [BD], No. 31107/96, 54. paragraf, AİHM 1999‑II ve yukarıda anılan Depalle kararı, 63. paragraf).
ii. Genel İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
- Somut olayda, Mahkeme, başvuranın mülkiyet taleplerinin, bir yandan, yasaya uygun olarak tapu siciline tescil edilen ve kendisi adına düzenlenen bir tapuya ve diğer yandan, kazandırıcı zamanaşımı koşullarının oluştuğu iddiasına dayandığını gözlemlemektedir.
α) Kazandırıcı Zamanaşımına Dayanan Mülkiyet Talepleri
-
Kazandırıcı zamanaşımına ilişkin olarak, Mahkeme, Türk mevzuatının bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişinin bu taşınmazın kendi adına tapu siciline tescil edilmesini talep edebileceğini öngördüğünü gözlemlemektedir.
-
Mahkeme bununla birlikte, Yargıtay’ın, başvuranın kazandırıcı zamanaşımına dayanan mülkiyet taleplerine ilişkin koşulların oluşmadığı gerekçesiyle, bu talepleri reddettiği kanısına varmaktadır. Mahkeme gerçekte, hem tanıkların hem de bilirkişilerin ifadelerinden, başvuranın söz konusu taşınmazı 1974 yılından itibaren ekip biçmediğinin ve bu türden bir durumun zilyetlikten kendi isteğiyle vazgeçmeyi teşkil ettiğinin anlaşıldığını vurgulamıştır.
-
Mahkeme, ulusal hukukun doğru bir şekilde yorumlanması ve uygulanmasının tespit edilmesine ilişkin olarak sınırlı bir yetkiye sahip olduğunu; kendi görevinin özellikle ulusal mahkemelerin kararlarının keyfi ya da açıkça mantıksız bir unsur içermemesini sağlamaktan ibaret olması nedeniyle, bu mahkemelerin yerine geçmekle görevli olmadığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, Sözleşme’nin 19. maddesi uyarınca, yalnızca Sözleşmeci Taraflar için Sözleşme’den doğan yükümlülüklere riayet edilmesini sağlamakla görevli olduğunu yeniden ifade etmektedir. Özellikle, yerel bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hatalar Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bu hataları inceleme görevi Mahkemeye ait değildir (García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑I, De Tommaso/İtalya [BD], No. 43395/09, § 170, AİHM 2017 (alıntılar), ve Dönmez ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 19258/07, § 64, 30 Ocak 2018).
-
Mahkeme somut olayda, Yargıtay tarafından kazandırıcı zamanaşımı koşullarına ilişkin yapılan değerlendirmede ve Türk Hukukunda bir tarım arazisinde zilyetliğin bulunduğu sonucuna varabilmek için ekilip biçilmesi gerektiği yönündeki değerlendirmede keyfi ya da açıkça makul olmayan bir unsurun bulunmadığı kanaatindedir (bk., İpseftel/Türkiye (k.k.), No.20462/04 ve 21405/04, §§ 37-39, 25 Nisan 2017, bu kararda, Yargıtay, zilyetliğin mülkün ekonomik amacına uygun olması gerektiği ve bir tarım arazisinin artık ekilip biçilmemesi halinde zamanaşımı yoluyla kazanılamayacağı kanısına varmıştır). Dolayısıyla, Mahkemenin, ilgilinin iddialarını reddeden ve ilgilinin kazandırıcı zamanaşımından yararlanamayacağı kanısına varan söz konusu mahkemenin vardığı tespitten uzaklaşmasına imkân veren herhangi bir unsur bulunmamaktadır.
-
Bu nedenle, Mahkeme, iç hukukta yeterli bir yasal dayanağın bulunmaması sebebiyle, “mülkten” yararlanmaya devam edebilme ve kazandırıcı zamanaşımını düzenleyen kurallara dayanarak bu mülkün maliki olma yönünde herhangi bir meşru beklentinin başvuran açısından doğamayacağı kanaatine varmaktadır (yukarıda anılan Dönmez ve diğerleri kararı, §§ 65-66).
β) 1954 Tarihli Tapuya Dayanan Mülkiyet Talepleri
-
Mahkeme, başvuranın aynı zamanda taleplerini, kadastro çalışmalarından önce düzenlenen ve yasaya uygun olarak tapu siciline tescil edilen bir tapuya dayandırdığını gözlemlemektedir. Mahkeme, tapunun Gökçeada adasında bulunan bir mülkle ilgili olduğunu ve tapuda bu mülkün alanının (11.028 m2) ve sınırlarının belirtildiğini tespit etmektedir.
-
Mahkeme, Türk hukukunda, mülkiyet devrinin veya ayni bir hakkın oluşumunun sicil kaydına işlendiğini ve söz konusu sicile kaydedilen tapunun mülkiyet hakkının varlığının tartışılmaz bir kanıtını teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (Rimer ve diğerleri/Türkiye, No. 18257/04, § 36, 10 Mart 2009, Bölükbaş ve diğerleri/Türkiye, No. 29799/02, § 36, 9 Şubat 2010, Usta/Türkiye, No. 32212/11, § 29, 27 Kasım 2012 ve Doğancan/Türkiye (k.k.), No. 17934/10, § 22, 15 Ekim 2013).
-
Mahkeme ayrıca, ne ulusal mahkemelerin ne de Hükümetin bu tapunun geçerliliğine itiraz etmediklerini saptamaktadır.
-
Söz konusu tapunun Sözleşme anlamında bir “mülk” teşkil ettiğine ve başvuranın 1954 tarihinde bu mülkü edinmesi nedeniyle içinde bulunduğu hukuki durumun Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulama alanına girecek nitelikte olduğuna dair herhangi bir şüphe bulunmamaktadır.
-
Mahkeme, tarafların bu tapuyla ilgili olan taşınmazın talep edilen parsellerin tamamını ya da bir kısmını kapsayıp kapsamadığının tespit edilmesi hususunda farklı görüşlere sahip olduklarını kaydetmektedir.
-
Mahkeme öncelikle, tapuda belirtilen alanın yalnızca 11.028 m² olmasına rağmen, ihtilaf konusu taşınmazın 53.938 m²’lik bir alana sahip olması nedeniyle (bk., yukarıda 16. paragraf), söz konusu tapunun en fazla, ilgili tarafından talep edilen mülkün sadece bir kısmını kapsayabileceğini gözlemlemektedir.
-
Tapunun kapsadığı mülkün yerinin belirtilmesine ilişkin olarak, Mahkeme, ulusal mahkemelerin bir dizi duruşma ve araştırmanın ardından, tapuda belirtilen taşınmazın sınırlarından yalnızca ikisinin ihtilaf konusu parsellerin sınırlarına karşılık geldiği kanısına vardıklarını tespit etmektedir (bk., yukarıda 25. paragraf). Ulusal mahkemeler, bu bağlamda, tapuya konu edilen mülkün ihtilaf konusu taşınmaza karşılık geldiğinin iddia edilemeyeceği sonucuna varmışlardır. Mahkeme, başvuranın tapuda belirtilen dört sınırın söz konusu taşınmazın sınırlarına karşılık geldiğini ileri sürdüğünü gözlemlemektedir.
-
Fiili sorunlarla ilgili olarak, Mahkeme, görevinin ikincil niteliğinin farkında olarak, incelediği davaya ilişkin koşullar bu durumu kaçınılmaz kılmadığı sürece, haklı sebepler bulunmaksızın ilk derece mahkemesi hâkiminin görevini üstlenemeyeceğini hatırlatmaktadır. Olaylara ilişkin kendi görüşünü yerel mahkemelerin görüşünün yerine koyması Mahkemenin kendi görev alanına girmemektedir ve ilke olarak, kendileri tarafından toplanan verileri değerlendirme görevi bu mahkemelere aittir. Her ne kadar bu mahkemelerin tespitleri, Mahkeme için bağlayıcı olmasa da, Mahkeme yalnızca bu amaçla ikna edici verilere sahip olması durumunda, normal olarak mahkemelerin fiili tespitlerinden uzaklaşacaktır (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 150).
-
Somut olayda, Mahkeme, tapuda belirtilen mülkün bütün sınırlarının ihtilaf konusu taşınmazlara karşılık geldiğinin kesin olarak tespit edilemediği yönünde ulusal mahkemelerin vardıkları olgusal sonuç çerçevesinde keyfi ya da açıkça makul olmayan bir unsurun bulunmadığı kanaatindedir.
-
Özellikle 1944 tarihli tapunun da dâhil olduğu, başvuran tarafından sunulan belgelerle ilgili olarak (yukarıda 40. paragraf), Mahkeme, bu belgelerde, ulusal mahkemeler tarafından olaylara ilişkin yapılan tespitleri sorgulamasına imkân verebilecek açıklamaların yer almadığını gözlemlemektedir.
-
Mahkeme bununla birlikte, ulusal mahkemeler yukarıda belirtilen tapunun talep edilen mülke karşılık gelmediği sonucuna varmış olsalar bile, bu mahkemelerin yine de tapuda belirtilen mülkün sınırlarından ikisinin söz konusu mülke karşılık geldiğini kabul ettiklerini kaydetmektedir.
-
Bu unsur, mevcut davayı, ulusal mahkemelerin sunulan tapunun talep edilen mülkle ilgili olmadığı, zira tapuda belirtilen sınırlardan hiçbirinin mülkün sınırlarına karşılık gelmediği sonucuna vardıkları - Dönmez ve diğerleri (yukarıda anılan karar) davasından ayrı tutmaktadır.
-
Gerçekte, Mahkemeye göre, başvuranın mülkünün sınırlarından ikisinin ihtilaf konusu taşınmaza karşılık geldiğinin tespit edilmesi nedeniyle, söz konusu tapu kaydı mutlaka davaya konu parsellerin bir kısmını kapsamaktaydı. Sınırların uygunluğuna ilişkin ulusal mahkemelerin yaptıkları olgusal tespitler dikkate alındığında, bir başka sonuca varmak açıkça mantıksız olacaktır.
-
Yukarıda belirtilen unsurları dikkate alarak ve ikinci tapu ya da gözden geçirme talebi sırasında sunulan 10 Mart 2008 tarihli rapor hakkında karar vermeye gerek duyulmaksızın (aşağıda 34 ve 39. paragraflar), Mahkeme, başvuranın, söz konusu taşınmazın bir kısmıyla ilgili olarak, Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir “mülk” teşkil etmek için yeterince önemli olan bir malvarlığı menfaatine sahip olduğu ve dolayısıyla bu maddenin somut olayda uygulanabilir olduğu kanısına varmaktadır (Valle Pierimpiè Società Agricola S.P.A./İtalya, No. 46154/11, § 51, 23 Eylül 2014).
-
Sonuç
-
Mahkeme, şikâyetin, tapu siciline tescil edilen tapunun kapsadığı taşınmazın 11.028 m2’lik alanıyla ilgili kısmının Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, daha önce incelenen gerekçelerden başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, şikâyetin yukarıda belirtilen kısımla ilgili olması nedeniyle kabul edilebilir olduğuna ve şikâyetin geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
-
Başvuran, yasaya uygun olarak edindiği ve kendi mülkiyeti olarak tapu siciline tescil edilen bir mülkten yoksun bırakılmasından şikâyet etmektedir.
-
Hükümet, bu iddiayı kabul etmemekte ve başvuranın herhangi bir mülke sahip olmadığını savunmaktadır. Hükümet, ulusal mahkemelerin değerlendirmesinin hem ulusal hukuka hem de Sözleşme’ye uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
-
Mahkeme, başvuranın tapu siciline tescil edilen bir tapuya sahip olduğunu ve bu tapu sicilinin Devlet tarafından taşınmaz mülkiyetini güvence altına almak ve taşınmazlarla ilgili işlemlerin güvenliğini sağlamak amacıyla tutulduğunu gözlemlemekte ve söz konusu tapu kaydının 122 ada 17, 18 ve 20 No.lu parsellerin bir kısmını mutlaka kapsadığını tekrarlamaktadır.
-
Mahkeme, kadastro çalışmalarının sonunda, söz konusu parsellerin tamamının Hazine adına tescil edildiğini ve tapusunu ileri sürmek için başvuran tarafından açılan davanın sonunda, kadastro sonuçlarının onaylandığını kaydetmektedir.
-
Mahkeme, başvuranın bu nedenle, bir tapu kaydına dayanarak bu parsellerin bir kısmıyla veya Gökçeada adasında bulunan başka herhangi bir taşınmazla ilgili haklarını bundan böyle kullanacak bir durumda bulunmadığı kanısına varmaktadır.
-
Söz konusu tapu kaydı resmen iptal edilmemiş olsa bile, başvuran bu tapuya bağlı bütün ayrıcalıklardan fiilen yoksun bırakılmıştır.
-
Mahkeme, bu türden bir durumun, başvuranın mülkiyet hakkını ortadan kaldırdığı ve Sözleşme anlamında mülkiyetten yoksun bırakmaya, yani Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci normunun kapsamına giren bir müdahaleye benzediği kanaatine varmaktadır (bu hükmün kapsadığı üç farklı norm için, bk., James ve diğerleri/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1986, § 37, A serisi No. 98, ve yukarıda anılan Iatridis kararı, § 55).
-
Mahkeme, mülkün değeri ile ilgili olarak makul bir şekilde bir meblağ ödenmeksizin, mülkiyetten yoksun bırakmanın, normal olarak aşırı bir ihlal teşkil ettiği ve tazminatın tamamen ödenmemesinin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında yalnızca istisnai koşullarda haklı gösterilebileceğini hatırlatmaktadır (bk., diğer kararlar arasından, Jahn ve diğerleri/Almanya [BD], No. 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, § 111, AİHM 2005‑VI, ve Vistiņš ve Perepjolkins/Letonya [BD], No. 71243/01, § 36, 25 Ekim 2012).
-
Somut olayda, Mahkeme, başvuranın tapusuna ilişkin haklarını Hazinenin lehine kaybetmesi nedeniyle herhangi bir tazminat almadığını ve Hükümetin tazminatın tamamen ödenmemesini haklı göstermek için istisnai herhangi bir koşul ileri sürmediğini tespit etmektedir.
-
Mahkeme ayrıca, Hükümetin ilgilinin kendisine tazminat elde etme imkânı verebilecek bir başvuru yoluna sahip olduğunu iddia etmediğini saptamaktadır.
-
Bu koşullarda, Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin gerektirdiği adil dengenin başvuranın zararına bozulduğu ve dolayısıyla, bu hükmün ihlal edildiği kanısına varmaktadır.
II. DİĞER SÖZLEŞME İHLALİ İDDİALARI HAKKINDA
-
Başvuran, ulusal mahkemelerin kararlarını yeterince gerekçelendirmediklerini ve delil unsurlarını doğru bir şekilde değerlendirmediklerini belirterek, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
-
Başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, haklarını ileri sürmesine imkân veren bir başvuru yoluna sahip olmamasından şikâyet etmektedir.
-
Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 14. maddesine dayanarak, etnik kökeni nedeniyle haklarının ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu ileri sürmektedir.
-
Bu şikâyetlerde yukarıda incelenen sorundan farklı sorunların ileri sürüldüğü varsayıldığında, Mahkeme, elinde bulunan unsurları dikkate alarak ve dile getirilen iddiaları incelemeye yetkili dahilinde, anılan Sözleşme hükümlerinin ihlal edildiğine dair herhangi bir belirtinin bulunmadığı kanısına varmaktadır.
-
Sonuç olarak, bu şikâyetler açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Maddi Tazminat
-
Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı maddi zarar bağlamında 2.646.448 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran, talebini desteklemek amacıyla özel bir bilirkişi raporu sunmaktadır.
-
Hükümet, Mahkemeyi, dayanaksız olduğu sonucuna vardığı bu talebi reddetmeye davet etmektedir.
-
Mahkeme, ihlal tespitinde bulunan bir kararın davalı Devlet için, ihlali sona erdirme ve mevcut durumu mümkün olduğunca ihlalden önceki hale getirebilecek şekilde bu ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırma yönünde hukuki bir yükümlülük getirdiğini hatırlatmaktadır (Sargsyan/Azerbaycan (adil tazmin) [BD], No. 40167/06, § 35, 12 Aralık 2017). Bir davaya taraf olan Sözleşmeci Devletler, ilke olarak, ihlal tespitinde bulunan bir karara uymak için kullanacakları araçları seçme konusunda özgürdürler. Bir kararın icra edilme koşullarına ilişkin bu takdir yetkisi, Sözleşme tarafından Sözleşmeci Devletlere getirilen, güvence altına alınan hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesini sağlama yönündeki başlıca yükümlülükten (1. madde) doğan seçme özgürlüğü anlamına gelmektedir. Şayet ihlalin niteliği, başvuranın durumunu ihlalden önceki haline getirmeye (“restitutio in integrum”) imkân verirse, Mahkemenin bunu bizzat yerine getirme yetkisine ya da pratik imkânına sahip olmaması nedeniyle, bunu gerçekleştirme görevi davalı Devlete aittir. Şayet, buna karşın, ulusal hukuk ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmaya imkân vermezse ya da yalnızca eksik bir şekilde buna imkân verirse, Sözleşme’nin 41. maddesi Mahkemeyi, gerektiği takdirde zarar gören tarafa uygun olduğunu düşündüğü tazminatın ödenmesine karar vermekle yetkili kılmaktadır (Brumarescu/Romanya (adil tazmin) [BD], No. 28342/95, § 20, AİHM 2000-I, ve Guiso‑Gallisay/İtalya (adil tazmin) [BD], No. 58858/00, § 90, 22 Aralık 2009).
-
Mahkeme, başvuranın, kendi ifadesine göre, talebin yapıldığı tarihte mevcut davaya konu edilen mülkün piyasa değerine karşılık gelen, maddi zarar bağlamında bir talep sunduğunu ve ilgilinin talebini haklı göstermek amacıyla özel bir bilirkişinin düzenlediği raporu ibraz ettiğini gözlemlemektedir.
-
Mahkeme, başvuranın mülkiyetinden yoksun bırakıldığı tarihte maddi kaybını objektif bir şekilde belirlemek için yeterli bir unsura sahip olmadığı kanısına varmaktadır.
-
Mahkeme, 809 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı’nın 8 Mart 2019 tarihinde yürürlüğe girdiğini kaydetmektedir. Bu düzenleme, 2013 yılının Ocak ayında kurulan Tazminat Komisyonunun yetkisini genişletmekte ve Mahkemenin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığı, ancak Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca tazminat talepleri hakkında karar vermediği veya bu maddenin uygulanması hususunu saklı tutmaya karar verdiği davalarda tazminata ilişkin izlenecek usulü ve ilkeleri belirtmektedir. Mahkeme, mevcut davanın, Mahkemenin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığı ve Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca tazminat talepleri hakkında karar vermediği birinci dava kategorisine girdiğini gözlemlemektedir.
-
Öte yandan, Mahkeme, Turgut ve diğerleri (yukarıda anılan karar) ve Demiroğlu/Türkiye ((k.k.), No. 56125/10, 4 Haziran 2013) davalarında, Tazminat Komisyonunun işleyişine ilişkin ayrıntılı bir inceleme yapmıştır. Mahkeme, Tazminat Komisyonunun erişilebilir ve şikâyetlerini telafi edecek nitelikte yeni bir iç hukuk yolu sunması nedeniyle, başvuranların öncelikle bu Komisyona başvurmaları gerektiği kanısına varmıştır (ayrıca bk., Yıldız ve Yanak/Türkiye (k.k.), No. 44013/07, 27 Mayıs 2014, Bozkurt/Türkiye (k.k.), No. 38674/07, 10 Mart 2015, Çelik/Türkiye (k.k.), No. 23772/13, 16 Haziran 2015, ve Özbil /Türkiye (k.k.), No. 45601/09, 29 Eylül 2015). Mahkeme aynı zamanda, Tazminat Komisyonunun kendi uygulamasına uygun olarak bütün bireylere tazminat ödemeye yetkili olduğunu gözlemlemektedir (yukarıda anılan Turgut ve diğerleri ve Demiroğlu kararları). Bu makam tarafından ödenmesine karar verilen tazminatlar, kararın kesinleştiği tarihi müteakip üç ay içinde Adalet Bakanlığı tarafından ödenmekte ve her türlü vergi veya harçtan muaf tutulmaktadır. Öte yandan, bu Komisyonun kararı, üç ay içinde karar vermesi gereken idare mahkemeleri önünde bir başvuruya konu edilebilmektedir. Başvuran aynı zamanda, idare mahkemelerinin kararlarına karşı Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmektedir (Ahmet Erol/Türkiye (k.k.), No. 73290/13, 6 Mayıs 2014 ve Sayan/Türkiye (k.k.), No. 49460/11, § 19, 14 Haziran 2016).
-
Mahkeme, Türk Hükümetinin bu girişimini dikkate almaktadır ve bu gelişmenin Sözleşme tarafından oluşturulan insan haklarını koruma mekanizmasının ikincil niteliğini güçlendirdiğini ve Mahkeme ve Bakanlar Komitesi için, sırasıyla Sözleşme’nin 41 ve 46. maddelerinin kendilerine verdiği görevlerin yerine getirilmesini kolaylaştırdığını gözlemlemektedir (Broniowski/Polonya (dostane çözüm) [BD], No. 31443/96, § 36, AİHM 2005‑IX).
-
Bu koşullarda, Mahkeme, nihai kararının tebliğ edildiği tarihten itibaren bir aylık bir süre içinde Tazminat Komisyonuna yapılan başvurunun, idare tarafından tazminat ödenmesine yol açacak nitelikte olduğu ve bu başvurunun Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bakımından tespit edilen ihlalin telafi edilmesi için uygun bir yol olduğu kanaatine varmaktadır (bk., mutatis mutandis (gerekli düzeltmelerin yapılması koşuluyla), Gençel/Türkiye, No. 53431/99, § 27, 23 Ekim 2003 ve kısa bir süre önce verilen, Moreira Ferreira/Portekiz (No. 2) kararı, [BD], No. 19867/12, §§ 48-50, 11 Temmuz 2017 ; ayrıca bk., mutatis mutandis (gerekli düzeltmelerin yapılması koşuluyla), Gümrükçüler ve diğerleri/Türkiye (adil tazmin), No. 9580/03, § 34, 7 Şubat 2017, ve Keçecioğlu ve diğerleri/Türkiye (adil tazmin), No. 37546/02, § 18, 20 Temmuz 2010).
-
Mahkeme, bu tespitin ardından, başvurunun Sözleşme’nin 37. maddesinin uygulanmasına elverişli olup olmadığını inceleyebileceğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Gümrükçüler ve diğerleri kararı, § 37). Gerçekte, Mahkeme, mevcut olan ve mülkler, kayıtlar ve arşivler ile diğer tüm pratik araçlara erişimi bulunan ilgili organların, mülkiyete ve değerlendirmeye ilişkin karmaşık konular hakkında karar vermek ve başvuranların durumunda olduğu gibi, tazminat miktarını belirlemek için kesinlikle daha iyi bir konumda bulundukları ulusal düzeyde, başvurana tazminat ödenmesi yönünde somut bir imkânın mevcut olduğunun tespit edilmesi halinde, bir başvurunun Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi kapsamında kayıttan düşürülmesine karar verebilmektedir (ibidem, § 29).
-
Mahkeme, ulusal makamların şüphesiz, maruz kalınan zararı değerlendirmek için en iyi konumda bulundukları ve Sözleşme’nin ihlaline son vermek ve özellikle somut olayda olduğu gibi, belirli bir tarihte bir Sözleşmeci devlette bulunan taşınmazların değerlerinin belirlenmesi söz konusu olduğunda, ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmak için uygun hukuki ve teknik imkânlara sahip oldukları kanaatine varmaktadır. Nitekim, Mahkemeye göre, mülkiyet hakkına ilişkin Türkiye aleyhine birçok davada tespit ettiği üzere, bu türden bir değerlendirme, ulusal hatta yerel bağlamlarla çok yakından ilişkili olması nedeniyle objektif olarak neredeyse imkânsızdır ve ulusal bilirkişiler ve mahkemeler bu türden bir değerlendirmede bulunmak için en iyi konumda bulunmaktadırlar (bk., örnek olarak, yukarıda anılan Keçecioğlu ve diğerleri kararı, § 18).
-
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, iddia edilen maddi zararla ilgili olarak, ulusal hukukun bundan böyle tespit edilen ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmaya imkân verdiği sonucuna varmakta ve dolayısıyla, başvuran tarafından bu bağlamda sunulan talep hakkında karar verilmesinin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. Bu nedenle Mahkeme, başvurunun incelenmesinin devamını haklı kılan bir nedenin bulunmadığı kanısına varmaktadır (Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi). Mahkeme ayrıca, somut olayda Sözleşme ve Protokolleri tarafından güvence altına alınan insan haklarına saygıya değinilen ve başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini gerektirebilecek özel bir koşulun bulunmadığı kanaatindedir (Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının son cümlesi (in fine)). Diğer taraftan Mahkeme, bu sonuca ulaşırken, koşulların bu türden bir işlemin yapılmasını haklı kıldığı kanısına vardığında, Sözleşme’nin 37. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, başvurunun yeniden kayda alınmasına karar verme yetkisini dikkate almıştır (bk., yukarıda anılan Gümrükçüler ve diğerleri kararı, § 42).
-
Sonuç olarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmesi sebebiyle, maddi tazminat talebine ilişkin olarak, davanın Sözleşme’nin 41. maddesiyle ilgili kısmının kayıttan düşürülmesi gerekmektedir.
B. Manevi Tazminat
-
Başvuran, manevi tazminat olarak 10.000 avro talep etmektedir.
-
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.
-
Mahkeme, yukarıda belirtilen Cumhurbaşkanı kararı uyarınca, Tazminat Komisyonunun aynı zamanda manevi zarar için ileri sürülen tazminat taleplerini incelemeye ve bu talepler hakkında karar vermeye yetkili olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Mahkemenin maddi zarar bakımından vardığı sonuçlar ışığında, aynı zamanda Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali sebebiyle, manevi zararla ilgili talebe ilişkin olarak, davanın Sözleşme’nin 41. maddesine ilişkin kısmının kayıttan düşürülmesi gerekmektedir.
C. Masraf ve Giderler
-
Başvuran, masraf ve giderler için 350 avro talep etmekte ve bazı makbuzları sunmaktadır.
-
Hükümet, bu talepleri kabul etmemektedir.
-
Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, başvuran tarafından talep edilen 350 avro tutarının makul olduğu kanısına vararak, bu meblağın ilgiliye ödenmesine karar vermektedir.
D. Gecikme Faizi
- Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Başvurunun, 11.028 m²’lik bir alanla ilgili olması nedeniyle Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamındaki şikâyetle ilgili kısmının kabul edilebilir ve geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
-
Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
-
Maddi ve manevi tazminat talebine ilişkin olarak, davanın Sözleşme’nin 41. maddesiyle ilgili kısmının kayıttan düşürülmesine;
-
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, masraf ve giderler için, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, işbu kararın kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içerisinde, davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, 350 avro (üç yüz elli avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 16 Temmuz 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.