CASE OF MUSA TARHAN v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
MUSA TARHAN / TÜRKİYE
(Başvuru No. 12055/17)
KARAR
STRAZBURG
23 Ekim 2018
KESİNLEŞME TARİHİ
18 Mart 2019
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Musa Tarhan / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Ivana Jelić
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 11 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda anılan aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Musa Tarhan’ın (“başvuran”) 26 Ocak 2017 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 12055/17) bulunmaktadır.
-
Başvuran, Mersin Barosuna bağlı Avukatlar A. Aktay ve U. Aktay tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, mülkiyete saygı hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
-
Başvuru 15 Haziran 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
Başvuran 1955 doğumlu olup, Konya’da ikamet etmektedir.
-
Davaya konu olaylar, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
-
Başvuran, Hadim ilçesi 161 ada 48 parsele kayıtlı, yaklaşık 107 m2 yüzölçümüne sahip taşınmazın maliki idi.
-
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 19 Aralık 2008 tarihinde, söz konusu taşınmazın kamulaştırılmasına karar vermiştir.
-
Somut olayda kıymet takdir komisyonu, 20 Temmuz 2008 tarihinde, taşınmazın değerini 843,58 Türk lirası olarak belirlemiştir.
-
Acele kamulaştırma yoluna başvuran İdare, 12 Ağustos 2009 tarihinde, bedel tespiti yapılarak taşınmaza el konulmasına karar verilmesi amacıyla Hadim Asliye Hukuk Mahkemesine (“AHM”) başvurmuştur.
-
AHM, 28 Eylül 2009 tarihinde, taşınmaza İdarece el konulmasına ve İdarenin, başvurana 866,09 Türk lirası taşınmaz bedeli ödemesine karar vermiştir.
-
Başvuran 9 Şubat 2012 tarihinde, yürürlükte olan kanun gereğince, kamulaştırma bedeli konusunda dostane çözüme varmak amacıyla İdare ile görüşmeye davet edilmiştir.
-
Başvuran, İdarenin teklifini kabul etmediğini ifade etmektedir.
-
Hükümet, ilgilinin söz konusu görüşmeye katılmayı kabul etmediğini iddia etmektedir.
-
Taraflar arasında anlaşma sağlanamaması nedeniyle, 24 Aralık 2013 tarihinde, İdare, AHM’ye başvurarak, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açmıştır.
-
Avukat tarafından temsil edilen başvuran, taşınmazının gerçek değerinin, İdare tarafından belirlenen 843,58 Türk lirasından daha fazla olduğunu iddia etmiştir.
-
AHM, dava sonunda, 22 Eylül 2014 tarihinde, taşınmazın İdare adına tesciline ve taşınmazın kamulaştırma bedelinin 2.515,38 Türk lirası olarak tespitine karar vermiştir.
-
Avukatlık vekâlet ücreti ile ilgili olarak ise, taraflardan her birini, diğer tarafa 1.500 Türk lirası maktu vekâlet ücretini ödemeye mahkûm etmiştir.
-
Yargıtay, 7 Haziran 2016 tarihinde, bu karara karşı yapılan temyiz başvurularının reddine karar vermiştir.
-
Başvuran 25 Temmuz 2016 tarihinde, avukatlık vekâlet ücreti bağlamında İdareye 1.500 Türk lirası ödemeye mahkûm edilmesinin, başta mülkiyetine saygı hakkı olmak üzere çeşitli haklarını ihlal ettiği iddiasında bulunarak Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuştur.
-
Başvuran, dava açılması hususundan sorumlu tutulamayacağını ileri sürmüştür. Nitekim başvuran, AHM’nin dava neticesinde belirlediği bedelin, İdare tarafından teklif edilenin üç katı olması sebebiyle, söz konusu meblağı kabul etmemekte haklı olduğunu ileri sürmüştür.
-
Başvuran iddialarına dayanak olarak, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin, taşınmazı kamulaştırılan kişinin, kamulaştıran idarenin avukatlık vekâlet ücretini ödemeye mahkûm edildiği kararları bozduğu 20 Kasım 2012 tarihli iki kararını sunmuştur.
-
Başvuran ayrıca, Kamulaştırma Kanunu’nun 29. maddesi uyarınca, kamulaştırmaya bağlı giderlerin, kamulaştırmayı yapan idarece ödenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bunun yanı sıra, başvurana göre, avukatlık ücretleri, kamulaştırmaya bağlı giderler alanına girmektedir.
-
Öte yandan, başvuran Perdigão/Portekiz (No. 24768/06, 16 Kasım 2010) kararına atıfta bulunarak, kamulaştırma bedelinin önemli bir kısmının, idarenin maktu avukatlık vekâlet ücretinin ödenmesiyle eridiğini vurgulamıştır.
-
Son olarak başvuran, İdarenin de aynı meblağı ödemeye mahkûm edilmesinin, herhangi bir denge kuracak nitelikte olmadığını belirtmiştir. Bu bağlamda, Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesi gereğince, taraflardan birinin avukatlık vekâlet ücreti bağlamında diğer tarafa ödemeye mahkûm edildiği meblağların, hukuken, karşı tarafa değil, avukatına ait olduğunu belirtmiştir.
-
Söz konusu başvuru 29 Kasım 2016 tarihinde, Anayasa Mahkemesinin iki hâkimden oluşan komisyon tarafından kabul edilemez bulunmuştur.
-
Arazi ile ilgili şikâyeti adil yargılanma hakkı ile bilhassa mahkemeye erişim hakkı açısından incelemeye karar veren Anayasa Mahkemesi, avukatlık vekâlet ücretinin davayı kaybeden tarafa yüklenmesinin, mahkeme salonlarında fuzuli yığılmaları önleme ve mahkemelerin, davaları makul süre içinde karara bağlamalarını sağlama meşru amacı taşıdığını hatırlatmıştır.
-
Kamulaştırma kapsamında, kanun koyucu, mülkiyetin dostane şekilde devrine öncelik vermeyi tercih etmekteydi. Bu nedenle, taraflar arasında dostane çözüme varılmaması halinde, vatandaş, aleyhine dava açılma riski karşısında kalmaktaydı. Bu tür davaların sonunda, taraflardan her birinin, karşı tarafın avukatlık ücretini ödemeye mahkûm edilmesinin sebebi buydu. Söz konusu uygulama, Yargıtayın yerleşik içtihadına konu olmuş ve 5. Hukuk Dairesinin 4 Mayıs 2009 tarihli bir kararıyla (E.2009/4315 K.2009/6884) doğrulanmıştı; dolayısıyla öngörülebilir mahiyetteydi.
-
Maktu vekâlet ücreti bedelinin, kamulaştırma bedeli karşısında yüksek olması halinde, kamulaştırmayı yapan idarenin de aynı meblağı ödemeye mahkûm edildiğini göz önünde bulundurmak uygun olacaktı. Bu nedenle, başvurana ödenen kamulaştırma bedelinde herhangi bir eksilme söz konusu olamaz.
-
Bu koşullarda, başvuru açıkça dayanaktan yoksun olup, kabul edilemez olarak açıklanmalıydı.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
-
Kamulaştırma
-
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 8. maddesinde, idarenin, bir taşınmaz mal hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulünü öncelikle uygulaması öngörülmektedir.
-
Yine 8. maddede belirtildiği üzere, bu usulde, kamulaştırmayı yapan idare tarafından görevlendirilen bilirkişi komisyonu (“kıymet takdir komisyonu”) taşınmaz malın tahmini bedelini tespit eder. Ardından, kıymet takdir komisyonu tarafından tespit edilen tahmini bedel belirtilmeksizin, malik, idare ile kamulaştırma bedelini görüşmeye davet edilir. Taraflar arasında anlaşma sağlanması durumunda, kamulaştırma bedeli tapu siciline resen tescil ve terkin edilmesinden sonra malikine ödenir.
-
8. maddenin 5. fıkrası gereğince, anlaşmaya varılan bedel, “kıymet takdir komisyonu” tarafından tespit edilen tahmini değeri geçemez.
-
Kanun’un 10. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idare, (...) taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin, peşin (...) ödenmesi karşılığında, idare adına tesciline karar verilmesini ister.”
-
Kanun’un 27. maddesinde, acil durumlarda, özel bir mülkiyetin, olağan kamulaştırma usulü için öngörülen formaliteler yerine getirilmeden önce, idare tarafından yasal olarak kullanabilinmesi öngörülmektedir. “Acele kamulaştırma” olarak ifade edilen bu usul kapsamında, idare, taşınmaz malın zilyetliğini almasına izin verilmesi amacıyla mahkemeye başvurmalıdır. Söz konusu izin, arazinin mülkiyetinin, kamulaştırmayı yapan idareye devrine yol açmamaktadır; idare, mal sahibi ile devir işlemlerini görüşmeli ve anlaşma sağlanmaması halinde 10. maddede öngörülen usulü izlemelidir.
-
Aynı Kanun’un 29. maddesi uyarınca, hâkimlerin harcırahları, bilirkişi ücretleri, tapu harçları “ve bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler kamulaştırmayı yapan idarece ödenir”.
-
Yargılama Giderleri
-
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 326. maddesinde, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınması öngörülmektedir. Davada taraflardan hiçbiri tam olarak haklı çıkmadığında, yargılama giderleri, davanın sonucuna göre paylaştırılır.
-
Aynı Kanun’un 330. maddesi uyarınca, vekil ile takip edilen davalarda mahkeme, aleyhine hüküm verilen tarafı, karşı tarafın vekâlet ücretini ödemeye mahkûm eder. Miktar, yürürlükte olan yönetmelik göz önünde bulundurularak belirlenecektir.
-
1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesinin in fine (son cümlesi) gereğince, dava sonunda, bir tarafa yüklenecek vekâlet ücreti, karşı tarafın avukatına aittir. Bu ücret, müvekkilin borçları nedeniyle takas ya da mahsup edilemez ve haczedilemez.
-
Hukuk Daireleri Genel Kurulunun 25 Şubat 2004 tarihli bir kararında, Yargıtay, hem kamulaştırma bedeli alarak mülkü kamulaştırılan kişinin hem de mülkiyetin devredildiği idarenin, avukatlık vekâlet ücretlerinin geri ödenmesinden faydalanmak zorunda oldukları kanaatine varmıştır. Yüksek Mahkemeye göre, idare ne aleyhine hüküm verilen taraf ne de lehine hüküm verilen taraf olarak nitelendirilemezdi.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I.SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran, idarenin lehine ödemek zorunda olduğu avukatlık vekâlet ücreti nedeniyle taşınmazının değerini yansıtan bir kamulaştırma bedeli elde etmediğinden yakınmaktadır. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ve 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedir.
-
Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
-
Şikâyetin Nitelendirilmesi Hakkında
-
Hükümet, başvuranın şikâyetinin yargılama giderleri ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Hükümete göre, bu tür bir sorun, adil yargılanma hakkından ve bilhassa mahkemeye erişim hakkından ileri gelmektedir.
-
Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin söz konusu şikâyeti bu alanda incelediğinin altını çizmekte ve Mahkeme’yi de aynısını yapmaya davet etmektedir.
-
Hükümet, mahkeme masrafları ile ilgili sorunları, Mahkeme’nin geçmişte bizzat erişim hakkı açısından incelediğini belirtmektedir. Hükümet bu bağlamda Stankiewicz/Polonya (No. 46917/99, AİHM 2006‑VI) davasına atıfta bulunmaktadır.
-
Başvuran, şikâyetinin mülkiyetine saygı hakkı ile ilgili değil de mahkemeye erişim hakkı ile ilgili olduğunu kabul etmemektedir. Başvurana göre, şikâyeti doğrudan, Mahkeme’nin, bir kamulaştırma bedelinin, taşınmazın gerçek değeriyle uyumlu olması gerektiği yönündeki içtihadı ile bağlantılıdır.
-
Başvuran, kendi davasıyla benzerlik gösteren ve sonuçları, Hükümetin, şikâyetin hukuki nitelendirmesi ile ilgili argümanlarını açıkça çürüten Perdigão/Portekiz ([BD], No. 24768/06, 16 Kasım 2010) davasına atıfta bulunmaktadır.
-
Mahkeme, başvuranın, hem Anayasa Mahkemesine hem de kendisine yapmış olduğu başvurularında, şikâyetini adil yargılanma hakkı ve mülkiyete saygı hakkı altında birlikte sunduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme bunun yanı sıra, ilgilinin son görüşlerinde, şikâyetinin mahkemeye erişim hakkı ile ilgili olmayıp, yalnızca mülkiyet hakkı ile ilgili olduğunu açıkça belirttiğini kaydetmektedir.
-
Mahkeme, olay ve olguların hukuki tavsifini kendisinin takdir ettiği ve taraflarca bunlara atfedilen nitelendirmelere bağlı olmadığı yönündeki yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır. Bu nedenle, birden fazla şikâyeti daha önce, başvuran ya da Hükümet tarafından ileri sürülmemiş bir madde ya da fıkra açısından resen incelemiştir. Nitekim bir şikâyet, ileri sürülen sıradan bir hukuki gerekçe veya niteleme bağlamında değil, bağlı olduğu olay bağlamında nitelendirilmelidir (bk. diğer birçok karar arasında, Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No.37685/10 ve 22768/12, §§ 113-115, AİHM 2018).
-
Ayrıca Mahkeme’nin içtihadından, aynı ve tek bir olayın, aynı anda birden fazla hükmü ihlal edebileceği sonucuna varılmaktadır (bk. örnek olarak, Airey/İrlanda, 9 Ekim 1979, §§ 30-33, seri A no 32 ya da 1 No.lu Protokolün 1. maddesi için, Zehentner/Avusturya, No. 20082/02, 16 Temmuz 2009 ve Société Anonyme Thaleia Karydi Axte/Yunanistan, No. 44769/07, 5 Kasım 2009).
-
Bu nedenle, mahkeme masrafları ile ilgili sorunlar, Sözleşme’nin hem 6. maddesi hem de 1 No.lu Protokolün 1. maddesi kapsamında incelenebilmektedir.
-
Hükümet tarafından yukarıda atıf yapılan Stankiewicz davasında, Mahkeme, şikâyeti Sözleşme’nin 6. maddesi açısından incelemiş ve aynı şikâyeti mülkiyete saygı hakkı kapsamında ayrı olarak incelemenin gerekli olmadığı kanaatine varmıştır. Klauz/Hırvatistan (No. 28963/10, 18 Temmuz 2013) ve Cindrić ve Bešlić/Hırvatistan (No. 72152/13, 6 Eylül 2016) davalarında, bu şikâyet sırasıyla 1 No.lu Protokolün 1. maddesi ve adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmiştir. Yukarıda anılan ve başvuranın kamulaştırma bedelinin, mahkeme masraflarıyla tamamen eridiği Perdigão davasında, Mahkeme, söz konusu şikâyeti yalnızca, başvuran tarafından ileri sürülen tek madde olan 1 No.lu Protokolün 1. maddesi kapsamında incelemiştir.
-
Somut olayda, Mahkeme, başvuranın esasında, kayda değer bir kısmının, avukatlık vekâlet ücreti bağlamında idareye yapmak zorunda olduğu ödeme nedeniyle kesilmesinden ötürü, kamulaştırılan taşınmazın gerçek değeriyle uyuşmayan bir kamulaştırma bedeli aldığından yakındığını ve malvarlığının azaldığını gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranın ulusal yargılamada olduğu gibi, Mahkeme önündeki yargılamada da Perdigão kararına atıfta bulunduğunu tespit etmektedir.
-
Bu koşullarda, Mahkeme, başvuranın şikâyetinin yalnızca 1 No.lu Protokolün 1. maddesi kapsamında incelenmesinin daha uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
-
Anayasa Mahkemesinin, başvuranın şikâyetini mülkiyete saygı hakkından ziyade mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelemeye karar vermesi durumu ise Mahkeme’yi bağlayamaz.
-
1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, başvuranın, mülkiyetine saygı hakkının ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, nihai olarak, mahkemeler tarafından kamulaştırma bedeli olarak kendisine ödenmesine hükmedilen 2.515 Türk liralık meblağı almıştır.
-
İlgili kuşkusuz, avukatlık vekâlet ücreti bağlamında idareye 1.500 Türk lirası ödemeye mahkûm edilmiştir; ancak idare de, aynı meblağı ilgiye ödemeye mahkûm edilmiştir.
-
Bu nedenle, başvuranın yalnızca doğrudan etkilerine maruz kalmadan Sözleşme’yi ihlal ettiğini düşünmesi nedeniyle, iç hukuktaki bir uygulamadan yakınmasından ötürü şikâyeti actio popularis (halk davası) kapsamına girmektedir.
-
Başvuran, Hükümetin iddialarını kabul etmemektedir.
-
Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazın şikâyetin özüne sıkı sıkıya bağlı olduğu ve bunu, başvurunun esasıyla birleştirmenin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
-
Öte yandan, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmekte ve başka herhangi bir kabul edilemezlik engeli bulunmayan işbu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
-
Esas Hakkında
-
Tarafların İddiaları Hakkında
-
Başvuran, avukatlık vekâlet ücreti bağlamında idareye 1.500 Türk lirası ödemeye mahkûm edilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ve bu meblağın, taşınmazının kamulaştırılması karşılığında kendisine ödenen 2.515 Türk lirası tutarındaki tazminatı azalttığını ileri sürmektedir. Başvuran, şikâyetini desteklemek için Perdigão kararına (yukarıda anılan) atıfta bulunmaktadır.
-
Başvuran, kamulaştırma kapsamında, adli işlem başlatılmasından sorumlu tutulamayacağı kanaatine varmaktadır. Başvurana göre, bu sorumluluk, taşınmazına az değer biçen kamulaştırmayı yapan idareye düşmektedir. Bu hususla ilgili olarak, idarenin belirlediği değerin, mahkemeler tarafından belirlen değerden yaklaşık üç kat daha düşük olduğunu belirtmektedir.
-
Son olarak, idarenin de vekâlet ücreti bağlamında kendisine 1.500 Türk lirası ödemeye mahkûm edilmesi durumunun herhangi bir denge kuracak nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır. Bu bağlamda, Avukatlık Kanunu gereğince, avukatlık vekâlet ücreti bağlamında bir tarafça ödenen meblağlar doğrudan karşı tarafın avukatına ödenmektedir.
-
Hükümet, Türk hukukunun, kamulaştırma konusunda, kamulaştırma bedelinin hâkim tarafından belirlenmesinden ziyade, taraflar arasında dostane çözüm yapılmasını desteklediğini belirtmektedir. Burada meşru bir kamu yararı görmektedir.
-
Hükümete göre, idare ile dostane çözüme varmayan malik, yasal işlem riski ile karşı karşıya kalmaktadır ve öngörülebilir bir içtihat gereğince, kamulaştırmayı yapan idare gibi, karşı tarafın vekâlet ücretini ödemeye mahkûm edilebileceğini göz ardı edemez.
-
Mülkü kamulaştırılan kişinin dostane çözüme varmayı kabul etmemesi, idareyi, kamulaştırma bedelini belirlemesi için mahkemeye başvurmaya mecbur kılabilecektir; bu durum mülkiyet devrinde ve dolayısıyla kamu hizmetinde gecikmeye neden olabilecektir.
-
Kısacası, başvuran dostane çözüm amacıyla görüşmeye katılmayarak, hakkında adli işlem başlatılmasına neden olmuştur.
-
Hükümet ayrıca, başvuranın, idareye 1.500 Türk lirası ödemeye mahkûm edildiği gibi, idarenin de aynı meblağı başvurana ödemeye mahkûm edildiğine dikkat çekmektedir. Bu nedenle, başvuranın söz konusu meblağı ödemeye mahkûm edilmesi, kamulaştırma bedelini etkilememiştir.
-
Mahkeme’nin Değerlendirmesi Hakkında
-
Mahkeme, 1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesinin üç farklı kural içerdiğini hatırlatmaktadır: Birinci paragrafın birinci cümlesinde belirtilen ve genel bir niteliğe sahip olan ilk kural, mülkiyete saygı ilkesini açıklar, aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural, mülkiyetten yoksun bırakılma konusunu ele almakta ve bunun için çeşitli şartlar ortaya koymaktadır; ikinci paragrafta kaydedilen üçüncü kural ise, Devletlere, diğerleri arasında, mülklerin kullanımını genel menfaate uygun olarak düzenleme yetkisi tanımaktadır. Bununla birlikte bu kurallar birbirlerinden bağımsız bir nitelik taşımamaktadır. İkinci ve üçüncü kurallar, mülkiyet hakkına yönelik özel ihlal örnekleri ile ilgilidir; bundan dolayı, bu birinci kuralda ifade edilen ilke ışığında yorumlanmalıdırlar (bk. diğerlerinin yanı sıra James ve diğerleri/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1986, § 3, seri A no 98 ve Depalle/Fransa [BD], No. 34044/02, § 77, 29 Mart 2010).
-
Somut olayın koşullarında ortaya çıkan soru, başvuranın, karşı tarafın avukatlık vekâlet ücretini ödemeye mahkûm edilmesinin, başvuranın mülkiyetine saygı hakkına müdahale olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve hangi ölçüde değerlendirilebileceğidir. Nitekim ilgilinin masraf ve giderler bağlamında ödemesi gereken meblağ, kısmen Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir ‘‘mülk’’ olarak değerlendirilen kamulaştırma tazminatından karşılanmıştır.
-
Mahkeme, bu hususun Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk paragrafının ilk cümlesinde yer alan genel kural alanında incelenmesinin uygun olduğu kanaatindedir (Beyeler/İtalya [BD], No. 33202/96, § 106, AİHM 2000-I).
-
Mahkeme, bir kimsenin mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine uygun olabilmesi için öncelikle yasallık ilkesine riayet etmesi ve keyfi bir niteliği bulunmaması gerektiğini hatırlatmaktadır (Iatridis/Yunanistan [BD], No. 31107/96, § 58, AİHM 1999-II). Söz konusu müdahalenin, aynı zamanda toplumun genel menfaatinin gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasına ilişkin gereklilikler arasında ‘‘adil bir denge’’ gözetmesi gerekmektedir (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 69, A Serisi No. 52)
-
Bu dengenin arandığı, her davada söz konusu edilen cümlelerden bağımsız olarak, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin tamamının yapısında yansıtılmaktadır; kullanılan yöntemlerle hedeflenen amaç arasında her zaman bir makul bir orantılılık ilgisi bulunmalıdır. Mahkeme, bu gerekliliğe riayet edilip edilmediğini denetleyerek, Devlete, hem söz konusu tedbirlerin uygulanmasında kullanılacak yöntemlerin seçiminde hem de ihtilaf konusu müdahalenin amacına ulaşması endişesiyle, sonuçlarının genel menfaat yararına meşru olup olmadığının belirlenmesinde geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. İlgili kişinin, kendisine özel ve aşırı bir yüke maruz kalmış olması durumunda bu denge bozulmuş olur (yukarıda belirtilen Depalle, § 83).
-
Bu türden bir dengenin bulunduğunun doğrulanması, söz konusu farklı menfaatlerin tamamının incelenmesini gerektirmektedir. Mahkeme, iki önemli unsuru dikkate alarak bu türden bir inceleme yapmanın uygun olduğu kanaatindedir. Öncelikle, ihtilaf konusu durum, başvuranın mülkiyetinden yoksun bırakılmasıdır. Böyle durumlarda ‘‘adil bir denge’’, mülkün değeriyle makul olarak ilgili bir miktarın ödenmesini gerektirmektedir ki aksi halde bireyin hakları aşırı ihlal edilmiş olur. Mahkeme ardından, Sözleşme’nin, teorikte olan veya asılsız hakların değil, ‘‘somut ve etkin’’ hakların korunmasını amaçladığını hatırlatmaktadır. Diğer taraftan Mahkeme, Devlet tarafından kullanılan yöntemler ve bunların uygulanması da dâhil olmak üzere, ihtilaf süresince tarafların sergilediği tutumu da incelemelidir (daha önce anılan Perdigão, § 68).
-
Somut olayda başvurana 2.515 TRY miktarında kamulaştırma bedeli ödenmesine karar verilmiştir. Bununla birlikte yargılamanın sonucunda, başvuran, kamulaştırmayı yapan idareye, masraf ve giderleri bağlamında 1.500 TRY avukatlık vekâlet ücreti ödemeye mahkûm edilmiştir. Sonuç olarak başvuranın son tahlilde eline geçen miktar, kendisine ödenen kamulaştırma bedelinin yalnızca % 40’ına tekabül etmiştir.
-
Mahkeme, Devletin kamulaştırma bedeli ödemesi yükümlülüğü ile kişinin yargı masraflarını üstlenme yükümlülüğü arasında hukuki nitelikli bir fark bulunduğunu ve bu yükümlülüklerin her birinin izlediği hukuki amaçların, aynı olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme bununla birlikte, somut olayda Devletin kamu gücünün yetkilerini kullanarak yapmış olduğu bir işlemin ardından, başvuranın kamulaştırma bedelinin belirlenmesiyle ilgili hukuki bir ihtilaf konusunda Devlete karşı, taraf olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme nazarında, orantılılığın incelenmesi bakımından bu durum, özel hukuk davası kapsamında yüklenen yargılama masraflarından ayrı değerlendirilmelidir. Somut olayın kendine özgü koşullarında, Devletin başvurana bir eliyle verdiğinin bir kısmını, -yargılama masrafları yoluyla- diğer eliyle geri alması aslında çelişkili görülebilir. Yine bu türden bir durumda, Devletin kamulaştırma bedeli ödemesi yükümlülüğü ile kişinin yargı masraflarını üstlenme yükümlülüğü arasında hukuki nitelikli bir fark bulunması, itiraz edilen müdahalenin orantılılığının bütün olarak incelenmesini engellemez.
-
Hükümet, başvuranın kamulaştırma bedeli konusunda idare ile dostane bir çözüme varamamış olması sebebiyle, kamulaştırma sürecinin yargı aşamasını başlatan kişi olduğunu ileri sürerek, yargılama masraf ve giderlerini ödemeye mahkûm edilmesini haklı göstermektedir.
-
Mahkeme, bu iddiaya katılamaz. Yargılamada bir tarafın, yargılama masraflarını ve özellikle karşı tarafın avukatlık vekâlet ücretini ödemeye mahkûm edilmesinin, meşru bir amacı bulunsa ve bu durum kendi içerisinde Sözleşme’ye aykırı olmasa bile (daha önce anılan Cindrić ve Bešlić, § 96; daha önce anılan Klauz, § 84), yine de somut olayda başvuranı, aleyhine hüküm verilen taraf olarak nitelendirmek zor görünmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, idarenin görevlendirdiği bilirkişiler tarafından kanaat edilen miktarın 843 TRY olmasına rağmen, mahkemenin son tahlilde bu miktarın üç katı daha fazla olan 2.515 TRY tazminata hükmettiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla başvuranın idareyi, kamulaştırma bedelini belirlemesi için mahkemeye başvurmaya zorlaması haklı bir fiildir. Ayrıca Mahkeme, dava dosyasında veya ulusal mahkemenin kararının gerekçesinde, başvuranın, ulusal yargılama kapsamında aşırı taleplerde bulunduğunu veya karşı tarafın gereksiz harcamalar yapmasına sebep olacak şekilde davrandığını gösteren herhangi bir unsur bulunmadığını gözlemlemektedir.
-
Başvuran, idare ile müzakere ederek, belki de mahkeme tarafından kendisine ödenmesine son tahlilde hükmedilen miktara eşdeğer bir miktar elde edebilirdi ancak müzakere yoluna gitmeye itiraz ederek mahkemeye başvurulmasına katkıda bulunmuş oldu; dolayısıyla Hükümet bunu iddia etmiş olsaydı, bu duruma itiraz edilebilirdi. Bununla birlikte böyle bir itiraz da dayanaktan yoksun kalacaktır. Zira Kamulaştırma Kanunu’nun 8. maddesinin 5. cümlesi gereğince, muhtemel bir anlaşma sonucunda kanaat edilecek miktar, idarenin görevlendirdiği bilirkişiler tarafından biçilen değerden fazla olamazdı (bk. yukarıdaki 33 paragraf). Dolayısıyla muhtemel bir müzakere, başvuranın, mülkünün değerinden çok düşük miktar olan 843 TRY’den daha yüksek bir meblağ elde etmesine imkân vermezdi.
-
Diğer bir deyişle, başvurana yargı aşamasını başlatması sebebiyle herhangi bir sorumluluk yüklenemez. Dolayısıyla ilgilinin davranışıyla müdahalenin haklı gösterilmesine dayanan iddia, dayanaktan yoksundur.
-
Başvuranın kamulaştırma bedelinin düşürüldüğünden şikâyet etmemesi gerektiği, zira idarenin de aynı miktarı başvurana ödemeye mahkûm edildiği iddiasıyla ilgili olarak ise, Mahkeme, bu koşulun başvuranın son tahlilde eline geçen miktar üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını ileri sürerek, başvuranın bu iddiaya karşılık verdiğini gözlemlemektedir.
-
Bu bağlamda başvuran, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesinin son cümlesine atıfta bulunarak, Hükümetin de itiraz etmediği gibi, idarenin, avukatına ödemeye mahkûm edildiği 1.500 TRY’nin avukatına ödendiğini ve dolayısıyla bu miktarın idareye kendisinin ödemesi gereken 1.500 TRY’yi karşılamadığını belirtmektedir.
-
Mahkeme, başvuranın yaklaşımına katılmaktadır. Nitekim yargılama masrafları bağlamında iki tarafa da yüklenen mali yükümlülükler, başvuranın da bu kapsamda idare tarafından yapılan ödemeden faydalanmamış olması sebebiyle iptal edilemez. Bu açıdan başvuran tarafından atıfta bulunulan hükmün, müvekkilin avukatına olan muhtemel borçları sebebiyle avukata ödenen miktarlar üzerinden herhangi bir kesinti yapılmasını veya tazminat ödenmesini yasakladığının tespit edilmesi gerekmektedir (bk. yukarıdaki 34. paragraf).
-
Başvuranın her halükarda avukatına ödeme yapması gerekeceği ve AHM’nin, her iki tarafı da toplamda aynı miktarı ödemeye mahkûm ederek, üstü kapalı biçimde tarafların kendi avukatlık vekâlet ücretlerini ödemelerini sağladığı doğrudur. Hâlbuki somut olayda olduğu gibi mülkü idare tarafından kamulaştırılan tarafından avukatlık vekâlet ücretinin ödenmesini gerektiren bu türden bir durum, mülkiyete saygı hakkı ile bağdaştırılamaz. Bu husus, iki koşulla haklı gösterilebilir. Mahkeme tarafından daha önce de belirtildiği gibi, birinci koşul, çekişmeli yargılamanın kaynağında bir kamulaştırma işleminin bulunmasıdır ki bu, kamu gücünün ayrıcalıklarından doğan bir işlem demektir ve davanın başlatılmasının sorumluluğu başvurana ait değildir. İkinci koşul, söz konusu yargılama masraflarının, kamulaştırma bedelinin % 40’ına tekabül etmesidir ve bu masrafların ödenmemesi, başvuranın kamulaştırma bedelinin önemli bir kısmından yoksun bırakılması anlamına gelecektir.
-
Mahkeme, bazı koşullarda farklı şekilde bir durumun söz konusu olabileceğini göz ardı etmemektedir.
-
Sonuç olarak Mahkeme, son tahlilde karar verilen kamulaştırma bedeli miktarının, somut olarak azaltıldığı ve başvuranın davranışı açısından hiçbir unsurun bu durumu haklı göstermediği dikkate alındığında, başvuranın, kamulaştırmayı yapan idarenin avukatlık vekâlet ücretini ödemeye mahkûm edilmesinin, ilgili açısından toplumun genel menfaati ile kişinin temel hakları arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi bozan, aşırı bir yük teşkil ettiği kanaatine varmaktadır.
-
Dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
-
Başvuran, maddi tazminat olarak 2.508 TRY talep etmektedir. Bu miktar, başvuranın ödemeye mahkûm edildiği 1.500 TRY’nin güncellenmiş halidir.
-
Başvuran ayrıca, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 5.000 TRY talep etmektedir.
-
Başvuran, masraf ve giderlerle ilgili olarak, avukatlık vekâlet ücreti için 2.000 avro (EUR) ile temyiz başvurusu ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru için 440,70 TRY talep etmektedir. Başvuran bu taleplerine dayanak olarak, yargılama masraflarına ilişkin makbuzları ve 1.500 TRY tutarında avukatlık vekâlet ücreti ödediğine dair 9 Ocak 2015 tarihli bir makbuzu sunmaktadır.
-
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
-
Mahkeme, başvuran tarafından maruz kalınan maddi zararın, 22 Eylül 2014 tarihinde 1.500 TRY olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, söz konusu miktarın, güncelleme yapılmasının ardından 400 avroya tekabül ettiğini kaydetmektedir ve bu miktarın başvurana ödenmesine karar vermektedir.
-
Mahkeme, manevi zararla ilgili olarak, ihlal tespitinin yeterli olduğu kanaatine varmaktadır.
-
Masraf ve giderler ile ilgili olarak, Mahkeme, bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla, bu masrafların iade edilebileceğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, somut olayda kendisine sunulan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, masraf ve giderler bağlamında 500 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmekte ve bu meblağın başvurana ödenmesine karar vermektedir.
-
Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
-
Hükümetin mağdur sıfatına ilişkin itirazının esasla birleştirilmesine ve bu itirazın reddedilmesine,
-
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,
-
Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine,
-
İhlal tespitinin, başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için tek başına yeterli bir adil tazmin sağladığına,
-
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
i. manevi zarar için her türlü vergiden hariç olmak üzere 400 EUR (dört yüz avro) ödenmesine,
ii. masraf ve giderler için başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergiden hariç olmak üzere 500 EUR (beş yüz avro) ödenmesine,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
- Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 23 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Robert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Mevcut kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrasına ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak Hâkim Lemmens’in sunduğu ayrık görüş yer almaktadır.
R.S.
H.B.
HÂKİM LEMMENS’İN MUTABAKAT ŞERHİ
Meslektaşlarımın Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği tespitiyle aynı yönde oy kullandım. Bununla birlikte Hükümetin, ‘‘başvuranın kamulaştırma bedeli konusunda idare ile dostane bir çözüme varamamış olması sebebiyle, kamulaştırma sürecinin yargı aşamasını başlatan kişi olduğu’’ iddiasının reddine ilişkin olarak biraz daha farklı bir gerekçe sunulmasını tercih ederdim (bk. kararın 79. paragrafı[Y1]).
Çoğunluk, başvuranın, karşı tarafın avukatlık vekâlet ücretinin kendisine yüklenmesini haklı gösterecek hiçbir davranışı bulunmadığına ilişkin başka bir gerekçe sunmuştur (bk. kararın 80-82. paragrafları[Y2]).
Kanaatimce, başvuranın kanuna aykırı veya aşırı herhangi bir davranışından dolayı bu masrafları ödemesi için cezaya mahkûm edilmediğini tespit etmek yeterli olurdu. Başvuranın bu masrafları ödemeye mahkûm edilmesinin tek yasal dayanağı, karşı tarafın avukatlık vekâlet ücretini, belirli bir miktara kadar, ‘‘aleyhinde hükmedilen tarafın’’ ödemesini öngören Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 330. maddesidir (bk. kararın 38. paragrafı). Burada tarafların davranışlarıyla hiçbir ilgisi olmayan mekanik bir kural söz konusudur. Mülkiyetin idareye devredilmesine karar verilmesi sebebiyle, başvuranın somut olayda (kısmi olarak) aleyhine hüküm verilen taraf olduğu kanaatine varılabilirdi (karşılaştırınız çoğunluğun, somut olayda başvuranı ‘‘aleyhine hüküm verilen taraf’’ olarak nitelendirmenin zor olduğu kanaatine vardığı, kararın 80. paragrafı[Y3]).
Diğer taraftan ne başvuranın, müzakere aşamasının başlatılmasından önce adli yoldan, idare tarafından belirlenen miktardan daha yüksek bir miktar elde etmiş olması (bk. kararın 80. paragrafı[Y4]), ne de başvuranın dostane çözüm yoluyla idarenin belirlediği miktardan daha yüksek bir miktar elde edemeyecek olması (bk. kararın 81. paragrafı), bence mevcut davayla ilgili unsurlar değildir.
Burada dikkate alınması gereken tek husus, yargılama masraflarına ilişkin kurallar sebebiyle, başvuranın kamulaştırma bedelinin % 60’ından yoksun bırakılmış olmasıdır. Kişisel haklar ile genel menfaat arasında gözetilmesi gereken dengeyi bozan bu unsur, başvuranın aşırı bir yüke maruz bırakıldığı sonucuna varmam için yeterlidir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.