CASE OF AYDOĞAN AND DARA RADYO TELEVIZYON YAYINCILIK ANONIM ŞIRKETI v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

AYDOĞAN VE DARA RADYO TELEVİZYON YAYINCILIK ANONİM ŞİRKETİ / TÜRKİYE

(Başvuru no. 12261/06)

KARAR

STRAZBURG

13 Şubat 2018

İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullara göre kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

Aydoğan ve Dara Radyo Televizyon Yayıncılık Anonim Şirketi/Türkiye davasında,

Başkan

Robert Spano,

Yargıçlar
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ("İkinci Bölüm"), Daire olarak toplanarak, 16 Ocak 2018 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (12261/06 No.lu) davanın temelinde, T.C. vatandaşı olan Türkan Aydoğan ("ilk başvuran") ve Türk kanununa göre kurulan anonim bir şirket olan DARA Radyo-Televizyon Yayıncılık Anonim Şirketi ("başvuran şirket"), 13 Mart 2006 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru bulunmaktadır.

  2. Başvuranlar, Diyarbakır Barosu’na bağlı olan Avukat M. Taşkıran tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ("Hükümet"), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

  3. Özellikle, başvuranlar görsel-işitsel yayın hakkında izin taleplerinin reddedilmesinin, ifade özgürlüğü haklarının haksız yere ihlal edildiğini iddia etmektedirler.

  4. Başvuru, 21 Mart 2011 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiştir.

OLAY

I. DAVANIN KOŞULLARI

5. 1962 doğumlu olan Mardin’de ikâmet eden ilk başvuran Türkan Aydoğan, merkezinin Mardin’de (Türkiye) bulunduğu görsel-işitsel yayın şirketi olan başvuran şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı’dır.

  1. Davanın koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilmektedir.

  2. Başvuran şirket, 24 Ocak 2000 tarihinde, yayın iznini elde etmek için Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ("RTÜK") nezdinde, 8893 referans numarası altında kayıt olmuştur. Ayrıca başvuran şirket, potansiyel olarak birkaç milyon izleyicinin bulunduğu bir piyasada öncü bir konumdan yararlanmak için televizyon programlarını Kürtçe yayınlama niyetinde olmuştur.

  3. Ayrıca başvuran şirket, 23 Şubat 2000 tarihinde, Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanlığı nezdinde (“Güvenlik İşleri Başkanlığı”) yayın iznini elde etmek için daha önce gereken ortakları ve yöneticileri için ulusal güvenlik sertifikası talebinde bulunmuştur.

  4. Başvuran şirketin ulusal güvenlik açısından güvenirliğinin değerlendirilmesinin ardından, Güvenlik İşleri Başkanlığı 22 Ağustos 2000 tarihli bir yazıyla, başvuran şirketinin talebinin incelendiği ve yönetim kurulunun üç üyesini yani Yönetim Kurulu Başkanı Türkan Aydoğan, Yayın Yönetmeni ve Mardin Barosu’na bağlı olan Avukat A.K. ve Güvenlik Kurulu Üyesi olan ve Yerel Yönetimin Spor Kulübü Başkanı M.İ.B.’in değiştirilmesi halinde, 11 Eylül 2000 tarihinden önce yeniden bir incelemenin yapılacağı konusunda bilgilendirmiştir.

  5. Başvuran şirket, 11 Eylül 2000 tarihinde, yukarıda belirtilen kişilerin kendisini temsil edebilmeleri ve kurulda yer almaları için hiçbir yasal engelin bulunmadığını belirterek, bu karara karşı itirazda bulunmuştur.

  6. Güvenlik İşleri Başkanlığı’nın cevap vermemesi nedeniyle, başvuran şirket, 20 Ekim 2000 tarihinde, 22 Ağustos 2000 tarihli kararın iptali için Ankara İdare Mahkemesi’ne ("İdare Mahkemesi") başvurmuştur. Özellikle başvuran şirket, Güvenlik İşleri Başkanlığı’nın, yöneticilerinin üçünün değiştirilmesi yönündeki talebinin ne sebeble olduğu konusunda hiçbir açıklama getirmediğinden şikâyet etmektedir. Başvuran, söz konusu üç kişinin güvenlik soruşturması sonucunda, idarenin haklarında olumsuz bir değerlendirmeye yol açabilecek hiçbir eylemde bulunmaması sebebiyle, bu tür bir talebi haklı kılacak hiçbir yasal nedenin bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Bu bağlamda, başvuran şirket İnsan Hakları Derneği’ne yalnızca üye olmanın - kendi nazarında belirtilen üç kişi arasında bulunabilecek ortak bir nokta olması sebebiyle - red kararının nedeni olduğunu, bu kararın, bu kişilerin söz konusu derneğin yöneticileri olmadığı ve bu çerçevede yasadışı hiçbir eylemde bulunmadıkları ve karar vermedikleri gerekçesiyle, gerekçelendirilmediğini eklemiştir.

  7. İdare Mahkemesi, 25 Ekim 2000 tarihinde, davalı idareden savunma dilekçesini ve İdari Yargılama Usulü’ne ilişkin 2577 Sayılı Kanunu’nun 16. maddesinin 5. fıkrası ve 20. maddesinin 3. fıkrası gereğince, ihtilafa ilişkin idari işlemlerin dosyasının aslını ve örneğini sunma talebinde bulunmuştur. İdare Mahkemesi, mahkemeye sunulmayan bilgilere ve belgelere dayanmayan savunma yöntemlerinin dikkate alınmayacağını belirtmiştir.

  8. Güvenlik İşleri Başkanlığı, 12 Ocak 2001 tarihinde, savunma dilekçesini sunmuştur. Güvenlik İşleri Başkanlığı, ulusal güvenlik sertifikasının elde edilmesi amacıyla başvuran şirketinin talebinin ardından soruşturmaların ilgili makamlar tarafından yürütüldüğünü, bu soruşturmaların sonucunun, Ulusal Güvenlik Sertifikası Değerlendirme Komisyonu tarafından değerlendirildiğini ve 22 Ağustos 2000 tarihli bir yazıyla başvuran şirketin bazı yöneticilerinin değiştirilmesi talep edildiğini ifade etmektedir. Güvenlik İşleri Başkanlığı, başvuran şirketin idareyi 22 Ağustos 2000 tarihli kararın gerekçelerinin kendisine iletilmesi için davet ettiğini ve ulusal güvenlik sertifikasına ilişkin soruşturmaların gizliliği nedeniyle, bu gerekçelerin sunulmasının mümkün olmadığı yönünde cevap verildiğini belirtmiştir. Güvenlik İşleri Başkanlığı, somut olayda "ulusal güvenlik sertifikasının reddedilmesine" ilişkin hiçbir işlemin yapılmadığını eklemiştir. Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanlığı, başvuran şirketin yönetici değişikliği talebini yerine getirmemesinin, talebinin sonuçsuz kalmasına yol açtığını dile getirmiştir. Güvenlik İşleri Başkanlığı, savunma dilekçesinin ekinde, başvuran şirket tarafından iletilen ulusal güvenlik sertifikası talebi ve 22 Ağustos 2000 tarihli bir yazı sunmuştur.

  9. İdare Mahkemesi, 20 Haziran 2001 tarihinde, Güvenlik İşleri Başkanlığı’ndan başvuran şirketin söz konusu üç yöneticisine ilişkin güvenlik soruşturması sonucunda toplanan ve ulusal güvenlik sertifikasının reddedilmesine neden olan bütün bilgilerin ve belgelerin kendisine sunulmasını talep etmiştir.

14. Güvenlik İşleri Başkanlığı, 28 Ağustos 2001 tarihinde, "çok gizli" ifadesi altında ve gizli bir zarf içerisinde talep edilen bilgi ve belgeleri sunmuştur. Ayrıca, Güvenlik İşleri Başkanlığı, incelemenin sonunda bu belgelerin kendisine geri gönderilmesini İdare Mahkemesi’nden talep etmiştir. Bu belgeler, davanın dosyasına eklenmemiş ve davacı tarafa bildirilmemiştir.

  1. İdare Mahkemesi, 27 Eylül 2001 tarihinde, esas hakkında bir karar vermiştir. Öncelikle, İdare Mahkemesi özel radyo ve televizyon kanallarının oluşturulması için riayet edilmesi gereken mali ve idari koşullara ilişkin 3 Şubat 1999 tarihli İçtüzüğün hükümlerini hatırlatmıştır. Ardından, İdare Mahkemesi başvuran şirketin söz konusu içtüzüğün hükümleri uyarınca ulusal güvenlik sertifikası talebinde bulunduğunu, başvuran şirketin ortaklarına ve yöneticilerine ilişkin bilgilerin bu komisyon tarafından oluşturulan ilkelerin 7. maddesi bağlamında, Ulusal Güvenlik Sertifikası Değerlendirme Komisyonu tarafından değerlendirdiğini tespit etmiştir. İdare Mahkemesi, oluşturulan ilkeler uyarınca davalı idare tarafından yürütülen soruşturmanın ardından ulusal güvenlik sertifikasının verilmesinin reddedildiğini tespit eden ve söz konusu ortakların ve yöneticilerin değiştirilmesi yönündeki gizli talebin yeniden incelenmesi konusunda kendisini bilgilendiren başvuran şirketin ihtilaf konusu idari işleminin yasadışı olmadığı kanaatine varmıştır. Sonuç olarak, İdare Mahkemesi başvuran şirketin talebini reddetmiştir.

  2. İdare Mahkemesi, 2 Ocak 2002 tarihinde, davalı idareye başvuran şirkete ilişkin gizli belgeleri geri göndermiştir.

  3. Başvuran şirket, 22 Ocak 2002 tarihinde, 27 Eylül 2001 tarihli karara karşı Danıştay önünde temyiz talebinde bulunmuştur. Başvuran şirket, gizliliğin, idarenin keyfi işlemler yapmasına imkân sağlamaması gerektiğini iddia ederek, ihtilaf konusu idari işlemlerin yasal gerekçelere dayanması gerektiğini savunmuştur. Ayrıca başvuran şirket, İdare Mahkemesi’nin iddialarını dikkate almadığından ve 3 Şubat 1999 tarihli İçtüzüğün hükümlerine dayanmakla yetindiğinden şikâyet etmektedir.

  4. Danıştay, 21 Şubat 2005 tarihli bir kararla, başvuran şirket tarafından yapılan temyizi reddetmiş ve somut olayda kanun tarafından öngörülen hiçbir temyiz gerekçesinin bulunmadığı kanaatine vararak, itiraz edilen kararı onamıştır.

  5. Başvuran şirket, 9 Mayıs 2005 tarihinde, daha önce ileri sürülenlere benzer, aynı gerekçeler için karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Ayrıca başvuran şirket, ifade özgürlüğünü ve özellikle basın özgürlüğünü ileri sürmüştür.

  6. Danıştay, 13 Eylül 2005 tarihinde, dosyanın incelenmesinde talep edilen düzeltmeye yol açacak nitelikte hiçbir yasal nedenin görülmediği gerekçesiyle, başvuran şirket tarafından yapılan düzeltme talebini reddetmiştir.

  7. Görsel-işitsel yayın lisansına bağlı olarak ulusal güvenlik sertifikasını elde edemeyen başvuran şirket, bu lisansı elde etmek için şekli koşulları yerine getirmediği gerekçesiyle, RTÜK’ün ard arda bu görsel-işitsel yayın lisansını başvuran şirkete vermeyi reddetmesinin ardından, ilgili hiçbir şekilde televizyon programlarını yayınlayamamıştır. Daha sonra, 2009 yılında, Türkiye Radyo ve Televizyonu’nun devlet kanaları tarafından Kürtçe televizyon programları yayınlanmıştır.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI

A. RTÜK’ün Statüsü ve Oluşumu

  1. RTÜK, Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınlarına ilişkin 12 Nisan 1991 tarihli 3984 Sayılı Kanun (3 Mart 2011 tarihinde yayımlanan ve 6112 Sayılı Kanun ile değişikliğe uğrayan 3984 Sayılı Kanun) kurulmuştur. Oluşumun, statülerin ve yetkilerin yukarıda belirtilen kanunda öngörüldüğü bağımsız idari bir makam söz konusudur. Kanun’un ilgili hükümlerine göre, RTÜK’ün görevi, radyo ve televizyon istasyonlarının faaliyetlerini düzenlemektir. RTÜK, ulusal bir kurul tarafından tayin edilen dokuz üyeden oluşmaktadır. RTÜK’ün düzenleyici yetkileri arasında, özel öperatörlere görsel-işitsel yayın yetkisinin verilmesi, görsel-işitsel yayın için kanallara izin verilmesi ve yayın izninin elde edilmesi için yerine getirilmesi gereken koşuların belirlenmesi ve yayınlanması bulunmaktadır. (3984 Sayılı Kanun’un 8 §§ b ve f maddesi).

B. Ulusal Güvenlik Sertifikasına İlişkin Mevzuat

  1. 3984 Sayılı Kanun’un Ek 4. maddesi gereğince resmi olarak yayımlanan ve 3 Şubat ile 23 Mart 1999 tarihli düzenlemeler, yayın izninin elde edilmesi için yerine getirilmesi gereken koşulları oluşturmaktadır. Koşulların birinde Güvenlik İşleri Başkanlığı nezdinde, güvenliğe ilişkin kendisi tarafından verilen ulusal güvenlik sonucunda bu koşulların güvenirliklerinin görsel-işitsel yayın kuruluşları tarafından pozitif değerlendirilmesi zorunlu kılınmaktadır. Ayrıca, yayın izni talebi çerçevesinde, tayin edilen kişiler tarafından ortakların, Yönetim Kurulu Başkanı’nın, üyelerinin ve bölüm müdürlerinin görevlerini icra etmesinin ulusal güvenlik için bir risk oluşturmadığı kabul edilmektedir.

  2. Güvenlik İşleri Başkanlığı, 23 Mart 1999 tarihinde, "ulusal güvenlik sertifikasının teslim edilmesi için riayet edilmesi gereken ilkeler (Esaslar)" başlıklı bir genelgeyi resmi olarak yayımlamıştır. Bu genelgenin 4. maddesinde, aşağıdaki konuların incelenmesi öngörülmektedir: kimlik, uyruk, sabıka kaydının bulunup-bulunmaması, emniyet güçleri tarafından bir yakalama emrinin bulunup-bulunmaması, suç veya terör bölgeleriyle olası bağlantılar hakkında istihbarat servisi ve emniyet güçlerinin arşivlerinde ilişkinin bulunup-bulunmaması ya da hâlihazırda devletlerin temsilcileriyle veya potansiyel olarak devletlerin düşmanlarıyla ilişkinin bulunup-bulunmaması. Amaç, aktif veya kapanan kurumlara veya derneklere bağlı kişilerin, Devletin bağımsızlığına ve ulusal veya toprak bütünlüğüne, demokratik ilkelere, bireysel özgürlüklere, ayrımcılık yapmamaya ve nefret söylemlerinin yasaklanmasına karşı programlar yayınlamasını önlemektir.

  3. Öte yandan, söz konusu genelgenin 6. maddesine göre, ulusal güvenlik sertifikasının hazırlanması ve buna bağlı tespitlerin ortaya konulması amacıyla, yapılan işlemler gizli tutulmaktadır. Aynı genelgenin 7. maddesi gereğince, Güvenlik İşleri Başkanlığı’nın, olumsuz bir değerlendirme konusu olan kişilerin değiştirilmesi talebinde bulunma hakkı vardır.

  4. 3 Mart 2011 tarihinde resmi olarak yayımlanan ve radio ile televizyon yayınlarına ilişkin 6112 Sayılı yeni Kanunda, görsel-işitsel yayın lisansının teslim edilmesi işlemi çerçevesinde ulusal güvenlik sertifikası iptal edilmiştir. Bununla birlikte, 2 Ocak 2017 tarihinde resmi olarak yayımlanan 680 Sayılı Kararname, 6112 Sayılı Kanun’un 19. maddesini düzeltmiştir. Bundan böyle RTÜK, ulusal güvenliğin korunmasına veya kamu düzenine bağlı olan gerekçeler ya da kamu yararı nedeni için görsel-işitsel yayın lisansı taleplerini reddedebilmektedir. Ayrıca RTÜK, Milli İstihbarat Servisi veya Emniyet Genel Müdürlüğü’ne göre (polis), yöneticilerin veya ortakların (başkan veya yönetim kurulu üyeleri) terör örgütlerinin faaliyetlerine katıldığı ya da bu tür örgütlerle bağlantılarının bulunduğu şirketlerden gelen görsel-işitsel yayın lisansı taleplerini reddetmekle görevlidir.

C. İdari Yargılama Usulüne İlişkin Kanun Hükümleri

  1. "İptal ve tam yargı davaları" başlıklı İdari Yargılama Usulüne ilişkin 6 Ocak 1982 tarihli ve 2577 Sayılı Kanun’un 12. maddesi aşağıdaki şekildedir:

"İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi (...) tam yargı davası açabilirler."

Aynı Kanun’un 16. maddesinde aşağıdaki şekilde öngörülmektedir:

"1. Dava dilekçelerinin ve eklerinin birer örneği davalıya, davalının vereceği savunma davacıya tebliğ olunur.

  1. Davacının ikinci dilekçesi davalıya, davalının vereceği ikinci savunma da davacıya tebliğ edilir (...)

  2. Taraflar, yapılacak tebliğlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap verebilirler (...)

(...)

  1. Davalara ilişkin işlem dosyalarının aslı veya onaylı örneği idarenin savunması ile birlikte, Danıştay veya ilgili mahkeme başkanlığına gönderilir."

Aynı Kanun’un 20. maddesi aşağıdaki şekilde öngörülmektedir:

"(...)

Ancak, istenen bilgi ve belgeler Devletin güvenliğine veya yüksek menfaatlerine veya Devletin güvenliği ve yüksek menfaatleriyle birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan veya ilgili bakan, gerekçesini bildirmek suretiyle, söz konusu bilgi ve belgeleri vermeyebilir. Verilmeyen bilgi ve belgelere dayanılarak ileri sürülen savunmaya göre karar verilemez.

(...)"

HUKUKÎ DEĞERLENDİRME

I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuranlar, gerekçelerini öğrenemedikleri ulusal mahkemeler önünde itiraz edemedikleri bir karar ile reddedilen görsel-işitsel yayın izninin elde edilmesi için gerekli olan ulusal güvenlik sertifikasına sahip olma taleplerinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, söz konusu kararın ifade özgürlüklerine özellikle yerel televizyon programlarını yayınlama haklarının haksız yere ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Bu bağlamda, başvuranlar, Sözleşme’nin 10.,11.,13. ve 14. maddelerini ve Sözleşme’ye Ek. 1.No.’lu Protokolün 1. maddesini ileri sürmektedirler.

  2. Olay ve olguların hukukî nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme (bk., örneğin Söderman/İsveç [BD], No. 5786/08, § 57, AİHM 2013 ve Tarakhel/İsviçre [BD], No. 29217/12, § 55, AİHM 2014 (özetler)), bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Bu hüküm, aşağıdaki şekildedir:

"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.

2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu gü- venliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sı- nırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir."

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

  1. Mahkeme, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, bu başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

B. Esas Hakkında

  1. Tarafların İddiaları

  2. Başvuranlar, Güvenlik İşleri Başkanlığı tarafından başvuran şirketce değiştirilmesi talep edilen üç üye arasında tek ortak noktanın, yalnızca İnsan Hakları Derneği’ne üye olmaları olduğunu belirtmektedirler. Başvuranlar, bu durumun nazarlarında ulusal güvenlik sertifikasının elde edilmesi için bir engel teşkil etmediği kanaatine varmaktadırlar. Başvuranlar, tebliğin yapılmamasının, söz konusu üç kişinin başvuran şirketin yönetiminden ayrılması gerektiği konusunda gerekçelerden biri olması nedeniyle, kendilerini idari karara etkin bir şekilde itiraz etmeyi engellediğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, gerek idari gerekse adli yargılamalar çerçevesinde, usuli güvencelerin bulunmaması nedeniyle, yönetim tarafından ifade özgürlüğünü kısıtlayan keyfi kararlar konusu oldukları ve bu davaya müdahil olan mahkemelerin söz konusu sorunun kaynağını incelemeyi reddettikleri ve dolayısıyla bu eksikliği telafi edemedikleri kanaatine varmaktadırlar.

  3. Hükümet, bu davada Sözleşme’nin hükümlerinde bir eksiklik olduğu konusunu kabul etmemektedir. Hükümet, devletlerin görsel-işitsel yayın kuruluşlarını bir lisans programına tabi tutma haklarına atıfta bulunarak, ulusal güvenlik sertifikasının elde edilmesi için yayın izninin alınması amacıyla yerine getirilmesi gereken şekil koşulu olduğunu belirtmektedir. Hükümet, somut olayda, söz konusu talebin reddedilmesinin kesin olmadığını, bu tür bir sertifikanın teslim edilmesinin başvuran şirket bünyesinde isimleri ifşa edilen üç kişinin değiştirilmesi koşuluna bağlı olduğunu ifade etmektedir.

  4. Mahkeme’nin Değerlendirmesi

a) Müdahale yapılmış mıdır?

  1. Mahkeme, radio yayın lisansının verilmesinin reddedilmesinin, Sözleş’minin 10. maddesinde güvence altına alınan hakların yerine getirilmesinde bir müdahale teşkil ettiği konusunda daha önce karar verdiğini hatırlatmaktadır (bk., diğer kararlar arasında Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 136, AİHM 2012 ve kararın içinde belirtilen içtihat).

  2. Somut olayda, Mahkeme, başvuran şirkete özel şekli koşulları yerine getirmediği gerekçesiyle (özellikle söz konusu sertifikaya sahip olmadığı gerekçesiyle), yönetim kurulunun üç üyesinin değiştirilmemesi ve RTÜK’ün daha sonra kendisine bir yayın lisansı vermeyi reddetmesi nedeniyle, Güvenlik İşleri Başkanlığı’nın bu kadar uzun bir süre ulusal güvenlik sertifikasını vermeyi reddetmesinin, birleştirilmiş etkilerle birlikte değerlendirildiğinde, önemli bir engel ve dolayısıyla başvuranlar tarafından haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğü haklarının kullanılması çerçevesinde bir müdahale teşkil ettiğini tespit etmektedir. Sertifika talebinin incelenmesinin, belirtilen üç kişinin değiştirilmesinin ardından tekrar değerlenebileceği gerçeği hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Burada önemli olan resmi makamların başvuran şirket tarafından olduğu gibi sunulan talebin reddedilmesidir.

b) Müdahale Kanun Tarafından Gerikli Midir?

  1. Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin "kanun tarafından öngörüldüğünü" özellikle 3984 Sayılı Kanun’un Ek 4. maddesi ve özel görsel-işitsel medya faaliyetlerine ilişkin olarak 3 Şubat ve 23 Mart 1999 tarihlerinde resmi olarak yayımlanan yönetmeliklerce (ulusal güvenlik sertifikasının elde edilmesi gerekliliğiyle ilgili olarak) ve Güvenlik İşleri Başkanlığı tarafından belirtilen ve sunulan "ilkelere" ilişkin genelgenin 4. ile 7. maddeler tarafından öngörüldüğünü (söz konusu sertifikanın teslim edilmesinden doğan ilkelerle ilgili olarak) kaydetmektedir.

Özellikle, ulusal güvenlik sertifikasının teslim edilmesinden önce incelenmesi gereken konuların sırayla belirtildiği genelgenin 4. maddesinde, Güvenlik İşleri Başkanlığı için görsel-işitsel yayın kuruluşlarının statüsü çerçevesinde veya kurul bünyesinde değişiklik talep etme imkânı verildiği öngörülmektedir.

c) Müdahale Meşru Bir Amaç İzlemekte Midir?

  1. Mahkeme, bu konuda yukarıda belirtilen genelgenin 4. maddesinde ilgilinin uyruğuna ilişkin denetimlerin öngörüldüğünü, düşman olarak değerlendirilen devletler ile veya suç ya da terör bölgeleriyle bağlantıların bulunduğunu gözlemlemektedir. Ayrıca, denetimler, anayasal ilkelere ters düşen bir konuşmanın ve şiddet veya nefret söyleminin yayılmasını engelleme amacı taşımıştır (Devletin bağımsızlığı, bölünmez bütünlüğü, demokrasi, bireysel haklar, ayrımcılık yapmama). Mahkeme, "ulusal güvenliğin" ve "kamu düzeninin" korunması gibi meşru amaçlardan ilham alındığı şeklinde değerlendirilebileceğini kabul etmektedir.

d) Müdahale Demokratik Bir Toplumda Gerekli Midir?

i. Genel İlkeler

α) İfade Özgürlüğü Hakkında

  1. İfade özgürlüğü çerçevesinde, bir müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekliliğine" dayanan genel ilkeler, Mahkeme’nin yerleşik içtihadında değerlendirilmekte ve aşağıdaki şekilde özetlenmektedir (bk., mevcut kararlar arasında, Delfi AS/Estoniya [BD], No. 64569/09, § 131, AİHS 2015 ve Uluslararası Hayvan Savunucuları/Birleşik Krallık [BD], No. 48876/08, § 100, AİHM 2013 (özetler)) :

“(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun temel dayanaklarından birini ve bu toplumun gelişimi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesine yönelik temel koşullardan birini teşkil etmektedir. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına konu olan ifade özgürlüğü; olumlu karşılanan veya hakaret içerikli ya da önemli olmadığı düşünülen “bilgi” veya “fikirler” için geçerli olmakla kalmayıp; aynı zamanda gücendiren, sarsan veya rahatsız eden “bilgi” veya “fikirler” için de geçerlidir. “Demokratik bir toplumun” olmazsa olmazlarından olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu gerektirmektedir. 10. maddede belirtilen bu özgürlük, istisnalara tabidir; bununla birlikte bu istisnaların katı bir biçimde yorumlanması ve herhangi bir kısıtlamaya ihtiyaç duyulduğunun ikna edici bir şekilde ortaya konulması gerekir (...)

(ii) ‘Gerekli’ sıfatı, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamı dâhilinde, ‘acil toplumsal ihtiyacın’ varlığını ifade etmektedir. Sözleşme’ye taraf Devletler, bu tür bir ihtiyaç olup olmadığını değerlendirmede belli bir takdir payına sahiptir; ancak bu, gerek yasaları gerekse bağımsız bir mahkeme tarafından alınmış olanlar da dâhil bunları uygulamaya yönelik kararları kapsayan Avrupa denetimi ile bir arada yürümektedir. Bu nedenle Mahkeme, ‘bir kısıtlamanın’, 10. madde tarafından korunan ifade özgürlüğüyle bağdaştırılabilir olup olmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisine sahiptir.

(iii) Denetleyici yargı yetkisini kullanırken Mahkemenin görevi yetkili ulusal makamların yerini almak değil; daha ziyade bu makamların takdir yetkileri uyarınca vermiş olduğu kararları 10. madde kapsamında yeniden gözden geçirmektir. Bu; söz konusu denetimin davalı devletin takdir payını makul, dikkatli bir şekilde ve iyi niyet içerisinde kullanıp kullanmadığını belirlemekle sınırlı olduğu anlamına gelmez; Mahkemenin yapması gereken, hakkında şikâyette bulunulan müdahaleye davanın bütünü ışığında bakmak ve ‘güdülen meşru amaçla orantılı’ olup olmadığını ve ulusal makamların söz konusu müdahaleyi haklı çıkarmak için ileri sürdüğü gerekçelerin ‘ilgili ve yeterli’ olup olmadığını belirlemektir (...) Mahkeme bunu yaparken, ulusal makamların 10. madde içerisinde yer alan ilkelerle bağdaşan standartlar uygulamış olduğuna ve dahası ilgili olaylar hakkında kabul edilebilir bir değerlendirmeye dayanmış olduğuna kanaat getirmelidir (...)”

β) Görsel-İşitsel medyada Çoğulculuğa İlişkin Genel İlkeler

  1. Mahkeme, kamuoyuna sunulan basın özgürlüğü ve diğer haber medyasının yöneticilerin fikirleri ve tutumları hakkında karar vermek ve değerlendirmek için en iyi yöntemlerden biri olduğunu hatırlatmaktadır. Kamuoyunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi arenada tartışılan konular hakkında bilgi ve fikirleri iletmek basının görevidir. Bilgi ve fikirleri iletmeyi oluşturan görevine bu bilgileri ve fikirleri edinme hakkı eklenmektedir (bk., örneğin, Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49, A Serisi, No. 24 ve Lingen/Avusturya, 8 Temmuz 1986, §§ 41-42, A Serisi, No.103).

  2. Radyo ve televizyon gibi görsel-işitsel medyaların, bu bağlamda üstlenmesi gereken önemli özel bir görevi bulunmaktadır. Medyanın, ses ve görüntüyle bilgilerin iletilmesi yetkisi nedeniyle, yazılı basından daha dolaysız ve daha güçlü etkilere sahiptir (Jersild/Danimarka, 23 Eylül 1994, § 31, A Serisi, No. 298 ve Pedersen ve Baadsgaard/Danimarka [BD], No. 49017/99, § 79, AİHM 2004-XI). İzleyicinin veya dinleyicinin mahremiyetinin kalbinde, tanıdık eğlence kaynağı olan televizyon ve radyonun işlevi, etkisini daha güçlendirmektedir (Murphy/İrlanda, No. 44179/98, § 74, AİHM 2003-IX).

  3. Ayrıca Mahkeme, demokratik bir toplumda görsel-işitsel alanda gerçek bir çoğulculuğun sağlanması için, bu programların hitap ettiği toplumdan yola çıkarak fikir akımının çeşitliliğinin mümkün olduğunca yansıtıldığı bir çeşitliliği bütün olarak değerlendirerek, programların içeriğinde sağlanacak şekilde birçok operatörün bulunduğu bir piyasada etkin erişimin öngörülmesi gerektiği kanaatine varmaktadır (Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 130, AİHM 2012).

γ) İfade Özgürlüğü’nün Usuli Güvenceleri

  1. Mahkeme, Karácsony ve diğerleri davasında, her demokratik toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğünün, Sözleşme’nin bütün maddelerinden ayrılmaz bir kavram olduğunu bir defa daha hatırlatmıştır (Karácsony ve diğerleri/Macaristan [BD], No. 42461/13 ve 44357/13, § 156 AİHM 2016 (özetler); bk. ayrıca Golder/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1975, § 34, A Serisi, No. 18, Amuur/Fransa, 25 Haziran 1996, § 50, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1996-III ve Iatridis/Yunanistan [BD], No. 31107/96, § 58, AİHM 1999-II). Mahkeme’ye göre, hukukun üstünlüğü özellikle iç hukukun, Sözleşme ile güvence altına alınan haklar konusunda kamu makamlarının keyfi saldırılarına karşı belirli bir koruma sağlaması gerekir (bk., diğer kararlar arasında Klass ve diğerleri/Almanya, 6 Eylül 1978, § 55, A Serisi, No. 28 ve Malone/Birleşik Krallık, 2 Ağustos 1984, § 67, A Serisi, No. 82).

  2. Bu bağlamda, Mahkeme yargılamanın hakkaniyetinin ve ulusal alanda bireylere verilen usuli güvencelerin, Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasında bir müdahalenin gerekliliğinin değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, bazen dikkate alınması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır (Ekin Derneği/Fransa, No. 39288/98, § 61, AİHM 2001-VIII, Steel ve Morris/Birleşik Krallık, No. 68416/01, § 95, AİHM 2005-II, Kyprianou/Kıbrıs [BD], No. 73797/01, §§ 171 ve 181, AİHM 2005-XIII, Saygılı ve Seyman/Türkiye, No. 51041/99, §§ 24-25, 27 Haziran 2006, Koudechkina/Rusya, No. 29492/05, § 83, 26 Şubat 2009, Lombardi Vallauri/İtalya, No. 39128/05, § 46, 20 Ekim 2009, Sanoma Uitgevers B.V./Hollanda [BD], No. 38224/03, § 100, 14 Eylül 2010, Cumhuriyet Vakfı ve diğerleri/Türkiye, No. 28255/07, § 59, 8 Ekim 2013, yukarıda belirtilen Karácsony ve diğerleri § 133 ve Baka/Macaristan [BD], No. 20261/12, § 161, AİHM 2016).

δ. Sözleşme’nin 6. Maddesinde Öngörülen Güvenceler ve Ulusal Güvenlik Hakkında

  1. Üst düzey bir memurun ulusal güvenlik sertifikasının iptal edilmesi durumunda, Sözleşme’nin 6. maddesi altında usuli güvencelere ilişkin bir davayla ilgili olarak, Regner/Çek Cumhuriyeti ([BD], No. 35289/11, 19 Eylül 2017) güncel kararında, Mahkeme çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine ilişkin sınırların diğer usuli güvenceler ile yeterince eşitlenip-eşitlenmediği konusunu incelemiştir. Aslında ulusal alanda, Çek Yüksek İdare Mahkemesi, başvuranın davranışı ve yaşam şekliyle ilgili olarak, somut, eksiksiz ve ayrıntılı bilgilerin içerdiği "sırayla belirtilen belgelerden anlaşıldığını (...)" ve riskin "bilgilerin gizli tutulması için başvuranın güvenirliğini ve yeteneğini etkileyen davranışında bulunduğunu belirterek, ilgilinin, bilgilerin gizli tutulması için yasal koşulları yerine getirmediğini tespit etmiştir (yukarıda belirtilen Regner, §§ 20, 156). Ayrıca Mahkeme, bu bilgilerin ileri sürülenin aksine başvuranın Askeri İstihbarat Servisi ile işbirliği yapmayı reddetmesiyle hiçbir ilgisinin olmadığını belirtmiştir (ibidem,§ 158). Ayrıca Yüksek İdare Mahkemesi, bu bilgilerin iletilmesinin "İstihbarat Servisinin çalışma yöntemlerinin ifşa edilmesine, bilgi kaynaklarının açığa çıkarılmasına veya olası tanıkları etkilemeye teşebbüse yol açabileceğini" değerlendirmiştir. Öte yandan Mahkeme, başvuranın ardından "ekonomik ilişkiler konusunda organize suçla ilişki kurmak, kamu gücünün kötüye kullanılması, kamu ihalesi ve kamu ihalesine geçme işlemlerinde kötüye kullanım çerçevesinde suç ortaklığı, zorunlu kuralların ihlalinde suç ortaklığı" suçundan ceza soruşturmalarına tabi tutulduğunu gözlemlemiştir. Mahkeme, "bu tür şüphelerin bulunduğunu, yetkililerin, ilgililerin üzerindeki şüpheler hakkında ilk aşamada her türlü ifşadan kaçınarak ceza soruşturmasının sonucunu beklemeksizin hızlı bir şekilde harekete geçmenin gerekli olduğunu ve bu durumun ceza soruşturmasını engelleme riski taşıdığını anlaşılabilir" bulunmuştur (yukarıda belirtilen Regner, § 157).

Sonuç olarak, Mahkeme Regner davasında yargılamının bütününü, ihtilafın niteliğini, ulusal makamların sahip olduğu takdir yetkisini, çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine ilişkin haklara sahip olma çerçevesinde başvuran tarafından maruz kalınan kısıtlamaları dikkate alarak, telafi edildiğine karar vermiştir. Öyle ki taraflar arasındaki uygun denge adil yargılanma hakkının özüne zarar verecek kadar etkilenmemiştir (yukarıda belirtilen Regner, § 161).

ii. Somut Olayda Yukarıda Belirtilen İlkelerin Uygulanması

  1. Somut olayda ihtilaf konusu tedbirin "demokratik bir toplumda gerekli" olup-olmadığı ve özellikle "zorunlu sosyal bir ihtiyaç" ile haklı-gösterilip-gösterilmediği konusunun değerlendirilmesi için Mahkeme somut olayda müdahele eden idari ve adli ulusal makamların ifade özgürlüğü hakkında içtihadı tarafından zorunlu kılınan oldukça katı bir çerçevede takdir yetkilerini kullanıp-kullanmadıkları, bu konuda içtihadı tarafından oluşturulan normlar uyarınca, devletin sosyal düzenini, zorunlu ulusal güvenliğini ve başvuranların ifade özgürlüklerini bir dengede tutup-tutmadıkları ve uygun ve yeterli gerekçelere dayanarak ikna edici bir şekilde başvuranlar tarafından sunulduğu şekliyle, görsel-işitsel yayın lisansı için gerekli güvenlik sertifikası talebinin reddedilmesi gerekliliğini ortaya koyup-koymadıkları konusunu incelemekle görevlidir. Başvuranların ulusal yargılama çerçevesinde, uygun güvencelere sahip olup-olmadıklarının değerlendirilmesi konusu, bu Avrupa denetiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Söz konusu güvenceler, devletin güvenliğine ilişkin davalarda tamamen hâlihazırda uygulanmasalar dahi, zorunlu güvenceler olarak kalmaktalar ve kısmen kabul edildiklerinde, yürütülen yargılamada yeterince telafi edilmelidirler (yukarıda belirtilen Regner, §§ 146-149).

  2. İdari aşamayla ilgili olarak, Mahkeme Güvenlik İşleri Başkanlığı’nın bu denli uzun bir süre boyunca, yönetim kurulunun üç üyesini değiştirmemesi nedeniyle, başvuran şirkete ulusal güvenlik sertifikasını sunmayı reddettiğinde, bu reddin nedenlerini başvuran şirkete iletmediğini ve bu bağlamda yürütülen soruşturmanın gizlilik gerekçeleri nedeniyle meydana geldiğini gözlemlemektedir. Ayrıca Mahkeme, başvuran şirketin yayın izni talebinin RTÜK tarafından reddedilmesinin, bu reddin nedenleri belirtilmeksizin, ulusal güvenlik sertifikasının teslim edilmesi için yalnızca Güvenlik İşleri Başkanlığı tarafından reddedilmesine dayanılarak desteklendiğini kaydetmektedir.

  3. Başvuranların nazarında, bu üç kişinin İnsan Hakları Derneği’ne üye olma olasılığı nedeniyle, olası red gerekçesiyle ilgili olarak iddialarına makamlar tarafından hiçbir şekilde karşılık verilmemiştir (Regner ile karşılaştırma, a contrario, §§ 20 in fine ve 154).

  4. İdare Mahkemeleri tarafından yapılan denetim ile ilgili olarak, Mahkeme, İdare Mahkemesi’nin kararında ileri sürülen gerekçenin, ihtilafın konusunun esasına değinen hiçbir bir değerlendirmenin bulunmadığını ve yalnızca davacı idare tarafından yürütülen soruşturmanın ardından başvuran şirkete ulusal güvenlik sertifikasının kendisine verilmesinin reddedilmesiyle ve bu durumun kanuna uygun olduğunun ifade edilmesiyle sınırlı kaldığını tespit etmektedir.

  5. İdare Mahkemesi, kararını vermeden önce, söz konusu değerlendirme gerekliliği için Güvenlik İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen soruşturmayla ilgili olarak, gizli belgelere erişmiştir. Bu belgeler, dosyaya eklenmemiş ve başvuranlara özet şeklinde bile iletilmemiştir. Başvuranların dosyadaki bütün belgelere erişmesi, devlet güvenliğine bağlı nedenlerden gerekli olmasa bile, bu tür bir erişim yinede önemli usuli güvencelerden birini oluşturmaktadır. Bu tür bir erişimin bulunmaması halinde, diğer usuli tedbirler ile yeterince telafi edilmelidir (yukarıda belirtilen Regner, §§ 148),

  6. İdare Mahkemesi’nin adımının, başvuran şirketin yayın izni almaya elvişli olup-olmadığı konusunu incelemek için tek bir idarenin tamamen takdirine bırakmamaya imkân sağlayan olumlu bir adım olarak değerlendirilebilmesine rağmen, ihtilaf konusu reddin ana nedeninin başvuranlar için tamamen belirsiz kaldığı gerçeğini değiştirmemiştir. Bu durum, başvuranları idare mahkemeleri önünde herhangi bir savunma yapmalarını kesinlikle engellemiştir. Sonuç olarak, ulusal güvenlik gerekliliklerinin, bazı önemli bilgilerin başvuranlara iletilmesinin engelleyebileceği varsayıldığında, İdare Mahkemesi’nin ihtilaf konusu red kararı için hiçbir gerekçenin bulunmadığı ve başvuranların idare tarafından verilen red kararına dayanak olarak kullanılan verilere erişme imkânsızlığı konusunu karşılamak adına olası herhangi bir tedbir almadığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan Mahkeme, idari dava çerçevesinde temyiz mahkemesi olan Danıştay’ın alt mahkeme önünde yargılama düzeyinde tespit edilen eksikliği dolduramadığını tespit etmektedir.

  1. Mahkeme, mevcut davanın olaylarının, başvuranın üst düzey memurluk görevinin muhafaza edilmesi için gerekli güvenlik iznini kaldıran kararın ana gerekçesine belirli bir ölçüde itiraz edebildiği Regner davasındaki konulardan farklı olduğu kanaatine varmaktadır. Çek Yüksek İdare Mahkemesi, başvuranın belgelerin gizli tutulabilmesi için yasal koşulları yerine getirmediğini ve sırrı tutma yeteneği ile güvenirliğine zarar veren kendisini ilgilendiren riskin davranışına bağlı olduğunu sırayla belirtilen belgelerden anlaşıldığını ifade etmiştir. Ayrıca, Regner kararında Mahkeme, ilgilinin üzerindeki şüpheler hakkında ilk aşamada her türlü ifşadan kaçınarak benzer usulsüzlüklerle ilgili olarak ceza soruşturmasının sonucunu beklemeksizin hızlıca hareket etme gerekliliğini dikkate alarak, Çek makamlarının ilgiliye idari soruşturma dosyasını kendisine iletme arzusunda olmadıklarının anlaşılabilir olduğu kanaatine varmıştır. Hâlbuki, mevcut davada, Türk mahkemeleri tarafından verilen kararlardan (yukarıda belirtilen Regner, §§ 154-158) davasında olduğu gibi, bu mahkemelerin Güvenlik İşleri Başkanlığı tarafından ileri sürülen belge ve bilgilerin kesinlikle gizli olup-olmadığı konusunda yanıt vermek için derinlemesine bir inceleme yapıp-yapmadıkları ve isimleri ifşa edilen üç kişinin ulusal güvenlik için makul olarak bir risk teşkil ettikleri şeklinde kabul edilip-edilmediği ve Güvenlik İşleri Başkanlığı tarafından ileri sürülen gerekçelerin yalnızca özet olarak bile başvuranlara iletilip-iletilemeyeceği anlaşılmamaktadır.

  2. Bu koşullarda Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında, mevcut davada söz konusu olan farklı menfaatleri dengede tutmayı oluşturan görevini ve idare tarafından ifade özgürlüğünü kısıtlayan ihtilaflı bir tedbir alınması halinde, kendisi tarafından her türlü suistimalin engellenmesi için yükümlülüklerini yerine getiremeyen ulusal mahkemelerin, başvuranların olası görüşleri ışığında idari makamlar tarafından sunulan değerlendirmelerin gerçekliği konusunda bir inceleme yapıp-yapmadıklarını tespit edemez. En azından, söz konusu mahkemeler bu görev ve yükümlülüklerini ne şekil yerine getirebileceklerini göstermemişlerdir.

  3. Benzer eksiklikler, Mahkeme’yi ulusal makamların Sözleşme’nin 10. maddesiyle ilgili olarak ve üstelik ilgili olayların kabul edilebilir değerlendirmesine dayanılarak, İçtihadı ile düzenlenen normları uygulayıp-uygulamadıkları konusunu etkin bir şekilde Avrupa denetimini yapmasını engellemektedir. Nitekim, Mahkeme başvuranların ifade özgürlüğüne ve Sözleşme’nin 10. maddesinde tanınan haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğüne getirilen kısıtlamının asıl nedenini bilmemekte ve ulusal mahkemeler tarafından verilen kararlardan, bu mahkemelerin bir yandan mevcut davada söz konusu farklı menfaatleri bir dengede tutmayı oluşturan görevlerini diğer yandan idare tarafından her türlü suistimalin engellenmesi için yükümlülüklerini ne şekilde yerine getirdiklerinin anlaşılmadığını tespit etmektedir.

  4. Mahkeme, bu koşullarda, ihtilaf konusu tedbirin uygulanmasının yargısal denetiminin, mevcut davada yeterli olmadığını değerlendirmektedir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

  1. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,

" Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldı- rabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder."

A. Tazminat

  1. Başvuranlar, kazanç kaybı için maddi tazminat olarak 3.993.837 avro (EUR) ve yayın lisansıyla ve muhasebe personelinin ücretlendirilmesiyle ilgili olarak, vergi masrafları ve başvuru masrafları bağlamında 38.9.60 avro talep etmektedirler.

Ayrıca başvuranlar, manevi tazminat olarak bu miktarların yarısına tekabül eden bir tutar talep etmektedirler.

  1. Hükümet, bu talepleri kabul etmemektedir. Özellikle Hükümet, başvuran şirketin hiçbir şekilde program yayınlamadığını ve dolayısıyla masrafları karşılama durumunda olmadığını belirtmektedir.

  2. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen zarar arasında nedensellik bağı görmemekte ve talebin bu kısmını reddetmektedir. Öte yandan, Mahkeme başvuranlara müştereken manevi tazminat olarak 1.500 avro ödenmesinin uygun olduğunu değerlendirmektedir.

B. Masraf ve Giderler

  1. Ayrıca başvuranlar, ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde yargılama sonucunda yaptıkları masraf ve giderler için 5.000 avro talep etmektedirler.

  2. Hükümet, bu talebi kabul etmemektedir.

  3. Mahkeme, sahip olduğu belgeler ve İçtihadını dikkate alarak, her türlü masraf için 3.000 avro tutarının makul olduğunu değerlendirmekte ve bu tutarın başvuranlara müştereken ödenmesine karar vermiştir.

C. Gecikme Faizi

  1. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranı uygulamanın uygun olduğuna karar vermiştir

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME’NİN, OY BİRLİĞİYLE,

  1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;

  2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;

a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca davalı devletin kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, başvuranlara müştereken aşağıdaki tutarların ödenmesine;

i. her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak, 1.500 avro (bin beş yüz avro) ödenmesine;

ii. başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 3.000 avro (üç bin avro) ödenmesine;

b) Söz konusu tutarlara, belirtilen sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

  1. Geri kalan kısım için adil tazmin talebinin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 13 Şubat 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Stanley Naismith Robert Spano
Bölüm Yazı İşleri Müdürü Başkan

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim