CASE OF ÖMÜR ÇAĞDAŞ ERSOY v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

ÖMÜR ÇAĞDAŞ ERSOY / TÜRKİYE KARARI

(Başvuru No. 19165/19)

KARAR

10. Madde • İfade Özgürlüğü • Bir öğrencinin bir toplantı sırasında Başbakan hakkında sert siyasi eleştirilerde bulunması sebebiyle cezaya mahkûm edilmesi ve cezanın ertelenmesine karar verilmesi • Kamu menfaati tartışması • Yeterli olgusal dayanaktan yoksun olmayan değer yargısı • Cezai yaptırımın caydırıcı etkisi • Mahkeme içtihatlarına riayet edilerek, söz konusu menfaatler arasında adil denge gözetilmemesi • Orantısızlık

STRAZBURG

15 Haziran 2021

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.

Ömür Çağdaş Ersoy/Türkiye kararında,

Başkan
Jon Fridrik Kjølbro,

Hâkimler
Carlo Ranzoni,

Aleš Pejchal,

Valeriu Griţco,

Egidijus Kūris,

Branko Lubarda,

Saadet Yüksel,

ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Daire olarak toplanarak,

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde yer alan, Türk vatandaşı olan Çağdaş Ömür Aksoy’un (“başvuran”) 28 Mart 2019 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 19165/19),

Başvuran hakkında açılan ceza davası sebebiyle başvuranın ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetin, Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını,

Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından bu görüşlere cevaben sunulan görüşleri ve Bölüm Başkanı’nın davaya müdahil taraf sıfatıyla katılmasına izin verdiği İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) sunduğu görüşleri dikkate alarak (Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44. maddesinin 2. fıkrası),

25 Mayıs 2021 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

GİRİŞ

  1. Dava, başvuranın, Başbakan hakkında sarf ettiği sözler için, görevi sebebiyle bir kamu görevlisine hakaret ettiği gerekçesiyle cezaya mahkûm edilmesi ve hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararıyla ilgilidir.

OLAY VE OLGULAR

  1. Başvuran, 1990 doğumlu olup, Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Avukat D.T. Cankurt tarafından temsil edilmiştir.

  2. Hükümet kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuran, olayların meydana geldiği tarihte Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) öğrencidir.

  4. başvuran tarafından Ankara AdALET Sarayı önünde yapılAN KONUŞMA

  5. Başvuranın da aralarında bulunduğu bir grup öğrenci, 18 Aralık 2012 tarihinde, Başbakanın bir törene katılmak için ODTÜ kampüsüne gelişini protesto etmek amacıyla bir gösteri düzenlemiştir. Bunun üzerine, güvenlik güçleri ile göstericiler arasında şiddetli bir çatışma çıkmış ve bazıları yaralanmıştır. Ardından bu eyleme katılan bazı göstericiler, evlerinde yakalanmış ve gözaltına alınmışlardır.

  6. Yaklaşık 250 kişiden oluşan bir öğrenci grubu, 22 Aralık 2012 tarihinde, gözaltında bulunan göstericilere destek verdiklerini göstermek amacıyla Ankara Adalet Sarayı önünde toplanmıştır. Başvuran da bu gösteriye katılarak, şu konuşmayı gerçekleştirmiştir:

“ Arkadaşlar! Bugün arkadaşlarımızın düzmece bir operasyonla alınışı zaferle sonuçlanmıştır ama bu geçici bir zaferdir. Bu kavga Tayyip Erdoğan’ın zapt edilecek bir kale olarak bellediği ODTÜ’de tokat yemesi ve bunun karşılığında intikam hırsıyla kudurmuş bir köpek gibi öğrencilere saldırmasına karşı atılmış ikinci bir tokattır. Bugün burada mücadelemizin meşruluğu ve haklılığı sayesinde ve tüm toplum nezdinde şu an birazdan aramıza gelecek arkadaşlarımızın verdiği kavganın haklı olması meşru olması sayesinde arkadaşlarımızı almış bulunuyoruz. Ama burada bir kere daha haykırmak gerekiyor ki üniversitelerde mücadelede bu ülkede mücadele kavgası bitmemiştir. Daha yeni başlamıştır. ODTÜ’de yakılan ateşin etrafa sıçradığı müddetçe bu kavga büyüyecektir. Bugün AKP[1] diktatörlüğünü ve uyduruk padişahlığı bu ülkeden silip atmaya üniversiteleri (...) ve gençliğin geleceğini yeniden kurmanın fitilini ateşlemenin ilk adımını attığımız bu günlerde mücadele kararlılığıyla zafer sarhoşluğuna düşmeden ve saldırıların devam etmesini öngörerek mücadelemizi büyüterek devam etme iradesiyle ayrılmak zorundayız. ”

  1. BAŞVURAN HAKKINDA AÇILAN CEZA DAVASI

  2. Başbakan, 8 Şubat 2013 tarihinde, yukarıda belirtilen konuşma sebebiyle başvuran hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.

  3. Ankara Cumhuriyet savcısı, 31 Mart 2013 tarihinde, başvuranı, söz konusu konuşmanın içeriği sebebiyle kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret etmekle suçlamıştır.

  4. Ankara Asliye Ceza Mahkemesi (“Asliye Ceza Mahkemesi”), 8 Nisan 2015 tarihinde, başvuranı, kendisine isnat edilen fiilden suçlu bulmuş ve Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca 7.080 Türk lirası (söz konusu tarihte yaklaşık 2.524 avro) adli para cezası ödemeye mahkûm ederek, hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına karar vermiştir.

Asliye Ceza Mahkemesi, öncelikle başvuran ve avukatının savunma beyanlarını kaydetmiştir. Bu beyanlara göre, başvuran ihtilaf konusu sözleri, 18 Aralık 2012 tarihli gösteriye yapılan polis müdahalesi sırasında ağır şekilde yaralanan arkadaşlarından birinin ve bu gösteri sonrasında yakalanarak gözaltına alınan diğer sekiz arkadaşının durumlarından etkilenerek sarf etmiştir ve amacı, gösterici öğrencilere karşı oldukça düşmanca olduğu kanaatine vardığı bu gösteriye ilişkin olarak Başbakanın tutumunu ve beyanlarını protesto etmektir; başvuranın Başbakana hakaret etmek gibi bir niyeti yoktur ve sözleri, Başbakana yönelik basit eleştirileri teşkil etmektedir. Mahkeme içtihatlarına göre, siyasetçiler eleştirilere karşı daha hoşgörülü olmalıdırlar ve Başbakanın bir siyasi partinin başkanı sıfatıyla, Başbakan hakkında bu sözleri sarf etmiştir.

Asliye Ceza Mahkemesi ardından, başvuranın, söz konusu dönemde Başbakan olarak bir kamu görevinde bulunan müştekiye, aşağılayıcı ve onur kırıcı ifadelerle hakaret ettiği, ihtilaf konusu sözlerin, müştekinin siyasi parti başkanı sıfatıyla ilgili olarak değil, Başbakanlık ve yürütme organı başı sıfatıyla ilgili olarak söylendiği ve başvuranın sözlerinin, küçültücü ve yaralayıcı olduğu ve ilgilinin, Başbakanın ODTÜ’de tokat yemesi sebebiyle polislerin öğrencilere saldırmasını provoke ettiğini iddia etmesi ve Başbakan için hakaret edici nitelikte “kudurmuş bir köpek gibi” ifadesini kullanmış olması dolayısıyla, bu sözlerin eleştiri sınırlarını aştığı kanaatine varmıştır.

  1. Başvuran, 10 Nisan 2015 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesinin kararına itiraz etmiştir. Başvuran bu itirazında, siyasetçiler bakımından eleştiri sınırlarının daha geniş olduğunu belirten Mahkeme içtihatlarını hatırlatmış ve bu bağlamda özellikle Lingens/Avusturya (8 Temmuz 1986, A Serisi, no. 103) ve Oberschlick/Avusturya (no. 2) (1 Temmuz 1997, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑IV) kararlarına atıfta bulunmuştur.

  2. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 22 Mayıs 2015 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesinin hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarını uygulamasında herhangi bir uygunsuzluk bulunmadığı gerekçesiyle başvuranın itirazını reddetmiştir.

  3. BAŞVURAN TARAFINDAN ANAYASA MAHKEMESİNE YAPILAN BİREYSEL BAŞVURU

  4. Başvuran, 6 Temmuz 2015 tarihinde, Başbakan hakkında sarf ettiği sözler sebebiyle hakkında açılan ceza davası dolaysıyla ifade özgürlüğü hakkının ihlal ettiğini ileri sürerek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, ihtilaf konusu sözleri, 18 Aralık 2012 tarihinde ODTÜ kampüsünde bulunan öğrenciler tarafından düzenlenen gösteriye yapılan, kendisine göre, acımasız bir polis müdahalesi bağlamında ve Başbakanın bu gösteriye katılan öğrencilerle ilgili olarak söylediği, kendisine göre, saldırgan ve provokatif sözler, özellikle onları terörist olarak nitelendiren ve müdahale için güvenlik güçlerini tebrik eden sözleri sebebiyle sarf ettiğini iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, Mahkemenin vermiş olduğu yukarıda anılan Lingens ve Eon/Fransa (no. 26118/10, 14 Mart 2013) kararlarına atıfta bulunarak, siyasetçilerin kendilerine karşı yapılan eleştiriler bakımından daha hoşgörülü olmaları gerektiğini açıklamıştır. Başvuran son olarak, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre, “kudurmak” kelimesinin mecazi anlamda, aşırı bir davranışta bulunmak ve ezici bir tutuma sahip olmak anlamına geldiğini ve “kudurmuş bir köpek gibi” ifadesiyle, Başbakanın, kendisine göre, aşırılık içeren davranışları ve beyanlarını kast etmek istediğini belirtmiştir.

  5. Anayasa Mahkemesi, 12 Aralık 2018 tarihinde, başvuran tarafından sunulan bireysel başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

Yüksek Mahkeme öncelikle, başvuranın, Başbakan hakkında sarf ettiği sözler sebebiyle, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla birlikte adli para cezası ödemeye mahkûm edilmesinin ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına yapılmış bir müdahale olduğunu ve bu müdahalenin, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesiyle öngörüldüğünü ve itibarın korunması ile başkasının haklarının korunması meşru amaçlarını izlediğini kaydetmiştir.

Anayasa Mahkemesi, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğiyle ilgili olarak, öncelikle başvuranın sözlerinin, Başbakanın beyanlarına verilmiş bir cevap olarak değerlendirilemeyeceğini, zira başvuranın, ihtilaf konusu sözleri 22 Aralık 2012 tarihinde sarf ettiğini ve başvuranın bireysel başvurusunda atıfta bulunduğu beyanların Başbakan tarafından daha sonra, yani 25 ve 27 Aralık 2012 tarihlerinde yapıldığını gözlemlemiştir. Yüksek Mahkeme ayrıca, başvuran tarafından kullanılan ve kendisine göre bir değer yargısı niteliğinde olan “kudurmuş bir köpek gibi” ifadesinin, herhangi bir olgusal dayanaktan yoksun olduğu ve Başbakana karşı bir saldırı teşkil ettiği kanaatine varmıştır. Yüksek Mahkemeye göre, kaba, aşağılayıcı, abartılı ve kişisel bir saldırı oluşturduğunu düşündüğü başvuranın sözleri, kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşmıştır ve siyasi bir tartışma kapsamında ifade edilen bir görüş olarak değerlendirilemez. Bu sebeple Yüksek Mahkeme, somut olayda nahoş ve dayanaktan yoksun olan saldırılara hedef olan Başbakanın korunması amacıyla, ifade özgürlüğü konusunda görev ve sorumluluklarına riayet etmemiş olan başvuranın cezalandırılmasının zorunlu bir sosyal ihtiyaç teşkil ettiği kanaatine varmıştır.

Anayasa Mahkemesi dolayısıyla, somut olayda, ulusal mahkemelerin söz konusu farklı menfaatlerin dengelenmesi konusunda takdir yetkilerini aşmadıkları ve Asliye Ceza Mahkemesinin içtihatlarında belirlenen kriterleri yeterince açık bir şekilde uygulamamış olmasına rağmen, itibarın ve başkasının haklarının korunması amacıyla başvuran hakkında verdiği hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararını haklı göstermek için açıkladığı gerekçelerin, ilgili ve yeterli olduğu kanaatine varılabileceği ve bu kararın, keyfi bir karar olduğuna hükmedilemeyeceği sonucuna varmıştır. Yüksek Mahkeme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, etkileri dikkate alındığında, hapis cezasına ve icra edilebilir bir para cezasına göre daha hafif bir tedbir olduğunu ve bu kararla başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin, orantılı olduğunu eklemiştir.

İLGİLİ İÇ HUKUK VE ULUSLARARASI HUKUK KAPSAMI

  1. Türk Ceza Kanunu

  2. Türk Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı ve 26 Eylül 2004 tarihli Kanun) 125. maddesinin “hakaret” başlığı altında yer alan, somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“ (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.

(...)

(3 ) Hakaret suçunun;

a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,

(...) ”

  1. Türk Ceza Kanunu’nun 131. maddesinin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:

Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun (...) kovuşturulması, mağdurun şikâyetine bağlıdır.

(...) ”

  1. Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. Maddesi

  2. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirini öngören Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiş olan, 4 Aralık 2004 tarihli ve 5271 sayılı Kanun) 231. maddesi için Kerman/Türkiye (no. 35132/05, § 25, 22 Kasım 2016) kararına bakınız.

  3. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 1577 (2007) Sayılı Kararı

  4. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin “Hakaretin Suç Olmaktan Çıkarılmasına Doğru” başlıklı, 1577 (2007) Sayılı kararının somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:

“(...)

  1. [Meclis], birçok üye ülkenin, hakaret için hapis cezası öngördüğünü ve örneğin Azerbaycan ve Türkiye gibi bazı ülkelerde, bunun halen uygulanmakta olduğunu büyük bir endişeyle tespit etmektedir.

(...)

  1. Bu nedenle, Meclis, hakaret için hapis cezalarının daha fazla gecikmeksizin kaldırılması gerektiği kanaatindedir. Meclis, bilhassa ulusal mevzuatlarında halen bu fiiller için hapis cezası öngören Devletlerin - bu cezaları uygulamamalarına rağmen-, her ne kadar geçersiz olsa da herhangi bir mazeret öne sürmeye ve kamusal özgürlüklerin zedelenmesine yol açmaya devam etmemeleri için söz konusu Devletleri, gecikmeksizin söz konusu yasaları yürürlükten kaldırmaya teşvik etmektedir.

(...)

  1. Sonuç olarak, Meclis, üye Devletleri şu hususları yerine getirmeye davet etmektedir:

    1. Hakaret için hapis cezalarının gecikmeksizin kaldırılmasına,
    1. Ceza kovuşturmalarına usulsüz şekilde başvurulmamasının sağlanmasına (...) ;
    1. Kanunun keyfi olarak uygulanmasından kaçınılmasını ve medeni hukukun, hakaretten etkilenen kişinin saygınlığının etkin olarak korunmasını sağlamak amacıyla hakaret kavramının tanımının mevzuatlarında açık olarak yapılmasına;

(...)

    1. Mahkeme içtihatlarına uygun olarak, hakarete ilişkin mevzuatlarında, kamuya mâl olmuş kişilerin daha iyi korunmasına yönelik bütün hükümlerin bertaraf edilmesine ve özellikle;
      1. Türkiye’yi, Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasını değiştirmeye davet etmektedir.

(...) ”

  1. İnsan Hakları Komiseri’nin Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne ilişkin memorandumu

  2. İnsan Hakları Komiseri’nin 2016 yılında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretlerin ardından, 17 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne ilişkin memorandumun “hakarete” ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:

“(...)

  1. Hakaret suçuna başvurma, Türkiye’deki en büyük sorunlardan biridir: hakaret suçu, kamu görevlilerine karşı işlendiğinde, yüksek meblağda adli para cezası ve üç aydan iki aya kadar ağırlaştırılmış hapis cezası ile sonuçlanabilecek cezai bir suç olarak kabul edilmektedir (Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi). Komiserin daha önce de beyan ettiği gibi, ‘hakaretin bir suç olarak kabul edilmesi ve gazetecilerin orantısız yaptırım ve para cezalarıyla karşı karşıya kalmalarının mümkün olması sebebiyle, caydırıcı bir etki, ifade özgürlüğünün kullanımını sınırlayabilmektedir. Bu durum sadece medyayı boğmakla kalmamakta, aynı zamanda vatandaşları bilgi edinme haklarından mahrum etmekte ve dolayısıyla demokrasinin düzgün işleyişini olumsuz etkilemektedir.’ Türkiye’de Türk Ceza Kanunu hükümleri, araştırmacı gazetecilere olumsuz bir sinyal göndermekte ve hicivli görüşlerin de eleştirilmesini ve ifade edilmesini baskılamaktadır.

(...) ”

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

  1. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  2. Başvuran, bir toplantı sırasında yapmış olduğu konuşmanın içeriği sebebiyle, hakkında açılan ceza davasının, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, ihtilaf konusu sözleriyle, polisin, ODTÜ Üniversitesi kampüsünde bulunan öğrenciler tarafından 18 Aralık 2012 tarihinde düzenlenen gösteriye kendisine göre şiddet içeren ve orantısız bir şekilde müdahalesini ve Başbakanın, kendisine göre bu gösteriye katılan öğrencileri hedef alan beyanlarını eleştirmek istediğini ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, Anayasa Mahkemesinin kararında belirtilenin (yukarıdaki 13. paragraf) aksine, ihtilaf konusu sözlerinin, Başbakanın 25 ve 27 Aralık 2012 tarihlerinde değil, 21 Aralık 2012 tarihinde bir televizyon programında yapmış olduğu konuşmayla ilgili olduğunu belirtmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir, bu madde aşağıdaki gibidir:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.

  1. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir. ”

  2. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  3. Hükümet, başvuranın mağdur sıfatının bulunmadığına, başvurunun konu yönünden (ratione materiae) Sözleşme’ye uygun olmadığına ve şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna dair üç yönden kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, birinci itirazıyla ilgili olarak, başvuran hakkında açılan ceza davası sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğini, bu kararın, başvurana herhangi bir yükümlülük veya kısıtlama getirmediğini ve beş yıllık erteleme süresinin geçmesinin ardından, bu kararın doğurduğu tüm sonuçlarla birlikte iptal edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Hükümet bu sebeple, başvuranın, hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmaması nedeniyle, başvuranın mağdur olduğunu iddia edemeyeceği kanaatindedir.

  4. Hükümet, ikinci itirazıyla ilgili olarak, başvuran tarafından Başbakan için kullanılan “kudurmuş köpek” ifadesinin, bir nefret söylemi teşkil ettiğine ve Sözleşme’nin 17. maddesi anlamında bu ifadenin, Sözleşme metnine ve ruhuna aykırı olduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Hükümet, Mahkemeyi, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca Sözleşme’ye konu yönünden (ratione materiae) uygun olmadığı gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir.

  5. Hükümet, son itirazıyla ilgili olarak, ulusal adli makamların, başvuranın şikâyetinin esasını, ikincillik ilkesine uygun olarak gerektiği şekilde incelediğini ve somut olayda dördüncü derece yargı organı gibi incelemede bulunmanın Mahkeme’nin görevi olmadığını ileri sürmektedir.

  6. Başvuran, Hükümetin iddialarına karşı çıkmaktadır. Başvuran, cezanın ertelenmesine karar verilmiş olsa bile, bu kararın kendisini beş yıllık erteleme süresi boyunca yaptırım tehdidiyle karşı karşıya bıraktığını ve davranışları üzerinde caydırıcı bir etki yarattığını iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, Anayasa Mahkemesinin, cezanın ertelenmesine ilişkin karara rağmen, ifade özgürlüğü hakkına müdahalede bulunulduğunu kabul ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran ardından, bir Başbakan hakkında yapılan eleştirilerin de, Sözleşme’nin 10. maddesinin korumasının kapsamına girdiğini ve ilgilinin bu bağlamda hiçbir özel korumadan faydalanmaması gerektiğini ileri sürmektedir. Başvuran son olarak, Hükümetin, adli makamların, ifade özgürlüğü hakkı ile Başbakanın kişisel hakları arasında adil bir denge gözettiği iddiasının, hiçbir şekilde 18 Aralık 2012 tarihinde üniversite kampüsünde düzenlenen gösteriye müdahale sırasında polisin şiddet uyguladığı iddialarına ve Başbakanın, söz konusu gösteriye katılan öğrencilere, öğrencileri destekleyen rektörlüğe ve ODTÜ öğretim görevlilerine karşı sert eleştirilerine tepkilerin doğmasına sebep olan koşulları ve sözlerinin bağlamını dikkate almadığı kanaatindedir.

  7. Mahkeme, başvuranın mağdur sıfatına ilişkin itirazla ilgili olarak, hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirinin, ilgilinin ifade özgürlüğüne yapılan ihlal nedeniyle, doğrudan zarara maruz kaldığı ceza davasının sonuçlarını telafi etmek veya önlemek için uygun bir tedbir olmadığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. Aslı Güneş/Türkiye (k.k.), no. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, no. 56566/00, §§ 32-33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, no. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Bu nedenle, söz konusu itirazın reddedilmesi gerekmektedir.

  8. Mahkeme, konu yönünden (ratione materiae) uygunsuzluk ve açıkça dayanaktan yoksunluk itirazlarına ilişkin olarak, bu itirazlara ilişkin gerekçelerin, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin, kabul edilebilirliğine dair değil, bu şikâyetin söz konusu madde açısından incelenmesini gerektiren konular içerdiği kanaatine varmaktadır (Mart ve diğerleri/Türkiye, no. 57031/10, § 20, 19 Mart 2019, Önal/Türkiye (no. 2), no. 44982/07, § 22, 2 Temmuz 2019 ve Gürbüz ve Bayar/Türkiye, no. 8860/13, § 26, 23 Temmuz 2019).

  9. Mahkeme diğer taraftan, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını veya Sözleşme’nin 35. maddesinde öngörülen başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.

  10. Esas Hakkında

    1. Tarafların Görüşleri

a) Başvuran

  1. Başvuran öncelikle, sözlerinin, Anayasa Mahkemesinin kararında iddia edildiği gibi Başbakanın 25 ve 27 Aralık 2012 tarihlerinde yapmış olduğu konuşmalarla ilgili olmadığını, Başbakanın 21 Aralık 2012 tarihinde katıldığı bir televizyon programında ODTÜ öğrencileri ve yönetimiyle ilgili yapmış olduğu eleştirilerle ilgili olduğunu açıklamaktadır. Başvuran, sözlerinin, yalnızca “kudurmuş köpek” ifadesine odaklanılarak değil, bir bütün olarak ve sarf edildikleri bağlam içerisinde incelenmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, Türk Dil Kurumu sözlüğünde bu ifadenin mecazi olarak, “aşırı bir davranışta bulunmak ve ezici bir tutuma sahip olmak anlamına geldiğini” belirtmektedir. Başvuran, bu ifadenin ve konuşmasının tamamının, ODTÜ kampüsünde 18 Aralık 2012 tarihinde meydana gelen olaylarla ilgili olarak, kamu menfaatini ilgilendiren siyasi bir tartışma kapsamında Başbakanın saldırgan tutumundan şikâyet etmeyi amaçladığını iddia etmektedir. Başvuran, şok edici ve rahatsız edici düşüncelerin ifade edilmesinin de, 10. madde ile korunduğunu ve bir siyasetçi hakkında yapılan eleştirinin sınırlarının, bir şahıs hakkında yapılan eleştirilerin sınırlarına göre, daha geniş olduğunu hatırlatmaktadır. Başvuran ayrıca, ihtilaf konusu konuşmayı 250 kişinin oluşturduğu bir kalabalık önünde yaptığını ve Başbakanın eleştirel beyanlarından farklı olarak, bu konuşmanın medya organları tarafından aktarılmadığını, sadece bir polis kamerası tarafından kayda alındığını eklemektedir.

  2. Diğer taraftan başvuran, kendisinin de mahkûmiyet kararının dayandırıldığı, kamu görevlisine görevi dolayısıyla hakaret etme suçunu öngören Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasından şikâyet etmektedir. Başvuran, bu hükmün olağan hakaret suçuna göre, ağırlaştırılmış bir ceza öngörmesini ve olağan hakaret suçu için başlatılan kovuşturmaların, suç duyurusuna tabi olmasına rağmen, bu hüküm uyarınca kovuşturmaların re’sen başlatılmasını eleştirmektedir. Başvuran dolayısıyla, bu hükmün, Mahkemenin, Devlet Başkanının eleştirilere karşı yüksek bir korumadan faydalanmaması gerektiğine dair içtihatlarına uygun olmadığını ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, benzer hükümler ve kendisine göre yargı makamlarının uyguladığı çifte standart sebebiyle, iktidarda olan siyasi partiye mensup olan siyasetçilere karşı vatandaşlar tarafından yapılan eleştirilerin, sistematik olarak cezalandırıldığını ve bu durumun ülkede bir korku iklimi yarattığını iddia etmektedir.

  3. Başvuran son olarak, kendisine karşı açılan ceza davası sonucunda, durumuyla ilgili olarak oldukça yüksek miktarda adli para cezasına hükmedilmesinin, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş olsa bile, kendisini beş yıl boyunca cezalandırılma tehdidiyle karşı karşıya bırakan caydırıcı bir etki yarattığı ve bu kararın, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı ve hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı kanaatine varmaktadır.

b) Hükümet

  1. Hükümet, somut olayda, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahalede bulunulmadığı kanaatine varmakta ve bu bağlamda şikâyetin kabul edilebilirliği hakkında sunduğu görüşlerine atıfta bulunmaktadır. Mahkeme tarafından bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, Hükümet, bu müdahalenin Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesiyle öngörüldüğünü, kendisine göre bu hükmün açıklık, erişilebilirlik ve öngörülebilirlik kriterlerini karşıladığını ve itibarın korunmasını ve başkasının haklarının korunmasını teşkil eden meşru amacını izlediğini ileri sürmektedir.

  2. Hükümet ardından, Türk Dil Kurumuna göre, başvuranın konuşmasında Başbakan için kullandığı “köpek” kelimesinin, kötü davranan bir kişiyi tanımlamak için kullanılan bir hakaret sözü olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, başvuran tarafından kullanılan “kudurmuş köpek” ifadesinin, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği ve ilgilinin Başbakan için bu türden aşağılayıcı ifadeler kullanmadan da şüphesiz kendisini ifade edebileceği kanaatindedir. Hükümet, somut olayda ulusal mahkemelerin, kararlarına dayanak olarak, yeterli ve ilgili gerekçeler sunarak, tarafların hakları arasında adil bir denge gözettiklerini ve takdir yetkisi payına riayet ettiklerini belirmektedir.

  3. Hükümet dolayısıyla, başvuranın kamuya açık bir alanda çok sayıda insan önünde sarf ettiği ihtilaf konusu sözlerin, genel menfaat konuları hakkında fikir alışverişinin ve bir kamu tartışmasına katkı sağlamanın ötesine geçtiği, kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı, olgusal dayanaktan yoksun olduğu ve Başbakana karşı hakaret niteliğinde olduğu; başvuranın ifade özgürlüğüne yapıldığı iddia edilen müdahalenin, dolayısıyla zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşıladığı; demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve başvuran hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı dikkate alındığında, iddia edilen müdahalenin izlenen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.

  4. Hükümet diğer taraftan, müdahil tarafın sunduğu görüşlerin, mevcut davanın özel koşullarının bir değerlendirmesini değil, Türk Hukuk sistemi hakkında genel varsayımları içerdiği kanaatine varmaktadır. Bu sebeple Hükümet, müdahil tarafın görüşlerinde yer alan, bu davanın konusuyla ve başvuru evrakında taraflara yöneltilen sorularla ilgili olmayan iddialara itiraz etmekte ve Mahkemeyi, bu görüşleri dikkate almamaya davet etmektedir. Hükümet ifade özgürlüğünün, Anayasa ve ilgili mevzuat tarafından güvence altına alındığını hatırlatarak, başvuran hakkında açılan ceza davasının, muhalif bir ses olarak başvuranı susturmayı ve müdahil tarafın iddia ettiği gibi başvuranın kamu tartışmasına katılımını engellemeyi amaçlamadığını, aksine bir kamu görevlisi olarak kamu görevlerinin icrasında kamu güveninden faydalanması gereken Başbakan hakkında ilgilinin sarf ettiği aşağılayıcı ve hakaret içeren sözleri amaçladığını belirtmektedir.

c) Müdahil Taraf

  1. İfade Özgürlüğü Derneği öncelikle, özellikle siyasi söylem ve kamu tartışması, siyasetçilere karşı yöneltilen eleştiriler ile cezai yaptırımlar ve caydırıcı etkileri hakkında ortaya çıkan Mahkeme içtihatlarından doğan genel ilkeleri özetleyerek, siyasetçilere hakaret edilmesine ilişkin Avrupa standartlarını açıklamaktadır.

  2. Müdahil taraf, kamu görevlisine görevi dolayısıyla hakaret etme suçunu öngören Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendinin ve bu hükmün Türk yargı makamları tarafından uygulanmasının, şu sebeplerle Mahkeme içtihatlarına uygun olmadığını ileri sürmektedir: bu hüküm, hakaret suçundan mağdur olan kişinin bir kamu görevlisi olması durumunda, daha ağır bir yaptırım öngörmektedir; adli makamlar, bu suçun uygulanmasında, seçilmiş siyasi şahsiyetler ile olağan kamu görevlileri arasında hiçbir ayrım yapmamakta, hatta siyasi şahsiyetlere siyasi statüleri sebebiyle daha yüksek bir koruma sağlamaktadır; söz konusu hüküm aynı zamanda koruduğu iktidarda görev yapan siyasetçiler ile Türk Ceza Kanunu’nun olağan hakaret suçunu düzenleyen 125. maddesinin birinci fıkrasının uygulanmaya devam ettiği muhalifler arasında eşit olmayan bir durum yaratmaktadır.

  3. Müdahil taraf ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendinin iktidarda bulunan siyasi partiye mensup siyasi şahsiyetlerin korunması için oldukça geniş ve sistematik şekilde uygulandığını iddia etmektedir. Bu bağlamda müdahil taraf, resmi istatistik verileri açıklamaktadır; buna göre, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca 2010 ve 2017 yılları arasında 2.465 yargı kararı verildiğini, 979 kişinin cezaya mahkûm edildiğini ve 1.170 kişiye başka yaptırımlar uygulandığını açıklamaktadır.

  4. Müdahil Dernek diğer taraftan, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen suçun kovuşturulmasının, mağdurun suç duyurusuna bağlı olduğunu, ancak aynı Kanun’un 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca açılan ceza kovuşturmalarının, Cumhuriyet savcısı tarafından re’sen başlatıldığını gözlemlemektedir. Müdahil Dernek, bu durumun, Türk Ceza Kanunu’nun 1. maddesine tabi olan şahıslar ile muhalif siyasetçiler bakımından haksız bir muamele oluşturduğu kanaatine varmaktadır. Nitekim özellikle Anayasa Mahkemesinin, hakaret davalarında bireysel başvuruda bulunmadan önce tazminat davası yollarının tüketilmesini gerektiren içtihatları dikkate alındığında, kamu görevlisi olarak tanımlanan kişilerin aksine, bu kişilerin, itibarlarının korunması için suç duyurusunda bulunmaları veya tazminat davası açmaları gerekmektedir (bu bağlamda bk. Yakup Saygılı/Türkiye (k.k.), no. 42914/16, § 39, 11 Temmuz 2017). Müdahil taraf aynı zamanda Anayasa Mahkemesini, hakaret davalarında verilen cezai yaptırımları orantılılık açısından incelememekle ve davanın esasına bakan bir mahkeme tarafından Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendinin Anayasa’ya uygunluğunun denetimine yönelik olarak sunulan bir talep vesilesiyle, bu hükmü iptal etmemekle suçlayarak, Yüksek Mahkemeyi eleştirmektedir.

  5. Müdahil taraf diğer yandan, olayların meydana geldiği dönemde Başbakan olan şu anki Cumhurbaşkanının, Anayasa Mahkemesi de dâhil olmak üzere, ulusal mahkemeler önünde özel ve ayrıcalıklı bir konumdan faydalandığını, kendisine göre, ulusal mahkemelerin bu kişi lehinde karar verme eğilimi olduğunu ve bu kişiyle ilgili hakaret davalarında Mahkeme içtihatlarını uygulamadıklarını iddia etmektedir.

  6. Müdahil Dernek sonuç olarak, Türk mahkemeleri tarafından uygulanan Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendinin, Mahkemenin yerleşik içtihatlarına uygun olmadığı ve bu hükme ilişkin uygulamanın, kamuoyu tartışmasını, siyasi söylemi ve Türkiye’deki muhalif görüşleri bastırmaya hizmet ettiği kanaatindedir.

  7. Mahkemenin Değerlendirmesi

  8. Mahkeme, yaklaşık olarak iki yıl, iki ay süren ihtilaf konusu ceza davasının, başvuranın cezalandırılmasının ve bu dava sonucunda verilen, başvuranı beş yıllık bir erteleme süresine tabi tutan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, doğurabileceği caydırıcı etki dikkate alındığında, bunların başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılmış bir müdahale olarak değerlendirilebileceği kanaatindedir (Erdoğdu/Türkiye, no. 25723/94, § 72, AİHM 2000‑VI, Dilipak/Türkiye, no. 29680/05, § 51, 15 Eylül 2015, yukarıda anılan Ergündoğan, § 26 ve Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 3), no. 8732/11, § 26, 9 Temmuz 2019; ayrıca aksi yönde bir karar için (a contrario) bk. Otegi Mondragon/İspanya, no. 2034/07, § 60, AİHM 2011).

  9. Mahkeme ardından, bu müdahalenin kanunla, yani Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile öngörüldüğü (yukarıdaki 14. paragraf) ve itibarın korunması ve başkasının haklarının korunması meşru amaçlarını taşıdığı hususlarının taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemektedir.

  10. Mahkeme bu konuda, kamu görevlisine hakaret suçuyla ilgili olan bu hükmün, olağan bir hakaret suçuna göre daha ağır bir ceza öngörmesine ve Cumhuriyet savcılarının bu hüküm uyarınca re’sen ceza kovuşturması başlatabilmelerine ve olağan hakaret suçu için durumun bu şekilde olmamasına (yukarıdaki 28. paragraf) ilişkin olarak, başvuran tarafından yapılan Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendine ilişkin eleştirileri kaydetmektedir. Bu sebeple Mahkeme, bu iddiaların, müdahalenin gerekliliğinin değerlendirilmesiyle ilgili olduğu ve söz konusu müdahalenin ne yasallığını ne de meşru amacını sorgulayabilecek nitelikte olmadığı kanaatindedir.

  11. Mahkeme dolayısıyla, bu durumda müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı konusunda bir anlaşmazlığın bulunduğunu tespit etmektedir.

a) Genel İlkeler

  1. Mahkeme, özel hayatın korunması ve ifade özgürlüğü konusunda yerleşik içtihatlarından doğan ilkelerin bilhassa Couderc ve Hachette Filipacchi Derneği/Fransa ([BD], no. 40454/07, §§ 83 ila 93, AİHM 2015 (özetler)) ve Tarman/Türkiye (no. 63903/10, §§ 36 ila 38, 21 Kasım 2017) kararlarında özetlendiğini hatırlatmaktadır.

  2. Mahkeme ardından, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının, iki alanda ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalara pek de izin vermediğini hatırlatmaktadır: siyasi söylem alanında ve kamu menfaatini ilgilendiren konularda (Sürek/Türkiye (no. 1) [BD], no. 26682/95, § 61, AİHM 1999-IV, Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa [BD], no. 21279/02 ve 36448/02, § 46, AİHM 2007-IV, Axel Springer AG/Almanya [BD], no. 39954/08, § 90, 7 Şubat 2012 ve Morice/Fransa [BD], no. 29369/10, § 125, AİHM 2015). Dolayısıyla sarf edilen sözlerin, kamu menfaatini ilgilendiren bir konuyla ilgili olması durumunda, makamların özellikle kısıtlı bir takdir payı ile birlikte tanınan yüksek düzeyde bir ifade özgürlüğü koruması, normal olarak sağlanacaktır. Belirli bir düşmanlık (E.K./Türkiye, no. 28496/95, §§ 79-80, 7 Şubat 2002, yukarıda anılan Morice, § 125) ve bazı söylemleri muhtemelen nitelendirebilecek ciddiyet (Thoma/Lüksemburg, no. 38432/97, § 57, AİHM 2001-III, yukarıda anılan Morice, § 125), kamu menfaatinin varlığı dikkate alındığında, yüksek koruma hakkını ortadan kaldırmaz (Paturel/Fransa, no. 54968/00, § 42, 22 Aralık 2005, yukarıda anılan Morice, § 125 ve Bédat/İsviçre [BD], no. 56925/08, § 49, 29 Mart 2016).

  3. Ayrıca Mahkeme, Lingens /Avusturya (8 Temmuz 1986, § 46, A Serisi, no. 10) ve Oberschlick/Avusturya ((no.1), 23 Mayıs 1991, § 63, A Serisi, no. 204) kararlarında fiili açıklamalar ile değer yargıları arasında bir ayrım yaptığını hatırlatmaktadır. Fiili açıklamaların gerçekliği ispatlanabilmektedir: buna karşın, değer yargılarının doğruluklarının kanıtlanmasının gerekli olmaması nedeniyle, delil yükümlülüğünün yerine getirilmesi mümkün değildir ve Sözleşme’nin 10. maddesinde güvence altına alınan hakkın temel bir unsuru olan düşünce özgürlüğünü kendiliğinden ihlal etmektedir (De Haes ve Gijsels/Belçika, 24 Şubat 1997, § 42, Hüküm ve Kararlar Derlemesi 1997-I). Bununla birlikte, değer yargısı durumlarında, müdahalenin orantılılığı, ihtilaf konusu sözlerin temel aldığı yeterli “olgusal bir dayanağın” varlığına bağlıdır: bir dayanağın olmaması halinde, bu değer yargısı aşırı olarak görülebilmektedir (yukarıda belirtilen De Haes ve Gijsels, § 47, Oberschlick/Auvsturya (no. 2), 1 Temmuz 1997, § 33, Derleme 1997-IV, Brasilier/Fransa, no. 71343/01, § 36, 11 Nisan 2006 ve yukarıda anılan Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July /Fransa, § 55). Fiili bir isnadın, bir değer yargısından ayırt edilmesi için, dava koşullarının ve sözlerin genel tonunun dikkate alınması gerekmektedir (yukarıda belirtilen Brasilier, § 37), zira kamu menfaati konularıyla ilgili iddialar, bu bağlamdaki fiili açıklamalardan ziyade değer yargılarını oluşturabilmektedir (Paturel /Fransa, no. 54968/00, § 37, 22 Aralık 2005).

  4. Mahkeme diğer taraftan, kendisinden Sözleşme tarafından da korunan iki hak arasında ortaya çıkan bir çatışma ile ilgili inceleme yapması istendiğinde, söz konusu haklar arasında bir denge gözetmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Başvurunun sonucu, ilke olarak, başvurunun, ihtilaf konusu makaleye konu olan kişi tarafından Sözleşme’nin 8. maddesi açısından veya makalenin yazarı tarafından 10. madde açısından Mahkemeye sunulup sunulmadığına göre farklılık gösteremez. Nitekim bu haklara öncelikle (a priori) eşit şekilde riayet edilmesi gerekmektedir (Hachette Filipacchi Associés (ICI PARIS)/Fransa, no. 12268/03, § 41, 23 Temmuz 2009, Timciuc/Romanya (k.k.), no. 28999/03, § 144, 12 Ekim 2010, Mosley/Birleşik Krallık, no. 48009/08, § 111, 10 Mayıs 2011 ve yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés, § 91). Bu sebeple takdir yetkisi ilke olarak iki durumda da aynı olmalıdır (Von Hannover/Almanya (no. 2) [BD], no. 40660/08 ve 60641/08, § 106, 7 Şubat 2012, Axel Springer, § 87, 7 Şubat 2012, yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés, § 91 ve yukarıda anılan Bédat, § 52).

  5. Mahkeme bu bağlamda, özel hayata saygı hakkı ile ifade özgürlüğü hakkı arasında denge kurulmasıyla ilgili kriterlerini birçok kararında özetlediğini belirtmektedir, bu kriterler şunlardır: kamu menfaatine ilişkin bir tartışmaya katılım, hedeflenen kişinin tanınırlığı, röportajın konusu, ilgili kişinin önceki davranışı, yayımın içeriği, şekli ve yankıları ile gerektiği takdirde somut olayın koşulları (yukarıda anılan Von Hannover (no. 2), §§ 108-113, AİHM 2012, yukarda anılan Axel Springer AG, §§ 89-95 ve yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés, § 93). Şayet bu iki hak arasında, Mahkeme tarafından belirlenen içtihatlara riayet edilerek bir denge kurulmuşsa, Mahkemenin, ulusal mahkemelerin görüşü yerine kendi görüşünü ileri sürmesi için ciddi sebeplerin bulunması gerekmektedir (Palomo Sánchez ve diğerleri/İspanya [BD], no. 28955/06, 28957/06, 28959/06 ve 28964/06, § 57, AİHM 2011). Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi açısından yapılan bir başvuru kapsamında, ayrıca, bilgilerin edinilme şeklini, doğruluğunu ve gazeteci veya editörlere verilen cezanın ağırlığını denetlemektedir (yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés, § 93).

b) Somut Olayda Bu İlkelerin Uygulanması

  1. Mahkeme mevcut davada, olayların meydana geldiği dönemde ODTÜ’de öğrenci olan başvuranın, Başbakan hakkında sarf ettiği sözler sebebiyle bir kamu görevlisine görevi dolayısıyla hakaret etme suçundan adli para cezası ödemeye mahkûm edilmesinden ve bununla birlikte hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinden şikâyet ettiğini kaydetmektedir. Mahkeme, somut olayda görevinin, her şeyden önce, başvuranın kararlarına itiraz ettiği ulusal mahkemelerin, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkı ile Başbakanın özel hayatına saygı hakkı arasında, bu bağlamda belirlediği kriterlerine göre (yukarıdaki 48. paragraf) adil bir denge gözetip gözetmediğini denetlemek olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés, § 95).

  2. Mahkeme, başvuranın, ihtilaf konusu sözleri, Ankara Adalet Sarayı önünde 22 Aralık 2012 tarihinde bir grup öğrenci tarafından düzenlenen bir toplantıda sarf ettiğini ve bu gösterinin, ODTÜ kampüsünde birkaç gün önce yani 18 Aralık 2012 tarihinde meydana gelen bir gösteride tepkileri sebebiyle gözaltına alınan öğrencileri destekleme amacı taşıdığını gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, söz konusu gösterinin de, Başbakanın üniversite kampüsüne gerçekleştirdiği ziyareti protesto etmek amacıyla düzenlendiğini ve bu gösteri sırasında güvenlik güçleri ile göstericiler arasında meydana gelen şiddetli olaylar sebebiyle, bazı göstericilerin yaralandıklarını ve diğer birçoğunun da polis tarafından gözaltına alındığını kaydetmektedir (yukarıdaki 5. paragraf).

  3. Mahkeme, başvuranın söz konusu konuşmasının, esasen polisin 18 Aralık 2012 tarihli gösteriye yapmış olduğu müdahale ve ardından Başbakanın gösteriye katılan öğrencileri eleştirmek için 21 Aralık 2012 tarihinde yapmış olduğu beyanlarla ilgili olduğunu tespit etmektedir. Başvuran, ihtilaf konusu sözleriyle, özellikle genel olarak kamu makamlarını ve Başbakanı eleştirmiş ve toplantıya katılanları, Hükümete karşı muhalefet mücadelelerini sürdürmeye teşvik etmiştir (yukarıdaki 6. paragraf).

  4. Mahkeme söylendikleri bağlam içerisinde başvuranın sözlerinin, esasen diğerleri arasında, üniversite kampüsüne gelişini protesto etmek için 18 Aralık 2012 tarihinde gösteri düzenleyen öğrencileri hedef alan beyanları ve söz konusu olaya müdahale eden güvenlik güçlerinin en üst düzey (in fine) hiyerarşik üstü olarak konumu nedeniyle Türk Başbakanına yönelik bir eleştirinin dile getirilmesini amaçladığı kanaatindedir. Mahkeme dolayısıyla bu sözlerin tartışmasız olarak 18 Aralık 2012 tarihli öğrenci gösterisine polis müdahalesi ilişkin kamu menfaati ve Devlet makamları ile Başbakanın ODTÜ öğrencilerine karşı tutumu ve politikaları ilgili bir tartışmanın bir kısmını teşkil ettiği kanaatindedir. Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının, siyasi konuşma veya genel menfaat konuları alanında ifade özgürlüğüne sınırlamalar getirilmesine yer vermediğini hatırlatmaktadır (Wingrove/Birleşik Krallık, 25 Kasım 1996, § 58, Derleme 1996-V).

  5. Mahkeme ayrıca, kabul edilebilir eleştirinin sınırlarının değerlendirilmesiyle ilgili olarak, sıradan şahıslar ile kamusal bağlamda hareket eden kişiler arasında bir ayrım gözetilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés, §§ 117 ve ardından yapılan atıflar). Mahkeme, somut olayda doğrudan ön planda bir siyasetçi olan Başbakanın şahsını hedef alan bir eleştirinin söz konusu olduğunu gözlemlemektedir (Tuşalp/Türkiye, no. 32131/08 ve 41617/08, § 45, 21 Şubat 2012). Mahkeme, bu konuda kabul edilebilir eleştirinin sınırlarının, siyasetçi sıfatı hedef alınan bir siyasetçi bakımından sıradan bir vatandaşa göre daha geniş olduğunu hatırlatmaktadır: siyasetçi, sıradan bir vatandaştan farklı olarak, kaçınılmaz ve bilinçli bir şekilde, hem gazeteciler hem de vatandaşlar tarafından eylemlerinin dikkatli bir şekilde izlenmesine maruz kalır ve bu nedenle, daha fazla hoşgörü göstermelidir (Uzan/Türkiye, no. 30569/09, § 40, 20 Mart 2018).

  6. Mahkeme ardından, başvuranın ihtilaf konusu sözlerini inceleyerek, bu sözlerin dönemin Başbakanına yönelik, kaba ve mecazi kelimelerle ifade edilen sert bir eleştiriye dayandığını gözlemlemektedir. Mahkeme bu bağlamda başvuranın, Başbakanın ziyaretini protesto etmek için ODTÜ kampüsünde öğrenciler tarafından düzenlenen gösteriyi, Başbakana atılmış bir tokat ve bunun karşılığında intikam hırsıyla kudurmuş bir köpek gibi öğrencilere saldırması olarak kaydetmektedir. Mahkeme bu sözlerin, Başbakanın, başvuran tarafından aşırı ve taşkın olarak değerlendirilen ODTÜ kurumuna ve öğrencilerine karşı tutumundan ve diktatörlük olarak nitelendirilen yönetim tarzından yakınıldığını göstermesi sebebiyle, Başbakana karşı belirli bir güvensizlik ve düşmanlık teşkil ettiğini tespit etmektedir.

  7. Mahkeme, başvuranın ihtilaf konusu sözlerinin, yine siyasi eleştiri alanında değer yargısı niteliği de taşıdığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, bu bağlamda bu sözlerin, göstericiler arasından bazılarının yaralanmalarına ve gözaltına alınmalara sebep olan 18 Aralık 2012 tarihli öğrenci gösterisinde meydana gelen şiddetli olaylar ve Başbakanın, bu gösteriye katılan öğrencileri eleştirdiği – başvuranın başvuru formunda belirttiği – 21 Aralık 2012 tarihli beyanlarıyla provoke edilmiş gibi göründüğünü kaydetmektedir (yukarıdaki 19. paragraf). Mahkeme sonuç olarak, başvuranın sözlerinin taşıdığı değer yargısının, yeterli olgusal dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varılamayacağı kanaatindedir.

  8. Diğer taraftan Mahkeme, Hükümetin, Başbakanın bir köpek ile kıyaslanmasının Türk dilinde yaralayıcı ve aşağılayıcı bir anlamının olabileceği iddiasını kaydetmektedir (yukarıdaki 31. paragraf). Mahkeme bununla birlikte, bu bağlamda kamu menfaatini ilgilendiren bir tartışmaya giren herkesin, itibarın korunması ve başkasının haklarının korunmasına ilişkin olarak belirli sınırları geçmemesi gerekiyorsa da, bir miktar abartıya, hatta provokasyona başvurmasına, yani sözlerinde biraz ölçüsüz olmasına izin verildiğini hatırlatmaktadır (Kuliś/Polonya, no. 15601/02, § 47, 18 Mart 2008). Mahkeme ayrıca, hakaret içeren sözlerin, örneğin söylenmelerindeki tek amaç hakaret etmek ise, gereksiz yere küçük düşürmeye vardığında, ifade özgürlüğünün korumasının kapsamı dışında kalabileceğini, buna karşın kaba ifadelerin kullanımının, hakaret içeren bir ifadenin değerlendirilmesinde tek başına belirleyici olmadığını, zira kesinlikle üslupla ilgili bir amacı olabileceğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Tuşalp, § 48).

  9. Mahkeme, somut olayda başvuranın konuşmasının konusu, sunulduğu bağlam ve olgusal temeli göz önünde bulundurulduğunda (yukarıda tanımlanan), bu kelimelerin kışkırtıcı ve bir şekilde biraz hakaret içeren üslup ve içeriğinin, söylendikleri bağlamda kamusal tartışma kapsamında gereksiz yere hakaret olarak kabul edilemeyeceği kanaatindedir (başvuran tarafından Cumhurbaşkanlığı korteji geçişi sırasında kamuya açık alanda açtığı, Cumhurbaşkanına yönelik olarak “Defol aşağılık herif!” yazısını içeren pankartla ilgili olarak, bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) Eon/Fransa, no. 26118/10, §§ 57 ve 58, 14 Mart 2013 ve bir gazeteci tarafından bir siyasetçi için kullanılan “salak” kelimesiyle ilgili olarak bk. yukarıda anılan Oberschlick (no. 2), § 33).

  10. Mahkeme diğer taraftan, ulusal mahkemelerin başvuranı cezaya mahkûm ederken, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendine dayandığını tespit etmektedir. Bu hüküm, kişilerin kendileriyle ilgili bilgi veya görüşlerin açıklanmasıyla ilgili olarak, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 1. maddesinde öngörülen genel hakaret rejimi ile korunan sıradan şahıslara göre, kamu görevlileri için daha yüksek düzeyde bir koruma sağlamaktadır. Nitekim söz konusu hüküm, sözlerin hedefinde yer alan mağdur suç duyurusunda bulunmasa bile, sözleri sarf eden kişi hakkında kovuşturma başlatılması ve ilgiliye daha ağır cezalar verilmesi olanağını öngörmektedir. Mevcut davada tespit edildiği gibi, ulusal makamların uygulamasından, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının a) bendinin aynı zamanda, hakaret içeren sözlerin, bu hüküm anlamında söz konusu makamlarca kamu görevlisi olarak değerlendirilen, bir başbakan gibi, sorumluluk taşıyan bir görevi olan seçilmiş siyasetçilere yönelik olarak söylendiğinde de uygulandığı anlaşılmaktadır. Mahkeme öncelikle, bu uygulamanın, daha önce hatırlatılan içtihatlarına uygun görünmediğini tespit etmektedir. Bu içtihatlara göre, kabul edilebilir eleştirinin sınırları, sıradan bir vatandaşa göre, siyasetçi kimliği hedef alınan bir siyasetçi için daha geniştir. Mahkeme bu bağlamda, daha önce hakaret konusunda özel kanunla artırılmış bir korumanın, ilke olarak, Sözleşme ruhuna uygun olmadığına karar verdiğini hatırlatmaktadır (Colombani ve diğerleri/Fransa, no. 51279/99, § 69, AİHM 2002‑V, yukarıda anılan Otegi Mondragon, § 55 ve Önal/Türkiye (no. 2), no. 44982/07, § 40, 2 Temmuz 2019). Ayrıca, devlet kurumlarını temsil eden kişilerin, kurumsal kamu düzeninin garantörleri olarak yetkili makamlar tarafından korunmaları, tamamen meşru olsa da, Mahkeme, bu kurumların işgal ettiği baskın konumun, yetkililerin ceza yolunun kullanımında itidal göstermelerini gerektirdiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Otegi Mondragon, § 58).

  11. Mahkeme üstelik bir müdahalenin orantılılığının ölçülmesi söz konusu olduğunda, bu bağlamda verilen cezaların nitelik ve ağırlığının, dikkate alınması gereken unsurlardan olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Sürek (no. 1), § 64, Ceylan/Türkiye [BD], no. 23556/94, § 37, AİHM 1999‑IV, Tammer/Estonya, no. 41205/98, § 69, AİHM 2001‑I ve Chauvy ve diğerleri/Fransa, no. 64915/01, § 78, AİHM 2004-VI). Yine Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan haklara yapılan bir müdahalenin orantılılığının değerlendirilmesi, tamamen, makamların cezai bir yaptırımdan ziyade, hukuki tedbirler gibi başka bir yola başvurup başvuramayacakları hususuna dayanacaktır (Bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. Raichinov/Bulgaristan, no. 47579/99, § 50, 20 Nisan 2006; ayrıca yine bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. Lehideux ve Isorni/Fransa, 23 Eylül 1998, § 51, Derleme 1998-VII ve Cumpănă ve Mazăre/Romanya [BD], no. 33348/96, § 115, AİHM 2004-XI). Mahkeme ayrıca, ceza alanında cezadan muafiyet ile birlikte bir mahkûmiyet ve tazminat bağlamında basit bir şekilde “sembolik 1 (bir) avro” ödeme yükümlülüğü gibi, yaptırımın olabildiğince en hafif şekilde uygulandığı durumlarda (Mor/Fransa, no. 28198/09, § 61, 15 Aralık 2011), en azından bu durumun, cezai bir yaptırım teşkil etmediğini ve her hâlükârda ifade özgürlüğü hakkının kullanımına müdahalede bulunulduğunu haklı göstermek için yeterli olmayacağını hatırlatmaktadır (Athanasios Makris/Yunanistan, no. 55135/10, § 38, 9 Mart 2017). Mahkeme, ifade özgürlüğünün ihlalinin, bu özgürlüğün kullanımına ilişkin olarak caydırıcı bir etkisi olabileceğinin (bu davaya uygulanabilediği ölçüde (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Cumpănă ve Mazăre, § 114), zira verilen para cezalarının nispeten ılımlı niteliğinin, ihlali ortadan kaldırmak için yeterli olamayabileceğinin birçok defa altını çizmiştir (yukarıda anılan Morice/Fransa [BD], § 176).

  12. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, mevcut davanın koşullarında hiçbir unsurun, somut olaydaki gibi adli para cezasına hükmedilmesi söz konusu olsa bile, cezai bir yaptırımı haklı gösterebilecek nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır. Bu türden bir yaptırım, fıtratı gereği, makul miktarına rağmen, özellikle mahkûmiyet kararının sonuçları dikkate alındığında, kaçınılmaz olarak caydırıcı bir etki yaratmaktadır (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Artun ve Güvener, § 33, Martchenko/Ukrayna, no. 4063/04, § 52, 19 Şubat 2009 ve yukarıda anılan Otegi Mondragon, § 60). Diğer taraftan, başvuranın mahkûmiyetiyle ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş olsa da ve bu kararın beş yıllık erteleme süresi sonunda bütün sonuçlarıyla birlikte nihayetinde iptal edilmesi gerekse de, Mahkeme, başvuranın, hapis cezası gerektiren ciddi bir suç temelinde hakkında yürütülen ceza yargılamasının önemli bir süre boyunca devam ettirilmesinin, başvuranın kamu menfaatini ilgilendiren konularda kendisini ifade etmesi iradesi üzerinde caydırıcı bir etkisi olduğu kanaatindedir (yukarıda belirtilen Dilipak, § 70 ve yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 3), § 26).

  13. Mahkeme son olarak, ulusal mahkemelerin, başvuranın sözlerinin kamu görevlisine görevi dolayısıyla hakaret suçunu teşkil ettiği kanaatine vardıkları kararlarını ele almaktadır. Mahkeme bu bağlamda, Asliye Ceza Mahkemesinin başvuranı cezaya mahkûm ettiği kararda, başvuranın, yürütme organının başı olarak Başbakanın göreviyle ilgili olarak sarf ettiği aşağılayıcı ve hakaret içeren ve eleştiri sınırlarını aşan ifadeler kullanarak, Başbakana hakaret ettiği kanaatine vardığını tespit etmektedir (yukarıdaki 9. paragraf). Anayasa Mahkemesi ise, başvuran tarafından kullanılan “kudurmuş bir köpek gibi” ifadesinin, olgusal dayanaktan yoksun olduğu ve Başbakana karşı şahsi olarak aşağılayıcı bir saldırı teşkil ettiği, başvuranın sözlerinin kamusal bir tartışma kapsamında açıklanan bir düşünce olarak değerlendirilemeyeceği ve yine başvuranın cezalandırılmasının zorunlu bir sosyal ihtiyaç olduğu kanaatine varmıştır (yukarıdaki 13. paragraf).

  14. Mahkeme, ulusal mahkemelerin kararlarında, özellikle Anayasa Mahkemesinin kararında kendi içtihatlarından doğan bazı ilkelerin uygulandığını dikkate alsa da, yine de yukarıda açıklanan sebeplerle, özellikle başvuran hakkında hükmedilen cezai nitelikte yaptırımın orantılılığı ve bu yaptırımın ilgilinin ifade özgürlüğü üzerinde yaratabileceği caydırıcı etki ile ilgili olarak, bu kararlarda yapılan değerlendirme ve varılan sonuçlara katılmadığını belirtmektedir.

  15. Yukarıda belirtilen hususların tamamı ışığında, Mahkeme, somut olayın koşullarında, ulusal makamların, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın özel hayatına saygı hakkı arasında içtihatlarıyla belirlenen kriterlere uygun ve yeterli bir denge gözetmedikleri sonucuna varmaktadır. Mahkeme, her hâlükârda, başvuranın ifade özgürlüğü hakkının kullanımına yapılan müdahale ile ilgili kişinin itibarının korunması meşru amacı arasında makul bir orantılılık ilgisi bulunmadığı kanaatindedir.

  16. Dolayısıyla, somut olayda Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

  17. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

  18. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,

“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”

  1. Tazminat

  2. Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 5.000 avro (EUR) talep etmektedir.

  3. Hükümet, iddia edilen manevi zarar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, bu bağlamda sunulan talebin dayanaktan yoksun ve aşırı olduğu ve talep edilen miktarın, Mahkeme içtihatlarında daha önce ödenmesine hükmedilen miktarlara uygun olmadığı kanaatindedir.

  4. Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak, söz konusu miktar üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergiden hariç olmak üzere 2.000 avro (EUR) ödenmesine karar vermektedir.

  5. Masraf ve Giderler

  6. Başvuran, Mahkeme önünde yürütülen dava kapsamında, avukatlık hizmetine ilişkin masraflar bağlamında 2.700 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran bu talebine dayanak olarak, kendisi ve avukatı arasında imzalanan bir sözleşme, başvuru kapsamında avukatı tarafından yapılan her göreve ilişkin çalışma saatlerini ve masrafları detaylı olarak gösteren bir çizelge ve başvuranın avukatının çalışmalarının bir kısmını ödediğini belirttiği, avukatı tarafından düzenlenen 3.861,99 Türk lirası (söz konusu tarihte yaklaşık 726 avro) tutarında bir fatura sunmaktadır.

  7. Hükümet, başvuranın avukatı ile kendisi arasında imzalanan bir sözleşme veya avukatlık hizmeti ya da diğer masraflara ilişkin herhangi bir ödeme belgesi sunmadığını ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuran tarafından masraf ve giderler bağlamında talep edilen miktarın, davanın karmaşık bir dava olmaması ve ileri sürülen soruların sayısının kısıtlı olması sebebiyle, dayanaktan yoksun ve aşırı olduğu ve benzer davalara göre yüksek bir meblağın talep edilmiş olması sebebiyle, gerçekçi bir talep olmadığı kanaatine varmaktadır.

  8. Mahkeme içtihatlarına göre, bir başvuranın, masraf ve giderlerinin kendisine geri ödenmesini talep edebilmesi için, bu masraf ve giderler bağlamında ileri sürdüğü miktarların, gerçekliğini, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini kanıtlaması gerekmektedir. Somut olayda Mahkemeye sunulan belgeler ve yukarıda belirtilen kriterler dikkate alındığında, Mahkeme, başvurana, kendisi tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi hariç olmak üzere, bütün masraf ve giderler için 2.000 avro (EUR) ödenmesinin makul olduğuna hükmetmektedir.

  9. Gecikme Faizi

  10. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermiştir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,
  2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
  3. a) Davalı Devletin başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıda belirtilen miktarların ödenmesine:
    1. Manevi tazminat olarak, bu miktar üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi hariç olmak üzere 2.000 avro (EUR) (iki bin avro),
    2. Masraf ve giderler için, başvuran tarafından bu miktar üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi hariç olmak üzere 2.000 avro (EUR) (iki bin avro),

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,

  1. Başvurunun geri kalanı için adil tazmin taleplerinin reddine

karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 15 Haziran 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Hasan Bakırcı Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan


[1] İktidar Partisi olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kısaltması.

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim