CASE OF ASSOCIATION BURESTOP 55 AND OTHERS v. FRANCE - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BEŞİNCİ BÖLÜM
BURESTOP 55 DERNEĞİ VE DİĞERLERİ / FRANSA DAVASI
(Başvuru No. 56176/18 ve diğer 5 başvuru)
KARAR
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası (medeni hukuk yönünden) • Mahkemeye erişim • Yetkili bir kamu makamı tarafından radyoaktif atıkların yönetimi hakkında yayılan bilgilerin doğruluğuna itiraz etmek için dava ehliyeti olmadığına karar verilen çevresel STK • Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, çevresel konularda bilgi edinme ve karar verme sürecine katılma hakkının ihlal edildiği iddiası nedeniyle maruz kalınan zararın tazmin edilmesi için davaya uygulanabilir olması • Derneğe dava ehliyeti verilmesine ilişkin onay • Derneğin yasal amacının alanının, nükleer riskleri hariç tutarak aşırı kısıtlayıcı bir şekilde sınırlanarak yorumlanması
Sözleşme’nin 10. maddesi • Bilgi edinme özgürlüğü • Yasal olarak bilgi verme yükümlülüğü uyarınca bir kamu makamı tarafından radyoaktif atıkların yönetimi hakkında yayılan bilginin içeriği ve niteliğinin mahkemeler tarafından etkin denetimi • Sözleşme’nin 10. maddesinin uygulanabilir olması • Dernekler tarafından ifade özgürlüğü haklarının kullanılmasına ilişkin belirleyici bilgiye erişim • Kamu makamı tarafından sunulan bir bilginin, bilgi vermeyi reddetme anlamına gelecek şekilde dürüst olmadığı, yanlış veya yetersiz nitelikte olduğu iddiası
STRAZBURG
1 Temmuz 2021
KESİNLEŞMİŞ KARAR
01.10.2021
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
BURESTOP 55 Derneği ve diğerleri/Fransa davasında,
Başkan
Síofra O’Leary,
Hâkimler,
Ganna Yudkivska,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Lətif Hüseynov, Jovan Ilievski,
Arnfinn Bårdsen,
Mattias Guyomar,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Victor Soloveytchik’in katılımıyla, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Beşinci Bölüm),
Fransa Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, Fransız hukukunun dernekleri olan Burestop 55 Derneği – radyoaktif atıkların gömülmesine karşı Meuse kolektifi / CDR55 (Burestop 55; başvuru no. 56176/18), Association pour la sensibilisation de l’opinion sur les dangers de l’enfouissement des déchets radioactifs (ASODEDRA; başvuru no. 56189/18), Lorraine’de Çevre İhtiyaçları Derneklerarası Hareket - Lorraine Doğa Çevre Derneği (MIRABEL‑LNE; başvuru no.56232/18), Nükleere Hayır İletişim Ağı Federasyonu (başvuru no. 56236/18), Gondrecourt Komünü Müteyakkız Sakinleri Derneği (başvuru no. 56241/18) ve collectif contre l’enfouissement des déchets radioactifs en Haute-Marne 52’nin (“CEDRA 52”; başvuru no. 56247/18) 22 Kasım 2018 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış oldukları başvuruları (no. 56176/18, 56189/18, 56232/18, 56236/18, 56241/18 ve 56247/18),
Başvurularının Fransız Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi yönündeki kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
8 Haziran 2021 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
- Dava, bir yandan, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında çevre koruma derneğinin mahkemeye erişim hakkı, diğer yandan Sözleşme’nin 10. maddesi bakımından çevresel risk konusunda bilgi edinme hakkı ile ilgilidir.
OLAY VE OLGULAR
-
Burestop 55 ve MIRABEL-LNE Derneklerinin ana merkezi Bar-le-Duc’te (Meuse ili, Grand Est idari bölge) bulunmaktadır. ASODEDRA Derneğinin ana merkezi Grand’da (Vosges ili, Grand Est idari bölgesi) bulunmaktadır. CEDRA 52 Derneğinin ana merkezi Saint Dizier’de (Haute-Marne ili, Grand Est idari bölge) yer almaktadır. Gondrecourt Komünü Müteyakkız Sakinleri Derneğinin ana merkezi Gondrecourt-le-Château’da (Meuse ili, Grand Est idari bölge) bulunmaktadır. Nükleere Hayır İletişim Ağı Federasyonunun ana merkezi Lyon’da (Rhône ili, Auvergne-Rhône-Alpes idari bölge) yer almaktadır. Başvuran dernekler, Mahkeme önünde Paris Barosuna bağlı Avukat G. Hannotin tarafından temsil edilmişlerdir.
-
Fransız Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı Hukuk İşleri Müdürü François Alabrune tarafından temsil edilmiştir.
-
CIGEO PROJESİ
-
Başvuranlar, “Cigéo” olarak adlandırılan endüstriyel jeolojik depolama merkezi projesine karşı çıkan çevre koruma dernekleridir.
-
Bütün Fransız nükleer tesisleri tarafından ve nükleer santrallerde kullanılan yakıtların işlenmesiyle üretilen yüksek seviyeli ve uzun ömürlü radyoaktif atıkları derin jeolojik katmanda depolamaya yönelik olan Cigéo, Bure, Ribeaucourt, Mandres-en Barrois ve Bonnet (bundan böyle “Bure sahası” olarak anılacaktır) bölgelerinde, Grand Est idari bölgesindeki Meuse, Haute-Marne ve Vosges illerinin sınırlarında kurulması gerekmektedir.
-
Özellikle tehlikeli ve olağanüstü uzun ömürlü olan bu atıkların uzun vadeli yönetimi, radyoaktif atıkların uzun vadeli yönetim işlemlerinden sorumlu, endüstriyel ve ticari bir kamu kuruluşu olan Ulusal Radyoaktif Atık Yönetimi Ajansına (“ANDRA”) verilmiştir. Çevre Kanunu’nun L. 542-12 7o maddesinde özellikle ANDRA’nın “radyoaktif atıkların yönetimine ilişkin bilgilerin kamuoyuna sunulmasından ve bu alanda bilimsel kültürün ve teknolojinin yayılmasına katkı sağlamaktan” sorumlu olduğu öngörülmektedir.
-
En tehlikeli radyoaktif atıkların yönetimine bir çözüm bulmak üzere 30 Aralık 1991 tarihli Kanun, “radyoaktif atıkların yönetimi hususunda yapılan araştırmalara ilişkin” on beş yıllık bir araştırma programı oluşturmuştur. Radyoaktif atıkların ayrılması-dönüşümü, jeolojik depolanması ve uzun süreli depolanması olmak üzere üç seçenek üzerinde çalışılmıştır. Jeolojik depolama ile ilgili araştırmalar ANDRA’ya verilmiştir.
-
Hükümet, 1998 yılında, radyoaktif atıkların derin jeolojik katmanda depolanması hususunda yapılan araştırmalara yönelik bir laboratuvarın inşa edilmesi için Bure sahasına karar vermiştir. Çalışmalar 2000 yılında başlamış ve ANDRA tarafından yönetilen laboratuvar, 2007 yılında faaliyete geçirilmiştir.
-
30 Aralık 1991 tarihli Kanun kapsamında yürütülen araştırmaların sonuçları, 2005 yılında gerçekleşen kamuya açık bir tartışmaya konu edilmiştir. Parlemento, 2006 yılında, derin jeolojik depolama çözümünü uzun ömürlü yüksek ve orta seviyeli atıkların yönetimi için referans çözüm olarak kabul etmiştir (28 Haziran 2006 tarihli “radyoaktif maddelerin ve atıkların sürdürülebilir yönetimine ilişkin” program Kanunu).
-
ANDRA, 2009 yılında, Hükümete, yeraltı depolama merkezinin kabul edilmesine yönelik Bure yakınlarındaki 30 km2’lik bir alanın “kapsamlı keşif için ilgi alanı” olarak kabul etmesini önermiştir. Hükümet, 2010 yılında bu öneriyi kabul etmiştir.
-
ANDRA, 2012 yılında özellikle Bure’ün yeraltı laboratuvarında yürütülen çalışmalara dayanarak, gelecekteki depolama merkezinin taslaklarını sunmuştur. Projeye “Cigéo” ismi verilmiştir.
-
Kamusal tartışma, 15 Mayıs ila 15 Ekim 2013 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. ANDRA, 2016 yılının Nisan ayında, Nükleer Güvenlik Kurumuna, Cigéo Projesine ilişkin teknik unsurların ayrıntılarını içeren güvenlik seçeneklerine ilişkin dosyayı iletmiştir. “Uzun ömürlü yüksek ve orta seviyeli radyoaktif atıkların derin bir jeolojik katmanda geri dönüşümlü bir depolama tesisinin oluşturulmasına yönelik yöntemleri belirleyen” 25 Temmuz 2016 tarihli Kanun, derin depolama tesisinin oluşturulmasına ilişkin yöntemleri tanımlamaktadır.
-
Nükleer Güvenlik Kurumu, 11 Ocak 2018 tarihinde, olumlu bir görüş bildirmiştir.
-
ANDRA, 3 Ağustos 2020 tarihinde, Ekolojik Dönüşüm Bakanlığı nezdinde, özellikle projenin gerçekleşmesi için gerekli arazilerin kamulaştırma yoluyla edinilebilmesi amacıyla Cigéo Projesine ilişkin kamu yararı ile ilgili bir beyan talebi sunmuştur.
-
Hükümet, kamu yararına ilişkin beyan talebi ile ilgili kamu soruşturmasının 2021 yılı sırasında yapılması gerektiğini ve projenin oluşturulmasına yönelik izin talebine ilişkin dosyanın aynı yıl içerisinde sunulması gerektiğini belirtmektedir.
-
Projenin oluşturulmasına yönelik izin talebinin soruşturmasının üç yıl sürmesi beklenmektedir.
-
Projeye izin verilmesi halinde, inşaat çalışmaları 2023 veya 2024 yılında başlayabilecektir. Bunu on yıllık bir endüstriyel pilot aşaması takip edecek ve bunun sonucunda Cigéo faaliyet aşamasına geçebilecektir.
-
21 Temmuz 2009 Tarihli ANDRA Raporu
-
Nükleer Güvenlik Kurumu tarafından 2008 yılında yayımlanan, derin jeolojik oluşumda radyoaktif atıkların nihai depolanması ile ilgili güvenlik kılavuzunda, özellikle “temel amacın” tanımı çerçevesinde, “müdahale gerektirmeksizin radyoaktif atıkların içerdiği radyoaktif maddelerden ve toksik kimyasallardan insanları ve çevreyi korumak amacıyla jeolojik ortamın seçildiği ve depolama tesisi kapatıldıktan sonra güvenliği pasif olarak sağlanacak şekilde tasarlandığı” belirtilmektedir (4.1. madde). Güvenlik kılavuzunda, “jeolojik ortam – sahanın seçimine ilişkin teknik kriterler” başlıklı bölümde, “sahanın seçimine ilişkin temel kriterler” belirtilmektedir; kılavuzda, sahanın “yer altı kaynakları bakımından istisnai bir menfaat” sunabilecek alanlardan kaçınacak şekilde seçilmesi gerektiği belirtilmektedir (5.3. madde). Ayrıca güvenlik kılavuzunun ekinde, atıkların çöp kalıntısının beş yüz yılık olduğu tahmin edilebilmesi nedeniyle, kasıtsız insan müdahalesi riskinin dikkate alınması gerektiği dolayısıyla özellikle “seçilen sahaların [jeotermi ve ısı depolama açısından] belirli bir menfaatin bulunmaması gerektiği” (Ek A2-2.2.1) belirtilmektedir, zira bu tür sahaların jeotermik amaçlı sondajlara konu olması muhtemeldir.
-
Başvuran dernekler, Bure sahasının “göz ardı edilemez” bir jeotermal kaynak olan Triyas akiferinin üzerinde bulunduğunu belirten bir jeofizik mühendisinin Aralık 2002 tarihli raporunun ardından, test sondajın yapılması yönünde Bure Laboratuvarı Bilgilendirme ve İzleme Yerel Komitesine çeşitli taleplerde bulunmuşlardır.
-
ANDRA, 2008 yılında bu sondajı, başvuran derneklerin eleştirdiği yöntemlere göre gerçekleştirmiştir. Bu bağlamda başvuran dernekler, sondajdan sorumlu firmanın düşük maksimum akış hızına sahip bir pompa kullandığını, ekipmanın polimer çamuru ile kitlesel olarak tıkanması nedeniyle bu akış hızının daha da engellendiğini ve ANDRA’nın yapılan ölçümlerin hemen üzerinde 90 metrelik kırılabilir kiltaşının açıkta bırakılmasını talep etmesi nedeniyle sondaja kil kalıntılarının düşmesiyle aksaklıklar yaşandığını belirtmektedirler.
-
ANDRA, bu jeotermal çalışmanın 1 Temmuz 2009 tarihli özet raporunda (“2007-2008 aktarım bölgesinin tanınmasına ilişkin programın özeti”), sondaj sonuçlarına dayanarak “aktarım bölgesindeki jeotermal kaynağın düşük seviyede olduğunu” belirterek, çöp kalıntılarının kaybolmasının ardından zamansız sondaj yapılmasında herhangi bir riskin bulunmadığına dikkat çekmiştir. Rapor, ANDRA’nın yasal bilgilendirme misyonu kapsamında, 2009 yılının Ekim ayında yayımlanmıştır.
-
Başvuran dernekler, 17 Aralık 2012 tarihli bir yazıyla, ANDRA’nın, 21 Temmuz 2009 tarihli özet raporunda, aktarım bölgesindeki jeotermal kaynağın düşük seviyede olduğunu belirterek, hatalı ve dürüst olmayan bilimsel ve teknolojik bilgi yaydığını ve dolayısıyla bir kusur işlediğini kabul etmesini talep etmişlerdir.
-
ANDRA, 18 Ocak 2013 tarihinde, güvenlik kılavuzu ekinin A2-2.2.1 maddesinin “seçilen sahaların “[jeotermi ve ısı depolama açısından] belirli bir menfaat sunmaması gerektiğini” belirtmesi halinde, kılavuzun 5.3. maddesinin “seçime ilişkin teknik kriter” olarak gömülecek sahanın “yer altı kaynakları bakımından istisnai bir menfaat sunabilecek bölgelerden kaçınacak şekilde seçilmesi’ gerektiğini kabul ettiğini ve bunun sonucunda, özet çalışmalarının “özel bir menfaat kavramının kılavuz tarafından sahanın seçim kriteri olarak tanımlanmaması sebebiyle istisnai jeotermik kaynağın” var olup olmadığının araştırmaya bağlı olduğunu yanıtlamıştır. ANDRA, “güvenilir sonuçlara” dayanarak “istisnai bir menfaat sunan termal kaynakların bulunmadığı” kanaatine vardığını eklemiştir.
-
Başvuran derneklere göre, ANDRA bu kanaate varırken “istisnai menfaatin” bulunmaması koşulunun yerine daha az gerekli görülen, sahada “belirli [jeotermal] menfaatin” bulunmaması koşulunu esas almıştır.
-
NANTERRE ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNİN 16 MART 2015 TARİHLİ KARARI
-
Başvuran dernekler, 14 Mayıs 2013 tarihinde, çevre kanununun L. 542-12 7o maddesiyle kendisine yüklenen kamuyu bilgilendirme yükümlülüğünün kusurlu bir şekilde yerine getirilmemesinden kaynaklanan zararın tazmin edilmesi amacıyla Nanterre Asliye Hukuk Mahkemesi önünde ANDRA’ya karşı hukuk davası başlatmışlardır. Bu bağlamda başvuran dernekler, ANDRA’nın sahanın jeotermal potansiyeli hususunda vardığı sonucunun hatalı olduğunu ve mevcut verilerin kasıtlı olarak taraflı bir değerlendirmesine dayandığını vurgulamışlardır. Başvuran derneklere göre ANDRA, (i) jeotermal sondaj riskinin değerlendirilmesine yönelik gereklilikleri hatalı şekilde sunarak, bunu “belirli” bir menfaatten ziyade “istisnai” bir nitelik sunan kaynakların varlığı varsayımına yer vererek; (ii) Bure sahasının dikeyinde bulunan jeotermal kaynağın yanlış ve belirsiz bir değerlendirmesini yaparak, başlangıçta seçilen niteleyicinin “aslında kafa karışıklığına yol açtığını” kabul etmek için bu jeotermal kaynağın bazen “zayıf”, sonra “sıradan” olarak tanımlayarak; (iii) nükleer atıkların bir cebinin sondaj ile delinmesinin sonuçları ile ilgili olarak hatta ANDRA’nın bu konuda bir çalışma gerçekleştirip gerçekleştirmediği hususunda farklılık gösterecek kadar ileri giderek ve çalışmanın kesin amacı ile ilgili olarak yanlış bir bilgi vererek bilgilendirme yükümlülüğünü yerine getirmemesinden sorumlu tutulmuştur.
-
Başvuran dernekler, özellikle Asliye Hukuk Mahkemesinden ANDRA’nın maruz kaldığı zararların tazmin edilmesi amacıyla her biri için 3.000 avro ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 700. maddesi bağlamında 1.000 avro ödemesine mahkûm etmesini talep etmişlerdir (sunulan ve giderlere dâhil edilmeyen masraflar).
-
Başvuran dernekler, taleplerini desteklemek üzere, Bure Laboratuvarı Bilgilendirme ve İzleme Yerel Komitesi tarafından istenilen Geowatt jeotermi ile ilgili uzman firmanın 4 Kasım 2013 tarihli (ulusal hâkim önünde sundukları) raporunda “Bure bölgesindeki Triyas jeotermal kaynakların ekonomik olarak değerlendirilebilir” olduğu belirtildiğini ileri sürmektedirler. Aynı yıl başvuran dernekler, Cigéo, Radyasyondan Korunma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü hakkında kamuya açık bir tartışma kapsamında, Bure jeotermal potansiyelinin “gelecekte tesis boyunca sondajların yapılmasına yol açabileceğinin” kabul edildiğini ve ANDRA’nın, 13 Şubat 2010 tarihinde, “tedbir olarak, yeraltının depolama seviyesinde kullanılabileceğini ve bir müdahalenin meydana gelebileceğini öngördüğünü” ve “incelemelerin, bu durumda bile depolamanın iyi muhafaza kapasitelerini koruduğunu gösterdiğini” belirttiğini eklemektedirler.
-
Nanterre Asliye Hukuk Mahkemesi, 16 Mart 2015 tarihinde, başvuran derneklerin taleplerinin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Nanterre Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuran derneklerin eyleminin ANDRA’ya atfedilebilecek bilgilerin saklanmasını değil, ilgilinin yürüttüğü çalışmanın teknik uygulama koşullarını ve bu çalışma ışığında ulaştığı analizleri ve sonuçları hedef aldığı kanaatine varmıştır. Mahkemeye göre, ANDRA’yı radyoaktif atık depolama merkezlerini tasarlama ve bu amaçla gerekli tüm çalışmaları gerçekleştirme misyonunun hatalı yürütülmesi nedeniyle sorumlu tutma yetkisi yalnızca bu çalışmayı destekleyen veya alan kamu makamlarına aittir. Öte yandan mahkeme, başvuran derneklerin ANDRA hakkında bu tür bir sorumluluk davası açmalarının kurumsal amaçlı kapsamında olmadığını ve ANDRA’yı Çevre Kanunu’nun ihlali nedeniyle mahkûm eden ve kusur sorumluluğunu kabul eden bir kararın bulunmaması sebebiyle manevi zararın tazmin edilmesini talep etmek için dava açamayacaklarını tespit etmiştir. Mahkeme, başvuran derneklerin ANDRA hakkında tazminat davası açma konusunda doğan ve mevcut bir menfaate sahip olduğunu göstermedikleri sonucuna varmıştır.
-
VERSAİLLES İSTİNAF MAHKEMESİNİN 23 MART 2017 TARİHLİ KARARI
-
Başvuran dernekler, Versailles İstinaf Mahkemesi önünde 16 Mart 2015 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. 4 Ocak 2016 tarihli temyiz sonuçlarının ilk sayfasında MIRABEL-LNE Derneğinin Çevre Kanunu’nun L. 141-1 maddesi bağlamında onaylandığı belirtilmiştir. Başvuran dernekler, özellikle İstinaf Mahkemesinden ANDRA’nın “yanlış bilgilerin hatalı şekilde yayılmasından kaynaklanan manevi zararlarının tazmin edilmesi amacıyla” her biri için 3.000 avro ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 700. maddesi bağlamında 1.200 avro ödemesine mahkûm etmesini talep etmişlerdir (sunulan ve giderlere dâhil edilmeyen masraflar).
-
ANDRA özellikle, radyoaktif atıkların yönetimi hakkında bilgilendirme ve bu alandaki bilimsel ve teknolojik kültürün yayılmasına katkı sağlama misyonunun yerine getirilmesinde herhangi bir kusurla suçlanamayacağını ileri sürmüştür. ANDRA, Bure sahasında “istisnai” bir menfaat sunan jeotermal kaynağın bulunmadığına ilişkin sonuçlarının itiraz edilemez olduğunu ve Radyasyondan Korunma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü’nün 2013 yılındaki görüşü ve Ulusal Değerlendirme Komisyonun 2010 ve 2014 yıllarındaki görüşleri ile desteklendiğini ve bu nedenle, Nükleer Güvenlik Kurumunun güvenlik kılavuzunu göz ardı etmekle veya Bure sahasının gerçek jeotermal potansiyeli hakkında kamuya yanlış veya eksik bir bilgi vermekle suçlanamayacağını vurgulamıştır. ANDRA ayrıca, Cigéo derin depolama merkezinin kurulduğu bölgede “kapsamlı keşif için ilgi alanı” teklifinin 16 Aralık 2009 tarihli görüşle Ulusal Değerlendirme Komisyonu, 5 Ocak 2010 tarihli bir görüşle Nükleer Güvenlik Kurumu ve 9 Mart 2010 tarihinde bu alandaki soruşturmaların sürdürülmesine izin veren Ekoloji Bakanlığı tarafından onaylandığını hatırlatmaktadır.
-
İstinaf Mahkemesi, 23 Mart 2017 tarihli bir kararla, MIRABEL‑LNE Derneğinin davasının kabul edilemez olduğuna karar vererek, 16 Mart 2015 tarihli kararı onaylamıştır. Buna karşın İstinaf Mahkemesi, diğer beş başvuran derneğin davasının kabul edilemez olduğuna karar vererek, bu başvurularla ilgili kararı bozmuştur.
-
İstinaf Mahkemesi, derneğin yasal amacı kapsamına girmesi nedeniyle kolektif menfaatler adına dava açabileceğini vurguladıktan sonra, kabul edilebilirlik hakkında karar vererek, başvuran derneklerin yasal amacının, nükleer endüstrinin temsil ettiği çevre ve sağlık riskleriyle ve bununla bağlantılı faaliyet ve planlama projeleriyle mücadele etmek veya daha genel anlamda çevrenin korunmasını amaçlayan MIRABEL-LNE Derneğininki hariç olmak üzere, radyoaktif atıkların gömülmesinin tehlikeleri hususunda kamuyu bilgilendirmek olduğunu tespit etmiştir. Bu hususta karar aşağıdaki şekilde gerekçelendirilmiştir:
“(...) dernekler ANDRA’yı (...) Bure sahasının jeotermal kaynakları hakkında yanlış bilgi yaymakla suçlamaktadırlar zira bu kaynaklar belirtilenden daha önemli olacak ve bu da öngörülen çöplerin kalıntısı kaybolduğunda planlanan sahada kazara izinsiz giriş için ek bir risk yaratabilecektir.
Yasal yetkilendirme dışında ve yasal yolların izlenmesi ile ilgili olarak açık bir yasal öngörünün bulunmaması halinde bile, kolektif menfaatler amacı kapsamına girmesi nedeniyle bir dernek bu menfaatler adına dava açabilmektedir.
Temyize başvuran derneklerin amacı, aralarından neredeyse tamamı için, nükleer endüstrinin temsil ettiği çevre ve sağlık risklerine ve bununla bağlantılı faaliyetlere ve planlama projelerine karşı mücadeleyi (...), radyoaktif atıkların gömülmesi ile ilgili tehlikeler hakkında kamuoyunu bilgilendirmeyi (...) içermektedir. Yalnızca MİRABEL-LNE’nin tüzüğü daha genel ifadelerle kaleme alınmakta ve bu tüzükte amacın çevreyi korumak olduğu belirtilmektedir.
ANDRA’nın, Çevre Kanunu’nun L. 542-12 7o maddesi uyarınca, radyoaktif atıkların yönetimi ile ilgili kamuoyunu bilgilendirmekle ve bu alanda bilimsel ve teknolojik kültürün yayılmasına katkı sağlamakla sorumlu olduğu haklı olarak hatırlatılmaktadır. Öte yandan, 21 Temmuz 2009 tarihli raporun yayımlanmasına itiraz edilmemiştir.
Böylelikle, ANDRA tarafından kamuya açıklanan bilgilerin tartışılmasının temyize başvuran ilk dört derneğin konusuna girdiği itiraz edilemezdir. Dolayısıyla, olası herhangi bir yanlışlığın ilk dört derneğin savunduğu kolektif menfaatlere zarar vermesi muhtemeldir. Yalnızca MIRABEL-LNE Derneği, amacını tanımlayan terimlerin genelliği nedeniyle dava ehliyetinden yararlanamamaktadır.
Öte yandan, ANDRA’yı, misyonunu kusurlu şekilde yerine getirmesi nedeniyle suçlama yetkisinin yalnızca ANDRA tarafından görevlendirilen yetkili makamlara ait olacağı doğruysa, üçüncü kişilerin haksız fiilden dolayı kamuoyunu bilgilendirme yönündeki olası yasal misyonunu yerine getirmemekle suçlamasını engelleyen herhangi bir unsur bulunmamaktadır (...)”.
- Ardından İstinaf Mahkemesi, esasa ilişkin karar vererek, kabul edilebilirliğini kabul ettiği beş başvuran derneğinin davasını reddetmiştir. Karar şu şekilde gerekçelendirilmiştir:
“ANDRA’nın sorumluluğu yerine getirmesi, kendisi tarafından işlenilen bir kusurun, temyize başvuranların kişisel olarak maruz kaldığı zararın ve ikisi arasında bir nedensellik bağının tespit edilmesini gerektirmektedir.
Hâlbuki derneklerin iddiasının dikkatli bir şekilde incelenmesi, ANDRA hakkında en ufak bir kusurun tespit edilmesine imkân vermemektedir. Nitekim ANDRA, çalışmalarının tüm ortakları tarafından onaylandığını haklı olarak hatırlatmakta ve dernekler tarafından dile getirilen şikâyetlere kesin cevaplarla karşılık vermekte ve bu nedenle doğru bilgi verme yükümlülüğünün yerine getirilmemesi ve iddia edilen yanlışlıklar yeterli kesinlikte tespit edilmemiştir. Ayrıca, tartışılan teknik unsurlar ve özellikle de gelecekte jeotermal işletme olasılığı kadar belirsiz bir soru hakkında değerlendirme farklılığının bulunması, tek başına, ANDRA’nın hem eleştirilen raporda hem de müteakip yazılarında belirttiği görüşünde yetkisizlik, ihmalkârlık veya taraflılık gösterdiğini kanıtlamak için yeterli değildir. Son olarak, Cigéo’nun kurulmasıyla gündeme getirilen çevresel sorunların önemi kamuoyunda bir tartışma çağrısında bulunmakta ve kapsamlı incelemelerin ardından, bu operasyona olumlu sonuçların ifade edilmesinin kendi içinde kusurlu olduğu düşünülemez.
Bu nedenle, derneklerin bizzat maruz kaldığı zararın varlığının ve nedensellik bağının incelenmesine gerek kalmaksızın, [başvuruları kabul edilebilir bulunan] [beş] derneğin tazminat talepleri reddedilecektir.”
-
YARGITAYIN 24 MAYIS 2018 TARİHLİ KARARI
-
Başvuran dernekler, 23 Mart 2017 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. İlk gerekçede, başvuran dernekler, özellikle MIRABEL-LNE Derneğinin davasının kabul edilemez olduğuna karar vererek, İstinaf Mahkemesinin, bir iddianın sonuçlanmasında veya reddinde meşru bir menfaati olanların dava açma hakkına sahip olduğu ilkesini ortaya koyan Medeni Kanun’un 31. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir. Başvuran dernekler, MIRABEL‑LNE Derneğin, Çevre Kanunu’nun L. 141-1 maddesi anlamında, “çevrenin korunması için kanun kapsamında onaylanan bir dernek” olduğunu ve bu tür derneklerin, kendi onay sınırları içinde, çevreyi korumak için dava açma konusunda her zaman kabul edilebilir olduklarını eklemektedirler. İkinci gerekçede, başvuran dernekler, özellikle Çevre Kanunu’nun L. 542-12 maddesinin, ANDRA’nın bilgilendirme yükümlülüğünü belirlemesi nedeniyle ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdi ve İstinaf Mahkemesinin bu hususta gerçekleştirdiği denetimin yetersiz olmasını eleştirmişlerdi.
-
Yargıtay, 24 Mayıs 2018 tarihli bir kararla temyiz başvurusunu reddetmiştir. Kararın gerekçesi aşağıdaki şekildedir:
“(...) İlk gerekçe hakkında (...):
(...) dolayısıyla bir yandan, Lorraine’de Çevre İhtiyaçları Derneklerarası Hareket - Lorraine Doğa Çevre Derneğinin vardığı sonuçlarda onaylı bir dernek sıfatıyla dava açma konusunda kabul edilebilir olduğunu ileri sürmemesi nedeniyle, ileri sürülen bu gerekçe yenidir, olgusal olarak ve hukuken karışıktır;
Dolayısıyla, İstinaf Mahkemesi, diğer yandan derneklerin eyleminin, ANDRA’yı Bure sahasının jeotermal kaynakları hakkında kazara izinsiz giriş riski yaratabilecek yanlış bilgileri yaymaktan sorumlu tutmayı amaçladığını tespit etmesi ve Lorraine’de Çevre İhtiyaçları Derneklerarası Hareket - Lorraine Doğa Çevre Derneğinin tüzüğüne göre, herhangi bir çarpıtma olmaksızın, genel bir çevre koruma amacı taşıdığını kaydetmesi nedeniyle, dava ehliyetini kesin olarak ileri süremeyeceği ve talebinin kabul edilemez olduğu sonucuna varmıştır.
Dolayısıyla, gerekçenin kısmen kabul edilemez olması nedeniyle, bu gerekçenin geri kalan kısmı dayanaksızdır.
(...) İkinci gerekçe hakkında (...):
(...) zira ANDRA’nın çalışmalarının tüm ortakları tarafından onaylanması, doğru bilgi verme yükümlülüğünü yerine getirmemesi ve iddia edilen yanlışlıkların yeterli kesinlikte tespit edilmemesi ve teknik unsurlar ve gelecekte jeotermal işletme olasılığı hakkında değerlendirme farklılığının bulunmasının yetkisizlik, ihmalkârlık veya taraflılık gösterdiğini kanıtlamak için yeterli olmaması nedeniyle ispat yükünü tersine çevirmeyen ve tarafları iddialarının ayrıntılarıyla takip etme yükümlülüğü olmayan İstinaf Mahkemesi, yalnızca bu nedenlerle, ANDRA’nın herhangi bir kusuru belirtilmediği sonucuna varabilmiş ve kararını yasal olarak haklı göstermiştir (...)”.
İLGİLİ ULUSAL HUKUKİ ÇERÇEVE VE UYGULAMASI
-
MEDENİ HUKUK YÖNÜNDEN DERNEKLERİN DAVA EHLİYETİ
-
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 31. maddesi uyarınca, “kanunun, yalnızca bir iddiayı ileri sürmek veya bu iddiayla mücadele etmek ya da belirli bir menfaati savunmak için yetkili kıldığı kişilere dava açma hakkını atfettiği durumlara tabi olmak kaydıyla, dava, bir iddianın sonuçlanması veya reddedilmesinde meşru bir menfaati bulunan herkese açıktır”.
-
Öte yandan dernekler, sosyal amaçları kapsamına girmesi nedeniyle kolektif menfaatler adına dava açabilmektedirler (örneğin bk. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararı, 26 Eylül 2007, no. 04-20.636 ve Yargıtay 1. Hukuk Dairesi kararı, 18 Eylül 2008, no. 06-22038).
-
Özellikle çevre koruma dernekleri ile ilgili olarak, Çevre Kanunu’nun L. 142-2 maddesinin, 8 Ağustos 2016 tarihli ve 2016-1087 sayılı “biyoçeşitliliğin, doğanın ve manzaraların yeniden elde edilmesi için” Kanun’dan kaynaklanan metni aşağıdaki şekildedir:
“L. 141-2 maddesinde belirtilen onaylı dernekler, savunmayı amaçladıkları kolektif menfaatlere doğrudan veya dolaylı olarak zarar veren ve doğanın ve çevrenin korunmasına, yaşam alanının iyileştirilmesine, suyun, havanın, toprakların, sahaların ve manzaraların korunmasına, şehir planlamasına, deniz balıkçılığına ilişkin yasal hükümlerinin ihlalini teşkil eden veya kirlilik ve sıkıntılarla mücadeleyi, nükleer güvenlik ve radyasyondan korunmayı, ticari uygulamaları ve bu uygulamalar ve reklamlar çevresel bilgileri ve bunların uygulanması için kabul edilen metinleri içerdiğinde yanıltıcı veya yanıltma nitelikte olan reklamları amaçlayan olay ve olgularla ilgili olarak sivil tarafa tanınan hakları kullanabilmektedirler.
(...)”.
- Çevre Kanunu’nun L. 141-2 maddesinde belirtilen onaylanmış dernekler, özellikle aynı kanunun L. 141-1 maddesi bağlamında onaylanmış çevre koruma dernekleridir. Söz konusu derneklerle ilgili hususlar aşağıdaki şekildedir:
“Dernekler, faaliyetlerini en az üç yıl boyunca yerine getirdiklerinde, düzenli olarak ilan edilen ve doğanın korunması ve yaban hayatının yönetimi, yaşam alanının iyileştirilmesi, su, hava, toprak, saha ve manzaraların ve şehir planlamasının korunması alanında yasal faaliyetlerini yürüten veya kirlilik ve sıkıntılarla mücadele etme amacı taşıyan ve genel olarak, özellikle çevrenin korunması için çalışan dernekler, yetkili idari makamın gerekçeli onayına konu edilebilirler.
(...) Bu derneklere, “onaylı çevre koruma dernekleri” denir.
Bu onay, Danıştay kararnamesi ile tanımlanan şartlarda verilir. Söz konusu onay, derneğin birinci fıkrada belirtilen faaliyetleri fiilen yürüttüğü bölge göz önünde bulundurularak sınırlı bir süre için ve belirli bir çerçeve dâhilinde geçerlidir. Onayın süresi uzatılabilir. Dernek, onayın verilmesine yol açan koşulları artık karşılamadığında bu onay iptal edilebilir (...)”.
-
ULUSAL RADYOAKTİF ATIK YÖNETİMİ AJANSININ MİSYONU (“ANDRA”)
-
ANDRA, endüstriyel ve ticari bir kamu kuruluşudur. İhtilaf konusu olayların meydana geldiği dönemde uygulanabilir olduğu haliyle (28 Haziran 2006 tarihli 2006-739 sayılı Kanun), Çevre Kanunu’nun L. 542-12 maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Endüstriyel ve ticari bir kamu kuruluşu olan Ulusal Radyoaktif Atık Yönetimi Ajansı, uzun vadeli radyoaktif atık yönetimi operasyonlarından ve özellikle aşağıda yer alan hususlardan sorumludur:
1o L. 542-2-1 maddesinde belirtilen atıkların ülkeye göre listelenmesi nedeniyle Fransa’da mevcut olan radyoaktif madde ve atıkların envanterini ve bunların ulusal topraklardaki konumlarını oluşturmak, her üç yılda bir güncellemek ve yayımlamak;
2o Ulusal düzeyde öngörülen L.542-1-2 maddesi uyarınca, derin jeolojik katmanlarda depolama ve stoklama ile ilgili araştırmalar ve çalışmalar yapmak veya bu araştırmaları ve çalışmaları yaptırıp bunların koordinasyonunu sağlamak;
3o Bu maddenin sondan bir önceki fıkrasında tanımlanan koşullarda, uzun ömürlü yüksek ve orta seviyeli radyoaktif atıkların uzun vadeli yönetimine ilişkin çözümlerin uygulanmasıyla ilgili maliyetlerin niteliğine göre değerlendirilmesine katkıda bulunmak;
4o Nükleer güvenlik kurallarına uygun olarak radyoaktif atıkların stoklanması için şartnameler öngörmek ve yetkili idari makamlara atıkların düzenlenmesi için bu şartnameler hakkında görüş sunmak;
5o Radyoaktif atıkların üretimi ve yönetimine ilişkin uzun vadeli beklentileri dikkate alarak, bu atıklarla ilgili depolama veya stoklama merkezlerinin yönetimini planlamak, kurmak, yürütmek ve sağlamak ve bu amaçlar doğrultusunda gerekli tüm çalışmaları yapmak;
6o Radyoaktif atıkların toplanmasını, taşınmasını ve yönetilmesini ve radyoaktif kirliliğe ilişkin sahaların bu atıklardan veya bu sahalardan sorumlu olanlar yetersiz olduğunda talep üzerine ve sorumlularının masrafları için veya kamu talebi üzerine eski duruma getirilmesini sağlamak;
7o Radyoaktif atık yönetimine ilişkin bilgileri kamuoyuna sunmak ve bu alanda bilimsel ve teknolojik kültürün yayılmasına katkı sağlamak;
8o Bilgi birikimini yurt dışına yaymak.
(...)
Ajans, ilgili herhangi bir kişiyle birlikte, kamuoyunu bilgilendirmek ve bilimsel ve teknolojik kültürü yaymak için ortak eylemlere neden olabilir.”
-
DERİN JEOLOJİK OLUŞUMLARDA RADYOAKTİF ATIKLARIN NİHAİ DEPOLANMASINA İLİŞKİN GÜVENLİK KILAVUZU
-
Nükleer Güvenlik Kurumu tarafından hazırlanan ve 12 Şubat 2008 tarihinde yayımlanan “derin jeolojik oluşumlarda radyoaktif atıkların nihai depolanmasına ilişkin güvenlik kılavuzu” yetkili nükleer güvenlik makamının İnternet sitesinde bulunmaktadır (https://www.asn.fr).
Uluslararası Hukuk ve Avrupa Birliği Hukuku
-
Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Aarhus Sözleşmesi
-
Fransa, 25 Haziran 1998 tarihli Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Aarhus Sözleşmesi’ni 8 Temmuz 2022 tarihinde onaylamıştır (söz konusu Sözleşme’nin metni Birleşmiş Milletlerin antlaşmalara ilişkin web sitesinde (https://treaties.un.org) yer almaktadır).
-
Giriş bölümünde, söz konusu Sözleşme’ye taraf devletler özellikle “sivil toplum kuruluşlarının ve özel sektörün çevrenin korunması alanında oynayabileceği önemli rolü [kabul ettiklerini]” ve “meşru menfaatlerinin korunması ve hukuka saygı gösterilmesi için kuruluşlar da dâhil olmak üzere halkın etkili yargı mekanizmalarına erişiminin olmasını [arzu ettiklerini]” beyan etmektedirler.
-
Söz konusu Sözleşme’nin amaçları doğrultusunda 2. maddenin 4. fıkrasına göre “‘kamu’ terimi, bir veya daha fazla gerçek veya tüzel kişi ve ülkenin kanunları veya örf ve adetlerine uygun olarak bu kişilerin dernekleri, örgütleri veya grupları anlamına gelmektedir”.
-
Bu Sözleşme’nin çevresel bilgilerin toplanması ve dağıtılması ilişkin 5. maddesi aşağıdaki gibidir:
Madde 5 - Çevresel bilgilerin toplanması ve dağıtılması
“1. Her bir Taraf aşağıdakileri sağlayacaktır:
a) Kamu makamlarının, görevlerini yerine getirmeleriyle ilgili çevresel bilgilere sahip olması ve bu bilgileri güncellemesi;
b) Kamu makamlarının çevreyi önemli ölçüde etkileyebilecek önerilen veya mevcut faaliyetler hakkında yeterince bilgilendirilmesini sağlamak için zorunlu sistemler kurulması;
c) İster insan faaliyetlerinden ister doğal nedenlerden kaynaklansın, sağlığa veya çevreye yönelik yakın bir tehdit durumunda, bir kamu makamının sahip olduğu ve kamunun olası zararı önlemek veya azaltmak için tedbir almasını sağlayabilecek tüm bilgilerin, etkilenebilecek kişilere derhal ve gecikmeksizin dağıtılması.
2. Her bir Taraf, ulusal mevzuat çerçevesinde, kamu makamlarının çevresel bilgileri şeffaf bir şekilde kamuya sunmasını ve bu bilgilerin etkin bir şekilde erişilebilir olmasını özellikle aşağıdakileri yaparak sağlayacaktır:
a) İlgili kamu makamları tarafından tutulan çevresel bilgilerin türü ve kapsamı, bu bilgilerin kullanıma ve erişime sunulduğu temel koşullar ve bu bilgilerin elde edilmesine yönelik süreç hakkında kamuoyuna yeterli bilgi sağlayarak;
b) aşağıdakiler gibi pratik düzenlemeler oluşturarak ve bunları sürdürerek:
i) Kamunun erişimine açık listeler, kayıtlar veya dosyalar;
ii) Kamu görevlilerinin, bu Sözleşme kapsamındaki bilgilere erişmek isteyen halka yardım sağlamasını zorunlu kılmak ve
iii) İrtibat noktaları belirlemek;
c) Yukarıdaki b) bendi i) alt paragrafında atıfta bulunulan listeler, kayıtlar veya dosyalarda yer alan çevresel bilgilere ücretsiz erişim sağlayarak.
3. Her bir Taraf, çevresel bilgilerin, kamuya açık telekomünikasyon ağları aracılığıyla halkın kolayca erişebileceği elektronik veri tabanlarında aşamalı olarak mevcut olmasını sağlayacaktır. Özellikle, aşağıdaki bilgiler bu şekilde erişilebilir olmalıdır:
a) Aşağıdaki 4. fıkrada atıfta bulunulan çevrenin durumuna ilişkin raporlar;
b) Çevre ile ilgili veya çevreye ilişkin mevzuat;
c) Gerektiği takdirde çevre ile ilgili veya çevreye ilişkin politikalar, planlar ve programlar ve çevre ile ilgili anlaşmalar ve
d) Diğer bilgiler, bu bilgilerin elektronik ortamda hâlihazırda mevcut olması koşuluyla, bu tür bilgilerin bu şekilde elde edilmesi imkânının bu Sözleşme’yi uygulayan ulusal mevzuatın uygulanmasını kolaylaştıracağı ölçüde (...)”
- Fransa, “Sözleşme’nin 4, 5 ve 6. maddelerine ilişkin yorumlayıcı beyanda” bulunmuştur:
“Fransız Hükümeti, Fransa’da geçerli olan yerleşik yasal uygulamalara atıfta bulunarak, endüstriyel ve ticari gizliliğin korunmasını sağlarken, çevrenin korunmasıyla ilgili bilgilerin paylaşılmasını sağlayacaktır.”
-
Avrupa Parlamentosu ve Konseyi’nin kamunun çevresel bilgiye erişimine ilişkin 28 Ocak 2003 tarihli ve 2003/4/EC sayılı Direktifi
-
Avrupa Parlamentosu ve Konseyi’nin “kamunun çevresel bilgiye erişimine ilişkin” 28 Ocak 2003 tarihli ve 2003/4/EC sayılı Direktifi’nin (EUR-Lex web sitesinde mevcuttur https://eur-lex.europa.eu) 7 ve 8. maddeleri, çevresel bilginin dağıtılması ve kalitesi ile ilgilidir. Direktifin amaçları doğrultusunda, 2. maddenin 6. fıkrasına göre “‘kamu’, bir veya daha fazla gerçek veya tüzel kişi ve ulusal mevzuat veya uygulamaya uygun olarak bu kişilerin dernekleri, örgütleri veya grupları anlamına gelmektedir.”
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
-
BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ
-
Mahkeme, başvuruların konularının benzerliğini dikkate alarak, bunların tek bir karar altında birlikte incelenmesini uygun görmektedir.
-
MIRABEL-LNE DERNEĞİ İLE İLGİLİ OLARAK SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1 VE 13. FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
MIRABEL-LNE Derneği, tazminat davasının dava ehliyeti olmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi ve Yargıtayın Çevre Kanunu’nun L. 141-1 maddesi uyarınca savunmasını reddetmesi sonucunda mahkemeye başvurma hakkının ve etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Dernek, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 13. fıkralarını ileri sürmektedir. Söz konusu ilk hüküm aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
-
Hükümet, bu şikâyetin kabul edilebilirliğine itiraz etmektedir. Hükümet, özellikle, Collectif national d’information et d’opposition à l’usine Melox – Collectif Stop Melox et Mox/Fransa (no. 75218/01, 28 Mart 2006) kararına atıfta bulunarak, 6. maddenin 1. fıkrasının, başvuran derneklerin yerel mahkemeler önünde açtığı hukuki sorumluluk davalarına uygulanabilirliğine itiraz etmediğini ifade etmektedir.
-
Bununla birlikte Mahkeme, bu son soruyu resen incelemenin gerekli olduğuna karar vermektedir. Mahkeme, kendisine sunulan her davada, bir başvuruyu incelemek için yetkili olduğunu teyit etmesi gerektiğini ve dolayısıyla, bu bağlamda herhangi bir itiraz ileri sürülmemiş olsa da yargılamanın her aşamasında yargı yetkisi sorununu incelemesi gerektiğini hatırlatmaktadır; bu özellikle konu bakımından (ratione materiae) yargı yetkisi için geçerlidir (örneğin bk. Lacatus/İsviçre, no. 14065/15, § 52, 19 Ocak 2021 ve Blečić/Hırvatistan [BD], no. 59532/00, § 67, AİHM 2006-III).
-
6. maddenin 1. fıkrası, hukuki yönden, özellikle bir kişinin sahip olduğunu iddia edebileceği “medeni” nitelikteki bir veya daha fazla “hakka” ilişkin bir “itiraz” ile ilgili tüm yerel yargılamalarda uygulanabilir. Söz konusu “hakkın” veya “hakların” en azından savunulabilir bir şekilde iç hukukta tanındığını iddia etmek mümkün olmalıdır. Öte yandan, gerçek ve ciddi bir “itiraz” söz konusu olmalıdır; bu itiraz, bir hakkın varlığı ile ilgili olabileceği gibi, kapsamı veya kullanılma şekli ile de ilgili olabilir. Dahası, yargılamanın sonucu söz konusu “hak” açısından doğrudan belirleyici olmalıdır; zayıf bir bağlantı veya uzak yansımalar 6. maddenin 1. fıkrasının uygulanabilir olması için yeterli değildir (örneğin bk. yukarıda anılan Collectif national d’information et d’opposition à l’usine Melox – Collectif Stop Melox et Mox).
-
Yukarıda anılan Collectif national d’information et d’opposition à l’usine Melox – Collectif Stop Melox et Mox davasında, bir çevre koruma derneği, bir nükleer yakıt tesisinin büyütülmesine izin veren bir kararnamenin iptaline ilişkin dava çerçevesinde Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Söz konusu dernek, yerel mahkemeler önünde özellikle iç hukuk, Avrupa Birliği hukuku ve Mahkeme içtihadına aykırı olarak bu projenin kamuoyu araştırmasına tabi tutulmadığını ve kamuyu bilgilendirmek için herhangi bir tedbir alınmadığını iddia etmiştir.
-
Mahkeme, 6. maddenin 1. fıkrasının hukuki yönden uygulanabilirliğini inceleyerek, derneğin ilk olarak kamu yararını savunmayı amaçladığını ve bu açıdan bakıldığında, “itirazının”, sahibi olduğunu iddia edebileceği medeni bir “hak” ile ilgili olmadığını tespit etmiştir. Mahkeme, 6. maddenin 1. fıkrasının katı bir okumasının söz konusu yargılamalara uygulanamayacağı sonucuna götüreceğini kaydetmiştir. Bununla birlikte Mahkeme, özellikle böyle bir yaklaşımın, derneklerin, özellikle çevre koruma alanında, yerel makamlar veya mahkemeler önünde belirli davaları savunmak gibi önemli bir rol oynadığı günümüz sivil toplum gerçekliğine uygun olmayacağı kanaatine vararak, bir dernek 6. maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiğinden şikâyet ettiğinde yukarıda belirtilen kriterlerin esnek bir şekilde uygulanması gerektiğine karar vermiştir. Mahkeme, böylelikle, başvuran derneğin iddialarının merkezinde sağlık veya çevre için tehlike oluşturan bir faaliyete izin verilirken halkın bilgi edinme ve karar alma sürecine katılma hakkı sorununun yer aldığını tespit etmiştir. Mahkeme ardından, Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Aarhus Sözleşmesi (Fransa tarafından onaylanmıştır) kapsamında “‘kamu’ teriminin bir veya daha fazla gerçek veya tüzel kişi ve ülkenin kanunları veya örf ve adetlerine uygun olarak bu kişilerin dernekleri, örgütleri veya grupları anlamına geldiğini” (söz konusu Sözleşme’nin 2. maddesinin 4. fıkrası) belirterek, sivil toplumda faaliyet gösteren ve tüzel kişiliğe sahip olan sivil toplum kuruluşlarının bu “kamu”nun oluşumunda şüphesiz bir rol oynadığını vurgulamıştır.
-
Mahkeme buradan, ihtilaf konusu yargılamaların amacı esasen kamu yararının savunulması olsa da başvuran dernek tarafından ileri sürülen “itirazın”, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının resen uygulanamaz olduğuna karar verilmemesi için tüzel kişi olarak sahip olduğunu iddia edebileceği bir “hak” ile yeterli bir bağı olduğu çıkarımında bulunmuştur.
-
Mahkeme, ardından, çevresel konularda bilgi edinme ve katılım “hakkı” ile ilgili iç hukuk ve Avrupa Birliği hukuku metinleri ışığında ve yerel mahkemenin başvuran derneğin bu metinlerin ihlaline ilişkin iddialarını reddetmek için sunduğu gerekçelerin ayrıntılı niteliği göz önüne alındığında, bu “hakkın” iç hukukta tanındığının “en azından savunulabilir bir şekilde” ileri sürülebileceği ve “itirazın” “gerçek ve ciddi” olduğu sonucuna varmıştır. Mahkeme, son olarak, yargılamaların bu “hak” için doğrudan belirleyici olduğu konusunda şüphe bulunmadığı ve “medeni” niteliğinin, esasen, menfaati olan herhangi bir “kişinin” yerel mahkemeler önünde bireysel olarak talep edebileceği bir hak olmasından çıkarılabileceği kanaatine varmıştır. Mahkeme, sonuç olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının söz konusu yargılamalara uygulanabileceği sonucuna varmıştır.
-
Somut olayda, başvuran dernekler tarafından yerel mahkemeler önünde açılan dava, Çevre Kanunu’nun L. 542-12 7o maddesi ile Ulusal Radyoaktif Atık Yönetimi Ajansının (ANDRA) kamuoyunu bilgilendirme görevini kendilerine göre hatalı bir şekilde yerine getirmesinden kaynaklanan zararın tazminatına yönelikti. Dolayısıyla, yukarıda anılan Collectif national d’information et d’opposition à l’usine Melox – Collectif Stop Melox et Mox davasında olduğu gibi, iddialarının merkezinde çevresel konularda bilgi edinme ve karar verme sürecine halkın katılımı hakkı sorunu yer almaktaydı. Sonuç olarak, başvuran derneklerin ileri sürdüğü “itiraz” tartışmasız bir şekilde kamu yararını savunmaya yönelik olsa da aynı zamanda iç hukukta tanınan ve başvuran derneklerin sahip olduklarını iddia edebilecekleri “medeni” nitelikte bir “hak” ile ilgiliydi.
-
Mahkeme dahası, başvuran derneklerin, yerel mahkemeler önünde birlikte hareket etmelerine rağmen, her birinin, kendilerine göre ANDRA’nın hatalı bilgi yayması sonucunda uğradıkları manevi zarar için kendi taleplerini sunduklarını gözlemlemektedir. Bu durum, kendi bilgi edinme haklarını savunmayı amaçladıklarını göstermektedir.
-
İtirazın ciddiyetine ilişkin olarak, bu durum, somut olayda, başvuran derneklerin başvurularında ileri sürdükleri söz konusu hakkın ihlal edildiğine ilişkin iddiaların esasından (örneğin bk. Association Greenpeace France/Fransa (k.k.), no. 55243/10, 13 Aralık 2011) ve Collectif national d’information et d’opposition à l’usine Melox - Collectif Stop Melox et Mox davasında olduğu gibi, yerel mahkemenin bu iddiaları reddetmek için sunduğu gerekçelerden çıkarılabilir. Mahkeme, son olarak, başvuran derneklerin, çevresel konularda bilgi edinme ve karar verme sürecine katılma hakkının ihlal edilmesinin kendilerine verdiğini iddia ettikleri zararın tazmini için başlattıkları yargılamaların bu hak açısından doğrudan belirleyici olduğu konusunda şüphe duymamaktadır.
-
Mahkeme, sonuç olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının uygulanabilirliğine ilişkin olarak, yukarıda anılan Collectif national d’information et d’opposition à l’usine Melox - Collectif Stop Melox et Mox davasındaki aynı sonuca varmıştır.
61. Mahkeme, söz konusu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle açıkça dayanaktan yoksun veya kabul edilemez olmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
-
Esas Hakkında
- Tarafların İddiaları
-
MIRABEL-LNE Derneği, şikâyetinin yerel mahkemeye yaptığı başvurunun Mahkeme tarafından yeniden değerlendirilmesine yönelik değil, mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğinin tespit edilmesine yönelik olduğunu vurgulamaktadır. Dernek, yasal amacının iddia edilen genelliğinin mahkemeye erişimin kısıtlanmasını haklı çıkaracak nitelikte olmadığını eklemektedir: Zira ilk olarak, tüzüğü kurumsal amacını konu bakımından (ratione materiae) ve yer bakımından (ratione loci) ayrıntılı bir şekilde belirtmektedir; ikinci olarak, yerel mahkeme önünde ileri sürülen zarar bu kurumsal amacın kapsadığı unsurlarla ilgilidir (hem yüzey sularının hem de yeraltı sularının korunması, başta toprak olmak üzere kirliliğe karşı koruma ve sağlık risklerinin önlenmesi). MIRABEL-LNE Derneği, Hükümet tarafından öne sürülen meşru amaca ilişkin olarak, iç hukukun çarpıtılmasının ve ihlal edilmesinin adaletin düzgün yönetiminin parçası olamayacağını değerlendirmektedir. Dernek, ileri sürdüğü erişim hakkının kısıtlanmasının, yasal talebinin önemli riskleri ve Çevre Kanunu kapsamında onaylanmış olduğu bağlamında orantısız olduğunu eklemektedir. MIRABEL-LNE Derneği, son noktaya ilişkin olarak, özellikle “Çevre Kanunu’nun L. 141-1 maddesi uyarınca (...) onaylandığını” belirten temyiz dilekçelerine atıfta bulunarak, yerel mahkemeye sürekli olarak onaylandığını belirttiğini vurgulamaktadır. Dernek, diğer davacıların aksine, İstinaf Mahkemesinin kendi davasının dava ehliyeti olmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermesinin öngörülemediğini, zira dava ehliyeti temelinde davanın kabul edilebilirliğine ilişkin tartışmanın ancak İstinaf Mahkemesi kararını verdiğinde ortaya çıktığını eklemektedir. Dernek, son olarak, onaylanmış olmasına dayanan temyiz gerekçesinin aslında tamamen hukuki olduğunu ve bu durumdan haberdar ettiği İstinaf Mahkemesi bunu kararında usulüne uygun olarak belirtmiş olsaydı buna itiraz edilemeyeceğini ileri sürmektedir. Dernek, İstinaf Mahkemesinin dikkatsizliği nedeniyle kendisine yaptırım uygulandığı sonucuna varmaktadır.
-
Hükümet, öncelikle, MIRABEL-LNE Derneğinin aslında iç hukukta kendisine yapılan başvuruya itiraz etmeye ve ihtilafın Mahkeme tarafından yeniden karara bağlanmasını sağlamaya çalıştığını ileri sürmektedir. Hükümet ardından, Fransız hukukunun, derneklerin, onaylandıkları ve bu yönde yasal yetkiye sahip oldukları durumlarda ya da tam olarak kurumsal amaçları kapsamında yer alan kolektif menfaatler adına hareket ettikleri durumlarda dava açmalarına izin verdiğini açıklamaktadır. Hükümet, derneklerin mahkemeye erişim hakkına getirilen bu sınırlamanın -ki bunun amacı mahkemelerdeki yığılmayı ve derneklerin adalete erişim hakkını kar amacıyla kullanması gibi olası muhtemel kötüye kullanımları önlemektir-, Yargıtay önünde gerçek ve hukuki yeni bir iddia ileri sürmenin imkânsızlığının ve söz konusu mahkemenin olayları yeniden değerlendirmeyi reddetmesinin, adaletin düzgün yönetimi meşru amacına yönelik olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet dahası, somut olayda şikâyet edilen erişim hakkına getirilen kısıtlamanın, bir yandan mutlak olmaması, MIRABEL-LNE Derneğinin tüzüğünün sınırları dâhilinde dava açmakta veya bunları değiştirmekte özgür olması, diğer yandan, diğer beş başvuran dernek tarafından açılan davanın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi nedeniyle, bu amaçla orantısız olmadığını değerlendirmektedir. Hükümet, MIRABEL-LNE Derneğinin, bir onayın varlığına dayanan temyiz gerekçesinin tamamen hukuki olduğunu ve temyiz kararı verilinceye kadar tespit edilemediğini ileri süremeyeceğini ve iddia ettiğinin aksine Yargıtayın, dava ehliyetini değerlendirme konusunda esasa bakan hâkimin yetkili olduğuna karar verirken gerekçeyi gözden geçirdiğini eklemektedir. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
-
Mahkeme, öncelikle, somut olayda olduğu gibi 6. maddenin 1. fıkrasının uygulandığı durumlarda (yukarıdaki 57 ila 60. paragraflar), 13. madde bağlamında özel bir hüküm (lex specialis) teşkil ettiğini hatırlatmaktadır: Adli yargılamaya özgü güvencelerin tamamını içeren bu maddenin gereklilikleri, 13. maddenin gerekliliklerinden daha katıdır ve bu madde tarafından kapsanmaktadır. Sonuç olarak, mevcut şikâyetin yalnızca 6. maddenin 1. fıkrası kapsamında incelenmesi uygundur (bk. örneğin, Ravon ve diğerleri/Fransa, no. 18497/03, § 27, 21 Şubat 2008).
-
İkinci olarak, 6. maddenin 1. fıkrasının uygulanması nedeniyle, MIRABEL-LNE Derneği tarafından yerel mahkemede açılan davanın dava ehliyeti olmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi, bu hükümle güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkına ilişkin bir soru ortaya çıkarmaktadır.
-
Mahkeme, bu bağlamda, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını hatırlatmaktadır. Söz konusu hak, özellikle bir davanın kabul edilebilirlik koşullarına ilişkin olarak, dolaylı sınırlamalara tabi olabilir (örneğin bk. L’Erablière A.S.B.L./Belçika, no. 49230/07, § 35, AİHM 2009 (alıntılar)). Zira mahkemelere erişim hakkı doğası gereği, Devletin toplum ve bireylerin ihtiyaçlarına ve kaynaklarına bağlı olarak zaman ve mekân olarak değişiklik gösterebilen düzenlemeler yapmasını gerektirir. Bu tür düzenlemeleri hazırlarken, Sözleşmeci Devletler belirli bir takdir yetkisine sahiptir. Sözleşme’nin gereklilikleri bakımından en son karar merci olmasına rağmen, Mahkemenin kendini ulusal mahkemelerin değerlendirmesinin yerine geçerek konu bakımında daha iyi olabilecek başka bir politika konusunda karar verme yetkisi yoktur. Bununla birlikte, uygulanan sınırlamalar, hakkı özünden ihlal edecek şekilde ya da derecede, kişiye açık olan erişimi kısıtlamaması gerekmektedir. Ayrıca, sınırlamalar yalnızca, meşru bir amaç izlemesi ve kullanılan araçlar ile hedeflenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisinin bulunmaması halinde Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla bağdaşmaktadır (bk. örneğin, Zubac/Hırvatistan [BD] no. 40160/12, §§ 78-78, 5 Nisan 2018 ve bu kararda yer alan atıflar). Nitekim mahkemeye erişim hakkı, düzenlemenin hukuki güvenlik ve adaletin düzgün yönetimi amaçlarına hizmet etmeyi bırakması ve ilgili kişinin ihtilafının yetkili mahkeme tarafından esastan karara bağlanmasını engelleyen bir tür set oluşturması halinde ihlal edilmiş olur (yukarıda anılan L’Erablière A.S.B.L., § 35).
-
Mahkeme dahası, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece ve ölçüde, ulusal bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hataları tespit etmenin görevi olmadığını hatırlatmaktadır. İlke olarak, ulusal mahkemelerin belirli bir delil unsuruna veya bilmek zorunda oldukları belirli bir sonuca veya değerlendirmeye verdiği ağırlık gibi konular, Mahkemenin denetimi dışında kalmaktadır. Mahkemenin dördüncü derece mahkeme yerine geçmesi gerekmez ve 6. maddenin 1. fıkrası bağlamında, sonuçlarının keyfi ya da açıkça makul olmadığı kabul edilmediği sürece, ulusal mahkemeler tarafından yapılan değerlendirmeyi sorgulamaz (bk. özellikle, yukarıda anılan Zubac, § 79 ve buradaki referanslar). Bu durum, özellikle iç hukuk usul kurallarının yorumlanması için geçerlidir (bk. örneğin, Kurşun/Türkiye, no. 22677/10, § 95, 30 Ekim 2018).
-
Hükümet, somut olayda, başvuran derneğin davasının kabul edilemez olduğuna karar verilmesini gerekçelendirmek üzere, derneklerin savunmayı amaçladıkları kolektif menfaatleri ileri sürmek istediklerinde adalete erişim koşullarına atıfta bulunmaktadır. Bu bağlamda, Versailles İstinaf Mahkemesinin 23 Mart 2017 tarihli kararıyla uygunluğu denetlediği ilke koşulu, başvuran derneğin yasal amacı ile mahkeme önünde savunmak istediği kolektif menfaatler arasındaki ilişkiye dayanmaktadır. Hükümet, bu sınırlamanın amacının mahkemelerdeki tıkanıklığı ve derneklerin adalete erişim hakkını kâr amacıyla kullanması gibi olası kötüye kullanımları önlemek olduğunu savunmaktadır.
-
Mahkeme, bu tür amaçların meşruiyetini sorgulamamaktadır.
-
Bununla birlikte Mahkeme, MIRABEL-LNE Derneğinin mahkemeye sunmayı amaçladığı davanın, özellikle, 6. maddenin 1. fıkrası anlamında, sahibi olduğu bir medeni hakla (çevresel konularda bilgi edinme ve katılım hakkı) ilgili bir itirazı incelemeye yönelik olduğunu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla dava, aynı zamanda, MIRABEL-LNE Derneğinin kendi menfaatlerini savunmayı amaçlamaktaydı. Ancak, kendisini yalnızca kolektif menfaatleri savunan derneklerin yerine koyan Hükümet, bu nitelikteki bir hakka ilişkin itirazın incelenmesinin reddedilmesinin, somut olayın koşullarında meşru bir amaç güttüğünü ve bu amaçla orantılı olduğunu gösterebilecek herhangi bir delil sunmamaktadır.
-
Mahkeme dahası, ilk olarak, Versailles İstinaf Mahkemesinin, MIRABLE-LNE Derneğinin Çevre Kanunu’nun L. 141-1 maddesi uyarınca onaylanmış olduğunu, dernek bunu başvurusunda açıkça belirtmiş olmasına rağmen (yukarıdaki 29. paragraf) dikkate almadığını tespit etmektedir. Ancak, Hükümetin kabul ettiği gibi, bu onay ilke olarak derneğe dava ehliyeti vermiştir. Nitekim Çevre Kanunu’nun 8 Ağustos 2016 tarihli Kanun ile değiştirilen L. 142-2 maddesinden, bu şekilde onaylanan derneklerin “savunmayı amaçladıkları kolektif menfaatlere doğrudan veya dolaylı olarak zarar veren ve doğanın ve çevrenin korunmasına (...) veya kirlilik ve sıkıntılarla mücadeleye, nükleer güvenlik ve radyasyondan korunmaya (...) ilişkin yasal hükümlerin ve bunların uygulanması için kabul edilen metinlerin ihlalini teşkil eden eylemlerle ilgili olarak sivil taraflara tanınan hakları kullanabilecekleri” anlaşılmaktadır (yukarıdaki 38. paragraf). Mahkeme dahası, Çevre Kanunu’nun L. 141-1 maddesi uyarınca onaylanan çevre koruma derneklerinin dava ehliyetini “nükleer güvenlik ve radyasyondan korunma” metinlerinin ihlalini teşkil eden olaylarla ilgili ihtilafları da kapsayacak şekilde açıkça genişleten metnin 13 Haziran 2006 tarihli Kanun olduğuna dikkat çekmektedir. Mahkeme, ikinci olarak, Versailles İstinaf Mahkemesinin MIRABEL-LNE Derneğinin davasının kabul edilemez olduğuna karar verirken, diğer başvuran derneklerden farklı olarak, derneğin yasal amacının nükleer endüstri ve ilgili faaliyetler ve kalkınma projelerinin çevre ve sağlık üzerinde yarattığı risklerle mücadeleyi veya radyoaktif atıkların gömülmesinin tehlikeleri hakkında halkı bilgilendirmeyi açıkça içermediğini, ancak amacın daha genel terimlerle kaleme alındığını ve buna göre çevreyi korumak olduğunu belirttiğini kaydetmiştir. Ancak bu yaklaşımın kabul edilmesi mümkün değildir. Nitekim bir yandan, bu durum, nükleer risklere karşı koruma ile çevrenin korunması arasında, birincisinin ikincisiyle tamamen bağlantılı olduğu açıkken, bir ayrım yapmak anlamına gelmektedir. Diğer yandan, başvuran derneğin tüzüğünün yorumlanması, tüzüğün 2. maddesinin “teknolojik risklerin” önlenmesi ile ilgili olmasına rağmen, derneğin kurumsal amacının kapsamını aşırı derecede kısıtlayıcı bir şekilde sınırlama etkisine sahip olmuştur.
-
Dolayısıyla, Versailles İsitnaf Mahkemesinin vardığı ve Yargıtay tarafından da onaylanan, mahkemelere erişim hakkına orantısız bir kısıtlama getiren sonuç, bu noktada açıkça mantıksızdır.
-
Dolayısıyla, MIRABEL-LNE Derneği ile ilgili olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir. 3. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASI, 8, 10 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
-
Başvuran dernekler, yerel mahkemelerin başvurularını geçerli gerekçeler göstermeden, hukukla ilgisi olmayan gerekçelerle reddetmesi ve başvurularının esası hakkında karar vermemesi ve yapmaları gereken kontrolleri yapmaması nedeniyle adil yargılanma haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçidir. Dernekler, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedirler.
Başvuran dernekler dahası, ANDRA tarafından bildirilen bilgilerin doğruluğunu kontrol etmemesi nedeniyle Fransız mahkemeleri tarafından bilgi edinme haklarının özünün boşaltıldığını ve böylece mahkemeye erişim haklarının da ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Dernekler, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ve 10. maddelerini ileri sürmektedirler.
Başvuran dernekler ayrıca, iç hukuk uyarınca bilgi verme yükümlülüğü bulunan ANDRA’nın çevresel riskler veya tehlikeler hakkında “bilgilendirmeme” anlamına gelecek şekilde yanlış bilgi vermesi nedeniyle bilgi alma haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. Dernekler, Sözleşme’nin 8 ve 10. maddelerini ileri sürmektedirler.
Başvuran dernekler, son olarak, Yargıtayın, esasa bakan hâkimlerin takdirine bırakarak, yukarıda belirtilen Sözleşme ihlalleri hakkında karar vermeyi reddetmesi nedeniyle etkin bir hukuk yoluna başvurma haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçidirler. Bu bağlamda Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürmektedirler.
- Mahkeme, tüm bu iddiaların çevresel riskler hakkında bilgi edinme hakkı ve bu bağlamda usuli güvencelere riayet edilmesiyle ilgili olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, olay ve olguların hukuki nitelendirmesini yapmakla görevli olduğunu ve başvuranlar ya da Hükümet tarafından bu olaylara ilişkin atfedilen nitelendirmeyle bağlı olmadığını hatırlatarak (bk. diğer birçok karar arasında, X ve diğerleri/Bulgaristan [BD], no. 22457/16, § 149, 2 Şubat 2021), bu şikâyetlerin sadece Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesinin daha uygun olduğu kanısına varmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
Madde 10
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
-
Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
-
Kabul Edilebilirlik Hakkında
- Sözleşme’nin 10. Maddesinin Uygulanabilirliği Hakkında
-
Hükümet, Mahkemenin Magyar Helsinki Bizottság/Macaristan ([BD], no. 18030/11, § 10, 8 Kasım 2016) kararında, 10. maddenin, Devlet tarafından tutulan bilgilere bireysel erişim hakkının ve Devletin bu bilgileri bildirme yükümlülüğünün, bilgiye erişimin kişinin ifade özgürlüğü hakkını, özellikle “bilgi alma ve verme özgürlüğünü” kullanması için belirleyici olması ve bu erişimin reddinin söz konusu hakkın kullanımına bir müdahale teşkil etmesi halinde ortaya çıkabileceğini kabul ettiğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte Hükümet, bu içtihadın bilgi alma hakkını sadece bilgi verme hakkının kullanılmasının bir sonucu olarak ortaya koyduğu ve dolayısıyla sadece bilgiye erişimin yetkili makamlar tarafından reddedildiği varsayımını öngördüğü kanaatindedir. Ancak somut olayda durum böyle değildir, zira ANDRA ihtilaf konusu bilgileri kamuoyunu bilgilendirme konusundaki yasal yükümlülüğüne uygun olarak kendisi dağıtmıştır. Hükümet, şikâyetin Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığı çıkarımında bulunmaktadır.
-
Başvuran dernekler, Hükümetin, Mahkemeyi, sadece yeni olduğu gerekçesiyle bir sorun hakkında karar vermemeye davet etmek anlamına gelen bu yaklaşımına itiraz etmektedirler. Bununla birlikte, başvuran dernekler, Mahkemenin, Sözleşme’nin, günümüzün demokratik Devletlerindeki mevcut yaşam koşulları ve yaygın olan kavramlar ışığında yorumlanması gereken yaşayan bir belge olduğuna ve bu gelişen yorumun, temel hakların korunmasının etkinliği için bir koşul olduğuna defalarca karar verdiğinin altını çizmektedirler. Başvuran derneklere göre, somut olaydaki sorun şu şekilde ele alınmalıdır: Bilginin dağıtılması bizzat Devlet tarafından sağlanmaktadır ve bu da Devletin sorumlu olduğu bir bilgi sağlama yükümlülüğü yaratmaktadır; amaç, kamuoyunu bilgilendirmek ve mevcut davada kamuoyunun doğru bilgiye erişim hakkını korumak, yani somut olayda ANDRA’nın yanlış bilgilendirmesine karşı koruma sağlamaktır. Başvuranlara göre, bilgi vermeyi reddetme ve yanlış olduğu iddia edilen bilgilerin verilmesi aynı madalyonun iki yüzüdür. Başvuranlar, Hükümetin yaklaşımının, ilgili tüm bilgilerden yoksun olsa bile, bir iletişimin varlığıyla yetinmek ve dolayısıyla, şikâyetin esasına giren bilgi edinme hakkına ilişkin aşırı biçimci ve son derece etkisiz bir anlayışı benimsemek anlamına geldiğini eklemektedirler.
-
Mahkeme, yukarıda anılan Magyar Helsinki Bizottság davasında (§§ 149-156), içtihadının belirli koşullar altında bilgi edinme özgürlüğü hakkını tanıma yönünde geliştiğini tespit ettiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme ayrıca, bu gelişmenin diğer uluslararası insan hakları organları tarafından benimsenen tutuma da yansıdığını ve birçok Üye Devletin bilgi edinme özgürlüğüne ilişkin bir mevzuat kabul ettiğini kaydederek, uygulanabilir ilkeleri aşağıdaki şekilde belirtmektedir:
“156. (...) Mahkeme halen, “bilgi edinme özgürlüğü hakkının, esasen bir hükümetin, bir kişinin, başkalarının kendisine iletmek istediği veya iletmeye razı olabileceği bilgileri elde etmesini engellemesini yasakladığını” değerlendirmektedir. Dahası, “bilgi edinme hakkının, bir Devlete, kendiliğinden (motu proprio) bilgi alma ve yayma konusunda pozitif yükümlülükler dayattığı düşünülemez”. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 10. maddesinin, bireye bir kamu makamı tarafından tutulan bilgilere erişme hakkı vermediği veya Devleti bu bilgileri bireye sağlamak zorunda bırakmadığı kanaatindedir. Ancak Mahkeme, böyle bir hak veya yükümlülük, ilk olarak, bilgilerin açıklanması icra edilebilir hale gelen bir mahkeme kararı ile dayatıldığında (...) ve ikinci olarak, bilgiye erişim, bireyin ifade özgürlüğü hakkını ve özellikle “bilgi edinme ve de verme özgürlüğünü” kullanması için belirleyici olduğunda ortaya çıkabilir ve bu erişimi reddetmek, söz konusu hakkın kullanılmasına bir müdahale teşkil edebilir.”
- Dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesi, Devlet tarafından tutulan bilgilere genel bir erişim hakkı sağlamamakta, yalnızca belirli bir ölçüde ve belirli koşullar altında bu tür bilgilere erişim hakkını ve kamu makamlarının bu bilgileri iletme yükümlülüğünü güvence altına almaktadır.
- Mahkeme, bu nedenle, Hükümetin Magyar Helsinki Bizottság kararında belirtilen ilkelerin yalnızca yetkili makamların bilgi talebini reddettiği durumlarda geçerli olduğu ve somut olayla ilgili olmadığı yönündeki iddiasını reddetmektedir.
- Şüphesiz, 10. madde ile güvence altına alınan bilgi edinme hakkı, Devletlere kendiliğinden (motu proprio) bilgi toplama ve dağıtma konusunda pozitif yükümlülükler getirmediği için, bilgiye erişim talebinin bir Devletin yetkili makamları tarafından reddedilmesi durumunda bu hüküm kapsamında bir sorun ortaya çıkması muhtemeldir. Bununla birlikte, bir Devlet kendisi için kendiliğinden (motu proprio) bilgi toplama veya dağıtma yükümlülüğü öngörebilir.
- Somut olayda, iç hukuk uyarınca, bir kamu kurumu olan ANDRA, radyoaktif atık yönetimi ile ilgili bilgileri kamuoyuna açıklamakla yükümlüdür. Versailles İstinaf Mahkemesinin 23 Mart 2017 tarihli kararının gerekçelerinden de anlaşılacağı üzere, söz konusu yükümlülük, özellikle Bure sahasının jeotermal potansiyeli ile ilgili olarak, Cigéo Projesindeki gelişmeler hakkında kamuoyunu kendiliğinden (motu proprio) bilgilendirmeyi kapsamaktadır. ANDRA yerel mahkemeler önünde buna itiraz etmemiştir ve Hükümet de Mahkeme önünde buna itiraz etmemektedir.
- Bununla birlikte, Mahkeme, somut olayın koşullarının, yukarıda atıfta bulunulan Magyar Helsinki Bizottság kararında belirtilen, bir kamu makamı tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının ve Devletin bu bilgileri bildirme yükümlülüğünün, 10. madde kapsamında, bilgiye erişimin kişinin ifade özgürlüğü hakkını, özellikle bilgi alma ve verme özgürlüğünü kullanması için belirleyici olması ve bu erişimin reddinin söz konusu hakkın kullanımına bir müdahale teşkil etmesi halinde ortaya çıkabileceği alternatifinin ikinci kısmına girdiği kanaatindedir.
- Mahkeme, söz konusu kararda (§§ 157-170), bilgiye erişimin sağlanmasının reddinin başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına bir müdahale teşkil edip etmediği ve hangi ölçüde bir müdahale teşkil ettiği konusunun, davanın kendine özgü koşulları ve aşağıdaki kriterler ışığında, bir durumdan diğerine göre değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir: 1o bilgi talebinin amacı; 2o talep edilen bilginin niteliği; 3o başvuranın rolü; 4o bilginin hâlihazırda erişilebilir olması.
- Mahkeme, iddia edilen müdahalenin, bilgiye erişimin reddedilmesinden değil, somut olayda olduğu gibi, iç hukuk tarafından öngörülen bilgilendirme yükümlülüğü kapsamında bir kamu makamı tarafından sağlanan bilgilerin dürüst olmadığı, yanlış veya yetersiz olduğu iddiasından kaynaklandığı durumlarda da aynı durumun geçerli olması gerektiğini değerlendirmektedir. Mahkemeye göre, bu tür durumlarda dürüst olmayan, yanlış veya yetersiz bilgi verilmesi, bilgi vermeyi reddetme anlamına gelmektedir.
- Yukarıda belirtilen dört kriterden ilkine ilişkin olarak, söz konusu bilginin ifade özgürlüğünün kullanılması için gerçekten gerekli olup olmadığı belirlenmelidir (ibid., § 159). Somut olayda, başvuran dernekler, kurumsal amaçlarına uygun olarak, Cigéo Projesinin ortaya çıkardığı çevre ve sağlık riskleri hakkında kamuoyunu bilgilendirme görevini üstlenmişlerdir. Dolayısıyla, tam da bu risklerle ilgili olan ihtilaf konusu bilgiler, doğrudan bilgi verme özgürlüğünün kullanılması kapsamına girmektedir.
- Bilginin niteliği ile ilgili ikinci kritere ilişkin olarak, söz konusu bilgi, veri veya belgelerin kamu yararı kriterini karşılayıp karşılamadığının doğrulanması gerekmektedir (ibid., §§ 161-163). Somut olayda, ihtilaf konusu bilgiler, sağlık ve çevre için özellikle tehlikeli olan yüksek seviyeli, uzun ömürlü radyoaktif atıkların büyük miktarlarda taşınması, işlenmesi ve Bure sahasına gömülmesini içeren Cigéo Projesinin yarattığı çevre ve sağlık risklerine ilişkin tartışmalarla doğrudan ilgilidir. Bu nitelikteki bir konunun kamu yararına olduğuna şüphe yoktur.
- Mahkeme, üçüncü kriterle ilgili olarak, başvuranın “bekçi köpeği” rolü oynamasının özel bir öneme sahip olduğunu vurgulamıştır. Bu durum özellikle sivil toplum kuruluşları için geçerlidir; bu kuruluşlar, yalnızca kamu yararını ilgilendiren konulara kamuoyunun dikkatini çektiklerinde değil ( ibid., § 166), aynı zamanda bu tür konulardaki bilgilerin kamuoyuna açıklanmasını sağlamak için yetkili makamlara lobi yaptıklarında da böyle bir rol oynamaktadır. Başvuran derneklerin özellikle çevre koruma alanındaki faaliyetleri için iç hukuk kapsamında onaylanmış olmaları nedeniyle somut olayda bu durum söz konusudur.
- İhtilaf konusu bilginin erişilebilirliğine ilişkin dördüncü kritere ilişkin olarak, bu kriter somut olayda tanım gereği karşılanmıştır.
- Yukarıda belirtilenlerden Sözleşme’nin 10. maddesinin uygulanabilir olduğu ve Hükümetin, bu hükümle ilgili olduğu ölçüde, şikâyetin konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığına ilişkin itirazının reddedilmesi gerektiği sonucu çıkmaktadır. 2. İç hukuk yollarının tüketilmesi hakkında
- Hükümet, başvuranların, Sözleşme’ye dayanan iddilarıyla ilgili olarak iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmektedir.
- Başvuran dernekler, şikâyetlerini özünde ulusal mahkeme önünde ileri sürdüklerini iddia etmektedirler. Başvuran dernekler, özellikle bir bölgenin ve orada yaşayanların sağlık ve çevre bütünlüğünü savunan derneklerin, bir devlet kurumunun bilgilendirme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle sunduğu tazminat talebinin, doğası gereği, söz konusu derneklerin bilgi edinme hakkını savunmayı amaçladığını vurgulamaktadırlar.
- Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, kendisine sadece iç hukuk yolları tüketildikten sonra başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu hükmün amacı, Sözleşmeci Devletlere, kendilerine karşı iddia edilen ihlalleri, iddialar kendisine sunulmadan önce önleme veya telafi etme imkânı sağlamaktır. Dolayısıyla, sunulması amaçlanan şikâyetlerin öncelikle, en azından esas itibarıyla, iç hukukta öngörülen şekil ve süre sınırları içinde, ilgili ulusal mahkemeler önünde ileri sürülmesi gerekmektedir (diğer birçok karar arasında bk. Civet/Fransa [BD], no. 29340/95, § 41, AİHM 1999‑VI).
- Mevcut davada, başvuran derneklerin Yargıtay önünde yaptıkları temyiz başvurusunda Sözleşme’yi ileri sürmedikleri doğrudur. Bununla birlikte Yargıtay önünde sundukları iddia, ANDRA’da öngörülen yasal bilgilendirme yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmasıyla ve Çevre Kanunu’nun L. 542-12 maddesini ihlal etmesiyle ilgilidir. Bu hüküm aşağıdaki gibidir: “ ANDRA (...) şunlarla yükümlüdür (...) 7o radyoaktif atık yönetimine ilişkin bilgilerin kamuya açık hale getirilmesi, (...) ”. Ayrıca bu iddia ile İstinaf Mahkemesi tarafından yapılan denetimin yetersiz olduğu da ileri sürülmüştür.
- Dolayısıyla, başvuran derneklerin, temyiz başvuruları bağlamında, çevresel risklerle ilgili konularda, özellikle de içerdiği usuli güvencelerle ilgili olarak bilgi edinme hakkına saygı sorununu gündeme getirdikleri görülmektedir. Mahkeme ayrıca, Yargıtay’ın, başvuran deneklerin iddiasına yanıt olarak, Versailles İsninaf Mahkemesinin ANDRA’nın doğru bilgilendirme yapma yükümlülüğü bakımından kararını yasal olarak gerekçelendirip gerekçelendirmediğini kontrol ettiğini tespit etmektedir. Bu durum, ulusal mahkemenin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasının amaçlarına uygun olarak, Mahkemenin incelemesine sunulan şikâyet hakkında ilk başta karar verebildiğini göstermektedir. 3. Kabul Edilebilirlik Sonucu
- Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
2. Esas Hakkında
- Tarafların iddiaları
a) Başvuran dernekler
- Başvuran dernekler, davanın merkezinde, kamu makamının kendi kendine dayattığı bir yasal yükümlülük gereğince, yaydığı bilgilerin niteliğinin etkili bir adli kontrole tabi tutulması sorunu bulunduğunu vurgulamaktadır. Kamunun bilgilendirilmesi, özellikle radyoaktif atıkların toprak altına gömülmesi planlanan bir bölgenin sakinlerinin bilgilendirilmesi, sağlık ve siyasete ilişkin konular bakımından oldukça önemlidir. Başvuran dernekler, ANDRA’yı bir bilgilendirme yükümlülüğüne tabi tutanın Devletin kendisi olduğunu ve bu yükümlülüğün gerçekten etkili olabilmesi için Devletin Bure’nin jeotermal potansiyeline ilişkin iletişiminin, bir denetime tabi tutulması gerektiğini ileri sürmektedir. Başvuran derneklere göre, Sözleşme’nin 10. maddesi, bilgilerin dağıtılmasına ve dağıtımın reddedilmesinin cezalandırılmasına imkân verse de, bu bilgilerin doğru olmasını da gerekli kılmalıdır. Aksi halde, Devletler için iletişimin reddedilmesini yanlış bilgi iletişimi gibi göstermek yeterli olacaktır ki bu durum, başvuranlara göre söz konusu etkililik gerekliliğini etkisiz hale getirir. Bu, ANDRA’nın bilgilendirme yükümlülüğüne uygunluğunun hukuki olarak denetlenmesinin, yalnızca iletilen bilgilerin varlığıyla değil aynı zamanda doğruluğuyla da ilgili olduğu anlamına gelir. Hâlbuki mevcut davada, yargı kararlarının gerekçelerinde bu türden bir denetim bulunmamaktadır.
- Bu yüzden, ANDRA’nın vardığı sonuçların ortakları tarafından doğrulanması ve başvuranların, davanın esasına bakan hâkimler tarafından ileri sürülen eleştirilerine yanıt verme konusundaki “kavgacı” tutumu, yayılan bilgilerin kalitesi ile ilgili “fayda” sağlamayacaktır. Diğer taraftan, radyoaktif atıkların gömülmesinden kaynaklanan sağlık riskine ilişkin olarak sağlanacak bilgilerin niteliği, ANDRA’nın kusurunun kanıtını, riskin belirsiz, olası ve gelecekteki niteliği bakımından göz ardı etmeye dayanan gerekçeyi etkisiz kılacaktır. Başvuran dernekler, bu bağlamda, iddia ettikleri kamunun dezenformasyonunun, ufak bir ayrıntıyla ilgili olmadığını, depolama merkezinin radyoaktif atıklarının gelecek nesiller tarafından istemsiz olarak delinmesi durumunda sağlığa ve çevreye yönelik oluşacak riskler ile ilgili olduğunu hatırlatmaktadırlar.
- Başvuran dernekler, ANDRA’nın kusurlarını ve ulusal mahkemelerin yetersizliğini ortaya koyan üç örneğe atıfta bulunmaktadır. İlk örnek, korunması gereken jeotermal ilgi standardı ile ilgilidir. ANDRA, atıkların gömülmesiyle yeraltı kaynaklarının sterilizasyon riskinin analizinde dikkate alınması gereken “istisnai menfaatini” korumuştur, ancak bu sadece, kapatma sonrasında tesisin pasif güvenliğine ilişkin riskin analizinde dikkate alınması gereken “özel” bir ilgidir. Bu durumda birini diğeri gibi göstermek dezenformasyon olacaktır. İkinci örnek, Bure sahasının jeotermal menfaati ve işletilebilirliği ile ilgilidir. ANDRA, Bure sahasının üzerindeki jeotermal kaynağa ilişkin olarak, bazen “zayıf”, daha sonra “sıradan” şeklinde tanımlamada bulunarak, başlangıçta seçilen niteleyicinin kafa karıştırıcı olduğunu kabul ederek hatalı ve değişken bir değerlendirme yapmıştır. İletilen bilgilerdeki bu çelişkiler, bilgilendirme yükümlülüğünün ihlal edilmesine katkıda bulunmuştur. Başvuran dernekler ayrıca, ulusal mahkemenin, ulusal değerlendirme komisyonu başkanının, Bure Laboratuvarı Bilgilendirme ve İzleme Yerel Komitesinin 6 Mart 2014 tarihli toplantısında Bure’nin jeotermal potansiyelinin sunumunda bu hatayı kabul ettiğini veya Geowatt şirketinin, 2013 yılında Bure sahasında jeotermal enerjinin zaten kullanılabilir olduğunu gösterdiğini dikkate almadığını kaydetmektedir. Üçüncü örnek, ANDRA’nın, spesifik bir analizin yapılması gerektiğini belirten Radyasyondan Korunma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü’ne aykırı olarak, bu konudaki çalışmaların, etkinin olmadığını göstereceğini bildirmiş olması sebebiyle, radyoaktif atık gömme cebinin delinme riskinin kapsamıyla ilgilidir. Başvuran dernekler, yeniden ulusal mahkemenin şikâyette bulunmak için bir neden görmediğini tespit etmektedir.
- Başvuran dernekler, vatandaşların, jeotermal riskin uygun şekilde değerlendirilmemesi durumunda ailelerini radyoaktif atıkların gömüldüğü bir yere kalıcı olarak yerleştirmenin tehlikesini merak etmeleri sebebiyle, ANDRA’ya karşı açılan sorumluluk davasının, yalnızca ifade özgürlüğünün değil aynı zamanda özel hayata, aile hayatına ve konuta saygı hakkının kullanılmasını güvence altına almak amacıyla kamuya iletilen bilgileri düzeltmeyi amaçladığını ileri sürmektedirler. Başvuran dernekler, Mahkemeden, Bure’deki Cigéo Projesinin gerçekleştirilmesini engellemesini, Fransa’da atıkların gömülmesine ilişkin projelere son vermesini veya Bure’nin jeotermik potansiyeli hakkında karar vermesini talep etmediklerini, ancak ulusal makamların, ANDRA ve sonra mahkemeleri aracılığıyla, bilgilerin iletilmemesi ile eşdeğer olarak yanlış bilgiler yaydıklarını ve bu bağlamda temel hakları ihlal ettiklerini tespit etmesini talep ettiklerini yinelemektedir.
- Son olarak, başvuran dernekler, Hükümetin, Cigéo Projesi’nin uygulanmasına yönelik gelecekte verilecek izinlere karşı yapılacak idari itirazlar vesilesiyle dezenformasyonun düzeltebileceğine dair iddiasını reddetmektedir. Başvuran dernekler, bilgi edinme hakkına riayet edilmesi gerektiğini ve aksi durumların gerektiği zamanda cezalandırılması gerektiğini; zira daha sonra, özellikle radyoaktif atıkların gömülmesi gibi hassas ve tehlikeli bir konuda, çok geç kalma tehlikesinin ortaya çıkabileceğini vurgulamaktadırlar.
b) Hükümet
-
Hükümet, başvuran derneklerin aslında iç hukukta görülen davanın Mahkeme önünde yeniden görülmesini amaçladıklarını yinelemektedir. Hükümete göre, iddialar, esasen ANDRA’nın Bure sahasının jeotermal potansiyeline ilişkin değerlendirmesini ve yerel mahkemelerin bu değerlendirmenin hatalı olduğu kanaatine varmadıkları sonuçlarını sorgulamaya dayanmaktadır.
-
Hükümet ardından, ilk olarak 2008 yılında gerçekleştirilen jeoloji çalışmasına ilişkin özet raporun yayımlandığını ve ANDRA’nın talepte bulunan derneklerden gelen resmi bildirime 2013 yılında yanıt verdiğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranların, ANDRA’nın iletişiminin dezenformasyon içerdiği kanaatine vardıklarını gözlemleyerek, Mahkemenin, bilgilendirme yükümlülüğünün uyuşmazlığa konu olması durumunda bu yükümlülüğün yerine getirilmemiş sayılabileceğine hiçbir zaman hükmetmediğini belirtmiştir. Mahkeme içtihatlarından, Mahkemenin bunların içeriğini değerlendirmeden, karar alma sürecinin bir parçası olarak ilgili bilgi ve belgelerin iletilmesinin varlığı veya yokluğunun yaptırıma tabi olduğu anlaşılmaktadır. Hükümet, ikinci olarak, Nükleer Güvenlik Kurumu, Radyasyondan Korunma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü ile Ulusal Değerlendirme Komisyonunun Cigéo Projesi hakkında yorumlarının yanı sıra, bu projenin 2013 yılında düzenlenen büyük bir münazara çerçevesinde sivil toplumla yapılan görüşmelere konu olduğunu belirterek, ANDRA tarafından yayınlanan bilgilerin, Cigéo Projesiyle ilgili kamuoyu tartışmasına katkıda bulunduğunu vurgulamaktadır.
-
Hükümete göre, Mahkemenin içtihatlarından, ilgili kişilerin, karar alma sürecinde kendi çıkarlarının veya gözlemlerinin yeterince dikkate alınmadığını düşünmeleri halinde, herhangi bir karara, herhangi bir eyleme veya herhangi bir ihmale karşı başvuruda bulunmaları gerektiği anlaşılmaktadır. Bu, Sözleşme’nin, raporlarda ve uzman görüşlerinde iletilen teknik bilgilerin doğruluğunun Mahkeme tarafından kontrol edilmesi hakkını güvence altına alması anlamına gelmeyecektir ki böyle bir durum, onun bu amaç için gerekli bilimsel becerilere sahip olmadan, teknik bir tartışmayı sonuçlandırmasını gerektirmesi anlamına gelir; Mahkemenin denetimi, karar vermenin bilim adamlarına ve karar vericilere bağlı olacağı bir tartışmayla ilgili değil, yalnızca bariz ve büyük hatalarla ilgili olabilir.
-
Hükümet her hâlükârda, somut olayda hukuki denetimin sağlandığını ileri sürmektedir. İlk olarak İstinaf Mahkemesi, ANDRA hakkında açılan sorumluluğun tespiti davasında, başvuran derneklerle olan anlaşmazlığın, bir hatanın varlığını göstermediğine hükmetmiş ve kurumsal “ortaklarının” (Nükleer Güvenlik Kurumu, Radyasyondan Korunma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü ve Ulusal Değerlendirme Komisyonu) ANDRA’nın analizini doğruladığını tespit etmiştir. İstinaf Mahkemesi, bu kararı verirken, ANDRA tarafından iletilen bilgileri, başvuran derneklerin bilgileri ve ortaklarının analizleriyle karşılaştırarak kontrol etmiştir. İkinci olarak, Yargıtay, İstinaf Mahkemesinin ispat yüküne ilişkin kuralları uygulayıp uygulamadığını ve başvuranların iddiaları ışığında kararın gerekçesini kontrol ederek, İstinaf Mahkemesinin kararının hukuka uygunluğunu denetlemiştir. Üçüncü olarak, davanın esasını inceleyen mahkemeler önünde görülen dava, taraflar arasında çok sayıda belge paylaşımı yapılmasına sebep olmuştur ve her tarafın iddiaları, çekişmeli olarak tartışılabilmiştir.
-
Sonuç olarak Hükümet, ANDRA tarafından yayılan bilgilerin varlığına ve içeriğine ilişkin sorunun, Cigéo Merkezinin oluşturulması ve işletilmesi için gerekli izinlerin verilmesinden önceki katılım prosedürleri sırasında kamuoyunun takdirine sunulacağını, ardından, gerektiği takdirde, bu izinlere karşı sunulabilecek itirazlarda, tam yargı davası açılarak idari yargıcın kontrolüne tabi tutulacağını vurgulamaktadır. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi
-
Mahkeme, yukarıda 78-79. paragraflarda, Sözleşme’nin 10. maddesinin, yetkililerin elinde bulunan bilgilere genel bir erişim hakkı sağlamasa da, belirli bir dereceye kadar ve belirli koşullar altında bu nitelikteki bir hakkı ve yetkililerin bilgi iletme yükümlülüğünü güvence altına alabileceğini hatırlatmıştır. Cangı/Türkiye (no. 24973/15, §§ 30-37, 29 Ocak 2019) davasında da görüldüğü gibi, bu durum özellikle, gerçekleştirilmesi halinde çevre üzerinde etkisi olması muhtemel projelerle ilgili bilgiye erişim için geçerlidir.
-
Mahkemeye göre, yetkili makamlar tarafından sağlanan bilgilerin samimiyetsiz, yanlış ve hatta yetersiz olması durumunda bilgiye erişim hakkı özünde sağlanamayacaktır. Nitekim bilgiye erişim hakkına saygı gösterilmesi, özellikle bu hakkın Devlete yüklenen yasal bir yükümlülükten kaynaklandığı durumlarda, sağlanan bilginin mutlaka güvenilir olmasını gerektirir. Dolayısıyla bu hakkın etkinliği, bu bağlamda bir anlaşmazlık olması durumunda, ilgili tarafların, çekişmeli bir dava çerçevesinde sağlanan bilgilerin içeriği ve niteliğinin kontrol edilmesine olanak tanıyan bir çözüme sahip olmasını gerektirir. Mahkeme bu konuda, insan haklarının korunmasına yönelik bir belge olan Sözleşme’nin konusu ve amacının, hükümlerinin teorik ve yanıltıcı değil, somut ve etkili olmasını sağlayacak şekilde anlaşılması ve uygulanması çağrısında bulunduğunu yinelemektedir (özellikle bk. yukarıda anılan Magyar Helsinki Bizottság, § 121 ve Mahkemenin bu davada atıfta bulunduğu Soering/Birleşik Krallık, 7 Temmuz 1989, § 87, A Serisi no. 161).
-
Bu tür bir denetime erişim, büyük bir çevresel riski temsil eden bir projeyle ilgili bilgiler söz konusu olduğunda özellikle önemlidir. Bu durum özellikle, meydana gelmesi durumunda birkaç nesil boyunca etki yaratması muhtemel olan nükleer risk söz konusu olduğunda geçerlidir. Hâlbuki ANDRA’nın ihtilaf konusu iletişimine konu olan Bure sahasının jeotermal potansiyeli ile Cigéo Projesinin teşkil ettiği nükleer risk arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Nitekim Nükleer Güvenlik Kurumunun radyoaktif atıkların derin jeolojik oluşumlarda nihai depolanmasına ilişkin güvenlik kılavuzundan da, bu potansiyele sahip sahaların söz konusu amaç için uygun olmadığı anlaşılmaktadır, zira gömülme hafızası kaybolduğunda, bu türden depolamaların jeotermal amaçlı sondajlara konu olma olasılıkları yüksektir (yukarıda 18. paragraf).
-
Somut olayda, başvuran dernekler ANDRA hakkında halkı bilgilendirme yükümlülüğünün kusurlu bir şekilde yerine getirilmesinden kaynaklanan zararın tazmini için hukuk mahkemeleri önünde dava başlatmışlardır. Davaları ilk derece mahkemesi önünde kabul edilemez bulunmuş olsa da, istinaf aşamasında Burestop 55 Derneği, ASODEDRA Derneği, Nükleere Hayır İletişim Ağı Federasyonu, Gondrecourt Komünü Müteyakkız Sakinleri Derneği ve CEDRA 52 Kolektifi tarafından sunulan başvuru kabul edilebilir bulunmuştur.
-
Başvuran derneklerin iddialarını tam olarak sunabildikleri çekişmeli olarak görülen bir dava sonucunda, Versailles İstinaf Mahkemesi, herhangi bir kusurun bulunmadığına karar vermiştir.
-
İstinaf Mahkemesi, her şeyden önce, ANDRA’nın haklı olarak çalışmalarının sonuçlarının tüm kurumsal ortakları tarafından doğrulandığını, dolayısıyla Nükleer Güvenlik Kurumunun, Radyasyondan Korunma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsünün ve Ulusal Değerlendirme Komisyonunun görüşlerine haklı olarak atıfta bulunduğunu ileri sürdüğü kanaatine varmıştır (yukarıda 30. paragraf). Hükümet Nükleer Güvenlik Kurumunun, radyasyondan korunma ve nükleer güvenlik denetimini Devlet adına sağlayan bağımsız bir idari makam olduğunu; Radyasyondan Korunma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü’nün, Savunma, Çevre, Sanayi, Araştırma ve Sağlık Bakanlarının denetimi altında, özellikle Nükleer Güvenlik Kurumuna teknik ve operasyonel destek sağlayan, nükleer tesislerin ve nükleer atıkların güvenliği alanında görevler yürüten endüstriyel ve ticari nitelikte bir kamu kuruluşu olduğunu ve Parlamento ve Hükümet tarafından eşit olarak atanan on iki uzman ve nitelikli kişiden oluşan Ulusal Değerlendirme Komisyonunun, nükleer malzemelerin ve atıkların yönetimine ilişkin araştırma ve çalışmaların ilerlemesini yıllık olarak değerlendirme görevini yürüttüğünü belirtmektedir.
-
İstinaf Mahkemesi, daha sonra tartışılan teknik unsurlar ile ilgili değerlendirme farklılığının bulunmasının, tek başına, ANDRA’nın dile getirdiği görüşünde yetersizliği, ihmalkârlığı veya taraflılığı göstermek için yeterli olmadığı ve yapılan kapsamlı çalışmalarının ardından, Cigéo’nun kurulumuna yönelik olumlu sonuçlarının dile getirilmesinin, tek başına kusurlu olamayacağı kanaatine varmıştır.
-
Mahkeme daha sonra, ilgili başvuran derneklerin, Versailles İstinaf Mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunarak, temyiz hâkimleri tarafından kabul edilen çözüme itiraz edebileceklerini tespit etmiştir. Yargıtay, yukarıda sunulan gerekçeler ışığında, İstinaf Mahkemesinin kararını yasal olarak haklı gösterdiğine karar vermiştir.
-
Mahkeme, yukarıda belirtilen tüm değerlendirmelerden, altı başvuran dernekten beşinin – Burestop 55 Derneği, ASODEDRA Derneği, Nükleere Hayır İletişim Ağı Federasyonu, Gondrecourt Komünü Müteyakkız Sakinleri Derneği ve CEDRA 52 Kolektifi – tamamen çekişmeli bir yargılama bağlamında, ANDRA’nın radyoaktif atıkların yönetimi ile ilgili kamuya bilgi sunma hususundaki yasal yükümlülüğüne uymasına ilişkin etkin bir denetim uygulanmasına imkân veren ve özel durumda, ANDRA tarafından Bure sahasının jeotermal potansiyeli ile ilgili olarak yayılan bilginin içeriği ve niteliğine ilişkin ulusal mahkemelere başvuruda bulunabileceği sonucuna varmaktadır. Versailles İstinaf Mahkemesinin 23 Mart 2017 tarihli kararının gerekçesi kesinlikle herhangi bir eleştiriden muaf değildir. Nitekim Mahkeme, temyiz hâkimlerinin, başvuranlar tarafından ANDRA’nın 21 Temmuz 2009 tarihli özet raporunda yer alan ve ilgili bölgedeki jeotermal kaynağın düşük olduğuna dair göstergenin güvenilirliğine yönelik yapılan itiraza verdikleri yanıtı daha fazla desteklemeleri istendiği kanaatine varmaktadır. Ancak bu, somut olayın koşullarında, yukarıda anılan beş derneğin Sözleşme’nin 10. maddesinin gerekliliklerini karşılayan bir hukuk yoluna erişimi olduğu yönündeki tespiti sorgulamak için yeterli değildir.
-
Dolayısıyla, Burestop 55 Derneği, ASODEDRA Derneği, Nükleere Hayır İletişim Ağı Federasyonu, Gondrecourt Komünü Müteyakkız Sakinleri Derneği ve CEDRA 52 kollektifi ile ilgili olarak Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmemiştir.
-
Mahkeme, MIRABEL-LNE Derneği ile ilgili olarak, başvurusunun Versailles İstinaf Mahkemesi tarafından kabul edilemez olduğuna karar verilmesinin, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ihlal ettiği sonucuna varmıştır (yukarıda 73. paragraf). Sonuç olarak Mahkeme, bu koşulun, Sözleşme’nin 10. maddesinin usuli yönünden bir ihlali nitelendirip nitelendirmeğini incelemenin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. 4. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
-
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Şayet Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
-
Tazminat
-
Başvuran derneklerin her biri, maruz kaldıklarını belirtikleri manevi tazminat bağlamında 3.000 avro yani toplamda 18.000 avro talep etmektedirler.
-
Hükümet, “manevi zarar bağlamında talep edilen meblağın aşırı olmadığı kanaatine varmaktadır”.
-
Mahkeme, yalnızca MIRABEL-LNE Derneği ile ilgili olarak Sözleşme’nin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, Hükümetin görüşünü dikkate alarak, MIRABEL-LNE Derneğine manevi tazminat bağlamında talep ettiği tutarın yani 3.000 avro ödenmesine hükmetmektedir. 2. Masraf ve Giderler
-
Başvuran dernekler, ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılama kapsamında yapmış oldukları masraf ve giderler bağlamında 16.277,94 avro talep etmektedirler; söz konusu dernekler, bu meblağa karşılık gelen makbuzları sunmaktadırlar. Başvuran dernekler, Mahkeme önünde yürütülen yargılama kapsamında yapmış oldukları masraf ve giderler bağlamında herhangi bir meblağ talep etmemektedirler.
-
Hükümet, başvuran derneklerin, taleplerini desteklemek için birçok fatura sunduklarını tespit etmektedir. Bununla birlikte Hükümet, talep edilen meblağın aşırı olduğu ve davanın özellikleri göz önünde bulundurulduğunda 10.000 avro tutarının makul olacağı kanaatine varmaktadır.
-
Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraf ve giderler iade edilebilmektedir. Mahkeme, somut olayda, yalnızca MIRABEL-LNE Derneği ile ilgili olarak Sözleşme’nin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Bu nedenle, yalnızca MIRABEL-LNE Derneği masraf ve giderlerinin geri ödenmesini talep etme yetkisine sahiptir. Ardından Mahkeme, başvuran derneklerin masraf ve gider ödemelerinin aralarında paylaştırılıp paylaştırılmadığını ve nasıl paylaştırıldığını belirtmediklerini tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, sunulan faturalardan bazılarının altı başvuran derneğine gönderilmişse, diğerlerinin yalnızca Nükleere Hayır İletişim Ağı Federasyona gönderildiğini tespit etmektedir. Mahkeme, bu unsurları ve Hükümetin görüşünü göz önünde bulundurarak, MIRABEL-LNE Derneğine masraf ve giderler bağlamında, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere talep edilen tutarın altıda birinin, yani 2.713 avro tutarının ödenmesinin makul olduğuna karar vermektedir. 3. Gecikme Faizi
-
Mahkeme, bu tutara, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
- Başvuruların birleştirilmesine;
- Başvuruların kabul edilebilir olduğuna;
- MIRABEL-LNE Derneği ile ilgili olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
- Burestop 55 Derneği, ASODEDRA Derneği, Nükleere Hayır İletişim Ağı Federasyonu, Gondrecourt Komünü Müteyakkız Sakinleri Derneği ve CEDRA 52 kolektifi ile ilgili olarak Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine;
- MIRABEL-LNE Derneği tarafından ileri sürülenSözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına;
- a) Davalı Devletin, MIRABEL-LNE Derneğine, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, işbu kararın kesinleşeceği tarihten itibaren üç aylık bir süre içinde aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna:
- Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 3.000 avro (üç bin avro),
- Masraf ve giderler için, başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.713 avro (iki bin yedi yüz on üç avro);
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
- Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 1 Temmuz 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Victor Soloveytchik Síofra O’Leary
Yazı İşleri Müdürü Başkan
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.