CASE OF KABOĞLU AND ORAN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABOĞLU VE ORAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 1759/08, 50766/10 ve 50782/10)
KARAR
STRAZBURG
30 Ekim 2018
KESİNLEŞME TARİHİ
18 Mart 2019
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Kaboğlu ve Oran / Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 2 Ekim 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, iki Türk vatandaşı olan İbrahim Özden Kaboğlu ve Baskın Oran’ın (“başvuranlar”) sırasıyla 10 Ocak 2008 tarihinde (Başvuru No. 1759/08) ve 15 Temmuz 2010 tarihinde (Başvuru No. 50766/10 ve 50782/10) İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları üç başvuru (No. 1759/08, 50766/10 ve 50782/10) bulunmaktadır.
-
Başvuranlar, Ankara Barosuna bağlı Avukat O. Aydın Göktaş tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuranlar özellikle, özel hayata saygı ve ifade özgürlüğü haklarının ihlal edilmesinden şikâyet etmişlerdir.
-
Başvuranların özel hayata saygı ve ifade özgürlüğü haklarının ihlal edilmesine ilişkin şikâyetleri, 26 Ocak 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvuruların geri kalan kısmının Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
- Başvuranlar sırasıyla 1950 ve 1945 doğumlu olup, yine sırasıyla İstanbul ve Ankara’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, diğerlerinin yanı sıra, insan haklarının korunması konusunda uzmanlaşmış, üniversite profesörü olarak görev yapmaktadırlar.
A. Üç Başvuruda Ortak Olan Olaylar
-
Başvuranların İnsan Hakları Danışma Kuruluna Atanması
-
Başvuranlar, 5 Şubat 2002 tarihinde, 12 Nisan 2001 tarihli 4643 sayılı Kanun uyarınca kurulan ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin her türlü konuyla ilgili görüşleri, tavsiyeleri, önerileri ve raporları Hükümete sunmakla görevli, Başbakanlığa bağlı bir kamu kurumu olan İnsan Hakları Danışma Kuruluna (“Danışma Kurulu”) üye olarak atanmışlardır.
-
Danışma Kurulu, 26 Şubat 2003 tarihinde yapılan birinci toplantısı sırasında, İ.Ö. Kaboğlu’nu başkan seçmiştir. Danışma Kurulu, 9 Mayıs 2003 tarihinde gerçekleştirilen ikinci toplantısı sırasında, B. Oran’ı azınlık haklarına ve kültürel haklara ilişkin konulardan sorumlu Çalışma Grubu’nun başkanı olarak seçmiştir.
-
Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu
-
Danışma Kurulunun Genel Kurulu, 1 Ekim 2004 tarihinde, yukarıda belirtilen Çalışma Grubu tarafından sunulan, azınlık hakları ve kültürel haklar raporunu (“rapor”) tartışmış ve kabul etmiştir. 1 Ekim 2004 tarihli toplantı sırasında Danışma Kurulunun bazı üyeleri tarafından sunulan görüşlere riayet eden B. Oran tarafından değiştirildiği şekliyle söz konusu rapor, 22 Ekim 2004 tarihinde, insan haklarına ilişkin konulardan sorumlu Başbakan Yardımcısı’na sunulmuştur. Raporda öncelikle, dünyada ve Türkiye’de azınlıkların ve kültürel hakların korunması kavramı, tanımı ve tarihi yönü ele alınmaktadır. Ardından raporda, bu bağlamda Lozan Antlaşması’nın ilgili hükümlerine, ulusal mevzuat ve uygulamalara ve yüksek mahkemelerin içtihatlarına dayanan, Türkiye’de azınlıkların korunmasına ilişkin saptanan sorunlara yer verilmektedir. Rapora göre, Türkiye’de azınlıklara ilişkin sorunlu durumun kökeninde başlıca iki neden yer almaktadır: Türk ırkından veya Müslüman olmayan vatandaşların alt kimliklerini aktarılmasının bir sonucu olabilecek, Türkiyeli (“Türkiye’den gelen kişi”, “Türkiye vatandaşı”) değil, Türk olarak “ırk” ve din açısından üst kimliğin tanımına ilişkin teorik bir sebep; ve raporda “Sevr sendromu[1]” olarak adlandırılan bir sendrom olan, yakın bir geçmişte ülkenin parçalanmasından miras kalan paranoyadan doğabilecek tarihi ve siyasi neden”.
-
Rapor, 1920’li ve 1930’lu yılların hükümetlerinin homojen ve tek kültürlü bir millet yaratmaya çalıştıklarını ifade ettikten sonra, ülkede farklı kültür ve kimliklere ilişkin bir mozaiğin bulunmasını dikkate alarak ve 2000’li yıllara kadar toplumun düzenlenmesi konusunda dünyada meydana gelen gelişmeleri göz önünde bulundurarak, hâlihazırda vatandaşlık kavramının gözden geçirilmesi ve Avrupalı milletler gibi çok kimlikli, çok kültürlü, demokratik, liberal ve çoğulcu bir toplumsal modelin kabul edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Dolayısıyla, rapor, toplumun örgütlenmiş azınlıklarının katılımını içeren liberal, çoğulcu ve demokratik bir bakış açısıyla Anayasa’nın ve ilgili kanunların yeniden yazılmasını, farklı kimlik ve kültürler talep eden kişilerin eşit bir vatandaşlığa dayanarak kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi haklarının güvence altına alınmasını, vatandaşların katılımını ve denetimini sağlayacak şekilde merkezi ve yerel idarelerin daha şeffaf ve demokratik kılınmasını, insan haklarına ilişkin evrensel kuralları içeren uluslararası antlaşmaların, bilhassa ulusal azınlıkların korunması için Avrupa Konseyinin Çerçeve Sözleşmesi’nin şartsız onaylanmasını ve uluslararası antlaşmalara ilişkin olarak, Türkiye’de alt kimliklerin reddedilmesine neden olabilecek çekince veya yorumlayıcı beyanların bundan böyle dile getirilmemesini önermektedir.
-
Raporun Kabul Edilmesinin Ardından Meydana Gelen Tepki ve Olaylar
-
Bu raporun ifşa edilmesinin ardından, raporu açıklayan ve başvuranları eleştiren birçok makale, genel olarak aşırı milliyetçi eğilime sahip gazetelerde yayımlanmıştır. Ayrıca, çok sayıda politikacı ve üst düzey görevliler, raporu ve raporu hazırlayanları eleştirmişlerdir. Böylelikle, 26 Ekim 2004 tarihinde, bir milletvekili, Türkiye Büyük Millet Meclisinde konuşmuş ve söz konusu raporu hazırlayanlar hakkında “entel devşirme”, “zehirli salyalarını akıtan kişiler”, “dışarıdan görev alanlar”, “Türk milleti” kelimesinden nefret edenler”, “hainler”, “Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek isteyenler”, “Türklerin düşmanı” gibi ifadeler kullanmıştır. Başbakan Yardımcısı, raporu “marjinallerin marjinal raporu” olarak adlandırmış ve bu raporun Hükümetin içeriğinden haberdar edilmeksizin hazırlandığını belirtmiştir. Adalet Bakanı ise, raporu “entel fitne” olarak nitelendirmiştir. Genelkurmay Başkan Yardımcısı da, Devletin üniter yapısının tartışılamaz olduğunu bildirerek raporu eleştirmiştir. Öte yandan, Başbakanlığa bağlı İnsan Hakları Başkanlığının Başkanı, Danışma Kurulunun toplantısındaki oylaması sırasında yetersayısına ulaşılmadığını iddia ederek raporun geçerliliğini sorgulamıştır.
-
İ. Ö. Kaboğlu, 1 Kasım 2004 tarihinde, Danışma Kurulunun Başkanı olarak, söz konusu rapor hakkında yapılan eleştirilere cevap vermek amacıyla bir basın toplantısı düzenlemiştir. Televizyonda yayımlanan toplantının başında, aşırı milliyetçi eğilime sahip bir sendikacı ve aynı zamanda Danışma Kurulu üyesi olan F.Y., İ. Ö. Kaboğlu’nun önünde bulunan raporun nüshasını yırtarak ve “Bu rapor yanlış ve yasaya aykırıdır, bu raporun okunmasına izin vermeyeceğiz” diyerek toplantıyı durdurmuştur.
-
Başbakanlık, 2005 yılının Şubat ayında, başvuranları ve Danışma Kurulunun diğer on iki üyesini, görev sürelerinin 5 Şubat 2005 tarihinde sona ereceğine dair bilgilendirmiştir. Bu tarihten itibaren, Danışma Kurulu, Hükümet tarafından toplantıya çağrılmamıştır.
-
Ankara Cumhuriyet Savcısı, 14 Kasım 2005 tarihinde, raporun içeriği nedeniyle halkı kine ve düşmanlığa teşvik etme ve Devletin yargı organlarını aşağılama suçlarından dolayı başvuranlar hakkında kamu davası açmıştır. Yaklaşık dört yıl yedi ay süren bir ceza yargılamasının sonunda, başvuranlar halkı kine ve düşmanlığa teşvik etme suçundan beraat etmişlerdir; Devletin yargı organlarını aşağılama suçuna ilişkin olarak, Adalet Bakanı’nın - bu suçla ilgili yasal önkoşul olarak - soruşturmaların açılmasına onay vermemesi sebebiyle, dava kayıttan düşürülmüştür.
-
Bu bağlamda, başvuranlar, posta yoluyla ya da elektronik olarak, aşırı milliyetçi gruplar ve kişiler tarafından ölüm tehditleri almışlardır. Bu tehditler karşısında ve İ. Ö. Kaboğlu’nun avukatının talebi üzerine, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 2007 yılından itibaren, her yıl yenilenecek şekilde İ.Ö. Kaboğlu’na yakın koruma sağlanmasına karar vermiştir. 2007 yılının Ocak ayında, Ankara Emniyet Müdürlüğü resen, bir polis memurunun B. Oran’ın koruması olarak görevlendirilmesine karar vermiştir. Bu tedbir, 2013 yılının Ocak ayında, çağrı üzerine bir koruma tedbirine çevrilmiştir.
B. 1759/08 No.lu Başvuru: N.K.Z., B.A. ve A.T.nin Makalelerine İlişkin Davalar
-
N.K.Z. Hakkında Açılan Hukuk Davası
-
Halka ve Olaylara Tercüman gazetesinde, 28 Ekim 2004 tarihinde, azınlık hakları ve kültürel haklar raporu konusunda N.K.Z. tarafından yazılan bir makale yayımlanmıştır. Makalenin yazarı, makalesinde görüşlerini özellikle şu ifadelerle dile getirmiştir:
“İyi niyetli liberal entellektüellerin söz konusu olduğuna inanmamak gerekir. Aralarından bazıları iyi niyetli liberaller olabilir. Ancak bunları yönlendirenler tam haindirler (...) ; bunu içtenlikle söylüyorum: Türk milleti, Türkiye’nin Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti tam bir hainlikle karşı karşıyadır (...) ; şayet [ülkenin Türk çoğunluğu] söylenmeye, haykırmaya ve kükremeye başlarsa, hainler artık soluk alacak bir yer bulamayacaklardır (...) ; siz, kendinizi liberal entellektüel olarak gösteren karanlıkçılar (...), o uydurma azınlıklarınızı alın da gidin Avrupa’nıza sokun)! (...) Bir şeyleri [geren] birilerine diyorum ki: Ateşle oynamayın.”
-
Başvuranlar, 31 Aralık 2004 tarihinde, bu makalenin yazarı ve gazetenin yayıncı şirketi hakkında hukuk davası açmışlardır. Başvuranlar, bu makalenin yazarının kendileri hakkında dile getirdiği hakaret ve tehditler nedeniyle, maruz kaldıkları manevi zararın tazminini talep etmişlerdir.
-
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 25 Ocak 2005 tarihli kararla, başvuranların taleplerini reddetmiştir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, ihtilaf konusu makalenin doğrudan ilgililerle ilişkili olmadığı, zira ilgililerin isimlerine atıf yapılmadığı ve Hükümet politikalarını yönlendirme amacı taşıyan, ancak Türkiye’nin üniter yapısının korunması konusunda endişelere yol açan bir bilimsel raporda sunulan görüşlerin sert eleştirilere konu edilmesinin doğal olduğu kanaatine varmıştır.
-
Başvuranlar, 20 Nisan 2006 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, makale yazarının, raporlarına atıfta bulunması nedeniyle, anonim kişiler hakkında değil, kendileri hakkında hakaret ve tehditlerde bulunduğunun açık olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar ayrıca, söz konusu mahkemenin, kendi ifadelerine göre, hakaretler içeren ve haklarında şiddete çağrıda bulunan ihtilaf konusu makaleyi cezalandırmayı reddetmesinin, ifade özgürlüğü haklarına ihlal teşkil ettiğini ifade etmişlerdir.
-
Yargıtay, 14 Haziran 2007 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararının usul ve kanuna uygun olduğu ve delil unsurlarının yanlış bir değerlendirmesine dayanmadığı kanısına vararak, bu kararı onamıştır. Söz konusu karar, 10 Temmuz 2008 tarihinde başvuranların avukatına bildirilmiştir.
-
B.A. Hakkında Açılan Hukuk Davası
-
Yeniçağ gazetesi, 27 Ekim 2004 tarihinde, başvuranlar tarafından hazırlanan rapor hakkında, Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu Kamu-Sen’in Başkanı B.A.nın açıklamalarını yansıtan bir makale yayımlamıştır. B.A., görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir:
“Bu rapor, gerçek bir ihanettir. Bu raporu hazırlayanlar, raporun kendi kafalarında parçalanmasını istiyorlar. Türk milletini bu ülkede bir azınlık olarak görmek isteyenler karşılarında bizi bulacaklar.”
- Ortadoğu gazetesi de, 8 Kasım 2004 tarihinde, B.A.nın açıklamalarını ve özellikle aşağıdaki cümleleri yayımlamıştır:
“Bu rapor, bizi bölmek ve parçalamak için yıllardan beri devam eden bir düşüncenin sonucudur (...) Sorumlulara çağrıda bulunuyorum ve, size yemin ederim ki, toprağın bedeli kandır ve gerekirse, kan dökülür.”
-
Başvuranlar, 7 Ocak 2005 tarihinde, B.A. hakkında hukuk davası açmışlardır. Başvuranlar, bu iki açıklamada kendilerine yöneltilen hakaret ve tehditler nedeniyle maruz kaldıkları kanısına vardıkları manevi zararın tazmin edilmesini talep etmişlerdir.
-
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 25 Temmuz 2006 tarihli kararla, başvuranların raporlarının kamuoyu tartışmasına konu edildiği ve sosyal statüleri dikkate alındığında, ilgililerin sert eleştiriler de dâhil olmak üzere, eleştirileri tolere etmeleri gerektiği ve B.A.nın açıklamalarının kabul edilebilir eleştiri sınırlarının içinde kaldığı gerekçesiyle, başvuranların taleplerini reddetmiştir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, “toprağın bedeli kandır ve gerekirse, kan dökülür.” cümlesinin kamuoyunda bilinen, vatan için hayatın tehlikeye atılabileceği ve bunun başvuranlara yönelik bir tehdit anlamına gelmediği yönünde bir ifade olduğu kanısına varmıştır. Ayrıca, Mahkemeye göre, “Bu ülkede Türk milletini bir azınlık olarak görmek isteyenler karşılarında bizi bulacaklar” cümlesi yalnızca, raporda belirtilen görüşlere cevap olarak yayımlanan bir eleştiriydi.
-
Başvuranlar, temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, B.A.nın ihtilaf konusu açıklamalarının açık ve somut bir şiddet çağrısı teşkil ettiğini ve kendilerini korkutma ve hedef gösterme amacı taşıdığını ileri sürmüşlerdir.
-
Yargıtay, 22 Ekim 2007 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararının usul ve kanuna uygun olduğu ve delil unsurlarının yanlış bir değerlendirmesine dayanmadığı kanaatine vararak, bu kararı onamıştır. Söz konusu karar, 26 Kasım 2007 tarihinde başvuranların avukatına bildirilmiştir.
-
A.T. Hakkında Açılan Hukuk Davası
-
A.T., 26 Ekim 2004 tarihinde, özellikle aşağıdaki kısımları içeren bir makaleyi Yeniçağ gazetesinde yayımlamıştır:
“İkinci Sevr görüşmelerinin raportörü Profesör Doktor Baskın Oran (...) “, “Baskın Oran’ın kaleminden çıkan ihanet raporu”, “zamanı gelince, bir ihanet raporu hazırladıkları için [onlardan] hesap sorulacaktır (...)”
- Aynı gazetede 31 Ekim 2004 tarihinde yayımlanan, A.T.nin bir diğer makalesi aşağıdaki kısmı içermekteydi:
“(...) Solcu, bölücü, yıkıcı, ülkenin birliğinden memnun olmayan, ölüm cezasına mahkûm edilmesi gereken (...) yirmi dört [kişi] [tarafından hazırlanan] azınlık hakları ve kültürel haklar olarak adlandırılan rapor”
- Yeniçağ gazetesinde 4 Kasım 2004 tarihinde, A.T. tarafından imzalanan ve bilhassa aşağıdaki sözleri içeren bir diğer makale yayımlanmıştır:
“F.Y., “ikinci Sevr görüşmeleri raporu” olarak nitelendirilebilecek bir raporu yazan ve savunan İbrahim Kaboğlu ve Baskın Oran’a karşı bir protesto hareketinde bulunmuştur” ; “ihanet şebekelerinin liderleri [aşırı sağcı militanlar olan, “idealist”] milyonlarca ülkücü olduğunu söylüyorlar (...), bütün bu insanlar aptaldırlar ve sen zekisin, değil mi? Kaboğlu ve Oran’ın kötü niyeti birçok kez ortaya çıkmıştır. Danışma Kurulunun işleyişindeki usulsüzlükler açıklanmıştır. Neden bu beyler bu raporun hazırlanması sırasında yapılan usulsüzlüklere karşı yükselen protestoları dikkate almıyorlar, [neden] onlar rapor adı verilen bu paçavrayı yırtma haklarını kullanan kişilere saldırmayı tercih ediyorlar?”
- Aynı gazetede 5 Kasım 2004 tarihinde yayımlanan bir diğer makalede, A.T. kendi görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir:
“(...) Azınlıklara ve kültürel haklara ilişkin raporla ortaya çıkan yalakalar ülkenin bütünlüğünü tehdit ediyorlar (...) İbrahim Kaboğlu, “Atatürk Türk demedi, Türkiyeli dedi.” (...) Mustafa Kemal’in sözlerini bile saptıranlar, kötü niyetlerini, bölücü amaçlarını ve hainliklerini ortaya koyuyorlar (...)”
- Aynı gazetede 6 Kasım 2004 tarihinde yayımlanan, A.T.nin bir diğer makalesi aşağıdaki cümle ve ifadeleri içermekteydi:
“Başbakanlık Sekretaryası bünyesinde, Türkiye’nin parçalanması için çalışılıyor ve müdahale etmek istendiğinde, kaba fiziksel güç kullanıldığı söyleniyor (...) ; Dikkat edin, yirmi dört kişi bu rapordan yana oy kullanmış, ancak raporu imzalamamıştır. Hainler, Türkiye’nin zayıfladığı anda ortaya çıkıyorlar. (...) Baş Sevrci Kaboğlu, (...) raporu halka sunacaktı (...) Hiç kimse, bu işin içindeki kanunsuzluğu, kurnazlığı ve ihaneti görmüyor. Onlar, baş Sevrcinin ellerinden raporu almaktan ve bunu yırtmaktan ibaret olan F.Y.nin davranışını kaba olarak nitelendiriyorlar. Biz Sevrciyi ve onun hain işbirlikçilerini tekmeleyerek ve tokatlayarak müdahale etseydik, bu durum kabalık olarak nitelendirilirdi. Bence bu kişileri dövseydik, insanlar rahatlamış olurlardı. Bu Sevrciler, iyi bir dayağı hak ettiler (...) Bu durumda bir darp olmadı ve bununla birlikte, onlara göre paçavrayı yırtmak kabalıktır (...)”
- A.T., 7 Kasım 2004 tarihinde, aynı gazetede yayımlanan makalesinde şunları kaleme almıştır:
“(...) Hiç kimse hain belgeyi [alelacele] yayımlamak istediğimizden bahsetmiyor. Onlar ihanetler üzerinde durmuyorlar, ancak diğer taraftan, F.Y. raporu yırttığında, kabalık ettiğini düşünüyorlar (...) Ve çünkü onlar İbrahim Kaboğlu ve Baskın Oran ile aynı kaptan besleniyorlar.”
-
Başvuranlar, 31 Aralık 2004 tarihinde, A.T. ve söz konusu makaleleri yayımlayan gazetenin sahibi şirket hakkında tazminat davası açmışlardır.
-
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 25 Temmuz 2006 tarihli kararla, ihtilaf konusu makalelerde yer alan ifadelerin makalelerin yazarının ifade özgürlüğünü koruyan hükümlerin kapsamına girdiği gerekçesiyle başvuranların talebini reddetmiştir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, ihtilaf konusu raporun Cumhuriyet Hükümetlerinin politikalarına karşı sert eleştiriler içermesi ve başvuranların paranoyak fikirlerine karşı çıkanları vergilendirmesi nedeniyle, ilgililerin kendilerine karşı şiddete başvurulmaması koşuluyla, aynı tonda yapılan eleştirileri, hatta daha sert olanları da tolere etmeleri gerektiği kanısına varmıştır.
-
Başvuranlar, temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, Asliye Hukuk Mahkemesini, ifade özgürlüklerini kullanırken kendilerini koruyamamakla ve kendilerine yöneltilen hakaretlerin ifade özgürlüğünü koruyan hükümlerin kapsamına girdiği kanısına varmakla suçlamışlardır.
-
Yargıtay, 12 Kasım 2007 tarihli kararla, temyiz edilen kararın usul ve kanuna uygun olduğu ve delil unsurlarının yanlış bir değerlendirmesine dayanmadığı kanaatine vararak, bu kararı onamıştır. Yargıtayın bir üyesi, muhalefet şerhinde, A.T.nin makalelerinin hakaret edici ifadeler içerdiği ve başvuranları hedef gösterdiği gerekçesiyle, ifade özgürlüğü hakkıyla korunduğu şekliyle eleştirme hakkının sınırlarını aştığı kanısına varmıştır. Söz konusu karar, 2 Ocak 2008 tarihinde başvuranların avukatına bildirilmiştir.
C. 50766/10 ve 50782/10 No.lu Başvurular: S.K.nın Makalesine İlişkin Dava
- 27 Ekim 2004 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanan bir makalede, S.K., başvuranların raporu hakkında kendi görüşlerini şu şekilde dile getirmiştir:
“(...) Avrupa Birliğinin 6 Ekim 2004 tarihli “Sakın ilerleme” adlı raporunun ardından, “şartlı bir davranış” olarak, neredeyse tamamı eski (...) komünist olan vahşi batının beslemelerinin, efendilerini takip etmeleri ve hatta efendilerini aşmaları beklenmiştir. Karşılaştırmada yanlış yoktur. Kaplarına yal konulduğunda veya [onlara kemik sözü verildiğinde] yaltaklanan ve kuyruklarını sallayan küçük köpekler gibi kurnazca saldırmaya başlarlar (...) Aramıza sızan Truva atının gözleri, kulakları ve dalağı gibi görünenler, kurnaz gibi görünen aptal ve ahmaklar (...) ; Bu saygısız, hain ve zavallı azınlık tarafından hazırlanan azınlıklara ilişkin söz konusu raporda, daha önce bu türden bir ihanete cüret etmemiş olan sefiller açıkça, Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü hedef alıyorlar (...) ; bütün hayatları boyunca Türk paranoyalarından kurtulamayan bazı zavallılar (...) yeni Sevr emirlerine karşı milletimizin kalbini, aklını ve zekâsını temsil edenlerin uyanık ve kararlı tutumlarını “Sevr paranoyası” olarak nitelendirirler; bunların ortak karakteri dönekliktir (...) ; biri, “20 yaşında komünist olmayan kişi eşektir ve 30 yaşında kapitalist olmayan kişi eşek oğlu eşektir” demiştir. [Avrupa Birliğinin] gözetimi altında [Türkiye’de liberalleri tarif etmek için kullanılan aşağılayıcı ifade] liboş olmak, bu eski komünist döneklere tamamen uygundur.
İnsan Hakları Danışma Kurulu adına azınlıklar hakkında bu skandal raporu kaleme alan bu baskıncı elemana bakınız (...) Bu, bir bilim adamı kisvesi altında gizlenen (...) bu adamın ve kendisi tarafından araç olarak kullanılan azınlığın, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve milletimizin birlik ve barışına haince soktukları ihanet hançeridir!
Hayatı yutmaya ve yemeye bağlı olan başka biri vardır; ne kadar çok yal yerse, o kadar çok alkış alır... Zavallı bir ajan ve bir dönek. Onun penceresi dünyaya değil, midesine mi açık kalır? Bir devlet adamının yanında, bodur fino köpeği büyük fino köpeğine terfi etmek istemiştir. Şimdi o durmadan homurdanıyor. O daha fazla havlamaya [devam ederse], batılı efendilerinin kendisini bir gün insan yapacaklarına inanabilir. Oh zavallı! Tanrı seni yal yiyen olarak yarattı. Biraz sakin ol, [yoksa Rolex’i ön patinin üzerinde mahvedebilirsin]. Yine de kuş beyninle bölmeye, parçalamaya ve homurdanmaya devam et. Ne olursa olsun, seni dinlemek zorunda değiliz. En iyi ihtimalle, dişlerinin arasında birkaç pantolon paçası tutmayı başaracaksın. Senin gibi bir sürü yalaka gördük, biliyorsun, bir taşla ne kadarını feda ettik? Senin gibi soyu sopu belirsiz biri insanlara karşı [havlayabiliyorsa], bizim için ne talihsizlik! Oh çan sesli ve dar soluklu yalaka! Hadi! Salyanı akıt! Ne yazık ki [senin konuşmana izin veriyoruz], ne yazık ki [seni dinliyoruz ve insanların seni dinlemesine izin veriyoruz] (...)”
-
Başvuranlar, 7 Ocak 2005 tarihinde, bu makalenin yazarı ve bunu yayımlayan gazetenin sahibi şirket hakkında hakaret ve iftira nedeniyle tazminat davası açmışlardır.
-
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Haziran 2006 tarihli kararla, başvuranların lehinde bir karar vermiştir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu makalenin kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı ve başvuranların haysiyetine zarar verdiği kanısına vararak, davalı tarafı ilgililere manevi zarar bağlamında tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.
-
Yargıtay (4. Hukuk Dairesi), 31 Ocak 2008 tarihli kararla, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, ihtilaf konusu makalenin birinci kısmının ulusal konulara ilişkin Türk entellektüellerin davranışı hakkında sert bir eleştiriden ibaret olduğunu, Baskın Oran’a ilişkin ikinci kısmın söz konusu rapor hakkında eleştirici bir görüş açıklaması teşkil ettiği ve son kısımda yer alan ifadelerin başvuranlarla ilgili olmadığını tespit etmiştir. Dolayısıyla Yargıtay, söz konusu makalenin başvuranlar hakkında sebepsiz bir saldırı içermediği, ancak başvuranlar tarafından kaleme alınan rapor hakkında alaycı ve sert eleştiriler içerdiği ve kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşmadığı kanaatine varmıştır. Muhalefet şerhinde, Yargıtayın bir üyesi, ilk derece mahkemesinin kararının onanması gerektiği kanısına varmıştır.
-
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 20 Kasım 2008 tarihinde, Yargıtayın kararına uymamaya ve 8 Haziran 2006 tarihinde verdiği kararı sürdürmeye karar vermiştir.
-
Yargıtay Hukuk Daireleri Genel Kurulu, 3 Haziran 2009 tarihinde, 31 Ocak 2008 tarihli bozma kararında sunulan gerekçeleri kabul ederek, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını bozmuştur.
-
Hukuk Daireleri Genel Kurulunun kararı kendisi için bağlayıcı olan Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 3 Aralık 2009 tarihli kararla, başvuranlar tarafından açılan davayı reddetmiştir. Bu karar, 28 Ocak 2010 tarihinde başvuranların avukatına bildirilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
A. 4643 sayılı Kanun’un Ek 5. Maddesi
- 12 Nisan 2001 tarihli 4643 sayılı Kanun’un Ek 5. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“İnsan haklarına ilişkin olarak ilgili Devlet kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları arasında iletişim sağlamak ve insan haklarını kapsayan ulusal ve uluslararası konularda danışma organı olarak görev yapmak üzere, Başbakanın görevlendireceği bir Devlet bakanına bağlı olarak İnsan Hakları Danışma Kurulu oluşturulmuştur. Danışma Kurulu, insan hakları ile ilgili bakanlık, kamu kurum ve kuruluşları ile meslek kuruluşları temsilcileri, insan hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve bu alanda yayınları ve çalışmaları bulunan kişilerden oluşur. Danışma Kuruluna, kendi üyeleri arasından seçeceği bir başkan başkanlık eder. Danışma Kurulunun sekretarya hizmetleri İnsan Hakları Başkanlığınca yerine getirilir. Danışma Kurulunun giderleri Başbakanlık bütçesinden karşılanır.”
B. 18 Nisan 2018 Tarihli Anayasa Mahkemesi Kararı
-
Anayasa Mahkemesi, azınlık hakları ve kültürel haklar raporunun ifşa edilmesinin ardından aldığı ölüm tehditleriyle ilgili bu başvuranın şikâyetinin ardından açılan ceza davasına ilişkin başvuran Baskın Oran tarafından yapılan bireysel başvuru (No. 2014/4645) hakkında karar vermiştir. Yaklaşık beş yıl dokuz ay süren bu ceza davasının sonunda, ceza mahkemeleri, bu hükmün açıklanmasının geri bırakılmasından önce, ilgili suç için öngörülen asgari cezayı kabul ederek, tehditte bulunan kişiyi bir yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmişlerdir. Söz konusu ceza davasının, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından (Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunu oluşturan 6216 sayılı Kanun’un ilgili hükümlerinin metniyle ilgili olarak bk., Hasan Uzun/Türkiye (k.k.), No. 10755/13, § 25, 30 Nisan 2013) 5 Mart 2014 tarihinde sona ermesi nedeniyle, başvuran, bu ceza davasına ilişkin şikâyetlerini sunmak için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma imkânına sahipti. Başvuran, bireysel başvurusu çerçevesinde, söz konusu ceza yargılamasının, uzun sürmesi ve tehditlerde bulunan kişinin etkili bir şekilde cezalandırılmaması nedeniyle etkin olmadığını ileri sürerek, yaşam hakkı ile ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
-
Anayasa Mahkemesi, 18 Nisan 2018 tarihinde verdiği kararla, adli makamların ilgiliye yöneltilen ölüm tehditlerine karşı verdiği cevabın caydırıcı olmadığı gerekçesiyle başvuranın yaşam hakkının ve ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Başvuranın ifade özgürlüğüne ilişkin olarak, Anayasa Mahkemesi, ifade özgürlüğü konusunda pozitif yükümlülüklerin, diğerlerinin yanı sıra, devletlere, yazarların veya gazetecilerin korunmasına ilişkin etkili bir sistem kurarak, bütün ilgili kişilerin kendilerine görüş ve düşüncelerini korkmadan ifade etme imkânı vererek, kamuoyu tartışmalarına katılmalarına elverişli bir ortam oluşturma yükümlülüğünü de kapsadığını hatırlatmıştır. Anayasa Mahkemesi ardından, başvuranın kariyerinin önemli bir kısmı boyunca azınlık hakları üzerinde çalıştığını ve benzer konular hakkında çalışmaya devam ettiğini kaydetmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın azınlık haklarına ilişkin çalışmaları nedeniyle aldığı ölüm tehditleriyle ilgili olarak adli makamların yürüttükleri etkin olmayan soruşturma ve yargılamaları dikkate alarak, ilgilinin bu çalışmaların güvenli bir şekilde sürdürülmesine elverişli bir ortamdan yararlanamadığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, etkin olmayan adli davaların başvuranın ifade özgürlüğünü kullanması üzerinde caydırıcı bir etki oluşturduğunu göz önünde bulundurarak, somut olayda, makamların ifade özgürlüğünden doğan pozitif yükümlülüklerini yerine getirmedikleri sonucuna varmıştır.
-
Anayasa Mahkemesi, kararının ilgili uluslararası hukuka yer verilen kısmında, özellikle Devletin ifade özgürlüğü konusundaki pozitif yükümlülüklerine ilişkin ilkeleri dile getirmek amacıyla Mahkemenin Özgür Gündem/Türkiye (No. 23144/93, AİHM 2000‑III) ve Dink/Türkiye (No. 2668/07 ve diğer 4 başvuru, 14 Eylül 2010) kararlarına atıfta bulunmuştur.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA
- Üç başvurunun olaylar bakımından ve hukuken benzer olması nedeniyle, Mahkeme, İç Tüzüğü’nün 42. maddesinin 1. fıkrasının imkân verdiği üzere, bu başvuruları birleştirmeye karar vermektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
48. Başvuranlar, Sözleşme’nin 8. maddesine dayanarak, kendi ifadelerine göre, haklarında hakaret, tehdit ve nefret söylemleri içeren, itibarlarına zarar veren ve kamuoyunun yönünü kendileri aleyhine çevirecek nitelikte “manevi linç” kampanyasına katılan basın makaleleri nedeniyle maruz kaldıklarını iddia ettikleri manevi zarara ilişkin tazminat elde edememelerinden şikâyet etmektedirler.
49. Dahası, başvuranlar, Sözleşmenin 2. maddesini ileri sürerek, 1759/08 No.lu başvuru kapsamında, kendi ifadelerine göre, kendilerini hedef olarak gösteren ve yaşamları için bir tehdit oluşturan bu linç kampanyası çerçevesinde kendilerini korumak için makamların, gerekli tedbirleri almadıklarını iddia etmektedirler. Bu bağlamda, başvuranlar, Türkiye’de, toplumun çoğunluğunun görüşlerinden farklı düşünceleri dile getiren kişileri hedef göstererek, bu kişileri yıldırma, korkutma, tehlikeye atma ve hatta ortadan kaldırmayı amaçlayan söz konusu uygulamanın olağan olduğunu ve son yıllarda, Fırat Dink gibi, öldürülen akademisyenler ve gazetecilerin bu uygulamanın somut örnekleri olduklarını ifade etmektedirler. Dolayısıyla başvuranlar, ulusal makamları, basın makalelerinde yer alan, haklarındaki nefret söylemleri ve şiddet çağrılarına karşı kendilerini korumasız bırakmakla ve böylelikle, kendilerine yöneltilen ölüm tehditlerini teşvik etmeye katkıda bulunmakla suçlamaktadırlar.
50. Mahkeme, başvuranların ölüm tehditleri ve şiddet içerikli tepkilere karşı makamlar tarafından korunmadıkları iddiasına ilişkin olarak, ilgililerin ihtilaf konusu makaleler sonucunda kendilerine yönelik işlenmesi muhtemel somut bir şiddet eylemine dair herhangi bir unsur sunmadıklarını kaydetmektedir. Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşme’nin 2. ve 3. maddeleri kapsamına giren bir muamele ciddiyeti taşımayan bir muamelenin, bununla birlikte, özel hayat açısından Sözleşme’nin 8. maddesini ihlal edecek derecede fiziksel ve ruhsal bütünlüğe zarar verebileceğini hatırlatmaktadır (Király ve Dömötör/Macaristan, No. 10851/13, § 42, 17 Ocak 2017). Mahkeme ayrıca, başvuranların somut olayda kullandıklarının anlaşıldığı tek hukuk yolunun, ihtilaf konusu makalelere karşı açtıkları tazminat davalarına ilişkin başvuru yolu olduğunu kaydetmektedir.
51. Mahkeme, başvuranların, Sözleşme’nin 2. ve 8. maddeleri bağlamındaki şikâyetlerinde esasen, ulusal makamların bu makalelerin sebep olabileceği zararlara karşı kendilerinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü koruyamamalarından şikâyet ettikleri kanısına varmaktadır. Olay ve olguların hukuki nitelendirmesini yapmakla görevli olan Mahkeme, tarafların olaylara atfettikleri hukuki nitelendirmeye bağlı kalmadığını hatırlatmaktadır. Somut olayda, Mahkeme, başvuranların şikâyetlerini dile getirme şeklini ve sonucuna itiraz ettikleri yargılamaların niteliğini göz önünde bulundurarak, ileri sürülen olayların yalnızca Sözleşme’nin 8. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes özel hayatına ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
52. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin kabul edilemezlik itirazını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, başvuranları, kendi ifadesine göre, ilke olarak, itibarın korunması hakkı çerçevesinde yasa dışı müdahale iddiaları durumunda etkin bir hukuk yolu olarak görülmesi gereken, tekzip hakkına ilişkin prosedürü kullanmamakla suçlamaktadır. Hükümet, bu bağlamda, Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin verdiği bir karara atıfta bulunmaktadır.
53. Başvuranlar, bu duruma cevap olarak, tekzip hakkına ilişkin prosedürün ihtilaf konusu makalelerin yalnızca düzeltilebilecek türden yanlış bilgileri değil, kendilerine yönelik küçük düşürücü ifade, hakaret ve tehditler de içermesi nedeniyle, kendileri açısından etkin bir hukuk yolu teşkil etmediğini ifade etmektedirler.
54. Mahkeme, bir başvuranın görünüşte etkili ve yeterli olan iç hukuk yollarını olağan şekilde kullanmış olması gerektiğini ve bir hukuk yolu kullanıldığında, uygulamada aynı amacı taşıyan başka bir hukuk yolunun kullanılmasının gerekli olmadığını hatırlatmaktadır (Kozacıoğlu/Türkiye [BD], No. 2334/03, § 40, 19 Şubat 2009). Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından yorumlanan ve uygulanan iç hukuka göre, itibarın korunması hakkının ihlal edildiği yönündeki şikâyetlere ilişkin olarak iç hukukta mevcut olan etkili ve uygun başvuru yolunun hukuk mahkemelerinde tazminat davası açmak olduğunu hatırlatmaktadır (Yakup Saygılı/Türkiye (k.k.), No. 42914/16, § 39, 11 Temmuz 2017). Mahkeme, öte yandan, insanlık onurunu ve haysiyetini zedeleyen veya gerçeğe aykırı yayın yapılması durumunda iç hukukun öngördüğü gibi, tekzip hakkına ilişkin prosedürün istisnai ve acil bir prosedür kapsamına girdiğini gözlemlenmektedir (Eker/Türkiye, No. 24016/05, §§ 15 ve 29, 24 Ekim 2017).
55. Mahkeme, somut olayda, başvuranların ihtilaf konusu makalelerin kendilerine yönelik hakaret edici ve tehdit edici içerikleri nedeniyle özel hayatlarını ihlal ettiği iddiasıyla hukuk mahkemelerinde tazminat davaları açtıklarını kaydetmektedir. Mahkeme, buna ek olarak, başvuranlarca ulusal mahkemeler önüne taşınan sorunun, ihtilaf konusu makalelerin içerdiği olgusal hataların hızlı bir şekilde düzeltilmesinin gerekli olup olmadığı değil, bu makalelerin yayımlanmasının basın özgürlüğünün sınırlarını aşıp aşmadığı ve başvuranların özel hayatına zarar verip vermediği hususlarıyla ilgili olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, son olarak, somut olayda, başvuranlar tarafından açılan tazminat davasının kendilerine, yukarıda belirtilen makalelerden dolayı özel hayata saygı haklarına verilen zararların tespit edilmesini sağlama ve gerektiğinde, tazminat elde etme imkânı sunduğunu gözlemlemektedir.
56. Dolayısıyla, Mahkeme, mevcut davaya ilişkin koşullarda, başvuranlara en iyi telafi imkânı sunan hukuk yolunun, tazminat davası olduğu kanısına varmaktadır. Sonuç olarak, Hükümetin itirazı reddedilmelidir.
57. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
a) Başvuranlar
58. Başvuranlar, azınlıkların statüsü, vatandaşlık, kimlik, eşitlik ve ayrımcılığın önlenmesi gibi konulara yoğunlaşan raporlarının, Türkiye coğrafyasının parçalanmasına bağlı yaşanan travmayı canlandıracak nitelikte olmadığını ileri sürmektedirler.
59. Başvuranlar, devlet makamlarının, kendi ifadelerine göre, siyasi sorumlular ve memurlar tarafından haklarında yayımlanan eleştirel açıklamalarla teşvik edilen, aşırı milliyetçi yazarların hakaret ve tehdit edici yazılarına karşı kendilerini korumak için gerekli tüm tedbirleri almadıklarını belirtmektedirler. Başvuranlar, kendi ifadelerine göre, yalnızca eleştirel görüşler değil, ağır hakaret ve tehditler de içeren ihtilaf konusu makalelerin ifade özgürlüğünün kullanılmasına ilişkin sınırlar içinde yer aldığının değerlendirilemeyeceğini eklemektedirler.
b) Hükümet
60. Hükümet, - bir kamu kuruluşu olan - İnsan Hakları Danışma Kurulu bünyesinde başvuranların görevleri ve bu kuruluşun insan hakları alanında hükümet politikalarını yönlendirmek veya etkilemekten ibaret olan misyonu göz önünde bulundurulduğunda, başvuranların siyasetçilerin statüsüne benzer istisnai bir statüye sahip olduklarını ve dolayısıyla, sıradan memurlar olarak değerlendirilemeyeceklerini ileri sürmektedir. Dahası, Hükümet, başvuranların Başbakanlığa bağlı resmi bir kurum bünyesindeki görevlerini dikkate alarak, başvuranların eleştiriye daha açık olmaları gerektiği kanaatine varmaktadır. Öte yandan, Hükümet, Danışma Kurulundaki faaliyetleri çerçevesinde başvuranlar tarafından hazırlanan raporun sebep olduğu eleştirilerin, ilgililer hakkında değil, ancak - Başbakanlığın gözetimi altında bir devlet kurumu olan - Danışma Kurulu bünyesinde yerine getirdikleri görev hakkında yapıldığını ifade etmektedir.
61. Hükümet ardından, metnin kabul edilmesine ilişkin usulsüzlük iddialarıyla ilgili, başvuranların ideolojik duruşunun göstergesi olarak algılanabilecek, vatandaşlık, kimlik, ana dil ve eşitlik gibi tartışmalı konulara ilişkin raporun “devrimci” içeriğinin toplumun dikkatini çektiğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla, Hükümet, ihtilaf konusu makalelerin kamu yararı tartışmasına katkı sağladığı kanısına varmaktadır.
62. Öte yandan, Hükümet, ihtilaf konusu makalelerde yer alan eleştiri ve yorumların, değer yargılarını oluşturduğu ve olgusal bir temelden yoksun olmadığı kanaatine varmaktadır. Bu bağlamda, Hükümet, azınlıkların statüsü, vatandaşlığın tanımı, alt/üst-kimlik kavramları ve Devletin resmi dili konusuna ilişkin raporda yapılan önerilerin ihtilaf konusu makalelerin olgusal dayanağını oluşturduğunu ifade etmektedir. Ayrıca, başvuranlara karşı yöneltilen eleştirilerin olgusal temeline ilişkin olarak, Hükümet, bazı siyasi sorumluların, bu türden bir raporu talep etmedikleri ve rapor metninin kabul edilmesi sırasında usulsüzlüklerin meydana geldiği yönündeki açıklamalarına ve kamuoyunda tanınan başvuranların ideolojik konumlarına atıfta bulunmaktadır. Hükümet, ihtilaf konusu makalelerin yazarlarının, Mahkeme tarafından kendi içtihadında gazetecilere tanınan bir serbestlik olan, belirli bir derecede mübalağaya başvurduklarını eklemektedir.
63. Hükümet ayrıca, başvuranlara yönelik olumsuz tepkilerin ihtilaf konusu makalelerden kaynaklanmadığı ancak, kaçınılmaz olarak, yakın tarihte “Türkiye’nin parçalanmasıyla” oluşan travmadan kaynaklandığı kanısına varmaktadır. Hükümet, bu bağlamda, makamlar tarafından ilgililere yeterli bir korumanın sağlandığını belirtmektedir.
64. Hükümet, son olarak, ulusal mahkemelerin, kendi ifadesine göre, ihtilaf konusu makalelerin kamu yararı tartışmasına olan katkısını, yayınların bağlamını, başvuranların Danışma Kurulu bünyesinde yerine getirdikleri görevleri, raporda sunulan önerilerde ileri sürülen kamu politikaları çerçevesinde köklü paradigma değişikliğini ve başvuranların raporlarında ideolojik rakiplerini paranoyak olarak göstererek bu rakiplerine karşı yaptıkları saldırıyı göz önünde bulundurarak, Mahkemenin içtihadına uygun bir denge kurdukları kanısına varmaktadır.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
a) Genel İlkeler
65. Mahkeme, öncelikle, özel hayat kavramının kişinin ismi, imajı ve fiziksel ve ruhsal bütünlüğü gibi kimliğine ilişkin unsurları içeren geniş bir kavram olduğunu hatırlatmaktadır (Von Hannover/Almanya, No. 59320/00, § 50, AİHM 2004‑VI). Kişinin itibarının korunması hakkının, özel hayata saygı hakkının bir unsuru olarak Sözleşme’nin 8. maddesinin kapsamına girdiği Mahkeme içtihadında kabul edilmektedir (Axel Springer AG/Almanya [BD], No. 39954/08, § 83, 7 Şubat 2012, Delfi AS/Estonya [BD], No. 64569/09, § 137, AİHM 2015, Bédat/İsviçre [BD], No. 56925/08, § 72, AİHM 2016, ve Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve diğerleri/Bosna-Hersek [BD], No. 17224/11, § 76, AİHM 2017). Mahkeme, daha önce, bir kişi kamu tartışması kapsamında eleştirilere konu edilse bile, bu kişinin itibarının, kişinin özel hayatı kapsamına giren kişisel kimliğinin ve ruhsal bütünlüğünün bir parçası olduğu kanısına varmıştır (Pfeifer/Avusturya, No. 12556/03, § 35, 15 Kasım 2007, ve Petrie/İtalya, No. 25322/12, § 39, 18 Mayıs 2017). Aynı değerlendirmeler, kişinin onuru için de geçerlidir (Sanchez Cardenas/Norveç, No. 12148/03, § 38, 4 Ekim 2007, ve A./Norveç, No. 28070/06, § 64, 9 Nisan 2009). Bununla birlikte, Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanması için, itibara verilen zararın belirli bir ağırlık eşiğine ulaşması ve özel hayata saygı gösterilmesi hakkının kişisel olarak kullanılmasına zarar verecek nitelikte olması gerekmektedir (yukarıda anılan Axel Springer AG kararı, § 83, yukarıda anılan Delfi AS kararı, § 137, yukarıda anılan Bédat kararı, § 72 ve yukarıda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve diğerleri kararı, § 76).
66. Mahkeme ardından, basın özgürlüğünün, demokratik bir toplumun iyi işlemesi açısından temel ve önemli bir rol oynadığını hatırlatmaktadır. Basının özellikle, başkasının itibarının ve haklarının korunması konusunda bazı sınırları aşmaması gerekse de, basının görevi, yargının yönetimine ilişkin konular da dâhil olmak üzere, kamu menfaatini ilgilendiren tüm konularda, görevlerine ve sorumluluklarına saygı çerçevesinde, bilgi ve fikirleri iletmektir. Ulusal makamların sahip olduğu takdir yetkisi de, demokratik bir toplumun basının kaçınılmaz “bekçi köpeği” rolünü oynamasını sağlama yönündeki menfaatiyle sınırlandırılmıştır (bk., diğer birçok karar arasından, Bladet Tromsø ve Stensaas/Norveç [BD], No. 21980/93, § 59, AİHM 1999-III, Thoma/Lüksemburg, No. 38432/97, § 45, AİHM 2001-III, ve Amorim Giestas ve Jesus Costa Bordalo/Portekiz, No. 37840/10, § 25, 3 Nisan 2014). Bununla birlikte, gazeteciler doğru olaylara dayanarak, iyi niyetle hareket etmeli ve gazetecilik etik kurallarına saygı çerçevesinde “güvenilir ve kesin” bilgiler sunmalıdırlar (Fressoz ve Roire/Fransa [BD], No. 29183/95, § 54, AİHM 1999-I, Fransa Radyosu ve diğerleri/Fransa, No. 53984/00, § 37, AİHM 2004-II, ve July ve Sarl Libération/Fransa, No. 20893/03, § 69, AİHM 2008). Bu nedenle, gazetecilik özgürlüğünün kullanılması çerçevesinde belirli bir derece “mübalağa” veya “kışkırtmaya” izin verilmektedir (yukarıda anılan Fressoz ve Roire kararı, § 45, ve Mamère/Fransa, No. 12697/03 § 25, AİHM 2006-XIII).
67. Bununla birlikte, Mahkeme, kötü niyetle gerçeğin çarpıtılmasının bazı durumlarda kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşabileceğini kabul etmektedir: Gerçeğe uygun bir iddiaya, kamuoyu nazarında yanlış bir imaj yaratması muhtemel ek vurgular, değer yargıları, varsayımlar, hatta imalar eşlik edebilmektedir (bk., örnek olarak, Vides Aizsardzības Klubs/Letonya, No. 57829/00, § 45, 27 Mayıs 2004). Dolayısıyla, bilgilendirme görevi, zorunlu olarak, görev ve sorumluluklar ile basın organlarının kendiliğinden uymaları gereken sınırları içermektedir. Bu durum özellikle, basında yer alan söylemlerin belirli derecede önem taşıyan olayları isimleri zikredilen kişilere atfetme eğiliminde olması halinde geçerlidir, zira bu türden bir itham, söz konusu kişileri kamuoyu tarafından cezalandırılması için hedef gösterme riski taşımaktadır (Falakaoğlu ve Saygılı/Türkiye, No. 11461/03, § 27, 19 Aralık 2006).
68. Mahkeme ayrıca, diğer kararlar arasından, Lingens/Avusturya (8 Temmuz 1986, § 46, A serisi No. 10) ve Oberschlick/Avusturya ((No. 1), 23 Mayıs 1991, § 63, A serisi No. 204) kararlarında, olgusal ifadeler ile değer yargıları arasında bir ayrım yaptığını hatırlatmaktadır. Olgusal ifadelerin gerçekliği kanıtlanabilirken, değer yargılarının doğruluğu ispat edilmeye elverişli değildir ve bu durumda, yerine getirilmesi imkânsız olan ispat yükümlülüğü, Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından korunan hakkın temel unsuru olan düşünce özgürlüğünü ihlal etmektedir (De Haes ve Gijsels/Belçika, 24 Şubat 1997, § 42, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1997-I). Bununla birlikte, değer yargısının söz konusu olması durumunda, müdahalenin orantılılığı, ihtilaf konusu sözlerin dayandığı yeterli bir “olgusal temelin” varlığına bağlıdır: Aksi takdirde, bu değer yargısının aşırı olduğu ortaya çıkabilecektir (yukarıda anılan De Haes ve Gijsels kararı, § 47, Oberschlick/Avusturya kararı (No. 2), 1 Temmuz 1997, § 33, Derleme 1997-IV, Brasilier/Fransa, No. 71343/01, § 36, 11 Nisan 2006, ve Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa [BD], No. 21279/02 ve 36448/02, § 55, AİHM 2007‑IV). Bir fiil isnadını değer yargısından ayırt etmek için, davanın koşullarını ve sözlerin genel tonunu göz önünde bulundurmak gerekmektedir (yukarıda anılan Brasilier kararı, § 37), zira kamu menfaatini ilgilendiren konularla ilgili iddialar, bu bağlamda, olgusal ifadelerden ziyade değer yargılarını teşkil edebilmektedir (Paturel/Fransa, No. 54968/00, § 37, 22 Aralık 2005).
69. Mahkeme ayrıca, Sözleşme tarafından eşit bir şekilde korunan iki hak arasında ortaya çıkan bir uyuşmazlık hakkında karar vermeye davet edildiğinde, söz konusu menfaatler arasında bir denge kurmakla yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır. Başvurunun sonucu, başvurunun, ihtilaf konusu makaleye konu edilen kişi tarafından Sözleşme’nin 8. maddesi açısından veya söz konusu makalenin yazarı tarafından Sözleşme’nin 10. maddesi açısından Mahkeme önüne getirilmiş olmasına göre, ilke olarak, değişemeyecektir. Nitekim, bu haklar, ilk bakışta (“a priori”) eşit şekilde saygı duyulmasını gerektirmektedir (Hachette Filipacchi Associés (ICI PARIS)/Fransa, No. 12268/03, § 41, 23 Temmuz 2009, Timciuc/Romanya (k.k.), No. 28999/03, § 144, 12 Ekim 2010, Mosley/Birleşik Krallık, No. 48009/08, § 111, 10 Mayıs 2011, ve Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa [BD], No. 40454/07, § ..., AİHM 2015 (özetler) § 91). Dolayısıyla, takdir yetkisi her iki durumda da aynı olmalıdır (Von Hannover/Almanya (No.2) [BD], No. 40660/08 ve 60641/08, § 106, AİHM 2012, yukarıda anılan Axel Springer AG kararı, § 87, ve yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés kararı § 91).
70. Dahası, Mahkeme, mevcut davaya benzer olan davalarda, Devletin, Sözleşme’nin 8. maddesinden doğan pozitif yükümlülükleri çerçevesinde, başvuranın özel hayatına saygı hakkı ile karşı tarafın Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü hakkı arasında adil bir denge kurup kurmadığını tespit etmekle yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Petrie/İtalya kararı, § 40). Mahkeme, birçok kararda, özel hayata saygı hakkı ile ifade özgürlüğü hakkı arasında bir dengenin kurulması için ilgili kriterleri şu şekilde özetlemiştir: Kamu menfaatine ilişkin bir tartışmaya katkı, ilgili kişinin ünü, röportajın konusu, ilgili kişinin önceki davranışları, yayının içeriği, şekli ve sonuçları ile gerektiği takdirde, davanın koşulları (yukarıda anılan Von Hannover kararı, (No. 2) [BD] kararı, §§ 108-113, ve yukarıda anılan Axel Springer AG kararı, §§ 89-95; ayrıca bk., yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés kararı, § 93). Bu iki hak arasındaki denge, Mahkeme içtihadında düzenlenen kriterlere uygun olarak sağlandığı takdirde, Mahkeme’nin kendi görüşünü ulusal mahkemelerin görüşünün yerine koyması için ciddi sebeplerin bulunması gerekmektedir (Palomo Sánchez ve diğerleri/İspanya [BD], No. 28955/06, 28957/06, 28959/06 ve 28964/06, § 57, AİHM 2011).
71. Son olarak, Mahkeme, mevcut davada başvuranların ifade özgürlüklerini kullanmaları nedeniyle özel hayatlarına saygı haklarının ihlal edildiği iddialarını dikkate alarak, bu bağlamda, bu özgürlüğün gerçekte etkili bir şekilde kullanılmasının yalnızca, devletin her türlü müdahaleden kaçınma yükümlülüğüne bağlı olmadığını, aynı zamanda bireylerin kendi aralarındaki ilişkilerinde bile pozitif koruma tedbirlerinin alınmasını da gerektirebileceğini hatırlatmaktadır. Gerçekte, bazı durumlarda, Devletin, özel kişilerden kaynaklanan ihlallere karşı dahi, ifade özgürlüğü hakkını koruma yönünde pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır (yukarıda anılan Palomo Sánchez ve diğerleri kararı, § 59 ve Appleby ve diğerleri/Birleşik Krallık kararı, No. 44306/98, § 39, AİHM 2003‑VI).
b) Bu İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
72. Mahkeme, mevcut başvuruların, içerikleri itibariyle, başvuranların, özel hayatlarına ve özellikle, itibarlarına zarar verdiğini iddia ettikleri basın makaleleriyle ilgili olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, itibarın korunması hakkına ilişkin olarak, özel hayatın bir unsuru olarak, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına giren bir hakkın söz konusu olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda 65. paragraf). Mahkeme, somut olayda, ihtilaf konusu makalelerde başvuranlara yönelik yapılan sert eleştirileri göz önünde bulundurarak, ilgililerin itibarına verilen zararın Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanması için gereken ağırlık eşiğine ulaştığı kanısına varmaktadır.
73. Mahkeme ardından, başvuranların Devletin işlediği bir eylemden değil, Devletin söz konusu makaleler nedeniyle ilgililerin özel hayatına verilen zararlara karşı ilgililerin özel hayatını koruyamamasından şikâyet ettiklerini kaydetmektedir. Dolayısıyla, davaya ilişkin koşullarda, ulusal mahkemelerin iddia edilen zararlara karşı başvuranları koruyup koruyamadıklarını araştırma görevi Mahkemeye aittir. Bu amaçla, Mahkeme, davaya ilişkin ihtilaf konusu koşulları, kendi içtihadından doğan ilgili kriterler ışığında değerlendirecektir (yukarıda 70. paragraf).
74. Mahkeme öncelikle, başvuranların insan hakları alanında uzman üniversite profesörü olduklarını ve olayların meydana geldiği dönemde, insan hakları konularında Hükümete danışmanlık sağlamakla yükümlü bir kamu kuruluşu olan İnsan Hakları Danışma Kuruluna üye olarak atandıklarını gözlemlemektedir (yukarıda 6. paragraf). Mahkeme, belirli konularda kamu makamları tarafından atanan uzmanların statü ve görevlerine benzeyen, ilgililerin Danışma Kurulu’ndaki statü ve görevleri ile bu Kurul’a atfedilen danışmanlık görevini göz önünde bulundurarak, başvuranların, daha fazla hoşgörü göstermeleri gereken siyasetçilere benzetilemeyeceği kanaatine varmaktadır (Nilsen ve Johnsen/Norveç [BD], No. 23118/93, § 52, AİHM 1999‑VIII). Dolayısıyla, başvuranlar hakkında dile getirilen eleştirilerin Danışma Kurulu bünyesindeki görevleri çerçevesinde gerçekleştirdikleri çalışmalara dayanması nedeniyle, ilgililerin bu eleştiriler karşısında daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiği kabul edilemez.
75. Daha sonra, Mahkeme, ihtilaf konusu basın makalelerinin içeriğinde, yazarlarının Danışma Kurulu tarafından benimsenen, azınlık haklarına ve kültürel haklara ilişkin rapora yönelik tepkilerinin yer aldığını gözlemlemektedir. Medya organları tarafından yayımlanan, kamuoyunda güçlü bir polemiğe neden olan bu rapor, Türkiye’de azınlık hakları ve kültürel haklar konusunda karşılaşılan sorunlara çözüm getirdiği kabul edilen önerileri içermekteydi ve genel olarak, daha önceki hükümetler tarafından izlenen bir politika olan, tek kültürlü ve homojen bir ulus fikrinden, çağdaş Avrupa demokrasilerinde benimsenen bir model olan, çok kimlikli, çok kültürlü, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplum anlayışına geçişi savunmaktaydı (yukarıda 8. ve 9. paragraflar). Dolayısıyla, bu rapora ilişkin söz konusu makalelerde, kamu menfaatiyle ilgili güncel konular ele alınmıştır.
76. Ardından, ihtilaf konusu yazıların içeriğini titizce inceleyen Mahkeme, bu yazıların hem söz konusu rapora hem de yazarlarına atıflarda bulunarak, bazen doğrudan ve keskin bir şekilde bazense alaycı bir şekilde ifade edilmiş sert eleştiriler içerdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, bu bağlamda, söz konusu makalelerin şüphesiz, bir taraftan, raporu hazırlayan çalışma grubunun ve Danışma Kurulu’nun başkanlık görevleri (yukarıda 7. paragraf) ve diğer taraftan ise, kamuoyunca bilinen ve Hükümete göre, rapora da yansıyan, konuya ilişkin görüşleri (yukarıda 61. paragraf) nedeniyle, başvuranların makalelerde raporun başlıca yazarları olarak sunulduğunun anlaşıldığını kaydetmektedir.
77. Mahkeme, ihtilaf konusu makalelerin, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, başvuranların iyi niyetini ve dürüstlüğünü sorguladığını ve bu makalelerde, başvuranların Türk milletinin menfaatleri konusunda hassasiyet göstermeyen, dış güçler tarafından yönlendirilen ve parayla tutulan entellektüeller olarak ele alındığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, makaleler, başvuranları özellikle, isimleriyle belirterek, ihanet içinde olmakla (yukarıda 26, 29 ve 31. paragraflar), Sevrci olmakla (yukarıda 26, 28 ve 30. paragraflar) - yani Türkiye’nin parçalanmasını destekleyen kişiler olmakla (yukarıda 8. paragraf) -, kötü niyetli olmakla (yukarıda 28 ve 29. paragraflar) ve “(...) kaptan beslenmekle” (yukarıda 31. paragraf) suçlamıştır. Ayrıca, söz konusu makalelerde, Danışma Kurulu’nun üyelerini ve özellikle, - muhtemelen başvuranların da dâhil edildiği – rapora öncülük eden başlıca kişileri nitelendirmek için -, bu defa isimlerini belirtmeksizin,–- “hain” (yukarıda 15, 28, 30 ve 36. paragraflar), “ölüme mahkûm edilmesi gereken (...) yıkıcı kişiler” (yukarıda 27. paragraf), “yalaka” (yukarıda 29 ve 36. paragraflar), “sinsilik” (yukarıda 30. paragraf), “vahşi batının beslemeleri” (yukarıda 36. paragraf), “küçük köpekler” (yukarıda 36. paragraf), “aramıza sızan Truva atı” (yukarıda 36. paragraf), “sefiller” (yukarıda 36. paragraf), “dinden dönmüşler” (yukarıda 36. paragraf), “ajan” (yukarıda 36. paragraf), “kaniş” (yukarıda 36. paragraf) ve “soyu sopu belirsiz” (yukarıda 35. paragraf) gibi ifadeler kullanılmıştır.
78. Mahkeme, bu makalelerin yukarıda belirtildiği şekliyle, içerikleri göz önünde bulundurulduğunda, değer yargısı niteliği taşıdığı kanısına varmaktadır. İhtilaf konusu makalelerde başvuranlara yönelik dile getirilen sert eleştirilerin, özellikle raporda geliştirilen ve konuya ilişkin temel bir zihniyet değişikliğini içeren fikir ve öneriler nedeniyle, olayların meydana geldiği dönemde Türkiye’de azınlık haklarının korunması alanında mevcut mevzuat ve uygulamalardan farklı olan söz konusu raporun içeriğine atıfta bulunduğunu tespit etmektedir.
79. Dolayısıyla, Mahkeme, söz konusu makalelerin, toplum düzeninde azınlıkların yeri ve haklarına ilişkin, yukarıda belirtilen raporun başlattığı bir kamu menfaati tartışmasının itiraz edilemez bir parçası olduğunu tespit etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, basının oynadığı “bekçi köpeği” rolünün, gazetecilere, bir kamu tartışması kapsamında, belirli bir derecede mübalağaya veya kışkırtmaya, hatta sertliğe başvurma imkânı verdiğini hatırlatmaktadır. Genel menfaati ilgilendiren bir kamu tartışmasında yer alan bireylerin, özellikle itibara ve başkalarının haklarına saygı gösterilmesine ilişkin bazı sınırları aşmamaları gerekse de, belirli bir derecede mübalağaya, hatta kışkırtmaya başvurmalarına, yani az derecede ölçüsüz ifadeler kullanmalarına izin verilmektedir (Kuliś/Polonya, No. 15601/02, § 47, 18 Mart 2008). Dahası, ihtilaf konusu makalelerden bazılarında - özellikle S. K.’nın Akşam gazetesinde yayımlanan makalesinde (yukarıda 36. paragraf) - hiciv üslubuna başvurulduğunu göz önünde bulundurarak Mahkeme, hicvin, kendisini nitelendiren gerçekliğin abartılması ve bozulması yoluyla, doğal olarak, kışkırtma ve ayaklandırmayı hedefleyen, sanatsal bir ifade ve sosyal bir yorumlama şekli olduğunu hatırlatmakta (Vereinigung Bildender Künstler/Avusturya, No. 68354/01, § 33, 25 Ocak 2007) ve hicvin kamu tartışmasına katkı sağladığı kanaatine varmaktadır.
80. İhtilaf konusu makalelerde yer alan bazı bölümlerin incitici niteliğine ilişkin olarak Mahkeme, incitici sözlerin, sebepsiz yere aşağılama anlamına gelmesi halinde, örnek olarak şayet bunun tek amacı hakaret olursa, bu sözlerin ifade özgürlüğünün korunması kapsamından çıkabileceğini hatırlatmaktadır; buna karşın, kaba ifadelerin kullanılması tek başına, incitici bir sözün değerlendirilmesinde belirleyici değildir, zira tamamen stilistik bir amaç da taşıyabilmektedir (Tuşalp/Türkiye, No. 32131/08 ve 41617/08, § 48, 21 Şubat 2012).
81. Somut olayda, Mahkeme, ihtilaf konusu makalelerde, yazarlarının, Danışma Kurulu’nun raporu hakkındaki tepki ve öfkesini göstermek ve kamuoyu nazarında, başvuranların da aralarında bulunduğu, bu metnin yazarlarının güvenilirliğini azaltmak için sert ifadeler kullanıldığı kanısına varmaktadır. Mahkeme, söz konusu makalelerin kışkırtıcı, tahrik edici ve biraz incitici olan üslup ve içeriğinin, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, yeterli bir olgusal temelden yoksun olarak ve Türk toplumu için önemli meseleleri konu alan raporla ilgili sert kamu tartışması bağlamında, sebepsiz yere hakaret edici olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır.
82. Ardından Mahkeme, başvuranların, ihtilaf konusu makalelerde şiddete çağrı ve kendileri hakkında nefret söylemi olarak nitelendirdikleri bölümlerin de yer aldığı yönünde dile getirdikleri iddiaya değinmektedir. Mahkeme, bu iddianın incelemesi için, şiddeti, nefreti veya hoşgörüsüzlüğü beslediği ya da haklı gösterdiği belirtilen sözlü veya yazılı söylemlere dair, Sözleşme’nin 10. maddesi açısından içtihadında düzenlenen ilkelerden esinlenmesi gerektiği kanısına varmaktadır (yukarıda anılan Király ve Dömötör kararı, § 73). Bu davalarda Mahkemenin yaptığı değerlendirmede anahtar faktörler, bu sözlerin gergin bir siyasi ya da sosyal bağlamda ifade edilip edilmediğini (Zana/Türkiye, 25 Kasım 1997, §§ 57-60, Derleme 1997‑VII, Soulas ve diğerleri/Fransa, No. 15948/03, §§ 38-39, 10 Temmuz 2008, ve Balsytė-Lideikienė/Litvanya, No. 72596/01, § 78, 4 Kasım 2008); kendi bağlamlarında veya daha genel olarak, doğru bir şekilde yorumlanıp değerlendirilen sözlerin doğrudan veya dolaylı olarak şiddete çağrıda bulunduğunun veya şiddeti, nefreti ya da hoşgörüsüzlüğü haklı gösterdiğinin kabul edilip edilemeyeceğini (bk., diğer kararlar arasından, Özgür Gündem/Türkiye, No. 23144/93, AİHM 2000‑III, § 64, Féret/Belçika, No. 15615/07, §§ 69-73 ve 78, 16 Temmuz 2009, ve Fáber/Macaristan, No. 40721/08, §§ 52 ve 56-58, 24 Temmuz 2012); ve sözlerin ifade edilme şeklini ve – doğrudan veya dolaylı olarak – zarar verme kapasitelerini saptamaktır (Karataş/Türkiye [BD], No. 23168/94, §§ 51-52, AİHM 1999-IV, ve Vejdeland ve diğerleri/İsveç, No. 1813/07, § 56, 9 Şubat 2012). Yukarıda anılan tüm davalarda, ayrı olarak değerlendirilen faktörlerin birinden ziyade, bu farklı faktörlerin bir araya gelmesi, davanın sonucunda belirleyici bir rol oynamıştır. Dolayısıyla, Mahkeme’nin her şeyden önce bağlamı göz önünde bulundurarak, bu türden davaları ele aldığı söylenebilmektedir (Perinçek/İsviçre [BD], No. 27510/08, § 208, AİHM 2015 (özetler)).
83. Yine somut olayda, Mahkeme, yukarıda belirtilen kriterler ışığında, ihtilaf konusu makalelerde kullanılan ifadeleri, bunların yayımlandığı bağlamı ve zarar verme kapasitelerini özel bir dikkatle inceleyecektir. Bu bağlamda Mahkeme, öncelikle, ihtilaf konusu yazıların, Türkiye’de azınlık haklarının etkili bir şekilde korunmasına ilişkin yukarıda belirtilen raporda sunulan önerilerle ilgili başlatılan bir kamu tartışması bağlamında yayımlandığını kaydetmektedir. Mahkeme, milliyetçi çevrelerde Türk Devletinin ve milletinin üniter yapısı konusunda endişelere yol açabilecek hassas bir konunun söz konusu olduğunu kabul etmektedir. Dolayısıyla, başvuranları eleştiren açıklamalar ve basın makaleleri, rapora ve raporun başlıca yazarları olan başvuranlara karşı bu çevrelerce yürütülen gerici bir kampanya bağlamında düzenlenmiştir. Başvuranlar, bununla birlikte, bu konuda farklı bir bakış açısını savunanlara karşı aşağılayıcı veya hakaret edici ifadeler kullanmaksızın, demokratik bir toplumda azınlıkların statüsü ve yeri hakkındaki bakış açılarını raporda sunarak, bu rapor aracılığıyla ifade özgürlüklerini kullanmışlardır. Mahkeme bu bağlamda, bu kapsamda hüküm süren gerginlik seviyesini tespit etmek amacıyla, bir yandan, milliyetçi eğilimli bir sendika üyesi olan F.Y.’nin, başvuran İbrahim Kaboğlu tarafından düzenlenen basın toplantısı sırasında, Kaboğlu’nun önünde bulunan raporun bir nüshasını yırtarak basın toplantısının yapılmasına engel olduğu olayın (yukarıda 11. paragraf) ve diğer yandan, makamları başvuranlar hakkında yakın koruma tedbirleri almaya zorlayan (yukarıda 14. paragraf) ve adli yönden etkili bir cevabın verilmemesi nedeniyle, Anayasa Mahkemesinin başvuran Baskın Oran’ın yaşam ve ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini tespit etmesini sağlayan (yukarıda 45. paragraf), ilgililere yöneltilen ölüm tehditlerinin hatırlanmasının yeterli olduğu kanaatine varmaktadır.
84. İhtilaf konusu makalelerde kullanılan ifadelerle ilgili olarak Mahkeme, bu makalelerin bazı kısımlarının anlaşılmaz olduğunu, zira, bu ifadelerin milliyetçi bir ideolojiyi yansıtan bir dilde dile getirilen kalıplaşmış cümleler gibi görünse de, en azından bu jargon hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan ve söz konusu ifadeleri ilk anlamlarıyla anlayabilecek bazı okuyucular tarafından, şiddete övgü olarak da yorumlanabileceği kanısına varmaktadır. Mahkeme nazarında, özellikle de şu kısımlarda söz konusu durum geçerli olmaktadır: “Eğer [ülkedeki Türk çoğunluğu] azarlamaya, haykırmaya ve gürlemeye başlarsa, bu hainler soluk alacak bir yer bulamayacaklar (...)” (yukarıda 15. paragraf); “(...) Bir şeyleri [geren] birilerine diyorum ki: Ateşle oynamayın” (yukarıda 15. paragraf) ve “Bu rapor, gerçek bir ihanettir, bu raporu hazırlayanlar, raporun kendi kafalarında parçalanmasını istiyorlar. Türk milletini bu ülkede bir azınlık olarak görmek isteyenler karşılarında bizi bulacaklar.” (yukarıda 20. paragraf).
85. Buna karşın Mahkeme, diğer bazı kısımların açıkça, doğrudan veya dolaylı olarak, şiddete çağıracak veya şiddetin bir gerekçesini oluşturacak nitelikte olduğu kanısına varmaktadır. Mahkeme özellikle, bu kategoride aşağıdaki bölümlere yer vermektedir: “Size yemin ederim ki, toprağın bedeli kandır ve gerekirse, kan dökülecektir.” (yukarıda 21. paragraf); “Bence, bunları dövmüş olsaydık, insanlar rahatlamış olurlardı. Bu Sevrciler iyi bir dayağı hakettiler (...)” (yukarıda 30. paragraf). Mahkeme’nin kanaatine göre, “hain”, “ölüme mahkûm edilmesi gereken (...) yıkıcı kişiler”, “aramıza sızan Truva atı” ve “ajan” gibi, ihtilaf konusu makalelerde sıklıkla kullanılan lekeleyici ifadelerin yer aldığı bu cümleler, ulusal gazetelerde yayımlanmaları nedeniyle, ilgili kişilere, yani başvuranların da aralarında bulunduğu, raporun yazarlarına karşı duyulan nefreti körüklemiş ve bu kişileri fiziksel şiddet riskine maruz bırakmıştır (Sürek/Türkiye (No. 1) [BD], No. 26682/95, § 62, AİHM 1999‑IV).
86. Mahkeme, somut olayda, bu türden yazıların başvuranlara karşı şiddet eylemlerinin işlenmesine sebep olabilme riskinin küçümsenmemesi gerektiği kanısına varmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranların da belirttiği gibi (yukarıda 45. paragraf), Türk gazeteci Fırat Dink’in Türk toplumu nazarında hassas olarak nitelendirilen bir konuda aykırı düşünceleri nedeniyle yapılan ölüm tehditleriyle birlikte lekeleme kampanyasının ardından aşırı milliyetçi bir kişi tarafından öldürüldüğünü hatırlatmak istemektedir (Dink/Türkiye (No. 2668/07 ve diğer 4 başvuru, 14 Eylül 2010) §§ 8-17 ve 107).
87. Dolayısıyla Mahkeme, ihtilaf konusu makalelerde başvuranlara karşı bu bağlamda yöneltilen sözlü saldırılar ve fiziksel tehditlerin amacının, ilgililere kendi fikirlerini savunma isteklerini aşağılayacak ve kıracak nitelikte korku, endişe ve savunmasızlık duygularını atfederek entellektüel kişiliklerini bastırmak olduğu kanısına varmaktadır (bk., mutatis mutandis, Ülke/Türkiye, No. 39437/98, § 62, 24 Ocak 2006).
88. Mahkeme son olarak, ihtilaf konusu makalelere karşı başvuranlar tarafından açılan bütün tazminat davalarını reddeden ulusal mahkeme kararlarına değinmektedir. Mahkeme, bu mahkemelerin, makaleleri - olgusal ifade, değer yargısı ya da nefret veya şiddet söylemi - olarak açıkça nitelendirmeksizin, makalelerin doğrudan başvuranlara yönelik olmadığı ve başvuranlara yönelik nedensiz bir saldırı içermediği, bir yandan, statüleri ve diğer yandan, kendi ideolojik rakiplerine karşı raporda yaptıkları eleştiriler nedeniyle kendilerine yöneltilen sert eleştirileri hoşgörü ile karşılamaları gerektiği ve bu makalelerin yazarlarının ifade özgürlüğünü koruyan hükümler kapsamına girdiği sonucuna vardıklarını gözlemlemektedir (yukarıda 17, 23, 33 ve 39. paragraflar). Mahkeme yine, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi haricinde, ulusal mahkemelerin, ihtilaf konusu makalelerde yer alan tehdit ve şiddet içerikli ifadelere özel bir dikkat atfetmediklerini kaydetmektedir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 25 Temmuz 2006 tarihli kararında, “Toprağın bedeli kandır ve gerekirse, kan dökülecektir” cümlesinin kamuoyunca bilindiği ve başvuranlar için bir tehdit oluşturmadığı, “Bu ülkede Türk milletini bir azınlık olarak görmek isteyenler karşılarında bizi bulacaklar” cümlesinin ise yalnızca raporda belirtilen görüşlere bir tepki olarak ifade edilen bir eleştiri olduğu kanısına varmıştır (yukarıda 23. paragraf). Mahkeme, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı bu değerlendirmelere katılamaz.
89. Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından böylelikle kabul edilen sonuçların, yukarıda belirtilen ilgili kriterlere uygun olarak, başvuranların özel hayatlarına saygı hakkı ile basın özgürlüğü arasında yeterli bir denge kurup kurmadıklarının tespit edilmesini sağlayabilecek nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır (yukarıda 70. paragraf). Nitekim Mahkeme, ulusal mahkeme kararlarının, basın özgürlüğünün, davaya ilişkin koşullarda, nefret söylemi ve şiddete çağrı teşkil edecek ve dolayısıyla, başvuranların kamuoyu tarafından cezalandırılmasına neden olabilecek nitelikteki bölümlerden dolayı ilgililerin özel hayatlarına saygı hakkının ihlal edilmesini haklı gösterip gösteremeyeceği hususuna yeterli bir yanıt getirmediği kanaatine varmaktadır (Mater/Türkiye, No. 54997/08, § 55, 16 Temmuz 2013).
90. Yukarıda belirtilen değerlendirmeler ışığında, Mahkeme, somut olayda, ulusal mahkemelerin, başvuranların özel hayatına saygı hakkı ile basın özgürlüğü arasında adil bir denge kurmadıkları sonucuna varmıştır. Bu nedenle, Sözleşme’nin 8. maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 10. ve 14. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
91. Başvuranlar, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, devlet makamlarının ilgililerin gözünü korkutmayı ve azınlık haklarına ilişkin raporun başlattığı tartışmayı bastırmayı amaçlayan basın makaleleri karşısında ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarını güvence altına alma konusunda kendilerine düşen pozitif yükümlülüğü yerine getirmediklerini iddia etmektedirler.
92. Başvuranlar ayrıca, Sözleşme’nin 14. maddesine dayanarak, 50766/10 ve 50782/10 No.lu başvurular kapsamında, kendi görüşlerine dayalı bir ayrımcılığa maruz kaldıklarını iddia etmektedirler. Başvuranlar, bu bağlamda, azınlık haklarına ilişkin raporlarında ifade ettikleri görüşlerine tepki olarak üçüncü kişilerce ifade özgürlüğü haklarına zarar verilmesi karşısında makamların, kendilerini korumadıklarını ileri sürmektedirler.
93. Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesi açısından vardığı ihlal tespitini göz önünde bulundurarak (yukarıda 90. paragraf), mevcut başvuruda ortaya konulan başlıca hukuki sorunu incelediği kanısına varmaktadır. Mahkeme, davaya ilişkin olayların ve tarafların iddialarının tamamını dikkate alarak, Sözleşme’nin 10. ve 14. maddeleri bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliği ya da esası hakkında ayrı olarak karar verilmesinin gerekli olmadığı değerlendirmesinde bulunmaktadır (benzer bir yaklaşımla ilgili olarak, bk., Kamil Uzun/Türkiye, No. 37410/97, § 64, 10 Mayıs 2007).
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
94. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca;
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokolleri’nin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
95. Başvuranların her biri, manevi tazminat olarak 40.000 avro (EUR) talep etmektedir.
96. Hükümet, iddia edilen ihlal ile kendi kanaatine göre, aşırı olan ve Mahkeme tarafından içtihadında ödenmesine karar verilen miktarlara uygun olmayan, manevi tazminat olarak talep edilen miktarlar arasında bir nedensellik bağının bulunmadığı kanısına varmaktadır.
97. Mahkeme, başvuranların her birine manevi tazminat olarak 1.500 avro ödenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
B. Masraflar ve Giderler
98. Başvuranlar, aynı zamanda, ulusal mahkemeler önünde yapılan masraf ve giderler için 4.202,60 Türk Lirası (TRY) (1.088,08 avro) ve avukatlık masrafları için 64.000 TRY (16.570,01 avro) talep etmektedirler. İlgililer, dört davadan biriyle ilgili olarak yargılama masrafları bağlamındaki taleplerini desteklemek için 293,70 TRY (76,04 avro) tutarında bir masraf dekontu ve toplam 345,60 TRY (89,48 avro) tutarında dört fatura sunmaktadırlar. Avukatlık masraflarıyla ilgili olarak, başvuranlar, ulusal mahkemelerde açılan dört davadan her biri için her iki başvuran ve avukatları arasında imzalanan ve her dava için 8.000 TRY (2.071,25 avro) tutarında avukatlık ücretini öngören sekiz adet avukatlık ücret sözleşmesi sunmaktadırlar.
99. Hükümet, başvuranların masraf ve giderler bağlamında taleplerini desteklemek için herhangi bir ödeme belgesi sunmadıklarını belirtmektedir.
100. Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurana, yalnızca masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. Somut olayda, Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, bütün masraflar için başvuranlara müştereken 4.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme Faizi
101. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Başvuruların birleştirilmesine;
-
Başvuruların kabul edilebilir olduğuna;
-
Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;
-
Sözleşme’nin 10. ve 14. maddeleri bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrıca karar verilmesine gerek olmadığına;
-
a) Davalı Devletin, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna;
i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak, başvuranların her birine 1.500 avro (bin beş yüz avro);
ii. Kendileri tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için, iki başvurana müştereken 4.000 avro (dört bin avro);
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;
- Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 30 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
[1]. Bu ifade, birinci dünya savaşından sonra müttefik devletler ile Osmanlı İmparatorluğu Hükümeti arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması’na atıfta bulunmaktadır. İmzalayanların tamamı tarafından onaylanmayan ve Ankara Geçici Hükümeti tarafından kabul edilmeyen bu antlaşma, Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarının Anadolu’nun küçük bir kısmı haline getirilmesini öngörmekteydi.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.