CASE OF ALTINKAYNAK AND OTHERS v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALTINKAYNAK VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
(Başvuru No: 12541/06)
KARAR
STRAZBURG
15 Ocak 2019
KESİNLEŞME TARİHİ
09 Eylül 2019
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşmiş olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Altınkaynak ve diğerleri/Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Paul Lemmens,
Işıl Karakaş,
Julia Laffranque,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 4 Aralık 2018 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakereler sonucunda, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan altı kişi (“başvuranlar”) tarafından, 22 Mart 2006 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapılan bir başvuru (başvuru no: 12541/06) bulunmaktadır. Başvuranlardan Erkin Altınkaynak, 1963; Meral Altınkaynak, 1965; Sibel Sahlimov, 1978; Hüsnü Bostan, 1978; Volkan Ataalp, 1969 ve Sahire Melek Jones, 1958 doğumludur. Başvuran Erkin Altınkaynak’ın 8 Haziran 2016 tarihinde vefat etmiş olması sebebiyle, bu başvuranın eşi ve ikinci başvuran olan Meral Altınkaynak, Mahkeme önündeki yargılamayı vefat eden eşi adına devam ettirmektedir.
-
Başvuranlar, Mahkeme önünde Viyana Barosuna bağlı Avukatlar R. Kiska ve R. Clarke ile İstanbul Barosuna bağlı Avukat M. Cano tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuranlar, Mahkeme önünde özellikle ulusal mahkemelerin başvuranların vakıflarının resmi olarak tescilini reddetmesi sebebiyle, Sözleşme’nin 9, 11, 17, 18 ve 14. maddelerini ihlal ettiğini iddia etmişlerdir
-
Başvuru, 20 Ocak 2011 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
Erkin Altınkaynak (serbest çalışan), Meral Altınkaynak (mimar), Sibel Sahlimov (genel sigorta acentesi), Hüsnü Bostan (serbest çalışan), Volkan Ataalp (mütercim) ve Sahire Melek Jones (turizm acentesi) olmak üzere başvuranlar, 29 Eylül 2004 tarihli resmi bir belgeyle, Türkiye Yedinci Gün Adventistleri Vakfı (“Vakıf”) adını verdikleri ve merkezi İstanbul’da bulunan vakfı kurmuşlardır.
-
Vakıf senedinin 3. maddesinde, vakfın gerek Türk uyruğunda ve gerekse yabancı uyrukta olsun, Türkiye’de ikamet eden Hristiyanlığın Yedinci Gün Adventistleri inancına mensup olan kişilerin ibadet ihtiyaçlarının karşılanması amacını taşıdığı bildirilmiştir. Vakıf senedinin 4. maddesinde, vakfın özel amaçları yani özellikle “ibadet evlerine” hizmet eden bina yapımı ve bakımı, ibadet evlerinde dini uygulamaların şekillerini belirleme ve gerektiği takdirde din görevlilerinin eğitimini sağlama, ibadet evlerinde kütüphane oluşturma ve bilgilendirme toplantısı ya da konferans düzenlenmesi ile gazete, dergi, ses veya video CD’lerinin yayınlanması ve radyo veya televizyon programları yayımlanması yoluyla inanan kişileri ve kamuoyunu bilgilendirme amaçları bildirilmiştir.
-
Başvuranlar, 1 Ekim 2004 tarihinde, vakfın tescili talebiyle Beyoğlu ilk derece mahkemesine (“mahkeme”) başvurmuşlardır. Başvuranlar bu bağlamda, Birleşmiş Milletler sözleşmelerini, Sözleşme ile korunan hak ve özgürlükleri, Anayasa’yı, ulusal mevzuatı ve laiklik ilkesini ileri sürmüşlerdir. Vakıf senedi de bu başvuruya eklenmiştir.
-
Vakıflar Genel Müdürlüğü, Türkiye’de vakıfların teftişinden sorumlu makam sıfatıyla davaya müdahil olarak, “Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesinin 4. fıkrasının, bir vakfın dini alanda kurumsallaşmasını engellediğini” belirtmiş ve mahkemeden vakfın tescilini reddetmesini talep etmiştir.
-
Mahkeme, 25 Kasım 2004 tarihli bir kararla, vakıf kuruluş senedinden anlaşıldığı üzere vakfın amacının Yedinci Gün Adventistleri inancına mensup kişilerin dini ihtiyaçlarını karşılamak olduğu ve bu amacın, belirli bir cemaatin üyelerini destekleme amacı güden vakıfların kurulmasını yasaklayan Medeni Kanunu’nun 101. maddesinin 4. fıkrasının hükümlerine aykırı olduğu kanaatine vararak, söz konusu talebi reddetmiştir.
-
Başvuranlar, 24 Aralık 2004 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar duruşma sırasında, İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı örneğini dayanak göstererek, vakfın resmi olarak tescil edilmesi için iddialarını ileri sürmüşlerdir.
-
Yargıtay, 5 Nisan 2005 tarihli kararıyla, temyiz edilen kararı onamıştır. Yargıtay, kararının gerekçe kısmında özellikle aşağıda belirtilen hususları belirtmiştir:
“ (...) Anayasa ile ortaya koyulan normlar çerçevesinde, herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir (10. madde) ve herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir (24. madde). Bu durumda, vakıf kurma özgürlüğü, sadece kamu güvenliğinin sağlanması, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması ile başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması adına ve sadece kanunla sınırlanabilir (33. madde). Dolayısıyla Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesinin 4. fıkrası hükümleri, Anayasa ile belirlenen sınırlamalar ışığında yorumlanmalıdır (14. madde). Türkiye’de yaşayan Yedinci Gün Adventistleri inancına mensup kişilerin, Anayasa ile güvence altına alınmış bulunan dini inanç ve ibadet hak ve hürriyetlerini kullanabilmeleri bakımından -gerektiğinde vakıf kurmak yoluyla- kendi ibadet yerlerini (somut olayda dua evlerini) yapmaları ve yaptırmaları, din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde eğitsel, sosyal ve kültürel açıdan gerekli çalışma ve faaliyetlerde bulunmaları konusunda yasal bir engel yoktur. Nitekim daha önce kurulmuş olup davacı tarafça örnek gösterilen ‘İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı’nın’ kuruluş senedinde yazılı olan amaçlar tamamen yukarıda belirtilen niteliktedir ve dolayısıyla, mahkemece tescil edilerek tüzel kişilik kazanmışlardır.
Oysa, mahkeme önünde tescili istenen ‘[Türkiye] Yedinci Gün Adventistleri Vakfı’nın kuruluş senedinde yazılı olan amaç, yukarıda gösterilen örneklerden farklı olup, münhasıran Yedinci Gün Adventistleri cemaatine mensup kişileri destekler niteliktedir. Yukarıda belirtildiği üzere, senedin “Vakfın Amacı” başlığını taşıyan 3. maddesinde, [vakfın amacının] ‘Yedinci Gün Adventistleri inancına mensup olan Türk vatandaşlarının ve Türkiye’de ikamet eden veya Türkiye’de geçici olarak bulunan aynı inançtaki yabancıların dini ihtiyaçlarını karşılamak olduğu’ belirtilmiştir. [Bu madde] vakfın amacının belli bir cemaati (münhasıran Yedinci Gün Adventisleri inancında olan kişileri) desteklemek olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesinin 4. fıkrası ile Türk Medeni Kanunu’nun hükümlerine Göre Kurulan Vakıflar Hakkında Tüzüğün 6. maddesi hükmünce bir vakfın tesciline karar verilebilmesi için, bu maddelerde belirtilen yasaklayıcı unsurlardan hiç birinin gerçekleşmemiş olması açık ve kesin bir zorunluluk olup, kamu düzeni ve kamu yararını gözeterek düzenlenmiş bu hükümler buyurucu niteliktedir. (...) ”
-
Başvuranlara 7 Ekim 2005 tarihinde tebliğ edilen 15 Eylül 2005 tarihli kararla, Yargıtay, ilgililer tarafından sunulan karar düzeltme talebini reddetmiştir.
-
Başvuranlar, 2 Aralık 2005 tarihinde, Yargıtay’dan, vakıfların tescili konusundaki içtihatların birleştirilmesi talebinde bulunmuşlardır. Başvuranlar, taleplerine dayanak olarak, Yargıtay’ın 16 Mayıs 2000 tarihli kararıyla ilk derece mahkemesinin İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı’nın tescil talebini kabul eden kararını onadığını belirtmişlerdir. Başvuranlar, kendilerine göre, vakıf senedinin 3 ve 4. maddelerinden anlaşıldığı şekliyle bu hedeflere ulaşmak için öngörülen amaç ve faaliyetlerin, İstanbul Protestan Kilisesi’nin amaç ve faaliyetleriyle çok benzer olması sebebiyle, vakıflarının tescilinin reddedilmesinin, Yargıtay’ın bu kararıyla açıkça çeliştiğini iddia etmişlerdir.
-
Yargıtay, 13 Şubat 2006 tarihinde, konu hakkında bir içtihat birleştirme işlemine gerek olmadığına karar vermiştir. Bu karar 25 Şubat 2006 tarihinde başvuranlara tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
-
Mahkeme, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sistemlerinde vakıfların durumuna tarihsel bir bakış için Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı/Türkiye (No. 34478/97, §§ 23-30, 9 Ocak 2007 (özetler)) kararına atıfta bulunmaktadır.
-
Türk Hukukunda vakıf, kâr amacı gütmeyen kuruluş ve kamu menfaatine ilişkin belirli bir hizmetin yerine getirilmesi için mülklerin, hakların veya kaynakların bağışlanması anlamına gelmektedir. Bu amaçla bir tüzel kişilik oluşturulur ve söz konusu mülk, hak veya kaynaklar vakıf tarafından doğrudan yönetildiğinde, bu durum vakıf senediyle onaylanmalıdır (Türk Medeni Kanunu’nun 101‑117. maddeleri).
-
En az bir yıl süreyle faaliyette bulunmuş bir vakıf, ancak kamu menfaatine ilişkin konularda faaliyette bulunmayı veya Devlet adına ve Devlet yerine bir kamu hizmetini gerçekleştirmeyi amaç edinmesi durumunda vergi ödemekten muaf tutulabilir.
-
Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesinin 4. fıkrasına göre, Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen niteliklerine ve Anayasa’nın temel ilkelerine, hukuka, ahlâka, milli birliğe ve milli menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuranlar, Sözleşme’nin 11. maddesi ile 9, 14, 17 ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Mahkeme, başvuranların bütün şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 11. maddesine ilişkin şikâyete bağlı olarak değerlendirilebileceğini gözlemlemektedir. Nitekim ilgililer, ulusal mahkemeler tarafından vakıflarının tescilinin reddedilmesi sebebiyle, dernek kurma özgürlüklerinin ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. Mahkeme, başvurunun yalnızca Sözleşme’nin 11. maddesi açısından incelenmesine karar vermiştir, söz konusu hükmün somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“ 1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. (...)
- Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde (...) kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması (...) veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. (...) ”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
- Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
-
Tarafların İddiaları
-
Başvuranlar, dernek kurma özgürlüklerinin, dini inanç özgürlüklerine bağlı olması sebebiyle, kısıtlayıcı bir yoruma tabi tutulmaması gerektiği kanaatindedirler. Başvuranlar, ulusal makamların, vakıflarının tescil edilmesini reddederek, Yedinci Gün Adventistleri’ne inananları, dini gereklerini toplu şekilde icra etme imkânından yoksun bıraktıklarını ve İslâm dinine inananlar ve Lozan Antlaşması ile tanınan gayrimüslim azınlıklar için aynı durumun söz konusu olmadığını değerlendirmektedirler. Hâlbuki başvuranlara göre, Yedinci Gün Adventist Kilisesi, 19. yüzyılda kurulmuş, Dünya çapında 16 milyondan fazla üyesi bulunan ve (58 üniversite ile) eğitim ve (120 hastane ile) sağlık alanlarında aktif olarak çalışan saygıdeğer bir “Hristiyan cemaatidir”. Başvuranlar ayrıca, kendilerine göre İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı’na verilen tescil izni ile Türkiye Yedinci Gün Adventist Kilisesi’nin tescil talebinin reddi arasında bulunan uyumsuzluk bakımından ulusal mevzuatın, öngörülebilirlikten yoksun olduğunu ve dolayısıyla, benzer ifadelerle yazılan vakıf senetlerine göre, iki vakfın da kendi inançları karşısında tamamen benzer amaçlar taşıdığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar diğer taraftan, kendilerine göre Adventist Kilisesi’nin her türlü kökten dinci yaklaşımdan uzak olması sebebiyle, tescil taleplerinin reddedilmesinin herhangi bir meşru amaca dayandığını kabul etmemektedirler. Başvuranlar, Mahkeme’nin Özbek ve diğerleri/Türkiye (No. 35570/02, 6 Ekim 2009) davasında Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmasına sebep olanlarla benzer gerekçelerle, vakıflarının tescil edilmesine ilişkin talebin reddedilmesinin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını ileri sürmektedirler.
-
Hükümet, vakfın tesciline ilişkin talebin reddedilmesinin, belirli bir cemaatin üyelerini destekleme amacını taşıyan vakıfların kurulmasını yasaklayan Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesinin 4. fıkrasında öngörüldüğünü ileri sürmektedir. Hükümete göre, bu tedbir kamu düzeninin korunması ve başkasının haklarının korunması gibi meşru amaçlar taşımaktadır. Hükümet ayrıca, söz konusu talebin reddedilmesinin, vakfın izlemek istediği amaçların tamamına karşı yöneltilen genel ve mutlak bir tedbir olmadığını belirtmektedir. Bununla birlikte Hükümet, vakıf senedinde yer alan ihtilaf konusu maddenin değiştirilmiş olması durumunda vakfın tescil edilebileceğini, ancak başvuranların, dava hakkında kararlarını vermeden önce ulusal mahkemelerden, kendilerine söz konusu maddeyi değiştirme imkânının verilmesini talep etmediklerini belirtmektedir. Hükümet, Türk Medeni Kanunu’nun 107. maddesi gereğince, ulusal mahkemelerin sadece vakfın tescili için açılan dava sırasında ortaya çıkan ikincil eksiklikleri düzeltebileceklerini eklemektedir. Hükümet, vakfın senedinde mevzuata riayet edilmesiyle ilgili olarak gözlemlenen bir uygunsuzluğun, ikincil bir eksikliği teşkil etmediğini ve dolayısıyla, ulusal mahkemelerin bu eksikliği, vakfın tescili amacıyla açılan dava sırasında düzeltemeyeceklerini ileri sürmektedir. Son olarak Hükümete göre, ulusal mahkemeler, vakfın belirli bir cemaati, yani sadece Yedinci Gün Adventistleri inancına mensup olanları destekleme amacının bulunduğu gerekçesiyle, tescil edilmesini reddederek, Sözleşme’nin 14. maddesiyle birlikte 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında demokratik bir toplumda gerekli olanı belirlemek için kendilerine verilen takdir yetkisini aşmamışlardır.
-
Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Müdahalenin Bulunup Bulunmadığı Hakkında
- Mahkeme de, taraflar gibi, başvuranların vakfın tescil edilmesine ilişkin talebinin reddedilmesinin, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında başvuranların dernek kurma hakkına bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir. Başvuranlar, Türkiye’deki Adventist Kilisesi’nin dini faaliyetlerini desteklemek için bir dernek kurma imkanına sahip olsalar bile, bu dernek, kamu menfaatine hizmet eden bir mülkü yönetmek için bir vakıf kadar çok imkân ve araca sahip olamazdı.
Mahkeme, daha önce ulusal hukukta, bir vakfın hukuki statüsünün bir derneğinkinden farklı olduğunu ve başka hak ve yükümlülükleri bulunduğunu kaydetmiştir (yukarıda anılan Özbek, § 38). Nitekim, bir vakıf, kurucuları tarafından sağlanan mülkünü verimli hale getirmek amacıyla her türlü ekonomik faaliyette bulunabilse de, bir dernek, belirli bir amaç için ve ancak istisnai olarak bağış toplayabilir.
b) Müdahalenin Kanunla Öngörülüp Öngörülmediği Hakkında
-
Mahkeme, tarafların bu konuyla ilgili olarak anlaşmazlık içerisinde olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, “kanunla öngörülen” ifadesinin, öncelikle, ihtilaf konusu tedbirin ulusal hukukta bir dayanağı olduğunu belirttiğini, ancak bu ifadenin aynı zamanda söz konusu kanunun niteliğiyle de ilgili olduğunu hatırlatmaktadır: Bu ifade, ilgili kişilere, -gerektiği takdirde açık tavsiyelerde bulunmak suretiyle- kanunun erişilebilir olmasını ve belirli bir eylemden kaynaklanabilecek sonuçları dava koşullarında makul bir dereceye kadar öngörmelerine ve davranışlarını düzenlemelerine imkân verecek kadar kesin bir açıklamada bulunulmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla bu ifade, özellikle, ulusal mevzuatın, kamu makamlarına, hangi koşullarda ve hangi şartlar altında, Sözleşme tarafından korunan hakları etkileyen tedbirlere başvurma yetkisi verdiğini herkese yeterli şekilde belirtmek için oldukça açık ifadeler kullanmasını gerektirmektedir (örneğin bk. Sanoma Uitgevers B.V./Hollanda [BD], No. 38224/03, § 81, 14 Eylül 2010 ve Fernández Martínez/İspanya [BD], No. 56030/07, § 117, AİHM 2014 (özetler)).
-
Mahkeme, yetkili makamlara göre, somut olayda Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesinin 4. fıkrasının mevcut duruma uygulanabileceğini, başvuranlar için erişilebilir olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla başvuranların iddia ettiği gibi, mevcut davada ulusal hukuk mahkemeleri tarafından yorumlandığı şekliyle belirli bir cemaatin üyelerini destekleme yasağının kapsamının, söz konusu hukuk normlarının öngörülebilirliğini kısıtlayıp kısıtlayamayacağının tespit edilmesi gerekmektedir.
-
Mahkeme, ayrıca vakıf senetlerinin bu kadar benzer ifadelerle yazılmış olmalarına rağmen İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı’na verilen tescil izni ile Türkiye Yedinci Gün Adventistleri Vakfı’nın tescil talebinin reddi arasındaki muamele farklılığını dikkate alarak, tescil taleplerinin reddedilmesinin, başvuru sahipleri açısından öngörülebilirlik konusunda ciddi şüpheler ortaya çıkabileceği kanaatindedir. Bununla birlikte Mahkeme, müdahalenin gerekliliği hakkında vardığı sonuç dikkate alındığında (bk. aşağıdaki 41. paragraf), bu sorunun incelenmesine gerek olmadığına hükmetmektedir.
c) Müdahalenin “Meşru Amacı” Hakkında
- Mahkeme, ihtiyaç sahibi kişilere yapılan sosyal ve insani yardımlarda her türlü ayrımcılığı yasaklayan yasal hükümlerin, kamu düzeninin korunması ve başkasının haklarının korunması meşru amaçlarını taşıdığını kabul edebilir. Bununla birlikte somut olayda durumun böyle olup olmadığı hususu, aşağıda, bu türden bir tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı başlığı altında incelenecektir.
d) Müdahalenin “Demokratik Bir Toplumda Gerekliliği” Hakkında
i. Genel İlkeler
- Mahkeme, dernek kurma özgürlüğüyle ilgili olarak, tamamen somut olayla ilgili içtihadına atıfta bulunarak (Gorzelik ve diğerleri/Polonya [BD], No. 44158/98, §§ 92-93, AİHM 2004 ve bu kararda atıfta bulunulan içtihatlar), Sözleşme’nin 11. maddesinde açıklanan hakkın, vakıf kurma hakkını da içerdiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Özbek ve diğerleri, § 34). Bir vakfın kurulması durumunda, vatandaşlar için kamu menfaati alanında müştereken hareket etmek amacıyla vakfın hizmetine ayrılmış bir mülkle donatılmış tüzel bir kişilik oluşturma imkânı, dernek kurma özgürlüğünün en önemli yönlerini teşkil etmektedir, aksi halde bu hakkın hiçbir anlamı olmazdı (Sidiropoulos ve diğerleri/Yunanistan 10 Temmuz 1998, § 40, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV).
- Çoğulcu Demokrasi ve Sözleşme’nin 11. Maddesi Tarafından Korunan Oluşumlar
-
Mahkeme, demokrasinin şüphesiz Avrupa kamu düzeninin temel bir unsurunu teşkil ettiğini ve Sözleşme’nin öngördüğü ve Sözleşme ile uyumlu olan tek siyasi model olduğunu yeniden hatırlatmaktadır. Bu nedenle, Sözleşme’nin 8, 9, 10 ve 11. maddelerinin, “demokratik bir toplumda gerekli olma” kıstasına ayrılan hakların kullanımına yapılan müdahalelerin değerlendirilmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla bu haklardan birine müdahale edilmesini haklı gösterebilecek tek gereklilik şekli, “demokratik toplum” tarafından talep edilebilecek olandır (Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve diğerleri/Türkiye, 30 Ocak 1998, § 45, Derleme 1998-I ve yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri, § 89).
-
Mahkeme, “demokratik bir toplumun” özellikleri arasında, çoğulculuğa, hoşgörüye ve açık fikirliliğe ayrı bir önem yüklemektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamında, siyasi partiler gibi, özellikle kültürel ve manevi mirasın koruması, sosyal ve ekonomik farklı amaçların izlenmesi, bir dinin bildirilmesi ve öğretilmesi, etnik bir kimliğin araştırılması veya bir azınlık inancının ifade edilmesi gibi çeşitli amaçlarla kurulmuş dernek ve vakıfların demokrasinin iyi işlemesi için önemli olduklarını yeniden vurgulamaktadır. Nitekim, çoğulculuk da, kültürel örflerin, etnik ve kültürel kimliklerin, dini inançların, sanatsal, edebi ve sosyo-ekonomik düşünce ve kavramların tanınmasına ve bunların çeşitliliğine ve dinamiklerine gerçek anlamda saygı duyulmasına dayanmaktadır. Sivil toplumun doğru şekilde işlemesi durumunda, vatandaşların, başka kişilerle bir araya gelebilecekleri ve müşterek amaçlar güdebilecekleri dernekler aracılığıyla, demokratik sürece geniş ölçüde katılım sağlaması tamamen doğaldır (yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri, §§ 90‑92).
- Sınırlamalar Getirme İmkânı ve Mahkeme’nin Denetimi
-
Sözleşme’nin 11. maddesi açısından, Devletler, mevzuat tarafından belirlenen, bir vakıf da dâhil olmak üzere, siyasi veya sosyal bir oluşumun, özellikle Sözleşme tarafından korunan değerlere zarar veren bir amacın gerçekleştirilmesine odaklanmasını önlemeye çalışan kurallarla, bir derneğin amacı ve faaliyetlerinin birbirine uygunluğunu izleme hakkına sahiptir.
-
Bununla birlikte Devletler, bu hakkı, Sözleşme bağlamında yükümlülüklerine uygun şekilde kullanmalıdırlar ve değerlendirmeleri Mahkeme’nin kontrolüne tabidir. Ayrıca Sözleşme’nin 11. maddesinde öngörülen istisnalar, sadece dernek kurma özgürlüğüne getirilen kısıtlamaları haklı gösterebilecek ikna edici ve zorunlu gerekçelerle, dar bir şekilde yorumlanmalıdır. Mahkeme, denetimini uygularken, kendisini yetkili ulusal mahkemelerin yerine koymakla değil, bu mahkemelerin takdir yetkileri uyarınca verdikleri kararları Sözleşme’nin 11. maddesi açısından denetlemekle görevlidir. Mahkemenin davalı Devletin bu takdir yetkisini iyi niyetle, özenle ve makul şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla yetinmesi gerektiği sonucuna varılamaz: Mahkemenin ihtilaf konusu müdahalenin, zorunlu bir sosyal ihtiyaca cevap verip vermediğini, izlenen meşru amaçla orantılı olup olmadığını ve ulusal makamlar tarafından ileri sürülen gerekçelerin, müdahaleyi haklı göstermek için “uygun ve yeterli” olup olmadığını belirlemek için davanın tamamını göz önünde bulundurarak bu müdahaleyi değerlendirmesi gerekmektedir. Bu sebeple Mahkeme, ulusal makamların, ilgili olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayanarak, Sözleşme’nin 11. maddesiyle korunan ilkelere uygun kuralları uyguladığına ikna olmalıdır (yukarıda anılan Gorzelik ve diğerleri, §§ 94-96 ve Magyar Keresztény Mennonita Egyház ve diğerleri/Macaristan, No. 70945/11, 23611/12, 26998/12, 41150/12, 41155/12, 41463/12, 41553/12, 54977/12 ve 56581/12, §§ 78-80, AİHM 2014 (özetler)).
ii. Yukarıda Anılan İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
-
Mahkeme, somut olayda ihtilaf konusu tedbirin yani başvuranların vakfın tescil edilmesine ilişkin taleplerinin reddedilmesinin, “zorunlu bir sosyal ihtiyaca” cevap verip vermediğini ve izlenen meşru amaçla orantılı olup olmadığını inceleyecektir.
-
Mahkeme, öncelikle söz konusu vakıf senedinin 4. maddesinde, Adventist inancına mensup kişilerin dini faaliyetlerini içeren vakfın özel amaçlarının sıralandığını, yani özellikle ibadet yerlerinin inşa edilmesi ve bu yerlerin bakımı, ibadet şekillerinin belirlenmesi, eğitimler düzenlenmesi, kütüphane oluşturulması, kitap basımı ve radyo ve televizyon yayınlarının gerçekleştirilmesi amaçlarının yer aldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, vakıf senedinin 4. maddesinde belirtilenler dışında vakıf tarafından, herhangi başka bir faaliyetin, üstü kapalı olarak bile öngörülmediğini kaydetmektedir. Mahkemeye göre, vakıf senedinden, 3. maddede Adventist inancına mensup olan kişilerin “dini ihtiyaçları” ifadesiyle,
ortak bir sıfatın veya 4. maddede açıkça belirtilen özel amaçların soyut genel niteliğinin belirtildiği açıkça anlaşılmaktadır. -
Hâlbuki ulusal mahkemelerin vakfın ihtilaf konusu amaçlarına ilişkin tespitleri, hem bir çelişki hem de bir belirsizlik teşkil etmektedir. Nitekim, öncelikle bir taraftan dini bir inanca mensup kişilerin, gerektiği takdirde vakıflar kurarak, inançlarına ilişkin ibadetleri toplu şekilde düzenleme özgürlüğüne sahip oldukları ve diğer taraftan bir vakfın üyelerinin dini ihtiyaçlarını karşılama amacıyla kurulamayacağı kanaatine varılması çelişkilidir.
-
İkinci olarak, Mahkeme, söz konusu tedbirlerin belirsiz niteliğiyle ilgili olarak, ulusal mahkemelerin, Adventist inancına mensup olan kişilerin “dini ihtiyaçları” ifadesini, bir vakfın, yalnızca ayrımcılığın yasal olarak yasaklanması bakımından kullanamayacağı “belirli bir cemaatin menfaatleri” ifadeleriyle eşdeğer tuttuğunu tespit etmektedir. Bu türden bir eşleştirme, belirli bir inancın mensuplarının toplu ibadetine bağlı ihtiyaçlarının karşılanması ile ait oldukları cemaatlerin yardımına ihtiyaç duyan kişilere yardım ederek veya etmeyerek ayrımcılık yapılması arasında karışıklık yaratmaktadır.
-
Mahkeme, belirli bir kilisenin dini faaliyetlerini finansal olarak desteklemek amacı bulunan bir vakfın, tanıma göre, aslında diğer dinlere veya inançlara mensup kişilerin dini ihtiyaçlarını karşılama amacı güdemeyeceği kanaatindedir. Ulusal mevzuatın hükümlerini, somut olayda olduğu gibi, aksi yönde bir sonuca ulaşmak için yorumlamak, belirli bir inancın toplu ibadetini finansal olarak üstlenme amacı bulunan vakıfları basitçe ve açıkça yasaklamak anlamına gelmektedir.
-
Mahkeme, ilgili iç hukuk hükmüyle, yani Türk Medeni Kanunu’nun 101. maddesinin 4. fıkrasında açıklanan ilkenin, bu şekliyle, Sözleşme’nin 11 ve 14. maddeleri açısından herhangi bir sorun teşkil etmediğini kaydetmektedir: Sözleşmeci bir Devlet’te, kamu menfaati bulunan hizmetlerin veya sosyal ya da insani yardımların, ihtiyaç sahibi kişilere verilmesinin, ancak bu kişilerin belirli bir cemaate mensup olmadıkları gerekçesiyle reddedilememesi tamamen meşrudur. Buna karşın Mahkeme, bu ilkeden makul olarak, ihtiyaç sahibi kişilerin, belirli bir cemaatin üyesi olarak değerlendirildiği gerekçesiyle, bu hizmet veya yardımlardan faydalanamayacakları anlamının çıkarılamayacağı kanaatindedir. Hâlbuki ulusal makamların mevcut davada varmış oldukları sonuçların bu türden bir anlamlandırmaya dayanması sebebiyle, bu sonuçlar, vakfa hukuki bir kişilik verilmesinin reddedilmesi için ilgili veya yeterli gerekçeler teşkil etmemektedir.
-
Diğer taraftan Mahkeme, Yargıtay’ın, başvuranlara, vakıf senedini, kendi yorumuna uygun hale getirmeleri amacıyla değiştirebilmeleri için süre tanımadığını kaydetmektedir. Bu sebeple Mahkeme, başvuranlar açıkça bu türden bir talepte bulunmuş olsalar bile, Hükümetin de belirttiği gibi, söz konusu uygunsuzluğun ikincil nitelikli olmaması sebebiyle, düzeltilemeyeceği gerekçesiyle, bu talebin reddedilmiş olacağını gözlemlemektedir. Her hâlükârda, Mahkemeye göre, başvuranların dini ibadetlerini toplu olarak uygulamalarına finansal olarak katkıda bulunması amacıyla kurmaya çalıştıkları vakfın, hukuki bir kişilik elde etmesine izin verilmediğinin tespit edilmesi yeterlidir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Özbek ve diğerleri, § 37).
-
Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, ihtilaf konusu tedbirin zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılamadığı, her hâlükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
- Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokolleri’nin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
-
Başvuranlar, maddi zarar karşılığında, özellikle vakfın kurulması sebebiyle, özellikle doğan noter masrafları için 2.724 avro (EUR) talep etmektedirler. Öte yandan, başvuranların her biri, manevi zararları karşılığında 500 avro talep etmektedir.
-
Hükümet, bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
-
Mahkeme, kendisine sunulan belgeleri dikkate alarak, başvuranların maddi zararları karşılığında, başvuranlara, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere toplam 2.724 avro ödenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
Diğer taraftan Mahkeme, tespit edilen ihlalin niteliği bakımından, hakkaniyete uygun olarak, manevi zararları karşılığında başvuranlara, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere müştereken 3.000 avro ödenmesi gerektiği kanaatindedir.
B. Masraf ve Giderler
-
Başvuranlar ayrıca, ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde yürütülen yargılamalar sırasında yapmış oldukları masraf ve giderler karşılığında 28.272 avro (EUR) talep etmektedirler.
-
Hükümet, bu miktara karşı çıkmaktadır.
-
Mahkeme içtihatlarına göre, bir başvurana masraf ve giderlerin geri ödenebilmesi için, başvuranın söz konusu masraf ve giderlerin fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve talep ettiği miktarın makul bir nitelikte olması gerekmektedir. Mahkeme, somut olayda elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, başvuranlara bütün masraflar bağlamında, müştereken 3.000 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmektedir.
C. Gecikme Faizi
- Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,
-
Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine,
-
a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara müştereken, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere,
i. Maddi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.724 avro (iki bin yedi yüz yirmi dört avro) ödenmesine;
ii. Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 3.000 avro (üç bin avro) ödenmesine;
iii. Masraf ve giderler karşılığında, başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 3.000 avro (üç bin avro) ödenmesine,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmine taleplerinin reddedilmesine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 15 Ocak 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.