CASE OF RADOMILJA AND OTHERS v. CROATIA - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice

Yapay Zeka Destekli

Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin

Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.

Ücretsiz Dene

Karar Bilgileri

Mahkeme

aihm

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

BÜYÜK DAİRE

RADOMILJA VE DİĞERLERİ/HIRVATİSTAN DAVASI

(Başvuru No. 37685/10 ve 22768/12)

KARAR

STRAZBURG

20 Mart 2018

İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.

Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan davasında,

Başkan
Guido Raimondi,
Hâkimler
Angelika Nußberger,
Linos-Alexandre Sicilianos,
Ganna Yudkivska,
Robert Spano,
Branko Lubarda,
Vincent A. De Gaetano,
Julia Laffranque,
Erik Møse,
Helen Keller,
Faris Vehabović,
Ksenija Turković,
Egidijus Kūris,
Iulia Motoc,
Síofra O’Leary,
Mārtiņš Mits,
Pere Pastor Vilanova

ve Büyük Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Søren Prebensen’in katılımıyla, Büyük Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,

3 Mayıs ve 4 Aralık 2017 tarihlerinde kapalı oturumla gerçekleştirilen müzakerelerin ardından söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

  1. Hırvatistan Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, yine bu Devlet’in vatandaşı olan yedi kişinin (“başvuranlar”) sırasıyla 17 Mayıs 2010 ve 27 Mart 2012 tarihlerinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları iki başvuru (no. 37685/10 ve 22768/12) bulunmaktadır. Büyük Daire’nin aşağıdaki 62. paragrafta atıfta bulunulan kararının bir sonucu olarak, başvurular daha sonra tek bir dava oluşturacak şekilde birleştirilmiştir.

  2. Başvuranlar, Mahkeme önünde Split Barosuna bağlı Avukat B. Duplančić tarafından temsil edilmişlerdir. Hırvat Hükümeti (“Hükümet”), kendi yetkilisi Š. Stažnik tarafından temsil edilmiştir.

  3. Başvuranlar, özellikle kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edindikleri kanaatinde oldukları taşınmazların mülkiyet hakkının ulusal makamlar tarafından tanınmaması sebebiyle, mülkiyete saygı haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

  4. Başvurular, Mahkemenin Birinci Bölümüne tahsis edilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü’nün (“İç Tüzük”) 52. maddesinin 1. fıkrası). Mülkiyet hakkına ilişkin şikâyetler, sırasıyla 23 Mayıs 2014 ve 25 Haziran 2015 tarihlerinde Hükümete bildirilmiş ve başvuruların geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

  5. İkinci Bölüm, 28 Haziran 2016 tarihinde verilen iki kararla (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan, no. 37685/10, 28 Haziran 2016 ve Jakeljić/Hırvatistan, no. 22768/12, 28 Haziran 2016), oy çokluğuyla, Radomilja ve diğerleri davasında Gašpar Perasović adına yapılan başvuru hariç olmak üzere (bk. bu davada verilen Daire kararı, §§ 38-39), diğer başvuruların kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir. Daire, bu iki kararda, bire karşı altı oyla, ayrıca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Daire, her davada Başkan Işıl Karakaş, Hâkimler Nebojša Vučinić, Paul Lemmens, Valeriu Griţco, Ksenija Turković, Stéphanie Mourou-Vikström ve Georges Ravarani ile Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulmuştur. Hâkim Lemmens, Radomilja ve diğerleri davasında kısmi ayrık görüş ve Jakeljić davasında ayrık görüş sunmuştur.

  6. Hükümet, 28 Eylül 2016 tarihinde, Sözleşme’nin 43. maddesi ve İç Tüzük’ün 73. maddesi gereğince, iki dava için Büyük Daire itirazında bulunmuştur. Büyük Daire Paneli, 28 Kasım 2016 tarihinde, bu talebi kabul etmiştir.

  7. Büyük Dairenin oluşumu, Sözleşme’nin 26. maddesinin 4 ve 5. fıkralarına ve İç Tüzüğün 24. maddesine uygun olarak belirlenmiştir.

  8. Büyük Daire Başkanı, taraflarla görüştükten sonra 16 Ocak 2017 tarihinde, davanın duruşmasız olarak görülmesine karar vermiştir (İç Tüzük’ün 71. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 3. fıkrasının sonu (in fine)).

  9. Başvuranlar ve Hükümet, başvuruların kabul edilebilirliği ve esası hakkındaki görüşlerini Mahkeme’ye sunmuştur. Hükümet, başvuranların görüşlerini yazılı olarak yanıtlamış, ancak başvuranlar bu görüşlere yanıt vermemişlerdir.

OLAY VE OLGULAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

  1. Başvuranlar, Stobreč (başvuru no. 37685/10) ve Split (başvuru no. 22768/12) şehirlerinde ikâmet etmektedirler. Başvuranların isimleri ve doğum tarihleri ekli listede yer almaktadır.

A. Davanın Başlangıcı

  1. Eski Yugoslavya mevzuatı, daha açık olarak 1980 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 29. maddesi (aşağıdaki 53. paragraf), taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla (dosjelost) sosyal mülkiyet olarak[1] edinilmesini yasaklamıştır.

  2. Aynı Kanun’un Hırvat hukuk düzenine aktarılması vesilesiyle, 8 Ekim 1991 tarihinde, Hırvat Parlamentosu bu hükmü yürürlükten kaldırmıştır (aşağıdaki 54. paragraf).

  3. 1 Ocak 1997 tarihinde yürürlüğe giren 1996 tarihli yeni Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrası, 8 Ekim 1991 tarihinden önceki dönemin, sosyal mülkiyet sayılan taşınmazları kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasına dâhil edilmesini öngörmüştür (aşağıdaki 56. paragraf).

  4. Hırvat Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi (Ustavni sud Republike Hrvatske – “Anayasa Mahkemesi”), 8 Temmuz 1999 tarihinde, sosyalist rejim altında mülklerinden yoksun bırakılan kişiler tarafından sunulan birçok dilekçeyi soyut anayasal inceleme (in abstracto (prijedlog za ocjenu ustavnosti) için kabul etmiş ve 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasının Anayasa’ya uygunluğunu incelemeye karar vermiştir.

  5. Anayasa Mahkemesi, 17 Kasım 1999 tarihli bir kararla, 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasını ileriye dönük olarak iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi, ihtilaf konusu Anayasa hükmünün, özellikle komünist rejim altında mahrum bırakıldıkları mülklerinin iadesine hak kazanan üçüncü kişilerin haklarına zarar veren, geriye dönük bir etkiye sahip olduğu gerekçesiyle, Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmetmiştir (bu kararın ilgili kısımları için bk. Trgo/Hırvatistan, no. 35298/04, § 17, 11 Haziran 2009). Bu karar, Resmî Gazete’de yayımlandığı 14 Aralık 1999 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir.

B. Ulusal Mahkemeler Önünde Görülen Davalar

  1. Radomilja ve diğerleri davasında (no. 37685/10) görülen hukuk davası

  2. Başvuranlar, 19 Nisan 2002 tarihinde, beş taşınmazla ilgili olarak mülkiyet haklarının tanınması ve tapu kütüğünde kendi adlarına tescil edilmesi talebiyle, Split Belediye Mahkemesi (Općinski sud u Splitu – “Belediye Mahkemesi”) önünde Split Belediyesine (Grad Split – “davalı makam”) karşı hukuk davası açmışlardır. Başvuranlar, ihtilaf konusu taşınmazların tapu kütüğünde, daha sonra yasal olarak Split şehri olarak adı değiştirilen Stobreč Belediyesi üzerine tescil edilmiş olmasına rağmen, ihtilaf konusu mülklerin, yetmiş yıldan uzun süredir kendilerinin ve seleflerinin zilyetliğinde bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinmeye ilişkin yasal sürenin sona ermiş olması sebebiyle, söz konusu taşınmazların sahibi oldukları kanaatindedirler. Başvuranların talepleri (tužba) aşağıda açıklanmıştır:

“866/91 (...), 866/117 (...), 866/136 (...), ve 866/175 no.lu araziler, Stobreč Belediyesi adına tescil edilmiştir.

KANIT: Tapu Sicil Belgesi

Hâlbuki davacılar ve yasal selefleri yukarıda belirtilen taşınmazları yetmiş yılı aşkın süredir zilyetliğinde bulundurmaktadırlar ve dolayısıyla artık sahibi olmuşlardır.

KANIT: Kadastro belgesi, tanık N.P.nin ifadesi, tarafların ifadeleri ve gerektiği takdirde sunulacak diğer unsurlar.

a) (...)

b) 866/175 no.lu arazi, eşit hisseyle davacı Mladen Radomilja ve davacı Frane Radomilja’ya aittir.

c) 866/175 no.lu arazinin tamamı Ivan Brčić’e aittir.

KANIT: yukarıya bk.

Bu gerekçelerle, mahkemeden dava sonucunda şu kararın alınması talep edilmektedir:

1. [İş bu kararla] davacıların sırasıyla [şu] mülklerin sahibi ve ortak sahibi oldukları tespit edilmiştir:

a) (...)

b) 866/136 no.lu arazi, eşit hisseyle Mladen Radomilja ve Frane Radomilja’ya aittir.

c) 866/175 no.lu arazinin tamamı, Ivan Brčić’e aittir.

  1. Bu karara istinaden davacılar, bu kararın 1. maddesinde sayılan taşınmazların mülkiyet ve müşterek mülkiyet haklarının tapu kütüğüne kendi adlarına tescilini ve ayrıca davalı makamın kanunen yerine geçtiği Stobreč Belediyesi adına şimdiye kadar tescil edilen bu hakların eş zamanlı olarak tapu kütüğünden silinmesini talep edebilir ve elde edebilirler.

  2. Davalı makam, bu davaya itiraz etmesi durumunda, davacıların yargılamaya ilişkin giderleri karşılayacaktır.”

  3. Belediye Mahkemesi, 20 Eylül 2004 tarihli bir kararla, başvuranların taleplerini haklı bulmuştur. Belediye Mahkemesi, başvuranların, kendilerinin ve seleflerinin ihtilaf konusu arazileri en az 1912 yılından beri kesintisiz olarak, münhasıran ve iyi niyetle zilyetliğinde bulundurduğunu kanıtladıklarına hükmetmiştir. Belediye Mahkemesi ayrıca, olayların meydana geldiği dönemde kazandırıcı zamanaşımına ilişkin yasal sürenin yirmi yıl olduğunu ve somut olayda bu sürenin 1932 yılında dolduğunu tespit etmiştir. Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Taleplerle ilgili açıklamada, davacıların ve seleflerinin [söz konusu] taşınmazları yetmiş yıldan uzun süredir zilyetliğinde bulundurduğu ve dolayısıyla kazandırıcı zamanaşımı yoluyla bu mülklerin sahibine dönüştükleri (...) ileri sürülmüştür.

(...)

Davacılar taleplerini (...) kazandırıcı zamanaşımına dayandırmaktadırlar. Başvuranlar açıkça ifade etmiş olmasalar da taleplerine ilişkin açıklamada iddia edilen olgulardan, kendilerine göre, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme şartlarının, 6 Nisan 1941 tarihinde önce yerine getirildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla yürürlükte olan (...) yasa ve yönetmeliklerde öngörülen şartlara, riayet edilip edilmediğinin araştırılması gerekmektedir.

(...)

Belediye Mahkemesi, ekonomik ve sosyal koşulların değişmiş olması sebebiyle, yürürlükte olan yasa ve yönetmeliklerle (...) 6 Nisan 1941 tarihinde belirlenen kazandırıcı zamanaşımı sürelerinin, mülkleri uzun süreden beri ve iyi niyetle zilyetliğinde bulunduran kişilerin meşru menfaatlerinin korunması ilkesine ve hukuki güvenlik ilkesine uygun olmadığı kanaatindedir. Belediye Mahkemesi, taşınmazların mülkiyetinin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilmesi için yirmi yıllık sürenin gerekli ve yeterli olduğu sonucuna varmaktadır.”

  1. Davalı makam, temyiz başvurusu kapsamında, başvuranların söz konusu mülklerin sahibi sayılamayacaklarını, zira sosyal mülkiyet olan taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilmesinin 8 Ekim 1991 tarihinden önce yasak olduğunu ve bu yasağın kaldırılmasının geriye dönük etkiden yoksun olduğunu ileri sürmüştür (yukarıdaki 11-15. paragraflar). Başvuranlar cevaplarında, söz konusu taşınmazların otuz yılı aşkın süredir, hatta 6 Nisan 1941 tarihinden de önce, 20. Yüzyılın başından beri kendi zilyetliklerinde bulunduğuna kimsenin itiraz etmediğini belirtmişlerdir.

  2. Split Bölge Mahkemesi (Županijski sud u Splitu), 17 Mayıs 2007 tarihinde verilen bir kararla, bu temyiz başvurusu üzerine, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve başvuranların taleplerini reddetmiştir. Mahkeme, Belediye Mahkemesinin olguları doğru tespit ettiğine (1912’den bu yana araziye iyi niyetle sürekli ve münhasıran sahip olma) ancak maddi hukuku uygularken hata yaptığına karar vermiştir. İlk olarak, söz konusu arazinin 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyette olduğunu ve ilgili mevzuat uyarınca, 6 Nisan 1941 tarihine kadar yasal gereklilikler yerine getirilmedikçe, bu tarihten önce sosyal mülkiyetteki bir mülkün mülkiyetinin olumsuz zilyetlik yoluyla elde edilmesinin mümkün olmadığını tespit etmiştir (bkz. aşağıdaki 48, 53-54, 57 ve 59-60. paragraflar). Ancak, başvuranların davasında bu gereklilikler yerine getirilmemiştir. Çünkü 1811 Medeni Kanunu’nun 1472. maddesi uyarınca (Hırvatistan’da 1852’den 1980’e kadar uygulanmıştır, bkz. aşağıdaki 47-49 ve 51. paragraflar) belediye yetkililerine ait taşınmazlar ancak kırk yıl sonra olumsuz zilyetlik yoluyla edinilebilirdi. Ancak, ilk derece mahkemesinin, başvuranların ve seleflerinin söz konusu araziye 1912’den beri sahip oldukları yönündeki olgusal bulguları dikkate alındığında (bkz. yukarıdaki 17. paragraf), bu süre 6 Nisan 1941’den önce dolmamıştır. Bu kararın ilgili kısmı şöyledir:

“8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet olarak tescil edilen taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilme süresinin hesaplanmasında, 8 Ekim 1991 tarihinden önce (...) geçen zaman dikkate alınamaz, zira bu tarihten önce, Temel Mülkiyet İlişkileri Kanunu’nun 29. maddesi, söz konusu taşınmazların bu yolla edinilmesini açıkça yasaklamıştır. Bu hükmün, Temel Mülkiyet İlişkileri Kanunu’nun Hırvat hukuk sistemine aktarıldığı Kanun’un 3. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış olmasına rağmen, önceden açıklanmış bu kanuni yasak nedeniyle, bu tarihten önce geçen süre, o sırada yürürlükte olan kurallara göre 6 Nisan 1941 tarihinden önce sona ermediği sürece, 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet olarak tescil edilen taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasına dâhil edilemez.”

  1. Başvuranlar, 23 Temmuz 2007 tarihinde, ikinci derece mahkemesinin kararına karşı Anayasa Mahkemesine başvurmuşlardır. Başvuranlar, kanun önünde ve mahkemeler önünde eşitliğe ve adil yargılanmaya ilişkin anayasal haklarının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Bu başvuruda, başvuranlar özellikle şu hususları ileri sürmüşlerdir:

“(...) itiraz edilen kararda yapılan tespitlere göre, başvuranlar (...) kesintisiz olarak, münhasıran ve iyi niyetle 1912 yılından bugüne kadar (...) taşınmazları zilyetliğinde bulundurmuşlardır. Dolayısıyla davanın amacı, hukuk davasının açılmasından önceki doksan yıl boyunca bulundurulan [bu] zilyetliktir.

(...) Davada, başvuranların seleflerinin söz konusu mülkleri en az 20. Yüzyılın başından beri zilyetliğinde bulundurmalarına ve bu zilyetliğin, hukuk davasının başlamasına ve bugüne kadar devam etmesine rağmen, mahkeme, yukarıda belirtilen hükümleri uygulamamıştır.

(...)

Söz konusu mülkün 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyete ait olduğu görüşü kabul edilecek olursa, tapu sicilinde [mülkün Devlete ve sosyal mülkiyete kaydedilmesine ilişkin ilgili yönetmelikler] uyarınca bu şekilde kaydedilmemiş olsa bile, atıfta bulunulan yasal hükümler uyarınca, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 arasındaki [dönem] hariç olmak üzere, hukuk davasının açılmasına kadar geçen tüm zilyetlik döneminin dikkate alınması gerekmiştir."

  1. Anayasa Mahkemesi, 30 Eylül 2009 tarihli bir kararla, bu başvuruyu reddetmiş ve 19 Kasım 2009 tarihinde kararını başvuranların temsilcisine bildirmiştir. Kararın ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:

“Anayasa Mahkemesi, anayasal bir hakkın ihlalinin değerlendirilmesi için gerekli herhangi bir olgu tespit etmemektedir.

Hukuk davasında (...) başvuranların (...) söz konusu taşınmazların en az 1912 yılından beri kesintisiz olarak, münhasıran ve iyi niyetle zilyetliğinde bulundurduğu tespit edilmiştir.

(...)

Kararın gerekçesinde, ikinci derece mahkemesi, davanın 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet olan taşınmazlarla ilgili olduğunu ve bu tarihten önce geçen zamanın, [bu türden] taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasında dikkate alınamayacağını belirtmiştir.

Bu anayasal başvurunun (...) incelenmesinde, Anayasa Mahkemesinin 17 Kasım 1999 tarihli kararıyla, 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasının geçersiz olduğuna hükmettiğinin (...) kaydedilmesi gerekmektedir. Bu kararda, Anayasa Mahkemesi, 8 Ekim 1991 tarihinden önceki dönemde sosyal mülkiyet statüsündeki taşınmazlara zilyet olmanın, bu türden taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasında dikkate alınamayacağını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi, daha önce 6 Nisan 1941 - 8 Ekim 1991 tarihleri ​​arasında sosyal mülkiyet sayılan taşınmazlar için bu sürenin işlemediğine hükmettiği 5 Şubat 2009 tarihinde U-III-1595/2006 sayılı kararında, Bölge Adliye Mahkemesinin itiraz edilen kararında açıklanan hukuki gerekçelerin, ilgili maddi hukukun anayasal olarak kabul edilebilir bir yorumuna ve uygulamasına dayandığı sonucuna varmıştır.”

  1. Jakeljić davasında (no. 22768/12) görülen hukuk davası

  2. Başvuranlar, sırasıyla 25 Mayıs 1993, 21 Şubat 1996 ve 20 Temmuz 1999 tarihlerinde, farklı kişilerden üç arazi satın almışlardır. Hâlbuki bu araziler, tapu kütüğünde eski adı Stobreč Belediyesi olan Split Belediyesi adına tescil edilmiştir.

  3. Başvuranlar, 4 Nisan 2002 tarihinde, üç taşınmazla ilgili olarak mülkiyet haklarının tanınması ve tapu kütüğünde kendi adlarına tescil edilmesi talebiyle, Belediye Mahkemesi önünde Split Belediyesine karşı hukuk davası başlatmışlardır. Başvuranlar, arazilerin tapu kütüğünde yasal halefi Split şehri olan Stobreč Belediyesi adına kayıtlı olmasına rağmen, ihtilaf konusu taşınmazların bir yüzyıldan uzun süredir seleflerinin zilyetliğinde bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, kazandırıcı zamanaşımı süresinin selefleri bakımından dolmuş olması sebebiyle, bu arazileri satın alarak yasal sahipleri oldukları kanaatine varmışlardır. Bu davanın dilekçesinde başvuranların açıkladıkları talepleri aşağıdaki gibidir:

“Davacılar her biri yarı hisseye sahip R.K. ve M.K.dan müştereken 866/34 no.lu araziyi (...), 866/59 no.lu araziyi (...) ve 866/35 no.lu araziyi (...) satın almışlardır.

KANIT: [Davacılar ve yukarıda belirtilen kişiler arasında yapılan üç satış sözleşmesi].

Bu satış sözleşmeleri yapılır yapılmaz, davacılar yukarıda sayılan tüm taşınmaz malları zilyetliklerine geçirmişlerdir. Bugüne kadar sahipleri olarak kalmışlardır. Başvuranlar [yetkili makamlar tarafından ödenmesi istenilen] vergileri ödemişlerdir.

KANIT: Vergi tahsilat makbuzları.

R.K., M.K., T.F. ve M.S.nin ifadeleri (...)

Söz konusu gayrimenkuller, Stobreč Belediyesi adına tapu sicilinde kayıtlıdır, oysa ekli [satış] sözleşmelerindeki satıcılar ve onların selefleri, bir yüzyıldan fazla bir süredir taşınmazlara sahiptir ve bu da söz konusu taşınmazları kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edindikleri anlamına geliyordu.

KANIT: Tapu Sicil Belgesi

R.K., M.K., T.F. ve M.S.nin ifadeleri (...) ve

Gerekli olduğu takdirde başka unsurlar da sunulacaktır.

Satıcıların, söz konusu taşınmazın tapuda kayıtlı olmayan maliki olması sebebiyle, söz konusu satış sözleşmelerinin etkisiyle mülkiyet haklarını davacılara, yani alıcılara devretmişlerdir. [Böylece] davacılar, selefleri vasıtasıyla, 866/34 (...), 866/59 (...) ve 866/35 (...) no.lu arazilerin sahibi olmuşlardır.

KANIT: yukarıya bk.

Bu gerekçelerle, mahkemeden dava sonucunda şu kararın alınması talep edilmektedir:

1. [İşbu kararla,] davacılar Jakov Jakeljić ve Ivica Jakeljić’in, yarı hisse ile 866/34, 866/59 ve 866/35 (...) no.lu arazilerin ortak maliki olduğu tespit edilmiştir.

  1. Davalı makamın, on beş gün içerisinde, cebri icra marifetiyle, davacılara, tapu kütüğünde mülkiyet hakkının tescili için gerekli izinli mülk olduğunu belirten (clausula intabulandi) belgeyi tahsis etmesi ve bugüne kadar davalı makamın hukuken yerine geçtiği Stobreč Belediyesi adına kayıtlı bu hakkın tapu sicilinden silinmesi gerekmektedir. Bu işlemin yapılmaması durumunda, bu karar [söz konusu işlemin] yerini alacaktır.

  2. Davalı makam, on beş gün içerisinde, cebri icra yoluyla, davacılara yargılamadan kaynaklanan masraflarını geri ödemelidir.”

  3. Davalı makam, başvuranlar tarafından açılan davaya cevaben, söz konusu taşınmazların, sosyal mülkiyet olduğunu ve Anayasa Mahkemesinin 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasını iptal etmesi nedeniyle (yukarıdaki 15. paragraf) 8 Ekim 1991 tarihinden önce bu türden taşınmazların edinilme süresi, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasında dikkate alınamayacağını ileri sürmüştür. Başvuranlar cevaben, söz konusu Anayasa Mahkemesinin kararının, ihtilafın çözümü açısından herhangi bir ilgisinin bulunmadığını belirtmişlerdir.

  4. Belediye Mahkemesi, 19 Aralık 2002 tarihli bir kararla, başvuranların taleplerini haklı bulmuştur. Bununla birlikte, davalı makam tarafından yapılan temyiz başvurusu üzerine, bu karar usule uygun olmadığı gerekçesiyle Osijek Bölge Adliye Mahkemesi (Županijski sud u Osijeku) tarafından 2 Mart 2006 tarihinde iptal edilmiştir.

  5. Belediye Mahkemesi, davanın kendisine geri gönderilmesinin ardından 1 Haziran 2007 tarihli bir kararla, yeniden başvuranları haklı bulmuştur. Belediye Mahkemesi öncelikle, 8 Ekim 1991 tarihinde, söz konusu arazilerin sosyal mülkiyet olduğunu ve ancak konu hakkındaki yasal koşulların 6 Nisan 1941 tarihinde yerine getirilmiş olması şartıyla, uygulanabilir mevzuatın, bu tarihten önce bu türden taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilmesine izin verdiğini tespit etmiştir. Belediye Mahkemesi, başvuranların, seleflerinin 6 Nisan 1941 tarihinden önce kırk yılı aşkın süredir kesintisiz, münhasıran ve iyi niyetle bu taşınmazları zilyetliğinde bulundurduklarını kanıtladıkları kanaatine varmıştır (yukarıdaki 22. paragraf). Belediye Mahkemesi dolayısıyla, 1811 tarihli Medeni Kanun’un (Hırvatistan’da 1852-1980 yılları arasında uygulanabilir olan- aşağıdaki 47-49 ve 51. paragraflar) 1472. maddesinin etkisiyle, söz konusu seleflerin zaten bu tarihten önce arazileri kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edindikleri sonucuna varmıştır. Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Davaya cevaben, davalı, söz konusu taşınmazların sosyal mülkiyet olduğunu ve Anayasa Mahkemesinin 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasını geçersiz kılan kararının etkisiyle, 8 Ekim 1991 tarihinden önce bu türden taşınmazların edinilme süresinin, kazandırıcı zamanaşımının hesaplanmasında dikkate alınamayacağını ileri sürerek, iddiaları reddetmektedir.

(...)

Davanın 2002 yılında açıldığı, mülkiyet hakkının tapu kütüğünde Stobreč Belediyesi adına tescil edildiği, 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasının Anayasa Mahkemesinin 17 Kasım 1999 tarihli kararıyla iptal edildiği -bu kararın etkisiyle, 8 Ekim 1991 tarihinden önceki dönemde sosyal mülkiyete zilyet olma süresinin, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasında dikkate alınamayacağı- (...), davacıların ve seleflerinin, ancak 6 Nisan 1941 tarihinden önce söz konusu taşınmazları kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edindiklerinin tespit edilmesi durumunda, taşınmazların sahibi sayılabilecekleri anlaşılmıştır. Davacıların talebinin, tam olarak bu unsura dayandığı açıktır. Bu sebeple, [mahkeme nezdinde] söz konusu arazilerin 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet olarak kaydedildiği tartışmasız olduğundan (...), taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilip edinilmediklerinin belirlenmesi için davacıların yasal seleflerinin, 6 Nisan 1941 tarihinden önce, yani söz konusu dönemde uygulanabilir kurallarla öngörülen kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme sürelerine uygun şekilde, ihtilaf konusu taşınmazları zilyetliklerinde bulundurup bulundurmadıklarının araştırılması gerekmektedir.”

  1. Davalı makam, temyiz başvurusunda, başvuranların söz konusu taşınmazların sahibi olamayacağını, zira 8 Ekim 1991 tarihinden önce sosyal mülkiyet olan taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilmesinin, 6 Nisan 1941 tarihinden önce bu şekilde edinilmemiş olmaları durumunda, yasaklandığını ileri sürmüştür. Davalı makam, bu yasağın kaldırılmasının geriye dönük etkisinin olmadığını ileri sürmüştür (yukarıdaki 11-15. paragraflar). Başvuranlar, söz konusu taşınmazları kesintisiz olarak, münhasıran ve iyi niyetle bir yüzyıldan uzun süredir zilyetliklerinde bulundurduklarına kimsenin itiraz etmediğini ve her hâlükârda 6 Şubat 1941 tarihinden önce kırk yılı aşkın süredir devam eden bir zilyetlik gereğince, bu arazileri kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edindiklerini ileri sürmektedirler.

  2. Split Bölge Mahkemesi, 29 Mayıs 2008 tarihli bir kararla, bu temyiz başvurusu üzerine, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve başvuranların taleplerini reddetmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi, başvuranların seleflerinin 1912 yılından itibaren söz konusu arazileri (kesintisiz olarak ve iyi niyetle) zilyetliğinde bulundurmadıklarını tespit etmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi, buradan, 1811 tarihli Medeni Kanun’un 1472. maddesiyle belirlenen kırk yıllık kazandırıcı zamanaşımı süresinin, 6 Nisan 1941 tarihinde henüz dolmamış olduğu sonucuna varmaktadır (aşağıdaki 51. paragraf). Bölge Adliye Mahkemesi, bu son tarihten 8 Ekim 1991 tarihine kadar geçen süre boyunca, uygulanabilir mevzuatın sosyal mülkiyet olan taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilmesini yasakladığını tespit etmiştir (yukarıdaki 11. paragraf ve aşağıdaki 52-53. paragraflar). Bölge Adliye Mahkemesine göre, 6 Nisan 1941 tarihinde önce işlemeye başlamış olan yasal süre, durmamış, kesilmiştir ve bu sebeple, süreç, 8 Ekim 1991 tarihinden sonra devam etmemiş ancak yeniden işlemeye başlamıştır. Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet olarak tescil edilen taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilme süresinin hesaplanmasında, 8 Ekim 1991 tarihinden önce (...) geçen zaman dikkate alınamaz, zira bu tarihten önce, Temel Mülkiyet İlişkileri Kanunu’nun 29. maddesi, söz konusu taşınmazların bu yolla edinilmesini açıkça yasaklamıştır. Bu hükmün, Temel Mülkiyet İlişkileri Kanunu’nun Hırvat hukuk sistemine aktarıldığı Kanun’un 3. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış olmasına rağmen, önceden açıklanmış bu kanuni yasak nedeniyle, bu tarihten önce geçen süre, o sırada yürürlükte olan kurallara göre 6 Nisan 1941 tarihinden önce sona ermediği sürece, 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet olarak tescil edilen taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasına dâhil edilemez.”

  1. Başvuranlar, 1 Ağustos 2008 tarihinde, ikinci derece mahkemesinin kararına karşı Anayasa Mahkemesine başvurmuşlardır. Başvuranlar, kanun önünde ve mahkemeler önünde eşitliğe ve adil yargılanmaya ilişkin anayasal haklarının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Bu başvuruda, ilgililer özellikle şu hususları ileri sürmüşlerdir:

“Bu nedenle, mevcut davada olduğu gibi, davacıların kendilerinin ve selefleri aracılığıyla, söz konusu mülkün bir yüzyıldan fazla bir süredir iyi niyetle şüphesiz maliki olduğu hukuki ve fiili bir durumda ve yürürlükteki Hırvat hukuku ışığında böyle bir durumu değerlendirirken, (...) ihtilaf konusu kararın bozulması ve davanın (...) gerekmektedir.

Söz konusu mülkün 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet niteliğinde olduğu görüşü kabul edilecek olursa, tapu sicilinde [mülkün Devlete ve sosyal mülkiyete kaydedilmesine ilişkin ilgili yönetmelikler] uyarınca bu şekilde kaydedilmemiş olsa bile, atıfta bulunulan yasal hükümler uyarınca, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 arasındaki [dönem] hariç olmak üzere, hukuk davasının açılmasına kadar geçen tüm zilyetlik döneminin dikkate alınması gerekmekteydi.(...) Mahkeme, hukuk davasının açılmasından önce söz konusu olan taşınmazın tüm zilyetlik süresini dikkate almayarak, maddi hukuku yanlış uygulamış ve böylece başvuranların ileri sürdüğü anayasal hakları ihlal etmiştir.”

  1. Anayasa Mahkemesi, 15 Eylül 2011 tarihli bir kararla, bu başvuruyu reddetmiş ve 4 Ekim 2011 tarihinde kararını başvuranların temsilcisine bildirmiştir. Kararın ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:

“Anayasa Mahkemesi, anayasal bir hakkın ihlalinin değerlendirilmesi için gerekli herhangi bir olgu tespit etmemektedir.

Hukuk davasında (...) başvuranların (...) söz konusu taşınmazların en az 1912 yılından beri kesintisiz olarak, münhasıran ve iyi niyetle zilyetliğinde bulundurduğu tespit edilmiştir.

(...)

Kararın gerekçesinde, ikinci derece mahkemesi, davanın 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet olan taşınmazlarla ilgili olduğunu ve bu tarihten önce geçen zamanın, [bu türden] taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasında dikkate alınamayacağını belirtmiştir.

Anayasa Mahkemesi anayasa şikâyetini incelerken ... 1996 tarihli Mülkiyet Yasasının 388(4). fıkrasının Anayasa Mahkemesinin [17 Kasım 1999] tarihli kararıyla iptal edildiğini kaydetmiştir. [Bu kararda Anayasa Mahkemesi, 8 Ekim 1991 tarihinden önceki dönemde sosyal mülkiyete sahip olmanın, zilyetlik yoluyla mülk edinme süresinin hesaplanmasında dikkate alınamayacağına hükmetmiştir. Mahkeme, 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal olarak sahip olunan mülkün mülkiyetini edinme süresinin 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki dönemde işlemediğini göz önünde bulundurarak (Anayasa Mahkemesi bu görüşü 5 Şubat 2009 tarihli U III 1595/2006 sayılı kararında ifade etmiştir), Bölge Mahkemesinin itiraz edilen kararında ifade edilen hukuki görüşlerin ilgili maddi hukukun anayasal olarak kabul edilebilir bir yorumuna ve uygulamasına dayandığını tespit etmiştir.”

C. Daire Önünde Görülen Dava

  1. Daire önünde görülen dava sırasında başvuranlar, daha önceki yargılamada Belediye Mahkemesi tarafından verilen kararların, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ve Sözleşme’nin 14. maddesi tarafından güvence altına alınan hakları ihlal ettiğini iddia etmişlerdir.

  2. İki davadaki başvuru formlarının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“III. SÖZLEŞME’NİN VE PROTOKOLLERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN MADDELERİ VE DAYANAK GÖSTERİLEN İDDİALAR

Başvuranlar, (...) öncelikle Split Belediye Mahkemesinin ve Anayasa Mahkemesinin İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) güvence altına aldığı haklarını, (...) özellikle mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinde ve Sözleşme’nin 14. maddesinde bildirilen haklarını ihlal ettiğinden şikâyet etmektedirler. Nitekim başvuranlar diğer Hırvat vatandaşlarına göre yerleştirildikleri dezavantajlı konumdan kaynaklanan ayrımcılığın mağdurlarıydılar, çünkü hemen hemen aynı davalarda, yani maddi ve fiili bağlam açısından benzer şekilde, aynı mahkeme, yani, Split Bölge Mahkemesi, yüz yıldan fazla bir süre önce barışçıl mülkiyet temelinde başvuruda bulunan kişilerin, başvuranların taşınmazlarının oldukça yakınında yer alan arazilerle ilgili olarak mülkiyet haklarını tescil etmelerini sağlayan kararlar vermiştir.

(...)

V. BAŞVURU KONUSUNUN ÖZETİ

Başvuranlar, Mahkemeden, söz konusu arazilerin kendi adlarına tapu kütüğünde tescil edilmesine izin verilmesine karar vermesini (...) talep etmektedirler.”

  1. Başvuranlar, Jakeljić (no. 22768/12) davasında sunulan başvuru formunda, şu hususları eklemişlerdir:

“Başvuranların temsilcisi, Mahkeme’ye başvuruyu Radomilja ve diğerleri davası olarak sunmuştur ve bu başvuru 37685/10 no.lu başvuru olarak kaydedilmiştir. Temsilci Mahkeme’yi, bu dosyayı ve ekinde yer alan belgeleri incelemeye davet etmiştir.

Hırvat Mahkemeleri özünde aynı olan davalarda, başvuranların arazisine bitişik olan arazilerin sahiplerinden gelen talepleri haklı bulan ve 6 Nisan 1941 tarihinde dolan yirmi yıldan uzun süren bir zilyetliğe dayanarak, dolayısıyla Yugoslav Federal Yüksek Mahkemesinin 4 Nisan 1960 tarihli genel kurul oturumu sırasında [belirttiği] görüşe uygun şekilde, bu kişilerin, 6 Nisan 1941 tarihinde sona eren yirmi yıllık barışçıl zilyetlik [süresi] temelinde, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla söz konu taşınmazların sahibi olduğuna hükmeden kararlar vermişlerdir.

Bu sebeple, mahkemeler tarafından ortaya koyulan [bu] muamele farkı, başvuranları önemli bir zarara uğratan bir eşitsizlik durumuna sebep olmuştur.”

  1. Mülkiyet hakkına ilişkin şikâyetler, sırasıyla 23 Mart 2014 ve 25 Haziran 2015 tarihlerinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir (yukarıdaki 4. paragraf). İki davada da taraflara bildirilen soruda, Mahkeme tarafından Trgo davasında verilen karara (Trgo/Hırvatistan, no. 35298/04, 11 Haziran 2009) atıfta bulunulmuştur, bu soru aşağıda belirtilmiştir:

“Başvuranların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edindiklerini iddia ettikleri üç/beş araziyle ilgili olarak, ulusal mahkemelerin başvuranların mülkiyet haklarını tanımayı reddetmesi, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyete saygı hakkını ihlal etmiş midir (Trgo/Hırvatistan, no. 35298/04, 11 Haziran 2009)?”

  1. Daire Önünde Tarafların İddiaları

a) Hükümetin Görüşleri

  1. Hükümet, (Radomilja ve diğerleri davasında) 6 Ekim 2014 tarihli görüşlerinde ve (Jakeljić davasında) 20 Ekim 2015 tarihli görüşlerinde, özellikle bu davaların Trgo davası ile kıyaslanabilir davalar olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet özellikle, bu davada meydana gelen durumun aksine, somut olayda başvuranların, Anayasa Mahkemesinin 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasını iptal kararının ardından hukuk davalarını başlattığını kaydetmiştir (yukarıdaki 15-16 ve 23. paragraflar ile aşağıdaki 56. paragraf). Hükümet, buradan, başvuranların söz konusu hükmün kendi davalarına uygulanması ve mülkiyet haklarının tanınması yönünde meşru bir beklentiye sahip olamayacakları sonucuna varmaktadır (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 43 ve yukarıda anılan Jakeljić, § 37). İki davada da Hükümet görüşlerinin ilgili kısmı aşağıda belirtilmiştir:

“(...) Başvuranlar, hukuk davasının açıldığı tarihte ve iç hukuk kuralları uyarınca, Mülkiyet Kanunu’nun iptal edilen 388. maddesinin 4. fıkrası temelinde iddialarının kabul edildiğini görme meşru beklentisine sahip olamazlar. Daha açık olarak, bu davanın Split Belediye Mahkemesi önünde açıldığı tarihte, ne yürürlükte olan Mülkiyet Kanunu’nun hükümleri ne de Hırvatistan Cumhuriyeti’nin yüksek mahkemeleri tarafından oluşturulan içtihatlar, kazandırıcı zamanaşımının hesaplanmasında söz konusu sürecin dikkate alınması imkânını öngörmektedir.

(...)

(...) Trgo davasında, başvuran kazandırıcı zamanaşımı süresi dolduktan sonra doğan mülkiyet haklarının tanınması için 1997 yılında hukuk davası açmıştır. Söz konusu dönemde (bu davanın açıldığı tarihte), kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasında 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihine kadar geçen sürenin dikkate alınmasını zorunlu kılan Mülkiyet Kanunu hükmü, halen yürürlükteydi. Bu hukuk davasının görüldüğü sırada, Anayasa Mahkemesi söz konusu hükmü iptal etmiştir ve bu sebeple, başvuran davayı kaybetmiştir. Üstelik Mahkeme bu davada, belirli bir yasal hükmün yürürlükten kaldırılmasının yalnızca gelecek için geçerli olduğunu, ancak bu kuralın, görülmeye devam eden dava sırasında göz ardı edildiğini tespit etmiştir. Mahkeme, başvuranın, davasının başlatıldığı tarihte geçerli olan mevzuata makul bir şekilde güvendiği için, yasa koyucu tarafından yapılan bir hatanın düzeltilmesinin sonuçlarına katlanmak zorunda olmadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme dolayısıyla, başvuranın meşru bir beklentiye sahip olabileceğini ve sonuç olarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyet hakkına sahip olabileceğini kabul etmiştir.

Hâlbuki somut olayda durum, sadece Kanun koyucunun Anayasa Mahkemesi kararının ardından aldığı bahsi geçen tedbirlerden dolayı değil, aynı zamanda söz konusu yerleşik içtihat sebebiyle tamamen bundan farklıdır. Bu sebeple başvuranlar, Split Belediye Mahkemesi önünde hukuk davası başlattıkları tarihte, mahkemenin 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihine kadar geçen süreyi kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasına dâhil edeceğine ve böylece mülkiyet haklarının tanınacağına dair meşru bir beklenti içinde olamazlar.

Üstelik Hükümet, başvuranların yerel makamlar önündeki tutumlarının ve anayasal başvurularının, kendilerinin bile bu türden bir beklenti içerisinde olmadıklarını açıkça gösterdiği kanaatindedir.

Hükümet, ulusal mahkemeler önünde ortaya çıkan başlıca i) başvuranların ve seleflerinin yasal ve iyi niyetli mülk sahipleri olup olmadığı, ii) 6 Nisan 1941 tarihinden önce başvuranlar ve onların selefleri tarafından ihtilaflı taşınmazlar üzerinde sahip oldukları zilyetlik süresinin ne kadar olduğu ve iii) kazandırıcı zamanaşımına ilişkin yasal sürenin, 6 Nisan 1941 tarihinden önce tamamlanıp tamamlanmadığı sorularını vurgulamaktadır.

Bu taşınmazların, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 arasında geçen zilyetlik süresinin, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin hesaplanmasına dâhil edilmesi sorunu, davanın tarafları arasında hiçbir zaman tartışılmamıştır. Diğer taraftan, başvuranlar ulusal mahkemeler önünde açıkça, hukuk davalarının, 6 Nisan 1941 tarihinden önce tamamlanan kazandırıcı zamanaşımı süresine (...) dayandığını iddia etmişlerdir.

Bu konuya başvuranlar tarafından itiraz edilmediği de anayasal başvurularından anlaşılmaktadır.

(...) anayasal başvuruları, başvuranların kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasına söz konusu dönemin değil, yasal selefleri tarafından 6 Nisan 1941 tarihinden önceki zilyetlik süresi ile 8 Ekim 1991 tarihinden sonraki zilyetlik süresinin eklenmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini göstermektedir.

Son olarak Hükümet, başvuranların, Mahkeme’ye yaptıkları başvuruda bile, ulusal mahkemeler tarafından 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihine kadar geçen süre için kazandırıcı zamanaşımı süresinin yanlış hesaplandığına dair bir şikâyet ileri sürmediklerini kaydetmektedir.

Hükümet, üstelik genel Medeni Kanun hükümlerini dikkate alarak, sosyal mülkiyete ilişkin mülklerin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme süresinin tartışmasız olarak kırk yıl olduğunu tespit etmektedir. Başvuranlar, hiçbir şekilde daha kısa bir kazandırıcı zamanaşımı süresini gerek yerel mahkemeler gerekse Hırvatistan Cumhuriyetinin Anayasa Mahkemesi önünde ileri sürmemişlerdir. Aksine, başvuranlar özellikle 6 Nisan 1941 tarihinden önceki zilyetlik süresinin 8 Nisan 1991 tarihinden sonraki süreye eklenmesi gerektiğinden, kazandırıcı zamanaşımı süresini yerine getirme yükümlülüğüne riayet edildiğini Anayasa Mahkemesi önünde ileri sürmüşlerdir. Bu da kendi hesaplamalarına göre kırk yıl ile sonuçlanmıştır (bk. (...) başvuranların Anayasal başvurusu).

Sonuç olarak, somut olayda başvuranların sonradan yürürlükten kaldırılan bir kanun hükmüne makul ölçüde dayanmadıkları", ancak hukuk davasını açtıkları tarihte yürürlükte olan ve buna bağlı içtihatlar uyarınca, yasal hükümlerle belirlenen kazandırıcı zamanaşımı koşullarını yerine getirdiklerini göstermeye çalıştıkları oldukça açıktır.

Dolayısıyla, burada söz konusu olan Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında, bir "mülk" olarak anlaşılmayacak olan bir mülkiyet hakkının beklentisidir (Kopecký/Solvakya [BD], no. 44912/98, § 35, AİHM 2004 IX).

Hükümet, somut olayda başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.”

b) Başvuranların cevaben görüşleri

  1. (Radomilja ve diğerleri davasında) Kasım 2014 tarihli başvuranlar cevaben görüşlerinde, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokolün 1. maddesinin uygulanabilir olduğunu zira söz konusu taşınmazların malikleri olarak ilan edilme taleplerinin ulusal hukukta yeterli bir dayanak olduğu kanaatine varmaktaydılar (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri 45 ve yukarıda belirtilen Jakeljić, § 39):

- bu iki dava çerçevesinde, Yugoslavya Federal Yüksek Mahkemesi tarafından 4 Nisan 1960 tarihli genişletilmiş genel kurul toplantısında benimsenen yorum, Hırvat Yüksek Mahkemesi tarafından benzer davalarda hâlâ uygulanmaktadır (aşağıda 58-60. paragraflar), ve

- Jakeljić davasında ayrıca, 1811 Sayılı Medeni Kanunu’nun 1472. maddesi de uygulanmaktadır (aşağıda 51. paragraf).

Yüksek Mahkeme’nin bu yorumuna göre, bir kişi taşınmaz malın mülkiyetini yirmi yıl boyunca iyi niyetle elinde bulundurduktan sonra zilyetlik yoluyla kazanmış olacaktır (bkz. aşağıdaki 58-60. paragraflar).

  1. Radomilja ve diğerleri davasında başvuranlar için mesele, kazandırıcı zamanaşımı süresinin, söz konusu mülkler hakkında 6 Nisan 1941 tarihinden önce dolup dolmadığıdır. Başvuranlar, iyi niyetle yirmi yıllık zilyetlik gerektiren yukarıda belirtilen yorumu (bk. önceki paragraf ve aşağıdaki 58-60. paragraflar) ve yerel mahkemelerin ilgililerin atalarının ve kendilerinin 1912 yılından beri söz konusu taşınmazlara sahip olduklarına dair olgusal tespitlerini dikkate alarak (yukarıda 17,19 ve 26-28. paragraflar), bu konuya olumlu yanıt verilmesi gerektiği kanaatine varmaktaydılar. Başvuranlar, bu mülklerin maliki olarak tanınmalarına yönelik taleplerinin sonuçlanmasını görmeyi meşru olarak bekleyebileceklerini değerlendirmekteydiler. Ancak, Split Bölge Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi iç hukuku yanlış uygulamış ve zilyetlik yoluyla mülkiyeti elde etmek için kırk yıllık bir sürenin gerekli olduğuna karar vererek davayı reddetmiştir (bkz. Radomilja ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 46).

  2. Yine Radomilja ve diğerleri davasında, başvuranlar ayrıca bu mahkemelerinin kendilerinin ve atalarının 1912 yılından beri söz konusu taşınmazların zilyetliğine dair tespitlerine dayanarak yanlış yorumladıklarını iddia ederek, yerel mahkemeler tarafından belirlenen olgusal tespitleri reddetmekteydiler (yukarıda 17-19. paragraflar). Başvuranlar, dosyayı dikkate alarak, gerçekte bu taşınmazların zilyetliğini 1900 yılından beri elinde bulundurdukları kanaatine varmaktaydılar (ibidem, § 47).

  3. Jakeljić davasında, başvuranlar Bölge Mahkemesinin atalarının 6 Nisan 1941 tarihinden önce kırk yıla aşkın bir süre boyunca söz konusu taşınmazların zilyetliğini sürekli, kesin ve iyi niyetle elinde bulundurduklarını tespit ettiğini belirtmekteydiler (yukarıda 26. paragraf). Başvuranlar bununla birlikte, bu mahkemenin olayları doğru bir şekilde tespit ettiği kanaatine varmalarına rağmen, Split Bölge Mahkemesinin atalarının mülkleri 1912 yılından beri zilyetliği elinde bulundurduklarına karar vererek, olgusal tespitlerin niteliğini değiştirdiğini gözlemlemekteydiler (yukarıda 28. paragraf). Başvuranlar, Bölge Mahkemesi bu olgusal tespitleri doğru bir şekilde yorumlasaydı, iç hukukta Bölge Mahkemesinin aynı tespitine ulaşacağı yani 1811 Sayılı Medeni Kanun’un 1472. maddesinin etkisiyle (aşağıda 51. paragraf), atalarının 6 Nisan 1941 tarihinden önce kazandırıcı zamanaşımı yoluyla taşınmazları edindiklerine dair aynı tespite ulaşacağı kanaatine varmaktaydılar (yukarıda belirtilen Jakeljić, § 40).

  4. Başvuranlar ardından, Jakeljić davasında, atalarının 1912 yılından beri söz konusu taşınmazların zilyetliğini elinde bulundurması durumunda bile, iyi niyetle yirmi yıllık zilyetlik gerektiren yukarıda belirtilen yoruma dayanarak, 6 Nisan 1941 tarihinden önce bu taşınmazların zilyetliğini elinde bulundurabileceklerini iddia etmekteydiler (yukarıda 36. paragraf ve aşağıda 58. paragraf). Başvuranlar dolayısıyla, atalarının mülklerini satın almaları nedeniyle, taşınmazların sahibi olarak tanınma taleplerinin kabul edilmesini meşru olarak bekleyebilecekleri kanaatine varmaktaydılar. Hâlbuki başvuranlara göre, Split Bölge Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi iç hukuku yanlış yorumlamış ve 40 yıllık bir süreyi kazandırıcı zamanaşımı süresi olarak belirleyerek, taleplerini reddetmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, bu mahkemelerin 6 Nisan 1941 tarihinden önceki ve 8 Ekim 1991 tarihiden sonraki süreyi toplamayı reddederek, ilgili iç hukuku yanlış uyguladıkları kanaatine varmaktadırlar. Söz konusu mahkemeler, bu iki tarih arasındaki kazandırıcı zamanaşımına ilişkin yasal sürenin kesildiğine karar vermişlerdir (yukarıda 28. paragraf).

  5. Başvuranlar dolayısıyla, bu argümanlara dayanarak (yukarıda 36-40. paragraflar), iki davada Trgo (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri, § 48) kararında Mahkeme tarafından yapılan tespitlerin durumlarına uygun olmadığı kanaatine varmaktaydılar. Başvuranlar özellikle, Hükümetin görüşlerine cevaben şu şekilde iddia etmekteydiler (ibidem):

“(...) Mahkeme, Trgo davasının kabul edilmesi gereken içtihat olduğunu belirtmiştir. Hâlbuki [bu davanın] olgusal ve hukuki bağlamı somut olaydakilere benzer değildir. Özellikle, Trgo davası 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihine kadarki süre boyunca kazandırıcı zamanaşımıyla edinilen mülkün tanınmasıyla ilgiliydi. Hâlbuki başvuranlar, somut olayda bu dönemin kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasında dikkate alınması gerektiğini iddia etmemektedirler ve bunu düşünmek için en ufak bir neden yoktur. Zira ilgililer [bu dönem] den bağımsız olarak [zamanaşımıyla söz konusu taşınmazların] maliki olmuşlardır.

Dolayısıyla Trgo davası, somut olayda uygun içtihat olarak kabul edilemez.”

  1. Başvuranlar, iki davada sunulan görüşlerinde, var olduğunu dile getirdikleri meşru beklenti konusuna aşağıdaki hususu ekleyerek, 2001 yılında değişikliğe uğradığı şekliyle (“2001 tarihli versiyonunda 388. maddenin 4. fıkrası”), Mülkiyete İlişkin 1996 tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasını belirtmektedirler.

“Yerel mahkemeler önünde yürütülen davalar sırasında, başvuranların XX. Yüzyılından başından beri, [söz konusu taşınmazların] zilyetliğini elinde bulundurdukları ve hâlihazırda barışçıl ve kesintisiz olarak elinde bulundurdukları tartışmasız bir şekilde tespit edilmiştir. Yerel mahkemeler ayrıca, bir asırdan daha eski olan bu barışçıl mülkiyetin, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından korunan "mülk" olarak nitelendirmek için iç hukukta yeterli bir temele dayanan başvuranlarla ilgili bir maddi menfaate yol açtığı kanaatine varmaktadırlar. Dolayısıyla, ilgililerin meşru beklentileri, ilgili yasal hükümlerin makul [ve] haklı gösterilmiş olarak uygulanmasına dayanmaktadır; bu nedenle, ilgililer mülkleri yasal olarak kazandırıcı [zamanaşımı yoluyla edinme] süresi tamamlandıktan sonra edinmişlerdir.

(...)

(...) Hükümet, başvuranların hukuk davasını açtıkları tarihte, Mülkiyete İlişkin 1996 tarihli Kanun’un 388. maddesinin iptal edilen 4. fıkrasına dayanarak, hak kazanmak için meşru olarak bir beklentiye sahip olamayacaklarını belirtmektedir. Bu hüküm, kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasında 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki dönemin dâhil edilmesine imkân vermekteydi. Zira bu hüküm bu davanın açıldığı tarihte geçerli değildi..

Öncelikle, başvuranların şikâyetlerinin, ilk derece mahkemesinin aksine, ikinci derece mahkemesinin, başvuranların 6 Nisan 1941 tarihinden önce elde etmiş oldukları mülkiyet hakkının [doğurduğu] hukuki sonuçları kabul etmemesiyle ilgili olduğu belirtilmektedir.

(...)

Ayrıca, Hükümet’in esasa ilişkin görüşlerinden, bu başvurunun gerekçelerinden biri olan (...) yerel mahkemelerin [içtihadı] uyarınca, sosyal mülkiyetteki taşınmazların mülkiyetinin zilyetlik yoluyla kazanılması için gerekli sürenin 20 yıl olduğu ve bu sürenin 6 Nisan 1941’den önce geçmesi gerektiği gerçeğine ilişkin yorum yapmadıkları anlaşılmaktadır.

(...)

Ancak, [söz konusu arazinin] 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyette olduğu görüşü kabul edilecek olursa, tapu sicilinde [mülkiyetin Devlete ve sosyal mülkiyete kaydedilmesine ilişkin ilgili yönetmelikler] uyarınca bu şekilde kaydedilmemiş olsa bile, o zaman, atıfta bulunulan yasal hükümler uyarınca, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 arasındaki [dönem] hariç olmak üzere, hukuk davasının açılmasına kadar geçen tüm zilyetlik süresinin dikkate alınması gerekmiştir.

(...) yerel mahkemelerin olgusal tespitleri yani başvuranlar ve ataları 1912 yılından beri söz konusu [taşınmazların] zilyetliğin elinde bulundurdukları kabul edilse bile (...) ilgililer bu taşınmazların zilyetliğini 6 Nisan 1941 tarihinden önce yirmi dokuz yıl boyunca ve ardından 8 Ekim 1991 tarihinden itibaren hukuk davası açılana kadar on bir yıl boyunca elinde bulundurmuşlardır. [Toplam] kırk yıllık bu süre, söz konusu [taşınmazların] mülkiyetini kazanmak için [1811 Tarihli Medeni Kanun, Mülkiyete İlişkin 1980 Tarihli Kanun ve Mülkiyete İlişkin 1996 Tarihli Kanun’un] ilgili hükümler ışığında yeterliydi.

(...)

Somut olayda, başvuranların ataları (...) [söz konusu taşınmazlara] 1900 yılından beri [malik sıfatıyla] zilyet olmuşlardır. Böylelikle, [başvuranların ataları] 6 Nisan 1941 tarihinden önce, 6 Nisan 1941 ve 8 Ekim 1991 tarihleri arasında ve 8 Ekim 1991 tarihinden bugüne kadar taşınmazların zilyetliğini ellerinde bulundurmuşlardır. Başvuranların ataları dolayısıyla, ilgili mevzuat uyarınca, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla, malik olmaları gereken şekilde kesintisiz olarak zilyetliği ellerinde bulundurmuşlardır.

Vurgulanması gereken unsur (...) başka hiç kimsenin [söz konusu taşınmazlar] üzerinde en ufak bir hak edinmediği ve başvuranların kendileri dışında hiç kimsenin herhangi bir hak talep etmediğidir. (...)

Başvuranların Mülkiyete İlişkin 1996 tarihli Kanun ile geçersiz kılan 388. maddenin 4. fıkrasına dayanarak, hak kazanmak için meşru beklentilerinin olamayacağına dair Hükümetin argümanı, tamamen dayanaktan yoksundur. Zira başvuranlar 6 Nisan 1941-8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki dönemin kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasına dâhil edilmesini talep etmemektedirler. Başvuranlar öncelikle, Mülkiyete İlişkin 1996 tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasını hiçbir şekilde ileri sürmemişlerdir. Başvuranlar, bu kanun maddesini Mahkeme’ye başvuruda da ileri sürmemişlerdir. [Nitekim], bu dönem haricinde, başvuranlar birçok nedenlerden taşınmazın mülkiyetini 6 Nisan 1941 tarihinden önce ve 8 Ekim 1991 tarihinden hukuk davası açmadan önceki tarihe kadar edinmişlerdir.

(...)

Dolayısıyla, başvuranlar hukuk davasını açtıkları tarihte, yürürlükte olan ilgili yasal hükümler ve ilgili içtihat uyarınca, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki dönem dikkate alınmaksızın, taşınmazların mülkiyetini kazanmışlardır. Başvuranlar ardından, bugüne kadar [söz konusu taşınmazlara] barışçıl ve kesintisiz bir şekilde zilyet oldukları dönem boyunca, 8 Ekim 1991 tarihinden sonraki dönem de dikkate alınarak, taşınmazların mülkiyetini elde ettikleri kanaatine varmaktadırlar.

(...)

(...) ilgili yasal hükümler ve yukarıda belirtilen olaylar uyarınca, başvuranların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla bu taşınmazların maliki haline geldiklerinden hiçbir şüphe yoktur (...)

Mahkeme, bu unsurları dikkate alarak, Hükümet tarafından ileri sürülen Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanamaz olduğu yönündeki itirazı reddetmeye, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varan bir karar vermeye ve başvuranların mülkiyet hakkına sahip olmalarına imkân vermeye davet edilmektedir.”

c) Hükümetin başvuranların görüşleri hakkında görüşleri

  1. Hükümet, 15 Ocak 2015 (Radomilja ve Diğerleri davasında) ve 4 Ocak 2016 (Jakeljić davasında) tarihli görüşlerinde, ilk olarak, başvuranların söz konusu arazinin sahibi olmak için neden meşru beklentilere sahip olmadıklarına ilişkin argümanlarını yinelemiştir. Hükümet, argümanlarını desteklemek amacıyla, başvuranların cevaplarında, 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388(4). fıkrasının (bkz. aşağıdaki 56-57. paragraflar) ve Anayasa Mahkemesi’nin 17 Kasım 1999 tarihli kararının (bkz. yukarıdaki 15. paragraf) kendi davaları açısından bir önemi olmadığını kabul ettiklerini ve davaların Trgo davasından farklı bir olgusal ve hukuki arka plana sahip olduğunu açıkça savunduklarını vurgulamıştır (bkz. yukarıda anılan Radomilja ve Diğerleri, § 44, ve yukarıda anılan Jakeljić, § 38).

  2. Hükümet ayrıca, Jakeljić davası hakkındaki görüşlerinde, başvuranların kabul edilmesi gereken kazandırıcı zamanaşımı süresinin kırk değil yirmi yıl olması gerektiğine dair iddiasına da cevap vermiştir. Hükümet özellikle şu şekilde belirtmiştir:

“... [olumsuz zilyetlik için gereken süreye ilişkin] iç hukuktaki uygulamanın tutarsız olduğu iddiasına ilişkin şikâyeti, ikincillik ilkesine aykırı olarak, yalnızca Mahkeme önündeki bu yargılamalarda sunmuşlardır. Başvuranlar, diğer benzer davaların aksine kendi davalarında uygulanan, yerel mahkemelerin farklı hukuki görüşleri nedeniyle haklarının ihlal edildiğini düşünüyorlarsa, bu şikâyetlerini Anayasa Mahkemesi’nin dikkatine sunmaları gerekirdi. Ancak başvuranlar bunu yapmamışlardır.” 45. Başvuranların, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin neden yine de uygulanabilir olduğuna ilişkin argümanlarıyla ilgili olarak (bkz. yukarıdaki 36-40 ve 42. paragraflar), Hükümet, bu argümanların, Sözleşme uyarınca Mahkeme’nin inceleme görevi olmayan olgularla ve iç hukukun uygulanmasına ilişkin sorularla ilgili olduğunu ileri sürmüştür (bkz. yukarıda anılan Radomilja ve Diğerleri, § 44, ve yukarıda anılan Jakeljić, § 38).

II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI

A. Anayasa Mahkemesine İlişkin Kanun

  1. 24 Eylül 1999 tarihinden beri yürürlükte olan Hırvatistan Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesine İlişkin 1999 tarihli Anayasa’nın ilgili hükmü (Ustavni zakon o Ustavnom sudu Republike Hrvatske, Resmî Gazete, no. 99/99, daha sonra değiştirilmiştir) şu şekildedir:

Madde 53

“1. Anayasa Mahkemesi [ukinuti], Anayasa’ya uymadığına karar verdiği her türlü kanun veya hükmü iptal eder.

  1. Anayasa Mahkemesi aksine karar vermedikçe, iptal edilen herhangi bir kanun veya kanun hükmü [ukinuti], Anayasa Mahkemesi kararının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar.”

B. Mülkiyet konusunda mevzuat ve uygulama

  1. 1811 Tarihli Medeni Kanun

  2. 1811 Tarihli Avusturya Genel Medeni Kanun (Opći građanski zakonik – “1811 Tarihli Medeni Kanun”), 1 Mayıs 1853 tarihinde Hırvatistan’ın mevcut topraklarında yürürlüğe girmiştir.

  3. 6 Nisan 1941 tarihinden önce ve düşman işgali sırasında çıkarılan mevzuatı geçersiz kılan kanun (Zakon o nevažnosti pravnih propisa donesenih prije 6. aprila 1941. i za vrijeme neprijateljske okupacije, Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti’nin Resmi Gazetesi, no. 6 ve 105/47), 1946 yılında resmi olarak yayımlanmış ve Medeni Kanun dâhil olmak üzere, yürürlükte olan tüm kanunları yürürlükten kaldırmıştır. Bununla birlikte, bu Kanun Yugoslavya Anayasasına veya kurucu cumhuriyetlerine ya da yürürlükteki mevzuata aykırı olmadığı sürece savaş öncesi mevzuatın uygulanmasına imkân vermekteydi.

  4. Dolayısıyla, mülkiyet konusunda Medeni Kanun’un kuralları, 1980 Tarihli Mülkiyet Kanun’un yürürlüğe girmesine kadar bu koşullar altında geçerliliğini korumuştur. Medeni Kanun’un ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:

  5. 1468. maddeye göre, tapuda başkası adına kayıtlı bulunan taşınmaz malın zilyetliğini elinde bulunduran kişi otuz yıl sonra kazandırıcı zamanaşımı yoluyla malik olabilmektedir.

  6. 1472. maddede, bir devlete, belediyeye veya dini otoriteye ait taşınmaz malın zilyetliğini elinde bulunduran kişi kırk yıl sonra kazandırıcı zamanaşımı yoluyla malik olabileceği öngörülmekteydi.

  7. Mülkiyete İlişkin 1980 Tarihli Kanun

  8. 1 Eylül 1980 tarihinde yürürlüğe giren Temel Mülkiyet İlişkileri Hakkında 1980 Tarihli Kanun’un 28. maddesi uyarınca Zakon o osnovnim vlasničkopravnim odnosima, Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyetinin Resmî Gazetesi, no. 6/1980 ve 36/1990; “Mülkiyete İlişkin 1980 Tarihli Kanun”), bir başkasına ait olan bir taşınmaz malın iyi niyetle zilyetliğini elinde bulunduran kişi, yirmi yıl sonra kazandırıcı zamanaşımı yoluyla malik olabilmektedir.

  9. 29. madde, sosyal mülkiyete ilişkin mülklerin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla elde edilmesini yasaklamaktaydı.

  10. 8 Ekim 1991 tarihinde yürürlüğe giren Temel Mülkiyet İlişkileri Hakkında Kanun’un Birleştirilmesi Konusundaki Kanun’un 3. maddesi (Zakon o preuzimanju zakona o osnovnim vlasničkopravnim odnosima, 8 Ekim 1991 tarihli Hırvatistan Cumhuriyeti Resmî Gazetesi, no. 53/1991), Mülkiyete İlişkin 1980 Tarihli Kanun’un 29. maddesini yürürlükten kaldırmaktadır.

  11. Mülkiyete İlişkin 1996 Tarihli Kanun

  12. 1 Ocak 1997 tarihinde yürürlüğe giren Mülkiyet ve Diğer Gerçek Haklara İlişkin yeni kanunun “Mülkiyete İlişkin 1996 Tarihli Kanun”), ilgili hükümleri (Zakon o vlasništvu i drugim stvarnim pravima, Resmî Gazete, no. 91/96, daha sonra değiştirilmiştir –aşağıdaki gibidir:

Üçüncü Bölüm

MÜLKİYET HAKKI

(...)

6. Kısım:

MÜLKİYETİN KAZANILMASI

Yasal edinme yolları

Madde 114

“1. Mülkiyet, bir anlaşma, adli veya başka bir kamu makamının kararı, miras yoluyla veya kanun yoluyla elde edilmektedir.”

Kanun’un yoluyla [mülkiyetin] edinilmesi

(...)

d. Kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinim

Madde 159

“1. Mülkiyet, [belirli] bir mala münhasıran zilyet olunması temelinde, bu zilyetliğin yasanın gerektirdiği nitelikte olması ve yasanın belirlediği bir süre boyunca aralıksız sürmesi ve zilyedin söz konusu malın sahibi olmaya ehil olması halinde, bu mülkü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinebilmektedir.

  1. Münhasır zilyet, mülkü haklı bir sıfatla ve iyi niyetle elinde bulundurmuş ise ve zilyetliğinde herhangi bir kusur bulunmuyorsa[2], taşınır malın mülkiyetini üç yıl, taşınmaz malın mülkiyetini ise on yıl sonunda kazanır.

  2. En azından iyi niyetle zilyet olan bir münhasır zilyet, taşınır malların mülkiyetini on yıl, taşınmaz malların mülkiyetini ise yirmi yıl aralıksız münhasır zilyetlikten sonra kazanır.

  3. Hırvatistan Cumhuriyetine ait mülkün münhasır zilyedi (...), mevcut maddenin 2. ve 3. fıkralarında belirlenenlerden iki kat daha uzun bir sürede sürekli olarak zilyetliği elinde bulunduruyorsa, bu mülkü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla (...) edinebilmektedir.”

  4. Mülkiyete İlişkin 1996 Tarihli Kanun’un 388. maddesinde öncelikle şu şekilde belirtilmektedir:

Madde 388

“1. Mevcut kanun hükümleri, yürürlüğe girişinden itibaren, ayni hakların kazanılmasını, değiştirilmesini, hukuki etkilerini ve ortadan kaldırılmasını düzenlemektedir (...)

  1. Mevcut kanunun yürürlüğe giriş tarihine kadar, ayni hakların kazanılması, değiştirilmesi, hukuki etkileri ve ortadan kalkması, bu hakların kazanıldığı, değiştirildiği, yürürlüğe girdiği veya sona erdiği tarihteki uygulanabilir kurallara tabidir.

  2. Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce, işlemeye başlayan bu Kanunla belirlenen ayni bir hakkın kazanılması veya sona ermesi, bu maddenin 2. fıkrasına göre devam etmektedir.

  3. 8 Ekim 1991 tarihinde, sosyal mülkiyet olan taşınmaz malların mülkiyetinin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla veya bu taşınmaz mallar üzerinde [diğer] ayni hakların edinim süresinin hesaplanmasında, bu tarihten önce geçen süre de dikkate alınmaktadır.”

  4. 17 Kasım 1999 tarihinde, Anayasa’ya aykırılık nedeniyle, Mülkiyete İlişkin 1996 Tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesinden sonra (yukarıda 15. paragraf), bu hüküm 20 Aralık 2001 tarihinde yürürlüğe giren Mülkiyete İlişkin 1996 Tarihli Kanun Değişikliğine İlişkin 2001 tarihli kanun ile değiştirilip düzeltilmiştir (Zakon o izmjeni i dopuni Zakona vlasništvu i drugim stvarnim pravima, Resmi Gazete, no.114/01) 4. fıkranın yeni metni şu şekildedir:

“8 Ekim 1991 tarihinde sosyal mülkiyet niteliğinde olan taşınmaz malların zilyetlik yoluyla edinilmesi ve bu tür mallar üzerinde [diğer] ayni hakların edinilmesi süresinin hesaplanmasında, bu tarihten önceki dönem dikkate alınmayacaktır.

  1. İlgili Uygulama

  2. 4 Nisan 1960 tarihli genişletilmiş genel kurul toplantısında Yugoslavya Yüksek Federal Mahkemesi tarafından kabul edilen yoruma göre, bir taşınmaz malın iyi niyetle zilyetliğini elinde bulunduran kişi yirmi yılın sonunda kazandırıcı zamanaşımı yoluyla bu taşınmaz malı elde edebilmektedir.

  3. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Hırvatistan Yüksek Mahkemesinin bu yorumu geçerli bir kural olarak gördüklerinin altını çizmektedirler. Yüksek Mahkemenin sekiz kararda bu şekilde karar verdiği anlaşılmaktadır. Yüksek Mahkeme, Rev 250/03-2 (16 Haziran 2004) davasında, aşağıdaki şekilde karar vermiştir:

“İhtilaf konusu mülkün, 8 Ekim 1991 tarihinde sosyal bir mülkiyet olması nedeniyle (...), Mülkiyet Hakkında [1996] tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasının etkisiyle, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinip edinilmediğini belirlemek amacıyla, davacının, ataları aracılığıyla, ihtilaf konusu mülkün olay tarihinde yürürlükte olan kurallar uyarınca, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinmesi için [dolayısıyla yeterli bir süre boyunca], 6 Nisan 1941 tarihinden önce zilyetliğini elinde bulundurup bulundurmadığı konusunu ve 4 Nisan 1960 tarihinde genişletilmiş genel kurul toplantısında Yugoslavya Yüksek Federal Mahkemesi tarafından kabul edilen yoruma dayanılarak, bu kuralları uygulama şeklini araştırmak gerekmektedir.”

  1. Yüksek Mahkeme, Rev-x 51/13-2 (23 Temmuz 2014) davasında aşağıdaki şekilde karar vermiştir:

“Alt mahkemeler, mülkün [halen] özel bir mülk olduğu olay tarihinde [1969] yılında satışından itibaren kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülkü edinmeye başladığı gerekçesiyle, davacının talebini reddetmişlerdir. Dolayısıyla, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinim süresi, [1811] tarihli Eski Medeni Kanun’un kurallarının halen geçerli olduğu dönemde Mülkiyete İlişkin [1980] tarihli Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce [işlemeye] başlamıştır. [1811 tarihli] Medeni Kanun’un 1468 maddesi gereğince, 4 Nisan 1960 tarihinde genişletilen genel kurul toplantısı sırasında Yugoslavya Yüksek Federal Mahkemesi tarafından kabul edilen yoruma göre, otuz veya yirmi yıllık kazandırıcı zamanaşımı süresi, kabul edilmesi gereken süredir. Bu süre, Mülkiyete İlişkin [1980 tarihli] Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihte dolmamış ve dolayısıyla [bu kanun uyarınca] işlemeye devam etmiştir. Kazandırıcı zamanaşımı yoluyla ihtilaf konusu mülkü edinim süresi 1989 yılında olması gerekirdi. [Hâlbuki, bu tarihte, 1983 yılında satılan söz konusu mülk zaten sosyal mülk haline gelmiştir]. Mülkün (1983) yılında sosyal mülkiyet haline gelmesi nedeniyle, yirmi yıllık süreli kazandırıcı zamanaşımı süresi, dolmamıştır zira 1983 yılından 8 Ekim 1991 tarihine kadarki dönem (Mülkiyete İlişkin [1980] tarihli Kanun’un 29. maddesinin kaldırıldığı tarih), kazandırıcı zamanaşımının hesaplanmasında sayılamamış ve davacı bu yolla mülkü edinememiştir.”

C. Hukuk yargılaması konusunda ilgili kanun

  1. Hukuk Yargılamasına İlişkin Kanun’un ilgili hükümleri (Zakon o parničnom postupku, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin Resmî Gazetesi, no. 4/1977, daha sonra değiştirilmiş ve Hırvatistan Cumhuriyeti’nin Resmî Gazetesi, no. 1, daha sonra değiştirilmiştir) aşağıdaki gibidir:

Madde 2 § 1

“Hukuk davalarında mahkeme, davada ileri sürülen taleple sınırlı olarak karar verir.”

Madde 186 § 3

“Davacı iddiasının yasal dayanağını belirtmemiş olsa bile mahkeme davaya devam eder; davacı yasal dayanağını belirtmişse mahkeme bununla bağlı değildir.”

Madde 354 § 2

“Aşağıda belirtilen durumlarda, hukuk yargılamasının ciddi bir ihlali bulunmaktadır:

(...)

  1. [Mahkeme] kararında talebi aşmışsa [yani extra petita karar vermişse].”

HUKUKÎ DEĞERLENDİRME

I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA

  1. Benzer olayları ve şikâyetleri belirten ve Sözleşme alanında benzer konuları ileri süren iki başvuruyla ilgili olarak, Mahkeme İç Tüzüğün 42. maddesinin 1. fıkrasının imkân verdiği gibi bu başvuruların birleştirilmesine karar vermiştir.

II. SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

  1. Başvuranlar, Split Bölge Mahkemesinin söz konusu kararlarının (yukarıda 19-28. paragraflar), kanunun etkisiyle edindikleri mülklerden yoksun bırakıldıkları kanaatine varmaktadır. Başvuranlar Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedirler. Söz konusu madde şu şekildedir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.

  1. Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.

A. Daire Kararları

  1. Daire, 28 Haziran 2016 tarihli iki kararla, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanabilirliğiyle ilgili olarak, başvuranların argümanları hakkında bir değerlendirme yapılmasının gerekli olmadığına karar vermiştir.

  2. Daire özellikle, incelenmekte olan başvurular ve Trgo davası arasındaki bazı farklılıkların, bu davada ulaşılan tespitten uzaklaşmak için yeterli olmadığını belirtmiştir. Daire dolayısıyla, söz konusu taşınmazların maliki olarak ilan edilme taleplerinin ulusal hukukta "mülk" olarak nitelendirilmesi için yeterli bir dayanağa sahip olup olmadığını belirlemek için 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 arasındaki dönemin dikkate alınmasından oluşan Trgo davasında belirlenen yaklaşımı izlemiştir (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri, §§ 50-52 ve yukarıda belirtilen Jakeljić, §§ 43-45).

  3. Daire, başvuranların ve/veya atalarının Mülkiyete İlişkin 1996 tarihli Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce, yeterli bir sürede söz konusu taşınmazları iyi niyetle zilyetliğini elinde bulundurduklarına dair yerel mahkemelerin olgusal tespitlerini dikkate alarak, bu aynı Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrası uyarınca, başvuranların kanunun etkisiyle 1 Ocak 1997 tarihinde - bu kanunun yürürlüğe girdiği tarih - söz konusu taşınmazların maliki olduklarına karar vermiştir (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri, § 53 ve yukarıda belirtilen Jakeljić, § 46).

  4. Daire, iddia edilen müdahalelerin yapıldığı dönemde (yukarıda 19-28. paragraflar), başvuranların taşınmazların sahibi olduklarına dair iddiaların, ulusal hukukta Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından korunan “mülk değerini” nitelendirmek için yeterli bir dayanak olduğu sonucuna varmıştır (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri, § 53 ve yukarıda belirtilen Jakeljić, § 46).

  5. Hükümetin, başvuranların başvurularının olgusal ve hukuki bağlamı ve Trgo davasının bağlamı (yukarıda 43. paragraf) arasında farklılığın bulunduğunu ileri sürmesi ile ilgili olarak, Daire şu şekilde karar vermiştir (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri, § 54 ve yukarıda belirtilen Jakeljić, § 47):

“(...) [Mahkeme] ayrıca, Sözleşme’nin belirli bir maddesinin veya bir Protokolün uygulanabilirliği konusunun, ratione materiae (konu bakımından) kendi yetkisine giren bir konu olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme’nin yetkisinin kapsamı, bizzat Sözleşme’yle özellikle belirli bir davada taraflarca sunulan görüşler değil 32. maddesiyle belirlenmektedir. Mahkeme ayrıca, kendisine sunulan her davada, başvuruyu değerlendirmek için yetkili olup olmadığını incelemelidir ve dolayısıyla yetki konusunu res’en incelemelidir (Blečić/Hırvatistan [BD], no. 59532/00, § 67, AİHM 2006‑III ve Nylund/Finlandiya (k.k.), no. 27110/95, AİHM 1999‑VI).”

  1. Mahkeme ardından, davaların esasını incelemiş ve bire karşı altı oyla, Mahkeme’nin Trgo kararındaki gerekçesine dayanarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri, §§ 59-63 ve yukarıda belirtilen Jakeljić, §§ 52-56). Daire bu kararı verirken, Mahkeme’nin Trgo kararındaki, üçüncü şahısların menfaatleri söz konusu olmadıkça, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki dönemin, sosyal mülkiyete ait bir mülkün mülkiyetinin zilyetlik yoluyla kazanılması için gerekli süreden hariç tutulmasının haklı olmadığı yönündeki gerekçesine dayanmıştır.

B. Büyük Daire önünde tarafların iddiaları

  1. Hükümet

  2. Hükümet, Daire kararlarının, başvuranların şikâyetlerini gerek Mahkeme gerekse ulusal mahkemeler önünde ileri sürmedikleri fiili ve hukuki argümanlara dayandığı kanaatine varmaktadır. Hükümet dolayısıyla, Mahkemeyi şu şekilde karar vermeye davet etmektedir:

- başvuruların kayıttan düşürülmesine veya

- başvuruların, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, kabul edilemez olduklarına karar vermeye.

  1. Hükümet ilk başta Dairenin aşağıdaki gerekçelerle başvuranların mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar verdiğini belirtmiştir. (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri, § 62 ve yukarıda belirtilen Jakeljić, § 55).

“... daha sonra anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilen mevzuata makul bir şekilde güvenen başvuranlar, başkalarının haklarına herhangi bir halel gelmediği sürece, Devletin anayasaya aykırı mevzuatı yürürlüğe koyarken işlediği kendi hatasının sonuçlarına katlanmamalıdır.”

  1. Hükümet bununla birlikte, Daire önündeki görüşlerinde, başvuranların açıkça veya özet olarak, Mülkiyet Hakkında 1996 Tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasını ileri sürmediklerinin altını çizmektedir. Ayrıca, bu hükmün alakasız olduğu kanaatine vararak, bu hükmün kendi davalarına uygulanmasına kesinlikle itiraz ettiklerini kaydetmektedir (yukarıda 41. paragraf).

  2. Bunun yerine, başvuranlar başvuru formlarında, yerel mahkemelerin fiili ve hukuki olarak benzer davalarda davacıların iddialarını haklı bulduklarına dayandıkları bir ayrımcılıktan şikâyet etmişlerdir. Hükümete göre ayrıca, kendi görüşlerine cevap olarak sunulan başvuranların görüşlerinden açıkça şu anlaşılmaktadır (yukarıda 36-40. paragraflar):

- başvuranlar 6 Nisan 1941 tarihinden önce söz konusu taşınmazların maliki haline geldikleri;

- başvuranlar kendi nazarlarında, 6 Nisan 1941 tarihinden önceki dönem ile ilgili olarak, zamanaşımı süresinin (yirmi veya kırk yıl) yerel mahkemeler tarafından tutarsız bir şekilde yorumlanmasından şikâyet etmektedirler.

- başvuranlar, taşınmazların zilyetliğini 1912 yılında elinde bulundurmadıklarına dair yerel mahkemelerin olgusal tespitlerine itiraz etmektedirler ve bu taşınmazların zilyetliğini daha erken ellerinde bulundurduklarını belirtmektedirler ve

- başvuranlar her hâlükârda, 8 Ekim 1991 tarihinden sonraki dönemin, 6 Nisan 1941 tarihinden önceki döneme eklenmesi gerektiğini iddia etmektedirler.

  1. Hükümet öte yandan, başvuranların Daire önündeki beyanlarından şu sonuca varmaktadır (yukarıda 41-42. paragraflar):

- mülkiyet hakkında 1996 tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasının geçersiz versiyonunun uygulanmasının reddedilmesi;

- başvuranların davalarının hukuki ve olgusal bağlamının Trgo davasınınkinden farklı olduğu ve

- kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasında 6 Nisan 1941-8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki dönemin hariç tutulması.

  1. Hükümet, Mahkeme’nin, örneğin 8. maddenin ihlal edildiği iddiasını Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında incelemek suretiyle, bir dizi olguya farklı bir hukuki nitelik kazandırma yetkisine sahip olduğu ilkesine itiraz etmemiştir. Ancak bu, Mahkeme’nin, örneğin bir başvuranın sunduğu belgelerden, başvuranın hiç şikâyet etmediği gerçekleri ortaya çıkarma yetkisine sahip olduğu anlamına gelmemektedir.

  2. Hükümet, mevcut davada, Daire’nin, sadece davanın olaylarına hukuken farklı bir nitelendirme yapmakla kalmadığını, aynı zamanda, başvuranların kendi beyanlarının aksine (bkz. yukarıdaki 75. paragraf), şikâyetleri, bu şikâyetlerin ve davanın özünü değiştirecek kadar geniş kapsamlı bir şekilde yeniden nitelendirdiğini savunmuştur. Eğer Mahkeme, başvuranlar tarafından hiç dile getirilmemiş olan şikâyetleri kendiliğinden tanımlayacak olursa, görevini aşmış olacaktır. Büyük Daire’nin böyle bir yaklaşımı kabul etmesi halinde, Mahkeme önündeki davanın kapsamı, Mahkeme kararını verene kadar taraflar için belirsiz kalacağından, bu durum hukuki kesinliğe zarar verecektir.

  3. Hükümete göre, Büyük Daire, başvuranların Daire tarafından yapılan şikâyetlerinin yeniden nitelendirilmesini kabul ederse, bu, fiilen ve hukuken tamamen farklı bir davanın incelenmesine yol açması nedeniyle, ikincillik ilkesine zarar verecektir.

  4. Hükümet, Daire tarafından yapılan yeniden nitelendirmenin Mahkemenin var olan içtihadıyla çeliştiğini eklemektedir. Hükümet, örnek olarak, Mahkeme’nin, başvuranların temsilcisinin, ilgililerin yakınlarının ölümlerine ilişkin etkin bir soruşturma yürütülmediğinden değil, bu ölümler için tazminat almak üzere başlattıkları hukuk yargılamalarından şikâyet ettiklerini kendisine bildirdiği gerekçesiyle, başvuruyu kayıttan düşürdüğü Stojaković/Hırvatistan ((k.k.) [Komite], no. 6504/13, 12 Ocak 2016) davasını belirtmektedir. Hükümet, somut olayda aynısı yapmamak için hiçbir neden görmemektedir.

  5. Hükümet, yukarıda belirtilen nedenlerden (yukarıda 72-79. paragraflar), Mahkeme’yi başvuruları kayıttan düşürmeye davet etmektedir.

  6. Hükümet alternatif olarak, Mahkeme’yi, başvuruların, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, kabul edilemez olduklarına karar vermeye davet etmektedir. Hükümet, yukarıda belirtilen nedenler haricinde (yukarıda 72-79. paragraflar), iç hukuk yollarının tüketilmesi konusuyla ilgili olarak eşit derecede alakalı olduğu kanaatine vardığı aşağıdaki argümanları ileri sürmektedir:

  7. Hükümet, başvuranların yerel mahkemeler önünde Mülkiyete İlişkin 1996 Tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasına hiçbir şekilde dayanmadığını ancak daha çok bu mahkemeler önünde 6 Nisan 1941 tarihinden önce söz konusu taşınmazların mülkiyetini kazandıklarını iddia ettiklerini belirtmektedir. Başvuranlar, Anayasa Mahkemesi önünde taşınmazların zilyetliğini elinde bulundurdukları sürenin tamamının dikkate alınması gerektiğini ileri sürerek, 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihine kadar olan dönemin açıkça hariç tutmuşlardır (yukarıda 20-29. paragraflar). Bu durum ayrıca, yerel mahkemelerin bazı tespitlerinden de anlaşılmaktaydı.

  8. Dolayısıyla, başvuranların argümanları uyarınca, yerel mahkemeler başvuranlar tarafından 1941 ile 1991 yılları arasındaki dönemin hesaplamaya dâhil edilip edilmemesi gerektiğini değil, yalnızca başvuranların zilyetlik süresi konusunu incelemişlerdir.

  9. Hükümet, yerel mahkemelerin resen bu son konuyu inceleyemeyeceklerini zira Hukuk Yargılaması Hakkındaki Kanun gereğince, davacıların iddiaları ve davanın olgusal temeli ile bağlı olduğunun altını çizmektedir. Hükümet, yerel mahkemeler şayet bu şekilde tanımlanan dava konusunun ötesinde karar vermiş olsaydılar, ciddi bir hukuk yargılaması ihlali yapmış olacakları kanaatine varmaktadır (Hukuk Yargılaması Hakkında Kanun’un 354. maddesinin 2. fıkrası). Fiili bir durumu hukuki bir fiile çevirmeye imkân sağlayan, yasal bir oluşum olan kazandırıcı zamanaşımı davalarında, bu sınırlar içerisinde kalmak daha da önemli olacaktır. Kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülkiyete ilişkin edinim koşullarından biri, davacının kanıtlayacağı belirli bir sürenin kesintisiz akışı olacaktır.

  10. Hükümet ayrıca, Sözleşme’nin Hırvatistan’da doğrudan uygulanabilir olduğunu ve başvuranların en azından bunu Anayasa Mahkemesi önünde ileri sürebileceklerinin ve ileri sürmeleri gerektiğinin ancak başvuranların bunu yapmadıklarının altını çizmektedir (yukarıda 20-29. paragraflar).

  11. Dahası, Hükümete göre, Trgo kararından çıkarılan ilkeler hem olgusal hem hukuki açıdan oldukça karmaşıktır ve dolayısıyla, yalnızca başvuranın bunları kesin bir şekilde savunmuş olması ve davalının bunlara itiraz etme imkânına sahip olması durumunda usulüne uygun olarak incelenebilir. Örneğin, üçüncü şahısların haklarının varlığı, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında bir davanın incelenmesi için temel bir unsur olacaktır. Ancak somut olayda, davalı makamın bu konuda en küçük bir delil sunma imkânı ve yerel mahkemelerin söz konusu sorunu inceleme fırsatı olmamıştır zira bu sorun dava konusunun kapsamı dışındadır. Hükümet, söz konusu sorun yerel mahkemeler önünde tartışılmadığı için, üçüncü şahısların söz konusu araziler üzerinde herhangi bir hakka sahip olup olmadığı konusunda tahminler yürütülemeyeceği sonucuna varmaktadır.

  12. Hükümet, yukarıda yapılan değerlendirmelerden (yukarıdaki 81-86. paragraflar), başvuranların yerel yargılamalar çerçevesinde, Daire tarafından da tespit edildiği gibi, 1 Ocak 1997 tarihinde yürürlüğe giren Kanun ile arazilere kanunen sahip olduklarını ve/veya kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasında 1941’den 1991’e kadar olan dönemin dikkate alınması gerektiğini iddia etme imkânları olduğu ancak başvuranların bu imkânı kullanmadıkları çıkarımında bulunmuştur.

  13. 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihinde kadar olan dönem haricinde, başvuranların söz konusu arazilerin maliki olarak ilan edilme taleplerinin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin amaçları bağlamında “mülk” olarak nitelendirilmek için ulusal hukukta yeterli bir temele sahip olup olmadığı konusunda, Hükümet, Daire önünde ileri sürdüğü argümanlarını özü itibariyle yinelemektedir (yukarıdaki 45. paragraf).

  14. Başvuranlar

  15. Başvuranlar öncelikle, Dairenin 28 Haziran 2016 tarihli kararlarında ortaya koyduğu sonuçları tüm noktalarda paylaştıklarını ileri sürmektedirler.

  16. Hükümetin yerel mahkemeler önündeki davalarının konusuna ilişkin argümanları ile ilgili olarak, başvuranlar, söz konusu mahkemelerin, kendilerinin sundukları görüşler uyarınca, zilyetlik süresinin hesaplanmasında 1941’den 1991’e kadar olan dönemin dikkate alınması gerekip gerekmediği konusunu incelemediklerine yönelik Hükümet iddiasına ivedilikle karşı çıkmaktadırlar (yukarıdaki 83. paragraf). Başvuranlar, söz konusu iddianın hatalı olduğuna karar vermektedirler zira birinci ve ikinci derece mahkemeler ve aynı zamanda Anayasa Mahkemesi, kararlarında bu konuyu açıkça tartışmışlardır. 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun (2001 tarihli versiyonunda) 388. maddesinin 4. fıkrası ile ilgili olarak, başvuranlar, bu mahkemelerin, hatalı ve yasa dışı bir şekilde, söz konusu dönemin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla arazilerin edinilmesi süresinin hesaplanmasına dâhil edilmesine gerek olmadığı sonucuna vardıklarını (yukarıdaki 17, 19, 21, 26, 28 ve 30. paragraflar) ve dolayısıyla konuyu, Hukuk Yargılamasına İlişkin Kanun’un 186. maddesinin 3. fıkrasının imkân sağladığı üzere kendi argümanlarından bağımsız incelediklerini (yukarıdaki 61. paragraf) ileri sürmektedirler. Başvuranlar, iç hukuk bağlamında, ilgili yerel davalarda mahkemeler tarafından alınan kararların kesin hüküm niteliğinde olduğu ve bunun da, aynı fiilden dolayı iki defa yargılama olmaz (non bis in idem) ilkesi uyarınca tekrar incelenmelerini engellediği sonucuna varmaktadırlar.

  17. Mahkeme önündeki davanın konusu ile ilgili olarak, başvuranlar, Mahkeme önünde derdest olan yargılamada, 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihine kadar olan dönemi şikâyetlerine ilişkin olgusal temelden çıkardıklarına ve Trgo emsalinin uygulanmasından feragat ettiklerine yönelik Hükümet iddiasına (yukarıdaki 75. paragraf) karşı çıkmaktadırlar.

  18. Bu bağlamda, başvuranlar, ilk olarak, bahsedilen dönem boyunca söz konusu arazilerin zilyetliğini bulundurduklarını hiçbir zaman reddetmediklerini ileri sürmektedirler. Ayrıca başvuranlar, Mahkeme önündeki yargılama süresince birçok defa, zilyetliklerinin 20. yüzyılın başından beri ve dolayısıyla söz konusu dönem boyunca kesintisiz ve aynı niteliklere sahip olduğunu belirtmişlerdir. Dahası başvuranlar, söz konusu dönemin dikkate alınmaması gerektiğini hiçbir zaman iddia etmemişlerdir. Üstelik davanın niteliği ve Mahkeme’nin yargı yetkisinin kapsamının, belirli bir davada tarafların görüşleri ile değil Sözleşme’nin kendisi ve özellikle 32. maddesi ile belirleneceği göz önüne alındığında, böyle bir iddiayı savunmanın en ufak bir etkisi olamazdı (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 54 ve yukarıda anılan Jakeljić, § 47 ve burada anılan davalar).

  19. Başvuranlar, ikinci olarak, Mahkeme tarafından Trgo davasında izlenen gerekçenin uygulanmasından vazgeçmediklerini, ancak:

- yalnızca kendi davalarına ve Trgo davasına ilişkin olgusal ve hukuki bağlam arasındaki belirli farklılıklara, örneğin, yasal kazandırıcı zamanaşımı süresinin farklı tarihlerde başladığına dikkat çektiklerini ve

- Trgo içtihadı kendi davalarına uygulanamayacak olsa da meşru bir beklentileri olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Bununla birlikte, belirli olgusal unsurlar Trgo davasında ve mevcut davada benzerdi ve Daire haklı olarak bu unsurları belirleyici bulmuştur (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, §§ 51-53 ve 59-63 ve yukarıda anılan Jakeljić, §§ 44‑46 ve 52-56).

  1. Alternatif olarak, başvuranlar, Trgo içtihadının uygulanmasından vazgeçmiş olsalar da Mahkeme’nin kendilerine istedikleri korumayı sağlaması gerektiğini ileri sürmektedirler. Nitekim başvuranlar, Mahkemenin, kendileri tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı olmadığı kanaatindedirler. Aksi durumda, hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesi anlamsız hale gelecek ve Mahkeme önünde dava açılmasına gerek kalmayacaktır.

  2. Bu bağlamda, başvuranlar, davanın sevk talebinde Hükümetin de, Dairenin dosya temelinde tespit edildiği şekliyle davaya ilişkin olguları hukuken başvurandan farklı bir şekilde nitelendirme veya bunları farklı yorumlama hakkı olduğunu kabul ettiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlara göre, 28 Haziran 2016 tarihli kararlarında Daire haklı olarak bunu yapmıştır.

  3. Sonuç olarak, başvuranlar, Büyük Dairenin, yalnızca Trgo içtihadı uygulanamaz olsa da Daire önünde meşru bir beklentiden yararlanabileceklerini ileri sürdükleri gerekçesiyle, Dairenin kararlarını bozmasının ve mevcut davada Trgo içtihadını uygulamamaya karar vermesinin yanlış olacağını iddia etmektedirler. Başvuranlar, somut olaydaki gibi - Mahkeme önündeki yargılamada kendileri tarafından ileri sürülen ve yerel mahkemeler önünde tespit edilen olaylardan Trgo içtihadının ilgili olmasının açıkça anlaşıldığı - bir davada bu şekilde ilerlemenin Mahkeme’yi, bir şikâyetin ileri sürülen hukuki gerekçeler veya argümanlara göre değil, bağlı olduğu olay ve olgular bağlamında nitelendirildiği içtihadından uzaklaşmasına yol açacağını ileri sürmektedirler. Bu aynı zamanda, bir başvuranın hatalı bir hukuki argümanının, Mahkeme’nin davanın gerçeklerini ve bunların ortaya çıkarabileceği hukuki sorunları göz ardı etmesi için yeterli olacağı anlamına gelir. Böyle bir görüşün kabul edilmesi halinde, sadece Mahkeme’nin ihlal tespitine gerekçe olarak gösterdiği hukuki argümanlarla tamamen aynı hukuki argümanları ileri süren başvurucular başarılı olacaktır. Bu durumda Mahkeme, sadece başvuranlar tarafından sunulan hukuki argümanlara bağlı olarak şikayetleri onaylayarak veya reddederek davaları karara bağlama rolünden vazgeçmiş olacaktır.

  4. Dolayısıyla başvuranlar, Büyük Daireden Dairenin kararlarını onamasını talep etmektedirler. Ayrıca, Daire önünde ileri sürdükleri, her hâlükârda söz konusu arazilerin mülkiyetini 6 Nisan 1941 tarihinden dahi önce edindikleri yönündeki temel iddialarını (yukarıdaki 36 ila 40 ve 42. paragraflar) yinelemektedirler. Yerel mahkemeler, başvuranların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kanunen edindikleri mülkiyeti reddederek, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ile güvence altına alınan haklarını ihlal etmişlerdir.

  5. Mahkemenin Değerlendirmesi

  6. 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihine kadar olan dönemle ilgili olarak

  7. Hükümetin argümanlarının (yukarıdaki 34, 43 ve 71 ila 88. paragraflar) önemli noktası, Daire tarafından incelenen ve daha sonra karara bağlanan şikâyetlerin, başvuranların Mahkeme’ye başvurduğu şikâyetlerle aynı olmadığı ve aynı zamanda yerel mahkemeler önünde ileri sürdükleri iddialarla uyuşmadığıdır. Nitekim Hükümet, Dairenin, a) 6 Nisan 1941 tarihinden 8 Ekim 1991 tarihine kadar olan dönemi dikkate aldığını ve b) 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 1966 tarihli versiyonunun 388. maddesinin 4. fıkrasına dayandığını, bununla birlikte başvuranların hem Mahkeme önünde hem de yerel mahkemeler önünde söz konusu dönem ve hükme dayanmadıklarını iddia etmektedir. Aynı şekilde Hükümete göre, başvuranlar, Mahkeme önünde Trgo kararını da ileri sürmemişlerdir. Aksine Hükümet, başvuranların, Daireye sundukları görüşlerinde (yukarıdaki 41-42. paragraflar), açıkça söz konusu dönemi şikâyetlerinin olgusal temelinden hariç tuttuklarını ve 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun (1996 tarihli versiyonunun) 388. maddesinin 4. fıkrasının ve Trgo davasının davalarına uygulanmasına karşı çıktıklarını değerlendirmektedir. Hükümet, Daire önünde, söz konusu iddiaların Mahkeme’yi, başvuranların mülkiyet haklarının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğu sonucuna götürmesi gerektiğini iddia etmişken (bk. yukarıdaki 35. paragraf), Büyük Daire önünde, aynı iddiaların, ya iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle şikâyetlerin kabul edilemezliğine karar vermesine ya da davayı kayıttan düşürmesine yol açması gerektiğini ileri sürmektedir.

  8. Başvuranlar ise Büyük Daire önünde, yerel mahkemelerin her hâlükârda davalarını 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun (2001 tarihli versiyonunun) 388. maddesinin 4. fıkrası ışığında incelediklerini ileri sürmektedirler (yukarıdaki 90. paragraf). Başvuranlar, birinci ve ikinci derece mahkemeleri ile Anayasa Mahkemesinin, kararlarında açıkça 1941’den 1991’e kadar olan dönemin kazandırıcı zamanaşımı süresinin hesaplanmasına dâhil edilmesi gerekip gerekmediği konusunu değerlendirdikleri, ancak bu mahkemelerin, özellikle 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasında yapılan 20 Aralık 2001 tarihinde yürürlüğe giren 2001 değişikliğinin bir sonucu olarak, hatalı ve yasa dışı bir şekilde, söz konusu dönemin dâhil edilmemesi gerektiğine karar verdikleri kanaatindedirler. Aynı şekilde, başvuranlar, Daire önünde Trgo içtihadının kendi davalarına uygulanmasını reddetmelerinin ilgili olmadığını, zira Mahkeme’nin, kendilerine göre, özellikle yargı yetkisine ilişkin sorunlar söz konusu olduğunda, hukuki nitelendirmeleri ile bağlı olmadığını değerlendirmektedirler (yukarıdaki 92 ve 94. paragraflar).

  9. Tarafların ileri sürdükleri iddialar göz önüne alındığında, Büyük Daire, öncelikle mevcut davanın konusuna karar vermesi gerektiği kanaatindedir.

a) Davanın konusu

  1. Mahkeme, içtihatlarına göre, Büyük Daireye gönderilen “dava”nın, kabul edilebilir olduğuna karar verilen bir başvuru olduğunu hatırlatmaktadır (K. ve T./Finlandiya [BD], no. 25702/94, § 141, AİHM 2001‑VII, D.H. ve diğerleri/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 57325/00, § 109, AİHM 2007-IV ve Blokhin/Rusya [BD], no. 47152/06, § 91, AİHM 2016).
  2. Ancak aynı zamanda Büyük Dairenin, gerektiği takdirde, davanın kabul edilebilirliğine ilişkin meseleleri örneğin Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrasının son cümlesi (in fine) uyarınca veya bu tür meselelerin esas ile birleştirildiği veya esasa ilişkin inceleme aşamasında Dairenin yetkili olduğu şekilde başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin konuyu inceleyemeyeceği sonucuna varmamak gerekmektedir (yukarıda anılan K. ve T./Finlandiya, § 141 ve Blečić/Hırvatistan [BD], no. 59532/00, § 65, AİHM 2006‑III). Dolayısıyla, esasa ilişkin inceleme aşamasında bile, Büyük Daire, Sözleşme’nin 35. maddesinin ilk üç fıkrasında belirtilen gerekçelerden biri nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini düşünürse, kabul edilebilirlik kararını yeniden inceleyebilmektedir.
  3. Büyük Daire bu bağlamda, sırasıyla 23 Mayıs 2014 ve 25 Haziran 2015 tarihlerinde, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında başvuranlar tarafından sunulan şikâyetlerin Hükümete bildirildiğini, diğer şikâyetlerin ise Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verildiğini (yukarıdaki 4 ve 34. paragraflar) tespit etmektedir. Büyük Daire, 28 Haziran 2016 tarihinde Radomilja ve diğerleri davasında verilen kararda, Dairenin, başvurunun Gašpar Perasović adına yapılan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verdiğini (yukarıdaki 5. paragraf ve yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, §§ 38-39) eklemektedir.
  4. Büyük Daire dahası, Dairenin, başvurularda ileri sürülen Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikâyetlerin herhangi bir yönünün kabul edilemez olduğuna karar vermediğini gözlemlemektedir. Büyük Daire önüne gönderilen “davalar” dolayısıyla, Daire önünde başvuranlar tarafından sunulduğu ve Daire tarafından incelendiği şekliyle şikâyetlerin tüm yönlerini kapsamaktadır.
  5. Hükümetin, Dairenin davanın konusu dışında karar verdiğini ileri sürmesi nedeniyle (yukarıdaki 71-80 ve 98. paragraflar), Büyük Daire öncelikle davanın konusunun tanımlanmasına yönelik genel kriterleri hatırlatacaktır.

i. Davanın konusunun tanımlanmasına yönelik genel kriterler

  1. Sözleşme’nin 32. maddesi uyarınca, Mahkeme’nin yargı yetkisi “kendisine sunulan, bu Sözleşme’nin ve Protokollerinin yorumu ve uygulamasına ilişkin tüm sorunları kapsar”. Söz konusu hükmün kapsamı, özellikle bireysel başvurulara ilişkin 34. madde olmak üzere bu hükümde atıfta bulunulan Sözleşme’nin diğer maddeleri ile belirlenmek ve sınırlandırılmaktadır.
  2. Sözleşme’nin 34. maddesi aşağıdaki şekildedir:

“Bu Sözleşme veya Protokolleri’nde tanınan haklarının Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu öne süren her gerçek kişi, hükümet dışı kuruluş veya kişi grupları Mahkemeye başvurabilir. Yüksek Sözleşmeci Taraflar bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasını hiçbir surette engel olmamayı taahhüt ederler.”

  1. Bu bağlamda, Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, Sözleşme tarafından kurulan uluslararası koruma sisteminin gerek devletler tarafından gerek bireysel yapılan, Sözleşme ihlalini iddia eden başvurular temelinde işlediğini hatırlatmaya yer vardır. Dolayısıyla bu durum, Mahkeme’ye, bir sorunu bilgisine sunulduğu biçiminden bağımsız olarak ele alma veya hatta önünde açılan yargılama yoluyla, gerek bir Devlet gerek kişi olan başvuran tarafından belirtilmeyen olayları değerlendirme ve bunların Sözleşme ile uyumluluğunu doğrulama yetkisi vermez (Foti ve diğerleri/İtalya, 10 Aralık 1982, § 44, A serisi no. 56).
  2. Bu tespit, hem uluslararası hukukta hem de iç hukukta (medeni veya idari), tüm yargılamaları düzenleyen temel ilkelerden birini yansıtmaktadır: hâkim talep edilenden daha fazlasına veya başka bir şeye karar veremez (ne eat judex ultra et extra petita partium). Burada petita kelimesinin başvuran tarafından sunulan şikâyeti tanımladığı anlaşılmaktadır. Bireysel başvuru hakkının kullanılması ile Mahkeme’ye “sunulan” bir davanın konusunun, şikâyet ile veya başvuranın “iddiası” (Sözleşme’nin 34. maddesinde “öne sürmek” fiili kullanılmaktadır) ile tanımlandığı sonucuna varılmaktadır.

α) Şikâyet kavramı

  1. Sözleşme’nin 34. maddesindeki ifadeden, Sözleşme bağlamında bir “iddianın” veya bir şikâyetin, olgusal iddialar (bu doğrultudan başvuranın bir eylem veya ihmalden “mağdur” olduğunu iddia etmesi, bk. Eckle/Alamanya, 15 Temmuz 1982, § 66, A serisi no. 51) ve iddialara ilişkin hukuki argümanlar (bu doğrultuda, söz konusu eylem ya da ihmal, “Sözleşme veya Protokolleri’nde tanınan hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlal edilmesine” yol açması) şeklinde iki unsuru içerdiği anlaşılmaktadır. Söz konusu iki unsur, birbirine bağlıdır, zira şikâyet edilen olayların ileri sürülen hukuki argümanlar ışığında ve karşılıklı olarak (vice versa) yorumlanması gerekmektedir.
  2. Bir şikâyetin olgusal ve hukuki unsurlarını birleştiren içsel bağlantıların önemli örnekleri Mahkeme İç Tüzüğü’nde ve Mahkeme’nin içtihatlarında bulunabilir.
  3. Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. maddesinin 1. fıkrasının e) ve f) bentleri, örneğin, bir başvurunun, diğerlerinin yanı sıra, olay ve olgulara ve aynı zamanda ileri sürülen Sözleşme ihlallerine ve bu husustaki argümanlara dair kısa ve okunaklı bir açıklama içermesi gerektiğini hükme bağlamaktadır. Söz konusu maddenin 5.1 maddesi bağlamında, bu yükümlülüklere uyulmaması, belirli koşullar altında, özellikle Mahkeme’nin başvuruyu incelememesine neden olabilmektedir.
  4. Bir şikâyetin olgusal ve hukuki unsurları arasındaki bu bağlantı, Mahkeme içtihatlarına, özellikle sık sık atıfta bulunulan Guerra kararının 44. paragrafına da yansımaktadır: “[bir] şikâyet, ileri sürülen hukuki gerekçeler veya argümanlara göre değil, bağlı olduğu olay ve olgular bağlamında nitelendirilmektedir” (Guerra ve diğerleri/İtalya, 19 Şubat 1998, § 44, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998-I).
  5. Yukarıda bahsedilen Guerra kararındaki görüş (dictum), tamamen hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesine ayrılmış bir paragrafın sonunda bulunmaktadır (ibidem):

“(...) olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan [Mahkeme], başvuranların, hükümetlerin veya Komisyonun olaylara atfettikleri nitelendirmenin kendisi için bağlayıcı olmadığı kanaatindedir. Mahkeme örneğin, hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesi gereğince, birden fazla şikâyeti, yargılananların ileri sürmediği bir madde ya da fıkra ve hatta Komisyonun kabul edilemez olduğuna karar verdiği bir şikâyeti başka bir hüküm bağlamında kabul edilebilir olduğuna karar verirken, resen incelemiştir. Bir şikâyet, ileri sürülen hukuki gerekçeler veya argümanlara göre değil, bağlı olduğu olay ve olgular bağlamında nitelendirilmektedir.”

  1. Guerra kararından alınan yukarıdaki paragraf ayrıca, hukuki argümanların önemi soyut olarak değerlendirilmese de bir şikâyetin her zaman bağlı olduğu olay ve olgular bağlamında nitelendirildiğini belirten çok sayıda içtihatla uyumludur. Bu noktada aşağıdaki örnekler vardır:

a) Eski Avrupa İnsan Hakları Komisyonunca Mahkeme’ye havale edilen bir davanın konusunun tanımlanmasına ilişkin olarak (Delcourt/Belçika, 17 Ocak 1970, §§ 20 ve 39-40, A serisi no. 11, Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 41, A serisi no. 24, Johnstonve diğerleri/İrlanda, 18 Aralık 1986, §§ 47-48, A serisi no. 112, Powell ve Rayner/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1990, §§ 28-29, A serisi no. 172, Philis/Yunanistan (no. 1), 27 Ağustos 1991, §§ 55-56, A serisi no. 209 ve Contrada/İtalya, 24 Ağustos 1998, §§ 45-50, Derleme 1998-V) ve Sözleşme’ye Ek 11 No.lu Protokol’ün yürürlüğe girmesinin ardından Dairenin kabul edilebilirlik veya kabul edilemezlik kararı ışığında Büyük Daireye sunulan bir davanın konusunun tanımlanmasına ilişkin olarak (Scoppola/İtalya (no. 2) [BD], no. 10249/03, §§ 45 ve 48-57, 17 Eylül 2009) ;

b) Hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesini uyguladığı diğer davalarda (Guzzardi/İtalya, 6 Kasım 1980, §§ 2 ve 53-63, A serisi no. 39, yukarıda anılan Foti ve diğerleri, §§ 42-44, yukarıda anılan Guerra, § 44, Vasilopoulou/Yunanistan (k.k.), no. 47541/99, 22 Mart 2001, Kornakovs/Letonya (k.k.), no. 61005/00, 21 Ekim 2004, Moisejevs/Letonya (k.k.), no. 64846/01, 21 Ekim 2004, Põderve diğerleri/Estonya (k.k.), no. 67723/01, AİHM 2005-VIII, Brosset-Triboulet ve diğerleri/Fransa (k.k.), no 34078/02, 29 Nisan 2008, B.B./Fransa, no. 5335/06, §§ 47-48 ve 56, 17 Aralık 2009, Mocny/Polonya (k.k.), no 47672/09, 30 Kasım 2010, Tinner/İsviçre, no. 59301/08 ve 8439/09, §§ 67-75, 26 Nisan 2011 ve Ürün/Türkiye, no. 36618/06, §§ 35-37, 4 Ekim 2016) ;

c) Altı ay kuralının uygulanması için (Allan/Birleşik Krallık (k.k.), no. 48539/99, 28 Ağustos 2001, Zervakis/Yunanistan (k.k.), no. 64321/01, 17 Ekim 2002, Houfová/Çek Cumhuriyeti (no. 1), no. 58177/00, §§ 29‑34, 15 Haziran 2004, Paroisse gréco-catholique Sâmbata Bihor/Romanya, (k.k.), no. 48107/99, 25 Mayıs 2004, Božinovski/Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (k.k.), no. 68368/01, 1 Şubat 2005, Adam ve diğerleri/Almanya (k.k.), no. 290/03, 1 Eylül 2005, Marchiani/Fransa (k.k.), no. 30392/03, 24 Ocak 2006 ve Răducanu/Romanya, no. 17187/05, §§ 56-60, 12 Haziran 2012) ;

d) Bir başvuru ile şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 2. fıkrasının b) bendi anlamında esasen aynı olup olmadığı konusunda (Previti/İtalya (k.k.), no. 45291/06, §§ 293-294, 8 Aralık 2009, Kafkaris/Kıbrıs (k.k.), no. 9644/09, § 68, 21 Haziran 2011, Kuppinger/Almanya, no. 62198/11, §§ 87-92, 15 Ocak 2015 ve Tsartsidze ve diğerleri/Gürcistan, no. 18766/04, §§ 64-66, 17 Ocak 2017).

  1. İç hukuk yollarının tüketilmesi konusu bağlamında, Mahkeme, iç hukuk ışığında sunulan olgusal durumla aynı olarak, ulusal düzeyde ileri sürülen Sözleşme bağlamındaki argümanları vurgulamıştır (bk. örneğin, yukarıda anılan Guzzardi, § 72, Glasenapp/Almanya, 28 Ağustos 1986, § 45, A serisi no. 104, Cardot/Fransa, 19 Mart 1991, §§ 32-36, A serisi no. 200, B./Fransa, 25 Mart 1992, §§ 37-39, A serisi no. 232-C, Castelss/İspanya, 23 Nisan 1992, §§ 24-32, A serisi no. 236, Gasus Dosier-und Fördertechnik GmbH/Hollanda, 23 Şubat 1995, §§ 47-49, A serisi no. 306-B, Ahmet Sadık/Yunanistan, 15 Kasım 1996, §§ 27-34, Derleme 1996-V, Fressoz ve Roire/Fransa [BD], no. 29183/95, §§ 33-39, AİHM 1999-I, AzinasKıbrıs [BD], no. 56679/00, §§ 38-42, AİHM 2004-III, Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, §§ 142‑146, AİHM 2010, Gatt/Malta, no. 28221/08, §§ 21‑25, AİHM 2010, Association Les témoins de Jéhovah/Fransa (k.k.), no. 8916/05, 21 Eylül 2010, Karapanagiotou ve diğerleri/Yunanistan, no. 1571/08, §§ 25-30, 28 Ekim 2010 ve Merot d.o.o. ve Storitve Tir d.o.o./Hırvatistan (k.k.), no. 29426/08 ve 29737/08, 10 Aralık 2013). Söz konusu davaların bazılarında, Mahkeme, başvuranların yerel makamlar önünde Sözleşme’ye veya iç hukuka dayandırılmış eşdeğer veya benzer etkiye sahip hukuki argümanlara başvurmamalarından, ulusal düzeyde sunulan şikâyetin özü itibariyle daha sonra Mahkeme önünde sunulan şikâyetle bağdaşmadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla başvuranların iç hukuk yollarını tüketmedikleri kabul edilmiştir (bk. özellikle yukarıda anılan Ahmet Sadık, §§ 29-34 ve yukarıda anılan Azinas, §§ 37-42).
  2. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacı, Sözleşmeci bir Devlete, kendine karşı yöneltilen Sözleşme ihlali iddialarını inceleme ve böylece önleme ve telafi etme imkânı sağlamaktır (bk. örneğin, yukarıda anılan Azinas, § 41). Şüphesiz, Mahkeme içtihatları uyarınca, Sözleşme’nin iç hukukta açıkça ileri sürülmesi her zaman gerekli değildir: Şikâyetin “en azından özü itibarıyla” ileri sürülmesi yeterlidir (bk. örneğin, yukarıda anılan Glasenapp § 44 ve yukarıda anılan Castells, § 32). Bu durum, başvuranın, ulusal mahkemelere iddia edilen ihlali telafi etme imkânı verecek şekilde, iç hukuka dayandırılmış eşdeğer veya benzer etkiye sahip hukuki argümanlar ileri sürmesi gerektiği anlamına gelmektedir (bk. örneğin, Van Oosterwijck/Belçika, 6 Kasım 1980, § 34, A serisi no. 40 ve yukarıda anılan Azinas, § 38). Bununla birlikte, Mahkeme içtihatlarından da anlaşıldığı üzere, Sözleşmeci bir Devlete iddia edilen ihlali gerçekten önleme veya telafi etme imkânı verilebilmesi için, Mahkeme’ye sunulan şikâyetin daha önce özünde ulusal makamlar önünde etkin şekilde ileri sürülüp sürülmediğinin belirlenmesi amacıyla, sadece olayların değil, aynı zamanda başvuranın hukuki argümanlarının da dikkate alınması gerekmektedir (bk. örneğin yukarıda anılan Ahmet Sadık, §§ 29-34 ve yukarıda anılan Azinas, §§ 38-42). Nitekim “bir başvuranın, Sözleşme bakımından mümkün bir iddiayı göz ardı ederek, ihtilaf konusu tedbire itiraz etmek için ulusal makamlar önünde başka bir iddia ileri sürebilmesi ve ardından Mahkeme önünde Sözleşme’ye ilişkin iddiasına dayandırdığı bir başvuruda bulunabilmesi, Sözleşme metninin ikincil niteliğine aykırı olurdu” (yukarıda anılan Azinas, § 38).
  3. Diğer kabul edilebilirlik koşulları için bu durum geçerli değildir (yukarıdaki 115. paragraf). Altı aylık süre kuralının birinci amacı, hukuki kesinliği sağlamak ve Sözleşme kapsamında sorunlar ileri süren davaların, ilgili makam ve diğer kişilerin uzun bir süre boyunca belirsizlik içinde kalmalarını engelleyerek, makul bir süre içinde incelenmesini sağlamaktır. Söz konusu kural, Yüksek Sözleşmeci Tarafların, eski tarihli kararların tekrar tekrar incelenmesinin önlenmesi yönündeki endişelerini açıklamakta ve bir davadaki olayların tespit edilmesini kolaylaştırmaktadır, zira zaman içinde ortaya çıkan sorunları adil bir şekilde incelemek sorunlu hale gelmektedir (bk. örneğin, Sabri Güneş/Türkiye [BD], no. 27396/06, § 39, 29 Haziran 2012).
  4. Sözleşme’nin 35. maddesinin 2. fıkrasının b) bendinde yer alan kuralın amacı: i) Mahkeme’nin kararlarının kesinliğini sağlamak ve başvuranların yeni bir başvuru yoluyla Mahkeme’nin önceki kararlarına karşı başvuruda bulunmalarını engellemek (yukarıda anılan karar Kafkaris ve Harkins/Birleşik Krallık (k.k.) [BD], no. 71537/14, § 41, AİHM 2017) ve ii) Sözleşme’nin ruhuna ve metnine uymayan bir durum teşkil eden, aynı davalarla ilgili olarak çok sayıda uluslararası yargılamayı önlemeyi amaçlayan, özünde aynı olan başvurular ile aynı anda birçok uluslararası mahkemeye başvurulmasını önlemektir (OAO Neftyanaya Kompaniya Yukos/Rusya, no. 14902/04, § 520, 20 Eylül 2011).
  5. Önceki iki paragrafta belirtilen amaçlara uymak üzere, Mahkeme, ileri sürülen olay ve olguları dikkate almalıdır. Dolayısıyla, altı ay kuralı uygulandığında ve bir başvuru veya bir şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 2. fıkrasının b) bendi uyarınca özünde aynı olup olmadığını belirlemek için, şikâyet, daha önce belirtildiği gibi (yukarıdaki 115. paragraf), her zaman bağlı olduğu olay ve olgular bağlamında nitelendirilir. Bu nedenle, yeni gerekçe veya hukuki argümanlar “bir şikâyetin özünü değiştiremez” (yukarıda anılan Tsartsidze ve diğerleri, § 66) ve altı ay kuralı bunlara uygulanamaz (Bengtsson/İsveç, no. 18660/91, 7 Aralık 1994 tarihli Komisyon kararı, DR 79-B, s. 11 ve Hilton/Birleşik Krallık, no. 12015/86, 6 Temmuz 1988 tarihli Komisyon kararı, DR 57, s. 120).
  6. Dolayısıyla Mahkeme, ileri sürülen olay ve olguları Sözleşme’nin tamamı ışığında inceleme veya “farklı bir şekilde değerlendirme” yetkisine sahip olsa da, (yukarıda anılan Foti ve diğerleri, § 44), iç hukuk ışığında başvuranlar tarafından sunulan olay ve olgular ile sınırlıdır. Daha önce de vurgulandığı gibi (yukarıdaki 108. paragraf), Sözleşme tarafından kurulan koruma sistemi, Mahkeme’ye, başvuran tarafından belirtilmeyen olay ve olgular üzerine karar verme ve bunların Sözleşme ile uyumluluğunu doğrulama yetkisi vermez (ibidem).
  7. Ancak bu durum, bir başvuranın, Sözleşme bağlamındaki yargılama sırasında ilk iddialarını netleştirmesini veya detaylandırmasını engellemez. Mahkeme, yalnızca ilk başvuruyu değil, aynı zamanda başlangıçtaki eksiklikleri ve belirsizlikleri ortadan kaldırarak başvuruyu tamamlamaya yönelik ek yazıları da dikkate almalıdır (yukarıda anılan Foti ve diğerleri, § 44 ve K.-H.W./Almanya [BD], no. 37201/97, § 107, AİHM 2001‑II (alıntılar)). Aynı şekilde, Mahkeme bu olay ve olguları resen netleştirebilir.

b) Mahkeme’nin başvuruları ve sınırlarını incelemeye yönelik yetkileri

  1. Yukarıdaki incelemeden anlaşıldığı üzere (yukarıdaki 106 ila 122. paragraflar), Mahkeme önündeki bir davanın konusu başvuran tarafından sunulan olay ve olgularla sınırlıdır. Şayet, Mahkeme şikâyetin kapsamadığı olaylara dayanarak karar verecekse, davanın konusunun ötesinde karar verecektir ve Sözleşme’nin 32. maddesi anlamında, kendisine “sunulmayan” konuları inceleyerek yetkisini aşacaktır (yukarıdaki 106. paragraf). Benzer durumda, silahların eşitliği ilkesine saygı konusu da ortaya çıkabilmektedir.
  2. Aksine Mahkeme, hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesi uyarınca, başvuran tarafından ileri sürülmeyen bir Sözleşme maddesine veya hükmüne dayanarak karar vererek, ileri sürülen olayları hukukta yeniden nitelendirmesi durumunda, davanın konusu dışında karar vermiş olmaz.
  3. Mahkemenin kendisine sunulanın ötesinde (ultra petita) veya dışında (extra petita) bir karar vermek için hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesine başvuramayacağı açıktır.

c) Sonuç

  1. Yukarıda yapılan değerlendirmelerin tümünden, bireysel başvuru hakkının kullanımı ile Mahkeme’ye “sunulan” bir davanın konusunun, başvuran tarafından sunulan şikâyetle sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Bir şikâyet, olgusal iddialar ve hukuki argümanlar olmak üzere iki unsur içermektedir. Hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesi uyarınca, Mahkeme, başvuran tarafından Sözleşme ve Protokolleri bağlamında öne sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmamaktadır ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenlerden başka Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olay ve olgulara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebilmektedir. Mahkeme, şikâyetin kapsamadığı olaylara dayanarak karar veremez, zira bu, dava konusunun ötesinde karar vermek, başka bir deyişle Sözleşme’nin 32. maddesi anlamında kendisine “sunulmayan” konuları incelemek anlamına gelecektir.
  2. Mahkeme, bu değerlendirmelere dayanarak, somut olaya ilişkin koşulları inceleyecektir.

ii. Yukarıdaki değerlendirmelerin somut olayda uygulanması

  1. Mahkeme, başvuru formlarından, Mahkeme önünde başvuranların ilk şikâyetlerini oldukça genel bir şekilde sunduklarını tespit etmektedir. Özellikle, başvuranlar, kendilerinin ve/veya seleflerinin, yetmiş yıldan (Radomilja ve diğerleri davasında) veya yüz yıldan (Jakeljić davasında) fazla bir süredir söz konusu arazilerin zilyetliğini bulundurmalarına ve dolayısıyla kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kanunen arazilerin malikleri olmalarına rağmen, yerel mahkemelerin, bu şekilde elde edilen mülkiyet haklarını kabul etmeyi reddettiklerini ileri sürmüşlerdir.
  2. Bununla birlikte, daha önce belirtildiği gibi (yukarıdaki 122. paragraf), başvuranların ilk iddialarını netleştirme veya detaylandırma imkânları olduğu için, Mahkeme, yalnızca başvuru formunun içeriğini değil, aynı zamanda ilk eksiklik veya belirsizlikleri giderebilecek yargılama sırasında sunulan görüşleri de bir bütün olarak dikkate almalıdır.
  3. Somut olayda, Daire önünde başvuranlar tarafından sunulan görüşlerde bulunan belirli açıklamalar dikkate alındığında, Mahkeme, başlangıçta, başvuranların 6 Nisan 1941’den 8 Ekim 1991’e kadar olan dönemi şikâyetlerinin olgusal ve hukuki temeline dâhil etmediklerinin tespit edildiğine (yukarıdaki 32-33. paragraflar) karar vermektedir. Başvuranlar bunu daha sonra, söz konusu dönemi şikâyetlerinin olgusal ve hukuki temeline açıkça dâhil etmediklerini Daire önünde Hükümet görüşlerine verdikleri yanıt ile doğrulamışlardır (yukarıdaki 41. paragraf).
  4. Daire, başvuranların şikâyetlerini ve özellikle Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından korunan bir mülke sahip olup olmadıkları konusunu Trgo kararı ışığında incelemeye karar vermiştir. İlgili içtihadın Mahkeme’nin bu kararında belirtilenle aynı olduğunu değerlendiren Daire, başvuranların söz konusu arazilerin malikleri olmaya yönelik iddialarının ulusal hukukta yeterli bir temele, yani 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 1996 tarihli versiyonunun 388. maddesinin 4. fıkrasına dayandığı (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 53 ve yukarıda anılan Jakeljić, § 46) sonucuna varmıştır. Bu sonuç, zorunlu olarak, yukarıdaki paragrafta belirtildiği gibi başvuranların şikâyetlerinin olgusal temeline dâhil etmediği 6 Nisan 1941’den 8 Ekim 1991’e kadar olan dönemin dikkate alınmasını içermiştir.
  5. Nitekim bunu yaparak Daire, kararını esasen başvuranlar tarafından ileri sürülenlerden farklı olay ve olgulara dayandırmıştır (yukarıdaki 121. paragraf). Büyük Daire, elli yıldan uzun bir dönemin bir şikâyetin olgusal temeline geç eklenmesinin, şikâyetin özünde bir değişiklik olarak görülmesi gerektiğini değerlendirmektedir (yukarıdaki 123. paragraf), ki bu şikâyetin, zaman unsurunun önemli olduğu bir mülk edinme yolunu tanımlayan hukuki kavram olan kazandırıcı zamanaşımına dayandığı hatırlatılır.
  6. Dolayısıyla Büyük Daire, söz konusu kararın, başvuranların Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi temelindeki şikâyetleri ve özellikle ileri sürdükleri olaylar ile sınırlandırıldığı şekliyle dava konusu dışında verildiği sonucuna varmaktadır.
  7. Büyük Daire, başvuranların, önünde sundukları görüşlerinde, hiçbir zaman 6 Nisan 1941’den 8 Ekim 1991’e kadar olan söz konusu dönemi şikâyetlerinin olgusal temelinin dışında tutma niyetlerinin olmadığını belirttiklerini tespit etmektedir (yukarıdaki 91-93. paragraflar). Daha önce de belirtildiği gibi (yukarıdaki 130. paragraf), Büyük Daire, başvuranların Daire önündeki görüşlerinin açıkça bunun aksini gösterdiği kanaatindedir (yukarıdaki 41-42. paragraflar).
  8. Belirtildiği üzere (yukarıdaki 132. paragraf), elli yılı aşkın bir dönemin şikâyetlerin olgusal temeline eklenmesi, koşullar göz önüne alındığında, şikâyetlerin özünde bir değişiklik olarak görülmelidir. Bu da aslında yeni ve ayrı şikâyetlerle Büyük Daireye başvurmak anlamına gelmektedir. Mahkeme önündeki yargılama sırasında başvuranın yeni bir şikâyet sunmasını engelleyen hiçbir durum olmasa da, bu şikâyet, diğer şikâyetler gibi, kabul edilebilirlik koşullarını karşılamalıdır.
  9. Büyük Daire, somut olayın koşullarında, başvuranların 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 arasındaki döneme ilişkin yeni şikâyetlerinin kabul edilebilir olup olmadığını incelemeyi uygun görmektedir (yukarıdaki 102. paragraf).

b) Kabul edilebilirlik hakkında

  1. Mahkeme bu noktada, her iki davaya ilişkin yerel yargılamanın sırasıyla 30 Eylül 2009 ve 4 Ekim 2011 tarihlerinde sona erdiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 21 ve 30. paragraflar). Ancak açıklandığı üzere (yukarıdaki 134-135. paragraflar), başvuranlar şikâyetlerini 6 Nisan 1941’den 8 Ekim 1991’e kadar olan dönem olmak üzere genişletmeye karar vermişlerdir. Söz konusu yeni ve genişletilmiş şikâyetler, başvuranların Büyük Daire önünde görüşlerini sundukları 13 Şubat 2017 tarihinde, yani altı aydan fazla bir süreden sonra yapılmıştır.

  2. Bu bağlamda Mahkeme, her ne kadar Hükümet görüşlerinde, hiçbir şekilde, altı ay kuralına uyulmadığı için başvuruların kabul edilemez olduğuna yönelik itirazda bulunulmamış olsa da, yalnızca bir Hükümetin bu doğrultuda bir ön itirazda bulunmamış olmasının bu kuralın uygulanmasına engel olmayacağını hatırlatmaktadır (bk. örneğin, yukarıda anılan Sabri Güneş, §§ 28-31, Ananyev ve diğerleri/Rusya, no. 42525/07 ve 60800/08, § 71, 10 Ocak 2012 ve Walker/Birleşik Krallık (k.k.), no. 34979/97, AİHM 2000‑I). Nitekim altı ay kuralı, Sözleşmeci Tarafların, geçmiş kararların süresiz olarak sorgulanmasını önleme niyetini yansıtarak, yalnızca davalı Hükümetin değil, aynı zamanda kendi başına bir değer kabul edilen hukuki kesinliğin de çıkarlarına hizmet etmektedir (yukarıda anılan Walker kararı). Bu kural, Sözleşme organları tarafından yapılan denetimin süre yönünden sınırlarını göstermekte ve hem bireylere ve hem de kamu yetkililerine bu denetimin artık uygulanamayacağı süreyi belirtmektedir (örneğin, yukarıda anılan Sabri Güneş, §§ 39-40 ve yukarıda anılan Walker kararı).

  3. Sonuç olarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında başvuranlar tarafından sunulan şikâyetler, 6 Nisan 1941’den 8 Ekim 1991’e kadar olan dönemi bundan böyle kapsamaları nedeniyle, altı aylık süre kuralına uyulmadığı için Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kabul edilemezdir ve dolayısıyla aynı maddenin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.

  4. Bu sonuç göz önüne alındığında, Mahkeme, Hükümet tarafından sunulan iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik itiraz (yukarıdaki 71 ve 81 ila 87. paragraflar) hakkında karar vermesine gerek olmadığını değerlendirmektedir.

  5. Öte yandan, başvuranların söz konusu dönemin dışındaki şikâyetleri, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun değildir. Ayrıca, bu şikâyetler başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.

  6. Başvuranların Şikâyetlerinin Geri Kalan Kısmı Hakkında

  7. Mahkeme, bir başvuranın, yalnızca ihtilaf konusu kararların, bu hüküm anlamında “mülkleriyle” ilgili olması durumunda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia edebileceğini hatırlatmaktadır (Kopecký/Slovakya [BD], no. 44912/98, § 35, AİHM 2004‑IX). “Mülk” kavramı, hem “mevcut mülkleri” hem de “malvarlığı değerleri” olarak değerlendirilmesi için yeterince ortaya konulan alacakları kapsayabilmektedir (ibidem). İlgili malvarlığı menfaatinin alacak niteliğinde olması halinde, bu menfaat, yalnızca iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunması, örnek olarak, ulusal mahkemeler tarafından düzenlenen bir yerleşik içtihatla doğrulanması, yani alacağın talep edilebilir olması için yeterince ortaya konulması durumunda, bir “malvarlığı değeri” olarak kabul edilebilmektedir (yukarıda anılan Kopecký kararı, §§ 49 ve 52 ve Raffineries grecques Stran ve Stratis Andreadis/Yunanistan, 9 Aralık 1994, § 59, A serisi no. 301-B).

  8. Mahkeme aynı zamanda, bir başvuranın mülkiyet hakkının etkin bir şekilde kullanılmasını sağlama yönünde en azından “meşru bir beklentiye” sahip olduğunu iddia edebileceği alacaklara atıf yapmıştır (diğer kararlar arasında bk. Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], no. 39794/98, § 69, AİHM 2002‑VII ve yukarıda anılan Kopecký kararı, § 35). Bununla birlikte, meşru bir beklentinin bağımsız bir varlığı bulunmamaktadır: Meşru beklenti, ulusal hukukta yeterli bir hukuki dayanağa sahip olan bir malvarlığı menfaatine bağlı olmalıdır (Kopecký, §§ 45- 53).

  9. Dolayısıyla, ortaya çıkan sorun, başvuranların gecikmeli olarak Büyük Daire önünde ileri sürdükleri, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki dönem hariç olmak üzere, ilgililerin söz konusu taşınmazların malikleri olduklarına karar verilmesi yönündeki taleplerinin, “malvarlığı değerleri” ve dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan “mülkler” olarak nitelendirilmesi için ulusal hukukta yeterli bir dayanağının bulunup bulunmadığı hususudur (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 52).

  10. İlgili Daire önündeki yargılamada (yukarıdaki 36. paragraf), başvuranlar, iddialarının ulusal hukukta yeterli bir dayanağının bulunduğunu ileri sürmüşlerdir (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 45 ve yukarıda anılan Jakeljić kararı, § 39).

  11. Ayrıca başvuranlar, iki davada, ulusal mahkemelerin vardıkları bazı olgusal tespitlere itiraz etmişlerdir (yukarıdaki 38-39. paragraflar).

  12. Başvuranlar, bu iddiaları, Büyük Daire önündeki görüşleri bağlamında tekrarlamaktadırlar (yukarıdaki 97. paragraf).

  13. Hükümet, başvuranların iddialarının, Sözleşme uyarınca, inceleme görevi Mahkeme’ye ait olmayan, iç hukukun uygulanmasına ilişkin ve fiili sorunlarla ilgili olduğunu ileri sürmektedir (yukarıdaki 45 ve 88. paragraflar).

  14. Başvuranlar tarafından davalarında ilgili iç hukukun ulusal mahkemeler tarafından yanlış bir şekilde uygulanmasına ilişkin iddialarla ilgili olarak (yukarıdaki 145. paragraf), Mahkeme, iç hukuka uygunluğu denetleme yetkisinin sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin iç hukuk kurallarını “içerdiği” alanlarda bile, iç hukuku yorumlama ve uygulama görevi öncelikle, ulusal makamlara, özellikle de mahkemelere aittir: Doğal olarak, söz konusu makamlar, bu bağlamda ortaya çıkan sorunları inceleme konusunda daha yetkindirler (Zagrebačka banka d.d./Hırvatistan, no. 39544/05, § 263, 12 Aralık 2013). Bu durum, mevcut davada olduğu gibi, ulusal hukukun yorumlanmasına ilişkin farklı sorunların söz konusu olması halinde daha da geçerlidir (Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], no. 73049/01, § 83, AİHM 2007 I). Kabul edilen yorumlama, keyfi veya açıkça mantıksız olmadığı sürece, Mahkeme’nin görevi, bu yorumlamanın sonuçlarının Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını belirlemekle sınırlıdır (ibidem, §§ 83 ve 86). Bu nedenle, Mahkeme, ilke olarak, bir başvuranın, iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışmanın söz konusu olması ve yasal gerekliliklere kendisi tarafından riayet edilip edilmediği hususunun bir mahkeme kararını gerektirmesi halinde, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca “malvarlığı değeri” olarak incelenen yeterince kesin bir alacağa sahip olduğunun kabul edilemeyeceği kanısına varmıştır (örnek olarak bk. yukarıda anılan Kopecký kararı, §§ 50 ve 58 ve Milašinović/Hırvatistan (k.k.), no. 26659/08, 1 Temmuz 2010).

  15. Fiili sorunlarla ilgili olan, başvuranın iddialarının geri kalanına ilişkin olarak (yukarıdaki 146. paragraf), Mahkeme, görevinin ikincil niteliğinin farkında olarak, incelediği davaya ilişkin koşullar bu durumu kaçınılmaz kılmadığı sürece, haklı sebepler bulunmaksızın ilk derece mahkemesi hâkiminin görevini üstlenemeyeceğini hatırlatmaktadır. Olaylara ilişkin kendi görüşünü ulusal mahkemelerin görüşünün yerine koyması, Mahkeme’nin kendi görev alanına girmemektedir ve ilke olarak, söz konusu mahkemeler tarafından toplanan verileri değerlendirme görevi, yine bu mahkemelere aittir. Her ne kadar bu mahkemelerin tespitleri Mahkeme için bağlayıcı olmasa da, Mahkeme yalnızca bu amaçla ikna edici verilere sahip olması durumunda, genel olarak mahkemelerin fiili tespitlerinden uzaklaşacaktır (örnek olarak bk. yukarıda anılan Gäfgen kararı, § 93 ve Trapeznikova/Rusya, no. 21539/02, § 106, 11 Aralık 2008). Hâlbuki mevcut davada, Mahkeme, ulusal mahkemelerin fiili tespitlerinin aksini belirtmesini sağlayacak herhangi bir unsurun bulunmadığı kanısına varmaktadır.

  16. Mahkeme, başvuranların söz konusu taşınmazların malikleri olarak kabul edilmeleri yönündeki taleplerinin (yukarıdaki 141. paragraf), Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mülk” olarak nitelendirilmesi için iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunmadığı sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, bu hükmün sunduğu güvenceler, mevcut davada geçerli değildir (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 60).

  17. Bu nedenle, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmemiştir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,

  1. Oy birliğiyle, başvuruların birleştirilmesine;

  2. Oy çokluğuyla, mülkiyete saygı hakkının ihlaline ilişkin şikâyetlerin 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyle ilgili kısmının kabul edilemez olduğuna;

  3. Üçe karşı on dört oyla, Sözleşme’nin Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.

İşbu karar, Fransızca ve İngilizce dillerinde tanzim edilmiş olup, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 20 Mart 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

Søren Prebensen Guido Raimondi
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan

Mevcut kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ile Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, aşağıdaki ayrık görüşler yer almaktadır.

- Hâkimler Yudkivska, Vehabović ve Kūris’in sundukları, ortak kısmi mutabakat ve kısmi muhalefet şerhi;

- Hâkimler De Gaetano, Laffranque ve Turković’in sundukları ortak muhalefet şerhi.

G.R.
S.C.P.

HÂKİMLER YUDKİVSKA, VEHABOVİĆ VE KŪRİS’İN SUNDUKLARI, ORTAK KISMİ MUTABAKAT VE KISMİ MUHALEFET ŞERHİ

(Çeviridir)

I

  1. Her şeyden önce muhalefet şerhleriyle başlayalım. Mevcut kararın hüküm kısmının 2. maddesine karşı oy kullandık. Bu bağlamda, Hâkimler De Gaetano, Laffranque ve Turković’in muhalefet şerhinde sunulan iddiaların çoğuna katılmaktayız. Ayrıca çoğunluğun, başvuranların şikâyetlerinin 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyle ilgili kısmının kabul edilemez olduğuna karar verirken izlediği yaklaşımın “son derece şekilci” olduğu kanısına varmaktayız.

  2. Ayrıca kendi kanaatimize göre, bu yaklaşıma dayanan ve söz konusu kabul edilemezlik tespitine yol açan çoğunluğun gerekçesinin çok yapay olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bu gerekçe, Hükümetin görüşleri açısından başvuranların iddialarının incelenmesi bağlamında ortaya çıkan belirli bir dengesizliğe dayanmaktadır. Birinciler karşısında, çoğunluk, olağanüstü bir şekilde eleştirici olmuştur: Çoğunluk, her şüpheyi başvuranların aleyhine yorumlamış ve şüphenin önemli olmaması halinde, bunu alakalı hale getirmiştir. Aksine çoğunluk, Hükümet çoğunluğun nazarında kendi iddiasını geliştirebilecek bazı iddiaları göz ardı ettiğinde, Hükümete yardımcı olmaktadır. Bu dengesizliğin sonucu, yalnızca Hükümetin davasını kazanması ve başvuranların davalarını kaybetmesi değildir. İlgili Daire, açıkça olmasa da, çoğunluğun aşırı aktivizm olarak değerlendirdiği husustan dolayı eleştirilmiştir. Mevcut kararda yapılan, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki sürenin davanın konusunun dışında bırakılması, somut olarak, ilgili Dairenin ultra ve extra petita (talep edilenin ötesinde ve dışında karar verme) iki davayı (hâlihazırda bunlardan birini oluşturan) incelediği ve dolayısıyla, yetkiyi aşacak bir şekilde hareket ettiği anlamına gelmektedir. Bu, iki davanın incelenmesinde ilgili Daire tarafından kabul edilen metodolojinin Büyük Daire tarafından katı bir analizidir (ve, buna bağlı olarak, Büyük Dairenin azınlığı tarafından kullanılan metodoloji). Ancak bu davada (bundan böyle birleştirilmiştir) kabul edilmesi gereken doğru gerekçe hususu yalnızca, taraflarca sunulduğu şekliyle, olaylara ilişkin yorumlamayla veya taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle hukukla ilgili değildir. Daha da az bir mantık sorunu söz konusudur ve mantık alanında, çoğunluk ya da azınlık bulunmamaktadır. Her halükârda, şayet çoğunluk-azınlık bakış açısını kabul etmek tercih edilirse, şikâyetlerin 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyle ilgili kısmının kabul edilebilirliğinden yana oyların sayılması ilgili Dairenin lehinedir: Büyük Daire önünde on bire karşı altı oya nazaran (mevcut karara eklenen, altı hâkimin sunduğu iki ayrık görüşten çıkarılabilecek husus) bire karşı altı oy (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan, no. 37685/10, 28 Haziran 2016 ve Jakeljić/Hırvatistan, no. 22768/12, 28Haziran 2016 davalarında Hâkim Lemmens’in sunduğu ayrık görüşlerden çıkarılabilecek husus).

  3. Mahkemenin “davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesini yapma” ve “başvuranlar ya da hükümetler tarafından olaylara ilişkin atfedilen nitelendirmeye bağlı” kalmaması yönündeki göreviyle ilgili sahip olduğu, genellikle atıfta bulunulan anlayışın, her halükârda non ultra petita ve non extra petita ilkelerine aykırı olamayacak, (“hâkim hukuku kendiliğinden uygular”) jura novit curia ilkesinin uygulanması kapsamına girip girmediği hususu (ayrı bir analitik incelemeyi gerektiren) bir kenara bırakıldığında (mevcut kararın 114 ve 125. paragrafları), başvuranların iddialarını ele alırken ve ilgililere göre, ultra petita veya extra petita ilkelerinden doğan sınırları aşmamak için her şeyi yaparken son derece titiz olan çoğunluğun, Hükümetin iddialarını ele alırken benzer sınırları aşmakta en küçük bir tereddüte sahip olmamasının kaydedilmesi dikkat çekicidir. Şüphesiz, Mahkeme’nin içtihadından doğan bazı unsurlar, bu durumun desteklenmesine imkân vermiştir. Mevcut kararın “Davanın Konusu” başlıklı kısmında birçok yararlı atıf bulunmaktadır. Bununla birlikte, diğerine nazaran bir metodolojiye öncelik vermek amacıyla doğru atıflar bulmak ve kullanmak her zaman mümkündür ve böylelikle bu durum, hatta farkında olmadan, hâkimlerin öncelikle davaları inceledikleri ve ardından yalnızca doğru gerekçeleri araştırdıkları son derece gerçekçi doktrinin değirmenine su getirmektedir. Destekleyici nitelikte atıfların seçimi, yine de, Mahkeme’nin, tarafların iddialarına sıkı bir şekilde bağlı kalma ya da kalmama (bu husus, bazı olayların açık bir şekilde belirtilmesini ya da dile getirilmemesini içermektedir) veya gerekçenin ötesine geçme ve dışına çıkma (bu husus yalnızca, Hükümetin itirazlarının ele alınması ya da başvuranların şikâyetlerinin reddedilmesine ilişkin diğer gerekçelerin resen tespit edilmesi anlamına gelebilmektedir) yönündeki eğilimine dayanmamalıdır. Kendi kanaatimize göre, Mahkeme’nin gerçekte “davaya ilişkin olayların hukuki nitelendirmesini yapmakla görevli” olduğu ve “başvuranların veya hükümetlerin olaylara ilişkin atfettikleri nitelendirmeye bağlı” kalmadığı hususunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Ortaya çıkan sorun (özellikle, ancak yalnızca mevcut davada değil), burada sınırsız bir yetkinin görülebilmesidir. Söz konusu durum, bu şekilde olmamalıdır. “Uzman” sıfatıyla bir güvenilirlik kazanmak için, Mahkeme, daha dar veya daha geniş, daha katı ya da daha hoşgörülü bir yaklaşım seçerken tutarlı olmalıdır. Doğru ve adil bir sonuca ulaşacak bir şekilde, hâkimler, davaya ilişkin olayları (ve uygulanabilir hukuk) titizlikle incelemelidir, -ancak bunu yaparken, her gözün, biri gül diğeri kirli olsun, kendi büyütecine sahip olması gerekmemektedir.

Böylelikle, tarafların görüşlerinin incelenmesi bağlamında dengesizlik sorununa gelmekteyiz.

  1. Mevcut durumda, çoğunluğun bizzat, özellikle başvuranların sırasıyla -dolayısıyla kesin olarak söz konusu süreyi kapsayan- 70 yıldan daha fazla bir süre ve bir yüzyıldan daha fazla bir süre boyunca (mevcut kararın 128. paragrafı), söz konusu taşınmazlara sahip olduklarını ileri sürmeleri nedeniyle, “yeterince genel bir şekilde” Mahkeme önünde “ilk” şikâyetlerini dile getirdiklerini ifade etmesine rağmen, çoğunluk, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki sürenin başvuranların şikâyetlerinin olgusal dayanağının dışında tutulması yönünde ilgililerin en küçük bir niyetlerinin bulunmamasına dayanan iddialarının tamamını reddetmiştir. Çoğunluğun ifade ettiği gibi, bu denli yapay bir şekilde hariç tutulan bu süreyi doğrudan veya dolaylı olarak dikkate alan bir gerekçenin “[başvuranların şikâyetlerinin] esasının değiştirilmesi” olarak incelenmesi nasıl mümkün olabilir (mevcut kararın 135. paragrafı, italikler bizim tarafımızdan eklenmiştir)? Burada herhangi bir “değişiklik” görmemekteyiz. İyi bir doktorun her zaman hastasına tıbbi geçmişi hakkında titiz ve dikkatli bir şekilde sorular sorması ve hiçbir zaman hastanın yalnızca en son şikâyetlerinin incelenmesiyle sınırlı kalmaması gibi (sanki bu şikâyetlerin anamnezle herhangi bir ilgisi yokmuş gibi), hiçbir mahkeme, davacının söz konusu mülke sahip olduğunu belirttiği dönemin tamamını dikkate almaksızın iddia edilen kazandırıcı zaman aşımına ilişkin herhangi bir davayı makul olarak inceleyemeyecektir. Hırvat mahkemeleri, mevcut davalar hakkında karar verirken, bu şekilde davranmışlardır. Strazburg Mahkemesi’nin de bunu yapması gerekmekteydi. 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyi, yani daha sonra meydana gelen hususu anlamak amacıyla kabul edilmesi gereken en uygun olayı -hem fiilen hem de hukuken- başvuranların şikâyetlerinin bunu açıkça kapsamadığı gerekçesiyle hariç tutmak, bizzat Mahkeme tarafından mevcut davada yeni bir olgusal temelin yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Hâlbuki sunulduğu şekliyle, olgusal durum (ve hukuki durum) değişmemiştir. Olgusal durum, yalnızca mevcut kararda çarpıtılmıştır.

  2. Buna karşın ve başvuranların görüşlerine yönelik açıkça dostluğa aykırı muamelenin aksine, çoğunluk, ilgili Daire tarafından bildirilen ve incelenen şikâyetlerin başvuranların Mahkeme önünde dile getirdikleriyle ”aynı [olmadığı]” ve bunların ulusal mahkemeler önünde kendileri tarafından sunulan iddialara “karşılık gelmediği”, zira ilgili Dairenin 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyi dikkate aldığı ve -dahası, bu sorunun mevcut kararda yalnızca tesadüfen ileri sürülmesine rağmen- mülkiyete ilişkin 1996 tarihli Kanun’un, 1996 tarihli versiyonunda 388. maddesinin 4. fıkrasına ve Trgo/Hırvatistan (no. 35298/04, § 17, 11Haziran 2009) kararına dayandığı yönünde Hükümetin iddiasını kabul etmiştir. Hükümet, başvuranlar tarafından iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüştür. Çoğunluk, bu itiraz hakkında karar verilmesinin gerekli olmadığına karar vermiştir. Nitekim Büyük Dairenin bu sorun hakkında karar vermeye çalışması halinde, ulusal mahkemelerin, mülkiyete ilişkin 1996 tarihli Kanun’un 1996 tarihli versiyonunda 388. maddesinin 4. fıkrasını göz önünde bulundurduğu gibi, başvuranların iddialarını incelerken, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki belirleyici süreyi herhangi bir açıdan kesinlikle dikkate almaları nedeniyle, Hükümetin bu itirazının kabul edilmesi -en hafif tabirle- neredeyse imkânsız olacaktır.

  3. Bu nedenle, ulusal mahkemeler gerçekte, -açıkça bu kararın olayların meydana geldiği dönemde henüz verilmemiş olması nedeniyle, Trgo kararını (yukarıda anılan) dikkate almamışlardır. Hükümet tarafından ilgili Dairenin Trgo kararına dayanmakla suçlanması, dayanaktan yoksundur. Aynı şekilde, Büyük Daire, mevcut kararda örnek olarak, OAO Neftyanaya Kompaniya Yukos/Rusya (no. 14902/04, § 520, 20 Eylül 2011) veya Blokhin/Rusya ([BD], no. 47152/06, § 91, AİHM 2016) kararlarına, Harkins/Birleşik Krallık ((k.k.) [BD], no. 71537/14, § 41, AİHM 2017) kararına ya da mevcut kararda 115. paragrafta ve diğer kısımlarda birçok defa ileri sürülen yakın tarihli pek çok karar ve hükümden herhangi birine dayanmakla suçlanabilmektedir. Daha yeni olan içtihada atıfta bulunmak, belki de Mahkeme’nin her davada yaptığı şeydir. Hükümet tarafından ilgili Daireye yöneltilen bu tür bir suçlama, ciddiye alınmayı hak etmemektedir.

  4. Hâlbuki çoğunluk, görünüşe göre, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki “tartışılabilir” süreye ilişkin olarak Hükümetin şikâyetlerine cevap vermeye hazırdır. Dolayısıyla, çoğunluk bizzat, -altı ay süre kuralı bağlamında- Hükümetin lehine ve Hükümet adına yeni itirazı dile getirmiştir. Hâkimler De Gaetano, Laffranque ve Turković, muhalefet şerhlerinde, Hükümetin diğer benzer davalarda (aralarından biri Mahkeme önünde halen derdesttir) başvuranların bu temeldeki iddialarına karşı çıkmayı düşünmediğini ikna edici bir şekilde göstermişlerdir. Dolayısıyla Hükümet burada, altı ay süre kuralına uyulduğuna inanmaktadır. Çoğunluk, altı ay süre kuralını uygulayarak, böylelikle şapkasından tavşanı çıkarmış oldu. Bu, Hükümet için muhtemelen hoş bir sürpriz olmuştur. Nitekim Hükümet, yalnızca şapkada bir tavşanın bulunduğunu bilmemekle kalmayıp, aynı zamanda bu şapkalardan birini bile takmamaktaydı. Ve bundan böyle Hükümet (ve derdest olan bu dava kapsamında) şunu ifade edebilecektir: Şayet Büyük Daire bol miktarda “tavşana” -ve ayrıca şapkaya sahipse, neden tasalansın?

II.

  1. Hâlihazırda mutabakat şerhlerine gelmekteyiz. En alakalı olayın davanın konusunun dışında tutulması gibi çürük bir zemine dayanan gerekçenin, bununla birlikte, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediği tespitine götürmesi biraz şaşırtıcıdır. Biz de bu tespite katılıyoruz.

  2. Her şeyden önce, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki sürenin Büyük Daire tarafından davanın konusunun dışında tutulması nedeniyle, muhalif hâkimler dahi hiç kimse, bu sürenin incelenmesi konusunda fazla bir şey söyleyememiştir. Söz konusu süre incelenememiştir; veya, daha ziyade, bunun mevcut davada gerekli olmadığı ve incelemenin yapılması halinde, başvuranlar tarafından sunulduğu şekliyle, “ilk” şikâyetleri çarpıtabileceği yönündeki ısrarlı ve taraflı fikir, bu incelemenin yerini almıştır. Bu nedenle, muhalif hâkimler, bu sorunu ayrıntılı bir şekilde inceleme imkânı bulamamışlardır.

  3. Buna karşın, ilgili Daire, bu türden bir inceleme yapmıştır. Bununla birlikte, ilgili Dairenin kısa gerekçesinden ve verdiği kararın incelediği iki dava, yani Radomilja ve diğerleri ve Jakeljić (bu iki karar yukarıda anılmaktadır) ileTrgo davası (yukarıda anılan karar) arasındaki benzerliklerin büyük bir kısmını oluşturduğu hususundan veya bu durumun tek başına Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği tespitine varılması için yeterli olduğu yönündeki sonuçtan memnun değiliz. Ancak Trgo kararında şu husus çok önemlidir: “Devletin kendisi dışında herhangi bir kişinin sosyalist dönem boyunca söz konusu taşınmazlar üzerinde en küçük bir hak [elde ettiklerini] ya da başvuranın kendisinden başka herhangi bir tarafın bu mülklere ilişkin en küçük bir hak [iddia etmediği]” ve dolayısıyla “mevcut davada herhangi bir üçüncü taraf hakkının söz konusu olmadığını” belirten herhangi bir unsur bulunmamaktaydı” (ibidem, § 66). Bu durum aynı zamanda, Trgo kararında kabul edilen gerekçe izlenerek, ilgili Daire tarafından incelenen iki davada Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlalinin tespit edilmesine ilişkin belirleyici iddialardan biri olarak görünmektedir. En azından, ilk bakışta (a priori), Trgo davasında olduğu gibi mevcut davada da aynı sonucun çıkarılabileceği anlaşılmaktadır.

  4. Bununla birlikte, Trgo davasında (yukarıda anılan karar) izlenen gerekçe ve varılan sonuca ilişkin olarak ve mevcut davada bunların kapsamıyla ilgili olarak bizi ihtiyatlı kılan iki unsur bulunmaktadır. Bu unsurlar, birincisinin ikincisi için bir dayanak olması (veya daha ziyade bir mazeret) anlamında iç içedir. Bunları birbiri ardına inceleyeceğiz.

  5. Öncelikle Mahkeme, Trgo davasında (yukarıda anılan karar) başvurunun kabul edilebilirliği hakkında karar verirken, başvuranın kanunun etkisiyle, mevcut durumda yalnızca mülkiyete ilişkin 1996 tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasına dayanarak ve ayrıca bu metnin yürürlüğe girdiği gün söz konusu taşınmazı edindiğini belirtmiştir. Bu son varsayım, Hırvat hukuku açısından olmasa da, en azından hukuk mantığının en temel ilkeleri açısından bir yanlış anlama olarak görülmektedir. Mülkiyet (özellikle taşınmaz), genel olarak bu şekilde edinilmemektedir. Herhangi bir kişinin, kazandırıcı zamanaşımının kabul edilmesi amacıyla, herhangi bir kamu makamının (yürütme, belediye, yargı vb.) bilhassa bu türden herhangi bir işlem yapılmadığı sürece, söz konusu taşınmazın zilyetliğinin sürekli ve münhasır niteliğine ve kazandırıcı zamanaşımı yoluyla taşınmazın kazanılmasındaki iyi niyete, her kim olursa olsun, her zaman bu kişi tarafından itiraz edilebileceği (dolayısıyla başarısızlığa uğrayan, bu türden bir itiraz için olgusal ve/veya yeterli hukuki dayanağın bulunmadığı kesin olarak görüldüğünde bile) dikkate alındığında en küçük bir işlem yapmadığı ve teoride halen başkasının mülkiyeti olan somut bir taşınmazın (yani, diğerlerinin yanı sıra, açıkça sınırlandırılan) “kesin” maliki olarak hukuk yönünden nasıl değerlendirilebileceğini anlamak çok zordur. Bu türden bir itiraz imkânının kanunun etkisiyle hariç tutulması durumunda, hukukun üstünlüğü anlamsız bir ifade olmaktadır. Kendi kanaatimize göre, Büyük Daire tarafından hâlihazırda yeniden incelenen Trgo davasında ve daha sonraki iki davada, Mahkeme, bir yandan, hukuken daha önce tespit edilmiş ve dolayısıyla itiraz edilmemiş olan (veya bundan böyle itiraz edilemeyen) mülkiyet olgusu olarak bir taşınmazın zilyetliğini ve diğer yandan, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin gereklilikler açısından bir taşınmazın veya her türlü “mülkün” zilyetliğini ayırt edememiştir. Trgo davasında başvuranın şikâyetinin kabul edilebilir olduğuna karar vermek için, ikinci unsur yeterli olmuştur. Aynı durum, mevcut davada da geçerlidir: Başvuranların mülkiyet hakkı yalnızca söz konusu kanundan kaynaklanamaz.

  6. İkinci olarak, mülkiyete ilişkin Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasının başvuranların durumu için uygulanabilir olduğu konusunda ilgili Daire ile aynı fikirde değiliz. Başvuranların ulusal makamlara başvurarak, hukuk davaları açtıkları tarihte, bu hüküm, bundan böyle yürürlükte olan kanun değildir ve dolayısıyla Anayasa Mahkemesi tarafından 17 Kasım 1999 tarihinde verilen kararın etkisiyle, uygulanabilir değildir. Bu karar, kesin olarak yalnızca gelecek için geçerli olsa bile (mevcut kararın 15. paragrafı), üçüncü kişilerin haklarını (kamulaştırılan mülklerin iadesi hakkına sahip olanlar da dâhil olmak üzere) korumaktaydı. Bu, Anayasa Mahkemesinin kararının dayandığı ilkedir, ancak Mahkeme, üçüncü kişilerin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılması, uygun bir yasal prosedür aracılığıyla henüz tespit edilmemiş olan mülkler hakkında iddialar ileri sürme yönünde en küçük bir hakka sahip olmalarının gerekip gerekmediğini değerlendirmeksizin, iç hukuku yeniden okumuş ve yeniden yorumlamıştır (yukarıdaki 11. paragraf). Trgo kararından (yukarıda anılan), başvuranın bu davadaki iddialarının iç hukukta “mülk” olarak nitelendirilmesi için yeterli bir dayanağının bulunduğunun, zira mülkiyete ilişkin Kanun’un ilk haliyle 1997 yılında yürürlüğe girmesinden itibaren söz konusu davayı açtığı ve dolayısıyla, başvuranın olayların meydana geldiği dönemde, en azından belirli bir bakış açısıyla, meşru olarak değerlendirilebilecek ve Anayasa Mahkemesi 388. maddenin 4. fıkrasının anayasa aykırı olduğu kanısına varıncaya ve bütün bu unsurların Trgo kararında Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanmasına neden oluncaya kadar daha sonraki üç yıl boyunca saklı tuttuğu beklentilere sahip olabileceğinin anlaşıldığı kabul edilse bile (bir önceki paragrafta belirtilen nedenlerle zor olabilecektir), mevcut davadaki hukuki durum, en azından önemli bir hususta farklıdır. Mevcut davada, başvuranlar, mülkiyete ilişkin 1996 tarihli Kanun’un 388. maddesinin 4. fıkrasının halen yürürlükte olmasına rağmen, söz konusu taşınmazların zilyetliğine ilişkin herhangi bir dava açmamışlardır. Bu hükmün Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı olduğu kanaatine varıldığında (kendi kanaatimize göre oldukça haklı olarak), başvuranlar, bu mülklerle ilgili olarak bundan böyle en küçük bir meşru beklentiye sahip olamamışlardır. Hâlbuki gerçekte bu aşamada (ve önemsiz olmayan bir gecikmeyle), başvuranlar, beklentilerinin meşru olması için, daha önce iç hukukta herhangi bir yasal dayanağı bulunmadan, ulusal makamlara başvurarak, iddialarını sunmuşlardır. Başvuranlar şüphesiz, beklentilere sahip olabilmişlerdir (ve bize göre bu beklentilere sahip olduklarına dair herhangi bir şüphe bulunmamaktadır), ancak bir umut ve meşru bir beklenti mutlaka birbirine uygun iki gerçeklik değildir. Çok sık bir şekilde, mevcut davada olduğu gibi, bunlar birbiriyle uyuşmamaktadır.

  7. Yukarıdaki 12 ve 13. paragraflarda tartışılan iki unsurun Büyük Daire tarafından en titiz şekilde incelenmesini gerektirdiği yönünde bir sonuca varmaktayız. Hâlbuki mevcut kararda, bu unsurlar hiç ele alınmamaktadır. Bu konuda yalnızca üzüntü duyabiliriz, zira Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediği yönündeki tespit bizim paylaştığımız tespittir: Gerçekte, bu madde ihlal edilmemiştir. Bununla birlikte, daha genel olarak, hâkimin yarattığı hukukta, yani makul müzakerelere dayanan içtihadi hukukta, yalnızca herhangi bir davanın nihai sonucu değil, aynı zamanda bu sonuca ulaşılma şekli de önem arz etmektedir. De jurisprudentiae ferenda, gerekçe, belki de nihai sonucun kendisinden daha önemli olacaktır. Doğru ancak tesadüfi bir sonuç, pek de başarı sayılmamaktadır.

HÂKİMLER DE GAETANO, LAFFRANQUE VE TURKOVİĆ’İN SUNDUKLARI ORTAK MUHALEFET ŞERHİ

(Çeviridir)

  1. Çoğunluğun mülkiyete saygı hakkına ilişkin şikâyetlerin 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyi kapsayan kısmının kabul edilemez olduğu ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediği şeklindeki görüşlerinde çoğunluğa katılamamaktayız.

  2. Esasen Hükümet, Mahkeme önünde başvuranlar tarafından sunulan şikâyetleri içermeyen hukuki iddialar ve olaylarla ilgili kararlara dayanarak, ilgili Dairenin, talebi aşan, extra/ultra petita karar verdiğini ileri sürmekte ve dolayısıyla Mahkeme’yi başvuruları kayıttan düşürmeye davet etmektedir. Hükümet, ilgili Dairenin a) başvuranların bu süreyi şikâyetlerinin olgusal dayanağından açıkça hariç tutmalarına ve b) mülkiyete ilişkin Kanun’un 1996 tarihli versiyonunda 388. maddesinin 4. fıkrasına ve c) başvuranlar buna karşı çıksalar bile, Trgo kararına (Trgo/Hırvatistan, no. 35298/04, 11 Haziran 2009) dayanmasına rağmen, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyi dikkate aldığını vurgulamaktadır. Hükümet, söz konusu aynı olay ve hukuki iddiaların başvuranların ulusal mahkemelere sundukları iddialar arasında da yer almadığını eklemekte ve Mahkeme’yi, ikinci seçenek olarak, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvuruların kabul edilemez olduğunu belirtmeye davet etmektedir.

  3. Her şeyden önce, extra/ultra petita kuralının uygulanabilirliğine ilişkin hususu, ardından esas hakkında ilgili Daire tarafından verilen kararları desteklemek amacıyla son olarak bazı bilgiler vermeden önce, hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazı inceleyeceğiz.

  4. İlgili Daire, extra/ultra petita karar vermiş midir?

  5. Çoğunluk, başvuranların şikâyetlerinin 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyi kapsamadığı yönünde Hükümet tarafından belirtilen iddia üzerinde durmuştur. Çoğunluğun kanaatine göre, bu süre, davanın konusunu belirlemek için uygundur. Çoğunluk, başvuranlar tarafından ilgili Daire önünde Hükümetin görüşlerine yönelik sırasıyla verilen cevapların bazı kısımlarından, ilgililerin söz konusu süreyi şikâyetlerinden hariç tutmak istedikleri sonucuna varmıştır (mevcut kararın 130 ve 134. paragrafları). Çoğunluk, bu temelde, ayrıca ilgili Dairenin, bu süreyi dikkate alarak, başvuranlar tarafından sınırlandırıldığı şekliyle, davanın konusunun ötesinde karar verdiği sonucuna varmıştır (mevcut kararın 133. paragrafı). Başka bir ifadeyle, çoğunluk, açıkça olmasa da, ilgili Dairenin non extra/ultra petita kuralını ihlal ettiğini ve dolayısıyla, yetkiyi aşacak bir şekilde hareket ettiğini belirtmiştir.

  6. Başvuranlar, Büyük Daire önündeki görüşlerinde, gerçekte, söz konusu süreyi ilgili Daire tarafından yapılan denetimden hariç tutma niyetinde olmadıklarını ileri sürmekte ve belirtmeye çalışmaktadırlar (mevcut kararın 134. paragrafı). Açıkçası, çoğunluk, bu açıklamalarla ikna olmamıştır, ancak bunları da reddetmemiştir. Çoğunluk, bu açıklamaları, söz konusu sürenin Büyük Daire önündeki davanın konusuna dâhil edilmesi talebi olarak değerlendirmiştir. Çoğunluk, bunu Büyük Daire önünde başvuranlar tarafından ilk defa sunulan yeni ve ayrı bir şikâyet olarak görmüş ve dolayısıyla bu şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir, zira şikâyet, altı ay süre kuralı uyarınca zamanaşımına uğramıştır (mevcut kararın 139. paragrafı).

  7. Dört başlıca nedenden dolayı yukarıda varılan bütün sonuçlara saygıyla karşı çıkmaktayız. Öncelikle, davanın konusunu belirlemeye imkân veren yeterli kriterlerin bulunmaması nedeniyle, çoğunluk, Radomilja ve Jakeljić davalarının konusunun gerçekte ne olduğunu araştıracak ve tespit edecek bir şekilde başvuranların görüşlerine ilişkin ayrıntılı bir inceleme yapmamıştır. İkinci olarak, çoğunluk, başvuranların söz konusu süreyi davanın konusunun dışında tutmak istediklerini, gereken kesinlik derecesiyle tespit etmemiştir. Üçüncü olarak, bu süre ve sürenin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülkiyetin kazanılması için gerekli sürelerin hesaplanması üzerindeki etkileri, şikâyeti (yani müdahaleyi) oluşturan bir olgu değildir: Bunlar, yalnızca delil değeri taşımaktadır ve dolayısıyla, davanın konusunun belirlenmesi hususunda konuyla ilgisizdir. Dördüncü olarak, mevcut davanın koşullarında, Büyük Daire önünde esasa ilişkin incelemeden söz konusu süreyi hariç tutmak haksızdır ve son derece şekilcidir.

1.1. Çoğunluk, bununla birlikte, extra/ultra petita kuralının uygulanması için gerekli bir koşul olarak, davanın konusunu belirlememiştir.

  1. Extra/ultra/infra petita kuralı, yalnızca başvuranların görüşleri davanın konusunu belirlediği sürece, bu görüşler için uygulanmaktadır. Dolayısıyla, bu kuralın uygulanması amacıyla, Mahkeme’nin bunu hangi şekilde belirlediğini belirtmek çok önemlidir. Çoğunluk, Mahkeme’ye “sunulan” davanın konusunun başvuranın “iddiası” veya şikâyetiyle belirlendiğini tespit etmiştir (mevcut kararın 109. paragrafı)[3]. Çoğunluğa göre, Sözleşme kapsamında bir “iddia” ya da bir şikâyet, iki unsuru, yani olgusal iddiaları ve hukuki gerekçeleri içermektedir (mevcut kararın 110, 115 ve 126. paragrafları). Bir şikâyetin unsurlarına ilişkin bu tanımlama, davanın konusunu belirlemek için hem son derece geniş hem de belirsizdir. Bu durum, "hukuki argümanların önemini soyut olarak belirtmek mümkün olmasa da, bir şikâyet her zaman iddia edilen olaylarla karakterize edilir" (bkz. kararın 115. paragrafı) diyen çoğunluk tarafından da kısmen kabul edilmektedir.

  2. Söz konusu tanımlama, son derece geniştir, zira davanın konusunun belirlenmesi hususunda konuyla ilgisiz unsurları kapsamaktadır. Söz konusu tanımlama, belirsizdir, zira bu konuyu belirlemek amacıyla konuyla alakasız olanlardan konuyla ilgili olan hukuki olay ve gerekçeleri ayırt etmeye imkân veren herhangi bir kriter sunmamaktadır. Örnek olarak, “bir şikâyetin yine ileri sürülen olaylarla nitelendirilmesi” halinde (mevcut kararın 115 ve 126. paragrafları), bu durum, şikâyet bağlamında belirtilen bütün olayların davanın konusunun belirlenmesi hususunda konuyla ilgili olduğu anlamına gelmemektedir. Böylelikle, ulusal ve uluslararası mahkemeler önünde, delil ya da genel nitelikte bilgi işlevi gören olayların talep (“petitum”) kapsamına girmediği genel olarak kabul edilmektedir. Dahası, çoğunluğun bizzat kaydettiği gibi, hukuki gerekçelerin tamamı, şikâyetin nitelendirilmesi amacıyla aynı derecede konuyla ilgili değildir. Bu bağlamda, hukuki iddialar[4] ile hukuki gerekçeler arasındaki ayrım önem taşımaktadır. Sözleşme’nin 34. maddesine göre, destekleyici nitelikteki hukuki gerekçeler değil, yalnızca hukuki iddialar, şikâyeti nitelendirmektedir.[5] Dolayısıyla, çoğunluk, hukuki iddia ve hukuki gerekçe kavramlarını birbirine karıştırarak, belirli bir karışıklığa yol açmıştır.[6]

  3. Sonuç olarak, çoğunluk, Mahkeme’nin başvuranların gerçek talebini (petitum), yani davanın konusunu belirlemesine imkân veren yeterli bir kriter sunmamıştır ve dolayısıyla, extra/ultra/infra petita kuralının uygulanması gerektiğinde Mahkeme’ye çok fazla serbestlik bırakmıştır. Dolayısıyla çoğunluk, gerekçesinde, başvuranların görüşlerine ilişkin ayrıntılı bir inceleme yapmadan sonuca varmıştır.

  4. Çoğunluk, zaman unsurunun kazandırıcı zamanaşımı konusunda çok önemli olduğu sonucuna varmakla yetinmektedir ve dolayısıyla, kendi ifadesine göre, elli yıldan daha fazla bir sürenin hariç tutulması veya eklenmesi, şikâyetin esasının değiştirilmesi olarak incelenmelidir (mevcut kararın 132. paragrafı). Hâlbuki çoğunluk, davanın konusunu hiçbir zaman belirlemeksizin bu sonuca ulaşmaktadır. Çoğunluğun -aşağıda göstereceğimiz gibi, hatalı olarak- 1941 ile 1991 yılları arasındaki sürenin davanın konusunu belirleyen bir olgu olduğunu, herhangi bir gerekçe ileri sürmeksizin varsaymakla yetindiği anlaşılmaktadır.

1.2. Şikâyeti Değiştirme Niyeti

  1. Çoğunluk, çok şekilci bir şekilde, 1941-1991 yılları arasındaki dönemi ilgili Daire önünde sırasıyla şikâyetlerinin olgusal ve hukuki dayanağının dışında tutma niyetinde olduklarının tespit edildiği kanısına varmıştır ve bu durumun, açıkça başvuranların görüşlerinden anlaşıldığını belirtmekle yetinmiştir (mevcut kararın 130 ve 134. paragrafları).[7] Bizim kanaatimize göre, çoğunluğun aksine, başvuranların iddia edilen niyetlerinin açık olduğu kanısına varmamaktayız. Dahası, bize göre, çoğunluğun başvurunun veya başvurunun bir kısmının kayıttan düşürülmesine ilişkin Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamında Mahkeme’nin yerleşik içtihadını göz ardı ederek, en küçük bir makul açıklama olmaksızın ve özerkliklerini tamamen dikkate almaksızın başvuranlar tarafından sunulan iddia ve bilgileri reddetmesi kabul edilemezdir.

1.2. 1. Başvuranların söz konusu sözlerinden, 1941-1991 yılları arasındaki süreyi hariç tutma niyeti açıkça anlaşılmamaktadır.

  1. Başvuranlar, ilk şikâyetlerinde (mevcut kararın 32 ve 33. paragrafları) ve Hükümetin görüşlerine yönelik verdikleri cevaplarda (mevcut kararın 42. paragrafı), uzun bir süre, yani 1941 ila 1991 yılları arasındaki süre boyunca söz konusu taşınmazlara devamlı olarak, münhasıran ve iyi niyetle sahip olduklarını sürekli olarak ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, Hükümetin görüşlerine yönelik verdikleri cevaplarda tartışılabilir iki cümle ile birlikte, şu durumu vurgulamışlardır: “Başvuranlar, [taşınmazlara] 6 Nisan 1941 tarihinden önce, 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasında ve hâlihazırda 8 Ekim 1991 tarihinden itibaren bu şekilde [sahip olmuşlardır]”. Ve başvuranlar, şu hususu eklemişlerdir: “Dolayısıyla başvuranlar, kesintisiz bir şekilde zilyetlikten yararlanmışlardır ve başvuranların bu zilyetliğe dayanarak, ilgili mevzuat uyarınca, kazandırıcı zaman aşımı yoluyla, malik olmaları gerekmekteydi”. Bu kısımlardan, söz konusu süreyi hariç tutma niyeti ve yine en azından ilk şikâyeti değiştirme yönünde herhangi bir niyet, anlaşılmamaktadır. Söz konusu durum, tam tersinedir.

  2. Ayrıca, başvuranlar, nazarlarında, i) meşru beklentilerinin varlığının değerlendirilmesi amacıyla bu sürenin uygunluğu ve ii) Trgo kararının davalarında uygulanabilirliği hakkında yasal argümanlar ortaya koyduklarını ifade etmişlerdir. (Kararın 91-93. paragrafları). Dahası Hükümet bizzat, başvuranların görüşlerine ilişkin yorumlarında, ilgililerin şüpheli ifadelerinde, ilk şikâyetlerini değiştiren ifadelere değil, meşru beklentilere ilişkin argümanlara rastlamıştır (bk. kararın 43. paragrafı). Kısmen, başvuranların Daire önündeki görüşleri, 1941 ila 1991 yılları arasındaki döneme ilişkin iddialarını geri çekme ve Trgo örneğinin uygulanmasından feragat etme niyetinde olup olmadıklarını açıkça anlamaya imkân vermediği için, Büyük Daire, başvuranlardan ve Hükümetten, sundukları beyanlarda bu hususlara yer vermelerini istemiştir.

  3. Tüm bu nedenlerle ve çoğunluğun aksine, başvuranların başından beri, şikâyetlerinin 1941 ila 1991 yılları arasındaki dönemi kapsamasını istemediklerini veya bu dönemi, şikâyetlerinin olgusal ve yasal dayanağından çıkartarak ilk iddialarını[8] değiştirmeyi amaçladıklarının görüşlerinden açıkça anlaşıldığı sonucuna varamıyoruz (bk. kararın 134. paragrafı). Olsa olsa, başvuranların Daire önündeki görüşlerinin biraz karmaşık olduğunu ve bu sürenin, davanın konusunun dışında tutulmasına ilişkin gerçek niyetlerini, gerekli kesinlik derecesinde tespit etmenin zor olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, yalnızca şüpheli ifadelere dayanarak, başvuranların bu konudaki gerçek niyetlerini kesin bir biçimde tespit etmek mümkün değildir.

1.2. 2. Başvuranların iddiaları, özerklikleri tamamen göz ardı edilerek reddedilmiştir

  1. Çoğunluk tarafından kaydedildiği üzere, Sözleşme, tasarruf ilkesine dayanmaktadır[9] (bk. kararın 108. paragrafı). Bu ilkeye göre, Mahkeme önündeki bir davanın konusu başvuranlar tarafından sınırlandırılmaktadır. İddialarını - açıklayarak, saklayarak veya uygun gördükleri şekilde geri alarak - düzenlemekte özgürdürler ve böylece davanın seyrini kontrol edebilirler. Extra/ultra/infra petita kuralı, Mahkeme’nin talep edilmeyen hakkında karar vermesini (extra petita), talep edilenin ötesine karar vermesini (ultra petita) veya talep hakkında karar vermemesini (infra petita) yasaklayarak, serbest tasarruf ilkesini güçlendirmektedir. Genel olarak, hem tasarruf ilkesi hem de bunun doğal sonucu olarak extra/ultra/infra petita kuralı, bireysel özerkliğin bir ifadesi olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, bir kişinin, Mahkeme önünde haklarını ileri sürüp sürmediği ve ne ölçüde ileri sürdüğünü belirleme meselesi nihai olarak o kişinin niyetinin çözümlemesine bağlıdır.[10] Başvuranlar, davanın konusuyla ilgili niyetlerini zımnen ifade ettiklerinde Mahkeme, bunları geçerli kılmak için açık bir şekilde ortaya koymalıdır; aksi takdirde Sözleşme sisteminde yer alan tasarruf ilkesini ihlal ederek, kendisini onların yerine dava sahibi (dominus lites) olarak koyma riskiyle karşı karşıya kalır.[11]

  2. Bir mahkemenin, kendisine başvuruda bulunan bir kişinin niyetini göz ardı etmesini önlemek için, birçok hukuk sistemi, ilk iddianın değiştirilebilmesi amacıyla -isterse kısıtlamak, genişletmek veya değiştirmek söz konusu olsun- kesinlik ve içerik açısından ve ayrıca yerine getirilecek formaliteler açısından çok katı koşullar ortaya koymaktadır.[12] Sözleşme sisteminde, bu görev, Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi temelinde geliştirilen içtihatla belli bir dereceye kadar yerine getirilmektedir.[13] Öte yandan, Hükümet, Büyük Daireye sunduğu yazılı görüşlerinde bu maddeye dayanmaktadır (kararın 71. paragrafı). Bir başvuranın, belirli olguları veya hukuki dayanakları dava konusunun dışında bırakmaya yönelik açık veya zımni niyetinin tezahürü, başvurunun tamamen veya kısmen geri çekilmesi veyahut başvurudan vazgeçilmesi olarak analiz edilir ve bu gibi durumlarda, Mahkeme tarafından 37. maddenin 1. fıkrasının a) bendi uyarınca belirlenen kriterler geçerlidir. Bizim amacımız açısından, bu hüküm kapsamındaki iki kriter özellikle önem arz etmektedir: İlk olarak, bir şikâyeti veya şikâyetin bir kısmını geri çekme niyeti açık bir biçimde belirlenmelidir (Association SOS Attentats et de Boery/Fransa [BD], (k.k.), no. 76642/01, § 30, AİHM 2006‑XIV, Cha’are Shalom ve Tsedek/Fransa [BD], no. 27417/95, § 57, AİHM 2000‑VII ve David Saakyan/Rusya (k.k.), no. 78386/4, § 20, 15 Eylül 2015); ikinci olarak, başvuru sahibinin davasını takip etme niyetinde olduğunu açıkça belirtmesi halinde, bu durum vazgeçme olarak görülmeyecektir (Pisano/İtalya (kayıttan düşürme) [BD], no. 36732/97, § 41, 21 Ekim 2002; bk. aynı zamanda, diğer kararlar arasında, Ohlen/Danimarka (kayıttan düşürme), no. 63214/00, § 25, 24 Şubat 2005 ve yukarıda anılan Association SOS Attentats et de Boery kararı, § 31).

  3. Çoğunluk, başvuranların ifadelerinde, ilk şikâyetlerinin bir kısmından vazgeçtiklerini tespit etmeli ve bu nedenle, 37. maddenin 1. fıkrasının a) bendi uyarınca geliştirilen içtihada uygun hareket etmeliydi. Başka bir ifadeyle, çoğunluğa göre, karardan, 1941 ila 1991 yılları arasındaki dönemin, ilk iki davada uyuşmazlığın konusunu belirleyen bir olgu olduğu anlaşılmaktadır (bk. kararın 135. paragrafı). Ayrıca, çoğunluk bizzat, başvuru formlarında belirtildiği üzere, başvuranların Mahkeme önündeki ilk şikâyetlerinin oldukça genel bir şekilde ifade edildiğini ve söz konusu taşınmaza sahip oldukları dönemin tamamına atıfta bulunduğunu kabul etmiştir (bk. kararın 128. paragrafı). Netice itibarıyla, 1941 ila 1991 yılları arasındaki dönemin, ilk iki davada uyuşmazlığın konusunu belirleyici olarak kabul edilmesi gerektiğinde, çoğunluğun yaptığı gibi, başvuranların bu döneme ilişkin şüpheli ifadelerinin, iddia edilen ilk niyetleri ile ilgili basit açıklamalar olduğunu ve şikâyetlerin, en başından beri, bu dönemi kapsamadığını bakış açısı olarak benimsemek mümkün değildir. Başvuranlar tarafından, başvuru formunda tanımlandığı şekliyle davanın konusunu fiilen kısıtlama veya genişletme olasılığı bulunan herhangi bir açıklama, ilk şikâyeti geri çekecek, genişletecek veya değiştirecek nitelikte olacaktır ve dolayısıyla bu, şikâyetin açıklığa kavuşturulması olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla, başvuranlar aslında (çoğunluk tarafından yorumlandığı üzere) söz konusu dönemi hiçbir zaman ilk şikâyetlerine gerçekten dâhil etmek istemediklerini “belirterek”, aslında (çoğunluk tarafından tespit edildiği üzere, söz konusu dönemin davanın konusunu belirlemek için geçtiğini varsayarak) başvurunun bu döneme ilişkin kısmından vazgeçme niyetlerini zımnen ifade etmişlerdir. Sonuç olarak, yukarıda 12. paragrafta belirtildiği üzere, çoğunluğun, 37. maddenin 1. fıkrasının a) bendi uyarınca geliştirilen içtihada uygun olarak, başvuranların bir şikâyetin tamamını veya bir kısmını geri çekme niyetini açık bir biçimde belirlemesi gerekirdi. İddia edilen bir vazgeçmenin ardından, başvuranların ilk başvurularını takip etmeyi düşündüklerini açıkça belirtmeleri halinde, böyle bir vazgeçme kesin olarak kabul edilmemelidir.

  4. Başvuranlar, Büyük Daireye sundukları görüşlerinde, başvuru formlarında belirtildiği üzere, ilk şikâyetlerini sürdürmeyi amaçladıklarını açıkça belirtmişlerdir. Başvuranlar, Büyük Daireyi, Dairenin kararlarını onaylamaya davet etmişlerdir (kararın 97. paragrafı). Başvuranlar, söz konusu dönemi, ilk şikâyetlerinin olgusal temeline dâhil etmeme niyetlerinin olmadığını ileri sürmüşlerdir (bk. kararın 92. paragrafı). Ayrıca, “Trgo içtihadı kendi davalarında uygulanamayacak olsa da meşru bir beklentileri bulunduğu” yönündeki iddialarını desteklemek için yalnızca hukuki argümanlar ortaya koyduklarını ifade etmişlerdir (kararın 93. paragrafı). Bütün bu nedenlerden ötürü, başvuranların şüpheli ifadeleri, açık bir biçimde vazgeçiş olarak değerlendirilemez. Ayrıca, Hükümet, Büyük Daireye sunduğu görüşlerinde, Dairenin davanın konusunun ötesinde veya dışında karar vermiş olabileceğinden, adil yargılanma haklarının herhangi bir şekilde ihlal edildiğini hiçbir yerde ileri sürmemektedir. Bu koşullarda, çoğunluğun iki davayı esastan incelemesi gerekirdi.

  5. Başvuranların görüşlerinin, görüşlerindeki iki ifadeden bunun tam tersinin anlaşıldığı iddiasıyla ve başvuranların gerçek isteklerine ilişkin açıklamalarının ve netleştirmelerinin tamamen göz ardı edilmesiyle birlikte, özellikle de Daire önünde itiraz edilen ifadelerini ve niyetlerini netleştirme fırsatı verilmemişken, özet olarak reddedilmesi, tasarruf ilkesine ve extra/ultra petita kuralının özüne aykırıdır. Birbiriyle iç içe geçmiş bu iki ilkenin temel amacı, başvuranların özerkliğini ve Mahkeme önündeki dava sahibi (dominus litus) konumlarını güçlendirmektir. Çoğunluk, bu ilkelerin uygunluğunu tamamen gözden kaçırmıştır.

1.3. Davanı konusunu oluşturan olgular- temel olgular / bağlamsal olgular

  1. Ayrıca, 6 Nisan 1941 ila 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki spesifik dönemin, Mahkeme önündeki Radomilja ve Jakeljić davalarının konusunu belirlemede etkisi olacak türden bir olgu olmadığı görüşündeyiz. Çoğunluk, bir şikâyet her zaman iddia ettiği olgularla nitelendirilse de (bk. kararın 115 ve 126. paragrafları), şikâyetlerde ileri sürülen olguların davanın konusunu ve dolayısıyla konu bakımından (ratione materiae) yetkisini karara bağlamakla ilgili olmadığını kabul etmemiştir. Çoğunluk, yetki ile ilgili extra/ultra petita kuralının bu yönünü tamamen göz ardı etmiş veya tanımamazlıktan gelmiştir.[14]

  2. Konu bakımından (ratione materiae) yetkisini tesis etmek için dikkate alınması gereken olguları tanımlayan veya kuşatan doğrudan herhangi bir içtihat bulunmamaktadır. Buna karşın, zaman bakımından (ratione temporis) yetkisinin tesisine ilişkin çok sayıda içtihat bulunmaktadır. Mahkeme, temel olgular ile başvuran(lar) tarafından iddia edilen diğer olgular arasında bir ayrım yaparak zaman bakımından (ratione temporis) yetkisini belirler ve sadece müdahale teşkil eden temel olayları ele alır (Blečić/Hırvatistan, [BD] no. 59532/00, § 76, 8 Mart 2006 ve Zana/Türkiye, 25 Kasım 1997, § 42, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997-VII). Konu bakımından (ratione materiae) yetkisi hakkında karar vermek için Mahkeme’nin farklı şekilde hareket etmesi için herhangi bir neden görmüyoruz.[15] Nitekim Eckle/Almanya (15 Temmuz 1982, § 66, A serisi no. 51) kararında, Mahkeme, örneğin, müdahaleyi temsil eden olguları, yani “bir fiilin veya ihmalin mağduru” olduğu iddia edilen başvurana ilişkin olgusal iddiaları bir iddianın kurucu unsuru olarak tanımlamıştır (bk. kararın 110. paragrafı). Başka bir ifadeyle, başvuranın mağdur olduğu söz, eylem veya ihmaller müdahale teşkil etmektedir.

  3. Bu nedenle, konu bakımından (ratione materiae) yetkisinin tesis edilmesi amacıyla, başvuran(lar) tarafından iddia edilen tüm olgular arasında, müdahale teşkil eden temel olgular ile temel olgu(lara) dayanan ve Mahkeme önündeki somut davada Sözleşme kapsamında ayrı bir müdahale olarak incelemeksizin bir konuya ışık tutabilecek bağlamsal olgu ve koşullar arasında bir ayrım yapılmalıdır.[16] Bu son türdeki olgular, şikâyette iddia edilseler de, davanın konusunu belirleme amaçlarıyla ilgili değillerdir. Müdahalenin mevcudiyeti ile meşru amacı, yasallığı ve orantılılığı hususları- temel olgular bakımından Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlalinin iddia edildiği durumlarda Mahkeme’nin karar vermesi gereken hususlar- bakımından delil değerine sahiptir Mahkeme, bu nedenle, extra/ultra petita kuralının uygulanmasına sebebiyet vermeden, ikincil olguları resen dikkate alabilir.[17]

  4. Somut olayda, başvuranlar daha sonrasında Hükümetin görüşlerine verdikleri yanıtlarla tamamlanan ilk başvurularında, ulusal mahkemelerin, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla yasal olarak kazandıkları mülkiyeti tanımayı reddederek, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi kapsamındaki haklarını ihlal ettiklerini iddia etmişlerdir (kararın 31-34 ve 36-41. paragrafları). İç hukuktaki bu kararlar, Radomilja ve Jakeljić davalarının konusunun sınırlarını belirler (karşılaştırma için bk. yukarıda anılan Eckle kararı). Extra/ultra petita kuralı uyarınca, Mahkeme, bu kararların ötesinde veya dışında karar veremez. Mahkeme’nin görevi, bu kararları yeniden incelemek ve kazandırıcı zamanaşımı yoluyla yasal olarak kazanılan mülkiyetin tanınması için Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin zamanaşımı ile uygunluğunu araştırmaktır. Bunu yaparken, ulusal makamların, kararlarını ilgili olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandırdıklarından emin olunmalıdır (bk. örneğin, Ždanoka/Letonya [BD], no. 58278/00, § 96, AİHM 2006‑IV, yukarıda anılan Vogt kararı, § 52, Sosyalist Parti ve diğerleri/Türkiye, 25 Mayıs1998, § 44, Derleme 1998-III ve Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP)/Türkiye [BD], no. 23885/94, § 39, AİHM 1999-VIII).

  5. İlgili bağlamsal gerçekler arasında, örneğin, Split Bölge Mahkemesi tarafından verilen iki kararda ve başvuranların Mahkeme’ye sundukları ulusal makamların diğer kararlarında belirtilen farklı olgular, Hükümet tarafından sunulan olgular veya Mahkeme tarafından resen tespit edilen olgular yer almaktadır. Tüm bu olgular, temel olgulara ışık tutmakta ve Mahkeme’nin karar vermesine yardımcı olmaktadır (bk. karşılatırma için Saygili ve Falakaoglu/Türkiye (no 2), no 388991/02, § 25, 17 Şubat 2009). Bunlar ayrı bir şikâyet oluşturmazlar. Bu nedenle, örneğin, 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 1996 versiyonundaki 388 § 4 bölümü de dâhil olmak üzere, Split Bölge Mahkemesinin iki kararında veya başvuranlar tarafından Mahkeme’ye sunulan diğer belgelerde belirtilen hukuki işlemler, yalnızca ikincil niteliktedir; Mahkeme, bunları başvuranlardan farklı şekilde yorumlayabilir (bk. kararın 121. paragrafı, yukarıda anılan Foti ve diğerleri kararı, § 44). Benzer şekilde, farklı zaman dilimleri- 1912’den 1941’e, 1941’den 1991’e ve 1991’den günümüze kadar- başvuranların ve/veya seleflerinin söz konusu taşınmazlara sürekli, münhasıran ve iyi niyetle sahip oldukları dönem boyunca yürürlükte olan farklı hukuki rejimleri özetlemektedir.

  6. Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, Mahkeme, gerekli görmesi halinde ve gerektiği takdirde, kendi inisiyatifiyle bu olguları inceleme yetkisine sahiptir ve hukuki argümanları bu olgulara resen dayandırabilir (bk. önceki paragraf). Bu nedenle, başvuranlar ana olgular üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabilirken, ikincil olgular ve koşullar bakımından aynı yetkilere sahip değildir ve olmamalıdır. Mahkeme’ye hangi ikincil olguları dikkate alıp alamayacağını söyleme hakkına sahip değillerdir. Bu tür olguları, serbest tasarruf ilkesi ve extra/ultra petita bağlantılı ilkesinden hareketle davadan çıkaramazlar.[18] Basitçe söylemek gerekirse, serbest tasarruf ilkesinin kapsamı ve bunun doğal sonucu olan talebin ötesinde değil (non ultra petita) ilkesi sınırsız değildir ve olmamalıdır. Yargıç Fitzmaurice’in meşhur sözüne göre “Bazı ayrımlar yapılmazsa, [non ultra petita kuralının] mahkemeyi doğru bir karara varmasını engelleme hatta yasal olarak ilgili faktörleri göz ardı etmeye zorlayarak hukuken yanlış bir karara varmasına yol açma tehlikesi vardır.”[19]. Konu bakımından (ratione materiae) yetkiyi tesis etmek amacıyla bu iki tür olgu arasında ayrım yapılmamasının tehlikesi, sonuçları saçmalık sınırında olan -başvuranların ihtiyatsız konuşmalarıyla kısmen katkıda bulundukları bir saçmalık- mevcut davada kesinlikle belirgindir. -

  7. Bu nedenle başvuranlar, Mahkeme’den 1941 ila 1991 yılları arasındaki dönemi dikkate alması yönünde bir talepte bulunmadıklarını ve bunu da ummadıklarını ifade etseler bile, Dairenin bu dönemi gerekçesinde dikkate alarak extra/ultra petita kararı verdiği sonucuna varmak yanlıştır. Bu dönem, Mahkeme’nin ulusal makamların kararlarının Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesine uygunluğunu incelerken dikkate aldığı diğer birçok bağlamsal olgular ve koşullar arasında yalnızca -kuşkusuz önemli- bir olgudur.

1.4. Çoğunluğun 1941-1991 dönemini davanın konusu kapsamına almama kararı, gereğinden fazla biçimseldir ve bu nedenle haksızdır.

  1. Ne ekstra/ultra petita kavramının, maddi adalet kavramından ziyade prosedürel adalet kavramına yöneldiğinin tamamen farkındayız. Bunun yanı sıra, mahkemeler, usul kurallarını uygularken, hem yargılamanın adilliğini zedeleyecek aşırı şekilcilikten hem de kanunlar tarafından belirlenen usuli koşulları ortadan kaldıracak aşırı bir esneklikten kaçınmalıdır (Bulena/Çek Cumhuriyeti, no. 57567/00, § 30, 20 Nisan 2004 ve Eşim/Türkiye, no. 59601/09, § 21, 17 Eylül 2013). Mahkeme, ikisi arasında bir denge kurmaya çalışırken sık sık şunları ifade etmiştir: “Mahkemeye erişim hakkı, yapılan düzenlemelerin hukuki güvenliğin ve adaletin iyi bir şekilde işlemesi amaçlarına hizmet etmediği ve dava sahibinin davasını yetkili mahkeme önünde inceletmek bakımından bir tür engel oluşturduğu durumlarda ihlâl edilmektedir.” (Kart/Türkiye [BD], no. 8917/05, § 79 son cümlesi (in fine), AİHM 2009 (özetler) ve yukarıda anılan Eşim kararı, § 21; bk. aynı zamanda, Zapdka/Polonya, no. 2619/05, § 61, 15 Aralık 2009). Başvuranın mahkemeye erişimini haksız yere kısıtlayan şekilciliğin varlığı, davanın bir bütün olarak değerlendirilmesine bağlı olacaktır (yukarıda anılan Bulena kararı, § 69). Mahkeme aynı zamanda ilgili usul kurallarının davanın özel koşullarını dikkate almaksızın yorumlanamayacağının da altını çizmiştir (Stagno/Belçika, no. 1062/07, §§ 33-35, 7 Temmuz 2009; bk. aynı zamanda Fatma Nur Erten ve Adnan Erten/Türkiye, no. 14674/11, §§ 29-32, 25 Kasım 2014).

  2. Somut olayda, Daire kararları, başvuranlara herhangi bir adaletsizliğe neden olmamıştır; aksine, bu kararlar onların lehineydi. Ayrıca, Hükümetin yararlandığı usuli güvenceler hiçbir şekilde göz ardı edilmemiştir. Tarafların her biri, eşitliklerine, dinlenilme ve karşı tarafınkilere nazaran kendi argümanlarını ve görüşlerini sunma haklarına saygı gösterilerek değerlendirilmiştir.[20] Hükümet bu hususta şikâyette bile bulunmamıştır (bk. karşılaştırma için, Scoppola (no 2) /İtalya [BD], no. 10249/03, § 56, 17 Eylül 2009)[21]. Kanaatimizce, özellikle davanın konusunun hiçbir zaman tam olarak belirlenememesi, Dairenin yetkilerini aştığına dair reddedilemeyecek kadar net bir kanıt bulunmaması; başvuranların aslında şikâyeti sınırlandırma niyetinde olduklarını inkâr etmeleri (yukarıdaki 17-18. paragraflar) ve Büyük Daireden, Daire kararlarını onaylamasını talep ederek Dairenin değerlendirmelerini desteklemeleri dikkate alındığında (kararın 97. paragrafı), bu gibi durumlarda extra/ultra petita kuralının ihlali nedeniyle Daire kararlarını bozmak için herhangi bir iyi neden bulunmamaktadır.[22] Tüm bu nedenlerle, somut olayın koşullarında extra/ultra petita kuralının uygulanmasında çoğunluğun izlediği yaklaşımın fazla şekilci ve dolayısıyla haksız olduğunu düşünüyoruz (bk. karşılaştırma için, Delcourt/Belçika, no. 2689/65, §§ 39-40, 17 Ocak 1970).

1.5. Trgo kararının uygulanması- hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia)

  1. Trgo kararının uygulanması, hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) (hukuk, mahkemenin işidir) ilkesiyle düzenlenir ve bunun başkaca herhangi bir açıklama gerektirmediğini düşünüyoruz. Genel olarak mahkemelerin- ve özel olarak Mahkeme’nin- kararlarını herhangi bir hukuki dayanağa veya hukuki argümana dayandırmakta özgür oldukları yaygın olarak kabul edilmektedir. Mahkeme, tarafların hukuki argümanları ve özellikle kendi davalarının uygulanması ve yorumlanması ile bağlı değildir (kararın 124 ve 126. paragrafları). Bunlar uluslararası alandaki yerleşik ilkelerdir. Örneğin, Uluslararası Adalet Divanı bazen davayı çözüme kavuşturmak amacıyla ileri sürülenlerden çok farklı argümanları kabul etmektedir. Bu nedenle, Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı davalarında (20 Şubat 1969 tarihli karar, UAD Derleme1969), kıta sahanlıklarının sınırlandırılmasının yasal olarak ele alınması konusunda, tarafların gerçekte iddia ettiklerinin çok ötesine geçen bir doktrin sunmuştur.

1.6. Sonuç

  1. Yukarıda belirtilen tüm nedenlerle, Büyük Daire, Dairenin, kararlarını, Mahkeme önünde başvuranlar tarafından ileri sürülen şikâyetlere bağlı olmayan olgulara ve hukuki argümanlara dayandırarak, extra/ultra petita karar verdiği yönündeki Hükümet iddiasını reddetmeliydi. Bu nedenle, bu olgulardan veya hukuki argümanlardan herhangi biri için altı ay kuralının uygulanmasına gerek yoktur.

  2. İç hukuk yollarının tüketilmesi

  3. Altı ay kuralı temelinde şikâyetleri kabul edilemez olarak değerlendiren (bk. kararın 139. paragrafı), çoğunluk, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin Hükümet tarafından yapılan itirazın incelenmesini gerekli görmemiştir (bk. 140. paragrafı). Bununla birlikte, esasa geçebilmek için, azınlık şimdi iç hukuk yollarının tüketilmesi itirazını ele almak zorundadır.

  4. Hükümet, ilk kez Büyük Daire huzurunda, Daire kararlarının başvuranlar tarafından ulusal mahkemeler önünde sunulanlar arasında yer almayan olgulara ve hukuki argümanlara dayanması nedeniyle iç hukuk yollarının tüketilmemesi konusunu gündeme getirmiştir. Ancak, Hükümetin süresi içinde bu itirazda bulunmasını engelleyecek hiçbir şey yoktu.

  5. Her iki dava (Radomilja ve Jakeljić) Trgo davasına atıfta bulunularak bildirilmiştir. Hem Hükümet hem de başvuranlar daha sonra bu husustaki argümanlarını geliştirme imkânı bulmuşlar ve hepsi bu imkânı kullanmışlardır (yukarıda 19. sayfadaki dipnot). Görüşlerinde, argümanlarını Trgo kararının meşru beklentiler üzerindeki etkileri üzerinde yoğunlaştırmışlardır (bkz. kararın 35-42. paragrafları). Hükümet, Daire’nin Trgo’nun ışığında gündeme getirilen konuları inceleme niyetinin farkında olmasına rağmen, iç hukuk yollarının tüketilmemesi argümanını ileri sürmemiştir. Hükümet, başvuranların görüşlerine ilişkin yorumlarında, meşru beklentilere ilişkin argümanlarını yinelemiştir. Hükümet, başvuranların, Hükümet’in görüşlerine verdikleri cevapta, 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388(4). fıkrasının kendi davalarında bir önemi olmadığını kabul ettiklerini ve davalarının Trgo davasından farklı bir olgusal ve hukuki arka plana sahip olduğunu açıkça savunduklarını vurgulamıştır. Yine, Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmemesi argümanını ileri sürmemiştir (bkz. kararın 43-45. paragrafları).

  6. Aynı zamanda, benzer bir konuyla ilgili üç dava Hükümete iletilmiştir: Radomilja, Majcan (Majcan/Hırvatistan) no. 45366/14, bildiri, 8 Eylül 2014) ve Jakeljić. Bu üç davanın tamamında, Hükümet, Majcan davasında rastladığımız ancak Radomilja ve Jakeljic davalarında bulunmayan iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı dışında, cevabını yalnızca kopyala-yapıştır şeklinde vermiştir. Kronolojik olarak, Hükümet önce Radomilja davasını, ardından Majcan davasını ve daha sonra Jakeljić davasını ele almıştır. Dolayısıyla, Radomilja ve Jakeljić davalarında iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması itirazının ihmal edilmesi tesadüfi olarak görülemez.

  7. Yukarıdaki hususların hem Radomilja davasında hem de Jakeljić davasında Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazını süresinde yapmadığı kanısındayız (bk. yukarıda anılan Foti ve diğerleri kararı, §§ 47-49).

  8. Ancak şunu da belirtmek isteriz ki, Anayasa Mahkemesi de dâhil olmak üzere ulusal mahkemeler 1941 ila 1991 yılları arasındaki dönemi ve 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun 388. maddesinin 4. fıkrasının, bu hükmün Anayasa Mahkemesi kararıyla geçersiz kılınması ışığında, söz konusu döneme uygulanabilirliği sorununu incelemişlerdir. Bunu ya davalı makamın talebi üzerine ya da resen yapmışlardır (18, 19, 21, 24, 26, 27, 28 ve 30. paragraflar). İç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili olarak, ulusal makamların “kendi iç hukuk düzeninde durumu düzeltme imkânı” bulmaları önem arz etmektedir (yukarıda anılan, De Wilde, Ooms ve Versyp kararı, § 50). Bu bağlamda, ulusal makamların, başvuranın şikâyeti temelinde, davalı makamın talebi üzerine veya resen bu imkânı nasıl kullandıklarının bir önemi yoktur (bk. karşılaştırma için, Gäfgen/Almanya, [BD] no. 22978/10, § 143, 1 Haziran 2010).

  9. Esas Hakkında

  10. Davanın esasına ilişkin olarak, Trgo kararıyla (yukarıda anılan) oluşturulan emsali izleyen Daire kararlarında ileri sürülen nedenlerle Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği kanaatiyle görüş ayrılığımızı da belirtmek isteriz. Bunun yanı sıra, -elli yıllık ihtilaflı süre dikkate alınarak- başvuranların söz konusu taşınmazların malikleri olarak ilan edilme taleplerinin bir “mülk” olarak incelenip incelenemeyeceği ve dolayısıyla Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin güvencelerinden yararlanıp yararlanamayacaklarını belirleme hususunda bazı ilave açıklamalarda bulunmak istiyoruz.

  11. Hırvat Anayasal Sistemi, hukuki güvenlik ilkesine öncelik vererek, hukuki güvenlik gerekleri ile mevzuatın Anayasaya uyma zorunluluğu arasında hassas bir denge kurmaktadır. Bu nedenle, Hırvatistan Anayasa Mahkemesi Hakkında Kanun gereğince, birincil mevzuat (kanunlar) sadece Anayasa Mahkemesi tarafından ileriye etkili (ex nunc) yani iptal tarihinden sonrası için geçerli olacak şekilde iptal edilebilir; bu da, iptal kararından önceki hukuki etkilerinin devam edeceği anlamına gelmektedir. İkincil mevzuat (yan), bazı oldukça kısıtlayıcı koşullar altında, geçmişe etkili (ex tunc) yürürlüğe girecek şekilde iptal edilebilir; bu durumda iptal edilmeden önce vuku bulan etkileri silinecektir.

  12. Bu husus, yakın zaman önce Anayasa Mahkemesi tarafından, bir sigorta şirketinin dolu yağışına karşı korunma ile bağlantılı olarak devlete katkı payı ödemeyi reddettiği bir davada doğrulanmıştır. Bu katkıyı öngören kanun hükmü, Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aykırılık gerekçesiyle iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal kararının verilmesi sonrasında, Devlet, sigorta şirketine karşı katkı payı ödemesini talep ederek hukuk davası açmıştır. Mahkemeler, Anayasa Mahkemesinin bu hükmü iptal eden kararının geriye yürümemesi (ex tunc) nedeniyle, sigorta şirketinin söz konusu hükmün iptalinden önceki döneme ait katkı paylarını ödemekle yükümlü olduğu gerekçesiyle Devlet lehine karar vermişlerdir. Hukuk mahkemelerinin bu kararı, sigorta şirketi tarafından yapılan bir anayasal başvuru sonrasında Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanmıştır (bk. 15 Eylül 2016 tarihli, U-III-971/2016 sayılı karar).

  13. Hukuki güvenliğe öncelik veren bu tür anayasal sistemler, bazı Sözleşmeci Devletlerde mevcuttur. Mahkeme bunu bizzat, Marckx/Belçika (13 Haziran 1979, § 58, A serisi no. 31) davasında kabul etmiştir: “Anayasa Mahkemesi olan [bazı] Sözleşmeci Devletlerde (...) iç kamu hukuku, bu mahkemenin, bir kanunun iptaline ilişkin kararlarının geriye dönük etkisini sınırlamaktadır.”

  14. Hırvat Anayasal Sisteminde bu kuralın bir istisnası bulunmaktadır: Mevzuatın iptal edilmesine yol açan anayasal denetim talebinde bulunan gerçek veya tüzel kişilere tanınan hak, yürürlükten kaldırılan mevzuatın veya bir hükmünün uygulandığı davaların yeniden görülmesi talebinde bulunabilirler.

  15. Diğer istisna, mahkemelerin, özellikle kararın henüz kesinleşmediği davalarda, al edilen mevzuatı uygulamasına artık izin verilmemesi kuralıdır. Bu kural, doğru anlaşıldığında, sadece inşai hükümlerle sonuçlanabilecek inşai davalar için geçerlidir, çünkü bu tür hükümler, söz konusu mevzuat iptal edildikten sonra anayasaya aykırı yasal etkiler yaratacaktır. Kural, anayasaya aykırı mevzuatın iptal edilmeden önce zaten yaratmış olduğu etkileri kabul eden, izhari kararlarla sonuçlanan davalara uygulanamaz. Mevcut davadaki durum da tam olarak budur.

  16. Bu nedenle, somut olayda başvuranların söz konusu taşınmazların maliki olarak ilan edilme talepleri, ulusal hukukta yeterli bir dayanağa sahipti- yani Anayasa Mahkemesinin, bir mevzuat hükmünü iptal eden kararlarının sadece ileriye etkili (ex nunc) sonuç doğurmasını öngören Anayasa Mahkemesi Hakkında Kanun’un ilgili hükümleriyle birlikte, 1996 tarihli Mülkiyet Kanunu’nun geçersiz kılınan 388. maddesinin 4. fıkrası-. Bu unsurlar göz önüne alındığında, başvuranların hukuk davalarını ne zaman açtıkları önemli değildir: Bu hüküm yürürlükteyken veya daha sonrasında. Dolayısıyla, Dairenin somut olayda verdiği iki kararda bu husustaki tespitleri tamamıyla doğrudur. Daire, başvuranların iddialarının, bu nedenle Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından sağlanan güvencelerle çevrelenmiş olan “mülkler” olarak nitelendirildikleri sonucuna varırken haklıydı.

EK

A. 37685/10 no.lu başvuruyu yapanlar

  1. Mladen RADOMILJA, 29/06/1948 doğumlu
  2. Ivan BRČIĆ, 12/08/1959 doğumlu
  3. Vesna RADOMILJA, 09/02/1963 doğumlu
  4. Nenad RADOMILJA, 02/10/1986 doğumlu
  5. Marin RADOMILJA, 30/09/1990 doğumlu

B. 22768/12 no.lu başvuruyu yapanlar

  1. Jakov JAKELJIĆ,13/10/1960 doğumlu
  2. Ivica JAKELJIĆ, 20/04/1970 doğumlu

[1]. Sosyal mülkiyet, diğer sosyalist ülkelerde bulunmayan, ancak eski Yugoslavya’da yaygın bir mülkiyet türüdür. Resmi doktrine göre, sosyal mülkiyet olan taşınmazların sahibi bulunmaz, kamu makamları sadece onları yönetme yetkisine sahiptirler. Eski Yugoslavya’da sosyal mülkiyet kavramıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için bk. Trgo/Hırvatistan, no. 35298/04, § 6, 11 Haziran 2009.

[2] “Herhangi bir kusur bulunmuyorsa” ifadesi, mülkün hiçbir zaman zorla, dolandırıcılık yoluyla (gizli olarak veya gizlice) veya mülk sahibi olduğunu iddia eden kişi tarafından gasp yoluyla veya eski bir sahibi tarafından karşılıksız olarak verilen geri alınabilir bir kredi yoluyla alınmamış olması gerektiğini belirtmektedir (nec vi, nec clam, nec precario).

[3]. Mahkeme, Sözleşme’nin 34. maddesinde şikâyetten değil, yalnızca iddiadan bahsedilmesine rağmen, açıkça şikâyet kavramını iddia kavramına ilk defa benzetmektedir (mevcut kararın 109 ve 110. paragrafları) (Bir kişi “iddiada bulunmaktadır” ve “şikâyet etmemektedir”).

[4]. Daha geniş bir anlamda, şüphesiz, bir hukuki iddia, bir hukuki gerekçe şekli olarak anlaşılabilmektedir. Bununla birlikte, bu ikisi arasındaki ayrım, davanın konusunu belirlemek için önemli olduğundan, şikâyetin unsurlarını tanımlamak için bu iki kavramı birbirine benzetmek uygun değildir. Aynı durum, hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğini belirlemek için de geçerlidir. Hukuk yollarının tüketilmesi kapsamında, Mahkeme’nin içtihadı, genel olarak hukuki gerekçelere değil, “Sözleşme bakımından gerekçelere” atıfta bulunmaktadır (örnek olarak bk. Azinas/Kıbrıs, no. 56679/00, § 38, 28 Nisan 2004).

[5]. Sözleşme’nin 34. maddesi, yalnızca hukuki iddialardan bahsetmektedir: “Bu Sözleşme veya Protokolleri’nde tanınan hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan herhangi biri tarafından ihlal edilmesi” - ve destekleyici nitelikte hukuki gerekçeler değil.

[6]. Çoğunluk (mevcut kararın 110. paragrafı), Sözleşme’nin 34. maddesinden, bir iddianın olgusal iddialardan ve hukuki gerekçelerden ibaret olduğunun anlaşıldığını ifade etmektedir. Hâlbuki çoğunluk, tırnak işaretleri arasında hukuki gerekçelere ilişkin bir tanımlamada bulunurken, gerçekte, bunların temelinde bulunan hukuki iddialara ilişkin bir tanımlama söz konusudur (“Sözleşme veya Protokolleri’nde tanınan hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan herhangi biri tarafından ihlali”) ve bu, fiilen (de facto) Sözleşme’nin 34. maddesiyle kullanılan terminolojidir. Dahası, Guerra kararında (Guerra/İtalya, no. 14967/89, 19 Şubat 1998) ve bu kararı izleyen bütün içtihatlarda, söz konusu şikâyetin, olaylar, hukuki iddialar ve hukuki gerekçeler arasında bir ayrım yapılarak tanımlanmasına rağmen (mevcut kararın 113. paragrafı), çoğunluk, hukuki iddiaları ayrı unsur olarak dikkate almamakta ve şikâyetleri olgusal iddialar ve hukuki gerekçeler olmak üzere iki unsuru içerdiği şeklinde tanımlamaktadır (mevcut kararın 126. paragrafı); veya daha büyük bir olasılıkla çoğunluk, hukuki iddiaları tamamen göz ardı etmemektedir, ancak daha ziyade, hukuki iddia kavramını hukuki gerekçe kavramına benzetmektedir.

[7]. Mevcut kararın 130. paragrafı, çok şaşırtıcıdır. Çoğunluk, Mahkeme’ye sunulan farklı görüşlerde birçok defa, başvuranların bilerek 6 Nisan 1941 ile 8 Ekim 1991 tarihleri arasındaki süreyi ilgili Daire önündeki şikâyetlerinin olgusal ve hukuki dayanağının dışında tuttukları izlenimini veren, başvuranların aynı görüşlerine, yani Hükümetin görüşlerine cevap olarak sunulan görüşlere iki defa atıfta bulunmaktadır (mevcut kararın 36 ila 42. paragrafları).

[8]. Çoğunluk, başvuranların Mahkeme önündeki ilk şikâyetlerinin, ilgililerin söz konusu taşınmazlara sahip oldukları sürenin tamamıyla alakalı olduğunu bizzat kabul etmiştir (bk. kararın 128. paragrafı).

[9]. Aynı zamanda “tarafların tasarruf ilkesi” veya “serbest tasarruf ilkesi” olarak da anılmaktadır.

[10]. bk. Bu bağlamda, Avrupa Adalet Divanı (“AAD”) önünde Vedial/OHIM (C‑106/03 P, EU:C:2004:457, sonuçlar § 28) davasında Savcı Ruiz-Jarabo Colomer'in vardığı tespitler Ayrıca bk. AAD tarafından 14 Aralık 1995 tarihinde van Schijndel ve van Veen davasında verilen karar (C-430/93 ve C-431/93, EU:C:1995:441, §§ 20 ve 21).

[11]. Örneğin Stojaković (Stojaković/Hırvatistan (k.k.), no. 6504/13, 1 Ocak 2016) davasında, başvuranların temsilcisi, başvuranların ceza soruşturmasının hakkaniyetinden değil hukuk yargılamasının hakkaniyetinden şikâyetçi olduklarını açıkça belirtmiştir. Başvuranların Sözleşme’nin 2. maddesi alanında etkisiz olan soruşturma hakkında olgusal iddialar ileri sürmek istemediklerini tespit eden Daire, extra petita (talep edilenin ötesinde) karar vermesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle, Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi uyarınca başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir. Hükümetin, Komisyonun sadece olguları değerlendirmekle yetinmediğini (da mihi facta, dabo tibi jus) ve dolayısıyla yetkilerini aştığını ileri sürdüğü Foti davasında (Foti/İtalya, no. 7604/76, 7719/76, 7781/78, 10 Aralık 1982) (ibidem, § 42), Mahkeme, başvuranların, Komisyonun sorunu resen incelemesine sebep olan unsurları beyan etmelerinin vurgulanmasının önemli olduğuna hükmetmiştir.

[12]. Savcı Mengozzi’nin sonuçları, 30 Mayıs 2017, AAD, British Airways plc/Avrupa Komisyonu (C-122/16 P, ECLI: EU: C:2017: 406, sonuçlar, § 124).

[13]. Mahkeme, Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi uyarınca, başvuru sahibinin takip etme niyetinde olmadığı herhangi bir başvuruyu veya bu başvurunun bir kısmını, yargılamanın her aşamasında kayıttan düşürebilir.

[14]. Extra/ultra petita kuralının iki yönü vardır; biri yetkiyle, diğeri prosedürle ilgilidir. Mahkeme’nin konu bakımından (ratione materiae) yetkisine bir sınır koyarak, tasarruf ilkesini güçlendirmektedir. Hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesiyle birlikte “Kim ne yapar?” ya da “Hâkimin sorumluluğu nedir, tarafların sorumluluğu nedir?” gibi soruları düzenleyerek düzenleyici ilkeye prosedüral sınırlar getirmektedir. Böylece başvuranların özerkliğini pekiştirir ve aynı zamanda hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesiyle uyumlu olarak taraflar ve Mahkeme arasındaki görev dağılımını çerçeveleyerek ona sınırlar getirmektedir.

[15]. Konu bakımından (ratione materiae) yetki konusunda, Mahkeme her zaman önündeki usulüne uygun şekilde yapılmış olan davalara atıfta bulunmaktadır.

[16]. Bağlamsal olgu veya koşullar (surrounding facts or circumstances) bir konuyla ilgili olan, bu konuyu aydınlatabilecek ve hemen öncesinde veya sonrasında gelişen, durumu çevreleyen ve birlikte ilerleyen, ona bağlı olan ya da ondan ayrılan olgu ve koşullardır (Black’s Law Dictionary, https://thelawdictionary.org/circumstances/, son inceleme 31 Ocak 2018).

[17]. Yerleşik içtihada göre, Mahkeme’ye usulüne uygun şekilde başvurulduğunda, Mahkeme, yargılama sırasında ortaya çıkan ve bir başvuran veya bir Sözleşmeci Devlet tarafından incelemesine sunulan veya resen tespit ettiği olaylarla ilgili her türlü hukuki konuyu dikkate alabilmektedir. Mahkeme olay ve olguların hukuki değerlendirmesi konusunda yetkili merci olarak, gerekli gördüğü takdirde olay ve olguları inceleyebilir veya kendi inisiyatifiyle, Sözleşme ışığında bir bütün olarak inceleyebilir (diğerleri arasında bk. Belçika Dil davasında verilen ana karar, 23 Temmuz 1968, § 1, A Serisi no. 6, De Wilde, Ooms ve Versyp/Belçika, 18 Haziran 1971, § 49, A serisi no. 12, Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 41, A serisi no. 24 ve Irlande/Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, § 157, A serisi no. 25).

[18]. Bu bağlamda extra/ultra petita kuralının usuli yönü de önemlidir. Bu ilkenin usul yönü, Mahkeme’nin olay ve olgularla ilgili kanaatlerinin taraflar arasındaki dengesini belirler (bk. yukarıdaki 12. dip not).

[19]. Uluslararası Adalet Divanı (“UAD”), 11 Nisan 2000 tarihli yakalama müzekkeresi davası (Demokratik Kongo Cumhuriyeti/Belçika), karar, UAD. Derleme 2002, Higgins, Kooijmans ve Buergenthal’in ortak bireysel görüş, 14 Şubat 2002, § 12 (G. Fitzmaurice, “The Law and Procedure of the International Court of Justice”, 1986, vol.II, s. 529-530).

[20]. Daire, taraflara yaptığı yazışmalarda, onları Trgo kararını dikkate alarak gözlemlerini sunmaya davet etmiştir. Mahkeme’nin taraflarca ileri sürülmeyen bir yasa maddesini gündeme getirmesini hiçbir şey engelleyemez. Bu şekilde hareket ederek, Daire yeni bir hukuki dayanak getirmemiştir: Sadece olası hukuki argümanlara dair bir ipucu vermiştir. Mahkeme, Trgo kararına atıfta bulunarak, tarafları dolaylı olarak, özellikle 1941'den 1991'e kadar olan dönemi ve bu döneme ilişkin kazandırıcı zamanaşımı konusundaki kanunları incelemeye davet etmiştir. Hem Hükümet hem de başvuranlar, tüm bu hususları incelemek ve argümanlarını sunmak için makul bir imkâna sahiptiler. Hepsi bu imkânı kullanmışlardır. Ayrıca, Büyük Daireye sundukları esasa ilişkin görüşlerinde hem Hükümet hem de başvuranlar, Daire önünde ileri sürdükleri iddiaları sadece yinelemişlerdir.

[21]. Scoppola kararında (no 2) (belirtildiği gibi), Mahkeme, Hükümetin, yalnızca Büyük Daire önünde bile olsa, belirli konularda yorum yapma imkânına sahip olmasının yeterli olduğuna kanaat getirmiştir.

[22]. Bu bağlamda, İngiliz mahkemelerinin, extra/ultra petita karar verecek olan bir tahkim mahkemesinin kararını iptal etmekten ibaret olan uygulaması öğretici olabilir. İngiliz Tahkim Yasası’nın (English Arbitral Act) 68. maddesi uyarınca, davacıda önemli bir adaletsizliğe neden olan bir usul kusuru olması halinde, mahkemenin yetkilerini aşması durumunda bir tahkim kararına itiraz edilebilir. Uluslararası ticari tahkimde, extra/ultra petita kuralının uygulanmasının bu kısıtlayıcı yorumundan yana bir eğilim ortaya çıkmaktadır. Singapur Temyiz Mahkemesi nispeten yakın zaman önce, AKN/ALC kararında, infra ve ultra petita kuralını karar itirazlarında nasıl uyguladığını netleştirmiştir. Böyle bir durumda, söz konusu mahkemeye göre, asıl soru, tarafların yargı yetkisi konusunda yeni bir hususu değerlendirmek veya yanıtlamak için makul bir imkânı olup olmadığı ve bu sorunun, imkân yokluğunun zarara yol açacak kadar önemli olup olmadığı olacaktır.

10 Milyon+ Karar Arasında Arayın

Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.

Ücretsiz Başla
Ücretsiz Üyelik

Profesyonel Hukuk AraçlarınaHemen Erişin

Ücretsiz üye olun, benzer kararları keşfedin, dosyaları indirin ve AI hukuk asistanı ile kararları analiz edin.

Gelişmiş Arama

10M+ karar arasında akıllı arama

AI Asistan

Kaynak atıflı hukuki cevaplar

İndirme

DOCX ve PDF formatında kaydet

Benzer Kararlar

AI ile otomatik eşleşen kararlar

Kredi kartı gerektirmez10M+ kararAnında erişim