CASE OF SELAHATTİN DEMİRTAŞ v. TÜRKİYE (No. 4) - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SELAHATTİN DEMİRTAŞ / TÜRKİYE (NO. 4) DAVASI
(Başvuru No. 13609/20)
KARAR
35. maddenin 3. fıkrasının a) bendi • Konu bakımından (ratione materiae) yargı yetkisi • Mahkemenin, Büyük Dairenin başvuran hakkında verdiği kararın ardından, ilgili tarafından mevcut yeni başvuru kapsamında dile getirilen şikâyetleri inceleme yetkisi
5. maddenin 4. fıkrası ve 35. maddenin 1. fıkrası • Başvuranın tutukluluğunun yasaya uygunluğu hakkında Anayasa Mahkemesi önünde kısa bir süre içinde yargısal denetimin yapılmaması • Dört yıldan fazla bir sürenin davanın kendine özgü koşulları dikkate alındığında bile “kısa” olarak kabul edilmemesi • Başvuranın Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvurusunun kısa bir süre içinde yargısal denetimin yapılmaması nedeniyle etkili olmaması
5. maddenin 1. fıkrasının c) bendi • Başvuranın tutuklanması sırasında ve tutukluluğunun ilk aşaması boyunca başvuran hakkında makul şüphelerin bulunmaması
5. maddenin 3. fıkrası • Dört yıldan fazla bir süre boyunca başvuranın tutukluluk halinin devamı için uygun ve yeterli gerekçelerin bulunmaması • İç hukukun gerekliliklerine aykırı olarak, ilgilinin durumu bakımından söz konusu tedbire son çare olarak başvurulmaması
5. maddenin 4. fıkrası • Denetimle ilgili usuli güvenceler • Başvuranın ve avukatının soruşturma dosyasına erişiminin mümkün olmaması
18. madde (+ 5. madde) • Öngörülmeyen bir amaç için getirilen sınırlamalar • Tutukluluğun çoğulculuğun bastırılması ve siyasi tartışmaların özgürce yapılmasını sınırlama yönünde gizli amaç izlemesi
Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır. Mahkeme açısından bağlayıcı değildir.
STRAZBURG
8 Temmuz 2025
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 4) davasında,
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hakimler
Saadet Yüksel,
Jovan Ilievski,
Oddný Mjöll Arnardóttir,
Gediminas Sagatys,
Stephane Pisani,
Juha Lavapuro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı Selahattin Demirtaş’ın (“başvuran”) 2 Mart 2020 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 13609/20),
Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları ile 10 ve 18. maddelerine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesine ilişkin kararı,
Davalı Hükümet tarafından bildirilen görüşler ile başvuran tarafından bu görüşlere cevaben sunulan görüşleri,
Bölüm Başkanı’nın müdahil taraf olmalarına izin verdiği, Türkiye İnsan Hakları Davalarını Destekleme Projesi (“Turkey Human Rights Litigation Support Project”), İnsan Hakları İzleme Örgütü (“Human Rights Watch”), Uluslararası Hukukçular Komisyonu (“International Commission of Jurists”) ve İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) (bundan böyle “davaya müdahil olan sivil toplum kuruluşları” olarak anılacaktır) sunduğu görüşleri dikkate alarak,
17 Haziran 2025 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Dava, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinden itibaren maruz kaldığı tutuklulukla ilgilidir. Mevcut davada, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları ile 10 ve 18. maddeleri ileri sürülmektedir.
olay ve olgular
- Başvuran, 1973 doğumludur ve hâlihazırda Edirne Ceza İnfaz Kurumunda tutulmaktadır. Başvuran, Kürt yanlısı ve sol görüşlü bir siyasi parti olan, Halkların Demokratik Partisinin (HDP) eş başkanlarından biridir. Başvuran, 22 Temmuz 2007 tarihinden 24 Haziran 2018 tarihine kadar Türkiye Büyük Millet Meclisinde (“TBMM”) milletvekili olarak görev yapmıştır. Başvuran, Diyarbakır, İstanbul ve Ankara Barosuna bağlı avukatlar M. Karaman, A. Demirtaş Gökalp, B. Molu ve R. Demir tarafından temsil edilmiştir.
- Hükümet, söz konusu dönemde görevlisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
- DAVANIN BAĞLAMI
- Mevcut başvurunun temelinde, “6-8 Ekim 2014 olayları” olarak belirtilen olaylara ilişkin olarak başlatılan soruşturma ve kovuşturmalar yer almaktadır. 4 Kasım 2016 tarihinden beri özgürlüğünden yoksun bırakılan başvuran, 20 Eylül 2019 tarihinde, 6-8 Ekim 2014 olaylarına ilişkin eylemler nedeniyle tutuklanmıştır. Bu olaylar, mevcut davaya ilişkin olay ve olgularla ilgili olması nedeniyle aşağıda sunulmaktadır (bk. Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, §§ 17-27, 22 Aralık 2020).
- 6-8 Ekim 2014 olayları, Kürt sorununa barışçıl ve kalıcı bir çözüm bulmak amacıyla Türkiye’de 2012 yılında bir çözüm sürecinin başlatılması sırasında meydana gelmiştir. Bununla birlikte, söz konusu süreç, 2015 yılında başarısızlıkla sonuçlanmıştır (daha fazla bilgi için bk. ibid.). Ayrıca Hükümet, 2015 yılının Ağustos ayında, büyük çoğunluğu ülkenin güneydoğusunda olmak üzere, Türkiye’nin on dokuz şehrinde PKK liderleri tarafından siyasi bir özerklik rejiminin ilan edildiğini vurgulamaktadır. Hükümet, gerçekte kamu kurumlarını etkisiz hale getirmeyi amaçlayan bir ayaklanma girişiminin söz konusu olduğunu ileri sürerek, güvenlik güçlerinin kamu düzenini yeniden sağlamak amacıyla operasyonlar yürüttüklerini belirtmektedir. Hükümet, aylar boyunca devam eden bu operasyonlar sırasında, yaklaşık 200 güvenlik gücü mensubunun hayatını kaybettiğini ve tonlarca bomba ve patlayıcı maddenin imha edildiğini iddia etmektedir.
- 6-8 Ekim 2014 Olayları
- 2014 yılının Eylül ve Ekim aylarında, silahlı terör örgütü DAEŞ (Irak ve Şam İslam Devleti) üyeleri, Türkiye’nin sınır şehri Suruç’tan yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta bulunan Suriye’nin Kobani (Arapça dilinde Ayn al-Arab) şehrine bir saldırı başlatmışlardır. DAEŞ güçleri ile YPG güçleri (Suriye’de kurulan ve PKK (Kürdistan İşçi Partisi, silahlı bir terör örgütü) ile sürdürdüğü bağlantılar nedeniyle Türkiye tarafından terör örgütü olarak kabul edilen “Halk Koruma Birlikleri”) arasında silahlı çatışmalar meydana gelmiştir. Suriye’de çatışmaların başlamasının ardından, Türk Hükümeti, Türkiye-Suriye sınırında toplanan ve çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan binlerce Kürt mülteciye sınırını açmıştır. Bununla birlikte, gönüllülerin Kobani’ye savaşmak üzere gitmelerini engellemek amacıyla Suriye’ye gidiş yönünde aynı sınırı kapatmıştır. Türkiye’de 2 Ekim 2014 tarihinden itibaren, çok sayıda gösteri düzenlenmiş ve yerel ve uluslararası düzeydeki birçok sivil toplum kuruluşu, DAEŞ’in şehri kuşatmasına karşı Kobani ile uluslararası dayanışma çağrısında bulunan bildiriler yayımlamıştır.
- Hükümet, 5 Ekim 2014 tarihinde, saat 00.07’de, terör örgütü PKK’nın “Yürütme Komitesinin” bir üyesine ait olduğu iddia edilen “@murat_karayilan” isimli Twitter hesabından bir tweet yayımlandığını belirtmektedir. Bu tweet aşağıdaki şekildedir:
“Gençleri, kadınları, 7’den 70’e herkesi Kobani’ye sahip çıkmaya, onurumuzu, namusumuzu korumaya, metropolleri işgal etmeye çağırıyoruz.”
- Hükümet, bu yayının ardından, 6 Ekim 2014 tarihinde, saat 10.20’de HDP Merkez Yürütme Kurulunun (başvuranın aynı gün toplantısına katıldığı) şu tweeti yayımladığını eklemektedir (ayrıca bk. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) kararı, § 20):
“Halklarımıza acil çağrı! Şu anda toplantı halinde olan HDP Merkez Yürütme Kurulu’ndan halklarımıza acil çağrı! Kobani’de durum son derece kritiktir. IŞİD saldırılarını ve AKP iktidarının Kobani’ye ambargo tutumunu protesto etmek üzere halklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz.”
- Hükümet, aynı gün HDP Merkez Yürütme Kurulunun da şu tweeti yayımladığını ifade etmektedir (ayrıca bk. ibid., § 20):
“IŞİD saldırılarını ve AKP [Adalet ve Kalkınma Partisi] iktidarının Kobani’ye ambargo tutumunu protesto etmek üzere halklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz. Kobani’de yaşanan katliam girişimine karşı 7’den 70’e bütün halklarımızı sokağa [inmeye], [alan] tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Uluslararası kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, meslek ve emek örgütleri, kadın ve gençlik kolları ve tüm demokratik güçler, Kobani’de yaşanan vahşete karşı tepki göstermelidirler. Bundan böyle, her yer Kobani’dir. Kobani’deki kuşatma ve vahşi saldırganlık son bulana kadar süresiz direnişe çağırıyoruz.”
- Aynı gün, Yargıtay tarafından terör örgütü olarak kabul edilen ve PKK’nın “şehir kanadı” olarak belirtilen KCK (“Kürt Toplulukları Birliği”) adlı örgütün bir açıklaması www.firatnews.com isimli internet sitesinde yayımlanmıştır. Bu açıklama, aşağıdaki gibidir (ibid., § 21):
“Kobani ile başlayan devrim dalgası, tüm Kürdistan’a yayılmalı ve bu temelde Kürt gençliğinin ayaklanması çağrısında bulunuyoruz (...) Bütün halkımız Suruç’a gidebilecekler hemen bir saniye zaman kaybetmeden gitmeli ve Kürdistan’ın her karış toprağı Kobani için ayağa kalkmalıdır (...) Tüm halkımızı yediden yetmişe [herkesi] bulunduğu her yerde yaşamı IŞİD ve işbirlikçisi AKP’ye dar etmeye ve isyanı [Kürtçe dilinde serhildan] en üst düzeyde geliştirerek, bu katliamcı çetelere karşı durmaya çağırıyoruz.”
- Gösteriler, 6 Ekim 2014 tarihinden itibaren şiddetlenmiştir. Farklı gruplar arasında çatışmalar yaşanmış ve güvenlik güçleri sert müdahalelerde bulunmuşlardır. Şiddetin yoğunlaşması üzerine, bazı şehirlerin valileri belirtilmeyen tarihlerde sokağa çıkma yasağı getirmişlerdir. Eski bir HDP milletvekilinin (Ayla Akat Ata (no. 3), no. 2020/35149 - aşağıda 114. paragraf) bireysel başvurusuna ilişkin olarak Hükümet tarafından sunulan ve Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 21 Kasım 2023 tarihli kararda belirtilen rakamlara göre, 6-8 Ekim olayları, 36 farklı ili etkilemiş, 2.389 şiddet eylemine yol açmış, bu eylemlere 121.899 kişi katılmış ve bu eylemler sırasında 45 kişi hayatını kaybetmiş ve 769 kişi yaralanmıştır. Söz konusu karara göre, bu olaylarla bağlantılı olarak 4.291 şüpheli yakalanmış ve bunlardan 1.105’i tutuklanmıştır. 2. Başvuranın Röportajı ve Konuşması
- Hükümet, özellikle başvuranın 30 Eylül 2014 tarihinde Kobani’de bulunduğu sırada basına verdiği bir röportajı sunmuştur. Cumhuriyet savcılığı, başvuran hakkında yöneltilen suçlamaları tespit etmek için bu röportajın bir kısmına atıfta bulunmuştur (özellikle bk. aşağıda 58 ve 75. paragraflar). Hükümet, yalnızca bu röportajın bir kısmını dosyaya eklemiş, ancak başvuran, aşağıdaki alıntıda kalın harflerle yazılan diğer bölümleri de sunmuştur:
“(...) DAEŞ, Amerika ve Rusya’nın teknolojik silahlarını ele geçirmiş ve hızla ilerlemektedir. Bu vahşetten kurtulmanın tek yolu, birlikte hareket etmektir. Bugün Kobani, tüm Türkiye’nin temel kaygısı olmalıdır. İki yıldan beri bir süreç [çözüm süreci, bk. yukarıda 5. paragraf] devam etmektedir ve şimdi bunun gereğini yapma zamanıdır. Somut tedbirler ve uygulamalar yalnızca bu çerçevede hayata geçirilmesi halinde bir anlam ifade etmektedir. Barış, ancak sahada mümkündür. Barış, bir masanın etrafında toplanarak değil, meydanlarda ve alanlarda el ele tutuşarak sağlanmaktadır. Gaz ve coplarla barış elde edilemez. Kobani sınırında barışı inşa etmek ve tarihi bir kırılmayı önlemek mümkündür. Çağrımızın iyi anlaşılmasını sağlayın. Bu, bir rica değildir. Tüm tarihi direnişleri bir araya getirelim ki, birlikte tarihi ittifakı yaratabilelim. Bu, tüm dünya halklarına ve uluslararası topluma yönelik çağrımızdır. Hümanist değerleri savunan bu insanları görmezden gelirseniz, onlara yardım etmeyi kendimize görev biliriz. Ancak ilkesiz davranışlarınız kaçınılmaz olarak eleştirilecektir. Uluslararası toplum Kobani konusunda sessiz kalmaya devam ederse, sorgulanacak olan biz olmayacağız. Sonuna kadar direneceğiz. Direnenleri desteklemeye devam edeceğiz. Umarız buradaki durum yakında değişir ve hem Rojava’da [Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda fiili özerk bir isyancı bölge] hem de ulusal düzeyde demokratik bir çözüm amacıyla güçlü adımlar atmamızı sağlayacak bir güven ortamı yaratmayı başarırız. Herkes üzerine düşen görevi yaparsa, sonuçlara ulaşmanın kolay olacağına inanıyorum.”
- Hükümet aynı zamanda, başvuran tarafından 9 Ekim 2014 tarihinde Diyarbakır’da HDP binasında yapılan bir konuşmanın metnini sunmuştur. Bu konuşmanın mevcut davayla ilgili olan kısımları aşağıdaki gibidir:
“DAEŞ örgütünün Mürşitpınar sınır kapısına dayandığını öğrendiğimiz için bahsi geçen çağrıları [HDP’nin Twitter hesabında yayımlanan tweetler] yaptık. İnsanlar sokağa çıktı ve hiçbir yerde şiddet kullanılmadı. Şiddet kullanılsın demedik. Siyasi mücadele amaçlı bir çağrı yaptık. Şiddeti büyüten HDP’nin çağrısı değil, halkın gösterileri değil. [Şiddet eylemlerini] tahrik edenleri bulmak Hükümetin görevidir. Şiddet eylemleri olmamalı. [Düzenlenen] Kobani’yi sahiplenme eylemlerine müdahale edilmemeli (...)”
-
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Tarafından Yürütülen Hazırlık Soruşturmaları
-
B.M. isimli bir kişi, 16 Ekim 2014 tarihinde bir dilekçe sunmuştur. Bu dilekçe metni aşağıdaki gibidir:
“Bildiğiniz üzere, PKK terör örgütü yandaşları, Kobani’yi destekleme bahanesiyle, ülkemizi ateşe vermiş, yakıp yıkmış ve 35 vatandaşı katletmişlerdir. HDP yetkilileri ve özellikle bu olayları tetikleyen çağrıyı yapan HDP Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında bir soruşturmanın açılmasını talep ediyorum.”
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Parlamenter Suçlar Bürosu, 2014/5844 dosya numarasıyla soruşturma başlatmış ve bu soruşturmayı HDP milletvekillerine ilişkin 2014/5717 sayılı dava ile birleştirmiştir. Ayrıca milletvekili statüsü bulunmayan, HDP Merkez Yürütme Kurulu üyelerine ilişkin dosyada yer alan unsurları, ayrı bir soruşturmanın açılması amacıyla Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosuna göndermiştir. Mahkemenin elindeki unsurlardan, 2014/146757 dosya numarasıyla bu türden bir soruşturmanın açıldığı anlaşılmaktadır.
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Nisan 2015 tarihinde Yargıtay’dan, 10 Ekim 2014 tarihinde HDP Merkez Yürütme Kurulu üyesi olan kişilerin kimlik ve adres bilgilerinin kendisine iletilmesini talep etmiştir. Söz konusu savcılık, 5 Mayıs 2015 tarihinde, HDP Tüzüğü’nün bir nüshasının iletilmesini talep etmiştir.
- Öte yandan, başvuranın da aralarında bulunduğu 78 HDP milletvekili, 29 Temmuz 2015 tarihinde TBMM Başkanlığına başvurarak, yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması talebinde bulunmuştur. Bununla birlikte TBMM Başkanlığı, 3 Ağustos 2015 tarihli yazıyla, bu milletvekillerine, ilgili milletvekili tarafından sunulan yasama dokunulmazlığının kaldırılması talebinin, TBMM İçtüzüğü’nün 134. maddesine göre, bu dokunulmazlığın kaldırılması için yeterli olmadığını bildirmiştir.
- Başvuranın da aralarında bulunduğu bazı HDP milletvekilleri tarafından sosyal ağlarda ve HDP’nin resmi Twitter hesabında yayımlanan Kobani olaylarına ilişkin açıklamaların bir dökümünü içeren 20 Eylül 2014 tarihli polis raporu, 1 Ekim 2015 tarihinde, 2014/5717 sayılı soruşturma dosyasına eklenmiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 2015 ile 2017 yılları arasında şüphelilere bu dosya kapsamında ifadelerini vermelerini talep eden birçok yazı göndermiştir.
- Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Bürosu tarafından 7 Ekim 2015 tarihinde sunulan talebe cevap olarak, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu, 6-8 Ekim 2014 olayları hakkında iki soruşturmanın açıldığını belirtmiştir. İlk soruşturma (no. 2014/146757), Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu tarafından ve milletvekili olmayan HDP Merkez Yürütme Kurulu üyeleri hakkında yürütülmüştür. İkinci soruşturma (no. 2014/5717), başvuranın da aralarında bulunduğu ve milletvekili olan HDP Merkez Yürütme Kurulu üyeleri hakkında ve Cumhuriyet savcılığı Parlamenter Suçlar Bürosu tarafından yürütülmüştür.
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, başvuranın milletvekilliği görevi sırasında, 21 Mart 2016 tarihinde, başvuran hakkında (ve diğer altı HDP milletvekili hakkında) 2014/5717 sayılı davaya ilişkin olarak bir fezleke düzenlemiş ve bu fezleke, başvuranın yasama dokunulmazlığının kaldırılması için TBMM’ye gönderilmiştir. Cumhuriyet savcılığı, bu raporda, söz konusu suçun 6 Ekim 2014 tarihinde ve daha sonraki günlerde işlendiğini ve atfedilen eylemlerin Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 214. maddesi ve 2911 sayılı Kanun’un hükümleri kapsamına girdiğini belirtmiştir. Cumhuriyet savcılığı özellikle, HDP Merkez Yürütme Kurulunun 6 Ekim 2014 tarihinde, yukarıda 8. paragrafta belirtilen tweeti yayımladığını ve üyelerinin böylelikle halkı ayaklanmaya teşvik ettiklerini ifade etmiştir. Cumhuriyet savcılığı, PKK’ya yakın internet sitelerinin benzer bir mesaj yayımladıklarını belirterek, bu mesajın ardından çok sayıda şiddet olayının yaşandığını, bu olayların 53 kişinin hayatını kaybetmesine ve binlerce kişinin yaralanmasına neden olduğunu ve birçok kamu binasında hasarlara yol açtığını ifade etmiştir.
- TBMM, 20 Mayıs 2016 tarihinde, başvuranın yasama dokunulmazlığının kaldırılmasını sağlayan geçici bir maddenin 1982 Anayasası’na eklenmesi yönündeki Anayasa değişikliğini kabul etmiştir.
- Hükümet, başvuranın eylemleri hakkında toplam 93 fezlekenin düzenlendiğini, bu fezlekelerden 77’sinin TBMM’ye gönderildiğini ve 4 Mayıs 2016 tarihinden sonra, 16 ek fezlekenin Adalet Bakanlığına, ardından TBMM’ye sunulduğunu ileri sürmektedir.
- Başvuranın yasama dokunulmazlığının kaldırılmasının ardından, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet savcısı”), başvuran hakkında yürütülen 31 ayrı ceza soruşturmasının tek bir davada (no. 2016/24950) birleştirilmesine karar vermiştir. Hükümet bilhassa, tek bir ceza soruşturmasının (no. 31) 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla ilgili olduğunu belirtmektedir. 2014/5717 sayılı soruşturmayı içeren bu dava kapsamında alınan tedbirler, yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) davasında Büyük Dairenin verdiği karara konu edilmiştir. Bu tedbirlerin ilgili yönleri, aşağıda yer alan II. kısımda özetlenmektedir. 2014/146757 sayılı soruşturma kapsamında alınan tedbirler ise mevcut başvurunun konusunu oluşturmakta ve aşağıda yer alan III. kısımda açıklanmaktadır.
2. MAHKEMENİN BÜYÜK DAİRESİ TARAFINDAN 22 ARALIK 2020 TARİHİNDE VERİLEN KARARA KONU EDİLEN KOVUŞTURMALAR HAKKINDA
- Başvuranın Tutuklanması ve Suçlanması
- Cumhuriyet savcısı, 4 Kasım 2016 tarihinde, Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğine başvurarak, başvuranın silahlı terör örgütüne üye olma (TCK’nın 314. maddesi) ve suç işlemeye alenen tahrik etme (TCK’nın 214. maddesinin 1. fıkrası) suçlarından tutuklanmasını talep etmiştir. Bu suçlamalar, kısmen 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla ilgilidir. Ayrıca Cumhuriyet savcılığı, talebi çerçevesinde, 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla ilgili olmayan birçok terör eylemini ve özellikle 2014 ile 2016 yılları arasında yapılan çok sayıdaki açıklamayı dile getirmiştir. Öte yandan, Cumhuriyet savcılığı, bu suçların şu tarihlerde işlendiğini belirtmiştir: 6 Ekim 2014, 9 Eylül 2015 (başvuranın HDP Diyarbakır İl Başkanlığı tarafından düzenlenen bir toplantı sırasında yaptığı konuşma), 26 Aralık 2015 (başvuranın Demokratik Toplum Kongresi sırasında yaptığı konuşma) ve 4 Kasım 2016 (TCK’nın 314. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen suça ilişkin olarak).
- Başvuran aynı gün, Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin huzuruna çıkarılmış ve söz konusu Hâkimlik ilgilinin tutuklanmasına karar vermiştir. Sulh Ceza Hâkimliği, bu kararı desteklemek amacıyla, başvurana atfedilen suçları üç bölümde özetlemiştir:
a) 6-8 Ekim 2014 olaylarına ilişkin olarak: Hâkimlik, 2014 yılının Ekim ayında Suriye’de DAEŞ ile PYD [Türk makamları tarafından PKK’nın Suriye kanadı olarak kabul edilen Demokratik Birlik Partisi] arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi sırasında, PKK liderlerinin halkı sokağa çıkmaya davet eden birçok çağrı yayımladıklarını belirtmiştir. Hâkimlik, başvuranın üyesi ve eş başkanı olduğu HDP Merkez Yürütme Kurulu adına neredeyse aynı anda üç tweet yayımlandığını ve ayrıca bu tweetlerin halkı sokağa çıkmaya çağırdığını eklemiştir. Ayrıca Sulh Ceza Hâkimliği, 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında PKK sempatizanlarının birçok suç işlediklerini ve bilhassa 50 kişinin ölümüne, diğer 678 kişinin yaralanmasına ve 1.113 binanın hasar görmesine neden olduklarını tespit etmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği, HDP’nin Twitter hesabında yayımlanan tweetlerin, başvuran tarafından söz konusu siyasi partideki görevleri kapsamında halkı suç işlemeye tahrik etme suçunun işlendiği yönünde güçlü şüphelere yol açtığını ifade etmiştir;
b) 9 Ekim 2014, 13 Eylül ve 18 Aralık 2015 ve 26 Eylül 2016 tarihlerinde yapılan konuşmalar ve diğer ceza soruşturmaları hakkında: Cumhuriyet savcılığı özellikle, başvuran hakkında yürütülen birçok ceza soruşturmasının özellikle terörle ilgili suçlara ilişkin olarak devam ettiğini belirtmiştir. Cumhuriyet savcılığı, bu unsurların ilgilinin silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği yönünde güçlü şüphelerin oluşması için yeterli olduğu kanaatindedir;
c) TCK’nın 314. maddesine ilişkin değerlendirmeler: Sulh Ceza Hâkimliği yine, silahlı terör örgütü kurma ve yönetme suçunun Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (“CMK”) 100. maddesinin 3. fıkrasında sıralanan suçlar arasında yer aldığını kaydetmiştir.
Son olarak, davanın önemini ve söz konusu suçlar için kanunda öngörülen cezaların ağırlığını göz önünde bulunduran Hâkimlik, tutuklama tedbirinin gerekli ve orantılı olduğu ve tutuklamaya alternatif tedbirlerin yetersiz göründüğü kanısına varmıştır.
- Cumhuriyet savcısı, 11 Ocak 2017 tarihinde başvuran hakkında düzenlediği iddianameyi (soruşturma no. 2016/24950) Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur. Cumhuriyet savcısı, ilgiliyi, silahlı terör örgütü kurmak veya yönetmekle (TCK’nın 314. maddesinin 1. fıkrası), terör örgütü propagandası yapmakla (on beş defa - Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası), suç işlemeye alenen tahrik etmekle (TCK’nın 214. maddesinin 1. fıkrası), suçu ve suçluyu övmekle (dört defa - TCK’nın 215. maddesinin 1. fıkrası), halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekle (iki defa - TCK’nın 216. maddesinin 1. fıkrası), kanunlara uymamaya tahrik etmekle (TCK’nın 217. maddesinin 1. fıkrası), kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenlemek ve bunlara katılmakla (üç defa - 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 28. maddesinin 1. fıkrası) ve güvenlik güçleri tarafından kanuna aykırı bir gösteri yürüyüşü için verilen dağılma emrine uymamakla (2911 sayılı Kanun’un 32. maddesinin 1. fıkrası) suçlamıştır. Cumhuriyet savcısı, başvuranın kırk üç yıl ila yüz kırk iki yıl arasında bir hapis cezasına mahkûm edilmesini talep etmiştir.
Cumhuriyet savcısı, böylelikle atfedilen eylemlerin yanı sıra, başvuranın konuşmaları ve açıklamalarıyla, 6 ile 8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen şiddet eylemlerini kışkırttığını ileri sürmüştür (ayrıntılı bilgi için bk. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) kararı, § 79, başlık vii).
- Dava, iddianamenin sunulmasının ardından, kamu güvenliğinin bozulmasını önlemek amacıyla Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesine (2017/189 sayılı dava) iletilmiştir.
- Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın savunma sürecini tamamlamasının ardından, 2 Eylül 2019 tarihinde, ilgilinin tutukluluğunun sona erdirilmesine ve başka bir yargılama kapsamında tutuklanmaması veya mahkûm edilmemesi halinde tahliye edilmesine karar vermiştir.
- Bununla birlikte başvuran, hakkındaki mahkûmiyet kararının kesinleşmesi nedeniyle tahliye edilmemiştir. Nitekim İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, ilgiliyi daha önce, 17 Mart 2013 tarihinde İstanbul’da düzenlenen bir miting sırasında yaptığı konuşma nedeniyle, terör örgütü propagandası yapmak suçundan dört yıl, sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
- Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başvuranın tahliye edilmesi yönünde verilen kararın ardından ilgilinin avukatları, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde yürütülen ceza yargılaması kapsamında tutuklu olarak geçirdiği günlerin, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde yürütülen ceza yargılamasının sonunda verilen kesinleşmiş cezadan mahsup edilmesi talebinde bulunmuşlardır.
- İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Eylül 2019 tarihinde bu talebi kabul etmiştir.
- Bununla birlikte, Ankara Cumhuriyet Savcısı aynı gün, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinden, 2014 yılında 2014/146757 dosya numarasıyla açılan ve 6-8 Ekim 2014 olaylarına ilişkin olan ceza soruşturması kapsamında başvuranın tutuklanmasını talep etmiştir (yukarıda 15. paragraf). Bu kovuşturmalar kapsamında alınan tedbirler, mevcut davanın konusunu oluşturmaktadır (bk. aşağıda III. kısım).
- Öte yandan, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Nisan 2021 tarihinde, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde hükmedilen ikinci tutukluluğuna ilişkin davayı inceleyen Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinden, iki ceza yargılamasının birleştirilmesini talep etmiştir. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 19 Nisan 2021 tarihinde birleştirme talebini kabul etmiştir. Ardından Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Mayıs 2021 tarihinde iki ceza yargılamasının birleştirilmesine ve 14 Haziran 2021 tarihinde dosyanın Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesine iletilmesine karar vermiştir (aşağıda 80-82. paragraflar). Sonuç olarak, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava sona erdirilmiştir.
2. Anayasa Mahkemesine Sunulan Bireysel Başvuru
- Anayasa Mahkemesinin 22 Aralık 2020 Tarihli Kararı
- Başvuranın 17 Kasım 2016 tarihinde sunduğu ve esasen 4 Kasım 2016 tarihinden itibaren maruz kaldığı özgürlüğünden yoksun bırakılmasıyla ilgili olan bireysel başvurunun (no. 2016/25189) ardından Anayasa Mahkemesi, 21 Aralık 2017 tarihli kararla, bu başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, 6-8 Ekim 2014 olayları ile ilgili olarak, özellikle mevcut davada başvuranın suç işlediğine dair güçlü bir karinenin bulunduğu kanaatine varmıştır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, söz konusu olaylar sırasında hayatını kaybeden veya yaralanan kişi sayısı dikkate alındığında, başvuranın eş başkanı olduğu HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından yapılan çağrılar ile söz konusu şiddet eylemleri arasında bir nedensellik bağının kurulmasının mümkün olduğu kanısına varmıştır (bu kararın bir özeti için bk. ibid., §§ 96-107). 2. Anayasa Mahkemesinin 9 Haziran 2020 Tarihli Kararı
- Başvuran, Anayasa Mahkemesine başvurarak, 26 Kasım 2017, 29 Mayıs 2018, 18 Haziran 2018, 27 Kasım 2018 ve 11 Aralık 2018 tarihlerinde beş ayrı bireysel başvuru sunmuştur. Anayasa Mahkemesi, konuları bakımından benzerlik göstermeleri dikkate alındığında, bu başvuruların 2017/38610 sayılı dosya kapsamında birlikte incelenmesinin uygun olduğuna karar vermiş ve 9 Haziran 2020 tarihinde kararını vermiştir.
- Anayasa Mahkemesi, verdiği kararda oy birliğiyle, başvuranın maruz kaldığı tutukluluk süresinin uzunluğu nedeniyle Anayasa’nın 19. maddesinin 7. fıkrasının (Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına karşılık gelen) ihlal edildiği kanısına varmıştır. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi özellikle, ilgilinin terörle ilgili bir suçlamaya dayanılarak, iki yıl, bir ay ve üç gün boyunca tutukluluk halinin devam ettiğini tespit etmiştir. Başvuranın diğer şikâyetlerinin (özellikle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 4. fıkralarına ilişkin olanlar) kabul edilemez olduğu belirtilmiş ve Anayasa Mahkemesi bunların ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir (diğerlerinin yanı sıra, Sözleşme’nin 18. maddesine ve Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesine ilişkin şikâyetler).
- Başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde başlayan ve mevcut başvurunun konusunu oluşturan tutukluluğuna ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi, ilgilinin 7 Kasım 2019 tarihinde (aşağıda 99. paragraf) kendisine yeni bir anayasal başvuru sunduğunu ve bu başvurunun kendisi önünde halen derdest olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, söz konusu tutukluluğun Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan başka bir ceza soruşturmasına dayandığını ve kendisi önünde derdest olan bireysel başvuru kapsamında incelenen başvuranın tutukluluğunun değerlendirilmesinde herhangi bir rol oynamadığını gözlemlemiştir (bu kararın ayrıntılı bir özeti için bk. ibid., §§ 120-128). 3. Mahkemeye Sunulan Başvurular ve Büyük Dairenin Kararı
- Başvuran, 20 Şubat 2017 tarihinde Mahkemeye başvurarak, 4 Kasım 2016 tarihinde başlayan tutukluluğuna ilişkin bireysel başvuruda bulunmuştur. Büyük Daire, 22 Aralık 2020 tarihli kararında (ibid.), Sözleşme’nin 5. maddesi ve Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesi ile bağlantılı olarak, 5. maddenin 1 ve 3. fıkraları ile 10 ve 18. maddelerin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Buna karşın Büyük Daire, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
Büyük Daire, 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla ilgili olarak, bu eylemleri Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi kapsamındaki değerlendirmesi çerçevesinde incelemiştir. Mahkeme, başvuranın suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunmadığı sonucuna varmadan önce (ibid., § 339), “(...) Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin başvuranın tutuklanmasını başlangıçta HDP’nin twitter hesabında yayımlanan tweetlere dayanarak haklı gösterdiğini” tespit etmiştir. Mahkeme, bu tweetleri incelemesinin ardından özellikle şu sonuca varmıştır: “(...) Bu çağrılar, şiddete çağrı olarak yorumlanamayacak olması sebebiyle, siyasi söylemin sınırları içinde [kalmıştır]. 6 ve 8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen şiddet eylemleri, her ne kadar üzücü olsa da söz konusu tweetlerin doğrudan bir sonucu olarak [yorumlanamaz] ve başvuranın söz konusu suçlardan dolayı tutuklanmasını haklı [gösteremez]” (ibid., § 327).
- Öte yandan Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları ile 10. maddesi ve -5. maddeyle bağlantılı olarak- 18. maddesinin ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardıktan sonra, diğerlerinin yanı sıra, davalı Devletin başvuranın derhal serbest bırakılmasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri alması gerektiğini belirtmiştir. Özellikle Mahkeme, Sözleşme’nin 46. maddesi açısından şu hususları belirtmiştir:
“440. Mahkeme, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde yeniden tutuklanmasıyla ilgili gelişmelere atıfta bulunmaktadır (...). Bu bağlamda Mahkeme daha önce, çeşitli olgusal unsurlar ve bunlar arasındaki yakın zamansal ve maddi bağlantılar bir bütün olarak ele alınarak, göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın ilk tutukluluğundan ve tutukluluk halinin devamından sorumlu olan makamlarının ilgilinin 2014 yılında işlendiği iddia edilen bir suça dâhil edildiği iddiasına ilişkin soruşturmayla özellikle ilgilenmediklerinin anlaşıldığını ifade etmiştir (...). Mahkemeye göre, adli makamlarının nihai amacı, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranın serbest bırakılmasına hükmeden kararına rağmen, başvuranı özgürlüğünden yoksun bırakmaktır (...). Hükümet, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasına neden olan suçların (...) mevcut başvuruya konu edilen suçlarla aynı olmadığını, zira mevcut başvuruda belirtilen suçların hem 6 ve 8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen olaylar, hem de diğer birçok fezlekede belirtilen “eylem ve olaylar” ile ilgili olduğunu ileri sürmüştür (...). Böylelikle Hükümetin ifadesine göre, 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararı, başvuranın ilk defa tutuklanmasına yol açan suçlamalara kıyasla daha dar bir şekilde ifade edilmesine rağmen, 6 ve 8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen olaylarla da ilgilidir. Hâlbuki daha önce tutuklamayı haklı göstermek için yetersiz olduğu kanısına varılan olay ve olgular hakkında, yeni bir hukuki nitelendirmeye başvurularak yeni bir ceza soruşturmasının açılması, yetkili makamların özgürlük hakkını ihlal etmesine yol açacak niteliktedir.
-
Dolayısıyla Mahkeme, mevcut davada ilgilinin, başvurusunda özellikle belirtilen ve 2 Eylül 2019 tarihinde sona eren özgürlükten yoksun bırakmayı haklı göstermek için ileri sürülen gerekçeler arasında yer alan 6-8 Ekim 2014 dönemine ilişkin “eylem ve olayların” yeni bir hukuki nitelendirmesine dayanılarak tutuklandığı hususunu göz ardı edemez. Mahkeme, özellikle 5. madde ile bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiği yönündeki tespiti dâhil olmak üzere, vardığı sonuçlar ışığında, davalı Devlet tarafından Bakanlar Komitesinin denetiminde, başvuranın durumuyla ilgili olarak hâlihazırda alınması gereken uygulama tedbirlerinin mevcut kararın sonuçları ve ruhuyla uyumlu olması gerektiğini vurgulamaktadır (...)”
-
ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI TARAFINDAN 6-8 EKİM 2014 OLAYLARIYLA İLGİLİ OLARAK başlatılan kovuşturMALAR
-
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 10 Nisan 2018 tarihinde, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesine, 6-8 Ekim 2014 olayları ile ilgili olarak HDP Merkez Yürütme Kurulu üyeleri hakkında 2014/146757 sayılı soruşturma dosyası kapsamında (yukarıda 15 ve 19. paragraflar) soruşturma yürüttüğünü bildirmiştir.
-
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 Haziran 2018 tarihinde, Ankara Emniyet Müdürlüğüne, 6-8 Ekim 2014 olayları ile PKK ve buna bağlı örgütler ile HDP tarafından yapılan çağrılar arasında bir bağlantının bulunup bulunmadığının belirlenmesi ve yukarıda belirtilen saldırılar sırasında meydana gelen olaylara ilişkin ayrıntıların bildirilmesi yönünde talimat vermiştir. Söz konusu talimat aşağıdaki gibidir:
“1 - Silahlı terör örgütü PKK’nın 5 Ekim 2014 tarihinde 6, 7 ve 8 Ekim 2014 olaylarına ilişkin bir açıklama yapıp yapmadığının veya bir gönderi paylaşıp paylaşmadığının; HDP Merkez Yürütme Kurulu ve eş başkanları, BTK, KCK, PKK ve KCK Terör Örgütü Kadın Kolları, PKK Gençlik Kolları, KCK terör örgütleri veya bir ya da birden fazla başka kişinin basın açıklaması yapıp yapmadığının veya sosyal ağlar üzerinden paylaşım yapıp yapmadığının; HDP Merkez Yürütme Kurulunun toplantı yapıp yapmadığının, bir toplantı tutanağının yayımlanıp yayımlanmadığının ve bir kararın verilip verilmediğinin; toplantıya kimlerin katıldığının; bir kararın alınıp alınmadığının ve kararı kimlerin imzaladığının belirlenmesi; her mesaj ve açıklamanın saat ve dakikası ifade edilerek tam kronolojinin belirtilmesi; yukarıda belirtilen mesaj ve basın bildirileri ile silahlı terör örgütü PKK arasındaki ilişki ve bağlantının tespit edilmesi talep edilmektedir.
2 - Ayrıca, 6-7-8 Ekim olayları kapsamında meydana gelen ölüm, yaralanma, maddi zararlar, patlamalar vb. gibi tüm olayların tespit edilmesi; ölümlere ilişkin otopsi raporları ve yaralanmalara ilişkin tıbbi muayene raporları, diğer yaralanmalara ilişkin adli tıp (...) raporları, maddi zararlara ilişkin olay yerinin harita ve krokileri, tanık ifadeleri ve olaylara ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında elde edilen delilleri içeren bir listenin hazırlanması; ve ilgili emniyet birimleri ve diğer kurumlara başvurularak, derhal bilgilerin toplanması talep edilmektedir.”
- Ankara Cumhuriyet Savcısı, 19 Temmuz 2018 tarihinde, başvuranın da aralarında bulunduğu HDP Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin milletvekili olup olmadıklarını; milletvekili olmaları halinde, hangi tarihte milletvekili seçildiklerini ve haklarında yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin herhangi bir fezlekenin düzenlenip düzenlenmediğini TBMM’ye sormuştur.
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yine 19 Temmuz 2018 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinden, başvuran da dâhil olmak üzere şüphelilerin silahlı terör örgütü PKK ile bağlantılarının ve söz konusu örgüt bünyesindeki görevlerinin belirtilmesi ve tüm delil unsurlarının toplanması amacıyla soruşturmaların başlatılmasını talep etmiştir. Cumhuriyet başsavcısı aynı zamanda, söz konusu şüphelilerin Türkiye’deki tam adreslerinin ve olayların meydana geldiği dönemde kullandıkları cep telefonu hatlarının tespit edilmesini ve Cumhuriyet savcılığına iletilmesini talep etmiştir. Söz konusu talebe ek olarak, başında Abdullah Öcalan [PKK lideri] ve diğer önemli PKK liderlerinin isimlerinin yer aldığı ve son sıralarda çoğunlukla HDP siyasi partisi milletvekilleri veya eski milletvekillerinin isimlerinin bulunduğu ve başvuranın adının da dâhil olduğu 90 şüpheliden oluşan bir liste yer almıştır.
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 2018 yılının Temmuz ve Eylül ayları arasında, yetkili savcılık veya mahkemelerden 6-8 Ekim 2014 olaylarına ilişkin tüm belge ve kararların nüshasının sunulmasını talep ederek, dosyayı tamamlamıştır. Bu taleplerin ardından elde edilen belgeler, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma dosyasına eklenmiştir.
- Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliği, 3 Ocak 2019 tarihinde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 153. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, başvuran ve avukatları hakkında soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması tedbirinin uygulanmasına karar vermiştir.
- Başvuranın avukatı, 3 Ekim 2019 tarihinde, dosyaya erişimin kısıtlanmasına ilişkin 3 Ocak 2019 tarihli karara itiraz ederek, bu kararın kaldırılmasını talep etmiştir. Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliği, 9 Ekim 2019 tarihli kararla, bu itirazı reddetmiştir.
- 28 Mayıs 2021 tarihli yazışmadan, 7 Ocak, 25 ve 27 Şubat 2019 tarihlerinde, HDP siyasi partisinin çağrısı üzerine veya PKK militanlarının baskısı altında 6, 7 ve 8 Ekim 2014 tarihli gösterilere katıldıklarını belirten yaklaşık yirmi şüphelinin ifadelerinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma dosyasına eklendiği anlaşılmaktadır (yukarıda 68. paragraf). Hükümet özellikle, aşağıdaki belgelerin nüshasını sunmuştur:
- Muş Ağır Ceza Mahkemesinin H.Y.nin TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrasına (bir örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçunu cezalandıran madde) dayanılarak mahkûm edilmesine ilişkin 28 Nisan 2015 tarihli kararı. H.Y., 8 Ekim 2014 tarihinde düzenlenen bir gösteriye katılmak, güvenlik güçlerine taş atmak ve güvenlik güçlerinin emirlerine uymamakla suçlanmıştır. Sanık, HDP’nin çağrısı üzerine bu gösteriye katıldığını belirtmiştir.
- Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında şiddet eylemleri gerçekleştirdiklerine dair haklarında şüphelenilen on altı kişi hakkında 25 Haziran 2015 tarihli iddianame; Cumhuriyet savcılığına göre, bu şüpheliler söz konusu eylemleri PKK’nın çağrısı üzerine gerçekleştirmişlerdir.
- Ağır Ceza Mahkemesinin 16 Nisan 2021 tarihli kararı. Bu karardan özellikle, 6-8 Ekim 2014 olaylarına katılan on altı kişinin suçlandığı ve bazı sanıkların PKK’nın çağrısı üzerine bu olaylara katıldıkları gerekçesiyle TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrasına dayanılarak mahkûm edildiği anlaşılmaktadır.
- Muş Ağır Ceza Mahkemesinin 26 Mayıs 2017 tarihli kararı. Bu karardan, sanık E.Ç.nin 8 Ekim 2014 tarihinde düzenlenen gösterilere sivil toplum kuruluşlarının çağrısı üzerine katıldıklarını belirttiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Ağır Ceza Mahkemesi, sanığın bu olaylara terör örgütlerinin çağrısı üzerine katıldığı ve bir siyasi partinin çağrıda bulunmasının bu türden gösterileri yasaya uygun bir hale getirmediği kanısına varmıştır. Böylelikle Ağır Ceza Mahkemesi, söz konusu sanığı TCK’nın 314. maddesinin 2. fıkrası anlamında terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm etmiştir.
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 14 Haziran 2019 tarihinde, Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığından talep edilen cevabın alınmasının ardından, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde 36 ilin topraklarında meydana gelen olaylarla ilgili olarak bu illerin Cumhuriyet savcılıklarıyla olan yazışmalarını sonlandırmıştır. Bu olaylar sırasında hayatını kaybeden kişilerin ölüm sonrası muayene ve otopsi raporları, olay tutanakları, tanıkların ifadeleri ve buna ilişkin mahkeme kararları, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma dosyasına eklenmiştir. 1. Başvuranın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Tarafından Yürütülen Soruşturma Kapsamında Tutuklanması
- Ankara Cumhuriyet Savcısı, 20 Eylül 2019 tarihinde, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olan ceza yargılamasından ayrı olarak, 6-8 Ekim 2014 olaylarına ilişkin 2014/146757 sayılı soruşturma kapsamında, başvuranın özellikle aşağıda belirtilen suçları “tahrik eden kişilerden” biri olduğuna dair hakkında şüphelenildiği gerekçesiyle tutuklanmasını Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinden talep etmiştir: (i) Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma; (ii) Bir suçu veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla adam öldürme; (iii) Birden fazla kişiyle, bir suç örgütüne yardım etmek amacıyla gece vaktinde cebirle yağma; (iv) Bir kişiyi tehdit, cebir ve hile kullanarak özgürlüğünden yoksun bırakma; (v) Bir suçu veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla adam öldürmeye teşebbüs.
- Ankara Cumhuriyet Savcısı, sunduğu talebin gerekçelerini şu ifadelerle belirtmiştir:
“Şüpheliler Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ [HDP’nin diğer eş başkanı] hakkında, savcılığımızın 2014/146757 sayılı soruşturma dosyası kapsamında, 6, 7 ve 8 Ekim olayları nedeniyle bir soruşturma yürütülmektedir;
Söz konusu soruşturma kapsamında, 6 Ekim 2014 ile 7, 8 ve 9 Ekim 2014 tarihlerinden itibaren, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki şehirler (...) dâhil olmak üzere 32 şehirde, yolların barikatlar kurularak kapatıldığı, kamu binaları ve araçlarına, konutlara, iş yerlerine ve vatandaşların araçlarına uzun namlulu silahlar, molotof kokteylleri, havai fişekler, taş ve sopalarla saldırıların düzenlendiği, çok sayıda vatandaş ve güvenlik gücü mensubunun bu olaylar sırasında yaralandığı ve bazı illerde vatandaş ve yabancı uyruklu kişilerin hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.”
Cumhuriyet savcılığı, şüphelilerin atfedilen suçları işlediklerine dair kuvvetli şüphelerin mevcut olduğu sonucuna varmıştır.
- Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği, yine 20 Eylül 2019 tarihinde başvuranın savunmasına ilişkin ifadelerini almıştır. Başvuran, ifadesi bağlamında, Cumhuriyet savcısının talebinin, 4 Kasım 2016 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı tarafından kendisine karşı daha önce yöneltilen suçlamalara dayandığını ileri sürmüştür. Özet olarak başvuran, şu iddialarda bulunmuştur: Başvuran, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinde bu suçlamalarla ilgili olarak sorgulanmış ve bu yargılama kapsamında yaklaşık üç yıl boyunca ilgilinin tutukluluk hali devam etmiştir. Bu suçlamalar ve ilgilinin tutukluluğu, Anayasa Mahkemesinin bir kararına, ardından Mahkemenin bir kararına konu edilmiş ve daha sonra Mahkemenin Büyük Dairesine başvurulmuştur. İhtilaf konusu talep, Mahkeme kararında varılan sonuçların bertaraf edilmesi amacıyla sunulmuş ve siyasi baskılardan kaynaklanmıştır. Suçlamalara ilişkin olarak başvuran daha önce, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılamanın, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen ve kamuoyunda Yasin Börü [6-8 Ekim 2014 olayları sırasında şiddet kullanılarak öldürülen 16 yaşındaki lise öğrencisi] davası olarak adlandırılan, 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla ilgili davayla birleştirilmesini talep etmiş, ancak Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın talebinin bu yargılamayla ilgili olmadığı gerekçesiyle talebi kesin olarak reddetmiştir. Ayrıca bu karara rağmen, başvuran, ülkenin üst düzey yetkilileri tarafından kamuoyu önünde bu olaylar sırasında yaşamını yitiren 54 kişiyi öldürmekle suçlanmıştır. Hâlbuki, bu olaylardan beş yıl sonra, bundan böyle 6-8 Ekim tarihlerinde bu kişilerin öldürülmesini tahrik eden kişi olmakla suçlanmıştır. Mevcut soruşturmalara konu edilen ve HDP Genel Merkezi tarafından 6 Ekim 2014 tarihinde akşamleyin iletilen tweetler, herhangi bir şiddet çağrısı ve şiddet iması dahi içermemekteydi. 6 ve 8 Ekim tarihleri arasında yaşanan şiddete tahrik eylemleri, 2 Ekim tarihinde akşamleyin Muş’un Varto ilçesi merkezinde polis tarafından vurulması sonucu genç bir HDP sempatizanının hayatını kaybetmesiyle başlamıştır ve başvuran, bu olayın ardından, söz konusu dönemin İçişleri Bakanı ile her saat başı telefon görüşmeleri yaparak ve kamuoyunda sükûnet çağrısına yönelik açıklamalarda bulunarak, şiddet ve tahrik eylemlerine son verilmesi için kamuoyu önünde çaba sarf etmiştir. Böylelikle, olay ve olguların meydana geldiği dönemde Hükümet tarafından olumlu karşılanan bu türden girişimler, söz konusu dönemin Hükümeti ile tam bir iş birliği içinde bu şiddet eylemlerinin sona erdirilmesine imkân vermiştir. Ardından bu olaylar, başvuranın partisinin ve kendisinin suçlanması ve çözüm sürecine son verilmesi için kullanılmıştır. Bu suçlamanın temel amacı, HDP’nin 7 Haziran 2015 tarihli seçimler sırasında %10 eşiğinin altında kalmasını sağlamak olmuştur. Hâlbuki, bu strateji işlememiş ve hâlihazırda siyasi muhalefeti ve demokratik mücadeleyi bastırmayı amaçlamıştır.
- Yine 20 Eylül 2019 tarihinde, Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği, Cumhuriyet savcılığı tarafından şüphelilere karşı isnat edilen suçları ele aldıktan sonra aşağıdaki gibi karar vermiştir:
“(...) isnat edilen suçların niteliği, şüphelilerin ihtilaf konusu suçları işlediklerine dair kuvvetli şüphelerin varlığını gösteren somut delillerin (müştekilerin, tanıkların ve şüphelilerin ifadeleri, olaylara ilişkin tutanak ve CD’ler ile diğer bilgi ve belgeler) varlığı ve ilgili suçlar için kanunda öngörülen cezaların ağırlığı göz önünde bulundurulduğunda, Anayasa’nın 19. maddesi ve Sözleşme’nin 5. maddesinde belirtilen tutukluluk koşullarının yerine getirilmiş olması ve tutuklamaya ilişkin alternatif tedbirlerin yetersiz görünmesi nedeniyle şüphelilerin tutuklanmasına karar verilmiştir.”
- Başvuran, 26 Eylül 2019 tarihinde, 20 Eylül 2019 tarihli karara itiraz etmiştir. Bu itiraz, 7 Ekim 2019 tarihinde Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedilmiştir. 2. Ceza Soruşturması Sırasında Başvuranın Tutukluluk Halinin Devamı
- Hükümet, başvuranın tutuklandığı 20 Eylül 2019 tarihi ile iddianamenin düzenlendiği 30 Aralık 2020 tarihi arasında, tutukluluğun yasallığının on yedisi resen ve üçü başvuranın talebi üzerine olmak üzere toplam yirmi defa incelendiğini ve davaya bakan sulh ceza hâkimlerinin başvuranın tutukluluğunun devamına karar verdiğini belirtmektedir.
- Dosyadan açıkça anlaşılmaktadır ki, Sulh Ceza Hâkimleri, başvuranın tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlarında aşağıda belirtilen gerekçelere dayanmışlardır: başvurana isnat edilen suçların vasıf ve mahiyeti; kendilerine göre kuvvetli şüphelerin varlığını gösteren somut delillerin (müştekilerin, tanıkların ve şüphelilerin ifadeleri, olaylara ilişkin tutanaklar ve CD’ler ile diğer bilgi ve belgeler) bulunması. Sulh Ceza Hâkimlikleri ayrıca, delillerin karartılması riskini, soruşturmanın tamamlanmamış olmasını ve tutukluluk gerekçelerinin devam etmesini, kaçma riskini ve ilgili suçlar için kanunla öngörülen cezaların ağırlığını belirtmişlerdir. Ardından Sulh Ceza Hâkimlikleri, söz konusu suçların Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 100. maddesinin 3. fıkrasının a) bendinde sayılan suçlar arasında yer aldığını yani “katalog” suçlar da denilen bu suçlarda kuvvetli suç şüphesi bulunması halinde kişinin tutukluğunun haklı gösterildiğinin kabul edildiğini ifade etmiştir. Sulh Ceza Hâkimlikleri son olarak, tutuklama tedbirinin öngörülen cezayla orantılı olduğunu ve tutuklamaya alternatif tedbirlerin yetersiz olduğunu değerlendirmiştir.
- Başvuran, Ankara Sulh Ceza Hâkimleri tarafından verilen tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların her birine itiraz etmiştir. Başvuran, mahkemelere, ülkenin üst düzey sorumluları ve siyasi şahsiyetler tarafından yapılmış olan, kendisini suçlayan ve tutukluluk haline atıfta bulunan çok sayıda konuşma sunmuştur. Başvuran, bu tutukluluğun 4 Kasım 2016 tarihinde verilen tedbirin devamı niteliğinde olduğunu savunmaktadır. Başvuran Kobani’ye yaptığı ziyaretlerle ilgili olarak, bu ziyaretlerin “barış süreci” sırasındaki çabalarının bir parçası olduğunu ve bu nitelikteki tüm faaliyetlerin, kendisi gibi bu tür eylemlere katılan kişilere yasal koruma sağlayan 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun kapsamına girdiğini ileri sürmüştür (aşağıda 113. paragraf). Başvuran nazarında, yetkililerin gözetimi altında yürütülen bu eylemlerin suç sayılması, kendisine karşı alınan tedbirlerle izlenen siyasi amacın bir başka örneğini teşkil etmektedir.
- Bu itirazları temyiz mercii olarak ele alan Ankara’daki diğer Sulh Ceza Hâkimlikleri, istisnasız bütün itirazları tek başına veya birlikte değerlendirerek, aşağıda belirtilen gerekçelerle reddetmiştir: “(itiraz edilen kararlarda) belirtilen gerekçelerin usul ve kanuna uygun olması”, “itiraz edilen kararda uygunsuzluk tespit edilmemesi “ve” “tutukluluğun kaldırılmasını gerektirecek yeni bir delil unsurunun sunulmaması.” 3. Başvuranın Tutuklanmasından Sonra Elde Edilen Diğer Delil Unsurları ve Tanık İfadeleri
- Söz konusu soruşturmadan sorumlu Cumhuriyet savcısı, 4 Aralık 2019 tarihinde, Mahir lakaplı bir gizli tanığın ifadesini almıştır. İlgili, özellikle KCK örgütlenmesi hakkında bilgi vermiştir. İlgili, KCK yöneticilerinin başvurana, topyekûn direnişin yayılması için Kobani’ye destek çağrısı yapması talimatını verdiğini belirtmiştir. İlgili, kendisine göre, başvuran 30 Eylül 2014 tarihinde aşağıda belirtilen açıklamayı yapmıştır: “Bu bir savunma değildir. Tüm tarihi direnişi bir araya getirelim ki birlikte tarihi ittifakı oluşturabilelim" (yukarıda 12. paragraf). İlgili, KCK’nın direnişi yetersiz bulması üzerine Türkiye KCK sözcüsünün HDP’nin merkez yürütme kurulu toplantısına katıldığını ve halkı isyana çağıran tweetin 6 Ekim 2014 tarihinde bu toplantıda atıldığını eklemektedir. İlgili ayrıca, öfkeli kalabalığı şiddete yönlendirenin gençlik kesimi olduğunu ve bu kesimin PKK’nın yöneticilerinden biri tarafından eğitildiğini belirtmektedir.
- Cumhuriyet savcısı, 7 Ocak 2020 tarihinde, K.G.nin tanık olarak ifadesini almıştır. Eski bir PKK lideri olan bu tanık, başka bir ceza davası kapsamında suçlanmış, “etkin pişmanlık” rejiminden yararlanmış ve tutuklanmıştır. Taraflarca sunulan unsurlara göre, 18 Mart 2020 tarihli duruşmada, K.G.nin teslim olmasına ve herhangi bir suçun işlenmesine iştirak etmeksizin örgütten gönüllü olarak ayrıldığını yetkililere bildirmesine dayanarak, Şırnak 2. Ağır Ceza Mahkemesi, kendisinin herhangi bir suçun işlenmesine iştirak etmemesi nedeniyle, ceza verilmesine gerek olmadığı kanaatine varmış ve tahliyesine karar vermiştir.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığındaki ifadesinde K.G., 6-8 Ekim 2014 olaylarının PKK tarafından nihai hedefine, yani özerklik ilanına ulaşmak amacıyla hazırlandığını belirtmiştir. K.G. ayrıca, PKK silahlı terör örgütünün literatüründe “serhildan” (ayaklanma) kavramının ne anlama geldiğini açıklamış ve bir saldırının “serhildan” kavramına girmesi için eylem sırasında taş, Molotof kokteyli, mühimmat ve el yapımı patlayıcıların kullanılmasının ve polisle çatışmaya girilmesinin önemli olduğunu belirtmiştir. K.G., başvuranın siyasi bir heyetin üyesi olarak Kobani’ye gittiğini ve bu heyetin bir parçası olan K.Y.nin PKK yöneticilerinden biri tarafından PKK’nın talimatlarını başvurana iletmekle görevlendirildiğini eklemiştir. K.G. ayrıca, Türkiye’deki KCK sözcüleri, K.Y. ve başvuranın Kobani’de bir araya gelmelerinin ardından söz konusu çağrının yapıldığını iddia etmiştir. K.G. ayrıca, Türkiye’deki KCK sözcülerinin HDP yönetim toplantılarına katıldıklarını belirtmiştir. K.G. özellikle HDP ve DBP’nin (Kürt yanlısı eğilimleri olan Demokratik Bölgeler Partisi) merkez yürütme kurulları ile başvuranın ihtilaf konusu açıklamaları yapmamış olmaları halinde, 6-8 Ekim 2014 olayları sırasındaki şiddetin belki de daha az kapsamlı olacağını ve ölümlerin önlenebileceğini belirtmiştir.
- Öte yandan, belirtilmeyen bir tarihte, HTS (“Historical Traffic Search”) kayıtlarının incelenmesine ilişkin bir rapor dosyaya eklenmiştir. Bu rapor özellikle, başvuranın Temmuz ve Aralık 2014 tarihleri arasında, olay tarihinde DBP’nin eş başkanı olan ve aynı zamanda K.G. tarafından KCK’nın Türkiye’deki sözcülerinden biri olarak atanan (yukarıda 59. paragraf) K.Y. ile birçok telefon görüşmesi yaptığını göstermektedir. 4. Ceza Soruşturması Sırasında Başvuranın Tutukluluk Halinin Devamı Ve Tutukluluk Halini Düzenleyen Rejim
- Yukarıda belirtildiği gibi (28. paragraf), 2 Eylül 2019 tarihinde, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi önündeki ceza yargılaması kapsamında verilen tutukluluk halinin sona erdirilmesine ve başka bir yargılama çerçevesinde tutuklu veya hükümlü bulunmaması halinde serbest bırakılmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, başvuran İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 7 Eylül 2018 tarihinde kesinleşen başka bir mahkûmiyet kararı verdiği gerekçesiyle tahliye edilmemiştir (yukarıda 29. paragraf).
- Başvuranın talebi üzerine, 31 Ekim 2019 tarihinde, yetkili mahkeme, başvurana verilen dört yıl sekiz ay hapis cezasının infazının ertelenmesine ve başka bir yargılama kapsamında tutuklanmaması halinde serbest bırakılmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, başvuran 20 Eylül 2019 tarihinde verilen tutuklama kararının etkisiyle tutukluluk haline devam etmiştir. Dolayısıyla, başvuran 20 Eylül ve 31 Ekim 2019 tarihleri arasında, terör örgütü lehine propaganda yaptığı gerekçesiyle hakkında başlatılan diğer bir ceza yargılamasının ardından cezai mahkûmiyeti kapsamında tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2), § 297).
- Başvuran, 31 Ekim 2019 ve 3 Mayıs 2021 tarihleri arasında, mevcut dava kapsamında tutuklanmıştır. Bununla birlikte, 26 Nisan 2021 tarihinde, Yargıtay 7 Eylül 2018 tarihli kararla daha önce verilen mahkûmiyet kararını onamıştır (yukarıda 61. paragraf). Böylelikle, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen hapis cezasının infazı 3 Mayıs 2021 tarihinde başlamış ve 3 Kasım 2021 tarihinde sona ermiştir. Dolayısıyla, başvuranın 3 Kasım 2021 ile mahkûm edildiği 16 Mayıs 2024 tarihleri arasında, mevcut başvurunun konusu olan yargılama kapsamında Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlar uyarınca yeniden tutukluluk halinin devamına hükmedilmiştir. 5. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi Önünde Yürütülen Yargılama
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 9 Aralık 2020 tarihli bir kararla, aralarında başvuranın da bulunduğu bazı şüpheliler hakkında bir iddianame düzenlemek amacıyla soruşturmanın bir kısmının ayrılmasına karar vermiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yeni soruşturmayı 2020/220843 dosya numarası altında takip etmiştir. 1. 30 Aralık 2020 Tarihli İddianame
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 30 Aralık 2020 tarihinde, başvuran ve diğer 107 şüpheli hakkında bir iddianame (no. 2020/43416) hazırlamıştır. 3.530 sayfa uzunluğundaki iddianame özellikle PKK/KCK’nın faaliyetlerinin bir anlatımını ve 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen çok sayıda suçtan elde edilen delil unsurlarının bir derlemesini içermektedir. Öte yandan, iddianamede bu olaylardan önceki ve sonraki olaylar da belirtilmiştir. Başvuran tarafından 2013 ve 2019 yılları arasında çeşitli güncel konularda yapılan kırktan fazla konuşmaya da değinilmiştir.
- Başvuran iddianamede, azmettirici olarak, yalnızca 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde değil, aynı zamanda başkanlığında toplanan HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından yapılan söz konusu çağrıyı takip eden günlerde de işlendiği iddia edilen çok sayıda suçtan (adam öldürme, adam öldürmeye yağma, mala zarar verme, hırsızlık, Devletin birliğini ve toprak bütünlüğünü bozma, vb) sorumlu tutulmuştur. Bu amaçla, söz konusu olaylara katıldıkları veya şiddet eylemlerinde bulundukları iddia edilen şüphelilerin veya tanıkların ifadelerinden alıntılar yapılmıştır.
- Cumhuriyet savcılığı, 6-8 Ekim 2014 olaylarına ilişkin yürütülen soruşturma işlemleri sırasında toplanan çok sayıda delil unsurlarını inceledikten sonra, bu olaylar esnasında işlenen tüm suçlar ile başvuranın eş başkanı olduğu HDP aracılığıyla yapılan çağrılar arasında bir illiyet bağı olduğu sonucuna varmıştır. Aynı şekilde, Cumhuriyet savcılığına göre, bir ayaklanmayı başlatmayı ve böylece ülkenin birlik ve bütünlüğünü şiddet yoluyla yok etmeyi amaçlayan iyi tanımlanmış bir strateji kapsamında PKK terör örgütünün talimatlarıyla yapılmıştır. Cumhuriyet savcılığına göre, şüphelilerin tamamı isnat edilen suçları kasıtlı olarak işlemişlerdir.
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamede, başvuranın bu olayların azmettiricisi olarak sorumluluğunu tespit etmek amacıyla, 6-8 Ekim 2014 olayları için haklarında ceza davası açılan bazı kişilerin ifadelerine başvurmuştur. Cumhuriyet savcılığına göre, diğer ceza davalarında suçlanan veya mahkûm edilen bu kişiler, HDP organları tarafından sosyal ağlar ve basın organları aracılığıyla yapılan açıklamaların yanı sıra HDP yetkilileri tarafından yapılan telefon görüşmeleri ve kısa mesajlar sonrasında söz konusu eylemlere katılmışlardır. Hükümet, bu ifadelerin aşağıdakini özetini sunmuştur:
- 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde yapılan eylemler nedeniyle Muş Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 28 Nisan 2015 tarihinde hapis cezasına çarptırılan H.Y., soruşturma aşamasında şu ifadeyi vermiştir (yukarıda 47. paragraf):
“8 Ekim 2014 tarihinde Muş il merkezinde HDP tarafından düzenlenen bir gösteri ve basın toplantısına katıldım. Bu haberi HDP’nin resmi Facebook sayfasında okudum ve katılmaya karar verdim.”
- 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde yapılan eylemler nedeniyle 25 Haziran 2015 tarihinde Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında ceza davası açılan ve 16 Nisan 2021 tarihinde Aydın Ağır Ceza Mahkemesi tarafından şiddet eylemleri nedeniyle hapis cezasına mahkûm edilen K.B., Cumhuriyet savcılığına aşağıdaki ifadeyi vermiştir:
“(...) 8 Ekim 2014 tarihinde, BDP’nin (Barış ve Demokrasi Partisi) Aydın il eş başkanıydım. Hâlihazırda, HDP’nin bir üyesiyim. Bu dönemde BDP ve HDP birlikte çalışıyordu. HDP’nin verdiği kararlar uyarınca, DAEŞ’ın Kobani’de gerçekleştirdiği katliamları protesto etmek amacıyla Türkiye genelinde gösteriler ve basın açıklamaları düzenlendi (...)”
Muş Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 26 Mayıs 2015 tarihinde, 6-8 Ekim 2014 gösterileri sırasında gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan hapis cezasına çarptırılan E.Ç., bu olaylara katılmasını şu şekilde ifade etmiştir (yukarıda 47. paragraf):
“(...) Gösteriye katıldım ve söz konusu basın açıklamasını okudum. Ancak, kimseden talimat almadım. HDP üyesi olduğum için basın açıklamasından (HDP) portalımızdan gönderilen bir mesajla haberdar oldum.”
- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamede, ayrıca 6-8 Ekim 2014 olaylarına bağlı ceza davaları kapsamında şüphelilerin PKK militanlarının baskısı üzerine bu dönemde düzenlenen gösterilere katıldıklarına dair verdikleri ifadelere de dayanmıştır. Özellikle A.K., E.P., Y.E., R.D., N.Y., Z.Ö., C.D., G.D. ve E.A.nın ifadelerinden, bu kişilerin PKK üyelerinin baskısıyla köylerinde veya ilçelerinde düzenlenen gösterilere katıldıkları anlaşılmaktadır.
- Cumhuriyet savcılığı, gizli tanık Mahir ve diğer tanık K.G.nin ifadelerine atıfta bulunarak (bk. yukarıda 59. paragraf), bu tanıkların ifadelerine göre, PKK üyelerinin KCK sözcüsü olarak HDP yönetim toplantılarına katıldıklarını ve özellikle 6 Ekim 2014 tarihinde yapılan HDP yönetim toplantısına katıldıklarını gözlemlemiştir. Öte yandan, Cumhuriyet savcılığı, HDP milletvekillerinden ve Kobani’yi ziyaret eden HDP heyetinin bir üyesi olan İ.B.nin açıklamalarını dile getirmiştir. Bu açıklamalar 3 Kasım 2020 tarihinde kaydedilmiştir. I.B., kaymakamlık ve valiliğin izniyle Kobani’ye yaptıkları ziyaretin ardından başvuranın PYD eş başkanı E.M. ile görüştüğünü belirtmiştir. I.B., bu görüşmenin içeriğini bilmediğini, barış mesajları verildiğini belirtmiştir. I.B. ayrıca Kobani’deki olaylar sırasında gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin PKK tarafından Türkiye topraklarında özerklik ilan etmek amacıyla düzenlendiğini belirtmiştir.
- İlgili olduğuna karar verdiği tüm delil unsurlarını sunduktan sonra, Cumhuriyet savcılığı, başvuranın 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla olası bağlantısına ilişkin olarak aşağıdaki sonuçlara varmıştır: 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında 32 ilde meydana gelen şiddet olayları, özellikle PKK terör örgütüyle bağlantılı olan HDP ve BDP sorumlularının çağrısıyla organize ve koordine edilmiştir. Şüphelilerin, sosyal ağlar, basın ve diğer iletişim yöntemleri aracılığıyla yapılan bu çağrılara yanıt verdikleri söylenmiştir. Ele geçirilen materyaller (bayraklar, pankartlar, fotoğraflar, dijital belgeler) Cumhuriyet savcılığa göre PKK ile bağlantılarını göstermiştir. Şiddet eylemlerinin (yangın, yıkım, öldürme ve yaralanma) örgütün amaçları doğrultusunda bilerek gerçekleştirildiği söylenmektedir. Cumhuriyet savcılığı, şüphelilerin PKK/KCK tarafından organize edilen bir ayaklanma (serhildan) kapsamında kasıtlı olarak şiddet eylemlerine katıldıkları sonucuna varmıştır.
- Başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasına ilişkin işlemler Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinin dosyasına kaydedilmiştir (E.2021/6). 2. 7 Ocak 2021 Tarihli Tensip Tutanağı
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Ocak 2021 tarihinde, bir tensip tutanağı düzenlemiştir. Büyük Dairenin yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2) kararını ve dava dosyasını inceledikten sonra, Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Dolayısıyla, - Ağır Ceza Mahkemesi, ilgilini, önceki cezai yargılamalarında yer alanlardan farklı suçlar nedeniyle yargılandığını tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi aşağıdaki gibi karar vermiştir:
“[Mevcut] dosya, sanıkların 6 ve 7 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen olaylarla bağlantılı önceki faaliyetlerinin yanı sıra bu bağlamda yürüttükleri müteakip faaliyetlerle de ilgilidir. Örneğin, Selahattin Demirtaş’ın Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin 2017/189 sayılı dosyasında yer almayan (...) ve söz konusu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilmiş bir tutuklama kararına konu olmayan eylem ve suçlardan yakalandığı tespit edilmiştir [Büyük Dairenin yukarıda anılan kararına konu olan ceza yargılamaları söz konusudur]. (...) Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin 2017/189 sayılı dosyasında, şüpheli Selahattin Demirtaş silahlı terör örgütü kurmak veya yönetmek, terör örgütü propagandası yapmak, suç işlemeye alenen tahrik, suçu ve suçluyu övmek, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek, kanunlara itaatsizliğe teşvik etmek, yasa dışı toplantı ve gösteriler düzenlemek ve bunlara katılmak ve güvenlik güçleri tarafından, yapılan yasa dışı bir gösteriyi dağıtma çağrısına uymamakla suçlanmıştır. Mahkememiz öncelikle iki dosyadaki olayların ve tarafların aynı olmadığının ve yeni ve farklı bir dosyayla karşı karşıya olduğumuzun altını çizmektedir.
Bu açıklamalardan sonra Mahkememiz, sanıklara isnat edilen suçları ve dosyasındaki delilleri CMK’nın 100. maddesi, Anayasa’nın 19. maddesi ve Sözleşme’nin 5. maddesi ışığında incelemiştir.
(...)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Selahattin Demirtaş/Türkiye kararının 63. paragrafında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının Selahattin Demirtaş hakkındaki otuz dokuz ayrı ceza soruşturmasını tek bir dosyada topladığını, başvuran hakkında ulusal mahkemeler önünde yedi ayrı ceza davasının derdest olduğunu, bu soruşturma ve yargılamaların bu davadaki başvurunun konusu olmadığını ve verilecek kararın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmayla bağlantılı olacağını belirtmiştir.
Aynı kararda Mahkeme, sanığın 4 Kasım 2016 tarihinden sonra 12 HDP milletvekiline yönelik yürütülen operasyonun ardından yakalandığını, Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin kararıyla tutuklandığını ve itirazın Diyarbakır 3. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedildiğini belirtmiştir.
Başvuranın tutukluluğuna ilişkin yukarıda belirtilen kararın ardından, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde karar verilen ve halen devam etmekte olan ikinci tutukluluğunun, 4 Kasım - 7 Aralık 2018 tarihleri arasında gerçekleşen ilk tutuklulukla ilgili olan kararının konusu olmadığına hükmetmiştir. [Öte yandan] [ikinci] tutukluluğa ilişkin bireysel başvuru Anayasa Mahkemesi önünde halen derdesttir. Dolayısıyla, [ikinci] tutukluluğa herhangi bir inceleme yapılmadığı (...) ve bu durumun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından doğrulandığı göz önüne alındığında, yukarıda anılan bu karar Mahkememiz için bağlayıcı değildir.”
- Ankara Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, Sözleşme’nin 46. maddesinin Sözleşme’ye taraf Devletlerin Mahkeme kararlarına uymasını gerektirdiğini hatırlatmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi ardından, Sözleşme’nin 5. maddesi anlamında özgürlükten yoksun bırakma konusunda Mahkemenin içtihadını belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, PKK, KCK, bu örgütlerin 6-8 Ekim 2014 olaylarına katkıları ve bu olayların bağlamı hakkında ayrıntılı ve tarihsel bir analiz yapmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi özellikle silahlı terör örgütü PKK/KCK’nın Kobani’deki olayları, terör eylemleri, patlamalar ve silahlı saldırılar yoluyla kaotik bir ortam yaratarak ve halkı Devlete karşı ayaklanmaya çağırarak bir iç savaşı kışkırtmak suretiyle nihai hedefine, yani Kürdistan Devletinin kurulmasına ulaşmak için kullanmaya çalıştığını gözlemlemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 6-8 Ekim 2014 olaylarının bu bağlamda kaydedildiği kanaatine varmıştır. Böylelikle, Ağır Ceza Mahkemesi, www.firatnews.com [PKK/KCK’ya yakın bir bilgi sitesi olarak bilinmektedir] sitesinde yayımlanan, PKK sorumluları, Abdullah Öcalan’ın kendisi ve yukarıda anılan çeşitli Kürt yanlısı gençlik ve kadın kolları tarafından yapılan açıklamaları belirtmiş ve herkesi Iraklı Kürtlerin elinde bulunan Kobani’nin DAEŞ militanlarının saldırılarına karşı savunulmasını desteklemeye, Hükümeti bu desteğe katılmaya itmeye ve dahası Kobani’deki DAEŞ saldırıları karşısında Türk Hükümetinin iddia edilen ataletini protesto etmek amacıyla öne çıkmaya çağırmıştır.
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca başvuranın ve siyasi partisinin diğer sorumluların, DAEŞ’in ilerleyişi ve Kobani’ye yönelik saldırılarının yarattığı durum hakkında Kürt militanların sorumlularıyla görüşmek amacıyla, Suriye’nin kuzeyine gittiğini tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın Kobani’nin DAEŞ güçlerine karşı savunulması gerektiğini destekleyen açıklamalarına atıf yapmıştır (yukarıda 12-13. paragraflar). Kürt yanlısı örgütler veya PKK’ya bağlı örgütler tarafından başlatılan ve 17 Eylül 2014 tarihinden sonra dağıtılan, halkı Kobani’deki direnişe aktif olarak katılmaya ve bu direnişi Türkiye’nin güneydoğusuna yaymaya tahrik eden çok sayıda çağrıdan bahsettikten sonra, Ağır Ceza Mahkemesi, HDP ve yöneticileri tarafından yapılan çağrıların, PKK/KCK liderliğindeki serhildan Komitesi tarafından organize edilen bu çağrılara paralel olarak yapıldığını gözlemlemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi böylelikle, bu çağrılar sonucunda yasal faaliyetlerin suiistimal edildiğine ve şiddet eylemlerine dönüştüğüne karar vermiştir. Öte yandan, Kürt yanlısı bazı haber sitelerinde ya da PKK ile ilişkisi olduğu belirtilen internet sitelerinde yayınlanan basın haberlerine atıfta bulunan Ağır Ceza Mahkemesi bu bilgilere göre, başvuranın bir HDP heyetiyle birlikte ve bazen de HDP listesinden seçilen sınır ötesi kasabaların belediye başkanlarının yardımıyla Irak veya Suriye’deki çatışma bölgesine seyahat ettiğini, KCK sorumlularıyla görüşmeler yaptığını, Yezidi göçmenlerin barındığı kampları ziyaret ettiğini, Kobani’deki direnişi destekleyen açıklamalar yaptığını ve Suruç’ta (Türkiye’de bir sınır kasabası) düzenlenen destek gösterilerine katıldığını belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuranın, sanık K.Y.nin aracılığı ile PKK sorumlularından birinden gelen talimata uyarak “Kobani direnişini” güçlendirmeyi amaçlayan bir açıklama yaptığını gözlemlemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi özellikle HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından 6 Ekim 2014 tarihinde atılan tweete (yukarıda 9. paragraf) ve aşağıda belirtilen tweetlere atıfta bulunmuştur:
-
7 Ekim 2014 tarihinde HDPGENELMERKEZI (HDP Genel Merkezi) Twitter’da: “Halkımız hiçbir yerde geri adım atmadan direnmeye devam ederse ablukanın kırılacağına inanıyoruz. ”;
-
7 Ekim 2014 tarihinde HDPGENELMERKEZI (HDP Genel Merkezi) Twitter’da: “Kobani’deki katliam girişimine karşı 7’den 70’e tüm halklarımızı sokağa çıkmaya, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Tüm uluslararası kurumlar, demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve meslek örgütleri, kadın ve gençlik kolları ve demokratik güçler Kobani’deki vahşete karşı harekete geçmelidir. Şu andan itibaren, Kobani her yerde. Kobani’deki kuşatma ve acımasız saldırı sona erene kadar direniş çağrısında bulunuyoruz. HDP”
Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvurana ait olduğu iddia edilen bir hesap aracılığıyla 7 Ekim 2014 tarihinde Twitter’da paylaşılan bazı mesajlara da atıf yapmıştır: “AKP’nin Rojava’da halkımızın elde ettiği kazanımları yok etme girişimleri, halkımızın sokaktaki direnişi sayesinde boşa çıkarılmıştır (...) Direniş özgürlüktür. “AKP ve DAEŞ çetelerinin oynadığı kirli oyun, halkımızın sokaklardaki direnişi sayesinde bozuldu (...) ”. “Halkımızı Kobani’de AKP ambargosunu protesto etmek için sokaklara dökülenlere destek olmaya çağırıyoruz" dedi.
- Tanıklar Mahir ve K.G.nin ifadelerine atıfta bulunarak (yukarıda 59. paragraf), Ağır Ceza Mahkemesi bu tanıkların ifadelerine göre, PKK üyelerinin KCK sözcüsü sıfatıyla HDP’nin yönetim toplantılarına katıldıklarını ve özellikle 6 Ekim 2014 tarihinde yapılan HDP yönetim toplantısına katıldıklarını gözlemlemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, B.Y.den [HDP Yürütme Kurulu üyesi] elde edilen dijital materyallerin bu ifadeleri destekleyecek nitelikte olduğunu kaydetmiştir. Dosyadaki unsurlara göre, söz konusu dijital materyaller PYD tarafından Kobani’deki durum ve özellikle de DAEŞ’in saldırı eylemleri hakkında İngilizce olarak yazılmış bir mesajdır. Mesajda, özellikle DAEŞ’in Kobani’ye girmeye çalıştığı binlerce insanın katledildiği veya katledileceği ve bu katliamı engellemenin zamanının geldiği belirtilmektedir. Ağır Ceza Mahkemesine göre bu mesaj, terör örgütünün HDP Merkez Yürütme Kurulu ile doğrudan bağlantısı olduğuna ve HDP Merkez Yürütme Kurulunun örgütten gelen talimatlar doğrultusunda hareket ettiğine dair somut bir delil teşkil etmektedir.
Öte yandan, Ağır Ceza Mahkemesi HDP milletvekillerinden ve Kobani’yi ziyaret eden HDP heyetinin bir üyesi olan I.B.nin ifadelerini belirtmiştir (yukarıda 70. paragraf). Aynı şekilde, Ağır Ceza Mahkemesi HDP milletvekilleri A.T. ve A.B.nin ifadelerindeki bazı bölümlerini belirtmiştir: Özellikle A.T., 6 Ekim 2014 tarihinde yapılan HDP Merkez Yürütme Kurulu toplantısında bulunmadığını ve partinin uygulamasına aykırı olarak benzer bir tweetin yayınlanmasına ilişkin herhangi bir kararın toplantı tutanaklarında yer almadığını belirtmiştir.
- Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, tarihini belirtmeksizin, başvuranın Mardin’de yaptığı bir konuşmayı dile getirmiştir. Bu konuşmada başvuran şunları belirtmiştir:
“Öcalan’ın posterini asamazsınız diyorlar, bakın bunu diyenlere sesleniyorum, Kürtlerin katili Kenan Evren’in [12 Eylül 1980 darbesini yöneten ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yedinci cumhurbaşkanı olan general] heykelini asabiliyorlar da Kürt halkının liderinin posterini neden asamıyorlar? Bu halk, halkı için 14 yıldır İmralı’da bir beton hendekte direnen Kürt halk önderinin posterini Kürdistan’da sergileyemeyecekse nerede sergileyecek? Buna alışsanız iyi olur, çünkü Başkan Apo’nun heykelini bile dikeceğiz.”
Ağır Ceza Mahkemesine göre, diğer HDP yöneticileri tarafından yapılan diğer konuşmalarla birlikte okunduğunda bu konuşma, HDP sorumlularının PKK ile organik bağları olduğunu ve bu terör örgütünden aldıkları talimatları uyguladıklarını göstermiştir.
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın itham edildiği suçları işlemiş olabileceğinden şüphelenmek için inandırıcı sebepler bulunduğu sonucuna varmak amacıyla, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kendisine sunulan dosyanın genel bir sentezini yapmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi özellikle, Türkiye’nin 32 ilinde çok sayıda suçla itham edilen kişilerin, HDP sorumluları tarafından sosyal ağlar veya basın yoluyla ya da telefon görüşmeleri veya kısa mesajlar aracılığıyla yapılan çağrılar ve açıklamaların ardından, bu eylemlere katıldıklarını ve bu kişilerin ayrıca PKK silahlı terör örgütünün talimatıyla hareket eden kişiler tarafından tehdit edildiklerini ve terör eylemlerine katılmaya zorlandıklarını değerlendirmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen suçların failleri olduğu iddia edilen kişilere karşı açılan tüm davalardan, PKK’nın, diğer bağlı terör örgütleri aracılığıyla, Rojava “devrimini” savunma bahanesiyle ve bağımsız bir devlet kurma nihai hedefine ulaşmak amacıyla bir ayaklanma (serhildan) çağrısında bulunduğunun açık olduğunu tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, aralarında başvuranın da bulunduğu sanıklarla ilgili olarak, PKK’nın nihai amacına ulaşmak için gösterileri büyütmeye çalıştıklarını gözlemlemiştir. Ağır Ceza Mahkemesine göre, bu delil unsurları, başvuran ve diğer sanıkların isnat edilen suçları işlediklerinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin varlığını ortaya koymuştur.
- Ağır Ceza Mahkemesi, diğer tutukluluk gerekçeleriyle olarak, kaçma riski ve tanık ve mağdurlar üzerinde baskı yapma riski bulunduğunu değerlendirmiştir. Bu noktada, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın 4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanmasından önce günlük bir gazetede yayımlanan röportajında, ağabeyinin kendisine verilen ağır cezalar nedeniyle hâlihazırda yurt dışında yaşadığına dair ifadelerine atıfta bulunmuş ve bu ifadelerin, birçok HDP kadrosunun kaçtığı konusuyla birlikte, bu riski destekleyecek nitelikte olduğunu değerlendirmiştir. Baskı yapma riskiyle ilgili olarak ise, çok sayıda tanık ve mağdurun varlığını dikkate almıştır. Ağır Ceza Mahkemesi aynı şekilde, CMK’nın 109. maddesinde öngörülen diğer adli denetim tedbirlerinin, özellikle de yurt dışına çıkış yasağının, soruşturmanın niteliği ve delillerin durumu bakımından yetersiz kalacağını değerlendirmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi son olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinde belirtilen kriterlere atıfta bulunmuş ve tutukluluk tedbirinin gerekli olduğu sonucuna varmıştır. 3. Yargılamaların Birleştirilmesi
- Başvuranın ilk tutukluluğunun 4 Kasım 2016 tarihinden 2 Eylül 2019 tarihine kadar sürdüğü davayı inceleyen Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Nisan 2021 tarihinde, [Mahkeme tarafından verilen Büyük Dairenin yukarıda belirtilen kararının konusu], 20 Eylül 2019 tarihinde başvuranın ikinci tutukluluğuna ilişkin davayı inceleyen Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinden iki ceza yargılamasının birleştirilmesini talep etmiştir. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu’nun bu konuda uygulanabilir hükümleri ve suçların tarihleri göz önüne alındığında, iki dosyanın hukuki bir bağlantısı olduğunu ve dolayısıyla delillerin birlikte incelenmesi gerektiğini değerlendirmiştir.
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 19 Nisan 2021 tarihinde, yargılamaların birleştirilmesi talebini kabul etmiştir.
- Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Mayıs 2021 tarihli bir kararla, iki ceza davasını birleştirerek dosyayı Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesine göndermiş ve böylece Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesindeki dava kapanmıştır. 4. Ceza Yargılamasının Devam Etmesi ve Başvuranın Tutukluluk Halinin Devamı
- Ceza yargılaması sırasında, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın tutukluluk halinin devam etmesi konusunu, resen ya da başvuranın talebi üzerine incelemiş ve bu tedbirin uzatılmasına karar vermiştir. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, ilgili tarafından yapılan başvuruyu reddetmiştir. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi kararlarında, özellikle delillerin durumunu, başvuran aleyhinde güçlü şüpheler oluşturan somut delillerin - özellikle tanık ifadelerinin - varlığını ve isnat edilen suçun, CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrası anlamında “katalog” suçlardan biri olmasını dikkate almıştır. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi öte yandan, özellikle başvuranın 4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanmadan önce günlük bir gazetede yayımlanan röportajında yaptığı ve ağabeyinin aldığı ağır cezalar nedeniyle, yurt dışında yaşadığını belirttiği sözlere dayanarak kaçma riski bulunduğu kanaatine varmıştır. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, birçok HDP kadrosunun ülkeden kaçtığını ve bu durumun da bu riski desteklediğini tespit etmiştir. Tanıklar ve mağdurlar üzerindeki baskı riskiyle ilgili olarak, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi ilgili kişilerin sayısının çokluğunu dikkate almıştır. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi son olarak, CMK’nın 109. maddesinde öngörülen diğer adli denetim tedbirlerinin, özellikle de yurt dışına çıkış yasağının, soruşturmanın niteliği ve delillerin durumu bakımından yetersiz kalacağını değerlendirmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi son olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinde belirtilen kriterlere atıfta bulunmuş ve tutukluluk tedbirinin gerekli olduğu sonucuna varmıştır.
- Yukarıda da belirtildiği gibi, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tutuklama tedbirini gerekçelendirmek amacıyla, dosyaya eklenen çeşitli delil unsurlarını belirtmiştir. Bu unsurlar arasında tanıkların ifadeleri de bulunmaktadır; bu ifadeler aşağıda yer almaktadır.
- 9 Şubat 2022 tarihinde, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, Abc123 takma adlı gizli tanığı, sanıkların ve avukatlarının yokluğunda, tanık korumaya ilişkin hükümler gereğince dinlemiştir. Bu tanığın kimliği daha sonra ortaya çıkmış ve 5 Temmuz 2022 tarihinde tekrar dinlenmiştir (M.R.O. – aşağıda 90. paragraf).
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Nisan 2022 tarihinde, tanık K.G.yi dinlemiştir (yukarıda 59. paragraf). İlgili, PKK’nın yapısı ve stratejisi hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir. İlgili özellikle, PKK’nın Afrika Ulusal Kongresi modelinden esinlenerek KCK’yı kurduğunu belirtmiştir. İlgili, Kobani kuşatması sırasında PKK’nın K.Y.ye, HDP’nin söz konusu açıklamaları yapabilmesi için PKK’nın talimatlarını iletmesi talimatını verdiğini dile getirmiştir. İlgili, K.Y.yi ifadeler okunurken heyette gördüğünü de sözlerine eklemiştir. İlgili, öte yandan 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen olayların PKK’nın stratejisinde kaydedildiğini belirtmiş ve önceki ifadelerinin arkasında durmuştur. İlgili, başvuran ve avukatı tarafından yöneltilen sorulara cevaben, KCK sözcüsünün 6 Ekim 2014 tarihinde HDP Merkez Yürütme Kurulu toplantısına katıldığına dair kesin bir bilgiye sahip olmadığını ifade etmiştir. İlgili ayrıca, K.Y.yi şahsen tanımadığını ve diğer kişilerin söz konusu heyette yer alan kişinin K.Y. olduğunu kabul ve teyit ettiklerini belirtmiştir. Aynı şekilde, ilgili, başvuranın ihtilaf konusu açıklamaları yapmamış olması halinde, 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında şiddetin daha az yaygın olacağı ve ölümlerin önlenebileceği yönündeki varsayımıyla ilgili olarak, başvuran tarafından yapılan bir çağrının kitleler üzerinde büyük bir etki yarattığını ve tepkileri harekete geçirdiğini belirtmiştir.
Tanığın sorgusu sırasında başvuran, ayrıca Kobani kuşatması sırasında bir konferans için Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunduğunu ve dönemin Başbakanı A.D.nin görüşme talebi üzerine Türkiye’ye gittiğini ve bir hafta sonra Başbakan’a danıştıktan sonra söz konusu dönemde Ankara’da bulunan K.Y. ile birlikte Kobani’ye gittiğini belirtmiştir.
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Haziran 2022 tarihinde, özellikle gizli tanık A53T.yi dinlemiştir. Sorulara cevaben bu tanık, olaylardan bir hafta önce serhildanı harekete geçirme talimatının [DBP Eş Başkanı] K.Y.ye iletildiğini ifade etmiştir. İlgili, bu talimatların hafıza kartları kullanılarak iletildiğini belirtmiştir. İlgili, merkez yürütme kurulu toplantısının 5 Ekim 2014 tarihinde parti binasında yapıldığını da eklemiştir.
- 2 Temmuz 2021 tarihinde, gizli tanık Mahir, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görevlendirilen bir hâkim (naip hâkim) aracılığıyla “SEGBİS” (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) üzerinden dinlenmiştir. Duruşma tutanakları, başvuran da dâhil olmak üzere sanıkların duruşmada hazır bulunmadıklarını göstermektedir. Bu tanık önceki ifadelerinin arkasında durmuştur (yukarıda 58. paragraf). Bu tanık özellikle, başvuranın 30 Eylül 2014 tarihinde bir heyetle birlikte Kobani’ye gittiğini ve KCK sözcüsünün halkı direnişe katılmaya çağırmasını istediğini belirtmiştir. Bu tanık, başvuranın başlangıçta böyle bir çağrıda bulunmak istemediğini, ancak daha sonra bir televizyon kanalında açıklamalarda bulunduğunu dile getirmiştir. Bu tanık ayrıca, bu açıklamaların çok radikal olmamakla birlikte, mesajların daha sonra HDP tweetleri sayesinde yayıldığını ifade etmiştir. Bu tanık, başvuranın kitleler üzerinde etkisi olan siyasi bir figür olduğunu ve yaptığı çağrıların kitleleri harekete geçirebileceğini eklemiştir. Ayrıca, ilgili PKK/KCK’nın talimatlarının KCK’nın Türkiye’deki sözcüsüne iletildiğini ve onun da bu talimatları HDP ve ilgili diğer siyasi partiler gibi diğer organlara yaymaktan sorumlu olduğunu belirtmiştir.
- 3 Temmuz 2022 tarihinde gizli tanık Ulaş, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından SEGBİS aracılığıyla dinlenmiştir. Duruşma tutanakları, başvuran da dâhil olmak üzere sanıkların bu duruşmada hazır bulunmadıklarını göstermektedir. Bu tanık, HDP’nin tüm faaliyetlerinin PKK’nın talimatları doğrultusunda gerçekleştirildiğini ve PKK’nın bu talimatları hafıza kartları aracılığıyla gönderdiğini ifade etmiştir. Bununla birlikte, bu tanık 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen olaylara ilişkin herhangi bir talimat hakkında bilgisi olmadığını belirtmiştir. Bu tanık, başvuranın PKK’nın güvenilir bir üyesi olduğunu da eklemiştir.
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Temmuz 2022 tarihinde, tanık M.R.O.yu dinlemiştir. Bu tanık, PKK’ya üye olmaktan hüküm giydiğini ve hapis cezasını çekmekte olduğunu belirtmiştir. Bu tanık, “etkin pişmanlık” rejiminden yararlanamayacağını belirtmiş zira iki defa PKK’ya katıldığı değerlendirilmiştir. Bu tanık, [Kuzey Irak’taki] PKK kamplarında bulunduğunu ve şoförlük yaptığını dile getirmiştir. Bu tanık, 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında PKK’ya ait bir kampta bulunduğunu belirtmiştir. Bu tanık, K.Y.nin, KCK’nın sorumlularından ve sözcülerinden biri olduğunu ve PKK’nın mesajlarını başvurana ilettiğini dile getirmiştir. Bu tanık, özellikle 6 Ekim 2014 tarihinde söz konusu örgütün bir üyesini bilgisayarda bir not yazarken gördüğünü ve bu notun daha sonra Diyarbakır’a iletildiğini belirtmiştir. Bu tanık, HDP’nin çağrısının söz konusu nota karşılık geldiğini de eklemiştir. Başvuran tarafından yöneltilen sorulara cevaben, bu tanık televizyonda yayınlanan ve halka acil bir çağrıda bulunan mesaj olduğunu iddia etmiştir. Bu tanık, bu notun HDP’ye gönderileceğini bilmediğini ve KCK sözcüsüne yönelik olduğunu eklemiştir. Bu tanık, yine bir soruya cevaben, son olarak [HDP’den gelen] bu mesajı bir şiddet çağrısı olarak değil, sıradan bir çağrı olarak gördüğünü belirtmiştir. Bu tanık bununla birlikte, PKK’nın sıradan olayları geniş çaplı şiddete dönüştürme konusunda çok başarılı olduğunu da dile getirmiştir.
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Ağustos 2022 tarihli duruşmada, yukarıda belirtilen gizli tanıklar Mahir ve Ulaş’ın ifadelerinin yanı sıra M.R.O.nun ifadelerine ve tüm delil unsurlarına dayanarak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, tüm bu unsurları değerlendirdikten sonra, başvuranın kendisine isnat edilen suçları işlediğine dair kuvvetli şüphe bulunduğunu değerlendirmiş ve tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
- Başvuran, 8 Ağustos 2023 tarihinde yaptığı itirazda, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dinlenen tanıkların ifadelerine itiraz etmiştir. Başvuran özellikle dosyadaki delillerin, tüm bu tanıkların “etkin pişmanlık” rejiminden yararlandıklarını gösterdiğini ve bu tür ifadelerin manipülasyon sonucu ve yalnızca Türk kanunlarının “pişman kişilere” tanıdığı avantajları elde etmek amacıyla verilmiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu belirtmiştir. Başvuran, gizli tanık A53Tnin ifadeleriyle ilgili olarak, bu tanığın görgü tanığı olmadığını ancak genel ve uydurma bilgiler aktardığını ve aynı durumun gizli tanıklar Mahir ve Ulaş’ın ifadeleri için de geçerli olduğunu iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, Merkez Yürütme Kurulu toplantısının 6 Ekim 2014 tarihinde [gizli tanık A53Tnin iddia ettiği gibi 5 Ekim’de değil] bir dernek binasında [aynı tanığın beyanının aksine HDP binasında değil] yapıldığına dair tanıkların ifadeleri arasında önemli yanlışlıklar ve tutarsızlıklar olduğunu tespit etmiştir. Başvuran aynı şekilde, M.R.O.ya göre PKK’nın talimatını içeren notun 6 Ekim 2014 tarihinde yazılmış olmasına karşın, tanık K.G.nin talimatın K.Y. aracılığıyla iletildiğini ifade ettiğini belirtmiştir. Başvuran öte yandan, olay tarihinde, K.Y.nin başka bir siyasi partinin, yani yasal bir siyasi parti olan DBP’nin eş başkanlarından biri olduğunu ve Kobani’deki olaylar sırasında bu partiyle sürekli temas halinde olduğunu dile getirmiştir.
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 26-31 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılan duruşmalarda, başvuranın AİHM’in 22 Aralık 2020 tarihli kararının uygulanmadığı ve söz konusu ceza yargılamasının siyasi nedenlerle devam ettirildiği iddiasını incelemiştir. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, devam eden yargılamanın konusunun, AİHM’in 22 Aralık 2020 tarihli kararında incelediği konudan farklı olduğunu değerlendirmiştir. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, devam eden yargılamanın, başvuranın PKK terör örgütü tarafından yürütülen serhildan projesi kapsamında meydana gelen şiddet olaylarının tahrikçisi olarak sorumlu olduğu suçlamasıyla ilgili olduğunu eklemiştir. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca AİHM’in başvuranın tutukluluğu konusunu incelerken Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin dosyasındaki olaylara ve delil unsurlarına başvurmadığının altını çizmiştir. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM’in yukarıda anılan kararının konusunun, önünde derdest olan ceza davalarını kapsamadığı sonucuna varmıştır.
- Ağır Ceza Mahkemesinin 14 Nisan 2023 tarihli duruşmasında, Cumhuriyet savcısı esasa ilişkin iddianamesini sunmuş ve başvuranın isnat edilen suçlardan mahkûm edilmesini talep etmiştir.
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 11 Eylül 2023 tarihli duruşmada, E.Z.nin avukatının Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi önünde E.Z. aleyhine yürütülen ceza yargılaması kapsamında yaptığı savunmanın mevcut davadaki kuvvetli suç şüphesini güçlendiren bir unsur olduğunu değerlendirerek başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. E.Z.nin avukatı savunmasında özellikle müvekkilinin, PKK’nın çağrısı üzerine değil, başvuranın ve HDP’nin çağrısı üzerine sokağa çıktığını belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu ifadede ve başvuran aleyhindeki diğer delil unsurlarında, başvuranın tutukluluğunun devamına dayanak teşkil edecek makul şüphelerin varlığının teyit edildiğini görmüştür.
- Nisan 2021 ve 16 Mayıs 2024 tarihleri arasında yapılan duruşmalar sırasında, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın tutukluluk halinin devamına ilişkin konuyu birçok defa incelemiş ve bu tedbirin devamına karar vermiştir. 6. Başvuranın 16 Mayıs 2024 Tarihinde Mahkûm Edilmesi
- Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Mayıs 2024 tarihli duruşmada, başvuranı on bir suçtan suçlu bulmuş ve kısa kararla kırk iki yıl hapis cezasına çarptırmış ve aşağıdaki kararı vermiştir:
- Özellikle TCK’nın 38, 214. maddesinin 3. fıkrası ve 220. maddesinin 5. fıkrasıyla birlikte okunduğunda, Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesine dayanan suçlarla ilgili olarak, başvuran suçlu bulunmuş ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiştir; ardından eylemlerinin, bir suçun işlenmesine yardım olarak yorumlanması gerektiğini değerlendirilerek, Türk Ceza Kanunu’nun bir suçun işlenmesine yardım etmeyi cezalandıran 37. maddesinin 2. fıkrasının b) ve c) bentleri uyarınca cezası yirmi yıl hapis cezasına indirilmiştir; buna karşın başvuran, 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen şiddet eylemlerine bağlı diğer suçlardan (yukarıda 49 ve 66. paragraflar) ve bu suçların başvuran tarafından bizzat işlenmediği gerekçesiyle beraat etmiştir;
- Başvuran, 11 Ocak 2017 tarihli iddianamede belirtilen suçlamalarla, Türk Ceza Kanunu’nun 214. maddesinin 1. fıkrası, 215 ve 217. maddesinin 1. fıkrası, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 1. ve 2. fıkraları ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 28. maddesinin 1. fıkrası uyarınca suçlu bulunmuş ve hapis cezasına mahkûm edilmiştir (bk. 11 Ocak 2017 tarihli iddianame – yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (No. 2), §§ 78, 272-273, 326);
- Başvuran, 16 Kasım 2018 tarihli iddianamede [yukarıda anılan Büyük Daire kararının veya mevcut davanın kapsamına girmeyen başka bir iddianame] belirtilen suçlardan Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 1. ve 2. fıkraları uyarınca suçlu bulunmuş ve hapis cezasına çarptırılmıştır.
Öte yandan Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın diğer otuz bir suçlamadan beraat etmesine ve üç diğer suçlamayla ilgili olarak, bu olayların başvuranın yasama dokunulmazlığı kapsamına girdiği gerekçesiyle, ceza verilmemesine karar vermiştir.
- Ceza yargılaması ulusal mahkemeler önünde halen derdesttir. 7. Anayasa Mahkemesine Yapılan Başvurular
- Başvuran, 7 Kasım 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi nezdinde bireysel başvuruda (no. 2019/36448) bulunmuş ve 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasına karar verilmesinden şikâyetçi olmuştur. İlgili yaptığı başvuruda, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları ile 10 ve 18. maddelerinin ve Sözleşme’nin 5 ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiğini açıkça ileri sürmüştür (bk. başvuru formunun 15. sayfası). Uygulamaya ilişkin nedenlerle, Mahkeme söz konusu bireysel başvuruyu “ilk bireysel başvuru” olarak adlandıracaktır.
- Başvuranın başvurusu, 20 Mart 2020 tarihinde, Anayasa Mahkemesinin bir Bölümüne gönderilmiştir.
- Anayasa Mahkemesi, 30 Mart 2020 tarihinde, bu başvuruyu Adalet Bakanlığına bildirmiştir. Adalet Bakanlığı ise 29 Mayıs 2020 tarihinde kabul edilebilirlik ve esasa ilişkin görüşlerini sunmuştur. Başvuran ise 9 Haziran 2020 tarihinde bu görüşe yanıt vermiştir.
- Öte yandan başvuran, 14 Ocak 2021 tarihinde Anayasa Mahkemesi nezdinde ikinci bir bireysel başvuruda (no. 2021/1875) bulunmuş ve yine 20 Eylül 2019 tarihinde uygulanan bir tedbirden şikâyetçi olmuştur. Başvuran özellikle, 22 Aralık 2020 tarihinde Mahkemenin Büyük Dairesi tarafından verilen karara rağmen serbest bırakılmaması nedeniyle kötü muamele yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı ve adil yargılanma hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmiştir. Anayasa Mahkemesi aynı zamanda, 23 Şubat 2021 tarihinde, söz konusu başvuruyu Adalet Bakanlığına bildirmiştir. Adalet Bakanlığı ise 26 Nisan 2021 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas hakkında görüşlerini sunmuştur. Başvuran ise, Adalet Bakanlığının görüşlerinin bildirildiği tarihten itibaren on beş gün içinde cevaben görüşlerini sunmuştur.
- Başvuran, 4 Şubat 2021 tarihinde Anayasa Mahkemesi nezdinde üçüncü bir bireysel başvuruda (no. 2021/7424) bulunmuş ve yine 20 Eylül 2019 tarihinde uygulanan tedbirden şikâyetçi olmuştur. Söz konusu başvuru, 4 Mayıs 2021 tarihinde, Adalet Bakanlığına bildirilmiştir.
- Daha sonra, Anayasa Mahkemesi 2021/1875 et 2021/7424 no.lu başvuruların, 2019/36448 no.lu ilk başvuruyla birleştirilmesine karar vermiştir. Bu üç başvuru, Anayasa Mahkemesi önünde halen derdesttir. 8. Ülkenin Üst Düzey Yetkililerinin Kamuoyu Açıklamaları
- Başvuran, hakkında yürütülen ceza yargılamasıyla ilgili olarak ülkedeki üst düzey yetkililerin yaptığı çok sayıda açıklamayı Mahkemeye bildirmiştir. Cumhurbaşkanı, 9 Aralık 2020 tarihli konuşmasında özellikle şu açıklamalarda bulunmuştur:
“Yargının işine müdahale etmek benim haddime değil. Selahattin Demirtaş gibi teröristin, bu noktada varsa, sözde hakkını koruyacak değiliz. Ben inanıyorum ki bizim yargımız Selahattin Demirtaş gibi bir teröriste böyle bir imkân hazırlamaz. Kaldı ki Kobani’nin, Diyarbakır’ın, Yasin Börü’nün faili odur [yukarıda 51. paragraf]. Bunları görmezden mi geleceğiz? Yargımız bunları görmezden mi gelecek? Böyle bir teröristin asla önünün açılmasına yol vermeyiz.”
- Benzer şekilde, Cumhurbaşkanı 23 Aralık 2020 tarihinde, yani Büyük Dairenin yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) davasında kararını açıklamasının ertesi günü, şu açıklamayı yapmıştır:
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’de terör konusunda verilen tüm kararları onaylar. Mahkemelerimizin hâlâ vermesi gereken bir karar var. [Mahkeme], iç hukuk yolları tüketilmeden karar verir. Türkiye aleyhine faaliyetler yürütülür. 50 kişinin ölümüne sebep olan bir kişi nasıl olur da serbest bırakılır? Kendi gibilerini savunurlar. Bizim kanaatimize göre, bu karar hükümsüzdür.”
- İçişleri Bakanlığı, 24 Aralık 2020 tarihinde, Mahkeme tarafından verilen karara ilişkin Cumhurbaşkanı’nın konuşmasına benzer bir konuşma yapmıştır. Özellikle şu açıklamalarda bulunmuştur:
“PKK’yı eleştirin denmesine rağmen bir kez bile PKK ile açıklama yapmayan, tam tersine onlara destek veren, iştahlandıran Selahattin Demirtaş teröristtir. Demirtaş teröristtir. AİHM’nin, hangi sebeple olursa olsun aldığı karar boşlukta bir karardır. Hiçbir anlamı yoktur. Çok net ve açıktır.”
-
2023 Tarihli Cumhurbaşkanlığı Seçimi
-
Türkiye’de, 14 ve 28 Mayıs 2023 tarihlerinde, beş yıllık bir görev süresi için Devlet Başkanı’nı seçmek amacıyla Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmıştır. Görevdeki Cumhurbaşkanı yeniden seçilmek için aday olmuştur. Neredeyse tüm muhalefet ortak bir adayın arkasında toplanmıştır. Başvuranın mensubu olduğu HDP partisi, aday göstermemeyi tercih etmiştir. Görevdeki Cumhurbaşkanı ikinci turda yeniden seçilmiş ve böylelikle, birbirini izleyen üçüncü dönemi kazanmıştır.
İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE VE UYGULAMASI
-
İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
-
Anayasa’nın 90. maddesi, uluslararası anlaşmaların onaylanmasını düzenlemektedir. Söz konusu maddenin 5. paragrafı aşağıdaki şekildedir:
“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”
- TCK’nın 38. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Azmettirme
MADDE 38 - (1) Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi, işlenen suçun cezası ile cezalandırılır.”
- TCK’nın 214. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Suç İşlemeye Tahrik Suçu
(1) Suç işlemek için alenen tahrikte bulunan kişi, altı aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
(2) Halkın bir kısmını diğer bir kısmına karşı silahlandırarak, birbirini öldürmeye tahrik eden kişi, onbeş yıldan yirmidört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Tahrik konusu suçların işlenmesi halinde, tahrik eden kişi, bu suçlara azmettiren sıfatıyla cezalandırılır.”
- TCK’nın 302. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozmak Suçu
(1) Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.”
- 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 10 Temmuz 2014 tarihinde kabul edilmiştir. Bu Kanun’un amacı, “çözüm süreci” için hukuki bir temeli sağlamaktır. Kanun, kişi, kurum ve kuruluşlarla kurulan ilişki, yapılan diyalog, görüşme ve benzeri faaliyetlerde yer alan kişilere hukuki koruma sağlamakta ve silahlarını teslim eden silahlı örgüt militanlarının rehabilitasyonunu kolaylaştırmaktadır.
- Hükümet, Anayasa Mahkemesi tarafından 21 Kasım 2023 tarihinde verilen dört karara atıfta bulunmaktadır. Bu kararlarda, Anayasa Mahkemesi, diğer hususların yanı sıra, başvuran hakkında yürütülen yargılamayla aynı yargılama bağlamında suçlanan kişiler tarafından sunulan Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetleri incelemiş ve bu şikâyetlerin açıkça dayanaktan olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Özellikle Ayla Akat Ata (no.3), (başvuru no. 2020/35149) kararı esasen, [ilk olarak 6 Ekim 2016 tarihinde tutuklanan] eski HDP milletvekili A.A. Akat’ın 2 Ekim 2020 tarihinde tutuklanmasına ilişkindir. Anayasa Mahkemesi, Akat hakkında bir suç işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunduğu sonucuna varırken, 2 Ekim 2020 tarihinde bu tedbire hükmeden yetkili Sulh Ceza Hâkimliğinin özellikle 6-8 Ekim 2014 tarihli olaylarla ilişkilendirilen delil unsurlarına (şikâyetçilerin, tanıkların, bu olaylarda yer alan şüphelilerin ifadeleri), sosyal ağlarda yayımlanan mesajlara, fezleke raporlarına ve 6 ile 7 Ekim olaylarına ilişkin diğer bilgi ve belgelere dayandığını gözlemlemiştir. Anayasa Mahkemesi ayrıca, 30 Aralık 2020 tarihinde başvuran hakkında, 107 diğer şüpheliyle birlikte hazırlanan bir iddianamenin sunulduğunu vurgulamıştır [bu, mevcut davaya konu olan iddianameyle aynıdır – bk. yukarıda 65. paragraf]. Anayasa Mahkemesi, özellikle şu kanaatlere varmıştır:
“99. HDP’nin sosyal medya hesabından halkın sokağa çıkması ve direnişe katılması yönünde MYK adına çağrı yapıldığı ve bu sırada başvuranın Partinin Batman milletvekili olduğu hususlarında kuşku bulunmamaktadır. Başvuran, söz konusu çağrıyı sahiplenecek şekilde 6/10/2014 tarihinde sosyal medya paylaşımı yapmıştır
HDP MYK adına yapılan çağrı, Suriye’de yaşanan iç savaşın Türkiye’nin ulusal güvenliği üzerinde tehdit oluşturacak boyuta geldiği bir dönemde ve -PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan- PYD ile DAEŞ arasında Kobani’de çıkan çatışmalar üzerine yapılmıştır. Ayrıca bu çağrının çatışmaların tarafı olan PKK terör örgütünün liderlerinden birinin Kobani’de yaşanan olayları bahane ederek, Türkiye’deki metropolleri işgal etmeye yönelik çağrısının hemen ertesi gününde yapıldığı vurgulanmalıdır. Söz konusu çağrının yapıldığı günde PKK güdümünde yayın yaptığı belirtilen bir internet haber sitesinde yer alan duyuruda da ayrımcı ifadeler kullanılarak ve bir siyasi parti hedef gösterilerek “yaşam şansı tanımama” ifadesine yer verilmek suretiyle ayaklanmanın en üst düzeyde genişletilmesi (...).
-
Başvuran; Suriye’de yaşanan iç savaşın Türkiye’nin ulusal güvenliği üzerinde tehdit oluşturduğunu, özellikle Kobani’de iki örgüt arasında yaşanan çatışmalar gerekçe gösterilerek HDP’nin (...) adına yapılan ve bölgedeki halk kitleleri üzerinde ciddi ölçüde etki doğuracağı (...) ayaklanma çağrısının ülkede yaygın şiddet eylemlerine neden olabileceğini ve kamu düzenini bozabileceğini konumu itibarıyla öngörebilecek durumdadır. Şiddet eylemleri de bu çağrıların yapıldığı gün başlamış ve giderek yaygınlaşmış, çok sayıda kişinin hayatını kaybetmesi ve yaralanmasıyla sonuçlanacak şekilde ağırlaşmış, kamu düzeni bozulmuştur (...).
-
Dolayısıyla başvuranın HDP MYK adına yapılan çağrıyla aynı içerikteki sosyal medya paylaşımının – milletvekili statüsüne bağlı olarak – bölgedeki halk kitleleri üzerinde ciddi ölçüde etkili olacağı ve bu çağrılarla/açıklamalarla PKK/KCK tarafından yapılan çağrılar (...) ve söz konusu şiddet olayları arasında illiyet bağı bulunduğu yönündeki tespitin olgusal ve hukuki temelleri bulunmaktadır. Nitekim 6-7 Ekim olaylarına katılan ve olaylar sırasında işledikleri iddia olunan farklı suçlara bağlı olarak haklarında soruşturma/kovuşturma yürütülen kişilerin ve diğer tanıkların – gizli tanık Mahir, tanık K.G, ve İ.B. – bu tespitle (...) de mevcuttur.
(...)
-
Görüldüğü üzere başvuran hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan birinci soruşturmada 6-7 Ekim olaylarıyla ilgili olarak başvurana herhangi bir suçlama yöneltilmemiştir. Bu soruşturma kapsamında başvuran hakkında 30/10/2016 tarihinde uygulanan tutuklama tedbirinde 6-7 Ekim olayları sırasında işlenen kasten öldürme, yağma gibi suçlara ilişkin tanık/şüpheli/sanık beyanlarına, başvuranın 6/10/2014 tarihli sosyal medya paylaşımına, araştırma/tespit tutanaklarına ve diğer bilgi belgelere dayanılmamıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının başvuran hakkında başlattığı ikinci soruşturmada ise başvuranın PKK/KCK terör örgütünün talimatları doğrultusunda hareket ettiği ve bu şekilde 6-7 Ekim olaylarının başlamasında sorumluluğu bulunduğu iddiası esas alınmakta ve başvurana devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçu ile 6-7 Ekim olayları sırasında işlenen farklı suçlara azmettirme suçları isnat edilmektedir. İkinci soruşturma kapsamında 2/10/2020 tarihinde uygulanan ve somut başvuruya konu olan tutuklama tedbirinde -30/10/2016 tarihinde uygulanan tutuklama tedbirinden farklı olarak- haklarında 6-7 Ekim olayları sırasında işledikleri iddia olunan suçlara bağlı soruşturma/kovuşturma yürütülen kişiler ile müşteki ve diğer tanıkların beyanlarına, başvuranın 6/10/2014 tarihli sosyal medya paylaşımına, araştırma/tespit tutanaklarına ve diğer bilgi/belgelere dayanılmıştır. Soruşturmanın devamında 4/12/2019 tarihinde ifadesi alınan gizli tanık Mahir ile 7/1/2020 tarihinde ifadesi alınan tanık K.G.nin beyanlarının da tutuklama kararına esas tutulan olguları doğrulayıcı mahiyette olduğu söylenebilecektir.
-
Başka bir deyişle (...) başvuranın PKK/KCK terör örgütünün talimatları doğrultusunda hareket ettiği, bu şekilde 6-7 Ekim (...) olaylar sırasında işlenen suçlardan sorumlu olduğuna ilişkin iddianın odak alındığı ikinci soruşturmanın ve bu soruşturmada verilen tutuklama kararının ilk soruşturma ile o soruşturmada uygulanan muhakeme işlemlerine nazaran farklı nitelikteki suçlamalara ve olgulara dayandığı değerlendirilmektedir (...).”
-
İLGİLİ ULUSLARARASI UNSURLAR
-
Venedik Komisyonu, 10 ve 11 Mart 2017 tarihlerinde, 110. Genel Kurul Toplantısında, parlamenter rejimden başkanlık rejimine geçişi öngören Türkiye Anayasası’nın gözden geçirilmesine ilişkin kanun tasarısına dair görüşünü kabul etmiştir. Bu görüşün somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
« V. Sonuçlar
(...)
-
Bir başkanlık rejiminde yasamayla yürütme arasındaki ihtilafların çözülmesi için güçlü ve bağımsız bir yargı olmazsa olmaz bir şarttır. Ancak teklif edilen değişiklikler Türk yargı gücünü güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır. Mevcut oluşumu uluslararası standartlarına büyük oranda uyum gösteren Hâkimler ve Savcılar Kurulu, on üç üyesinden altısının artık nötr bir güç olmaktan çıkacak olan Cumhurbaşkanı tarafından atanacağı, yedi üyesinin de Cumhurbaşkanının kontrolü altında olacak ve seçimlerin eş zamanlı olmasından sebep de büyük ihtimalle Cumhurbaşkanıyla aynı siyasal erkleri temsil edecek olan Büyük Millet Meclisi tarafından atanacak şekilde derhal düzenlenecektir. Kurulun hiçbir üyesi artık görevdeş hâkimler tarafından seçilmeyecektir. Kurulun, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının atanması, terfi etmesi, tayini, cezalandırılması ve görevden alınması gibi önemli işlevleri denetlediği nazarı itibara alındığında Cumhurbaşkanının bu Kurulu kontrolü altında tutması yargıya da etki edecektir. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun kontrol altında tutulması, Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi üzerindeki etkisini de dolaylı yollardan artıracaktır
-
Bu değişikliklerle birlikte yürütmenin, yargı teşkilatı ve savcılar üzerinde artacak olan kontrolü, Türk yargı sisteminin bağımsızlıktan yoksun olmasıyla ilgili uzun zamandır süregelen endişeler bağlamında çok daha büyük bir sorun yaratacaktır. Söz konusu değişiklikler, yürütmenin üzerinde zaten yetersiz olan yargı denetim sistemini iyice zayıflatacaktır.
-
Venedik Komisyonu, yukarıda belirtilenler ışığında, teklif edilen Anayasa değişikliklerinin Türkiye’ye, dikta rejimine dönüşmesinin engellenmesi için gereken denge ve denetleme mekanizmalarından yoksun bir başkanlık rejimi getirdiğini tespit etmektedir. (...)”
hukuki değerlendirme
-
öncelikli sorular
- Mahkemenin Konu Bakımından (Ratione Materiae) Yetkisi Hakkında
-
Mevcut başvuru, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinden sonra tutuklanmasına ilişkindir. Başvuran, 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasına, Büyük Dairenin 22 Aralık 2020 tarihli kararında incelediği olaylarla aynı olan olayların yalnızca cezai açıdan yeniden nitelendirilmesine dayanılarak hükmedildiği kanaatindedir.
-
Mahkeme, yukarıda anılan kararında ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasıyla bağlantılı olarak 18. maddesi kapsamında yaptığı inceleme çerçevesinde, Büyük Dairenin, diğer hususların yanı sıra, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasını çevreleyen koşulları dikkate aldığını ve “isnat edilen suçların farklı bir şekilde nitelendirilmesine rağmen, söz konusu ceza soruşturmasının Ankara Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen derdest olan ve bu bağlamda ilgilinin daha önce tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı ceza yargılamasına dayanak olan olay ve olguların bir kısmına ilişkin olduğunu” belirttiğini gözlemlemektedir. Mahkeme özellikle “Bu unsurlar, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 2 Eylül 2019 tarihinde başvuranın serbest bırakılmasına karar verilmesi (...), başvuranın [20 Eylül 2019] tarihinde derhal yeniden tutuklanması (...) arasındaki zaman bakımından yakın bağlantılarla birleştirildiğinde, (...) ulusal makamların, başvuranın yaklaşık beş yıl önce, 6 ile 8 Ekim 2014 tarihleri arasında işlendiği iddia edilen bir suça dâhil edildiği varsayımıyla pek ilgileniyor gibi görünmediklerini, ancak daha ziyade başvuranın siyasi faaliyetlerini yürütmesini engelleyen tutukluluk halinin devamıyla ilgilendiklerini” tespit etmiştir (Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, 22 Aralık 2020, §§ 432 ve 433).
-
Yukarıda belirtilen değerlendirmeler ışığında, Hükümetin bu konuda Mahkemenin yargı yetkisine itiraz etmemesi durumunda, Mahkeme, mevcut davanın koşullarının, Büyük Dairenin yukarıda anılan kararında incelenen koşullarla kısmen örtüştüğü ve bu nedenle, mevcut başvurunun, 14305/17 no.lu başvuruda belirtilenlerle aynı olan olaylara dayanıp dayanmadığının, konu bakımından (ratione materiae) kendi yargı yetkisini etkileyebileceği kanaatindedir. Dolayısıyla bu husus, resen incelemeyi gerektirmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Blečić/Hırvatistan [BD], no. 59532/00, § 67, 8 Mart 2006; ayrıca bk. Ivanţoc ve diğerleri/Moldova ve Rusya, no. 23687/05, § 88, 15 Kasım 2011).
-
Mahkeme öncelikle, her ne kadar bazı durumlarda davalı Devletin alması gereken belirli, telafi edici veya başka bir tedbiri belirtebilse de, Sözleşme’nin 46. maddesinin 4. fıkrası uyarınca Bakanlar Komitesi tarafından Mahkemeye başvuruda bulunulmadığı sürece (ibid. ve Kavala/Türkiye (yükümlülüğün yerine getirilmemesine ilişkin dava) [BD], no. 28749/18, 11 Temmuz 2022), bu tedbirlerin uygulanmasının değerlendirilmesinin, Sözleşme’nin 46. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bu organın görevi olduğunu (Ilgar Mammadov/Azerbaycan (yükümlülüğün yerine getirilmemesine ilişkin dava) [BD], no. 15172/13, § 154, 29 Mayıs 2019) kabul etmektedir.
-
Bununla birlikte Mahkeme, özellikle başvuranın tutuklandığı 20 Eylül 2019 tarihi ile Büyük Dairenin karar verdiği 22 Aralık 2020 tarihinden sonra Sözleşme’nin ihlal edildiği yönündeki iddialar bakımından davalı Hükümetin olası sorumluluğunu belirlemek amacıyla, tespitleri üzerinde etkili olabilecek sonraki olgusal unsurları dikkate alabilmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Ivanţoc ve diğerleri kararı, § 92). Bu bağlamda, örneğin yetkili ulusal makamların, kararlarından birinin uygulanması kapsamında dosyayı, davanın yeniden görülmesi (Emre/İsviçre (no. 2), no. 5056/10, 11 Ekim 2011 ve Hertel/İsviçre (k.k.), no. 53440/99, AİHM 2002‑I) ya da tamamen yeni bir yargılamanın yürütülmesi yoluyla (Organisation macédonienne unie Ilinden – PIRIN ve diğerleri/Bulgaristan (no. 2), no. 41561/07 ve 20972/08, 18 Ekim 2011 ve Liou/Rusya (no. 2), no. 29157/09, 26 Temmuz 2011) yeniden incelemesi halinde, Mahkemenin, verdiği kararlardan sonra yapılan yeni bir başvuru çerçevesinde dile getirilen şikâyetleri incelemeye yetkili olduğunu belirtebileceği gözlemlenmelidir. Aynı durum, Mahkemenin ilk kararında tespit edilen ihlalin devam etmesinden doğan “yeni sorun” için de geçerlidir (bk. örneğin yukarıda anılan Ivanţoc ve diğerleri kararı, § 95).
-
Bununla birlikte Mahkeme, 2 Eylül 2019 tarihinde ulusal hâkimin, 22 Aralık 2020 tarihli kararına konu olan ceza yargılaması kapsamında başvuranın serbest bırakılmasına karar verdiğini kaydetmektedir. Ancak ilgili, daha önce verilmiş bir mahkûmiyet kararı kapsamında 31 Ekim 2019 tarihine kadar (yukarıdaki 62. paragraf) ve bu tarihten sonra da, mevcut davanın konusu olan 20 Eylül 2019 tarihinde verilen tutuklama kararı uyarınca aralıksız olarak tutuklu kalmıştır. Nitekim dosyadaki unsurlardan, ilgilinin mevcut dava bağlamında, önce 31 Ekim 2019 ile 3 Mayıs 2021 tarihleri arasında, ardından da 3 Kasım 2021 ile Ağır Ceza Mahkemesi tarafından mahkûm edildiği 16 Mayıs 2024 tarihi arasında tutuklu olduğu anlaşılmaktadır. Bu kararın verildiği tarihte, ilgili 16 Mayıs 2024 tarihinde verilen mahkûmiyet kararı kapsamında tutuklu bulunmaktaydı. Bu nedenle, mevcut dava bağlamında, 22 Aralık 2020 tarihli Mahkeme kararının verilmesinden sonra dahi başvuranın tutuklu bulunduğu tartışmasızdır. Ayrıca, 14305/17 no.lu başvuruya ilişkin yukarıda anılan kararda, Mahkemenin Büyük Dairesi, başvuran hakkında suç işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini tespit etmiş, ancak Mahkemenin bu kararda yaptığı incelemenin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasıyla bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle sınırlı kalması nedeniyle, 20 Eylül 2019 tarihinde alınan tedbiri bu şikâyet bağlamında incelememiştir. Öte yandan, 20 Eylül 2019 tarihinden bu yana birçok karar alınmış ve birçok başvuru ulusal mahkemelerin (Anayasa Mahkemesi önündeki itirazlar ve bireysel başvurular) incelemesine sunulmuştur. Bu bağlamda, başvuran Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. İlgili ayrıca, söz konusu döneme ilişkin olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3 ve 4. fıkraları ile 10 ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini de iddia etmektedir.
-
Dolayısıyla, mevcut dava kapsamında başvuran tarafından sunulan şikâyetlerin 20 Eylül 2019 tarihinden sonraki tutukluluğunun devamına ilişkin olması nedeniyle, bu şikâyetler Mahkeme tarafından önceden incelenmemiştir. Bu nedenle, Ivanţoc ve diğerleri (yukarıda anılan, § 95) davasında olduğu gibi, “yeni sorun”, Mahkemenin ilk kararında tespit edilen ihlalin devam ettiği iddiasından doğmuştur. Bu sonuç, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinden sonraki tutukluluğunun yeni bir tutukluluk değil, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasına aykırı olarak değerlendirilen tutukluluğunun bir devamı olduğu yönündeki iddiası hakkında herhangi bir ön yargıya götürmemektedir; bu husus daha sonra incelenecektir.
-
Bununla birlikte, başvuranın 4 Kasım 2016 tarihindeki tutuklanması ile sonrasındaki tutukluluk halinin devamı ve 20 Eylül 2019 tarihindeki tutuklanması “arasında yakın zamansal ve somut bağlantılar” bulunsa bile (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) kararı, § 440), Mahkemenin yeni bir başvuru bağlamında yeni olguları incelemesi durumunda, Bakanlar Komitesinin 46. maddesi kapsamındaki yetkilerinin aşılması söz konusu olamaz. Nitekim, Mahkeme belirtilen tarihten sonraki olguları inceleyemezse, ihtilaf konusu tedbir Sözleşme kapsamındaki her türlü denetimden muaf tutulacaktır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Verein gegen Tierfabriken Schweiz (VgT)/İsviçre (no. 2) [BD], no. 32772/02, § 67, AİHM 2009).
-
Yukarıda belirtilen koşulların tümü göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme mevcut dava bağlamında ortaya çıkan sorunların kendi yargı yetkisi kapsamına girdiğinin tespit edildiği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, başvuruda dile getirilen şikâyetleri konu bakımından (ratione materiae) incelemeye yetkilidir. 2. Başvurunun Konusu Hakkında
-
Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi, 3 ve 4. fıkraları ile 10 ve 18. maddeleri kapsamında, 15 Ocak 2021 tarihinde davalı Hükümete bildirildiğini gözlemlemektedir. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiğine yönelik şikâyetle ilgili olarak, başvuru formunda sunulan şikâyete uygun olarak, Mahkeme, “Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 20 Eylül 2020 tarihinde ilgilinin tutuklanmasına karar verilmesi” konusunda bir soru yöneltmiştir. Dolayısıyla bu şikâyet esas olarak başvuranın tutuklanmasına ilişkindir. Bununla birlikte, başvuran aynı zamanda “makul süreyi aşan tutuk halinin gerekçesiz bir şekilde devam ettirilmesini” ileri sürerek, bu tedbirin devam etmesinden şikâyetçi olmuştur. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası kapsamına girdiğine karar vererek, taraflara söz konusu tutukluluğu haklı göstermek için ulusal mahkemeler tarafından sunulan gerekçeler ve bu tedbirin süresi hakkında bir soru yöneltmiştir. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası ile 10 ve 18. maddelerine dayanan diğer şikâyetleri de bildirmiştir.
-
Mahkeme, 13 Temmuz 2021 tarihinde, Hükümetin kabul edilebilirlik ve esas hakkındaki görüşlerini sunduğunu gözlemlemektedir. Hükümet, 5. maddenin 1. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili olarak, yalnızca Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 20 Eylül 2019 tarihinde verilen kararda belirtilen delil unsurlarını değil (yukarıda 52. paragraf), aynı zamanda daha sonra elden edilen delil unsurlarını, özellikle gizli tanığın 4 Aralık 2019 tarihinde kaydedilen ifadeleri (yukarıda 58. paragraf) ile tanık K.G.nin 7 Ocak 2020 tarihinde kaydedilen ifadelerini de (yukarıda 59. paragraf) ileri sürmektedir. Aynı şekilde, Hükümet, başvuran hakkındaki şüphelerin inandırıcılığını haklı göstermek amacıyla, 30 Aralık 2020 tarihinde sunulan iddianame (yukarıda 65 ila 69. paragraflar) ve 7 Ocak 2021 tarihli tensip tutanağı (yukarıda 73 ila 79. paragraflar) gibi daha sonraki unsurlara dayanmaktadır. Başvuran taraf, 16 Eylül 2021 tarihinde, cevaben sunduğu görüşlerinde, bu unsurları yorumlamaktadır. Bu nedenle, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi bağlamında 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasına ilişkin sunduğu şikâyetin incelenmesi, bu unsurlarla sınırlı kalmalıdır.
-
Görüş sunmalarının ardından, taraflar, 7 Ocak 2021 tarihinde, tensip tutanağının sunulmasından sonra davaya ilişkin olgusal unsurlar hakkındaki yeni görüşlerini ibraz etmeye devam etmişlerdir. Bu görüşlerde, bir yandan başvuran, söz konusu yeni unsurları dikkate alarak ilk şikâyetlerini belirtmiş, diğer yandan ise görüş sunulmasının ardından Hükümet, yorumlarını dile getirmiştir. Özellikle bu gelişmelerden, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinin birçok tanığı dinlediği, bunlardan bazılarının daha önce soruşturmanın ilk aşamalarında dinlendiği ve tarafların bu unsurların bazılarını görüşlerinde, diğerlerini ise ek görüşlerinde belirttikleri anlaşılmaktadır (yukarıda 84-90. paragraflar).
-
İlke olarak, Mahkeme, başvurunun Hükümete bildirilmesinden sonra ileri sürülen yeni olay ve olguları, bu olgular başvuranın Mahkemeye sunduğu ilk şikâyetleri belirtmediği sürece incelemez (Farhad Aliyev/Azerbaycan, no. 37138/06, § 104, 9 Kasım 2010, bu karada yapılan atıflarla birlikte). Bu nedenle, Mahkeme bu gelişmeleri, söz konusu tutukluluk bağlamında meydana gelen olgusal gelişmeler olarak değerlendirilebileceği ölçüde dikkate alacaktır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Ilgar Mammadov kararı, § 78). Bununla birlikte, ek görüşlerde sunulan sonradan meydana gelen bu olgusal unsurlar, esas olarak başvuranın tutukluluk halinin devamına ilişkin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine yönelik şikâyet bağlamında dikkate alınmalıdır (aşağıda 268. paragraf). 2. HÜKÜMET TARAFINDAN İLERİ SÜRÜLEN İLK İTİRAZLAR HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları ile 10 ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. 1. Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. Maddesine Riayet Edilmesi Hakkında
-
Hükümet, başvuranın, İç Tüzük’te öngörülen yargılama gereğince, usulüne uygun olarak başvuruda bulunmadığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, başvuranın şikâyetlerini Mahkemeye başvuru formunda değil, başvurunun ekinde sunduğunu açıklamaktadır.
-
Başvuran, Hükümetin iddiasına itiraz etmekte ve şikâyetlerini esasen başvuru formunda sunduğunu belirtmektedir.
-
Mahkeme, başvuru formunda, başvuranın şikâyetlerine ilişkin tüm olay ve olguları açıkladığını ve şikâyetçi olduğu Sözleşme ihlallerini açıkça ve özü itibarıyla belirttiğini gözlemlemektedir. Özellikle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları ile 10. maddesini açıkça ileri sürerek, “başvuran, farklı sevk maddesine dayanılarak 4 Kasım 2016’da tutuklandığı ve 2 Eylül 2018’de tahliye olduğu davada [20 Eylül 2019 tarihinde] yeniden tutuklanmasının, makul süreyi aşan tutuk halinin gerekçesiz bir şekilde devam ettirilmesinin ve Anayasa Mahkemesinin başvuru hakkında hareketsiz kalmasının özgürlük ve güvenlik hakkını ve ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürmektedir.” Aynı şekilde, başvuran, yukarıda belirtilen tarihte tutuklanmasına karar verilmesinin Cumhurbaşkanı’nın açıklamalardan kaynaklandığını ve bunun Sözleşme’nin 5 ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlalini teşkil ettiğini ileri sürmektedir.
-
Mahkeme ayrıca, İç Tüzüğün 47. maddesinin 2. fıkrasının b) bendi uyarınca, başvuranın başvuru formuna, Sözleşme’ye ilişkin ihlal iddialarını ve ilgili argümanları ayrıntılı bir şekilde açıklayan 15 sayfalık bir belge ekleyerek, bu bilgileri tamamladığını gözlemlemektedir. Bu nedenle Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ileri sürüldüğü kanaatine varmaktadır.
-
Her halükârda, Mahkeme, İç Tüzüğünün 47. maddesinin ihlaline ilişkin kabul edilemezlik itirazıyla ilgili olarak, bu hükmün uygulanmasının, önünde yürütülen yargılamaların yönetimi açısından yalnızca kendi münhasır yetkisi kapsamına girdiğini ve Sözleşmeci Devletlerin, Sözleşme’nin 35. maddesi bağlamında bir istisna ileri sürmek için bu hükmü kabul edilemezlik gerekçesi olarak kullanamayacaklarını yinelemektedir (örneğin bk. Demirtaş ve Yüksekdağ Şenoğlu/Türkiye, no. 10207/21 ve 10209/21, § 73, 6 Haziran 2023). Dolayısıyla, Hükümetin bu hususlarla ilgili itirazlarının reddedilmesi gerekmektedir. 2. İç Hukuk Yollarının Tüketilmediği Yönündeki İtiraz Hakkında
-
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazını iki kısımda ileri sürmektedir. İlk olarak Hükümet, başvuranı, Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru yolunu henüz tüketmemiş olmakla suçlamakta ve başvuran tarafından 20 Eylül 2019 tarihinde başlayan tutukluluğuna ilişkin yapılan başvuruların halen Anayasa Mahkemesi önünde derdest olduğunu vurgulamaktadır. Öte yandan Hükümet, ilgilinin Sözleşme’nin 10. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesi kapsamında Anayasa Mahkemesine herhangi bir şikâyet sunmadığını iddia etmektedir. İkinci olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili olarak, Hükümet, ilgilinin, hakkında yürütülen yargılamanın sonucunu beklemeden, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının a) ve d) bentleri tarafından öngörülen tazminat davasını açabileceğini, zira mevcut dava bağlamında tutukluluğunun, mahkûmiyetini çekmeye başladığı 3 Mayıs 2021 tarihinde sona erdiğini ileri sürmektedir (yukarıda 63. paragraf).
-
Başvuran, Hükümetin iddialarına itiraz etmektedir. Sözleşme’nin 10. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin bir şikâyetin sunulmadığı yönünde Hükümet tarafından belirtilen iddiayla ilgili olarak, başvuran, başvuru formunun 8, 12 ve 15. sayfalarında bu tür bir şikâyeti dile getirdiğini ve Anayasa Mahkemesinden 18. maddenin ihlali konusunda da karar vermesini talep ettiğini açıklamaktadır.
-
Hükümetin itirazının birinci kısmıyla ilgili olarak, Mahkeme, Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru prosedürünü, 5. maddenin ihlaline ilişkin şikâyetlerin (diğer kararlar arasında bk. Mercan/Türkiye (k.k.), no. 56511/16, §§ 21-30, 8 Kasım 2016) yanı sıra başvuran tarafından sunulan diğer şikâyetler açısından da (Uzun/Türkiye (k.k.), no. 10755/13, §§ 7-27, 30 Nisan 2013) etkin bir iç hukuk yolu olarak kabul ettiğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, bir başvurunun incelenmesinin aşırı uzun sürebilmesi, davanın koşullarına göre bu başvuru yolunun etkinliğini etkileyebilir.
-
Somut olayda Mahkeme, mevcut davanın açıldığı sırada tutuklu bulunan başvuranın, Mahkeme önünde, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasında öngörülen “kısa sürede” karar verme gerekliliğine uyulmadığını iddia ettiğini ve bireysel başvuru yolunun etkisizliğiyle ilgili belirttiği iddiaların, bu şikâyetin esasıyla birleştiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan denetimin süresi nedeniyle, ulusal koruma sisteminin Sözleşme ihlaline ilişkin şikâyetlere etkin bir şekilde hala yanıt verip veremeyeceği hususunun, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlaliyle ilgili şikâyetin esasının incelenmesiyle yakından ilişkili olan sorunları gündeme getirdiği sonucuna varmaktır. Bu nedenle Mahkeme, bu konuyu, söz konusu şikâyetin esasına ilişkin incelemesi çerçevesinde ele alacaktır. Dolayısıyla Mahkeme, somut olayın kendine özgü koşullarında, konunun başvuranın şikâyetinin esasıyla yakından ilişkili olduğu ve esasla birleştirilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır (aşağıda 161. paragraf).
-
Hükümetin, başvuranın Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuruda, Sözleşme’nin 10. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin herhangi bir şikâyet sunmadığı yönündeki iddiasına ilişkin olarak, Mahkeme, dosyadaki unsurlara göre, başvuranın bu şikâyeti Anayasa Mahkemesi önünde açıkça ileri sürdüğünü gözlemlemektedir (yukarıda 132. paragraf). Bu nedenle Mahkeme, ilk itirazın bu kısmını reddetmektedir.
-
Son olarak, Hükümetin CMK’nın 141. maddesinde öngörülen tazminat başvurusunun yapılmadığına ilişkin itirazının ikinci kısmıyla ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın yalnızca tutukluluk süresinden şikâyet etmediği, aynı zamanda bir kişi hakkında suç işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunmadığı iddiasına veya Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları anlamında tutukluluğu haklı gösterebilecek uygun ve yeterli gerekçelerin bulunmadığı iddiasına itiraz ettiği bir durumda, Büyük Dairenin daha önce, “CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının a) ve d) bentlerine dayanan tazminat davasının etkin bir hukuk yolu olarak değerlendirilemeyeceği” sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) kararı, §§ 212-214; ayrıca bk. Tercan/Türkiye, no. 6158/18, § 100, 29 Haziran 2021). Mahkeme, Hükümetin mevcut davanın koşullarına benzer koşullarda, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendinde öngörülen bir hukuk yolunun bu türden bir şikâyet için bir sonuca varabileceğini belirten herhangi bir ulusal mahkeme kararı sunmaması nedeniyle, bu sonuçtan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir.
Bu nedenle, Hükümet tarafından ileri sürülen, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin bu itirazın da reddedilmesi gerekmektedir.
-
Sonuç
-
Mahkeme, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesinde öngörülen başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, bu başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. 3. ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN KISA SÜRE İÇİNDE YARGISAL DENETİMİN YAPILMAMASI SEBEBİYLE, SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasında öngörülen “kısa sürede” karar verme gerekliliğine tutukluluğunun yasaya uygunluğuna itiraz etmek amacıyla Anayasa Mahkemesine sunduğu başvuru kapsamında uyulmadığını iddia etmektedir. Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
- Başvuran, tutukluluğun yasaya uygunluğunun etkin bir denetimi için ivediliğin önemli olduğunu ileri sürmektedir. Başvurana göre, tutukluluğun hukuka uygunluğu incelenmeden önce, tutukluluğun esasa ilişkin kararın açıklanmasıyla sona ermesinin beklenmesinin gerekmesi halinde, hiç kimse Sözleşme’nin 5. maddesi bakımından keyfi tutukluluklardan korunamayacaktır.
- Tutukluluğun hukuka uygunluğunun denetlenmesine ilişkin esas yönüyle ilgili olarak, başvuran, Anayasa Mahkemesinin bu tür davalarda her zaman geç karar vermekle kalmadığını, aynı zamanda bu konuda Mahkemenin içtihadını artık izlemediğini ve tutuklu hakkında yapılan suçlamaların niteliğini, dosyaya eklenen delillerin yeterlilik derecesini veya Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin hususun esasını incelemediğini ileri sürmektedir. Başvuran, Mahkemenin içtihadı ile Anayasa Mahkemesinin içtihadı arasındaki bu farkın, mevcut Cumhurbaşkanı tarafından yapılan yeni üye atamalarıyla söz konusu Anayasa Mahkemesinin yapısında gerçekleşen değişiklikten kaynaklandığını açıklamaktadır. İlgili, İstanbul eski Cumhuriyet Savcısı I.F.nin, sadece birkaç ay önce Yargıtaya atanmışken, Yargıtayın adayı olarak gösterilip Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanmasını, Anayasa’nın kötüye kullanılması olarak değerlendirmektedir.
- Hükümet, bu iddiaya itiraz etmekte ve ilgilinin, 14 Ocak ve 4 Şubat 2021 tarihlerinde, söz konusu tutukluluğa şikâyet etmek amacıyla iki başka bireysel başvuruda bulunduğunu açıklamaktadır. Hükümet aynı zamanda, Anayasa Mahkemesinin 9 Haziran 2020 tarihli kararında, başvuranın mevcut tutukluluğu konusunu değil, 4 Kasım 2016 tarihinde başlayan önceki tutukluluğuna yönelik sunduğu beş itirazı incelediğini ileri sürmektedir.
- Hükümet ayrıca, Anayasa Mahkemesinin aşırı iş yükünü ileri sürmekte ve başvuranın 4 Şubat 2016 ile 4 Haziran 2021 tarihleri arasında Anayasa Mahkemesine toplamda kırk dokuz bireysel başvuruda bulunduğu hususuna Mahkemenin dikkatini çekmektedir. Hâlbuki Hükümet, bu dönem boyunca, Anayasa Mahkemesinin, başvuranın başvurusu da dâhil olmak üzere son derece önemli davalarla ilgili birçok karar verdiğini belirtmektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin mevcut davaya benzer büyük kamu yararına ilişkin davalarda Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlal edildiğini daha önce tespit ettiğini hatırlatarak, Anayasa Mahkemesi önündeki başvurunun etkin olmaya devam ettiği kanaatine varmaktadır. Hükümet, başvuranın bireysel başvurusunun Anayasa Mahkemesi önünde halen derdest olmasının, söz konusu başvuruların Anayasa Mahkemesi tarafından incelenme sürecinden, atfedilen suçlamaların karmaşıklığından ve aynı yargılama bağlamında suçlanan sanıkların çok sayıda olmasından kaynaklandığı kanaatine varmaktadır. Ayrıca Hükümet, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde başlayan bu tutukluluğunun, 3 Mayıs 2021 tarihinde, başka bir ceza yargılaması kapsamında verilen hapis cezasının uygulanmasıyla sona erdiğini vurgulamaktadır. Hükümete göre, Anayasa Mahkemesinin başvuruyu incelemek için geçirdiği zamanın değerlendirilmesinde bu unsurun da dikkate alınması gerekmektedir. Tüm bu unsurlar göz önünde bulundurulduğunda, Hükümet, 7 Kasım 2019 tarihinde yapılan başvurunun Anayasa Mahkemesi tarafından incelenme süresinin makul olduğu kanaatindedir. Hükümete göre, derdest bir başvurunun sonucunu beklemeden Mahkemeye yapılan bireysel başvuru kötüye kullanılmaktadır, zira bu tür bir başvuru, hem Hükümete hem de ulusal mahkemelere baskı kurma amacı taşımakta ve böyle bir uygulama ulusal mahkemelerin adalet yönetiminin tarafsızlığına zarar verebilmektedir.
- Davaya müdahil olan STK’lar, Türkiye İnsan Hakları Davalarını Destekleme Projesi (Turkey Human Rights Litigation Support Project), İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu (The International Commission of Jurists), Mahkeme tarafından Selahattin Demirtaş (no. 2) (yukarıda anılan, § 434) kararında yapılan değerlendirmelere atıfta bulunarak, Anayasa Mahkemesinin, Venedik Komisyonun belirttiği yargı erkinin bağımsızlığı eksikliğinden muaf tutulmadığını ileri sürmektedirler. Söz konusu STK’lar, üst düzey yetkililerin Anayasa Mahkemesi üzerinde baskı kurduklarını vurgulamaktadırlar. Öte yandan davaya müdahil olan bu STK’lar, özellikle darbe girişiminden bu yana, Anayasa Mahkemesinin kendi uygulamasının, bazıları daha sonra Mahkeme tarafından incelenen sembolik davalardaki sistematik insan hakları ihlallerine itiraz etmede yetersiz olduğunu ortaya koyduğunu belirtmektedirler. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin son üyelerinin atamalarını, özellikle de hassas davalarla ilgili eski bir Cumhuriyet savcısının atamasını da eleştirmektedirler. Son olarak, son yıllarda, esasa bakan birçok mahkemenin Anayasa Mahkemesinin kararlarına uymayı reddettiklerini belirtmektedirler. STK’lara göre, bu durum, bireysel başvuru prosedürünün ruhuna aykırıdır ve Anayasa Mahkemesinin bir iç hukuk yolu olarak etkinliğini, bir bütün olarak tehlikeye atmaktadır.
- Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası anlamında “kısa sürede” karar verme gerekliliği ile ilgili içtihadından doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu ilkeler, özellikle Ilnseher/Almanya ([BD], no. 10211/12 ve 27505/14, §§ 251-256, 4 Aralık 2018) kararında sunulmaktadır. Mahkeme, Türkiye aleyhine açılan bir dizi davada, Anayasa Mahkemesi önünde geçen on iki ay, on altı gün ile on altı ay, üç gün arasında değişen sürelerin olağan bir durumda “kısa” olarak nitelendirilememesine rağmen, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edilmediğine karar verdiğini eklemektedir. Mahkeme, başvuruların karmaşıklığını ve olağanüstü halin ilan edilmesinin ardından Anayasa Mahkemesinin iş yükünü göz önünde bulundurarak bu sonuca varmaktadır (diğer kararlar arasında bk. Sabuncu ve diğerleri/Türkiye, no. 23199/17, § 197, 10 Kasım 2021, bu kararda yapılan atıflarla birlikte ve Ilıcak/Türkiye (no. 2) (no. 1210/17, § 172, 14 Aralık 2021). Buna karşın, Mahkeme, Kavala davasında, usuli gecikmenin yetkili makamlara atfedilebilir olmasını dikkate alarak, bir yıl, dört ay, yirmi dört günlük bir süreyle ilgili olarak, söz konusu hükmün ihlal edildiği sonucuna varmıştır (yukarıda anılan Kavala kararı, § 190).
- Mevcut davada, Mahkeme, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararına karşı 7 Kasım 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğunu tespit etmektedir. Ancak, bu karara dayanarak tutukluluğu 31 Ekim 2019 tarihinde başlamıştır, zira söz konusu kararın verildiği tarihte, başka bir mahkûmiyet kararının etkisiyle kendisine verilen hapis cezasını çekmekteydi (yukarıda 29. paragraf). Öte yandan, 31 Ekim 2019 tarihinde başlayan tutukluluğu, 3 Mayıs 2021 ile 3 Kasım 2021 tarihleri arasında, yine bu zaman zarfında kesinleşen mahkûmiyet kararının uygulanması amacıyla durdurulmuştur. Ardından, 3 Kasım 2021 tarihinden sonra, başvuranın tutukluluğu Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından mahkûmiyet kararının verildiği 16 Mayıs 2024 tarihine kadar devam etmiştir.
- Buradan, başvuran tarafından 7 Kasım 2019 tarihinde yapılan başvuru, yaklaşık beş yıldır Anayasa Mahkemesi önünde halen derdest olsa da, bu başvurunun, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen kriterler bakımından incelenmesine harcanan sürenin dört yıldan biraz fazla olduğu anlaşılmaktadır (yani, 31 Ekim 2019 ile 3 Mayıs 2021 tarihleri arasında ve 3 Kasım 2021 ile 16 Mayıs 2024 tarihleri arasında; sürenin hesaplanmasıyla ilgili olarak bk. Smatana/Çek Cumhuriyeti, no. 18642/04, § 117, 27 Eylül 2007; ayrıca bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) ve De Wilde, Ooms ve Versyp/Belçika, 18 Haziran 1971, § 76, A serisi no. 12).
- Mahkeme, Hükümetin, temel olarak, söz konusu inceleme süresinin olağanüstü hal ilanının ardından Anayasa Mahkemesinin karşı karşıya kaldığı büyük iş yüküyle açıklanabileceğini ileri sürdüğünü gözlemlemektedir.
- Mahkeme, hâlihazırda, mahkeme işlemlerinin birikmesinin, Devletin bu istisnai durumla başa çıkmak için uygun tedbirleri gereken hızla alması halinde, ilke olarak, Devlet için uluslararası sorumluluk doğurmadığına karar vermiştir (yukarıda anılan Kavala kararı, § 187). Şüphesiz, darbe girişiminin ardından Anayasa Mahkemesi önünde açılan davalarda ileri sürülen hukuki soruların karmaşıklığı ve çeşitliliği ve bu davaların çok sayıda olması göz önüne alındığında, Anayasa Mahkemesinin söz konusu sorulara yönelik genel bir bakış açısına sahip olmasının ve ilke kararları aracılığıyla bunları karara bağlamasının zaman alması normaldir (bk. Akgün/Türkiye (k.k.), no. 19699/18, §§ 35-44, 2 Nisan 2019). Bununla birlikte Mahkeme, daha önce, Anayasa Mahkemesinin aşırı iş yükünün somut olayda tespit edilenler gibi aşırı uzun süreleri daimi olarak haklı çıkaramayacağını vurgulamıştır (yukarıda anılan Kavala kararı, § 188). Nitekim yargı sistemini mahkemelerinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının gerekliliklerine uymalarını sağlayacak şekilde düzenlemek Devletin görevidir (Abdullah Kılıç/Türkiye, no. 43979/17, § 101, 31 Ocak 2023).
- Mahkeme, Anayasa Mahkemesi önünde yürütülen bu yargılamanın hem olgusal hem hukuki açıdan nispeten karmaşık olduğunu kabul edebilmektedir. Bu, içinde yüzün üzerinde sanığın bulunduğu çok büyük bir dosyadır. Yargılamanın karmaşıklığı, Anayasa Mahkemesinin 29 Mayıs 2020 tarihinde anayasal başvuruyu Adalet Bakanlığına bildirmesi ve Adalet Bakanlığın görüşlerini almasının yanı sıra, başvuranın 9 Haziran 2020 tarihinde cevaben sunduğu görüşünü de almasıyla ortaya çıkmaktadır (yukarıda 101. paragraf). Aynı durum, başvuran tarafından 14 Ocak ve 4 Şubat 2021 tarihlerinde yapılan diğer iki başvuru için de geçerlidir (yukarıda 102 ve 103. paragraflar). Mahkeme, aynı zamanda, Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamanın, olağan mahkemelerin yargılamalarını yürüttükleri hukuki rejim kapsamda farklı bir hukuki rejime uyduğunun ve 5. maddenin 4. fıkrasında öngörülen “kısa sürede” karar verme gerekliliğine uyulup uyulmadığının değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, anayasal yargılamanın özelliklerinin dikkate alınması gerektiğinin farkındadır (yukarıda anılan Ilnseher kararı, § 270).
- Mahkeme ayrıca, başvuranın tutukluluğu süresi boyunca serbest bırakılmasını talep etmek için Türk hukuk sisteminin sağladığı imkândan defalarca yararlandığını ve başvurusunu reddeden kararlara itirazda bulunabildiğini tespit etmektedir. Mahkeme, kendi içtihatlarına göre, bu tür bir sistemde, Anayasa Mahkemesi önündeki incelemenin daha uzun sürmesine müsamaha gösterebilir (yukarıda anılan Akgün, § 37). Ancak bu imkân, Anayasa Mahkemesini, hızlı yargılanma hakkının somut ve etkili olmasını garanti altına alacak şekilde başvuranın tutukluluğunun yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verme yükümlülüğünden muaf tutmamıştır (yukarıda anılan Ilnseher § 273).
- Mahkeme, özellikle dört yıllık sürenin, olağanüstü hal ile ilgili davaların istisnai niteliği kapsamında, 5. maddenin 4. fıkrasının gerekliliklerine daha önce uygun olarak kabul ettiği sürelerden kıyaslanamayacak kadar uzun olduğunu gözlemlemektedir. Ayrıca, tarafların, dilekçeler teatisi aşaması 9 Haziran 2020 tarihinde sona ermiş olmasına rağmen, Anayasa Mahkemesinin harekete geçmemiş olduğu anlaşılmaktadır. Mevcut davada gözlemlenen yargılamaya ilişkin usuli gecikme bu nedenle yetkililere atfedilebilir. Şüphesiz başvuranın aynı olay ve olgularla ilgili olarak iki yeni başvuru daha yapmış olması da yargılamanın uzamasına neden olmuş olabilir. Bununla birlikte bu yargılamaların da 2022 yılında sona ermiş olduğu görünmektedir. Ancak başvuranın 31 Ekim 2019 tarihinden sonraki tutukluluğunun, 4 Kasım 2016 tarihinde başlayan ve Mahkemenin tek başına ve Sözleşme’nin 18. maddesiyle bağlantılı 5. maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığı ilk tutukluluğunun devamı olduğu hususu gözden kaçırılmamalıdır.
- Böyle bir bağlamda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından başvuranın yaptığı başvuruların hızlı bir şekilde yargısal olarak incelenmesinin, başvuranın özgürlüğünün keyfi olarak kısıtlanması riskine karşı önemli bir güvence oluşturduğu kanaatindedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan, Kavala, § 193). Böylesi bir hız, Anayasa Mahkemesinin, Sözleşme ile güvence altına alınan hakların koruyucusu rolünü tam olarak yerine getirme kabiliyetine olan kamu güveninin pekiştirilmesine katkıda bulunarak üçüncü taraf müdahillerin (bk. yukarıda 147. paragraf) ulusal düzeyde temel hakların korunmasının etkinliği konusunda dile getirdikleri endişelerin giderilmesini de mümkün kılacaktır.
- Mahkeme ayrıca, bir kişinin özgürlüğünün söz konusu olduğu durumlarda, Devletin, yapmakla yükümlü olduğu gibi, tutukluluğun hukuka uygunluğu konusunda kısa süre içinde karar verip vermediğini belirlemek için çok katı kriterler uyguladığını hatırlatmaktadır (Idalov/Rusya [BD], no. 5836/03, § 157, 22 Mayıs 2012 ve yukarıda anılan Kavala, § 192).
- Yukarıdaki değerlendirmeler Mahkemenin, Anayasa Mahkemesinin mevcut davada karar vermek için harcadığı sürenin, davanın özel koşulları dikkate alındığında bile “kısa” olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varması için yeterlidir.
- Mahkeme ayrıca, özgürlükten yoksun bırakılmanın usullere uygunluğuna ve yasallığına itiraz etmek amacıyla yapılan bir başvurunun inceleme süresinin tek başına, Anayasa Mahkemesi önündeki bir yargılamanın etkisizliği konusunda bir sonuca varmak için yeterli olmadığını hatırlatmaktadır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Wikimedia Foundation, Inc./Türkiye (k.k.), no 25479/19, § 46, 1 Mart 2022). Etkili olabilmesi için, bir hukuk yolunun aşırı gecikme olmadan kullanılabilmesi gerekir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Story ve diğerleri/Malta, no. 56854/13 ve diğer 2 başvuru, § 80, 29 Ekim 2015). Nitekim, Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, bir iç hukuk yolunun asgari çabukluk güvenceleri sunması gerekmektedir; zamanında başarılı olamayan bir hukuk yolu ne yeterli ne de etkilidir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Podkolzina/Letonya (k.k.), no.46726/99, 8 Şubat 2001 ve Kadiķis/Letonya (no.2), no. 62393/00, § 62, 4 Mayıs 2006).
- Mahkeme, bu bağlamda, ikincillik ilkesinin, ulusal mahkemeler ile Mahkeme arasında yetki dağılımı mekanizmasının önemli bir temelini oluşturduğunu vurgulamaktadır. Hükümetin de belirttiği gibi, bu ilke, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin öncelikle ve her şeyden önce, bu sorumlulukla tamamen donatılmış iç yargı sistemleri çerçevesinde ulusal düzeyde korunmasını amaçlamaktadır. Nitekim ikincillik ilkesinin meşruiyeti, bireylerin haklarının hızlı, etkin ve dolayısıyla, öncelikle (a priori) etkili bir şekilde korunması gerekliliğine dayanmaktadır. Bu ilke, olay ve olguları değerlendirmek ve temel haklara saygı duyulmasını güvence altına almak konusunda uluslararası mahkemelerden daha iyi konumda olduğu düşünülen ulusal makamlara güven varsayımını ifade etmektedir. Bu ilke, Üye Devletlerin birincil garantörleri olmaya devam ettiği hakların etkililiği fikrini de kapsamaktadır. Sonuç olarak, ulusal koruma sisteminin, özellikle Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlere uygun şekilde yanıt veremediğinde, Mahkeme, genel nitelikte veya incelemesine sunulan davaya özgü sonuçlar çıkarma hakkına sahiptir. (bk. yukarıda anılan, Kavala, § 99). Bununla birlikte, Mahkeme, Anayasa’nın 19. maddesinde özgürlükten yoksun bırakılmaya ilişkin itirazda bulunmak için öngörülen Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının, ilke olarak Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında etkili bir hukuk yolu oluşturduğu yönündeki yerleşik içtihadını değiştirmenin gerekli veya uygun olmadığına kanaat getirmektedir. (bk. Koçintar/Türkiye (k.k.), no. 77429/12, 1 Temmuz 2014). Ancak somut olayda, mevcut davanın özel koşulları göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurunun Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasında öngörülen hız gerekliliklerini karşılamakta yetersiz kaldığını tespit etmektedir. Bu nedenle, başvuranın mevcut başvuru kapsamında ileri sürdüğü şikâyetleri Mahkemeye sunmadan önce Anayasa Mahkemesindeki başvurularının sonucunu beklemesine gerek olmadığı anlaşılmaktadır.
- Yukarıda belirtilen nedenlerle, Mahkeme, Hükümetin bu ön itirazını da reddetmektedir (yukarıda 138. paragraf).
Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
-
SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 1 VE 3. FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, öncelikle 20 Eylül 2019 tarihinde yeniden tutuklanmasının ve söz konusu tarih itibariyle tutukluluğunun devam etmesinin Sözleşme’nin 5 maddesinin 1 fıkrasına aykırı olduğunu ileri sürmektedir. Başvurana göre, söz konusu özgülükten yoksun bırakılmaya ilişkin tedbir, Büyük Dairenin 22 Aralık 2020 tarihli kararında daha önce incelenmiş olan aynı olay ve olguların basit bir hukuki nitelendirmesine dayanılarak verilmiştir.
Başvuran ayrıca, tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devamına karar verilen mahkeme kararlarının yeterince gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir. Başvuran iç hukuk mahkemelerini, kendi durumunu bireysel olarak değerlendirmeden, soyut, tekrarlanan ve basmakalıp ifadeler kullanarak, sadece tutukluluğun yasal gerekçelerini tekrarlamakla yetindikleri için eleştirmektedir.
Başvuran, bu durumun, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi ve 3. fıkrasının ihlaline yol açtığını düşünmektedir. Bu maddenin mevcut davaya ile ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...)
c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
(...)
-
İşbu maddenin 1. fıkrasının c) bendinde öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunlu olup, bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. (...)”
-
Hükümet, başvuranın iddiasına karşı çıkmaktadır. 1. Değerlendirilmesi Gereken Dönem Hakkında
-
Mahkeme, yerleşik içtihadına göre (uygulanabilir ilkelerin açıklaması için bk. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), §§ 290-295), tutukluluk halinde, değerlendirmeye alınması gereken sürenin ilgilinin yakalandığı (Tomasi/Fransa, 27 Ağustos 1992, § 83, A Serisi, no. 241‑A) veya özgürlüğünden yoksun bırakıldığı (Letellier/Fransa, 26 Haziran 1991, § 34, A Serisi, no. 207) tarihte başladığını ve serbest bırakılması ve/veya aleyhindeki suçlamalar hakkında ilk derece mahkemesi tarafından dahi olsa bir karar alınması halinde son bulduğunu (bk. diğer kararlar arasında, Buzadji/Moldova Cumhuriyeti [BD], no. 23755/07, § 85, 5 Temmuz 2016) hatırlatmaktadır.
-
Mahkeme, mevcut davada, yukarıda belirtildiği üzere (paragraf 149), başvuran hakkında 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklama kararı verildiğinde, başvuranın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 7 Eylül 2018 tarihinde kesinleşen kararı uyarınca verilen başka bir mahkûmiyet kararı uyarınca kendisine verilen hapis cezasını çekmekte olduğunu gözlemlemektedir (yukarıda paragraf 29). Ancak, başvuranın talebi üzerine yetkili mahkeme, 31 Ekim 2019 tarihinde söz konusu cezanın infazının durdurulmasına ve başvuranın tahliye edilmesine karar vermiştir. Sonuç olarak, başvuran, 31 Ekim 2019 tarihinden sonra, 20 Eylül 2019 tarihinde verilen tutuklama kararına dayanılarak tutuklu kalmaya devam etmiş, dolayısıyla 31 Ekim 2019 tarihinden sonra, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi ve 3. fıkrası uyarınca, mevcut dava kapsamında tutukluluğu devam etmiştir.
-
Başvuran, 31 Ekim 2019 tarihi ile 3 Mayıs 2021 tarihleri arasında mevcut dava kapsamında tutuklu bulunmaktaydı. Bununla birlikte Yargıtay, 26 Nisan 2021 tarihinde, başvuranın daha önce 7 Eylül 2018 tarihli karar ile verilen (yukarıdaki 63. paragraf) mahkûmiyet kararını onamıştır. Böylece İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen hapis cezasının infazına 3 Mayıs 2021 tarihinde yeniden başlanmış ve 3 Kasım 2021 tarihinde sona ermiştir. Sonuç olarak, başvuran, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi önünde yürütülen ceza yargılaması boyunca, 20 Eylül - 31 Ekim 2019 tarihleri ve 3 Mayıs - 3 Kasım 2021 tarihleri arasında “tutuklu” olarak tutulmuş olsa da, özgürlüğünden yoksun bırakılması Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi kapsamından çıkmış, daha doğrusu Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi kapsamına girmeye başlamıştır (bk. aynı anlamda, yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 296). Aynı şekilde, başvuran, 3 Kasım 2021 tarihinden 16 Mayıs 2024 tarihinde mahkûm edildiği zamana kadar, mevcut başvurunun konusu olan yargılama kapsamında 20 Eylül 2019 tarihinde verilen tutukluluk kararı uyarınca tekrar tutuklu olarak kalmaya devam etmiştir
-
Mahkeme, bu nedenle, dikkate alınması gereken sürecin 31 Ekim 2019 tarihinde başladığını, 3 Mayıs 2021 tarihinde kesintiye uğradığını, ardından 3 Kasım 2021 tarihinde yeniden başlayarak Ağır Ceza Mahkemesi tarafından mahkûm edildiği tarih olan 16 Mayıs 2024 tarihinde sona erdiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, başvuranın tutukluluk süresi dört yıldan biraz daha uzun sürmüştür. 2. Başvuranın Bir Suç İşlediğinden Şüphelenmek İçin İnandırıcı Nedenlerin Bulunmadığı İddiası Hakkında (Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi)
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran, 20 Eylül 2019 tarihinde yeniden tutuklanmasına, Büyük Dairenin 22 Aralık 2020 tarihli kararında incelediği olaylarla aynı olayların basit bir şekilde yeniden cezai nitelendirilmesi temelinde karar verildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, kendisine isnat edilen suçları işlemiş olduğuna tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek herhangi bir olgu veya bilginin bulunmadığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla, başvuran, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının hiçbir zaman makul şüpheyle haklı gösterilmediğini ileri sürmektedir.
- Başvuran, HDP Genel Merkezinden 6-8 Ekim 2014 tarihindeki olaylar ardından paylaşılan Twitter mesajlarına atıfta bulunarak kendisi ve diğer HDP yöneticileri hakkında suç duyurularında bulunulduğunu açıklamaktadır. Akabinde, birçok şikâyet iki ana soruşturmada birleştirilmiştir. Başvuran, bunlardan ilkinin, kendisinin de dâhil olduğu HDP yürütme kurulu üyesi milletvekilleriyle ilgili olduğunu ve milletvekilleri tarafından işlenen suçlara bakan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2014/5717 sayılı soruşturma olduğunu belirtmektedir. Başvuran ikinci soruşturmanın ise 2014/146757 sayılı dosya numarasına sahip olduğunu ve milletvekili olmayan diğer HDP yürütme kurulu üyelerine yönelik olduğunu ve Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından yürütüldüğünü açıklamaktadır. 2014/5717 sayılı soruşturma, başvuranın yasama dokunulmazlığının kaldırılması için Ulusal Meclis’te gündeme getirilmiştir. Başvuran, 20 Mayıs 2016 tarihinde, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasının ardından [8 Haziran 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir], 4 Kasım 2016 tarihinde, özellikle 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen olaylar nedeniyle tutuklandığını ifade etmektedir. Bu soruşturmanın dayanağı, 6-8 Ekim olaylarıyla ilgili olarak Ceza Kanunu’nun 214. maddesinin 3. fıkrası (halkı suç işlemeye tahrik etmek) olmuştur. Söz konusu soruşturma, Büyük Daire kararının konusu olmuştur.
- Başvuran, 2014/146757 sayılı soruşturmada yıllar boyunca ciddi bir ilerleme kaydedilmediğini eklemektedir. Ancak, başvuran, 24 Haziran 2018 tarihinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olmaya karar verdiğinde, bu soruşturmanın ivme kazandığını iddia etmektedir. Başvuran, bu soruşturmayı yürütmek üzere yeni bir Cumhuriyet savcısının (Büyük Daire kararına konu olan yargılamada karar veren Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin eski savcısı) atandığını belirtmektedir. Bu atamanın ardından, soruşturma, 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen şiddet eylemleriyle bağlantılı olarak başlatılan tüm işlemleri kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Böylece, sadece aleyhte tanıkların ifadeleri alınmak üzere tedbirler alınmaya başlanmıştır. Öte yandan, 3 Ocak 2019 tarihinde, bu soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanmasına karar verilmiştir. Cumhuriyet savcılığının yoğun çabalarına rağmen yeni bir delil bulunamamasına rağmen, 19 Eylül 2019 tarihinde, söz konusu dosya kapsamında, şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınması hakkında yakalama kararı çıkarılmıştır. Böylece, başvuran söz konusu soruşturma dosyasında aynı olaylar nedeniyle suçlanmış ve hiçbir yeni delil unsuru sunulmadan tutuklanmıştır. Ayrıca, iddianamede yer alan tanıkların ifadeleri 20 Eylül 2019 tarihinden sonra, yani gizli tanık Mahir’in ifadeleri 4 Aralık 2019 tarihinde, K.G.nin ifadeleri ise 7 Ocak 2020 tarihinde alınmıştır. Öte yandan bu ifadeler, iddianame hazırlanmadan önce kendisine tebliğ edilmemiş olduğu ileri sürülmektedir.
- Başvuran aynı zamanda, 22 Aralık 2020 tarihinde, Mahkeme Büyük Dairesinin, 4 Kasım 2016 tarihinde başlayan tutukluluğu nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesi ile güvence altına alınan hakkının ihlal edildiği sonucuna vardığı bir karar verdiğini ileri sürmektedir. Ancak, Mahkemenin kararının hemen ardından, Cumhurbaşkanı onu suçlayan bir açıklama yapmış (yukarıdaki 106. paragraf). Böylece, Büyük Dairenin söz konusu bağlayıcı kararından sekiz gün sonra, 30 Aralık 2020 tarihinde, kendisi ve 107 diğer şüpheli hakkında iddianame düzenlenmiş (yukarıda 65. paragraf). 7 Ocak 2021 tarihinde, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etmiş. İddianame kendisine tebliğ edilmeden önce, MHP genel başkan yardımcısı tarafından atılan bir tweet ile bu bilginin kamuoyuna açıklanmış olduğu belirtilmektedir.
- Başvuran ayrıca, 3.530 sayfa ve 324 ek dosyadan oluşan iddianamenin, Cumhuriyet savcılığı tarafından tasnif ve dizin yapılmadan ağır ceza mahkemesine ve Mahkemeye sunulduğuna dikkat çekmektedir. İddianamenin, esasen 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla ilgili diğer ceza yargılamaları kapsamında elde edilen belgelerin gelişigüzel bir derlemesinden ibaret olduğu belirtilmektedir.
- Başvuran ayrıca, soruşturma ve ceza yargılamasının yürütülmesinde birçok usulsüzlük olduğunu ileri sürmekte ve bu yargılamalar kapsamında herhangi bir ek delil olmaksızın çok sayıda ağır suçla itham edildiğini belirtmektedir Başvuran bu bağlamda, Cumhuriyet savcılığının iddianamede suçlamalarını desteklemek için 6-8 Ekim olaylarına ilişkin tanık ve şüpheli ifadelerine, HDP genel merkezinden atılan tweete, kendisinin attığı iddia edilen tweete ve 2013-2019 yılları arasında yaptığı bazı konuşmalara atıfta bulunduğunu vurgulamaktadır. Oysa, bu konuşmalardan herhangi birisi ya da söz konusu tweetler şiddet çağrısı içermemekte veya söz konusu olaylar sırasında işlenen şiddet eylemleriyle ilişkilendirilemez. Başvurana göre, Mahkemenin 22 Aralık 2020 tarihli kararındaki tespitler bu suçlamalar için de aynı şekilde geçerlidir. Ayrıca, Cumhuriyet savcılığının kendisine ait bir hesaptan gönderildiğini iddia ettiği tweetin kendisi tarafından gönderilmediğini ve bu hesabın kendisine ait olmadığını belirtmektedir (yukarıda 75. paragraf). Aynı şekilde, Cumhuriyet savcılığı iddianamede, Nusaybin’de düzenlenen bir mitingde ilgilinin yaptığı konuşmalardan birine de atıfta bulunmuştur (yukarıda 77. paragraf). Ancak, Mahkemenin yukarıda anılan kararında incelediği konuşma ile aynı olan bu konuşma (yukarıda anılan, Selahattin Demirtaş (no 2), § 79, başlık ii), iddia edildiği gibi Nusaybin’de değil, Kızıltepe ilçesindeki bir mitingde yapılmış ve Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen ve Mahkemenin yukarıda anılan (ibid., § 333) kararında incelediği davanın iddianamesinin 30 numaralı soruşturma raporunda zaten yer almış olduğu ileri sürülmektedir.
- Başvuran ayrıca, tanık ve şüphelilerin ifadeleri ile suç ve otopsi raporlarının esas olarak 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında işlenen şiddet eylemleriyle ilgili olduğunu vurgulamaktadır. Başvuran, bu davaların hiçbirinde sanık olarak yargılanmadığını belirtmektedir. Başvuran, Hükümetin 20 Eylül 2019 tarihli tedbiri haklı kılan en önemli unsurların, 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen olaylara veya bu olaylar sırasında meydana gelen şiddet eylemlerine katılan kişilerin ifadeleri olduğunu iddia ettiğini eklemektedir. Ancak, HDP’nin çağrısı üzerine gösterilere katıldığını beyan eden onlarca şüphelinin ifadeleri, 7 Ocak, 25 ve 27 Şubat 2019 tarihlerinde, yani kendisinin yeniden tutuklanma kararından sonra alınmış ve aynı dönemde dosyaya eklenmiştir. Benzer şekilde, Hükümetin söz konusu tedbiri haklı çıkarmada belirleyici öneme sahip olduğunu düşündüğü Mahir isimli anonim tanığın ve K.G.nin ifadeleri sırasıyla 4 Aralık 2019 ve 7 Ocak 2020 tarihlerinde, yani 20 Eylül 2019 tarihinde verilen geçici tutuklama kararının ardından alınmıştır.
- Başvuran ayrıca, 2014’teki Kobani olayları sırasında çözüm sürecinin hâlâ devam etmekte olduğunu ve o dönemin hükümeti ile yerel yöneticilerinin bilgisi ve onayı dâhilinde Kobani’ye birçok ziyaret gerçekleştirdiğini; KCK’nın üst düzey yöneticileriyle, hukuki güvenceler altında, silahsızlanma ve barış müzakereleri yürüttüğünü ifade etmektedir. Başvuran bu ziyaretlerde barış için çaba sarf ettiğini ve beyanlarının, Birleşmiş Milletler tarafından “insanlığa karşı suç” olarak nitelendirilen DAEŞ’in işlediği korkunç eylemleri kınamayı amaçladığını belirtmektedir. Bununla birlikte Cumhuriyet savcılığı, bu ziyaretleri gizlice yürütülen yasa dışı faaliyetler olarak nitelendirmiştir.
- Başvuran, 30 Eylül 2014 tarihinde Kobani’ye yaptığı ziyaretler sırasında dile getirdiği bu beyanlara ilişkin olarak, öncelikle, Cumhuriyet savcılığının sözlerinden yalnızca bir kısmını aktardığını ileri sürmektedir. Başvuran, açıklamalarının eksik kısmını sunarak (yukarıda 12. paragraf), sözlerinin Türkiye’ye ve uluslararası topluma hitaben söylendiğini ve o dönemde DAEŞ tarafından kuşatma altına alınan Kobani’ye müdahale edilmesinin gerekliliğini vurgulamayı amaçladığını belirtmektedir. Başvuran ayrıca, 6-8 Ekim 2014 olaylarından önce dile getirilen bu sözlerin tarihinde, herhangi bir şiddet eyleminin yaşanmadığını ve bu konuşmanın ardından da herhangi bir şiddet eyleminin meydana gelmediğini ifade etmektedir. Başvurana göre, kullandığı “direniş” terimi, açıkça Kobani’de DAEŞ’e karşı yürütülen direnişi ifade etmektedir.
- Başvuran, söz konusu açıklamaları KCK yöneticilerinden aldığı bir talimat üzerine yaptığını öne süren gizli tanığın beyanlarının (bk. yukarıda 58. paragraf) hiçbir dayanağının olmadığını eklemektedir. Bu bağlamda başvuran, söz konusu ziyareti sırasında bu yöneticilerle bizzat görüştüğünü, dolayısıyla Kobani’ye yönelik bu tür çağrılar yapmasını istemek için bir aracı kullanmaya gerek duymayacaklarını ifade etmektedir. Öte yandan, başvurana göre, yukarıda belirtilen ifadelerin söylendiği sırada 6-8 Ekim 2014 olayları henüz başlamamıştır. Başvuran o tarihte, bu olayların başlayacağına dair herhangi bir işaret dahi bulunmadığını belirtmektedir. Başvurana göre, bu beyanlar hukuki bir değer taşımamaktadır ve gerçeğe uygun değildir.
- Başvuran ayrıca, Kobani’ye yaptığı ziyaretlerin “barış süreci” kapsamında yürüttüğü çabaların bir parçası olduğunu ifade etmektedir. Başvuran dahası, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülen yargılama sırasında bu ziyaretlere ilişkin görüşlerini aktardığını ve Hükümet, Öcalan ve PKK arasında üç taraflı bir sürecin başlatıldığını, HDP’nin ve kendisinin eş başkan sıfatıyla bu sürece dâhil edildiğini açıkladığını belirtmektedir. Ayrıca başvuran, bu ziyaretlerin ardından ve PYD yöneticileriyle yaptığı görüşmeler sonrasında dönemin Başbakanı A.D. ile bir araya geldiğini ve gözlemlerini paylaştığını açıklamaktadır. Başvuran, özellikle, DAEŞ’in Kobani’yi işgal etmemesi ve katliam gerçekleştirmemesi için çaba sarf ettiğini ifade etmektedir. Başvuran ayrıca, bu görüşmeden iki gün sonra PYD Başkanı S.M.nin Türkiye’ye geldiğini ve Türk makamlarıyla görüştüğünü belirtmektedir. Başvuran son olarak, bu süreçte yürütülen tüm faaliyetlerin, 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine ilişkin Kanun’un kapsamına girdiğini ve bu Kanun’un kendisi gibi bu tür girişimlerde yer alan kişilere hukuki koruma sağladığını vurgulamaktadır (bk. yukarıda 113. paragraf). Başvurana göre, yetkili makamların gözetimi altında yürütülen bu ilişkilerin kriminalize edilmesi, hakkında alınan tedbirlerin siyasi amacının bir başka göstergesidir.
- Başvuran, 19. Ağır Ceza Mahkemesi ile 22. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde yürütülen yargılamaların farklı olduğu yönündeki Hükümet argümanına da itiraz etmektedir. Bu bağlamda başvuran, her hâlükârda söz konusu iki davanın 25 Mayıs 2021 tarihinde, uygulanacak ceza hukuku hükümleri ve suç tarihleri dikkate alındığında, iki dosya arasında hukuki bir bağ bulunduğu ve dolayısıyla delillerin birlikte değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle ceza mahkemeleri tarafından birleştirildiğini, bu nedenle de Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülen yargılamanın sona erdirildiğini (bk. yukarıda 33 ve 82. paragraflar) ifade etmektedir. Başvuran, bu tarihten itibaren, ilk tutukluluk dönemine ilişkin davanın [bu dava Mahkemenin yukarıda anılan kararına konu olmuştur], Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde, mevcut tutukluluğuna ilişkin dava ile aynı zamanda görüldüğünü belirtmektedir. Bu durum, Hükümetin iddialarının aksine, her iki davanın aynı olaylara dayandığını ve ikinci tutukluluğunun birincisinin devamı niteliğinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Başvurana göre, 19. Ağır Ceza Mahkemesi, 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla kısmen bağlantılı olan suçlamalar bakımından zaten tahliye kararı vermiştir ve artık başvuran hakkında yeniden tutuklama kararı veremezdi. Dolayısıyla, Mahkeme kararını bertaraf etmek amacıyla, tutukluluk halinin devamı için, yeni bir soruşturma başlatılarak, aynı olaylara ve aynı olgusal gerekçelere dayanan ikinci bir dosya hazırlanmıştır.
- Başvuran, Hükümetin, siyasi saiklerle yürütülen tutuklamalarda “tutukla – serbest bırak – yeniden tutukla” şeklinde işleyen bir uygulama geliştirdiği kanaatindedir. Başvuran, birçok hukukçu, siyasetçi, insan hakları savunucusu ve gazetecinin bu stratejinin mağduru olduğunu ileri sürmektedir. Bu bağlamda başvuran, diğerlerinin arasında, Atilla Taş/Türkiye (no. 72/17, §§ 77-78, 19 Ocak 2021) ve yukarıda anılan Kavala/Türkiye ((yükümlülüğün yerine getirilmemesine ilişkin dava), §§ 157-166) kararlarına atıfta bulunmaktadır.
- Başvurana göre, tüm bu unsurlar, Cumhurbaşkanı’nın izni olmadan serbest bırakılamayacağını göstermektedir. Bu durum, başvurana göre, hukuki güvence ve öngörülebilirlikten tamamen yoksun olan, “ölüm koridoru” sendromuna maruz kalan kişilerin durumuna benzeyen sürekli bir tutukluluktur.
b) Hükümet
- Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmekte ve 20 Eylül 2019 tarihli tutuklamanın yasal bir temele dayandığını ileri sürmektedir. Cumhuriyet savcılığı tarafından yürütülen soruşturmanın sonunda, savcılık, başvuranın eylemlerinin özellikle Türk Ceza Kanunu’nun 38, 214 § 3 ve 302. maddelerinde tanımlanan suçları oluşturduğu sonucuna varmıştır. Özellikle başvuran, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde Türkiye’nin 36 şehrinde işlenen çok sayıda suçun azmettiricisi olmakla suçlanmıştır. Ayrıca yetkili Sulh Ceza Hâkimliği, bu tedbire CMK’nın 100. maddesi uyarınca karar vermiştir. Hükümet, başvuranın 4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanmasıyla sonuçlanan ceza soruşturması ile 20 Eylül 2019 tarihli tutuklamaya dayanak olan soruşturmanın aynı olaylara, aynı suçlamalara ve aynı delil unsurlarına dayanmadığını eklemektedir. Ayrıca, 20 Eylül 2019 tarihli tutukluluk bakımından, başvuran hakkında atılı suçları işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebepler bulunmaktadır.
- Olayların ve suçlamaların aynı olup olmadığına ilişkin olarak Hükümet, başvuranın mevcut davadaki tutukluluğuna dayanak oluşturan aleyhine unsurların, 4 Kasım 2016 tarihli tutuklama kararına dayanak olan unsurlardan farklı olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, başvuran hakkında verilen 4 Kasım 2016 tarihli tutuklama kararının, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına 2016/24950 numarası altında sunulan 31 ayrı fezlekede kendisine atfedilen olaylara dayandığını açıklamaktadır. Söz konusu 31 fezlekede, başvuranın farklı tarihlerde ve geniş bir zaman dilimine yayılan çok sayıda eylemde bulunduğu belirtilmiştir. Başvuranın 4 Kasım 2016 tarihinde tutuklandığı sırada kendisine yöneltilen suçlamalar şu şekildeydi: “silahlı terör örgütüne üye olma” (TCK 314. madde), “suç işlemeye alenen tahrik” (TCK 214. maddenin 1. fıkrası). Söz konusu 31 fezlekeden yalnızca 31 numaralı fezleke 6-8 Ekim 2014 olaylarına ilişkindi ve bu fezleke kapsamında başvurana yöneltilen suçlamalar “suç işlemeye alenen tahrik” (TCK 214. maddenin 1. fıkrası) ve “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” şeklindeydi.
- Bununla birlikte Hükümete göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ve başvuran hakkında 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklama kararı verilen 2014/146757 no.lu soruşturmanın konusu, başvuran ile HDP Merkez Yürütme Kurulunun diğer üyelerinin, 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında sosyal medya aracılığıyla yaptıkları paylaşımlar ve çağrılar nedeniyle sorumluluklarını tespit etmekti. Soruşturma kapsamında tanıkların, şüphelilerin ve sanıkların beyanlarının, ayrıca ölüm ve diğer olaylara ilişkin raporların (6-8 Ekim olaylarında işlenen suçlarla ilgili olarak) dosyaya eklenmesinin ardından, başvurana isnat edilen suçun niteliği ve kapsamı değişmiştir. Cumhuriyet savcılığı, 2014/146757 no.lu soruşturma kapsamında daha sonra elde edilen yeni delillere dayanarak, başvuranın, TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrası anlamında, hem şahsen hem de eş başkanı olduğu HDP aracılığıyla yaptığı çağrılar sonucu işlenen çeşitli suçların azmettiricisi olduğundan ve ayrıca Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçunu işlediğinden şüphelenmek için kuvvetli nedenlerin bulunduğu sonucuna varmıştır. Hükümet, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin önüne gelen dosya kapsamında, cinayet, cinayete teşebbüs veya yağma gibi suçlara tahrik konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmadığını ifade etmektedir.
- Hükümet, başvuranın 19. Ağır Ceza Mahkemesinin önündeki dosya kapsamında tutuklu bulunduğu sırada, hakkında 2014/146757 no.lu soruşturma dosyası kapsamında ayrı bir soruşturma yürütüldüğünü ve bu soruşturmanın sonucunda 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasına karar verildiğini eklemektedir. Dolayısıyla, başvuranın, mevcut davanın temelini oluşturan 2014/146757 no.lu soruşturma dosyasında şüpheli olarak yer almadığı yönündeki iddia gerçeği yansıtmamaktadır.
- Öte yandan Hükümet, ceza hukukunda, TCK’nın 214. maddesinin 1. fıkrası anlamında suç işlemeye tahrikin bir tehlike suçu olduğunu ve bu suçun oluşması için tahrik edilen suçların işlenmiş olmasının gerekli olmadığını açıklamaktadır. Buna karşılık Hükümet, azmettirmenin suç işleme kastı olmayan bir kişiyi, bu suçu işlemeye sevk etmek anlamına geldiğini kaydetmektedir. Hükümet, TCK’nın 38. maddesine göre, bir suça azmettiren kişinin, işlenen suç için öngörülen cezaya tabi tutulduğunu belirtmektedir. Hükümet, TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrası uyarınca tahrik konusu suçların işlenmesi halinde, tahrik eden kişinin bu suçlara azmettiren olarak sorumlu tutulduğunu eklemektedir.
- Hükümet, ayrıca, TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrasında, alenen tahrik edilen suçun işlenmesi halinde, tahrik eden kişinin bu işlenen suçlara azmettiren olarak cezalandırılacağının hükme bağlandığını belirtmektedir. Hükümet, diğer bir ifadeyle, suçun tahrik sonucunda işlenmesi halinde, tahrik eden kişinin artık yalnızca tehlike suçu teşkil eden 214. maddenin 1. fıkrası uyarınca değil, doğrudan 3. fıkrası uyarınca cezalandırılması gerektiğini; zira tahrik edilen eylem ya da suçtan kaynaklanan zararın artık gerçekleştiğini ifade etmektedir. Hükümet, tahrik ile işlenen suç arasında bir illiyet bağı bulunması gerektiğini, yani suçu işleyen üçüncü tarafın tahrik eden kişinin tahrikinden etkilenmiş olması ve bunun sonucunda suçu işlemiş olması gerektiğini eklemektedir.
- Bu bağlamda Hükümet, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının, başvuranın yaptığı çağrıyı ilk aşamada suç işlemeye tahrik olarak nitelendirdiğini ve bu nedenle, 4 Kasım 2016 tarihinde, söz konusu tahrikin bir suçun işlenmesine yol açıp açmadığına bakılmaksızın, doğal olarak başvuranın tutuklanması talebinde bulunduğunu açıklamaktadır. Başvuran Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği tarafından bu kapsamda tutuklanmıştır. Ancak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, başvuranın tahriki sonrasında çok sayıda suçun işlendiği tespit edilmiştir. TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrası uyarınca tahrik eden kişilerin de söz konusu suçlardan cezai olarak sorumlu tutulmasının gerekmesi nedeniyle, suç konusu çağrılardan sonra işlenen suçlarla ilgili soruşturmalar başlatılmıştır. Bu nedenle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleşen olaylar kapsamında işlenen suçlara ilişkin bilgi ve belgeleri toplamak amacıyla soruşturmayı genişletmiş; söz konusu suçların, HDP’nin çağrısı üzerine HDP’nin tahrikiyle işlendiğini değerlendirmiş ve başvuranın, TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, işlenen tüm suçlara azmettiren olarak sorumlu tutulması gerekçesiyle tutuklanmasını talep etmiştir. Bu doğrultuda, 20 Eylül 2019 tarihinde başvuran hakkında verilen tutuklama kararı, aynı fiilin farklı bir suç olarak nitelendirilmesinden değil, TCK’nın 214. maddenin 3. fıkrası uyarınca, tahrik sonucu işlenen suçlardan da cezalandırılma hükmünden kaynaklanmıştır. Buna karşılık, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi (başvuranın 4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanması) ile Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi (20 Eylül 2019 tarihli tutuklama) nezdinde görülen başvuran hakkındaki davaların birleştirilmesi, bu yargılamaların aynı olaylara dayandığı anlamına gelmemektedir. İlk dava bağlamında başvuran, TCK’nın 214. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, gerçekleştirdiği tahrikin yarattığı tehlikeden dolayı sorumlu tutulmuştur; oysa ikinci dava, TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrası anlamında, aynı tahrikin ardından işlendiği suçlara azmettiren olarak sorumlulukla ilgilidir.
- Hükümet ayrıca, başvuranın mevcut tutukluluğuna dayanak olan soruşturmanın, B.M. tarafından 3 Kasım 2014 tarihinde yapılan ve 2014 yılı Ekim ayında HDP’nin eş başkanı olarak başvuranın ve diğer HDP yöneticilerinin, Kobani olaylarını kullanarak 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen sokak gösterilerine ve diğer olaylara tahrik ve teşvik ettiğine ilişkin şikâyet üzerine 9 Ekim 2014 tarihinde açıldığını açıklamaktadır. Hükümet, söz konusu şikâyet üzerine soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısının, HDP Merkez Yürütme Kurulu üyelerine ait kişisel bilgileri talep ettiğini ifade etmektedir. Hükümet, 20 Eylül 2019 tarihinden yaklaşık iki yıl önce, Cumhuriyet savcılığının soruşturmayı tamamlamaya yönelik çok sayıda işlem gerçekleştirdiğini eklemektedir (yukarıda 40-48. paragraflar). Bu soruşturma işlemlerinden, HDP Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin tamamının, milletvekili olsunlar ya da olmasınlar, soruşturmanın konusu haline geldiği anlaşılmaktadır. Buradan, başvuranın, tutuklu bulunduğu sırada, 2014/146757 no.lu soruşturma kapsamında şüpheli olarak değerlendirildiği sonucuna varılmaktadır. Buna göre, 108 şüpheliyi, 2.806 mağduru ve müştekiyi kapsayan ve 36 ilde işlenen çok sayıda suçun ele alındığı 2014/146757 no.lu soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı, soruşturmasını bu şekilde tamamlamıştır. Bu soruşturmanın sonunda, tutuklama tedbirinin haklı olduğuna ve mevcut delil unsurları ışığında makul şüphe bulunduğuna kanaat getiren savcı, başvuranın tutuklanmasını talep etmiştir.
- Dahası, Hükümete göre, başvuranın dosyasının, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olan Yasin Börü’nün ölümüyle ilgili davaya dâhil edilmemesi tamamen normaldir. Anılan davanın mevcut davayla birleştirilmesi talebinin reddedilmesi, meydana gelen olaylar, işlenen suçlar ve başvuranın yaptığı çağrı arasında illiyet bağı bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Hükümete göre, başvuranın çağrısı ile bu çağrının ardından işlenen suçlar arasında bir illiyet bağı olup olmadığı meselesi, iki davanın birleştirilmesi talebinin kabul edilip edilmemesine göre karar verilecek bir konu değildir.
- Hükümet, yeni delil unsurlarına ilişkin olarak, başvuranın mevcut tutukluluğuna dayanak olan soruşturmanın, 4 Kasım 2016 tarihli tutuklama tedbirine dayanak oluşturan soruşturmadan bağımsız olarak, 2014 yılında B.M. adlı bir kişinin ihbar mektubu üzerine başlatıldığını vurgulamaktadır. Başvuran hakkında 20 Eylül 2019 tarihinde Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen tutuklama kararında dosyadaki en önemli delil unsurları, başvuranın eş başkanı olduğu HDP’nin yaptığı çağrı üzerine 6-8 Ekim tarihlerinde işlenen şiddet eylemlerine katıldıklarını kabul eden kişilerin beyanlarıdır.
- Hükümet ayrıca, 6-8 Ekim olaylarında işlenen suçlara ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında ifadeleri alınan şüpheli ve tanıkların, bu eylemlere HDP’nin çağrısı üzerine katıldıklarını ifade ettiklerini belirtmektedir. Aynı şekilde, Hükümete göre, bazı şüphelilerin, silahlı terör örgütü PKK’nın baskısıyla sokağa çıktıklarını beyan etmeleri, hem şahsen hem de eş başkanlığını yaptığı siyasi parti aracılığıyla başvuran tarafından yapılan açıklamalar ile 6-8 Ekim olaylarında meydana gelen terör ve şiddet eylemleri arasında nedensellik bağı kurmak açısından önem taşımaktadır. Hükümet, olayların meydana geldiği dönemde HDP’nin eş başkanı olan başvuranın yaptığı çağrıların, şiddet eylemlerine karışan kişiler üzerinde önemli bir etkisi olduğu hususunun tartışma konusu olmadığını eklemektedir.
- Hükümet, soruşturma sonucunda ulaşılan bulgulara göre, Suriye’deki iç savaş sürecinde, PKK’nın Suriye kolu olarak kabul edilen PYD ile DAEŞ arasında Kobani’de çatışmaların şiddetlendiği dönemde, PKK’nın üst düzey yöneticilerinden birinin 5 Ekim 2014 tarihinde sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada halka sokağa çıkma ve şehirleri ele geçirme çağrısında bulunduğunu belirtmektedir (yukarıda 7. paragraf). Bu açıklamayı izleyen gün, HDP’nin sosyal medya hesabından yapılan duyuruda, başvuranın üyesi olduğu HDP Merkez Yürütme Kurulunun Kobani olaylarına ilişkin bir toplantı gerçekleştirdiği ve bu kurul adına bir açıklama yapıldığı ifade edilmiştir. Bu açıklamada halk, acil şekilde sokağa çıkmaya, seferber olanlara destek vermeye ve harekete geçmeye çağrılmıştır (yukarıda 8. paragraf). Ayrıca, bir başka bildiride de halka sürekli direniş çağrısı yapılmıştır (yukarıda 9. paragraf). Bunun yanı sıra, çağrının yapıldığı gün, PKK’nın kontrolünde olan bir çevrim içi haber sitesinde yayımlanan duyuruda halk isyana çağrılmış ve tüm sokakların çatışma alanına çevrilmesi istenmiştir, ayrımcı ifadeler kullanılmış ve bir siyasi parti hedef gösterilmiştir (yukarıda 10. paragraf). Bu çağrıların ardından 6 Ekim 2014 tarihinde başlayan geniş çaplı şiddet olayları günlerce devam etmiş ve ülkenin birçok şehrine ve bölgesine yayılmıştır. On binlerce kişinin katıldığı bu şiddet olaylarında çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş ve yaralanmış, kamu mallarına zarar verilmiş ve çok sayıda kişi yaralanmıştır.
- Hükümete göre, bu çağrılardan başvuran sorumludur. Öncelikle başvuran, söz konusu çağrıları iradesi dışında yaptığını iddia etmemektedir. Ayrıca, başvuran, Suriye’deki iç savaşın Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından bir tehdit oluşturduğunu ve özellikle Kobani’de iki terör örgütü arasında yaşanan çatışmalardan sonra, bu örgütlerden biri adına yapılan bir isyan çağrısının Türkiye’de yaygın şiddet eylemlerine ve kamu düzeninin bozulmasına yol açabileceğini öngörebilirdi. Hükümet, soruşturma makamlarının, HDP Merkez Yürütme Kurulu adına yapılan çağrılar ile PKK tarafından yapılan çağrılar ve bunlarla söz konusu şiddet eylemleri arasında bir illiyet bağı kurmasına olanak sağlayacak olgusal ve hukuki dayanakların mevcut olduğu sonucuna varmaktadır.
- Hükümet ayrıca, tutuklama kararında, başvuran hakkında atılı suçları işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin, sonradan elde edilen delil unsurlarıyla teyit edildiğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, Mahir takma adlı gizli tanığın ve tanık K.G.nin beyanlarına atıfta bulunmakta ve bu tanıklıkların içeriğinin, söz konusu şiddet eylemleri ile suç konusu çağrılar arasındaki illiyet bağının kurulmasında belirleyici bir öneme sahip olduğunu belirtmektedir. Özellikle K.G., serhildan teriminin anlamını açıkladıktan sonra, KCK Türkiye sözcülerinin başvurandan özerklik ilanını destekleyen ve halkın sokağa inmesini sağlamak ve şiddet eylemlerine yönlendirmek amacıyla bir açıklama yapmasını istediklerini ifade etmiştir. Bu tanık ayrıca, suç konusu çağrılar yapıldığında HDP Merkez Yürütme Kurulunun ve eş başkanların, olaylarda silah, bıçak, molotof kokteyli ve el yapımı patlayıcılar kullanılacağını bildiklerini söylemiştir. Aynı şekilde, Mahir takma adlı gizli tanık da K.G.nin beyanlarını teyit eden açıklamalarda bulunmuştur (yukarıda 58–59. paragraflar). Daha sonra dinlenen tanıklar da bu ifadeleri doğrulamıştır. Ayrıca, bu olaylar sırasında meydana gelen tüm ölümlere ve şiddet olaylarına rağmen, başvuran 9 Ekim 2014 tarihinde söz konusu çağrıya katıldığını ifade etmiştir (yukarıda 13. paragraf). Hükümete göre, tüm bu unsurlar, söz konusu faaliyetler ve bunların sonuçları arasında bir nedensellik bağının varlığını ortaya koymaktadır.
- Sonuç olarak Hükümet, mevcut davaya konu olan başvuranın tutukluluğunun, 4 Kasım 2016 tarihli tutukluluğundan birçok bakımdan farklı olduğunu ve bu tutuklama tedbirinin aynı olayların farklı bir suç olarak nitelendirilmesine dayanmadığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla, Hükümete göre, başvuran, hakkında atılı suçları işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren “inandırıcı sebepler” temelinde tutuklanmıştır.
c) Müdahil STK’lar
- Müdahil STK’lar, başvuranın tutukluluğunun, Türkiye’deki resmi politikayı eleştiren farklı grupları hedef alan genel bir baskılama bağlamında gerçekleştiğini değerlendirmektedir. Söz konusu sivil toplum kuruluşları, HDP’nin birçok milletvekilinin, ifade özgürlüğü haklarını yasal olarak kullanmalarının ardından, teröre bağlı suçlamalara dayanılarak yargılandıklarını ve tutuklandıklarını ifade etmektedir. Sivil toplum kuruluşları, tutuklulukları haklı göstermek için kullanılan delil unsurlarının, yalnızca açıkça şiddet içermeyen ve öncelikle (a priori) Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından korunması gereken eylem ve açıklamalarla sınırlı olmasının Türkiye’de gittikçe yaygın bir hale geldiğini kaydetmektedir. Sivil toplum kuruluşlarına göre, Cumhuriyet savcıları ve Türk mahkemeleri, sistematik olarak, bağlamsal bir analiz yapmamakta ve bu tür delil unsurlarını Mahkeme’nin 10. maddeye ilişkin yerleşik içtihadı ışığında değerlendirmemektedir. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) İlgili İlkeler
- Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin birinci bölümünün yalnızca, bir kişinin suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunması durumunda, yetkili adli makamın huzuruna çıkarılması amacıyla ceza yargılaması kapsamında tutuklanmasına imkân verdiğini hatırlatmaktadır. Yakalamanın dayanması gereken şüphelerin “makul olması”, 5. maddenin 1. fıkrasının c) bendiyle sunulan korumanın temel bir unsurunu teşkil etmektedir. Makul şüphelerin varlığı, objektif bir gözlemciyi, söz konusu kişinin kendisine isnat edilen suçu işlemiş olabileceği hususunda ikna edebilecek olay ve olgular ile bilgilerin varlığını gerektirmektedir. Bununla birlikte neyin makul olarak kabul edilebileceği, koşulların tamamına bağlıdır (bk. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 314 ile birlikte diğer atıflar).
- Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi, soruşturma makamlarının, yakalama sırasında suçlamalarda bulunmak için yeterli deliller toplamalarını gerektirmemektedir. Söz konusu fıkra uyarınca tutukluluk sırasında yapılan sorgulamanın amacı, yakalamanın dayandırıldığı somut şüpheleri doğrulayarak veya ortadan kaldırarak ceza soruşturmasını tamamlamaktır. Böylelikle, şüphelere yol açan olay ve olguların, ceza soruşturması sürecinin daha sonraki aşamasında söz konusu olan mahkûmiyet kararını haklı göstermek veya hatta suçlamada bulunmak için gerekli olanlarla aynı düzeyde olmamalıdır (bk. ibid., § 315, diğer atıflarla birlikte).
- Genel kural olarak, “şüphelerin makul olması” ile ilgili sorunlar, olay ve olgular düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Bu durumda sorulması gereken, yakalama ve tutuklamanın, söz konusu olayların gerçekten meydana geldiğinden şüphelenmek için “inandırıcı sebepleri” haklı göstermek üzere, yeterli seviyede ve tarafsız unsurlara dayanıp dayanmadığıdır. Olgusal yönüne ek olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında, “şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin” varlığı, dayanılan olayların, makul bir şekilde, ceza gerektiren davranışı ele alan kanun maddelerinin birinin kapsamına girdiğinin değerlendirilebilmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla, tutuklu bulunan bir kişiye isnat edilen eylemler veya olaylar, gerçekleştikleri dönemde suç teşkil etmiyorsa, açıkça makul bir şüphe söz konusu olamaz (ibid., § 317, diğer atıflar ile birlikte).
- Ayrıca, isnat edilen fiillerin, başvuranın Sözleşme tarafından güvence altına alınan haklarını kullanmasıyla bağlantılı görünmemesi gerekmektedir (ibid., § 318).
- Mahkeme, şüphelerin “makul” durumunu değerlendirilirken, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi ile sağlanan güvencenin esasının koruma altına alınıp alınmadığını tespit edebilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, yakalanan kişi hakkında iddia edilen suçu işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı gerekçelerin bulunduğu hususunda Mahkemeyi ikna edebilecek en azından bazı olgu veya bilgileri sunma görevi davalı Hükümete aittir (ibid., § 319).
- Yakalama ve ilk tutuklama anında makul şüphelerin mevcut olması gerekmekle birlikte, tutukluluğun süresinin uzatılması durumunda, tutukluluk süresince şüphenin devam ettiği ve “inandırıcı sebeplere” dayandığı da kanıtlanması gerekmektedir (ibid., § 320).
b) Bu İlkelerin Uygulanması
- Mahkeme, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasının ve bu tarihten sonra tutukluluğunun devamının Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin gerekleri ile bağdaşır olup olmadığını incelemeye başlamadan önce, başvuranın iddia ettiği üzere, kendisine isnat edilen fiillerin 22 Aralık 2020 tarihli Büyük Daire kararında incelenen fiillerle aynı olup olmadığını değerlendirmesi gerektiğini gözlemlemektedir.
- Özünde Hükümet, mevcut dava çerçevesinde, başvuranın 2019 yılından bu yana yeni bir suç isnadı temelinde tutuklu bulunduğunu ileri sürmektedir. Somut olayda ortaya çıkan temel mesele, söz konusu yeni suçlamanın, başvuranın bu tarihten sonraki tutukluluk halinin devamını haklı gösterebilip gösteremeyeceğidir. Bu bağlamda Mahkeme, bir şüphelinin yakalanmasını ve tutuklanmasını haklı çıkarmak için gerekli olan makul bir şüphenin varlığını incelemek amacıyla değerlendirmesine, ulusal mahkemeler tarafından verilen tutuklama ve tutukluluğun devamına ilişkin kararlar ile başlaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Ayrıca Mahkeme, 7 Ocak 2021 tarihli raporun da bu değerlendirmede ilgili olduğunu gözlemlemektedir; zira Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğunu değerlendirirken, Mahkemenin yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) davasında verdiği kararı karşılaştırma noktası olarak ele almıştır (yukarıda 73–79. paragraflar).
- Mahkeme bu nedenle, söz konusu şüpheleri haklı kılan somut olgusal koşullardan oluşan olgulara odaklanarak değerlendirme yapmalıdır. Ayrıca Mahkeme, başvuranın Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından mahkûm edilmesinin (yukarıda 97. paragraf) bu şikâyete ilişkin ulaştığı sonuç üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını vurgulamaktadır. Zira bu şikâyet kapsamında Mahkeme esas olarak, 20 Eylül 2019 tarihinde verilen ihtilaf konusu tedbirin, 22 Aralık 2020 tarihli Büyük Daire kararında incelenen olayların cezai olarak yeniden nitelendirilmesine dayanıp dayanmadığını ve bu tedbirin, ilgili dönemde ve başvuranın devam eden tutukluluğunun başlangıç safhasında mevcut olan bilgi ve olgular temelinde haklı gösterilip gösterilemeyeceğini belirlemeye davet edilmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Ilgar Mammadov, § 100).
- Ayrıca Mahkeme, önüne getirilen her davayı çevreleyen koşulları da dikkate almak zorundadır; özellikle 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında meydana gelen çok sayıda ölüm ve yaralanma ile kamu düzenini bozan eylemler hakkında yetkili makamlar tarafından dile getirilen endişeleri göz önünde bulundurmalıdır. Bu bağlamda Mahkeme, Hükümet tarafından bildirilen ve bu olaylar sırasında çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği, binlerce kişinin yaralandığı ve çok sayıda vandalizm eylemi gerçekleştirildiği yönündeki bilgileri dikkate almaktadır. Aynı şekilde Mahkeme, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tespit edilen ve silahlı terör örgütü PKK’nın Kobani olaylarını, nihai hedefi olan bir iç savaş çıkarmak amacıyla araçsallaştırmaya çalıştığına dair unsurlara da önem atfetmektedir (yukarıda 74. paragraf). Mahkeme, bu tür koşullarda, yetkili makamların, şiddet eylemlerinin faillerini tespit ederek adalet önüne çıkarmak amacıyla söz konusu olaylar hakkında soruşturma yürütmelerinin tamamen meşru olduğu kanaatindedir.
- Ayrıca Mahkeme, 2014 yılı Eylül ve Ekim aylarında silahlı terör örgütü DAEŞ’in Suriye’nin Kobani şehrine saldırı başlattığını, bu askeri saldırının uluslararası düzeyde bir dayanışma dalgası yarattığını, 2 Ekim 2014 tarihinden itibaren Türkiye genelinde çok sayıda protesto gösterisinin düzenlendiğini ve yerel ve uluslararası birçok sivil toplum kuruluşunun Kobani’nin DAEŞ tarafından kuşatılması karşısında uluslararası dayanışma çağrısı yapan açıklamalar yayımladığını da dikkate almak zorundadır (yukarıda 6. paragraf). Mahkemeye göre, HDP’nin eş başkanı olan ve bu sıfatla bu dönemde önemli bir rol oynayan başvurana yöneltilen suçlamalar, söz konusu özel bağlamdan bağımsız olarak değerlendirilemez. Aynı şekilde, 2012 yılında başlatılan çözüm süreci 2015 yılında başarısızlıkla sonuçlansa da, 10 Temmuz 2014 tarihli ve 6551 sayılı Kanun’un bu sürece yasal bir dayanak sağlamayı amaçladığı ve ilgili kişilere hukuki koruma sunduğu da unutulmamalıdır (yukarıda 113. paragraf).
- Mahkeme, değerlendirmesi kapsamında öncelikle başvurana isnat edilen fiiller ve suçlamaların, 22 Aralık 2020 tarihli karar kapsamında incelenen olaylar ve suçlamalarla aynı olup olmadığını inceleyecektir. Mahkeme ardından, başvuran hakkında atılı suçları işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunup bulunmadığını araştıracaktır. 1. Başvurana isnat edilen fiiller ve suçlamalar arasındaki bağlantı hakkında
- Mahkeme, mevcut başvurunun konusunun, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanması ve bu tedbirin ilk aşamasında tutukluluk halinin devamı olduğunu gözlemlemektedir. Başvurana göre, 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararına dayanan tutukluluğu, daha önce 22 Aralık 2020 tarihli kararında Büyük Daire tarafından incelenen aynı olayların cezai olarak yeniden nitelendirilmesine dayanmaktadır. Ancak Hükümet, bu tutuklamanın aynı olaylara, aynı suçlamalara ve aynı delil unsurlarına dayanmadığı kanaatindedir.
- Mahkeme, Sözleşme ya da içtihadında, ilgili kişi hakkında yeni bir suç işlendiğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunduğu durumlarda, yetkili bir makamın o kişinin tutukluluk halinin devamına veya hakkında yeni bir tutuklama kararı vermesine engel teşkil eden bir düzenleme bulunmadığını hatırlatmaktadır. Nitekim ilgili sanık hakkında yeni bir suç işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin, güvenilir ve yeterli delillerle desteklenen yeni olaylara dayanması halinde (bk. yukarıda anılan Kavala (yükümlülüğün yerine getirilmemesine ilişkin dava) § 159), bu şüphelerin makul olup olmadığının, özgürlükten yoksun bırakma bağlamında Sözleşme’nin öngördüğü gereklilikler ışığında incelenmesi yeterlidir.
- Özellikle, yeni bir tutuklama tedbirini haklı gösterebilmek için, savcılığın makul şüphe kriterini karşılayacak yeni deliller de sunması gerekmektedir. İleri sürülen yeni olayları destekleyecek yeterli delillerin bulunmaması halinde ve makul şüphe kriteri sağlanmadığında, sanığın serbest bırakılmaması, tahliye kararının keyfi bir şekilde yerine getirilmemesi anlamına gelecektir. Ayrıca, yeni bir tutukluluğa dayanak olarak ileri sürülen yeni olaylar ve delil unsurları, ilgilinin ilk tutukluluğu sırasında bilinmiyor olmalıdır (yukarıda anılan Kavala (yükümlülüğün yerine getirilmemesine ilişkin dava) §§ 163-166 ile karşılaştırınız). Aksi bir yaklaşım, kovuşturma makamlarına kötü niyetli hareket etme ve sanığın serbest bırakılmasının engellenebileceği bir anda yeni suçlamalara başvurma imkânı verecektir. Bu tür ceza hukuku araçlarının kötüye kullanımını önlemek, Mahkemenin ilk yargılamasında 5. maddeyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığı mevcut dava gibi durumlarda daha da büyük önem arz etmektedir.
- Özellikle, yalnızca aynı olayların farklı bir nitelendirmesi, ilke olarak, başka ilgili ve yeterli koşullar bulunmadıkça bir tutuklunun serbest bırakılmamasını haklı gösteremez. Aksi halde, adli makamlar sadece aynı olaylara ilişkin yeni ceza soruşturmaları başlatarak kişileri özgürlüklerinden yoksun bırakmaya devam edebilir. Bu tür bir durum, hukukun dolanılmasına imkân tanımak anlamına gelecektir ve Sözleşme’nin amacıyla bağdaşmayan sonuçlara yol açma riski taşıyacaktır (ibid., §§ 143 ve 162; ayrıca, diğerleri arasında bk. Korban/Ukrayna, no. 26744/16, § 150, 4 Temmuz 2019; yukarıda anılan Atilla Taş, § 77).
- Mahkeme, 22 Aralık 2020 tarihli kararında, Sözleşme’nin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesi kapsamında yaptığı değerlendirmede, Büyük Dairenin, başvuranın 4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanması ile 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama arasında “çeşitli olgusal unsurlar ve bunlar arasında yakın zamansal ve maddi bağlantılar” bulunduğunu değerlendirdiğini (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 440) ve “başvuranın, başvurusunda belirttiği ve 2 Eylül 2019 tarihinde sona eren özgürlüğünden yoksun bırakılmasını haklı kılmak için dayanılan gerekçelerin de bir parçasını oluşturan 6-8 Ekim 2014 süreciyle alakalı ‘eylemler ve olayların’ yeni hukuki nitelendirmesine dayanılarak [20 Eylül 2019 tarihinde] tutuklanmasını göz ardı [edemeyeceğini]” eklediğini gözlemlemektedir.
- Hükümete göre 20 Eylül 2019 tarihli tutukluluk kararı, 4 Kasım 2016 tarihli karara ilişkin olarak Büyük Daire tarafından incelenenlerle aynı olaylara, aynı delil unsurlarına ve aynı suçlamalara dayanmamasına rağmen, Mahkeme, bu iki tutuklama arasında kısmen de olsa yakın zamansal ve maddi bağlantılar olduğunu gözlemlemektedir. Nitekim Hükümetin belirttiği gibi, 4 Kasım 2016 tarihli karar, 2016/24950 no.lu soruşturma kapsamında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına sunulan 31 ayrı fezlekede başvurana isnat edilen fiillere dayanmaktaydı. Söz konusu 31 fezlekede, başvuranın faili olduğu, uzun bir zaman dilimine yayılan ve farklı tarihlerde gerçekleşen birçok olaya yer verilmiştir. Söz konusu 31 fezleke arasında yalnızca 31 numaralı fezlekenin 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen olaylarla ilgili olduğu hususu tartışma konusu değildir ve bu fezleke kapsamında başvurana isnat edilen suçlamalar “suç işlemeye alenen tahrik” (TCK 214. maddenin 1. fıkrası) ve “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” şeklindeydi. Sonuç olarak, 4 Kasım 2016 tarihli tutuklama kararının anılan 31 fezlekede yer verilen birçok suça ilişkin şüpheye dayandığı dikkate alındığında, Mahkeme, bu şüphenin 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla bağlantılı olayları da kapsadığını kabul edebilir.
- Özellikle, başvuran hakkında yeniden tutuklandığı sırada çok sayıda suç isnadında bulunulmuşken (yukarıda 50. paragraf) ve iddianamede önceki ve sonraki olaylar yalnızca genel ve belirsiz biçimde belirtilmişken (yukarıda 65. paragraf), 20 Eylül 2019 tarihinde Cumhuriyet savcısı, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinden, başvuranın 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen çok sayıda suça azmettirenlerden biri olduğu şüphesiyle tutuklanması talebinde bulunmuştur. Aynı gün, Sulh Ceza Hâkimliği bu tedbire karar vermiştir (yukarıda 52. paragraf). Mahkeme, bu suçlamaların tamamının esas olarak 6-8 Ekim 2014 olaylarına ve özellikle yasal bir siyasi parti olan HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından yapılan çağrılar ile başvuranın konuşmalarının ardından meydana gelen şiddet eylemlerine ilişkin delil unsurlarına dayandığını gözlemlemektedir (delil unsurlarının değerlendirmesi için bk. aşağıda 225-247. paragraflar). Nitekim iddianamede yer alan ve başvuran tarafından 2013-2019 yılları arasında yapılan diğer konuşmalar (yukarıda 65. paragraf), belirli bir suçlamaya yol açmamış ve 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararına dayanak olmamıştır. Bu doğrultuda, başvuran hakkında yöneltilen tüm suçlamaların, yani Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma (TCK 302. madde) ile aynı olaylar sırasında işlenen suçlara azmettirme (TCK 214. maddenin 3. fıkrası), 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında meydana gelen şiddet eylemleri ile anılan çağrılar arasında olduğu iddia edilen nedensellik bağına dayandığı sonucuna varmak gerekir. Ayrıca, başvuranın tutukluluğunun devamına karar veren ulusal mahkemeler de başvuranın tutuklanmasından önce veya sonra toplanan delil unsurlarına dayanmıştır; bu unsurlar aşağıda daha ayrıntılı şekilde incelenecektir (226-247. paragraflar).
- Mahkeme ayrıca, bu olaylar bağlamında başvurana isnat edilen başlıca suçların, yani ilk tutukluluk kapsamında TCK’nın 214. maddesinin 1. fıkrası anlamında birçok suça azmettirme ve ikinci tutukluluk kapsamında TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrası anlamında suça azmettirme suçlarının büyük ölçüde örtüştüğünü gözlemlemektedir. Özellikle, ilgilinin söz konusu şiddet eylemlerini bizzat işlediğinden değil, bu suçların azmettiricisi olduğundan şüphelenildiği ve bunun da TCK’nın 302. maddesine dayanan suçlamaya yol açtığı belirtilmelidir. Başka bir deyişle, başvurana isnat edilen başlıca eylemler, söz konusu tweetlerin paylaşılması ve bazı konuşmalarıdır; Hükümetin belirttiği üzere (yukarıda 192. paragraf), Cumhuriyet savcılığı bu olaylarla ilgili olmayan ancak kendi görüşüne göre, söz konusu çağrılar sonrasında bu olaylar sırasında işlenen şiddet eylemlerinde başvuranın sorumluluğunu gösteren ek deliller elde ettiğini ifade etmiştir.
- Mahkeme, Hükümetin TCK’nın 214. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarına ilişkin yaptığı tanımlardan (yukarıda 186–187. paragraflar) anlaşıldığı üzere, 214. maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen suçu oluşturan unsurların, birinci fıkrada öngörülen suçun unsurlarıyla ayrılmaz biçimde bağlantılı olduğunu kaydetmektedir. Nitekim üçüncü fıkraya göre, “(...) tahrik eden kişi, [işlenmiş] suçlara azmettiren sıfatıyla cezalandırılır”. Dolayısıyla, TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrası, bir suça alenen tahrik edilmesi halinde, tahrik eden kişinin, üçüncü kişilerce işlenen bu suçlara azmettiren olarak cezalandırılacağını öngörmektedir. Buradan, tahrik fiilinin işlenmesinin, söz konusu fıkrada düzenlenen suçun başlıca unsurunu oluşturduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu fıkra anlamında tahrik eden kişinin suçluluğunun tespiti için, tahrik ile işlenen suç arasında bir nedensellik bağı bulunmalıdır. Daha açık bir ifadeyle, suçu işleyen üçüncü kişinin tahrik eden kişi tarafından harekete geçirilmiş olması ve üçüncü kişinin suç işleme kararının kaynağında tahrik eden kişinin bulunması gerekir; tahrik eden kişi, bu kararda belirleyici unsur olmalıdır. Son olarak, tahrik edilen suçun somut olarak işlenmiş olması gerekmektedir.
- Bu doğrultuda Mahkeme, 4 Kasım 2016 tarihli tutuklama kararında, TCK’nın 214. maddesinin 1. fıkrası anlamında suç işlemeye tahrik suçuna ilişkin şüpheyi doğuran olaylar olarak atıf yapılan söz konusu tweetlerin paylaşılması ve başvuranın bazı konuşmaları, bu başvurunun konusu olan 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama tedbirinin temelinde yer alan olaylarla aynı olduğu sonucuna varmaktadır. Aynı şekilde, TCK’nın 302. maddesi (Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak) uyarınca öne sürülen şüphe de, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen ve azmettirici olarak başvurana atfedilen şiddet eylemlerine dayanmaktadır.
- Her ne kadar 4 Kasım 2016 ve 20 Eylül 2019 tarihli tedbirlerin dayandığı bazı olaylar ve suçlamalar arasında açık bir bağlantı bulunsa da, 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararını veren Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın bu hukuki bağlantı ve olayların kısmen örtüşen niteliğine dayanan argümanını hiçbir şekilde dikkate almamıştır.
- Ayrıca, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasından sonra verilen 22 Aralık 2020 tarihli yukarıda anılan kararında, Büyük Daire, başvuranın ilk tutukluluğuna ilişkin olarak, “6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen şiddet eylemleri, her ne kadar üzücü de olsa, söz konusu tweetlerin doğrudan bir sonucu olarak görülemez ve söz konusu suçlara istinaden başvuranın tutukluluğunu haklı gösteremez” sonucuna varmıştır (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 327). Aynı şekilde, söz konusu unsurları ve başvurana atfedilen diğer olayları inceleyen Büyük Daire, başvuran hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 214. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen suç dâhil atılı suçları işlediğine dair şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır (ibid., § 331).
- Bununla birlikte, Mahkeme, 22 Aralık 2020 tarihli karardan sonra 7 Ocak 2021 tarihli ön raporunda, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinin yalnızca iddianamede atıf yapılan Türk Ceza Kanunu maddelerini incelemekle ve yukarıda anılan kararın kapsamını vurgulamakla yetindiğini, TCK’nın 214. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında tanımlanan suçların unsurları arasındaki açık bağlantıya hiç değinmediğini ve başvurana isnat edilen suçların, suça “tahrik”ten suça “azmettirme”ye dönüşmesiyle ilgili hukuki nitelendirme değişikliğini açıklayan hiçbir hukuki gerekçe sunmadığını gözlemlemektedir (bk. yukarıda 73. paragraf). Oysa ulusal mahkemelerin, Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliğinin 4 Kasım 2016 tarihli özgürlükten yoksun bırakan tedbire karar verirken yalnızca suç konusu tweetleri değil, aynı zamanda yaklaşık elli kişinin ölümüne yol açan şiddet eylemlerine de açıkça dayanmış olduğu gerçeğine yeterli bir yanıt vermeleri gerekirdi (ibid., §§ 70 ve 324).
- Mahkemeye göre, yukarıda anılan Büyük Dairenin 6-8 Ekim 2014 olaylarına ilişkin olarak vardığı sonuç (221. paragraf), ilke olarak, iddianame ile ileri sürülen olaylar ile 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen şiddet eylemleri arasında bir nedensellik bağının olup olmadığının araştırılmasını gereksiz kılmaktadır; zira bu soruya Büyük Daire zaten olumsuz yanıt vermiştir. Gerçekten de, TCK’nın 214. maddesinin 1 ve 3. fıkralarında öngörülen suçlar arasında ayrılmaz bir bağlantı bulunduğu göz önüne alındığında ve bu maddenin 1. fıkrası anlamında bir “tahrik” bulunmaması durumunda, bu hükmün 3. fıkrasında öngörülen suçu oluşturan unsurların da oluşamayacağı açıktır. Aynı değerlendirmeler, bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) TCK’nın 302. maddesine dayanan suçlamalar açısından da geçerlidir; zira bu suçun maddi unsurunu da yine, söz konusu olaylar sırasında işlenen şiddet eylemleri ile ilgili çağrı ve konuşmalar arasında varsayılan illiyet bağı oluşturmaktadır (bk. yukarıda 216. paragraf).
- Bununla birlikte, Mahkeme, ilgilinin ilk tutuklandığı tarihte yetkili makamların bilgisi dâhilinde olmayan yeni bir suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebepler bulunup bulunmadığını incelemeye devam etmenin gerekli olduğu kanaatindedir. Başka bir deyişle, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasını haklı kılabilecek, güvenilir delillerle desteklenen yeni olgusal unsurların var olup olmadığı araştırılmalıdır. Bu inceleme aşamasında Mahkeme, somut olayda TCK’nın 302. maddesi temelindeki suçun maddi unsuru, TCK’nın 214. maddesinin 3. fıkrasındaki suçun maddi unsuru ile aynı olmakla birlikte, yani 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında işlenen şiddet eylemleri olmasına rağmen, iddia makamının bu olaylarda Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçunu da gördüğünü vurgulamanın gerekli olduğunu değerlendirmektedir. 2. Cumhuriyet savcılığı tarafından sunulan delil unsurları hakkında
- Hükümet, kendisine göre, söz konusu tedbir kararını haklı gösteren çok sayıda delil unsuruna atıfta bulunmaktadır. Bu deliller üç kategoriye ayrılabilir: 1) 20 Eylül 2019 tarihli tedbirin alınmasından önce elde edilen, 4 Kasım 2016 tarihli tutuklama kararına da dayanak teşkil eden ve bu nedenle Büyük Daire kararında zaten incelenmiş olan deliller (bu delil unsurlarının listesi için bk. aşağıda 226. paragraf); 2) Başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklanmasından önce elde edilen ancak 4 Kasım 2016 tarihli karara dayanak teşkil etmeyen ve dolayısıyla Büyük Dairenin kararında incelenmeyen deliller (bu delil unsurlarının listesi için bk. aşağıda 230. paragraf) ve 3) Başvuranın tutuklanmasından sonra elde edilen deliller (bu delil unsurlarının bir listesi için bk. aşağıda 238. paragraf).
α) Başvuranın tutuklanmasından önce elde edilen ve Büyük Daire kararında incelenen deliller
- Başvuranın tutuklanmasından önce elde edilen ve Büyük Daire kararında incelenen deliller şunlardır: PKK/KCK terör örgütünün “yürütme komitesinden” bir üye tarafından paylaşılan tweet (yukarıda 7. paragraf, yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), §§ 20 ve 70); başvuranın 9 Ekim 2014 tarihinde yaptığı konuşma (yukarıda 13. paragraf ve ibid., § 26); HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından 6 Ekim 2014 tarihinde saat 10.20’de paylaşılan tweet (yukarıda 9. paragraf ve ibid., § 20); HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından paylaşılan 6 Ekim 2014 tarihli diğer tweet (yukarıda 8. paragraf; yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) kararında, § 20, bu tweete üç tweetten bahsedilerek atıfta bulunulmuştur) ve son olarak, KCK olarak adlandırılan örgüt tarafından internette yayımlanan bir açıklama (yukarıda 10. paragraf ve ibid., § 21).
- Mahkeme, Diyarbakır 2. Sulh Ceza Mahkemesinin, 4 Kasım 2016 tarihli kararında, diğer unsurlar arasında özellikle bu delil unsurlarına dayanarak başvuranın tutuklanmasını haklı gösterdiğini gözlemlemektedir (ibid., § 70). Büyük Daire ise, yukarıda belirtildiği gibi (221. paragraf), söz konusu tweetleri (ibid., § 327), 9 Ekim 2014 tarihli konuşma da dâhil olmak üzere başvuranın yapmış olduğu çeşitli siyasi açıklamaları (ibid., §§ 27, 70 ve 328) ve diğer delil unsurlarını (PKK/KCK terör örgütünün “yürütme komitesinden” bir üye tarafından paylaşılan tweet ve KCK adlı bir örgüt tarafından yapılan yukarıda belirtilen açıklama (ibid., § 70)) inceledikten sonra, başvuranın, TCK’nın 214. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen suçu da içeren atılı suçları işlediğinden şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunmadığına karar vermiştir (ibid., § 331).
- Özellikle HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından 6 Ekim 2014 tarihinde saat 10.20’de paylaşılan tweetle ilgili olarak, Büyük Daire, kararının 327. paragrafında şunu belirtmiştir:
“(...) Söz konusu üç tweette, HDP, o sırada silahlı terör örgütü DAEŞ mensupları tarafından başlatılan silahlı saldırıyla karşı karşıya olan Kobani halkıyla dayanışma çağrısında bulunmuştur. Mahkeme, özellikle Suriye’deki krizin ardından, terör saldırılarının oluşturduğu tehdit nedeniyle Türkiye’nin karşılaştığı zorlukları dikkate almaya hazırdır. 2014 yılının Ekim ayında, Suriye’deki iç çatışma Türkiye’deki ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit oluşturmuştur. HDP’nin halkı sokağa çıkmaya çağıran söz konusu tweetleri atması, bu hassas arka plana aykırılık teşkil etmiştir. Kuşkusuz bu tür çağrılar, özellikle Türkiye’nin güneydoğusunda zor bir durum yaratmıştır. Aslında, bu çağrılar yapıldıktan sonra son derece şiddetli olaylar meydana gelmiştir (...). Bununla birlikte, Mahkeme, söz konusu çağrıların bir şiddet çağrısı olarak yorumlanamayacağı için siyasi söylem sınırları içerisinde kaldığı kanaatindedir. 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen şiddet eylemleri, her ne kadar üzücü de olsa, söz konusu tweetlerin doğrudan bir sonucu olarak görülemez ve söz konusu suçlara istinaden başvuranın tutukluluğunu haklı gösteremez.”
- Mahkeme, 4 Kasım 2016 tarihli kararın, ilgili 31 fezlekede listelenen çeşitli suçların işlendiği şüphesine dayandığını, bunlardan yalnızca birinin 6-8 Ekim 2014 tarihli olaylarla ilgili olduğunu tespit ederken, 20 Eylül 2019 tarihli kararın ise sadece bu olaylara dayandığını gözden kaçırmamaktadır. Mahkeme ayrıca, ilk kararda belirtilen suçların, Türk Ceza Kanunu’nun 214. maddesinin 1. fıkrası ve 314. maddesiyle ilgiliyken, mevcut davadaki suçların aynı Kanun’un 214. maddesinin 3. fıkrası ve 302. maddesiyle ilgili olduğunu tespit etmektedir. 20 Eylül 2019 tarihli karara gerekçe gösterilen şüphenin, yukarıda da belirtildiği üzere (bk. 215. paragraf), 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen olaylara ilişkin olgularla örtüştüğü doğrudur. Bu bağlamda Mahkeme, Büyük Dairenin bu olaylar bağlamında incelenen delil unsurlarına ilişkin olarak verdiği kararda varılan sonuçların açık ve net olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, Hükümetin, bu sonuçların sorgulanmasını sağlayacak nitelikte yeni hiçbir unsur sunmadığını tespit etmektedir. Sonuç olarak Mahkeme, bu sonuçlara katılmakta ve söz konusu delil unsurlarının, 20 Eylül 2019 tarihinde alınan yeni bir tutuklama tedbirini haklı gösteremeyeceği sonucuna varmaktadır.
b) Başvuranın tutuklanmasından önce elde edilen ve Büyük Daire kararında belirtilmeyen deliller
- Mahkeme, bazı delil unsurlarının başvuranın tutuklanmasına karar verilmeden önce elde edildiğini gözlemlemektedir. Bunlar, B.M.nin 3 Ekim 2014 tarihinde yaptığı ihbar (yukarıda 14. paragraf), bu olaylar sırasında çeşitli suçların faillerine karşı açılan davalar sırasında elde edilen deliller (otopsi raporları, tanık ifadeleri, olay tutanakları; yukarıda 47 ve 52. paragraflar) ve şüphelilerin kendilerine karşı açılan davalar sırasında alınan ve 7 Ocak ile 25 ve 27 Şubat 2019 tarihlerinde dosyaya eklenen ifadeleridir. Bu şüpheliler, özellikle 6-8 Ekim 2014 olaylarına, HDP’nin söz konusu çağrısı veya PKK tarafından yapılan baskı sonucunda katıldıklarını beyan etmişlerdir (yukarıda 68. paragraf). Diğer taraftan Cumhuriyet savcılığı, başvuran tarafından 30 Eylül 2014 tarihinde yapılan konuşmaya da atıfta bulunmuştur (yukarıda 12 ve 58. paragraflar). Hükümete göre, bu beyanlar ve bu konuşma, söz konusu çağrılar ile 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen şiddet eylemleri arasında bir illiyet bağı kurulmasını sağlayabilecek niteliktedir.
- Mahkeme, Sulh Ceza Hâkimliğinin, 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararında (yukarıda 52. paragraf), bu unsurları genel olarak belirttiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, bu unsurların - ayrı ayrı veya birlikte değerlendirildiğinde - söz konusu tutuklama kararını haklı göstermek için yeterli olup olmadıkları sorusuna cevap vermek için bunları incelemelidir.
- Öncelikle, B.M. tarafından 3 Ekim 2014 tarihinde yapılan ihbarla, yani 6-8 Ekim 2014 olaylarından sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturmasını tetikleyen bu kişinin ifadesiyle ilgili olarak, Mahkeme, görünüşe göre davayla ilgisi olmayan müştekinin, Cumhuriyet savcısından sadece iki cümleyle, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen sokak gösterilerine ve diğer olaylara “azmettirdiklerini ve tahrik ettiklerini” iddia ederek, başvuran ve diğer HDP liderleri hakkında dava açılmasını talep ettiğini gözlemlemektedir. Müşteki herhangi bir detay belirtmemiş, bir tespit veya gözlemde bulunmamış ya da delil başlangıcı teşkil edecek herhangi bir unsur sunmamıştır (yukarıda 14. paragraf). Mahkemeye göre, adli makamların, yalnızca böylesine muğlak bir şikâyete dayanarak, başvuranın belirtilen olaylardan sorumlu tutulmasına karar vermesi haklı görünmemektedir.
- Mahkeme, başvuranın 30 Eylül 2014 tarihli konuşması (yukarıda 12. paragraf) bir bütün olarak değerlendirdiğinde, 6 Ekim 2014 tarihli tweetlerde (yukarıda 228. paragraf) olduğu gibi, bu konuşmayı da o dönemde silahlı terör örgütü DAEŞ mensupları tarafından başlatılan bir silahlı saldırıyla karşı karşıya olan Kobani halkıyla dayanışma çağrısı olarak değerlendirmiş ve bir ayaklanma çağrısı olarak yorumlanamayacağı kanaatine varmıştır.
- Mahkeme, bu olaylar sırasında işlenen çeşitli suçların failleri hakkında yürütülen yargılamalar sırasında elde edilen delil unsurlarıyla ilgili olarak, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sunulan belgelerde, yani 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen şiddet eylemlerinin failleri hakkında hazırlanan iddianamelerde ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2019 yılı sonunda açtığı soruşturma dosyasına konu olan şiddet eylemlerinin faillerinin mahkûm edildiği ağır ceza mahkemeleri kararlarında, başvuranın hiçbir şekilde iddia edilen eylemlerin azmettiricisi veya tahrik edeni olarak gösterilmediğini belirtmektedir. Tarafların sunduğu delillere göre, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde işlenen şiddet eylemlerinin faillerini yargılayan hiçbir yargı mercii, yargılama sürecinde başvuranı herhangi bir suçlamayla itham etmemiş veya bu şiddet eylemlerine azmettiren kişi olarak sorumluluğunun tespiti için soruşturmanın genişletilmesi yönünde bir karar vermemiştir.
- 6-8 Ekim 2014 tarihlerindeki gösterilere katıldıklarını kabul eden ve haklarında şiddet eylemleri nedeniyle ceza kovuşturması başlatılan kişilerin ifadelerine gelince, Mahkeme, bu kişilerin, ifadelerinde, özellikle HDP organlarının sosyal medya ve medya kuruluşları aracılığıyla yaptığı açıklamaların yanı sıra parti yetkilileri tarafından yapılan telefon aramaları ve gönderilen kısa mesajlar yoluyla söz konusu gösterilere katıldıklarını belirttiklerini kaydetmektedir. Buna karşın, bunlardan bazıları PKK/KCK’nın baskısı altında gösterilere katıldıklarını beyan etmişlerdir (yukarıda 68. paragraf). Hükümete göre, bu beyanlar, söz konusu çağrılar ile 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen şiddet eylemleri arasında bir illiyet bağı kurulmasını sağlayabilecek niteliktedir. Bununla birlikte, bu beyanlar incelendiğinde, söz konusu sanıkların, başvuran tarafından Kobani’deki DAEŞ saldırısını protesto etmekten başka herhangi bir şeye davet edildikleri sonucuna varılamamaktadır.
- Bu bağlamda, partisinin merkez yürütme kurulunun yaptığı çağrı nedeniyle başvuranın söz konusu gösterileri düzenleyenlerden biri olarak kabul edilebileceği varsayılsa bile, Mahkeme içtihatlarına göre, gösteri organizatörlerinin söz konusu eylemlere doğrudan katılmamaları, hukuka aykırı davranışlara tahrik etmemeleri veya bunlara karşı kayıtsız kalmaları halinde cezai sorumlulukları söz konusu olamaz (Mesut Yıldız ve diğerleri/Türkiye, no. 8157/10, § 34, 18 Temmuz 2017; ayrıca bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. Kemal Çetin/Türkiye, no. 3704/13, § 48, 26 Mayıs 2020). Nitekim, organizatörler, başkalarının eylemlerine, aktif ve doğrudan katılım yoluyla açıkça katılmamışlarsa veya örneğin yasa dışı sloganların atılmasını durdurmak için uyarılarda bulunmak veya talimat vermek gibi yollarla müdahale etmekten kaçınarak örtülü olarak katılmamışlarsa, bu eylemlerden sorumlu tutulamazlar (yukarıda anılan Mesut Yıldız ve diğerleri, § 34). Hâlbuki, somut olayda, durum açıkça bu şekilde değildir. Büyük Daire tarafından daha önce incelenen çağrılar dışında, ulusal makamlar, başvuranın söz konusu gösteriler sırasında şiddet eylemlerine tahrik ettiğine dair şüphe uyandırabilecek başka bir unsura atıfta bulunmamıştır.
- Mahkeme, bu unsurların, tek başına veya diğer delil unsurlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, başvuranın tutuklanması yönünde yeni bir karara dayanak teşkil edemeyeceği sonucuna varmaktadır.
c) Başvuranın tutuklanmasından sonra elde edilen deliller
- Mahkeme, Cumhuriyet savcısının 4 Aralık 2019 tarihinde bir gizli tanığın ifadesini (yukarıda 58. paragraf) ve 7 Ocak 2020 tarihinde K.G. isimli tanığın ifadesini (yukarıda 59. paragraf) aldığını gözlemlemektedir. Diğer taraftan, daha sonra ceza yargılaması sırasında yeni tanıkların ifadeleri alınmış (yukarıda 85-90. paragraflar) ve HTS kayıtlarının incelenmesine ilişkin bir rapor dosyaya eklenmiştir. Mahkeme, ilgilinin tutuklu yargılanmasına ilişkin ilk kararın gerekçesini oluşturan şüphelerin inandırıcılığının değerlendirilmesi amacıyla bu delil unsurlarının dikkate alınmasına gerek olmadığı, zira bunların 20 Eylül 2019 tarihinde verilen karardan sonra ortaya çıktığı ve dolayısıyla karar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı kanaatindedir (bu anlamda bk. Alparslan Altan/Türkiye [BD], no. 12778/17, § 139, 9 Eylül 2019 ve yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 326). Buna karşın, söz konusu unsurlar, sonraki aşamalarda, ilgili kişinin tutukluluğunun devamını haklı kılan makul şüphelerin devam ettiği hususunun veya görünürdeki varlığının değerlendirilmesi bağlamında dikkate alınabilir (yukarıda 128. paragraf).
- Mahkeme, öncelikle HTS kayıtlarıyla ilgili olarak (yukarıda 60. paragraf), söz konusu raporda görünüşe göre sadece, başvuranın 2014 yılının Temmuz ve Aralık ayları arasında K.Y. ile birkaç kez telefon görüşmesi yaptığının, K.Y.nin de bu görüşmeleri kabul ettiğinin, ayrıca olaylar sırasında kendisinin, yasal bir parti olan BDP adlı başka bir siyasi partinin eş genel başkanı olduğunu ve Kobani olayları sırasında başvuranla sürekli temas halinde olduğunun belirtildiğini gözlemlemektedir (yukarıda 92. paragraf).
- Mahkeme ardından, bu iki tanığın yazılı ifadelerinin, bir yandan Suriye, Irak ve Türkiye’deki duruma ilişkin analizler olarak okunurken, diğer yandan PKK ile HDP arasındaki bağlantılara ilişkin ayrıntılı analiz ve tahminler ile PKK’nın bölgedeki devletler tarafından devredilen topraklar üzerinde bir Kürt federal devleti kurma yönündeki genel stratejisine ilişkin iddialar da içerdiğini gözlemlemektedir. Bu tanıklara göre, 6-8 Ekim 2014 olayları söz konusu örgütün nihai hedefine yani özerklik ilan etme amacına ulaşma stratejisinin bir parçasını teşkil etmekteydi. Bu tanıkların ayrıca, başvuranın terör örgütünün liderlerinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket ettiğini ifade ettikleri doğrudur. Yine tanıkların söylemlerine göre, PKK mensupları, KCK sözcüleri sıfatıyla, HDP yönetiminin toplantılarına, özellikle 6 Ekim 2014 tarihinde yapılan HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısına da katılmışlardır.
- Bununla birlikte Mahkeme, bu ifadelerin başvuranın tutukluluk halinin devamına ilişkin kararı haklı çıkarmada pek de önem teşkil etmediği görüşündedir. Her şeyden önce, ilgilinin Kobani’yi ziyaret ettiği, DAEŞ kuşatmasının sona erdirilmesi için aktif çabalarda bulunduğu ve Kobani’deki silahlı çatışmaya müdahil olan çok sayıda yetkiliyle görüştüğü tespit edilmiştir. Tanıkların bu olay ve olguları doğrulaması, başvurana yönelik şüpheleri haklı çıkaracak ek bir delil unsuru oluşturabilecek nitelikte değildir. Bu tanıklardan biri olan Mahir’in gizli tanık olduğunu, diğer tanık K.G.nin ise “etkin pişmanlığa” ilişkin kanun hükümlerinden yararlandığını belirtmek de önemlidir. Mahkeme, terör örgütlerine mensup olanlardan “pişmanlık duyanların” ve gizli tanıkların ifadelerinin, organize suçla mücadelede önemli bir araç olabileceğini kabul etmektedir. Ancak Mahkeme, bu tür ifadelerin, özellikle tutukluluk halinin devamı kararını haklı çıkarmak için dayanak olarak ileri sürüldüğünde, nesnel delil unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğine dair yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. Labita/İtalya [BD], no. 26772/95, § 156 ve ardından gelen paragraflar, AİHM 2000‑IV; Yaygın/Türkiye (k.k.), no. 12254/20, § 43,16 Şubat 2021).
- Mahkeme, delil unsurlarının değerlendirilmesinin, öncelikle yargılamanın halen devam ettiği ulusal mahkemelerin görevi olduğunu ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası ışığında yapılacak analizin, başvuran hakkında doğan şüphelerin inandırıcılığının değerlendirilmesiyle sınırlı olduğunu kabul etmektedir. Ancak, yukarıda atıfta bulunulan tanık ifadelerinden, Cumhuriyet savcılığının, başvuranın PKK’dan gelen talimatlar doğrultusunda hareket ettiğini göstermeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Hâlbuki böyle bir talimatın var olduğu düşünülse bile, dosyada yer alan unsurlar, ilgilinin etkin bir şekilde bu talimata uyup uymadığını tespit etmeye imkân vermemektedir. Diğer taraftan, başvuranın, etkili bir siyasi partinin lideri olarak, söz konusu gösterilerin şiddet içeren sonuçlarını öngörebileceği, hatta öngörmesi gerektiği ileri sürülebilse de ilgilinin eylemleri ile meydana gelen şiddet olayları arasında somut ve doğrudan bir bağlantı kurulmasına imkân veren delillerin bulunmaması sebebiyle, böyle bir çıkarım, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının katı gereklilikleri bakımından, başvuranın tutuklu yargılanmasını tek başına haklı gösteremez.
- Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesinin 7 Ocak 2021 tarihli raporunda B.Y.den [HDP Yürütme Kurulu üyesi] elde edilen dijital materyallere; yani PYD’nin Kobani’deki durum ve özellikle DAEŞ’in silahlı eylemleri hakkında İngilizce bir mesaja atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Söz konusu mesajda özellikle DAEŞ’in Kobani’ye girme sürecinde olduğu ve binlerce insanın katledildiği veya katledilmek üzere olduğu ve bu katliamı önlemenin zamanının geldiği belirtiliyordu. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, HDP milletvekillerinden ve Kobani’ye giden HDP heyetinin bir üyesi olan İ.B.nin, 3 Kasım 2020 tarihinde kaydedilen ifadelerine de atıfta bulunmuştur. Ağır Ceza Mahkemesine göre, bu unsurlar, terör örgütünün HDP Merkez Yürütme Kurulu ile doğrudan bir bağlantısı olduğunu ve partinin, PKK’nın talimatları doğrultusunda hareket ettiğini gösteren somut deliller teşkil etmektedir (yukarıda 76. paragraf). Mahkemeye göre, bu unsurlar, söz konusu mesajın içeriği göz önünde bulundurulduğunda mevcut davayla ilgisizdir; bu mesaj, DAEŞ’in kuşatması altındaki Kobani’de yaşayan insanlarla dayanışma çağrısından ibarettir. Benzer şekilde, başvuranın bu olaylar sırasında Kobani’yi ziyaret etmiş olması, kendisine yönelik şüpheleri haklı çıkaracak nitelikte bir unsur değildir.
- Mahkeme, dosyada yer alan unsurlara göre, başvuranın, dikkate alınan dönem boyunca, partisinin eş başkanı olarak, Devlet makamlarıyla işbirliği içinde bir heyetle Kobani’ye gittiğini ve “çözüm sürecinin” bir parçası olarak o bölgedeki çatışmanın önde gelen isimleri ve aktörleriyle bir araya geldiğini gözlemlemektedir. Nitekim bu delil unsurlarına göre, tamamı ulusal makamların izniyle düzenlenen Kobani ziyaretleri, ilgili kişi tarafından “barış süreci” kapsamında sarf edilen çabaların bir parçasıydı. Mahkeme, başvuranın, bu süreç kapsamında yürütülen tüm faaliyetlerin, 6551 sayılı Kanun kapsamına girdiği yönündeki iddiasına ağırlık vermektedir (yukarıda 113 ve 178. paragraflar). 10 Temmuz 2014 tarihinde, yani başvuran tarafından yürütülen faaliyetlerden önce yürürlüğe giren bu Kanun, bu tür ilişkilere dâhil olan kişilere yasal bir koruma sağlamıştır. Bu bağlamda Mahkeme, adli makamların, bu görüşmelerden ancak beş yıl sonra, yine yıllar sonra alınan tanık ifadelerine dayanarak, başvuranın söz konusu Kanun’un sağladığı korumaya dayanan iddialarını (yukarıda 56. paragraf) ya da yukarıda açıklanan sürecin bağlamını (208. paragraf) dikkate almaksızın, bu unsurları, başvuranın söz konusu çağrıları terör örgütünün talimatları doğrultusunda yaptığına dair önemli bir delil olarak değerlendirdiğini gözlemlemektedir.
- Hâlbuki Büyük Dairenin kararında belirttiği gibi (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 327, bk. yukarıda 228. paragraf), bu çağrılar, şiddet çağrısı olarak yorumlanamayacak ölçüde siyasi söylem sınırları içinde kalmıştır. Sonuç olarak, böyle bir tedbiri haklı çıkaracak başka gerekçelerin ve delil unsurlarının yokluğunda, Mahkeme, yukarıda incelenen tanık ifadelerinin, başvuranın söz konusu suçları işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı bir sebep teşkil edeceği konusunda ikna olmamıştır (benzer bir yaklaşım için bk. ibid., § 333).
- Mahkeme ayrıca, yukarıda belirtildiği gibi (228. paragraf), ceza yargılamaları sırasında yeni tanık ifadelerinin alındığını gözlemlemektedir (yukarıda 85-90. paragraflar). Hâlbuki bu delil unsurları, söz konusu özgürlükten yoksun bırakmanın ilk döneminde bu tedbire duyulan ihtiyaçla ilgili değildir ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak daha sonra incelenecektir (aşağıda 268. paragraf).
- Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuranın tutukluluğuyla ilgili olarak verilen çeşitli kararlarda yukarıda incelenen unsurların, başvuranın söz konusu suçları işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebep teşkil ettiğine ikna olmamıştır. 3. Sonuç
- Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesinin, 7 Ocak 2021 tarihli tensip tutanağında, Büyük Dairenin kararını ve dava dosyasını inceledikten sonra, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar verdiğini gözlemlemektedir (yukarıda 73. paragraf). Ağır Ceza Mahkemesi bu tutanakta, başvuranın 4 Kasım 2016 tarihinde karar verilen ilk tutukluluğuyla bağlantılı olarak kendisine yöneltilen çok sayıda suçlamaya dikkat çektikten sonra, 20 Eylül 2019 tarihinde hükmedilen tutukluluğun Büyük Dairenin kararının kapsamına girmediğini değerlendirmiş ve önünde görülen yargılamaların, 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla bağlantılı olarak, başvuranın daha önceki ve sonraki faaliyetleriyle ilgili olduğunu vurgulamıştır.
- Mahkeme bu konuda, yukarıda açıklanan daha önce varmış olduğu sonuçlara atıfta bulunmaktadır. Öncelikle, Türk Ceza Kanunu’nun 214. maddesinin 1. fıkrası anlamında suç işlemeye tahrik suçu şüphesine yol açan ve Büyük Dairenin yukarıda belirtilen kararında incelenen olgular, 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama tedbirine yol açan olgularla aynıdır (bk. yukarıda 219. paragraf). Yetkili makamlar tarafından belirtilen delil unsurlarına ilişkin olarak, Mahkeme, bunların bir kısmının söz konusu kararda zaten incelenmiş olduğunu (yukarıda 229. paragraf) ve 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararından önce veya sonra elde edilen diğer delil unsurlarının, ilgilinin tutuklanmasına neden olan suçları işlemiş olabileceğine dair tarafsız bir gözlemciyi ikna edemeyeceğini tespit etmiştir (bk. yukarıda 237 ve 247. paragraflar).
- Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesinin, 6-8 Ekim 2014 olaylarının, yukarıda 75. paragrafta açıklanan gergin ortamın bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiği yönündeki tespitlerine ağırlık vermektedir. Bu tür koşullarda, siyasetçilerin kamuya açık konuşmalarında şiddetli toplumsal çatışmalara yol açabilecek bir dil kullanmaktan kaçınmaları büyük önem taşımaktadır (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. Erbakan/Türkiye, no. 59405/00, § 64, 6 Temmuz 2006). Ayrıca, Türkiye’de uzun yıllardır süregelen terör durumu göz önünde bulundurulduğunda, yasal bir siyasi parti ile bir terör örgütü arasında kanıtlanmış bir bağlantının bulunması, tarafsız olarak demokrasiye yönelik bir tehdit olarak değerlendirilebilir (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. Herri Batasuna ve Batasuna/İspanya, no. 25803/04 ve 25817/04, § 89, AİHM 2009).
- Bununla birlikte Mahkeme özellikle, adli makamların, başvuranın tutuklanmasına, birtakım varsayımlara dayanarak karar vermiş gibi göründüğünü; bu varsayımlardan en önemlisinin, Kobani’de DAEŞ güçleri tarafından gerçekleştirilen saldırıların, DAEŞ ve PYD adlı iki terör örgütü arasındaki savaşla ilgili olduğunu ve DAEŞ’in PKK ile bağlantılı olduğunu gözlemlemektedir. Söz konusu makamlar, bu savaşın ilke olarak Türk vatandaşlarının ilgisini çekmemesi gerektiğini ve şayet Kobani’deki olaylar sırasında bazı vatandaşlar gösteri yapmış ve şiddet eylemlerinde bulunmuşlarsa, bunun diğerlerinin yanı sıra başvuranın da azmettirmesiyle gerçekleştiğini belirtmişlerdir. Diğer taraftan, Hükümete göre, bu tür eylemler PKK’nın nihai amacına da yöneliktir. Benzer şekilde, Hükümete göre, başvuran, Suriye’deki iç savaşın Türkiye’nin ulusal güvenliğine bir tehdit oluşturduğunu ve silahlı çatışma bağlamında, söz konusu çağrıların Türkiye’de yaygın şiddet eylemlerini kışkırtabileceğini ve kamu düzenini bozabileceğini öngörebilecek bir konumdaydı.
- Hâlbuki yukarıda da belirtildiği üzere (208. paragraf), 2014 yılının Eylül ve Ekim aylarında DAEŞ, Suriye’nin Kobani kasabasına bir saldırı başlatmış ve bu silahlı saldırı uluslararası bir dayanışma dalgasını tetikleyerek çok sayıda gösterilerin düzenlenmesine yol açmıştır. PKK’nın bu ivmelenmeden faydalanmak ve böylece hedeflerine ulaşmak için söz konusu gösterilerin kötüleşmesini amaçladığı varsayılsa bile, bu saldırıya karşı seferberlik de barışçıl oldukları ölçüde, Sözleşme’nin 11. maddesi ile güvence altına alınan hak kapsamında değerlendirilebilecek olan bu gösterilerin başka bir yönünü teşkil etmiştir. Ayrıca başvuran, şiddet çağrısında bulunmaksızın, Türk siyaset sahnesinde önemli bir aktör olarak bu saldırganlığa karşı çalıştığını ve bu amaçla partisinin söz konusu tweetleri attığını, Cumhuriyet savcılığı tarafından belirtilen konuşmaları yaptığını ve DAEŞ’in Kobani’yi kuşattığı dönemde Kobani’deki silahlı çatışmaya dâhil olan birçok yetkiliyle görüştüğünü belirtmiştir. Dosyada yer alan unsurlar, bu iddiaların çürütülmesine imkân vermemektedir.
- Mahkeme, bir bütün olarak ele alındığında, Cumhuriyet savcılığı tarafından belirtilen delil unsurlarının, başvuranın, Kürt yanlısı bir siyasi partinin eş başkanı olarak, Devlet makamlarının izniyle ve 6551 sayılı Kanun çerçevesinde, çatışmaya dâhil olanlarla görüşmeler yaptığını ve DAEŞ’in, Kobani kapılarında durdurulması gerektiği çağrısında bulunduğunu gösterdiğini gözlemlemektedir. Hâlbuki Kobani’deki durumdan duyulan memnuniyetsizliği dile getirmek ve Hükümetin bu konudaki ataletini protesto etmek için gösteri yapmaya davet eden söz konusu çağrı ve konuşmalarda kullanılan kelimelerde, bunların şiddet eylemlerine tahrik veya azmettirme olduğunu söylemeye imkân veren hiçbir şey bulunmamaktadır. Yetkili makamlar, bu gösteri çağrılarını, bu yönde herhangi bir kanıt olmaksızın, bir ayaklanmaya ve diğer ciddi suçlara (cinayet, saldırı ve darp, vb.) azmettirme olarak sunmuş görünmektedir. Benzer şekilde, mevcut davaya müdahil olan ulusal makamların muhakemesi de, bu gösteriler sırasında şiddet eylemlerinin meydana gelmesi sebebiyle, bu gösterilere yönelik çağrıların şiddete azmettirme olarak değerlendirilmesi gerektiği yönünde gibi görünmektedir. Mahkemeye göre, bu tür bir yaklaşım sadece söz konusu çağrılar ile şiddet eylemleri arasında zamansal bir bağlantıyı haklı çıkarabilir, ancak bu durum, bu çağrılar ile bu suçlar arasında bir illiyet bağı kurabilecek ilgili ve ikna edici unsurlara dayandırılması gereken, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında, makul şüphenin temelini oluşturamaz.
- Ayrıca Mahkeme, benzer suçlamalarla 2 Eylül 2019 tarihinde şartlı tahliye edilen başvuranın (bk. yukarıda 28. paragraf), 6-8 Ekim 2014 olaylarından yaklaşık beş yıl sonra ve 2014 yılında ceza soruşturmasının açılmasının ardından yeniden yakalandığı hususunu göz ardı edemez. Dosyadan, bu olaylardan hemen sonra müdahalede bulunan adli makamların, başvuran ve diğer HDP liderleri tarafından DAEŞ’e karşı gösteri yapılması için yapılan çağrıları, daha sonra Ankara Cumhuriyet Savcılığının dava dosyasında belirtilen suçlara azmettirme olarak nitelendirdiği anlaşılmamaktadır. Benzer şekilde, bu olaylar sırasında işlenen şiddet eylemlerinden suçlu bulunan göstericileri cezaya mahkûm eden Ağır Ceza Mahkemesi kararlarında, Ankara Cumhuriyet Savcılığının bu eylem ve fiillerden beş yıl sonra başvurana isnat ettiği suçlara temel teşkil edebilecek herhangi bir bağlantı tespit edildiği iddia edilmemektedir. Kuşkusuz, Hükümet, şüphelere yol açan olay ve olgular ile başvuranın tutuklanması arasında geçen bu önemli sürenin, çok sayıda suçun işlenmesi ile başvuranın eylemleri arasında illiyet bağı kuran yeni delil unsurlarının elde edilmiş olmasıyla açıklandığını ileri sürmektedir. Hâlbuki yukarıda belirtildiği gibi (253. paragraf), bu unsurlar, başvuranın, barışçıl gösterilerin isyan eylemlerine dönüşmesine neden olma ve evveliyetle (a fortiori) şiddet eylemlerinin işlenmesine azmettirme niyetini ortaya koymayı mümkün kılmamaktadır.
- Cumhuriyet savcılığı, başvuranın Kobani’deki çatışmanın aktörleriyle yaptığı görüşmelere ilişkin olarak (yukarıda 244 ve 253. paragraflar), tanık ifadeleriyle varlığı tespit edilen bu görüşmelerin, başvuranın PKK’nın talimatları doğrultusunda hareket ettiğini ortaya koyabilecek deliller oluşturduğunu ileri sürüyor gibi görünmektedir. Ancak 2014 yılının Ekim ayında Kobani’de DAEŞ ve YPG güçleri arasında çıkan silahlı çatışmalar sırasında başvuranın verdiği röportajlara ilişkin dosyadaki unsurlar, tarafsız bir gözlemciyi söz konusu dönemde özgürlükten yoksun bırakma tedbirini haklı çıkaracak inandırıcı sebeplerin bulunduğuna ikna etmek için yeterli delil unsuru içermemektedir.
- Mahkeme, yukarıda açıklanan sebeplerle, başvuranın tutukluluğunun ilk aşamasında tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların hiçbirinin, başvuranın eylemleri - 2014 yılının Ekim ayında Kobani’de silahlı çatışmalar çıktığı sırada yaptığı siyasi nitelikli konuşmalar ve görüşmeler- ile özgürlüğünden yoksun bırakılmasına sebep olan söz konusu suçlar arasında yeterli bir bağlantı kurabilecek herhangi bir delil unsuru içermediği kanaatine varmaktadır.
- Bu durumda Hükümet, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklandığı sırada ve bu tutukluluğun ilk aşamasında (yukarıda 206. paragraf), ulusal mahkemelerin önünde bulunan delil unsurlarının, Sözleşme’nin 5. maddesinin gerektirdiği “makul şüphe” kriterini karşıladığını kanıtlayamamıştır.
Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda, başvuranın söz konusu dönemde bir suç işlediğinden şüphelenilmesi için inandırıcı sebeplerin bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
- Tutuklamaya İlişkin Kararların Gerekçeli Verilmediği İddiası ve Bu Tedbirin Süresi Hakkında (Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası)
- Tarafların İddiaları
a) Başvuran
- Başvuran, tutukluluk süresinin uzunluğundan şikâyet etmekte ve tutuklanmasına ve ardından tutukluluğunun devamına ilişkin olarak verilen yargı kararlarının yeterince gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir. Başvurana göre, bu kararlar tutukluluğa ilişkin yasal gerekçelerin mekanik bir şekilde tekrarlanmasından ibaret olup, soyut, basmakalıp ve tekrarlanan ifadelerle verilmiştir.
- Başvuran, soruşturma aşamasında, yargı makamlarının sadece geçerli yasal hükümleri alıntılamakla yetindiklerini, durumunu kişisel olarak analiz etmediklerini ileri sürmektedir. Başvuranın itirazları, yeterli gerekçe gösterilmeden sistematik olarak reddedilmiştir. Aynı durum, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülen yargılama aşamasında da geçerlidir. Bu mahkeme, ancak 7 Ocak 2021 tarihli kararından itibaren ilk kez somut bir unsur, yani başvuranın tutuklanmadan önce ulusal basına verdiği bir röportajı ileri sürmüştür. Ağır Ceza Mahkemesi, bu röportajda sarf edilen sözlerin, HDP’nin Merkez Yürütme Kurulunun bazı üyelerinin kaçak durumda olması hususuyla birlikte değerlendirildiğinde, kaçma riskinin bulunduğu kanaatine varmak için yeterli olduğunu değerlendirmiştir. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi, bu koşullar altında, CMK’nın 109. maddesinde öngörülen ülke dışına çıkma yasağı gibi alternatif bir tedbirin yeterli güvence sağlamadığı kanaatine varmıştır. Ancak başvuran, bu unsurlara ilgili olmadıkları yönünde itiraz etmekte ve bunların, kendisi hakkında karar verilen 4 Kasım 2016 tarihli özgürlükten yoksun bırakma tedbirinin gizli bir uzantısı olduğunu düşündüğü tutukluluk halini haklı çıkarmak için açıkça yetersiz olduğunu düşünmektedir.
b) Hükümet
- Hükümet, başvuranın iddiasını reddederek, ulusal mahkemelerin başvuranın tutukluluğunun devamına ilişkin kararları uygun ve yeterli şekilde gerekçelendirdiğini savunmaktadır. Hükümete göre, bu kararlar birkaç unsura dayandırılmıştır: Dosyada yer alan delil unsurlarının durumu; isnat edilen suçların ağırlığı; olay ve olguların niteliği, öngörülen ceza, başvuranın adaletten kaçma niyetini makul olarak düşündüren beyanları ve HDP Merkez Yürütme Kurulu üyelerinden bazılarının kaçak durumda olması göz önüne alındığında, kaçma riskinin varlığı; tanıkların, başvuran hakkında güçlü şüpheler uyandıran ifadeleri; halen toplanmakta olan delilleri özellikle tanıklara, mağdurlara veya dosyada adı geçen diğer kişilere baskı uygulanarak karartma riski; suçlamaya konu olan fiilin, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrası anlamında “katalog” suçlar arasında yer alması ve son olarak, bu davanın koşullarında tutukluluğa alternatif tedbirlerin yetersizliği.
- Başvuranın tutukluluğunun meşru bir amaç izleyip izlemediği konusunda, Hükümet, başvuranla aynı durumda olan çok sayıda HDP milletvekilinin, yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından yurt dışına kaçtığını belirtmiştir. Ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesinde öngörülen suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılabilmektedir. Diğer taraftan, başvuranın, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanmadan önce defalarca ifade vermeye çağrılmasına rağmen ifade vermeye gelmemesi ve partisinin milletvekillerine ifade vermemeleri talimatını vermesi, kaçma ve delilleri tahrif etme olasılığını ortaya koymuştur. Hükümet bu sebeplerle, başvuranın tutukluluğunun CMK’nın 100. maddesine uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
- Diğer taraftan, Hükümet, başvuranın tutukluluk süresi ile ilgili olarak, 20 Eylül 2019 tarihinde karar verilen ve 31 Ekim 2019 tarihinde icra edilmeye başlanan başvuranın tutukluluğunun 3 Mayıs 2021 tarihinde sona erdiğini ileri sürmektedir. Başvuranın 3 Mayıs 2021 tarihinden sonra özgürlüğünden yoksun bırakılmasının, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi kapsamına girdiğini belirtmektedir. Hükümet, başvuranın tutukluluk süresinin, görüşlerinin sunulduğu tarihte 18 ay, 4 gün olduğunu vurgulamaktadır. Hükümet, bu davada, böyle bir sürecin, Mahkemenin bu konudaki içtihadı dikkate alındığında, aşırı uzun olmadığı kanaatindedir. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
- Mahkeme, bilhassa Buzadji (yukarıda anılan karar, §§ 87-91) ve Merabishvili/Gürcistan ([BD], No. 72508/13, §§ 222-225, 28 Kasım 2017) kararlarında belirtildiği şekliyle, bir tutukluluğun haklı gösterilmesine ilişkin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasıyla ilgili içtihatlarından doğan genel ilkelere atıfta bulunmaktadır. Mahkeme özellikle, yukarıda anılan Buzadji kararında, görünüşe göre, Mahkemenin yerleşik içtihatları bakımından, bu iki şikâyete ilişkin incelemenin benzer kriterlere dayanması durumunda bile, bir tutukluluğu başından beri haklı göstermek için, özellikle dar manada (stricto sensu) tutukluluk süresine ilişkin bir şikâyet ile -daha önce tutukluluk süresinin incelenmesinin yalnızca bir yönü olan- uygun ve yeterli bir gerekçenin bulunmamasına ilişkin bir şikâyet arasında ayrım yapıldığını gözlemlemektedir. Hâlbuki, uygulamada, tutukluluğun süresine ilişkin bir şikâyetin incelenmesi, genellikle bir dereceye kadar, ilgili ve yeterli bir gerekçenin bulunmamasına ilişkin bir şikâyetin incelenmesiyle örtüşmektedir.
- Tutukluluğun süresiyle ilgili olarak, Mahkeme, davanın konusu hakkında vardığı sonucu hatırlatmaktadır (yukarıda 128. paragraf). Nitekim, bu konuda Mahkeme, bir sanığın birkaç ayrı tutuklu yargılanma dönemine tabi tutulması durumunda, 5. maddenin 3. fıkrasında öngörülen “makul süre” güvencesinin, bu farklı dönemlerin toplam süresinin bir bütün olarak incelenmesini gerektirdiğine karar vermiştir (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Solmaz/Türkiye, no. 27561/02, § 29, 16 Ocak 2007). Somut olayda, yukarıda 167. paragrafta belirtildiği gibi, dikkate alınması gereken dönem 31 Ekim 2019 tarihinde başlamış, 3 Mayıs 2021 tarihinde kesintiye uğramış, 3 Kasım 2021 tarihinde yeniden başlamış ve 16 Mayıs 2024 tarihinde, yani ilgili kişinin Ağır Ceza Mahkemesi tarafından mahkûm edildiği tarihte sona ermiştir. Dolayısıyla başvuran, dört yıldan biraz daha fazla bir süre boyunca tutuklu kalmıştır.
- Dolayısıyla Mahkeme, ulusal makamların tutukluluk halinin devamı kararlarını, ilgili ve yeterli gerekçelerle haklı gösterip gösteremediklerini araştıracaktır. Bu bağlamda, tutukluluk halinin devamı kararının, yalnızca belirli bir durumda, somut delillerin, masumiyet karinesine rağmen, Sözleşme’nin 5. maddesinde belirtilen bireysel özgürlüğe saygı kuralına üstün gelen gerçek bir kamu yararı gerekliliğini ortaya koyması halinde haklı görülebileceği gözardı edilmemelidir (yukarıda anılan Buzadji, § 90). Mahkeme ayrıca, hâkimin özgürlükten yoksun bırakma kararına dayanak teşkil edecek - tutuklanan kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin devam etmesi dışında - ilgili ve yeterli gerekçeler ileri sürme yükümlülüğünün, tutuklu yargılamaya hükmedilen ilk karardan itibaren, yani yakalama işleminden “hemen” sonra geçerli olduğunu gözlemlemektedir (ibid., § 102). Aynı şekilde, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası, ulusal mahkemelere tutukluluk tedbirini uzatma gerekliliği konusunda başvurulması halinde, bu mahkemelere ulusal mevzuat tarafından öngörülen alternatif tedbirleri dikkate alma yükümlülüğü getirmektedir (Gaspar/Portekiz, no. 3155/15, § 60, 28 Kasım 2017).
- Mahkeme yukarıda, sunulan belgelerin, 20 Eylül 2019 tarihinde tutuklandığı sırada ve tutukluluğunun ilk aşamasında başvuran hakkında inandırıcı sebeplerin varlığını ortaya koymaya yetmediği (yukarıda 256 ve 257. paragraflar) ve dolayısıyla, başvuranın bir suç işlediğine dair inandırıcı sebeplerin bulunmadığı sonucuna varıldığını gözlemlemektedir.
- Mahkeme, tutukluluk halinin devamının hukuka uygun olması için, tutuklanan kişinin suç işlediğinden şüphelenilmesi için inandırıcı sebeplerin devam etmesinin olmazsa olmaz (sine qua non) bir koşul olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Merabishvili, § 222, bu kararda yapılan atıflarla birlikte). Bu tür nedenlerin bulunmaması durumunda, yetkili makamların başvuranın tutukluluğunun bu ilk dönemde ilgili ve yeterli gerekçeler sunma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediklerini incelemek gereksizdir (yukarıda anılan Tercan, § 178).
- Mahkeme, daha sonra verilen tutukluluk halinin devamı kararlarıyla ilgili olarak ise, 7 Ocak 2021 tarihli tensip tutanağının sunulmasından sonra, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinin yeni deliller toplamaya devam ettiğini ve başvuran hakkındaki şüpheleri gerekçelendirmek için bu delillere atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Ancak, bu kanıtların bir kısmının yeni olmadığına dikkat çekmek gerekmektedir. Gizli tanık Mahir’in ifadeleri ve “etkin pişmanlık” uygulamasından yararlanan tanık K.G.nin ifadeleri, zaten soruşturmanın ilk aşamasında alınmıştır (yukarıda 58–59 ve 88–89. paragraflar). Kuşkusuz, M.R.O.nun (yukarıda 90. paragraf) ve iki yeni gizli tanığın (A53T ve Ulaş – 87. ve 89. paragraflar) ifadeleri de bu aşamada alınmıştır. Bununla birlikte, Mahkeme, yukarıda 240 ila 245. paragraflarda yer alan, tanıkların ifadeleriyle ilgili açıklamaların bu deliller için de geçerli olduğu kanaatindedir.
- Bu türden koşullarda, başvuranın uzun süreli tutukluluğunun (dört yıldan fazla), Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası bakımından haklı gösterilebilmesi için en ikna edici gerekçelere dayandırılmış olması gerekirdi (aynı anlamda bk. yukarıda anılan Labita, § 161).
- Başvuranın tutukluluk halinin devamına ilişkin diğer gerekçelerle ilgili olarak, Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen tüm gerekçelerin 7 Ocak 2021 tarihli tensip tutanağında zaten yer aldığını belirtmektedir. Nitekim bu tensip tutanağında, Ağır Ceza Mahkemesi, kaçma riskinin bulunduğu ve tanıklar ve mağdurlar üzerinde baskı kurma riskinin bulunduğu kanaatine varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi bu kanaate varırken, başvuranın bir gazetede yayımlanan bir röportajında, ağabeyinin de kendisine verilen ağır cezalar sebebiyle yurt dışında yaşadığına dair açıklamalarına atıfta bulunmuş ve bu açıklamalar ile HDP kadrolarından birçok kişinin kaçak durumda olmasının bu riski destekler nitelikte olduğuna hükmetmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, baskı kurulması riskine ilişkin olarak, çok sayıda tanık ve mağdurun bulunduğu hususunu dikkate almıştır. Benzer şekilde Ağır Ceza Mahkemesi, CMK’nın 109. maddesinde öngörülen diğer adli denetim tedbirlerinin, özellikle de yurt dışına çıkış yasağının, soruşturmanın niteliği ve delillerin durumu göz önüne alındığında yetersiz kalacağını değerlendirmiştir.
- Bu gerekçeler, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranın cezaya mahkûm edilmesine karar verdiği 16 Mayıs 2024 tarihine kadar başvuranın tutukluluk halinin devamına karar verdiği kararda, herhangi bir sıralama gözetilmeksizin ileri sürülmüştür (yukarıda 83 ve 97. paragraflar).
- Bu bağlamda Mahkeme, bir suçlamanın ağırlığı, adli makamların yeni suçların işlenmesine ilişkin girişimleri engellemek için şüphelinin tutuklanmasına karar vermesine neden olabilse de, yine de davanın koşullarının ve özellikle ilgilinin geçmişinin ve kişiliğinin, tehlikeyi makul ve tedbiri yeterli kılmasının gerekli olduğunu hatırlatmaktadır (Maksim Savov/Bulgaristan, no. 28143/10, § 47, 13 Ekim 2020). Delilleri karartma riskine veya şüphelinin yargının iyi işlemesini engelleme tehlikesine ilişkin gerekçeler de soyut olarak ileri sürülemez: Bunlar olgusal delil unsurlarıyla desteklenmelidir (Becciev/Moldova, no. 9190/03, § 59, 4 Ekim 2005). Mahkeme bu bağlamda, tutukluluk halinin devamını gerekçelendirmek için ilgili özel olguların varlığını tespit etme ve belirli olaylara ve başvuranın tutukluluğunu haklı gösteren kişisel koşullarına dayanma görevinin ulusal makamlara ait olduğunu hatırlatmaktadır. Tahliye kararının lehine ve aleyhine olan gerekçeler, “genel ve soyut” olmamalı, ancak belirli olaylara ve başvuranın tutukluluğunu haklı gösteren kişisel koşullara dayanmalıdır (Alexanian/Rusya, No. 46468/06, § 179, 22 Aralık 2008). Mahkeme bu konuda, tutuklanan kişiye serbest bırakılma nedenlerinin varlığını gösterme yükümlülüğü getirilerek, ispat yükünün tersine çevrilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır (Bykov/Rusya [BD], No. 4378/02, § 64, 10 Mart 2009).
- Mahkeme somut olayda, başvuranın, 4 Kasım 2016 tarihinden bu yana, diğer suçlamaların yanı sıra özellikle 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde yaşanan olaylara ilişkin suçlamalar nedeniyle tutuklu bulunduğunu gözlemlemektedir. Bu olaylarla bağlantılı olarak suç işlemeye alenen tahrik şüphesi, Büyük Daire tarafından 22 Aralık 2020 tarihli kararında zaten yetersiz bulunmuştu. Daha sonra, başvuran, bu kez aynı olaylarla bağlantılı olarak suç işlemeye azmettirme suçundan, yani bu şüphelere yol açan olayların meydana gelmesinden beş yıl sonra tekrar tutuklanmıştır. Mahkemeye göre, bu koşullarda, başvuranın tutukluluk halinin dört yıldan uzun bir süredir devam etmesi, ancak güçlü gerekçelerle haklı gösterilebilirdi. Hâlbuki yukarıda açıklanan gerekçeler için durum açıkça bu şekilde değildir.
- Mahkeme, 2016 yılının Kasım ayından bu yana tutuklu bulunan bir kişinin, 2014 yılında başlatılan bir soruşturmanın ardından başlatılan ceza davasında delilleri nasıl karartabileceğine ilişkin ikna edici bir gerekçe sunulmadığını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, 2019 yılının Eylül ayından sonra yürütülen ek soruşturma tedbirleri esas olarak tanık ifadelerinin toplanmasına yönelik olduğunu, yetkili makamların ilgili tanıkların kimliklerini korumak ve hatta gizlemek için adımlar attığını gözlemlemektedir. Diğer taraftan, ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen ve özellikle başvuranın tutuklanmasından birkaç yıl önce verilen bir röportaja ve diğer sanıkların kaçtığı iddiasına dayandırılan kaçma riski varsayımsal görünmekte, bireysel bir değerlendirmeyle desteklenmemekte ve eski ve dolaylı unsurlara dayanmaktadır. Bu sebeple Mahkeme, bu gerekçenin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının gerektirdiği kesinlik ve somutluk gerekliliklerini karşılayamayacağı kanaatindedir.
- Ayrıca ve özellikle, yukarıda incelenen risklerin doğru bir şekilde tespit edildiği ve geçerli olduğu varsayılsa bile, ulusal yargı makamları, tutukluluk yerine alternatif tedbirler alınması olasılığını dikkate almamış ve bu tür tedbirlerin bu davada neden uygulanamadığını ve adaleti engelleme riskini önleyemeyeceğini açıklamamıştır ki, şayet bu hususlar açıklanmış olsaydı, son çare olarak tutukluluğa karar verildiği hususu tespit edilebilirdi. Hâlbuki Mahkeme, CMK’nın 109. maddesi uyarınca, ulusal mahkemelerin başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermek yerine ilgilinin adli kontrol altında tutulmasına karar verme imkânına sahip olduklarını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, CMK’nın 100. maddesinin 1. fıkrasının, hâkimin öncelikle özgürlükten yoksun bırakma kararından daha hafif tedbirlerin uygulanmasını öngörmesini gerektirdiğini, ancak bu tedbirlerin iç hukuk kurallarına aykırı şekilde bu davada dikkate alınmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın tutukluluğuna ilişkin kararlarda ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçelerin, bu tedbirin iç hukukun gerektirdiğinin aksine, -ilgilinin durumu bakımından- son çare olarak kullanıldığının düşünülmesine imkân vermediği sonucuna ulaşmaktadır (bk. aynı anlamda, Lütfiye Zengin ve diğerleri/Türkiye, no. 36443/06, § 88, 14 Nisan 2015).
- Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, başvuranın dört yıldan daha fazla bir süre boyunca tutukluluk halinin devamına karar verilmesi için ilgili ve yeterli gerekçelerin bulunmadığı sonucuna varmaktadır. Mahkeme, bu sonucu göz önünde bulundurarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamındaki şikâyetin diğer yönlerinin incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ihlal edilmiştir. 5. SORUŞTURMA DOSYASINA ERİŞİMİN MÜMKÜN OLMAMASI NEDENİYLE SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran, soruşturma dosyasına erişimin mümkün olmamasının, tutuklanmasına hükmeden kararlara etkili bir şekilde itiraz etmesini engellediğini ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir. İşbu madde aşağıdaki şekildedir:
“4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir. ”
- Başvuran iddiasını sürdürmekte ve böyle bir kısıtlama getirilmesinin gerekli olmadığını savunmaktadır.
- Hükümet, soruşturma dosyasına erişimi kısıtlayan tedbirlerin, ulusal mahkemelerin, dosyanın kopyalarını almanın başvuran aleyhinde yürütülen soruşturmaların amacına zarar verebileceği kanaatine varması nedeniyle alındığının altını çizmektedir. Bu bağlamda, söz konusu tedbirlerin yalnızca soruşturma aşamasında geçerli olduğunu ve başvuranın, hakkında açılan ceza davası sırasında tüm aleyhte delillere başvurma imkânına sahip olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, başvuranın itirazda bulunarak tutukluluk halinin devamına itiraz edebileceğini ileri sürmektedir.
- Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının, yakalanan veya tutuklanan herkese, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının, 5. maddenin 1. fıkrası anlamında “hukuka uygunluğu” ve “yasaya uygunluğu” sağlamak için gereken usul ve esas gereklilikleri konusunda başvuruda bulunma hakkı tanıdığını hatırlatmaktadır. Her ne kadar 5. maddenin 4. fıkrası bağlamındaki prosedürün, hukuk ve ceza davaları için 6. maddeyle öngörülen güvencelerle her zaman aynı olması gerekmese de - iki hükmün farklı amaçlar izlemesi sebebiyle- adli nitelik taşımalı ve söz konusu özgürlükten yoksun bırakmanın niteliğine uygun güvenceler sunmalıdır (Akgün/Türkiye, no. 19699/18, § 198, 20 Temmuz 2021; ilgili ilkeler için bk. özellikle, Yüksekdağ Şenoğlu ve diğerleri/Türkiye, no. 14332/17 ve diğer 12 başvuru, §§ 573-579, 8 Kasım 2022).
- Mevcut davada, Mahkeme, yetkili sulh ceza hâkimliğinin, başvuranın ve avukatlarının soruşturma dosyasına erişimini kısıtlamaya karar verdiğini gözlemlemektedir (yukarıda 45. paragraf). Sonuç olarak, başvuran, aleyhindeki iddianamelerin kabul edildiği tarihe kadar, tutuklanmasına dayanak teşkil eden delil unsurlarını görememiştir. Mahkeme, başvuranın erişemediği dosyadaki belgelerin, tutukluluğunun yasaya uygunluğuna itiraz etmesi açısından büyük önem taşıdığını kabul etmektedir. Mahkeme ayrıca, ulusal mahkemelerin ve Hükümetin, başvuranın bu belgelere erişiminin, söz konusu ceza soruşturmasıyla izlenen amaca nasıl zarar verebileceğini açıklamadığını da kaydetmektedir. Dolayısıyla, Mahkemenin görüşüne göre, mevcut davada, başvurana uygulanan soruşturma dosyasına erişim yasağını haklı gösterecek, kendi içtihadı anlamında, önemli bir kamu yararının varlığı gösterilememiştir.
- Bu nedenle Mahkeme, geçerli bir gerekçe olmadan dosyaya erişimleri engellenen başvuranın ve avukatlarının, ilgilinin tutukluluk halini haklı göstermek için ileri sürülen gerekçelere tatmin edici bir şekilde itiraz etme imkânına sahip olmadıkları kanaatindedir.
- Sonuç olarak, başvuranın soruşturma dosyasına erişememesi, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının gereklilikleriyle uyumlu olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla bu hüküm ihlal edilmiştir. 6. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran ayrıca, yeniden tutuklanması ve tutukluluk halinin devam etmesi nedeniyle Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir.
- Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.
- Mahkeme, taraflarca Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında ileri sürülen argümanların, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi kapsamında ileri sürülen argümanlarla esasen aynı olduğu kanaatindedir. Bu bağlamda, 5. maddenin 1. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyeti incelerken, şikâyet edilen koşulları yeterince dikkate aldığını kaydetmektedir. Sonuç olarak, bu hüküm kapsamında ulaştığı sonuçları göz önünde bulundurarak (yukarıda 257. paragraf), başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetinin esasını ayrı olarak incelemeye gerek olmadığı kanısındadır. 7. SÖZLEŞME’NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Sözleşme’nin 5 ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddesine dayanan başvuran, ilk tutukluluğunun izlediği ve Büyük Dairenin yukarıda anılan kararında tespit ettiği gizli amacın, 20 Eylül 2019 tarihinden sonraki tutukluluğu sırasında da devam ettiğini ileri sürmektedir.
- Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir. Sözleşme’nin 18. maddesinin hiçbir bağımsız rol oynamadığını ve yalnızca Sözleşme’nin diğer hükümleriyle birlikte uygulanması gerektiğini ifade etmektedir. Hükümet, başvuranın şikâyetinin Sözleşme’nin yalnızca 5. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
- Mahkeme, mevcut davada, başvuranın, 20 Eylül 2019 tarihinde hakkında verilen tutuklama kararının, 4 Kasım 2016’ten sonraki ilk tutukluluğuyla ilgili olarak 22 Aralık 2020 tarihli kararında tespit ettiği gizli amacı -yani Türkiye’deki siyasi sahnede oynadığı rol nedeniyle kendisini susturma amacını- izlediğini ifade ettiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, bunun davanın temel bir yönü olduğunu ve başvuranın yukarıda incelenen çeşitli şikâyetleri kapsamında özü itibariyle ele alınmadığını değerlendirmektedir (Navalnyy/Rusya [BD], no. 29580/12 ve diğer 4 başvuru, § 164, 15 Kasım 2018, ve Kavala, yukarıda anılan, § 198). Bundan dolayı ve Sözleşme’nin 10. maddesi açısından vardığı tespit ışığında (yukarıda 286. paragraf), başvuranın şikâyetinin Sözleşme’nin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesi kapsamında ayrı bir incelemeye konu olabileceği kanaatindedir.
18. madde aşağıdaki şekildedir:
“(...) hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.”
-
Tarafların İddiaları
- Başvuran
-
Büyük Dairenin yukarıda belirtilen kararında Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamında ulaştığı sonuçlara atıfta bulunan başvuran, 20 Eylül 2019 tarihinden sonraki tutukluluğunun nihai amacının bu kararın sonuçlarından sapmak ve serbest bırakılmasını engellemek olduğunu ileri sürmektedir. Başvurana göre, 6-8 Ekim 2014 olaylarıyla ilgili şüpheler nedeniyle tutuklandığı halde, 20 Eylül 2019 tarihinde aynı olaylardan dolayı yeniden tutuklanmış olması, Mahkeme tarafından tespit edilen gizli amacın devam ettiği anlamına gelmektedir. Maruz kaldığı yargı tacizinin Büyük Dairenin kararından sonra da devam ettiği kanaatindedir. Serbest bırakılmasını engellemek amacıyla Hükümet tarafından geliştirilen taktiklerden birinin, Büyük Dairenin verdiği nihai ve bağlayıcı kararın icra edilmemesi olduğunu iddia etmektedir. Türkiye tarihinde ilk kez Mahkeme kararlarının icra edilmesine yönelik bu denli açık bir direnişin bu şekilde başladığını ifade etmektedir. Büyük Dairenin kararının ardından, Cumhurbaşkanı da dâhil olmak üzere, üst düzey Devlet yetkililerinin, bu kararın bağlayıcı olmadığını ve kendisinin serbest bırakılmayacağını ifade ettiklerini ileri sürmektedir. Üst düzey Devlet yetkililerinin kendisi ve davası hakkında açıklamalar yapmaya devam ettiğini, bunun da masumiyet karinesini ihlal ettiğini ve yargı erki üzerinde baskı oluşturduğunu eklemektedir. Uluslararası Af Örgütü tarafından kabul edilen 2020 raporuna, eski İnsan Hakları Komiseri Muiznieks tarafından Bakanlar Komitesine gönderilen mektuba ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından kabul edilen bir karara atıfta bulunarak, tutukluluğunun çoğulculuğu bastırma ve siyasi tartışma özgürlüğünü kısıtlama amacı taşıdığını bir kez daha ileri sürmektedir.
-
Başvuran ayrıca, Bakanlar Komitesinin de 9-11 Mart 2021 tarihli oturumunda durumunu değerlendirdiğini ve Büyük Dairenin kararına uygun olarak derhal serbest bırakılmasını talep etmeye karar verdiğini ifade etmektedir. Ancak, başvurana göre, ulusal mahkemeler bu çağrılar karşısında sessiz kalmış ve mahkûm edilmesi, serbest bırakılma ihtimalini neredeyse imkânsız kılmıştır.
-
Başvuran ayrıca, savunma hattı nedeniyle, Türkiye’de çok sayıda ceza davasına konu olduğunu ve bu çok sayıdaki davanın, maruz kaldığı yargı tacizinin sadece bir başka örneği olduğunu ileri sürmektedir. Hakkında açılan soruşturma ve kovuşturmaların asıl amacının kendisini tutuklu tutmaya devam etmek olduğunu ifade etmektedir. Büyük Daire kararıyla tespit edilen siyasi gerekçelerin, seçilme hakkı da dâhil olmak üzere hak ve özgürlüklerine müdahale şeklinde devam ettiğini de eklemektedir.
-
Türkiye’de yargı tacizine maruz kalan diğer siyasi şahsiyetleri örnek gösteren başvuran, özellikle Büyük Dairenin kararından sonra art arda verilen hapis cezaları arasındaki yakın zamansal ilişkinin, yargı mekanizmasının kötüye kullanıldığını ve Mahkemenin kararlarına karşı direnç gösterildiğini ortaya koyduğunu ileri sürmektedir. Büyük Dairenin kararından önce ve sonra yaşanan bu gelişmelerin, tutuklanmasının ve tutukluluk halinin devam etmesinin ve aleyhinde çok sayıda ceza davası açılmasının, serbest bırakılmasını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıl dönümü vesilesiyle yapılacak olan ve tarihi öneme sahip seçimlerde aday olmasını imkânsız kılmaya yönelik tedbirler olduğunu gösterdiği sonucuna varmaktadır. Büyük Dairenin 5. madde ile bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiği sonucuna varırken yaptığı tüm tespitlerin bu karardan sonra da geçerliliğini koruduğu kanaatindedir. Siyasi bir muhalif ve insan hakları savunucusu olarak, kendisini susturmak, çoğulculuğu bastırmak ve siyasi tartışma özgürlüğünü kısıtlamak amacıyla, Sözleşme’nin 5. maddesi ile bağlantılı olarak 18. maddesini ihlal edecek şekilde özgürlüğünden mahrum bırakıldığını ve cezalandırıldığını ifade etmektedir. 2. Hükümet
-
Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmekte ve isnat edilen suçların ağırlığını vurgulamaktadır Hükümet, başvuranın tutuklanmasındaki tek ve yegâne amacın, hakkında açılan ceza davasının düzgün bir şekilde yürütülmesini sağlamak olduğunu ve herhangi bir gizli amacı bulunmadığını ileri sürmektedir. Başvuranın, tutukluluğunun uzatılmasındaki amacın çoğulculuğu bastırmak ve siyasi tartışma özgürlüğünü kısıtlamak olduğu yönündeki iddiasını kategorik olarak reddetmektedir.
-
Hükümet, Mahkemenin 18. maddeye ilişkin içtihadına atıfta bulunarak (bk. özellikle, Khodorkovskiy/Rusya, no. 5829/04, 31 Mayıs 2011, ve Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, no.11082/06 ve 13772/05, 25 Temmuz 2013), mevcut davada Devlet tarafından uygulanan kısıtlamaların 5. maddede öngörülenler dışında başkaca hiçbir amaçla uygulanmadığını ve başvurana isnat edilen ağır ceza gerektiren suçların gereğince soruşturulmasını sağlama amacı taşıdığını ileri sürmektedir.
-
Hükümet ayrıca bu şikâyetin sunuluş şeklini de eleştirmektedir. Bu bağlamda, başvuranın iddialarının muğlak ve genel olduğunu ifade etmektedir. Başvuran, bir yandan Cumhurbaşkanının 2018 yılında, hakkındaki yargı sürecini etkilemek amacıyla bazı açıklamalarda bulunduğunu iddia ederken, diğer yandan Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı ve MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) Başkanı tarafından yapılan açıklamalar ile tutukluluk halinin devam etmesi arasında bir ilişki kurmaktaydı. Ancak, yukarıda belirtilen kararında Mahkeme, başvuranın atıfta bulunduğu açıklamaları daha önce incelemişti. Özellikle, Büyük Daire, kararının 432. paragrafında, Cumhurbaşkanı tarafından 21 Eylül 2019 tarihinde yapılan ve başvuranın Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetini dayandırdığı konuşmaya atıf yapmış ve bu kararın bir sonraki paragrafında, Cumhurbaşkanının söz konusu konuşmasına ve 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararına dayanarak bir değerlendirme yapmıştır. Hükümet, aynı açıklamaların yeni bir başvurunun konusu olamayacağını vurgulamaktadır. Hükümet, başvuranın tutuklanmasına karar verilen 20 Eylül 2019 tarihinden önce, Büyük Daire tarafından hâlihazırda incelenmiş olan açıklamalar dışında, başvuranın tutukluluğuna ilişkin başka hiçbir açıklama yapılmadığını da eklemektedir.
-
Ayrıca, Merabishvili kararında (yukarıda anılan) ortaya konan ilkelere atıfta bulunan Hükümet, başvuranın iddialarının 18. madde açısından herhangi bir dayanağı olmadığını ileri sürmektedir. Söz konusu davada, Mahkemenin, başvuranı siyaset sahnesinden uzaklaştırmak gibi gizli bir amaçla “ceza kovuşturmalarının başvuran aleyhine açıldığı daha geniş siyasi bağlamla ilintili unsurların yeterli delil teşkil etmediğini” açıkça belirttiğini ifade etmektedir (Merabishvili, yukarıda anılan, § 322).
-
Hükümet, başvuran aleyhindeki ceza yargılamasının yürütülme şeklinin, ilgilinin tutuklanmasının ardında esasen herhangi bir siyasi amaç olduğunu göstermediğini de iddia etmektedir. Ayrıca, Mahkemenin Khodorkovskiy (yukarıda anılan, §§ 255-258) davasında belirttiği gibi, böyle bir bağlamda ispat yükü başvurana ait olsa da, başvuranın, tutuklanmasının ve tutukluluğunun ardında gizli bir amacın varlığını kanıtlama yükümlülüğünü yerine getirmediğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuran, siyasetçiler tarafından yapılan konuşmalar dışında, adli makamların kötü niyetle hareket ettikleri yönündeki iddiasını destekleyecek doğrudan ve çürütülemez deliller sunamamıştır (bk. aynı anlamda, Tchankotadze/Gürcistan, no.15256/05, §§ 114-115, 21 Haziran 2016).
-
Hükümet, ihtilaf konusu soruşturmanın amacının başvuranı susturmak olduğu yönündeki iddianın gerçeği yansıtmadığı kanaatindedir. Başvuranın işlediği ciddi fiillerin söz konusu dönemde soruşturulmamış olmasının temel nedeni, ilgilinin milletvekili dokunulmazlığına sahip olmasıdır. Nitekim başvuran tarafından atıf yapılan türden ifadeler, bir yargı kararının altında yatan gizli amacın kanıtı olarak değerlendirilemez. Öte yandan, başvuran, bağlamı içinde değerlendirildiğinde, özgürlüğünden mahrum bırakılmanın esasen Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaç izlediğini veya haklarını kullanmasını engellemeye yönelik muğlak veya uydurma suçlamalara dayanarak tutuklandığını gösteren açık bir yasaya aykırılığın var olduğunu düşündürecek herhangi bir delil sunmamıştır.
-
Hükümet ayrıca, başvuranın tutuklanmasından bu yana geçen süre boyunca, bu tedbirin elliden fazla yeniden incelemeye konu olduğunu ifade etmektedir. Ulusal mahkemeler, ilgili ve yeterli gerekçelere dayanarak başvuranın tutukluluk süresini uzatmışlardır.
-
Hükümet ayrıca, Kasım 2017 ve Ocak 2018’de, başvuranın, kin ve düşmanlığa tahrik, Hükümete veya Türkiye Cumhurbaşkanına hakaret ve İçişleri Bakanına hakaret suçlamalarıyla ilgili üç davada beraat ettiğini vurgulamaktadır. Benzer şekilde, çok sayıda davada, aynı mahkemeler başvuran lehine karar vermiştir.
-
Hükümet, soruşturmanın ve ceza yargılamasının aşamalarını hatırlattıktan sonra, başvuran aleyhinde yürütülen soruşturmanın ciddi niteliğini vurgulamaktadır. Ayrıca, başvuranın iddia ettiği gibi, ikinci tutukluluğun sadece ilk tutukluluğun devamı niteliğinde olması halinde, soruşturma işlemlerinin 2014 yılında açılan ve delil toplama sürecinin beş yıl boyunca kesintisiz devam ettiği bir dosya kapsamında değil, henüz hiçbir soruşturma tedbiri alınmamış olan daha yeni bir dosya kapsamında yapılmış olacağını ileri sürmektedir. Ayrıca, başvuranın tutuklanmasına neden olan soruşturma veya kovuşturmalarda herhangi bir usul hatası bulunmadığı ve yasanın geniş, keyfi veya öngörülemez bir şekilde yorumlanmadığı kanaatindedir. Öte yandan, başvuranın olayların meydana geldiği dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilen bir siyasi partinin lideri olmasının, suç işlemesi halinde kendisini kovuşturmadan muaf tutmayacağını ifade etmektedir. Hükümet, Mahkemenin, yerleşik içtihadına rağmen, sadece siyasetçilerin açıklamalarına dayanarak 18. madde ile ilgili olarak gereken kanıt düzeyini düşürmesi halinde, bu durumun 18. maddenin kapsamını gereksiz yere genişleteceği ve böylece siyasetçilerin, başvuranları hedef alan açıklamalar yaptıkları her durumda Sözleşme’ye taraf Devletin kötü niyetle hareket ettiği varsayımına dayalı bir ihlal bulgusuna yol açacağı görüşündedir.
-
Son olarak, olaylar ile başvuranın tutuklanması arasında geçen beş yıllık süreyle ilgili olarak, Hükümet, 32 ilde işlenen ağır suçlara ilişkin soruşturmaların ilerlemesinin, söz konusu tedbirlere başvurulmasını haklı gösterecek delillerin elde edilmesini mümkün kıldığını ileri sürmektedir. Ayrıca, Hükümete göre, soruşturmanın terör ve şiddet eylemleriyle ilgili olması sebebiyle, delillerin toplanması zaman aldığından ve özellikle tanıklardan delil toplanması konusunda silahlı terör örgütünün baskı yapma riski bulunduğundan süreç biraz uzamıştır.
-
Sonuç olarak, Hükümet, başvuranın şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmektedir. 3. Müdahil STK’lar
-
Müdahil STK’lar -Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu-, başvuranın tutuklanmasının, Türkiye’de resmi politikayı eleştiren çeşitli gruplara yönelik genel bir baskı bağlamında gerçekleştiğini hatırlatmaktadırlar. Türkiye’de, tutuklamaları haklı göstermek için kullanılan delillerin, sadece açıkça şiddet içermeyen ve Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından öncelikli (a priori) korunması gereken ifade ve eylemlerle sınırlı olmasının giderek daha yaygın hale geldiğini kaydetmektedirler.
-
Müdahil STK’lar, mevcut davada özellikle ilgili noktalardan birinin, Türk makamlarının, tutukluluk halinin devamını haklı göstermek amacıyla büyük ölçüde aynı olayları yeni suçlar olarak yeniden nitelendirmesi gibi yinelenen bir sorun olduğunu belirtmektedirler. Bu bağlamda Kavala/Türkiye ve Atilla Taş/Türkiye davalarına atıfta bulunmaktadırlar. Bu tür bir yöntemin, ulusal düzeydeki veya mahkeme düzeyindeki mahkeme kararlarından sapmak veya kişilerin hukukun etkin korumasından yararlanmalarını ve serbest bırakılmalarını engellemek için tekrar tekrar kullanılmasının, bir tür keyfilik ve yargılamanın kötüye kullanılması anlamına geldiğini ileri sürmektedirler. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin yakın zaman önce 22 Nisan 2021 tarihinde kabul ettiği bir kararda vurguladığı gibi, Mahkeme kararlarının icra edilmemesinin, yetkililerin sorunlu uygulamaları düzeltmediği anlamına geldiğini eklemektedirler. Aksine, Mahkemenin yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) davasında verdiği karardan bu yana, Türk makamlarının keyfi ceza yargılamaları yoluyla muhalefet milletvekillerini hedef almaya devam ettiğine ve HDP milletvekillerinin orantısız bir şekilde hedef alındığına işaret etmektedirler. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin de, Türkiye’de eleştirel veya rağbet görmeyen görüşler ifade eden kişilerin cezalandırılması için ceza hukukunun orantısız kullanılması sorununun yirmi yılı aşkın bir süredir çeşitli kararlarla ele alındığını ve henüz çözüme kavuşturulmadığını kaydettiğini belirtmektedirler. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
-
Mahkeme, özellikle Merabishvili (yukarıda anılan), Navalnyy (yukarıda anılan, §§ 164-165) ve Selahattin Demirtaş (yukarıda anılan, §§ 421-422) kararlarında belirtildiği üzere, Sözleşme’nin 18. maddesinin yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin genel ilkelere atıfta bulunmaktadır.
-
Mahkeme ilk olarak, daha öncesinde, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinden sonra yeniden tutuklanmasının Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinde belirtilen amaçlardan herhangi birini izlemediği sonucuna vardığını kaydetmektedir; zira başvuran hakkındaki suçlamalar aynı hükmün ihtiyaçları doğrultusunda inandırıcı sebeplere dayanmamaktadır (yukarıda 257. paragraf). Bu sonuç, çok sayıda amacın varlığına ilişkin her türlü tartışmayı gereksiz kılmaktadır.
-
Bununla birlikte, Sözleşme tarafından korunan bir özgürlük veya hakka getirilen bir sınırlamanın, buna izin veren hükmün tüm koşullarını karşılamaması 18. madde açısından muhakkak bir sorun teşkil etmez. Bu hüküm bağlamındaki bir şikâyetin ayrı olarak incelenmesi ancak bir sınırlamanın Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaçla yapıldığı iddiasının davanın temel bir yönü olduğunun ortaya çıkması halinde haklı görülebilir. Ayrıca, meşru amacın bulunmaması durumunda, gizli veya Sözleşme’de öngörülmeyen bir amacın (yani, 18. madde anlamında Sözleşme tarafından öngörülmeyen bir amaç) tespit edilip edilemeyeceği de değerlendirilmelidir (Navalnyy, yukarıda anılan, § 166).
-
Mahkeme ayrıca, siyasi süreç ile yargısal sürecin temelde farklı olması nedeniyle, kararını, Merabishvili kararında (yukarıda anılan, §§ 310-317) ortaya koyduğu kriterlere uygun olarak, delil unsurlarına ve davaya özgü olaylara ilişkin değerlendirmesine dayandırması gerektiğini de hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Khodorkovskiy, § 259, ve Rasul Jafarov/Azerbaycan, no.69981/14, § 155, 17 Mart 2016). Öte yandan, Mahkeme, konuyla ilgili içtihadına göre, Sözleşme’nin 18. maddesi bağlamındaki şikâyetleri incelerken kendisini doğrudan delillerle sınırlandırması veya özel bir ispat kriteri uygulaması için herhangi bir neden olmadığını hatırlatmaktadır (Merabishvili, yukarıda anılan, § 316); zira davanın koşullarına bağlı olarak, gizli bir amacın varlığı her zaman gerçek nedeni açıkça ortaya koyan spesifik bir delil unsuruna atıfta bulunularak kanıtlanamaz (örneğin, Goussinski/Rusya davasında olduğu gibi yazılı bir belge, no. 70276/01, § 75, AİHM 2004-IV, Merabishvili davasında (yukarıda anılan) olduğu gibi spesifik bir münferit olay veya başvuranın devam etmekte olan ceza davasıyla ilgisi olmayan olaylar kapsamında sorgulanması (Kavala, yukarıda anılan, § 222)). Bu nedenle, mevcut davada ulusal makamlar tarafından alınan tedbirlerin gerçekten Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaçla gerekçelendirilmiş deliller olup olmadığı araştırılmalıdır.
-
Mahkeme başından beri, başvuranın şu anda siyasi partilerde herhangi bir sorumluluğu olmasa da, bir muhalefet partisinin başkanlarından biri olduğunun taraflar arasında ihtilaflı olmadığını gözlemlemektedir (Selahattin Demirtaş (no. 2), yukarıda anılan, § 424). Bu nedenle, Demirtaş’ın davası münferit bir olay olarak görülemez; zira tutuklanan ve büyük oranda açıkça ağırlaştırılmış ceza gerektiren suçlarla itham edilen diğer siyasi muhaliflerin, insan hakları savunucularının ve gazetecilerin tutuklanması bağlamında değerlendirilmelidir (Kavala, yukarıda anılan, § 231, Yüksekdağ Şenoğlu ve diğerleri/Türkiye, no.14332/17 ve diğer 12 başvuru, § 638, 8 Kasım 2022; ayrıca bk. Mahkemenin 18. maddenin ihlal edilmediğine karar verdiği diğer bazı davalar arasında, Sabuncu ve diğerleri/Türkiye, no.23199/17, § 182, 10 Kasım 2020, Şık/Türkiye (no. 2), no.36493/17, § 139, 24 Kasım 2020, ve Taner Kılıç/Türkiye (no. 2), no. 208/18, § 112, 31 Mayıs 2022). Özellikle, Büyük Dairenin, yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2) kararında, “bağlamdan çıkarılacak birbiriyle tutarlı bulguların, adli makamların, muhalefet liderlerinden biri olan başvuranın, diğer HDP milletvekilleri ile belediye başkanlarının eylemlerine ve daha genel olarak muhalif seslere karşı sert tepkiler gösterdiği görüşünü doğruladığını” (ibid., yukarıda anılan, § 436) ifade ettiğini hatırlatmak gerekmektedir.
-
Aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı, Mahkeme mevcut davanın bu genel bağlam içinde yer aldığı kanaatindedir; zira mevcut davaya özgü ilgili olay ve olguların bütünü, gizli bir amacın kanıtının şüphe yokluğu ile bağlamsal faktörlerin bir araya gelmesinden kaynaklandığı yukarıda anılan davalardakilerle benzerlik göstermektedir (benzer bir yaklaşım için bk. İnsan Hakları ve Demokrasi Bilgi Merkezi ve Mustafayev/Azerbaycan, no. 74288/14 ve 64568/16, § 106, 14 Ekim 2021, Kutayev/Rusya, no17912/15, § 137, 24 Ocak 2023, ve Zarema Musayeva ve diğerleri/Rusya, no. 4573/22, § 87, 28 Mayıs 2024).
-
İlk olarak, Mahkemenin görüşüne göre, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinden sonraki tutukluluğunun 18. madde üzerinden incelenmesi, mevcut davada, Mahkemenin Büyük Dairesi tarafından, 5. madde ile bağlantılı olarak 18. maddeye aykırı bulunan ilk tutukluluğuyla ilgili olarak varılan sonuçtan ayrı tutulamaz (Selahattin Demirtaş (no. 2), yukarıda anılan, § 438). Özellikle, Büyük Daire, yukarıda anılan kararında, 18. maddeye uygunluk hususunu değerlendirirken, yalnızca başvuranın 4 Kasım 2016 ve 7 Aralık 2018 tarihleri arasındaki tutukluluk halini değil, fakat aynı zamanda mevcut başvurunun da konusu olan, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan yeni bir soruşturma bağlamında 20 Eylül 2019 tarihinde yeniden tutuklanmasını çevreleyen koşulları da dikkate almıştır (ibid., § 432). Büyük Daire, özellikle, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde derhal yeniden tutuklanması ve ertesi gün Cumhurbaşkanı tarafından yapılan konuşma dikkate alındığında, ulusal makamların başvuranın 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında, yani yaklaşık beş yıl önce işlendiği iddia edilen bir suça karıştığı iddiasıyla pek ilgilenmedikleri, fakat daha ziyade siyasi faaliyetlerini yürütmekten alıkoyacak şekilde tutukluluğunun devam etmesiyle ilgilendikleri sonucuna varmıştır (ibid., § 433).
-
Bu bağlamda Mahkeme, mevcut dava kapsamında ilgili kişi aleyhindeki şüphelerin inandırıcılığına ilişkin bulgularının, Büyük Daire tarafından ortaya konan ve yukarıda belirtilen değerlendirmeleri destekleyecek nitelikte olduğunu gözlemlemektedir. Özellikle, yukarıda belirtildiği üzere (bk. 220. paragraf), -Büyük Dairenin yukarıda anılan kararında incelenmiş olan- 4 Kasım 2016 tarihli tedbir ile 20 Eylül 2019 tarihli tedbire yol açan bazı olay ve suçlamalar arasında açık bir bağlantı bulunmasına rağmen, başvuranın ikinci tutukluluğundan sorumlu makamlar, başvurana isnat edilen suçların, suça “tahrikten” suça “azmettirmeye” dönüşmesiyle ilgili nitelendirme değişikliğini açıklamaya imkân veren Büyük Dairenin anılan kararındaki tespitlere dayalı herhangi bir hukuki gerekçe sunmamışlardır (bk. yukarıda 222. paragraf). Nitekim başvuran ağır suçlarla itham edilmiş olmasına rağmen, bu suçların temel kurucu unsurlarının mevcut olaylar bakımından bir araya geldiği kanaatine makul olarak varılmaz (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), diğer birçok karar arasında, Yunusova ve Yunusov/Azerbaycan (no. 2), no. 68817/14, § 190, 16 Temmuz 2020).
-
Mahkeme ikinci olarak, başvuranın tutuklanmasına neden olan olaylar ile 20 Eylül 2019 tarihinde yeniden tutukluluğuna karar verilmesi arasında yaklaşık beş yıl geçmiş olmasının, Sözleşme’nin 18. maddesi açısından yaptığı değerlendirme bakımından önemli bir unsur olduğu kanaatine varmaktadır. Hükümetin iddia ettiği gibi, soruşturmaların ilerlemesi, söz konusu tedbirlere başvurulmasını haklı çıkaracak delil unsurlarının elde edilmesini mümkün kılmış olsa da, dava dosyasından, bu olayların hemen ardından harekete geçen adli makamların, söz konusu çağrıları, daha sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının dosyasında atıfta bulunulan 6-8 Ekim 2014 olayları sırasında işlenen şiddet eylemlerine “azmettirme” olarak nitelendirdikleri anlaşılmaktadır. Söz konusu şiddet eylemlerinin failleri olan göstericilerin mahkûm edildiği ağır ceza mahkemesi kararlarında, yetkili mahkemelerin, başvuran ve partisi tarafından yapılan çağrılar ile bu suçlar arasında herhangi bir bağlantı tespit ettiğine dair iddia da bulunmamaktadır. Oysa başvuran yaklaşık sekiz yıldan beri özgürlüğünden yoksundur ve bu sürenin büyük bir kısmı söz konusu olaylarla bağlantılı şüpheler nedeniyle geçmiştir. Bu unsurlar, müdahil tarafların, Türkiye’deki resmi politikaya karşı çıkan çeşitli grupları hedef alan ve baskıcı tedbirleri haklı göstermek için büyük ölçüde aynı olan olayların yeni suçlar olarak yeniden nitelendirilmesine dayanan genel baskı bağlamını vurgulayan argümanlarını destekler niteliktedir.
-
Üçüncü olarak, Mahkeme aşağıdaki hususlara da dikkat etmelidir. Öncelikle, çok sayıda uluslararası metne atıfta bulunan başvuran ve müdahil taraflar, özellikle yürütmenin yargı üzerindeki denetime vurgu yapmaktadırlar (yukarıda 147. paragraf). Ayrıca başvuran, Mahkemenin dikkatini özellikle ülkenin en üst düzey yetkilisi tarafından 9 ve 23 Aralık 2020 tarihlerinde yapılan iki konuşmaya çekmektedir (yukarıda 105-106. paragraflar). Kuşkusuz, Mahkemenin görüşüne göre, Hükümetin atıfta bulunduğu başvuranın lehine verilmiş mahkeme kararları (yukarıda 301. paragraf), tüm ulusal yargı sisteminin bağımsızlığını sorgulamanın aşırı olacağını ve yargı erkinin, yürütme erkinin talimatlarıyla hareket ettiğinin iddia edilemeyeceğini göstermektedir (benzer bir yaklaşım için, bk. Melia/Gürcistan, no. 13668/21, § 139, 7 Eylül 2023). Bu bağlamda, Mahkeme, 20 Eylül 2019 tarihli tutuklama kararının kabul edilmesinden çok sonra ülkenin üst düzey sorumluları tarafından yapılan açıklamaların, tek başına, tutuklanmasının ardında gizli amacın olduğuna dair kanıt teşkil edemeyeceği konusunda Hükümet ile aynı fikirde olabilir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), ibid., § 139).
-
Bununla birlikte, Mahkemenin nazarında, söz konusu konuşmalar ile davanın kronolojisi birlikte ele alındığında, mevcut davayla bazı ilgileri bulunmaktadır. İlk olarak, Mahkeme, Venedik Komisyonunun yargının bağımsızlığına ilişkin tespitlerine atıfta bulunmaktadır (yukarıda 115. paragraf; ayrıca bk. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 434). Bu bağlamda, 9 ve 23 Aralık 2020 tarihli konuşmaların yapıldığı sırada, mevcut dava kapsamında bir yıldan uzun süredir ve Büyük Dairenin incelediği (ibid., § 297) ve mevcut davanın olaylarıyla kısmen bağlantılı olan tutukluluk kapsamında iki yıldan uzun süredir tutuklu bulunan başvuranın, Cumhuriyet savcılığı tarafından hâlâ resmi olarak suçlanmamış olmasını göz ardı edemez. Bununla birlikte, savcılık iddianamesini 30 Aralık 2020 tarihinde, yani yukarıda anılan konuşmalardan kısa bir süre sonra sunmuştur (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Kavala, yukarıda anılan, 229).
-
Dördüncü olarak, yukarıda belirtilen iddianamede, Cumhuriyet savcılığı, başvuranın 2013 ve 2019 yılları arasında bir siyasi partinin eş başkanı olarak çeşitli güncel konularda yaptığı çok sayıda siyasi konuşmaya atıfta bulunmuş (yukarıda 65. paragraf); ancak bu unsurların kendisine yöneltilen suçlamalarla neden ilgili olduğunu belirtmemiştir ki bu da başvuranın iddiasını destekleyecek niteliktedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Kavala, yukarıda anılan, § 230). Mahkemeye göre, bu unsurlardan bahsedilmesi, suçlamanın inandırıcılığına zarar vermekte ve başvuranın, hakkında alınan tedbirlerin, siyasi tartışmanın özgürce yapılmasını kısıtlamak gibi, gizli bir amaç izlediği yönündeki iddiasını doğrulayacak nitelikte olduğu düşünülebilir (ibid., § 224).
-
Dolayısıyla, yukarıdaki koşulların tamamı, yetkililer tarafından alınan tedbirlerin uygunsuz bir şekilde gerekçelendirildiğini ve çoğulculuğu bastırmak ve demokratik toplum kavramının tam kalbinde yer alan siyasi tartışmanın özgürce yapılmasını kısıtlamak gibi gizli bir amaç izlediğini göstermektedir. Bu değerlendirmeler ışığında, Mahkeme, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinden sonra özgürlüğünün kısıtlanmasının Sözleşme’nin 5. maddesinde öngörülenler dışındaki amaçlarla uygulandığı sonucuna varmaktadır.
-
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesi ile bağlantılı olarak 18. maddesi ihlal edilmiştir. 8. SÖZLEŞME’NİN 41 VE 46. MADDELERİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşme’nin 46. Maddesi Hakkında
-
Başvuran, Büyük Dairenin 22 Aralık 2020 tarihli kararında derhal serbest bırakılmasına hükmettiğini hatırlatmakta, ancak yetkililerin, aynı olaylara dayanarak, yeni hukuki nitelendirmelerle tutukluluğunu uzatarak bu yükümlülüğü hiçe saydıklarını düşünmektedir. Yukarıda anılan Ilgar Mammadov kararı (yükümlülüğün yerine getirilmemesine ilişkin dava) ışığında, yargılamaların sona erdirilmesi ve etkilerinin ortadan kaldırılması gerektiğini savunmaktadır. Öte yandan ifade özgürlüğünü kullanması nedeniyle yeni yargılamalara konu olduğunu, bu durumun siyasi haklarını kullanmasını engellediğini ifade etmektedir. Son olarak, Türkiye’de yargı erki üzerindeki sistemik siyasi etkiden şikâyet ederek, Mahkemeden hukuk Devletini etkileyen yapısal sorunların giderilmesine yönelik genel tedbirleri de belirtmesini talep etmektedir.
-
Hükümet, bu iddialara itiraz etmektedir.
-
Mahkeme, 16 Mayıs 2024 tarihli bir kararın ardından, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin, özellikle Türk Ceza Kanunu’nun 214. maddesinin 1. fıkrasına ve 302. maddesine dayanarak başvuranı özgürlüğünden mahrum bırakmaya mahkûm ettiğini gözlemlemektedir (yukarıda 97. paragraf). Bu mahkûmiyet kararı, başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının yasal dayanağında bir değişiklik meydana getirmektedir: Hukuka uygun olarak verilen bir mahkûmiyet kararının ardından gelen tutuklulukla ilgili olarak özgürlükten yoksun bırakma bundan böyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi kapsamına girmektedir ve bu nedenle, esas olarak önceki tutukluluğun hukuka uygunluğu ve gerekçelendirilmesiyle ilgili olan mevcut davanın konusuyla artık doğrudan ilgili değildir. Mahkeme ayrıca, bu karara karşı itiraz yolunun halen açık olması nedeniyle, kararın henüz kesinleşmediğini kaydetmektedir. Sözleşme’nin 46. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Bakanlar Komitesinin 22 Aralık 2020 tarihli kararın icra edilmesini denetlemekle görevli olmaya devam ettiğini ve yargılamanın halen bu organ önünde derdest olduğunu da kaydetmektedir. Mahkeme, bu koşullarda ve başvuranın durumundaki gelişmeler bakımından, bu aşamada, bireysel veya genel tedbirleri belirtmenin kendisine düşmediği kanaatindedir. 2. Sözleşme’nin 41. Maddesi Hakkında
-
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Tazminat
-
Başvuran, 16 Eylül 2021 tarihinde sunduğu görüşlerinde, ayrıntı vermeksizin, tazminat olarak 78.245 avro talep etmektedir. Bununla birlikte, görüşlerine ek olarak, talebini aşağıdaki şekilde detaylandırmış ve açıklamıştır. Avukat olduğunu ve tutuklu olması nedeniyle çalışamadığını hatırlatarak, 32.342,92 Türk lirası (yaklaşık 3.245 avro) talep etmektedir; bu tutarın, eşinin ve iki kızının, ikamet ettiği Diyarbakır’a göre ülkenin en uzak şehirlerinden biri olan Edirne’deki ceza infaz kurumunda kendisini ziyaret etmek için almak zorunda kaldıkları uçak biletlerinin ücretine karşılık geldiğini belirtmektedir. İddiasını desteklemek için uçak biletlerinin faturalarını ibraz etmiştir. Ayrıca, uğradığı söylediği manevi zarar için 100.000 avro talep etmektedir.
-
Hükümet, bu meblağların aşırı olduğu ve Mahkemenin içtihatlarıyla bağdaşmadığı kanaatindedir.
-
Mahkeme öncelikle, maddi zararla ilgili olarak, tespit edilen ihlallerin kendisine zarar verdiğini kanıtlamanın başvuran tarafın görevi olduğu kanaatindedir. Bu amaçla, talebini desteklemek için kanıtlayıcı belgeler sunmalıdır. Bu bağlamda, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında açık bir illiyet bağı kurulmalıdır. Mahkeme, bunlar arasında varsayımsal bir bağlantının yeterli olmadığını belirtmektedir (Bykov/Rusya [BD], no.4378/02, § 110, 10 Mart 2009, ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 219, 27 Haziran 2017).
-
Mevcut davada, Sözleşme’nin ihlal edildiğine ilişkin tespitler esas olarak başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devam etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın yakınlarının, onu ceza infaz kurumunda ziyaret etmek için ödemek zorunda kaldıkları masrafların kesinlikle maddi zarara yol açtığı kanaatindedir. Bu nedenle, başvurana, eşi ve iki kızı tarafından satın alınan uçak biletlerinin değerine tekabül eden 3.245 avronun ödenmesi gerektiği kanaatindedir (bk. aynı anlamda, Selahattin Demirtaş (no. 2), yukarıda anılan, § 448).
-
Manevi zararla ilgili olarak, Mahkeme, tespit ettiği Sözleşme’nin ciddi ve çoklu ihlallerinin ilgili kişide kesin ve kayda değer bir zarara neden olduğu görüşündedir. Hakkaniyete uygun olarak, uğradığı manevi zarar bağlamında ilgiliye 32.500 avro ödenmesine karar vermektedir. 2. Masraf ve Giderler
-
Başvuran, temsilcilerinin Mahkeme önünde yapmış olduklarını söylediği masraf ve giderlerini karşılamak için 58,920 avro talep etmektedir. Talebini desteklemek için, temsilcileriyle imzaladığı sözleşmenin bir kopyasını ve temsilcilerinin bu dava için harcadığı zamanı gösteren bir çizelge -yani B. Molu için 291 saat, M. Karaman için 125 saat ve R. Demir için 75 saat- sunmaktadır. Temsilcileri için saatlik çalışma ücretinin 120 avro olduğunu belirtmektedir. Başvuran ayrıca çeviri ve posta masrafları için 20.869,36 Türk lirası (yaklaşık 2.100 avro) talep etmektedir. Bununla ilgili faturaları sunmaktadır.
-
Hükümet, bu masrafların gerekliliğine itiraz etmekte ve talep edilen meblağın makul olmadığını değerlendirmektedir.
-
Mahkemenin içtihatlarına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin gerçekliğini, gerekliliğini ve makul oranda olduğunu kanıtlaması durumunda, bu masraflar iade edilebilmektedir. Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 41. madde bağlamında sunulan talepler rakamsal olarak belirlenmiş olmalı ve başlıklar altında sıralanmalıdır; aksi takdirde Mahkeme bu talebi kısmen veya tamamen reddedilebilecektir. Temsilciye ödenen ücretin gerçekliği, başvuranın bunları ödemiş olması veya yasal ya da sözleşmeden doğan bir yükümlülük gereğince ödemek zorunda olması halinde tespit edilir. Davanın gerektirdiği avukat sayısı ve faturalanmış tutarlar, Mahkemenin masraf ve giderlerin makul olup olmadığını değerlendirirken dikkate aldığı unsurlardır (Pindo Mulla/İspanya [BD], no.15541/20, § 193, 17 Eylül 2024, yapılan atıflarla birlikte).
-
Mevcut davada Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, ilgiliye, ödenmesi gerekebilecek vergi tutarı hariç olmak üzere, tüm masraflar için 20.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır. 3. Gecikme Faizi
-
Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
- Oy birliğiyle, Mahkemenin, mevcut başvurunun, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinden sonraki tutukluluğuyla ilgili olması sebebiyle, bu başvuruyu incelemek için konu bakımından (ratione materiae) yetkili olduğuna;
- Oy birliğiyle, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki ilk itirazının esasla birleştirilmesine ve bu itirazın reddedilmesine;
- Oy birliğiyle, başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
- Oy birliğiyle, Anayasa Mahkemesi önünde kısa sürede yargısal denetim yapılmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Bire karşı altı oyla, başvuranın bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Bire karşı altı oyla, başvuranın tutukluluk halinin dört yıldan fazla bir süredir devam etmesi için uygun ve yeterli gerekçelerin bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Bire karşı altı oyla, başvuranın ve avukatının soruşturma dosyasına erişiminin mümkün olmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetin esas yönünden ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına;
- Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasıyla bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiğine;
- Bire karşı altı oyla,
a) Davalı Devletin başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
- Bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, maddi tazminat olarak 3.245 avro (üç bin iki yüz kırk beş avro);
- Bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 32.500 avro (otuz iki bin beş yüz avro);
- Başvuran tarafından bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 20.000 avro (yirmi bin avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Oy birliğiyle, adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 8 Temmuz 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Bu kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Hâkim S. Yüksel’in sunmuş olduğu ayrık görüş yer almaktadır.
HÂKİM YÜKSEL’İN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ
-
Anayasa Mahkemesi önünde kısa sürede yargısal denetim yapılmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiği tespitine katılmakla birlikte, bu kararın esas olarak dayandığı Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) ([BD] no. 14305/17) ve Yüksekdağ Şenoğlu ve diğerleri/Türkiye (no. 14332/17 ve diğer 12 başvuru, 8 Kasım 2022) kararlarına ekli muhalefet şerhlerimde ifade ettiğim hukuki görüşleri savunmaya devam ediyor ve meslektaşlarıma tüm saygımla, bu davada Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları (soruşturma dosyasına erişememe) ve 5. maddenin 1. fıkrası ile bağlantılı olarak 18. maddelerinin ihlal edildiği tespitine katılmıyorum.
-
Mahkeme, 22 Aralık 2020 tarihli Büyük Daire kararında, başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların (Kasım 2016), ilgilinin eylemleri - yani özellikle siyasi konuşmaları ve bazı yasal toplantılara katılımı - ile tutuklanmasına neden olan suçlar arasında açık bir bağlantı kurabilecek delil unsurları içermediği değerlendirmesinde bulunmuştur (Büyük Daire kararının 327 ve 338. paragrafları). Mevcut davanın konusu, başvuranın 20 Eylül 2019 tarihinde, esasen, diğerlerinin yanı sıra, HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından ve başvuranın konuşmalarında yapılan çağrılar sonrasında yaşanan (bk. kararın 216. paragrafı) 6-8 Ekim 2014 olaylarına ve bu olaylar sırasında işlenen şiddet eylemlerine ilişkin delil unsurlarına dayanan suçlar (Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesi ve 214. maddesinin 3. fıkrası) şüphesiyle tutuklanmasıdır. Bundan dolayı, Büyük Dairenin değerlendirmesine sunulan 6-8 Ekim olaylarıyla bağlantılı faaliyetler, şimdi mevcut davanın değerlendirilmesi için temel olgusal zemini oluşturmaktadır. Bu örtüşmenin mevcut kararın kendisinde de bulunduğu kabul edilmektedir (bk. kararın 229. paragrafı).
-
Demirtaş/Türkiye (no. 2) davasındaki muhalefet şerhimde belirtmiş olduğum argümanlara ek olarak, Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan davayla ilgili olarak, Sözleşme’nin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 18. madde uyarınca, alınan tedbirlerin gizli bir amaç güttüğüne dair yargıyı kabul etmenin sorunlu olduğunu düşündüğümü vurgulamalıyım. Davanın halen ulusal mahkemeler önünde derdest olması sebebiyle, ikincillik ilkesi uyarınca bu mahkemelerin yetkisine başvurmak ihtiyatlı bir tutum olabilir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.