CASE OF KAYNAR AND OTHERS v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KAYNAR VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru No. 21104/06, 51103/06 ve 18809/07)

ARAR

STRAZBURG

7 Mayıs 2019

KESİNLEŞME TARİHİ

7 Ağustos 2019

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.

Kaynar ve diğerleri/Türkiye davasında,

Başkan

Robert Spano,

Hâkimler

Paul Lemmens,

Işıl Karakaş,

Julia Laffranque,

Ivana Jelić,

Arnfinn Bårdsen,

Darian Pavli

ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölümü), 2 Nisan 2019 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından yine aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşları olan Naci Kaynar (Başvuru No. 21104/06), Ayşe Boztepe (Başvuru No. 51103/06) ve Cemile Bürge Kuşman’ın (Başvuru No. 18809/07) (“başvuranlar”) sırasıyla 8 Nisan 2006 (Başvuru No. 51103/06) ve 18 Aralık 2006 (Başvuru No. 51103/06 ve 18809/07) tarihlerinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları üç başvuru bulunmaktadır.

  2. Başvuranlar, İstanbul Barosuna bağlı Avukat E. Pekçe ve M. Gemalmaz tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuranlar, yasamaya ilişkin bir müdahale sebebiyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. Diğer taraftan, 51103/06 ve 18809/07 no.lu başvuruların sahipleri, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, ulusal mahkemeler tarafından görülen yargılamanın aşırı uzun sürmesinden ve yargı kararlarının gerekçeden yoksun olduğundan şikâyet etmektedirler.

  4. Başvurular, 1 Eylül 2010 tarihinde, Hükümete bildirilmiştir.

OLAY ve OLGULAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

  1. Başvuranlar Türk vatandaşlarıdır, sırasıyla 1953, 1938 ve 1967 doğumlu olup, Çanakkale’de ikamet etmektedirler.

  2. Başvuranlardan biri (Başvuru No. 21104/06) 1993 yılında ve diğerleri (Başvuru No. 51103/06 ve 18809/07) 1995 yılında Gökçeada’da yer alan araziler satın almışlardır. Bu araziler, “3. derece doğal sit alanı” olarak sınıflandırılmış olup, herhangi bir tapu belgesine tabi değillerdir. Söz konusu araziler, 1996 yılında gerçekleştirilen kadastro çalışmaları sırasında Hazine adına kaydedilmişlerdir.

  3. Başvuranlar, 10 Haziran 1996 tarihinde, Gökçeada Kadastro Mahkemesi’ne (“mahkeme” ) başvurmuşlardır. Başvuranlar, kadastro çalışmalarına itiraz etmiş ve arazilerin tapu kayıtlarının kendi üzerlerine yapılmasını talep etmişlerdir. Başvuranlar, taleplerine dayanak olarak söz konusu arazileri ücret karşılığında edindiklerini belirtmişler ve kazandırıcı zaman aşımı ile iktisaba ilişkin şartların somut olayda bir araya geldiğini ileri sürmüşlerdir.

  4. Bir tarım uzmanı tarafından 28 Temmuz 1997 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporuna göre, araziler tarım için kullanılmıştır. Bununla birlikte turizmin gelişmesiyle birlikte, tarım kısmi olarak bırakılmıştır. Bu bağlamda raporda, söz konusu arazilerin herhangi bir kültürel veya doğal önem arz eden bir özelliğinin bulunmadığı ve her zaman tarım amacıyla kullanıldıkları belirtilerek, bu arazilerin “3. derece doğal sit alanı” olarak sınıflandırılmasının, kazandırıcı zaman aşımı ile iktisaba engel teşkil etmediği açıklanmıştır.

  5. Bir tarım uzmanı tarafından 25 Mayıs 1999 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporundan, söz konusu arazilerin kesin olarak sınırlandırıldığı ancak sürü hayvanı yetiştirilmesi için nadasa bırakıldığı anlaşılmaktadır.

  6. Diğer taraftan, KadastoMahkemesi tarafından yerel tanıklar birçok defa dinlenmiştir.. Yerel tanıklar, başvuranların söz konusu arazileri, 1945 yılından beri devamlı suretle bu arazilerin sahibi olan Haralomba Vulgarel ve Kiraça Fukara’dan satın aldıklarını beyan etmişlerdir. Tanıklar, arazilerin başvuranlar tarafından satın alındıktan itibaren yine başvuranlar tarafından kullanıldığını belirtmişlerdir. Söz konusu arazilerin son yıllarda sürü hayvanı yetiştiriciliği sebebiyle ekilmemiş olsa da, başvuranlar tarafından tamamen terk edilmediklerini, sadece ekilmeye hazır hale getirmek amacıyla nadasa bırakıldıklarını açıklamışlardır.

  7. KadastroMahkemesi, söz konusu arazilerinyerinde incelenmesinden, tanık ve bilirkişilerin dinlenmesinden, teknik ve zirai bilirkişi raporlarının kendisine iletilmesinden ve kadastro planlarının dava dosyasına eklenmesinden sonra, 7 Ekim 1999 tarihinde, başvuranların taleplerini haklı bulmuştur.

KadastroMahkemesi, 14 Haziran 1999 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporunda C harfiyle belirtilen ve Haralambo Vulgarel tarafından kullanılan 55.067,25 m²’lik arazinin, kırk yıl önce ilgili tarafından oğlu Yorgi’ye karşılıksız olarak bırakıldığını gözlemlemiştir. K.Mahkemesi, Yorgi’nin bu araziyi 7-8 yıl önce başvurana (Başvuru No. 21104/06) ücret karşılığında bıraktığını kaydetmiştir.

Kadastro Mahkemesi, 14 Haziran 1999 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporunda D ve E harfleriyle belirtilen ve Nikolo Fukara tarafından kullanılan 45.575 m²’lik ve 6.101,10 m²’lik arazilerin, otuz yıl önce ilgili tarafından kızı Kiraça’ya karşılıksız olarak bırakıldığını tespit etmiştir. Kadastro Mahkemesi, Kiraça’nın 4 yıl önce, D harfiyle belirtilen araziyi, 51103/06 no.lu başvurunun sahibine, E harfiyle belirtilen araziyi, 18809/07 no.lu başvurunun sahibine ücret karşılığında bıraktığını kaydetmiştir.

Kadastro Mahkemesi, başvuranların halen söz konusu arazilerin zilyeti olduğunu tespit etmiş ve zilyet olma sürelerinin birleştirilmesinden dolayı bu arazilerin tamamı için toplam kırk beş yıldan fazla süren zilyetliğin barışçıl ve kesintisiz olarak nitelendirilebileceği kanısına varmıştır. Kadastro Mahkemesi, ihtilaf konusu taşınmazların bu süre boyunca tarım arazisi olarak kullanıldığını eklemiştir. Kadastro Mahkemesi, söz konusu arazilerin sürü hayvanı yetiştiriciliği sebebiyle son yıllarda zirai bir işletmeye tabi tutulmamış olmasına rağmen, başvuranların arazileri tamamen terk etmedikleri ve arazilerin sınırlarının değişmediği kanaatine varmıştır. Kadastro Mahkemesi, arazilerin doğal bir sit alanının sınırında yer almasına rağmen, korunması gereken kültürel veya doğal mirasa dâhil olmadıklarını eklemiştir.

Kadastro Mahkemesi, kazandırıcı zaman aşımı ile iktisaba ilişkin koşulların bir araya geldiği sonucuna varmış ve söz konusu arazilerin tapu kayıtlarının başvuranlar adına yapılmasına karar vermiştir.

  1. Yargıtay, 12 Ekim 2001 tarihinde, davanın esasını inceleyen hâkimlerin ihtilaf konusu arazilerin kazandırıcı zaman aşımı ile iktisabı mümkün olmayan mera niteliğinde olup olmadığını gerektiği şekilde araştırmadığı gerekçesiyle 7 Ekim 1999 tarihli kararı bozmuştur. Yargıtay ayrıca, tanık ve mahalli bilirkişilerin beyanlarına göre, başvuranların birçok yıldan beri arazilerini kullanmadıklarını tespit etmiş olup, ilgililerin arazileri terk edip etmediklerinin ve şayet terk etmişlerse ne kadar süredir terk etmiş olduklarının araştırılması gerektiği kanaatine varmıştır.

  2. Yargıtay kararının ardından, mahkeme yerel tanıkları ve bilirkişileri yeniden dinlemiş, teknik ve zirai bilirkişi raporlarını elde ederek kadastro planlarını da dava dosyasına eklemiştir. Yerel tanıklar, başvuranların arazilerini terk etmediklerine dair ilk başta verdikleri ifadeleri doğrulamışlardır.

  3. Bu zaman zarfında, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 11. maddesi, 27 Temmuz 2004 tarihinde değiştirilmiştir. Bu değişiklik kabul edilinceye kadar, “doğal sit alanları” olarak sınıflandırılan alanlarda yer alan taşınmazların kazandırıcı zaman aşımı yoluylaedinilebilirken, yeni hükümde, “korunması gereken kültürel ve doğal miras unsurları” olarak sınıflandırılan araziler gibi, “doğal sit alanları” olarak sınıflandırılan arazilerin ve bunların koruma alanlarının kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edinilemeyeceği belirtilmiştir (aşağıdaki 20-21. paragraflar).

  4. Kadastro Mahkemesi, 9 Haziran 2005 tarihinde başvuranların talebini reddetmiş ve ihtilaf konusu arazilerin Hazine adına kaydedilmesine karar vermiştir.

Mahkeme, ihtilaf konusu arazilerin mera değil, ancak “3. derece doğal sit alanı” olduğunu tespit etmiştir. Kadastro Mahkemesi, Yargıtay kararının ardından 2863 sayılı Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 11. maddesinin değiştirildiğini kaydetmiştir. Kadastro Mahkemesi bu değişikliğin yapıldığı tarihten itibaren, “doğal sit alanı” olarak sınıflandırılan arazilerin, kazandırıcı zaman aşımı ile edinilemediğini gözlemlemiştir. Dolayısıyla mahkeme, başvuranların kazandırıcı zaman aşımı yoluyla söz konusu arazilerin mülkiyetini elde edemeyeceği sonucuna varmıştır.

Kadastro Mahkemesi, bir kanunun, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren daha önce meydana gelen olaylara uygulanmasını normal olarak yasaklayan geriye yürümezlik ilkesine bir istisna getirerek, söz konusu değişikliğin kamu düzeniyle ilgili bir konuyla ilgili olduğu gerekçesiyle ve Yargıtay içtihatlarına uygun olarak, kendi önünde görülen davaya da uygulanması gerektiğine karar vermiştir.

  1. Yargıtay, 31 Ekim 2005 tarihinde bu kararı onamış ve 6 Haziran 2006 tarihinde başvuranlar tarafından sunulan karar düzeltme talebini reddetmiştir.

  2. Yargıtay’ın 6 Haziran 2006 tarihli kararı, 26 Haziran 2006 tarihinde başvuranlara tebliğ edilmesi için ilk derece mahkemesine gönderilmiştir. Tebliğ tarihi, dosyada belirtilmemiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI

A. Kazandırıcı Zaman Aşımına İlişkin Genel Koşullar

  1. Türk Hukukunda bir mülkün tapu kütüğüne kaydedilmesi, ilke olarak mülkiyet hakkını oluşturan tek hukuki işlemdir. Nitekim, Medeni Kanun’un 705. maddesi uyarınca, bir taşınmazın mülkiyetinin edinilmesi için tapu kütüğüne kayıtlı olması gerekmektedir. Diğer taraftan, 3 Temmuz 1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi gereğince:

“ (...) Tapuda kayıtlı olmayan (...) mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir. (...) ”

  1. Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinin 1. fıkrası uyarınca;

“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. ”

Bununla birlikte, söz konusu maddenin son fıkrasında, böyle tanımlanan mekanizmanın olası özel hükümlerin saklı tutulması koşuluyla uygulandığı belirtilmektedir.

B. Kazandırıcı Zaman Aşımı Yoluyla Edinilmesi Muhtemel Araziler

  1. 14 Temmuz 2004 tarihinde kabul edilen değişiklikten önce, 21 Temmuz 1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 11. maddesinin somut olaya ilişkin kısmı şu şekildeydi:

“ (...) korunması gereken kültürel ve doğal miras unsurları ve bunların koruma alanları, kazandırıcı zaman aşımı yoluyla iktisap edilemez.(...) ”

  1. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 11. maddesine ilişkin olarak 14 Temmuz 2004 tarihinde kabul edilen değişiklik, bu maddenin kapsamını, doğal sit alanlarını ve 3. derece arkeolojik sit alanlarını da maddeye dâhil ederek genişletmiştir. Bu değişikliğin ardından, söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir:

“ (...) korunması gereken kültürel ve doğal mirasın unsurları ve bunların koruma alanları ile doğal sit alanları kazandırıcı zaman aşımı yoluyla iktisap edilemez.(...) ”

Bu hüküm, 22 Mayıs 2007 tarihinde, doğal sit alanlarını ve 3. derece arkeolojik sit alanlarını uygulama alanından çıkaracak şekilde yeniden değiştirilmiştir. Bu tarihten itibaren, “doğal sit alanları” ve “3. derece arkeolojik sit alanları” olarak sınıflandırılan araziler, kazandırıcı zaman aşımına konu edilebilmektedir.

C. Zilyetlik Sürelerinin Eklenmesi

  1. Türk Medeni Kanunu’nun 996. maddesi uyarınca, kazandırıcı zaman aşımından yararlanma hakkına sahip olan zilyet, zilyetliği kendisine devreden kendisiyle aynı yetkiye sahip ise, onun zilyetlik süresini kendi süresine ekleyebilmektedir.

D. İçtihatlar

  1. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 16 Aralık 1964 tarihli bir kararda, kazandırıcı zaman aşımı iktisaba ilişkin kurallara uygun olarak mülkiyetin edinildiği tarihin, koşulların tamamının bir araya geldiği tarih değil, mahkeme tarafından bütün koşullara riayet edildiği sonucuna varılarak verilen kararın, kesinleştiği tarih olduğu belirtmiştir. Yüksek Mahkemeye göre, yargı kararının sadece açıklayıcı değil aynı zamanda kurucu bir niteliği bulunmaktadır.

E. 7 Mart 2019 tarihli ve 809 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı

  1. Hükümet, Mahkemeyi, 8 Mart 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 7 Mart 2019 tarihli ve 809 sayılı Cumhurbaşkanı kararı hakkında 11 Mart 2019 tarihli bir yazıyla bilgilendirerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne dair 6384 sayılı Kanun ile oluşturulan Tazminat Komisyonunun yetki alanının, konu yönünden (ratione materiae) genişletildiğini belirtmiştir (daha geniş anlamda bilgi sahibi olmak için bk. Turgut ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 4860/09, 26 Mart 2013).

Bu kararın somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:

“ Madde 3:

(...)

b) İhlal alanları: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunan haklara ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde derdest olan ve bu Kararın 4. maddesi kapsamına giren başvurular (...)

Madde 4: (I) Aşağıda yer alan ihlal alanı, Komisyonun (...) görev alanı kapsamına dâhil edilmiştir.

a) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi kapsamında ihlal kararı verdiği ve aynı Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca tazminata ilişkin haklarla ilgili karar vermediği veya bu hakları saklı tuttuğu başvurularda, kesinleşen kararın tebliğini izleyen bir ay içinde müracaatta bulunmuş olması kaydıyla, maddi ve manevi tazminat taleplerini inceleyip karara bağlamak.”

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA

  1. Mahkeme, başvurulardaki olay ve olgular ile esasa ilişkin sorunun benzerliğini dikkate alarak, başvuruları birleştirmeye ve tek bir kararda birlikte incelemeye karar vermektedir.

II. SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuranlar, yasamaya ilişkin bir müdahale sebebiyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, ihtilaf konusu yasal değişikliğin kabul edildiği tarihte bütün kazandırıcı zaman aşımı koşullarını yerine getirdiklerini ve bu değişikliğin yapılmaması durumunda, ulusal mahkemelerin, söz konusu mülkü tapu siciline kendi adlarına tescil edebileceklerini belirtmektedirler. Başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

(...) ”

  1. Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  1. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle örtüşmediğini tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.

B. Esas Hakkında

  1. Tarafların İddiaları

  2. Başvuranlar, söz konusu mülklerin tapu kütüğüne kendi adlarına kaydedilmesi için yasal koşulların tamamını yerine getirdiklerini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin söz konusu mülklere yirmi yılı aşkın süredir kesintisiz olarak kendilerinin sahip olduğunu ve dolayısıyla, davanın açıldığı sırada uygulanabilir durumda olan mevzuat gereğince, bu mülklerin tapu belgelerini elde etmeleri gerektiğini tespit ettiğini eklemektedirler. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin bununla birlikte, davalarının derdest olduğu sırada 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 14 Temmuz 2004 tarihinde değiştirilen 11. maddesine dayanarak, taleplerini reddettiğini belirtmektedirler. Başvuranlar dolayısıyla, davanın görüldüğü sırada yapılan yasal bir değişiklik sebebiyle, söz konusu mülklerin tapu belgelerini elde etme imkânından yoksun bırakıldıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlara göre, burada fiili kamulaştırma söz konusudur.

  3. Hükümet, başvuranların Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mülklere” sahip olmadıklarını ileri sürmektedir. Hükümet, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından 16 Aralık 1964 tarihinde , mülkiyetin edinildiği tarihin, ilk derece mahkemesi tarafından mülkün tapu kütüğüne başvuranlar adına kaydedilmesine karar verilen kararın, kesinleştiği tarih olduğu (yukarıdaki 23. paragraf) sonucuna varılan bir karara atıfta bulunarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında başvuranların mülkiyet hakkının ihlal edilmediği kanaatine varmaktadır. Hükümet, mahkeme tarafından verilen kararın başvuranların zilyetliğini tanımasının, başvuranların mülkiyet hakkının tanındığı anlamına gelmediğini belirtmektedir. Hükümet, 2004 tarihinde yapılan yasal değişikliğin ardından söz konusu mülklerin kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edinilmesininin artık mümkün olmadığını açıklamaktadır. Dolayısıyla Hükümete göre, başvuranlar söz konusu mülklere hiç sahip olmamışlardır. Hükümet, ilgililerin “mevcut mülklere” sahip olduklarını iddia edemeyeceklerini ve başvurularının başarılı bir şekilde sonuçlanması için “meşru bir beklentiye” sahip olamayacaklarını eklemektedir.

  4. Diğer taraftan, Hükümet başvuranların, kanunla öngörülmüş olsa da, ki durum bu şekilde değildir, kazandırıcı zaman aşımını ileri süremeyeceklerini, zira kendisine göre, ilgililerin arazileri kullanmadıklarını, mahkemenin bu sebeple ilgililerin arazileri terk edip etmediklerini araştırdığını ileri sürmektedir.

  5. Mahkemenin Değerlendirmesi

1. Bir mülkün varlığı hakkında

  1. Mahkeme, tarafların Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunması muhtemel bir mülke sahip olup olmadıkları konusunda farklı görüşler ileri sürdüklerini kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkemenin, başvuranların içinde bulunduğu hukuki durumun, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulama alanına girebilecek nitelikte olup olmadığının belirlemesi gerekmektedir.

  2. Mahkeme, “mülk” kavramının özerk kapsamıyla ilgili olarak, yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (Iatridis/Yunanistan [BD], No. 31107/96, § 54, AİHM 1999-II ve Beyeler/İtalya [BD], No. 33202/96, § 100, AİHM-2000‑). Dolayısıyla Mahkemenin, kendisine sunulan her davada, bir bütün olarak değerlendirilen koşulların, başvuranı Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan maddi bir menfaat sahibi olarak kabul edip etmediğini incelemesi önemlidir. Bu açıdan Mahkeme, aşağıda belirtilen hukuki ve fiili unsurların dikkate alınması gerektiği kanaatindedir.

  3. Mahkeme, Türk Hukukunda taşınmaz bir mülkün tapu kütüğüne kaydının ilke olarak mülkiyet hakkını oluşturan tek işlem olduğunu hatırlatmaktadır (Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı/Türkiye, No. 37639/03 ve diğer 3 başvuru, § 42, 3 Mart 2009 ve İpseftel/Türkiye, No. 18638/05, § 50, 26 Mayıs 2015). Bu bağlamda Mahkeme, başvuranların tapu kütüğüne kayıtlı bir tapu belgesine sahip olmadıklarına itiraz edilmediğini kaydetmektedir. Mahkeme bununla birlikte, yasal değişiklikten önce başvuranlar lehinde bir yargı kararı verilmiş olduğunu gözlemlemektedir (karşılaştırınız Smokovitis ve diğerleri/Yunanistan, No. 46356/99, § 32, 11 Nisan 2002). Nitekim Mahkeme, davayı ilk derece mahkemesi olarak inceleyen Gökçada Kadastro Mahkemesi’nin 7 Ekim 1999 tarihli kararında, kazandırıcı zamanaşımı ile iktisaba ilişkin koşulların bir araya geldiği sonucuna vardığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranların söz konusu arazileri üzerinde gerçekten devamlı suretle bir zilyetliği bulunduğunu tespit etmek için, mahkemenin, zirai bilirkişi raporları, tanık ve yerel ve teknik bilirkişi beyanları ile söz konusu arazilere ilişkin kadastro planları ile kadastro ve vergi kayıtları da dâhil olmak üzere, taraflarca sunulan veya re’sen elde edilen belgeler gibi çok sayıda unsuru dikkate aldığını kaydetmektedir (yukarıdaki 11. paragraf).

  4. Mahkeme, Yargıtay’ın, 12 Ekim 2001 tarihli kararında, davanın esasını inceleyen hâkimlerin ihtilaf konusu arazilerin kazandırıcı zamanaşımı ile iktisabı mümkün olmayan mera niteliğinde olup olmadığını gerektiği şekilde araştırmadığı gerekçesiyle 7 Ekim 1999 tarihli kararı bozduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, Yargıtay’ın ayrıca, yerel tanık ve bilirkişilerin beyanlarına göre, başvuranların birçok yıldan beri arazilerini kullanmadıklarını tespit etmiş olup, ilgililerin arazileri terk edip etmediklerinin ve şayet terk etmişlerse ne kadar süredir terk etmiş olduklarının araştırılması gerektiği kanaatine vardığını gözlemlemektedir.

  5. Mahkeme, ilk derece mahkemesinin kararının Yargıtay tarafından bozulmasının ardından görülen yargılama sırasında, dosyanın Yargıtay’ın talebine uygun olarak tamamlandığını tespit etmektedir. İlk derece mahkemesi ayrıca ihtilaf konusu arazilerin mera niteliğinin olmadığını da kesin bir şekilde tespit etmiştir (yukarıdaki 15. paragraf). Söz konusu arazilerin başvuranlar tarafından gerçekten kesintisiz olarak kullanılmış olup olmadığının tespit edilmesiyle ilgili olarak, mahkemenin ilk vermiş olduğu kararında, bu araziler belirli bir süreden beri ekilmemiş olsa bile, bunun sebebinin arazilerde sürü hayvanı yetiştiriciliği yapılması olduğu dosyadan anlaşılmaktadır (yukarıdaki 11. paragraf). Diğer taraftan, yargılamanın ikinci aşamasında bilirkişi ve tanıklar, söz konusu arazilerin başvuranlar tarafından sahiplenildiğini doğrulamışlar ve bu mülklerin terk edildiğini düşündürecek hiçbir unsur tespit edilmemiştir (yukarıdaki 13. paragraf).

  6. Dolayısıyla Mahkemeye göre, ihtilaf konusu kanunun müdahalesinden önce, başvuranlar, kendilerinin veya bunları satan kişilerin çok uzun zamandır sahip oldukları bu taşınmaz mülkler konusunda mal sahibi olarak tanınmalarını sağlayacak tüm gereklilikleri yerine getirmiş olduklarını iddia edebilirlerdi. Dolayısıyla başvuranlar, iddialarını somutlaştırmak yani mülkiyet haklarının etkin şekilde tanınmasını sağlamak için en azından “meşru bir beklentiye” sahiptirler. Mahkeme, başvuranların söz konusu arazilerin sahibi olduklarına karar verilmesi yönündeki taleplerinin, ulusal hukukta bu arazilerin 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan “malvarlığı değerleri” ve dolayısıyla “mülkler” olarak sınıflandırılması için yeterli dayanağa sahip olduğu kanaatindedir (bk. özellikle Matos ve Silva, Lda. ve diğerleri/Portekiz, 16 Eylül 1996, § 75, Karar ve Hükümler Derlemesi ‑IV, daha önce anılan İpseftel, §§ 56-57, ve gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, §§ 35 ve 52, AİHM 2004‑IX, Maurice/Fransa [BD], No. 11810/03, § 70, AİHM 2005‑IX, daha önce anılan Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, § 50 ve Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, §§ 143-144, 20 Mart 2018).

b) Müdahalenin niteliği hakkında

  1. Mahkemeye göre, somut olay, başvurana taşınmaz mülkü bırakan kişinin, yirmi yıldan uzun bir süre boyunca mülk sahibi olarak barışçıl ve kesintisiz edinme gerekliliğini yerine getirmiş olmasına rağmen, başvuranın taşınmazın tapu belgesini elde edemediği daha önce anılan İpseftel davasıyla benzerlikler göstermektedir. Bu davada, Mahkeme, başvuranın mülkiyet taleplerini reddeden yargı kararlarının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi anlamında “mülkiyetten yoksun bırakma” teşkil ettiği kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (daha önce anılan İpseftel, § 62).

  2. Diğer taraftan Mahkeme, başvuranların meşru olarak faydalanma beklentisi içerisinde olduğu tazminat alacaklarının önemli bir kısmını geriye dönük olarak etkileyerek iptal eden bir kanunun söz konusu olduğu daha önce anılan Maurice davasında, bu kanunun, başvuranların o zamana kadar yürürlükte olan iç hukuk gereğince talep edilebilecekleri tazminat olarak alacak haklarına ve dolayısıyla mülkiyetlerine saygı duyma haklarına müdahale ettiği kanaatine vardığını belirtmektedir. Mahkeme yine, bu müdahalenin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi anlamında “mülkiyetten yoksun bırakma” olarak incelendiği sonucuna varmıştır (yukarıda anılan Maurice, §§ 79-80).

  3. Mahkeme, somut olayda yukarıda belirtilen içtihatlarını izlemesi gerektiği kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, 2863 sayılı Kanun’un 11. maddesinin 14 Temmuz 2004 tarihinde, doğal sit alanlarını kapsamına alacak şekilde değiştirildiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, bu yasal değişikliğin, başvuranları, söz konusu mülklerin tapu belgesini elde etme imkânından yoksun bıraktığı, zira yukarıda belirtildiği gibi (yukarıdaki 37. paragraf), başvuranların, kendilerinin veya bu taşınmazlar satan kişilerin çok uzun zamandır sahip oldukları bu taşınmazların maliki olarak tanınmalarını sağlayacak tüm gereklilikleri yerine getirmiş olduklarına meşru olarak inanabilecekleri kanısındadır. Mahkeme dolayısıyla, ihtilaf konusu kanunun, o zamana kadar yürürlükte olan iç hukuk gereğince iddia edilebilecek mülkiyet haklarına ve dolayısıyla başvuranların mülkiyetlerine saygı haklarına bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir.

  4. Bu koşullarda, başvuranların mülkiyet taleplerinin reddedildiği yargı kararlarının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi anlamında “mülkiyetten yoksun bırakma” teşkil ettiği sonucuna varılması gerekmektedir (daha önce anılan İpseftel, § 62, daha önce anılan Maurice, § 80, bk. ayrıca gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) Pressos Compania Naviera S.A. ve diğerleri/Belçika, 20 Kasım 1995, § 34, A Serisi No. 332 ve Valle Pierimpiè Società Agricola S.P.A./İtalya, No. 6154/11, § 63, 23 Eylül 2014).

c) Müdahalenin haklı ve orantılı olup olmadığı hakkında

  1. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, her şeyden önce ve özellikle, kamu otoritesi tarafından mülkiyete saygı hakkına yapılan bir müdahalenin yasal olmasını gerektirmektedir: Bu maddenin ilk fıkrasının ikinci cümlesi, mülkiyetten yoksun bırakmaya ancak “kanunla öngörülen koşullarda” izin vermektedir; ikinci fıkra, Devletlere, “kanunları” yürürlüğe koyarak mülklerin kullanımını düzenleme hakkı tanımaktadır. Üstelik demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü ilkesi, Sözleşme maddelerinin tümünün ayrılmaz bir parçasıdır (Amuur/Fransa, 25 Haziran 1996, § 50, Derleme 1996-III ve daha önce anılan Iatridis, § 58).

  2. Mahkeme, müdahalenin 2004 yılında yürürlüğe giren yasal mevzuatın somut olaya uygulanmasıyla oluşturulduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, müdahalenin yukarıda belirtilen hükümde öngörülen yasallık koşulunu yerine getirdiği hususunda ikna olmuştur.

  3. Mahkeme ayrıca, ulusal makamların “kamu yararı” teşkil eden fiilleri belirlemek için belirli bir takdir yetkisine sahip olduklarını, zira Sözleşme sisteminde, hem mülkiyet hakkından yoksun bırakmayı haklı gösteren kamu yararı sorunlarının bulunup bulunmadığı hakkında hem de bu sorunları çözmek için alınacak tedbirler hakkında karar vermenin öncelikle ulusal makamlara düştüğünü hatırlatmaktadır (daha önce anılan Pressos Compania Naviera S.A. ve diğerleri § 37). Mahkeme somut olayda, ulusal mahkemenin, 9 Haziran 2005 tarihli kararında, bir kanunun, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren daha önce meydana gelen olaylara uygulanmasını normal olarak yasaklayan geriye yürümezlik ilkesine bir istisna getirerek, kendi önünde görülen davanın kamu düzeniyle ilgili olduğu gerekçesiyle, bu yeni yasal değişikliğin söz konusu davaya da uygulanması gerektiği kanaatine vardığını gözlemlemektedir (yukarıdaki 15. paragraf).

  4. Bu bağlamda Mahkemeye göre, ilk derece mahkemesinin kararında kamu düzenine basit bir şekilde atıfta bulunulması, bir kanunun geriye dönük olarak bu şekilde uygulanmasını haklı göstermek için yeterli değildir. Şüphesiz ki, Mahkeme, yasal değişikliğin çevreyi korumayı amaçladığını kabul etmektedir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Hamer/Belçika, No. 21861/03, § 79, AİHM 2007‑V (özetler) ve daha önce anılan Valle Pierimpiè Società Agricola S.P.A., § 67). Mahkeme, burada kesinlikle kamu menfaatine uygun yasal bir gerekçenin söz konusu olduğu kanaatindedir. Mahkeme bununla birlikte, 22 Mayıs 2007 tarihinde, yani üç yıldan daha az bir süre içinde, söz konusu kanunun, ihtilaf konusu taşınmazların da dâhil olduğu “doğal sit alanları” olarak sınıflandırılan bütün arazileri, uygulama alanından çıkaracak şekilde yeniden değiştirildiğini kaydetmelidir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Agrati ve diğerleri/İtalya, No. 43549/08 ve diğer 2 başvuru, § 63, 7 Haziran 2011). Bu değişiklikten itibaren, somut olayda davanın açıldığı tarihte, doğal sit alanlarında bulunan araziler kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilebilmektedir (yukarıdaki 21. paragraf). Dolayısıyla, Mahkemeye göre, söz konusu yasal değişikliğin geriye dönük olarak uygulanması kapsamında herhangi bir bilginin bulunmadığı dikkate alındığında, üç yıldan daha az bir süre boyunca yürürlükte kalan söz konusu kanunun geriye yürürlüğü ile genel olarak çevrenin korunması arasında bir bağlantının bulunduğu sonucuna varılması güçtür.

  5. Ayrıca Mahkeme, kullanılan yöntemler ile bir kişiyi mülkiyet hakkından yoksun bırakantedbirler de dâhil olmak üzere Devlet tarafından uygulanan her türlü tedbirle hedeflenen amaç ve kullanılan araçlar arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunması gerektiğini hatırlatmaktadır (daha önce anılan Pressos Compania Naviera S.A. ve diğerleri, § 38 ve Scordino/İtalya (no. 1) [BD], no. 36813/97, § 93, AİHM 2006-V). İhtilaf konusu tedbirin amaçlanan “adil dengeye” uygun olup olmadığının ve özellikle başvuranın üzerine orantısız bir yük getirip getirmediğinin belirlenmesi için, iç hukuk tarafından öngörülen tazminat düzenlemelerinin dikkate alınması gerekmektedir. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, her durumda, tam olarak tazminat alma hakkını güvence altına almasa da (James ve diğerleri/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1986, § 54, A Serisi No. 98 ve Broniowski/Polonya [BD], no. 31443/96, § 182, AİHM 2004-V), mülkün değeri ile orantılı makul bir tazminat ödenmeksizin, mülkiyetten yoksun bırakma normal olarak aşırı bir müdahale teşkil etmektedir (yukarıda anılan Valle Pierimpiè Società Agricola S.P.A., § 71).

  6. Mahkeme, daha önce de tespit edildiği gibi, ihtilaf konusu müdahalenin yasallık koşulunu karşıladığını, dolayısıyla zararın tam olarak tazmin edilmemesinin, tek başına Devletin başvuranların mülklerine el koymasını yasa dışı kılmadığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte yukarıda anılan İpseftel davasında olduğu gibi (§ 67), Mahkeme, başvuranlara, mülklerine yapılan müdahale karşılığında hiçbir tazminat ödenmediğini tespit etmektedir. Mahkeme, Hükümetin başvuranlara hiçbir tazminat ödenmemiş olmasını haklı gösterecek herhangi bir istisnai koşul ileri sürmediğini kaydetmektedir.

  7. Mahkeme dolayısıyla, ihtilaf konusu müdahalenin çevreyi korumayı amaçladığı varsayılsa bile, başvuranların haklarına yapılan bu türden bir müdahalenin, söz konusu menfaatler arasında korunması gereken adil denge ile bağdaşmadığı (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) yukarıda anılan Pressos Compania Naviera S.A. ve diğerleri, § 43) ve hedeflenen amaç ile kullanılan yöntemler arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmadığı kanaatindedir. Mahkeme bu sebeple, Devletin konu hakkında sahip olduğu takdir yetkisine rağmen, başvuranların bireysel olarak çok ağır bir yüke maruz kaldığı, bu durumun da ilgililerin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan haklarını ihlal ettiği sonucuna varmaktadır.

III. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Diğer taraftan, 51103/06 ve 18809/07 no.lu başvuruların sahipleri, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, ulusal mahkemeler tarafından görülen yargılamanın aşırı uzun sürmesinden ve yargı kararlarının gerekçeden yoksun olduğundan şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, bu bağlamda Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. İşbu maddenin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:

“ 1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak, makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.(...) ”

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  1. Kararların Gerekçeden Yoksun Olduğuna İlişkin Şikâyet Hakkında

  2. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ulusal mahkemelerin, verdikleri kararlar için gerekçe göstermelerini gerektirdiğini ancak buradan her argümana ayrıntılı olarak cevap verilmesi gerektiğinin anlaşılamayacağını hatırlatmaktadır (Kok/Hollanda (k.k.), No. 43149/98, AİHM 2000-VI). Mahkeme, dosyada yer alan unsurları dikkate aldığında, ulusal mahkemelerin ihtilaf konusu kararlarının yeterince gerekçelendirilmiş olduğunu gözlemlemektedir. Sonuç olarak, bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.

  3. Yargılama Süresine İlişkin Şikâyet Hakkında

  4. Hükümet, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediği kanaatindedir. Hükümet, başvuranların, kamu hizmetine yüklenebilir kusur gerekçesiyle, idare mahkemeleri önünde tazminat davası açabileceklerini açıklamaktadır.

  5. Mahkeme, öncelikle söz konusu dönemde iç hukukta bir başvuranın davasının Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında makul bir süre içerisinde görülmesini isteme hakkı için bir yaptırım elde etmesini sağlayabilecek iç hukuk yolu bulunmadığı hatırlatmaktadır (Daneshpayeh/Türkiye, No. 21086/04, § 37, 16 Temmuz 2009 ve Ümmühan Kaplan/Türkiye, No. 24240/07, § 58, 20 Mart 2012). Mahkeme ayrıca, daha önce somut olayın koşullarına benzer koşullarda, Hükümet tarafından iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair ileri sürülen bir itirazı reddettiğini hatırlatmaktadır (Aydan/Türkiye, No. 16281/10, § 122, 12 Mart 2013). Mahkeme, mevcut davada, bu içtihattan uzaklaşmak için herhangi bir sebep görmemektedir.

  6. Mahkeme ayrıca, şüphesiz ki, yukarıda belirtilen Ümmühan Kaplan davasında pilot karar uygulamasının ardından, Türkiye’de –özellikle yargılamanın süresine ilişkin başvuruları amaçlayan- yeni bir tazminat yolunun oluşturulduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, daha önce anılan Turgut ve diğerleri kararında, başvuranların özellikle bu yeni başvuru yolunu tüketmediği, dolayısıyla bütün başvuru yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, başvurularının kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu karara gerekçe olarak, Mahkeme, özellikle oluşturulan yeni başvuru yolunun, ilk bakışta (a priori) erişilebilir olduğu ve başvuranların davanın süresine ilişkin şikâyetlerini telafi etmek için makul perspektifler sunabileceği kanaatine varmıştır.

  7. Mahkeme, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan karar, § 77), özellikle Hükümete daha önceden bildirilen bu türden başvurularda normal usul yoluyla inceleme yapabileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, somut olayda Hükümetin bu yeni başvuru yoluna ilişkin olarak itiraz öne sürmediğini kaydetmektedir. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, bu başvurunun incelenmesine devam etmeye karar vermektedir (Rıfat Demir/Türkiye, No. 24267/07, § 34 ve 35, 4 Haziran 2013).

  8. Dolayısıyla Hükümetin ilk itirazının reddedilmesi gerekmektedir. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle örtüşmediğini tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

B. Esas Hakkında

  1. Mahkeme, somut olayda dikkate alınması gereken sürecin, mahkemeye başvurulmasıyla birlikte 10 Haziran 1996 tarihinde başladığını ve Yargıtay’ın karar düzeltme talebini reddettiği 6 Haziran 2006 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir. Dava, yaklaşık olarak on yıl sürmüştür.

  2. Mahkeme, bir yargılama süresinin makul olup olmadığının , davanın koşullarına göre ve kendi içtihatlarında yer verilen kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuran ile yetkili makamların tutumları ve taraflar açısından uyuşmazlığının önemi dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer birçok karar arasında Frydlender/Fransa [BD], No. 30979/96, § 43, AİHM 2000-VII ve Comingersoll S.A./Portekiz [BD], No. 931/13, § 209, AİHM 2000-IV).

  3. Mahkeme, konu hakkındaki içtihatları ışığında, özellikle ilk derece mahkemesi kararının Yargıtay tarafından bozulmasının ardından geçen süreyi dikkate alarak, ihtilaf konusu davanın toplam süresinin, “makul süre” gerekliliğine cevap vermediği kanaatine varmaktadır.

  4. Bu nedenle, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

  1. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”

A. Maddi zarar

  1. Tarafların İddiaları

  2. Başvuranlar (Başvuru No. 51103/06 ve 18809/07) ihtilaf konusu mülklerin kendilerine iade edilmesini veya bunun yerine başvuranlar tarafından Nisan 2011 tarihinde geçerli parite oranı temel alınarak yapılan hesaba göre, toplam 2.485.115 avro (EUR) miktarının kendilerine ödenmesini talep etmektedirler. Başvuranlar bu taleplerine dayanak olarak, Gökçeada’da bulunan bir emlak şirketi olan Gökçeada Emlak tarafından 5 Nisan 2011 tarihinde düzenlenen iki bilirkişi raporunu göstermektedirler. Bu raporlara göre, 2011 yılında 51103/06 no.lu başvurunun sahibi tarafından talep edilen mülkün değeri 640.605 TRY’dir ve 18809/07 no.lu başvurunun sahibi tarafından talep edilen mülkün değeri 4.275.000 TRY’dir.

  3. Diğer taraftan 21104/06 no.lu başvurunun sahibi tarafından maruz kaldığını iddia ettiği maddi zarar bağlamında, bu bağlamda belge sunmaksızın 5.750.000 avro talep etmektedir.

  4. Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir. Hükümet esasen, iddia edilen zarar ile Sözleşme’nin ihlali arasında illiyet bağı bulunmadığını ileri sürmektedir, zira Hükümete göre, herhangi bir tapu belgesi bulunmayan başvuranlar, sadece talepte bulunmaktadırlar. Hükümet diğer taraftan, talep edilen miktarların açıkça aşırı, dayanaktan yoksun olduğunu ve Türkiye’de hüküm süren sosyo-ekonomik koşullarla hiçbir ilgisi bulunmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, bazı başvuranlar tarafından sunulan bilirkişi raporlarının çekişmeli yargılama sonucunda düzenlenmemiş olduğunu belirtmektedir ve dolayısıyla maddi zararın çekişmeli yargılama sırasında mahkemeler tarafından görevlendirilen bilirkişiler tarafından tespit edilmiş olması durumunda ancak maddi zarar değerlendirmesinin tarafsız olabileceği kanaatindedir.

  5. Mahkemenin Değerlendirmesi

  6. Mahkeme, ihlal tespit eden bir kararın davalı Devlete, hukuki olarak ihlale son verme ve bu ihlalin sonuçlarını, ilgiliyi olabildiğince ihlalden önceki duruma getirecek şekilde ortadan kaldırma zorunluluğu getirdiğini hatırlatmaktadır (Sargsyan/Azerbaycan (adil tazmin) [BD], No. 40167/06, § 35, 12 Aralık 2017). Bir davada Taraf Devletler, ilke olarak ihlal tespit eden bir karara uymak için kullanacakları yöntemleri seçmekte özgürdürler. Mahkemenin bir kararının icra edilme koşullarına ilişkin bu takdir yetkisi, Sözleşme tarafından Sözleşmeci Devletlere getirilen, güvence altına alınan hak ve özgürlüklere riayet edilmesini sağlama yönündeki başlıca yükümlülükten (1. madde) doğan seçme özgürlüğü anlamına gelmektedir. Şayet ihlalin niteliği, haksız fiilin işlenmesinden önceki durumun yeniden tesis edilmesine (restitutio in integrum) imkân veriyorsa, bunu gerçekleştirmek davalı Devlete düşmektedir, zira Mahkemenin kendi başına bunu gerçekleştirme yetkisi veya uygulama imkânı bulunmamaktadır. Buna karşın, şayet ulusal hukuk ihlâlin sonuçlarının kaldırılmasına izin vermiyorsa veya sadece kusurlu bir şekilde izin veriyorsa, Sözleşme’nin 41. maddesi, Mahkemeye, gerektiği takdirde zarar gören tarafa uygun görünen bir tazminat ödenmesine hükmetme yetkisi verir (Brumarescu/Romanya (adil tazmin) [BD], No. 28342/95, § 20, AİHM 2000-I ve Guiso‑Gallisay/İtalya (adil tazmin) [BD], No. 58858/00, § 90, 22 Aralık 2009).

  7. Mahkeme, yukarıda ihtilaf konusu müdahalenin yasallık koşulunu karşıladığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (yukarıdaki 43. paragraf). Nitekim başvuranların mülklerine müdahale edilmesi karşılığında başvuranlara hiçbir tazminat ödenmemiş olması ve dolayısıyla başvuranların çok ağır bir yüke maruz kalması sebebiyle Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir. Sonuç olarak, davalı Devletin, Mahkemenin Sözleşme’ye aykırı bulduğu işlemi, somut olayda uygun bir tazminat ödenmiş olması halinde meşru sayılabilecek bir mülkiyetten yoksun bırakmadır (aksi yönde bir karar için bk. daha önce anılan Guiso-Gallisay, § 91). Bu sebeple, başvuranlar tarafından iddia edilen maddi zarar ile Sözleşme’nin ihlali arasında açık bir illiyet bağı bulunmaktadır.

  8. Mahkeme ayrıca, yasa dışı bir yoksun bırakmanın söz konusu olduğu daha önce anılan Guiso-Gallisay davasının aksine, mevcut davada tespit edilen ihlalin niteliğinin, kendisinin haksız fiilin işlenmesinden önceki durumun yeniden tesis edilmesine (restitutio in integrum) ilişkin ilkeden uzaklaşmasına izin vermediği (daha önce anılan Scordino (No. 1), § 249 ve Kozacıoğlu/Türkiye [BD], No. 2334/03, § 81, 19 Şubat 2009) kanaatindedir. Bu durum Hükümetin, başvuranlara mülkiyetlerini tamamen veya kısmen yeniden kazandırılması konusunda kesinlikle özgür olduğu anlamına gelmektedir.

  9. Somut olayda belirlenecek tazminatla ilgili olarak, Mahkemenin konu hakkında oluşturduğu yerleşik içtihatlarına göre (daha önce anılan Scordino (No. 1), § 255), ihtilaf konusu müdahalenin sonuçlarının tamamının ortadan kaldırılması fikrini yansıtmamıştır. Nitekim mevcut davada Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi yönünden ihlal tespit edilmesinin sebebi, araziye el konulmasının kendi içinde yasa dışı olması değil, başvuranlara uygun bir tazminat verilmemiş olmasıdır. Mahkeme, bu koşullarda, somut olayda ödenmesi gereken uygun tazminatın, taşınmazların piyasa değerine eşdeğer bir miktar değil, söz konusu mülkiyetten yoksun bırakmanın gerçekleştiği tarihte taşınmazların piyasa değerinin enflasyonun etkilerini karşılayacak şekilde güncellenmiş şekline eşdeğer (ibidem, § 257) bir miktar olması gerektiği sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Mahkemeye göre, daha önce anılan Scordino (No. 1) davasında geliştirilen hesaplama yönteminin, gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) somut olaya uygulanabilir (ibidem, § 258).

  10. Mahkeme, başvuranların kendilerine göre maddi tazminat olarak, mevcut ihtilafa konu olan mülklerin piyasa değerine eşdeğer taleplerini sunduklarını ve bu taleplerini haklı göstermek için çeşitli belgeler ibraz ettiklerini gözlemlemektedir.

  11. Hükümet, söz konusu taşınmazların değerinin emlak şirketleri tarafından tahmin edilmesinin, Mahkemenin adil tazmin miktarını belirleyebilmesi için kullanılabilecek bir yöntem olmadığını ileri sürmektedir. Hükümete göre, somut olayda adil tazmini belirlemek için bir emlak şirketi tarafından düzenlenen bilirkişi raporları yerine kendi nazarında daha tarafsız unsurlara dayanılması gerekmektedir.

  12. Mahkeme, sadece maddi zararın değerlendirilme şekline itiraz edilmediğini, aynı zamanda yukarıda belirtilen kriterler ışığında başvuranların maddi kayıplarının belirlenmesi hususunda da kendisi için gerçek bir zorluğun ortaya çıktığını gözlemlemektedir (yukarıdaki 67. paragraf).

  13. Mahkeme, Hükümetin, 809 sayılı Cumhurbaşkanı kararının 8 Mart 2019 tarihinde yürürlüğe girdiğini dikkatine sunduğunu kaydetmektedir. Bu karar, 2013 yılında kurulan Tazminat Komisyonu’nun yetki alanını genişletmiştir. Söz konusu kararın hükümlerinde, Mahkeme’nin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığı ancak Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında tazminat talepleri hakkında karar vermediği veya bu hükmün uygulanmasını saklı tutmaya karar verdiği davalarda tazminata ilişkin olarak izlenmesi gereken ilke ve usulü açıklanmaktadır. Mahkeme, mevcut davanın, Mahkeme’nin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığı ancak Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında tazminat talepleri hakkında karar vermediği birinci kategoriye girdiğini gözlemlemektedir.

  14. Diğer taraftan, (daha önce anılan) Turgut ve diğerleri ve Demiroğlu/Türkiye ((k.k.), No. 56125/10, 4 Haziran 2013) kararlarında, Mahkeme, Tazminat Komisyonu’nun işleyişini detaylı şekilde incelemiştir. Mahkeme bu davalarda, başvuranların öncelikle Tazminat Komisyonu’na başvurmuş olmaları gerektiği, zira bu başvuru yolunun yeni erişilebilir ve şikâyetlerini telafi edebilecek nitelikte bir iç hukuk yolu olduğu kanaatine varmıştır (ayrıca bk. Yıldız ve Yanak/Türkiye (k.k.), No. 44013/07, 27 Mayıs 2014, Bozkurt/Türkiye (k.k.), No. 38674/07, 10 Mart 2015, Çelik/Türkiye (k.k.), No. 23772/13, 16 Haziran 2015 ve Özbil/Türkiye (k.k.), No. 45601/09, 29 Eylül 2015). Mahkeme ayrıca, Tazminat Komisyonu’nun, uygulaması uyarınca bütün şahıslara tazminat ödemekle yetkili olduğunu gözlemlemektedir (daha önce anılan kararlar Turgut ve diğerleri ve Demiroğlu). Tazminat Komisyonu tarafından hükmedilen miktarlar, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde Adalet Bakanlığı tarafından ödenmektedir ve her türlü vergi veya kesintiden muaftır. Diğer taraftan bu Komisyonun kararına, üç ay içerisinde karar vermesi gereken idare mahkemeleri önünde itiraz edilebilir. Başvuranlar ayrıca, idare mahkemelerinin kararlarına karşı Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunabilirler (Ahmet Erol/Türkiye (k.k.), No. 73290/13, 6 Mayıs 2014 ve Sayan/Türkiye (k.k.), No. 49460/11, § 19, 14 Haziran 2016).

  15. Mahkeme, Türk Hükümetinin bu girişimini kaydetmekte ve bu gelişmenin, Sözleşme tarafından oluşturulan insan hakları koruma mekanizmasının ikincil niteliğini güçlendirdiğini ve Mahkeme ve Bakanlar Komitesi için Sözleşme’nin sırasıyla 41 ve 46. maddeleriyle kendilerine verilen görevlerin yerine getirilmesini kolaylaştırdığını gözlemlemektedir (Broniowski/Polonya (dostane çözüm) [BD], No. 31443/96, § 36, AİHM 2005‑IX).

  16. Mahkeme, bu koşullarda, nihai kararının tebliğ edildiği tarihten itibaren bir ay içinde Tazminat Komisyonu’na sunulan bir başvurunun, tazminatın idare tarafından ödenmesine sebep olabileceği ve bu başvurunun Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bakımından tespit edilen ihlalin telafisi için uygun bir yol teşkil ettiği kanaatindedir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) Gençel/Türkiye, No. 53431/99, § 27, 23 Ekim 2003 ve yakın tarihli bir karar için bk. Moreira Ferreira/Portekiz (No. 2) [BD], No. 19867/12, §§ 48-50, 11 Temmuz 2017, ayrıca bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) Gümrükçüler ve diğerleri/Türkiye (adil tazmin), No. 9580/03, § 34, 7 Şubat 2017 ve Keçecioğlu ve diğerleri/Türkiye (adil tazmin), No. 37546/02, § 18, 20 Temmuz 2010).

  17. Mahkeme, bu tespitin ardından, başvurunun Sözleşme’nin 37. maddesinin uygulanmasını gerektirip gerektirmediğini araştırabileceğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Gümrükçüler ve diğerleri § 37). Bu nedenle, başvuranların zararının ulusal düzeyde tazmin edilmesi imkânı buluyorsa veya yerel düzeyde görevli olan ve taşınmazlara, kayıtlara ve arşivlere veya diğer tüm pratik yollara erişimi olan ilgili organlar, mülkiyete ilişkin karmaşık konularda karar vermek ve değerlendirmede bulunmak ve başvuranların durumunda olduğu gibi bir tazminat miktarı belirlemek için daha iyi bir konumda ise, bununla birlikte söz konusu ilke, bir başvurunun Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi kapsamında kayıttan düşürülmesini engellemez.

  18. Mahkeme, şüphesiz ki ulusal makamların maruz kalınan zararın değerlendirilmesi için daha uygun bir konumda oldukları ve Sözleşme’nin ihlaline son verilmesi ve özellikle somut olayda olduğu gibi Sözleşmeci bir Devlette bulunan taşınmaz mülklerin belirli bir süre için değerlerinin belirlenmesi söz konusu olduğunda, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için uygun hukuki ve teknik araçlara sahip oldukları kanaatindedir (yukarıda anılan Plechanow, §§ 24 ve 29). Nitekim Mahkemeye göre, mülkiyet hakkıyla ilgili olarak Türkiye aleyhinde açılan birçok davada tespit etmiş olduğu gibi, bu türden bir değerlendirmenin, ulusal hatta yerel bağlamlarla oldukça ilgili olması sebebiyle, tarafsız olarak yapılması neredeyse imkânsızdır ve ulusal bilirkişiler ve mahkemeler bu değerlendirmeyi yapmak için daha uygun bir konumdadırlar (örnek olarak bk. yukarıca anılan Keçecioğlu ve diğerleri, § 18).

  19. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, iddia edilen maddi zararla ilgili olarak, ulusal hukukun bundan dolayı somut olayda tespit edilen ihlallerin sonuçlarını ortadan kaldırmaya izin verdiği sonucuna varmakta ve bu sebeple başvuranlar tarafından bu bağlamda ileri sürülen talepler hakkında hükmetmenin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurunun incelenmesine devam edilmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir (Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi). Mahkeme ayrıca, somut olayda Sözleşme ve Protokolleri tarafından güvence altına alınan insan haklarına saygı gösterilmesine ilişkin olarak başvurunun incelenmesinin devamını gerektiren özel koşulların bulunmadığı görüşündedir (Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının sonu (in fine)). Diğer taraftan Mahkeme, bu sonuca ulaşırken, koşulların bu türden bir işlemin yapılmasını haklı kıldığı kanısına varırsa, Sözleşme’nin 37. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, bir başvurunun yeniden kayda alınmasına karar verebileceğine ilişkin yetkisini dikkate almıştır (bk. Gümrükçüler ve diğerleri, § 42).

  20. Sonuç olarak Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali sebebiyle, maddi tazminat talep edilmesine ilişkin olarak, davanın Sözleşme’nin 41. maddesiyle ilgili kısmının kayıttan düşürülmesi gerekmektedir.

B. Manevi zarar

  1. Başvuranların her biri (Başvuru No. 51103/06 ve 18809/07), yargılama süresinin aşırı uzun olması ve mülkiyet haklarına yapılan haksız müdahale sebebiyle maruz kaldıklarını iddia ettikleri manevi zarar karşılığında 5.000 avro talep etmektedirler.

Başvuran (Başvuru No. 21104/06), mülkiyet hakkına yapılan haksız müdahale sebebiyle maruz kaldığını iddia ettiği manevi zarar karşılığında 250.000 avro talep etmektedir.

  1. Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.

  2. Mahkeme, başvuranların talepleriyle ilgili olarak (başvuru no. 51103/06 ve 18809/07), sadece Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin değil ayrıca ilgililere ilişkin davaların aşırı uzun sürmesi sebebiyle Sözleşme’nin 6. maddesinin de ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, yargılamanın uzun sürmesinden kaynaklanan manevi zarar için başvuranların her birine 5.000 avro ödenmesine karar vermektedir.

  3. Mahkeme, başvuranların mülkiyet hakkına yapılan haksız müdahaleden kaynaklanan manevi zararla ilgili olarak, yukarıda belirtilen Cumhurbaşkanı kararı gereğince, Tazminat Komisyonu’nun manevi tazminat için ileri sürülen tazminat taleplerini incelemekle ve bu konuda karar vermekle yetkili olduğunu gözlemlemektedir. Sonuç olarak, manevi zarar bakımından varmış olduğu sonuçlar ışığında, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali sebebiyle, manevi zararla ilgili talebe ilişkin olarak, davanın Sözleşme’nin 41. maddesine ilişkin kısmının kayıttan düşürülmesi gerekmektedir.

C. Masraf ve giderler

  1. Başvuranlar (Başvuru No. 51103/06 ve 18809/07) Mahkeme önünde yapmış oldukları masraf ve giderleri için müştereken 2.270 avro talep etmektedirler. Bu meblağ, başvuranlara göre, avukatlık hizmeti ile belge ve tercümelerin hazırlanmasına ilişkin masraflara tekabül etmektedir. Diğer taraftan 21104/06 no.lu başvurunun sahibi, miktar belirtmeksizin, yapmış olduğu masraf ve giderler için kendisine uygun bir meblağ ödenmesine hükmedilmesini talep etmektedir.

  2. Hükümet, bu talepleri kabul etmemektedir.

  3. Somut olayda Mahkeme, kendisine sunulan belgeleri ve içtihatlarını dikkate alarak, başvuranlar (Başvuru No. 51103/06 ve 18809/07) tarafından masraf ve giderleri için talep edilen miktarın yani 2.270 avronun makul olduğu kanaatindedir ve bu miktarın ilgililere müştereken ödenmesine hükmetmektedir.

Diğer taraftan 21104/06 no.lu başvurunun sahibinin talebiyle ilgili olarak, Mahkeme içtihatlarına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlaması kaydıyla, bu masraflar iade edilebilmektedir. Mahkeme, içtihatlarını dikkate alarak, somut olayda masraf ve giderlere ilişkin belirli bir talepte bulunulmaması ve dosyada avukatlık hizmetine ilişkin faturaların yer almaması sebebiyle, başvurana bu bağlamda bir miktar ödenmemesine hükmetmektedir.

D. Gecikme faizi

  1. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvuruların birleştirilmesine,

  2. Yargılama süresine ilişkin olarak Sözleşme’nin 6. maddesine ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak başvuruların kabul edilebilir olduğuna ve geri kalan kısmın kabul edilemez olduğuna,

  3. Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine,

  4. Ulusal mahkemeler önünde görülen yargılamanın süresi sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,

  5. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali sebebiyle, maddi tazminat talep edilmesine ilişkin olarak, davanın Sözleşme’nin 41. maddesiyle ilgili kısmının kayıttan düşürülmesine,

  6. .

a) Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, Davalı Devlet tarafından başvuranlar Boztepe ve Kuşman’a (Başvuru No. 51103/06 ve 18809/07), işbu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, aşağıda belirtilen meblağların ödenmesine:

i. Yargılamanın aşırı uzun sürmesinden kaynaklanan manevi zarar karşılığında, başvuranların her birine, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 5.000 EUR (beşbin avro) ödenmesine,

ii. Masraf ve giderler karşılığında, başvuranlara müştereken, başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 2.270 EUR (ikibinikiyüzyetmiş avro) ödenmesine,

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,

  1. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddedilmesine
    karar vermiştir.

İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 7 Mayıs 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Hasan Bakırcı Robert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim